Ferit Edgü
Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı

Ferit Edgü

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

19.06.2013


  Editörün Notu : Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, yalnızlığın romanı, dostluk özleminin, iyi insan özleminin romanı. Ferit Edgü, Çakırı anlatırken, su yolunda kırılan testileri anlatırken, hepimizin yalnızlığını, hepimizin dostluk özlemini dile getiriyor. Şu iyice bunaldığımız koşullarda... Ve yalnızlığa, dostluğa, iyiliğe denk düşen bir anlatımla... Bir de bakıyorsunuz... Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, günümüz Türkiyesinin gayriinsanileşmiş durumunun izdüşümü oluvermiş...Fethi Naci

  Deneysel ve özgün bir roman: “Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı”

Hülya Soyşekerci

http://www.edebiyathaber.net/

“Gerçek bir sanat yapıtının, roman olsun, şiir olsun, resim olsun, her zaman anlaşılamayan / açıklanamayan bir yanı vardır. Ola ki, onu sanat yapıtı yapan nitelik de bu yanıdır. O yapıtı anladığımız ölçüde, bu gizeminin ayrımına varırız. Ayrımına varmak-söylemek gerekli mi-gizi anlamak ya da kavramak değildir. Açıklamak ve çözümlemekse hiç değil. O gizemin varlığını duymaktır. İşlevini en iyi yerine getiren eleştirmen, denemeci, bu gizi açıklamaya kalkmaz; olsa olsa bize o gizin varlığını duyurur. Daha da ileri gideceğim, sanatçının kendisi de o gizi açıklayamaz bize. Çünkü sanat yapıtı, yazarını, şairini, ressamını aşarak gerçekleşir…” Ferit Edgü / Mart 1985

Ferit Edgü, özgün yapıtlarıyla, biçim ve içerik deneyleriyle sıradışı ve minimalist bir edebiyat anlayışının ülkemizdeki öncülerinden biri oldu ve bu bağlamda birçok kısa öykü ve novellaya imza attı.

Az sayıda sözcükle kurduğu metin yapılarında, yoğun anlamları dar bir alana sığdırarak suskunun içinde çoğalan içsel anlam yankılarına kulak vermesini sağladığı okurunu, gerçek bir anlam yaratıcısına dönüştürmeyi başardı. Onun yapıtlarına, bu derinliğin yanı sıra görselliğin getirdiği yeni biçimsel deneyimlemeler de ayrı bir zenginlik kazandırdı.

Ferit Edgü’nün yazınsal dünyasını en iyi temsil eden eserlerden biri de Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı adlı kısa romanı. Dr. Mutlu Deveci tarafından, Ada dergisinin 10. sayısında “Ferit Edgü ile sanat, edebiyat ve dil üzerine” başlığıyla gerçekleştirilen söyleşide, bu kitabının hangi edebi türe dâhil edilebileceği sorusunu şöyle yanıtlıyor Ferit Edgü: “Ne öykü, ne roman. Türkçe’de karşılığı anlatı. Ama anlatıda, anlatmak var, dolayısıyla ben, bu yapıtım için bu sözcüğü pek uygun bulamadım. Roman değil de, romana yakın anlamında romansı dedim, ama tutmadı. Dilerseniz, küçük, kısa öykü gibi küçük roman diyelim.”

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı’nın öncü ve özgün nitelik taşıyan birçok yönü olduğunu belirtmemiz gerekiyor öncelikle. Roman, üç ayrı bölümden oluşuyor. Bu üç bölüm birbirini tamamladığı gibi, aynı zamanda metnin birtakım katmanlara ayrılmasını da sağlıyor. I. Bölüm, “Çakır’ın Öyküsü” adını taşıyor. II. Bölüm’ün adı ise “Su Testileri”. I. ve II. Bölüm’ün arasında “Ara” başlıklı bir bölüm yer alıyor. “Ara” bölümü, roman metnini üst kurmaca boyutuna açıyor.

Aynı söyleşide Ferit Edgü, romanının düşsellik ve görsellik niteliklerine de değiniyor: “Ben gerçeğin içindeki düşü ve düşün içindeki gerçeği aradım. Bize gerçek diye sunulanlar, önünde sonunda yazarın uydurduklarıdır. Ben özellikle romanlarımda görsel sanatlardan, sinemadan ve fotoğraftan yararlandım. Örneğin, Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı’nın birinci bölümü, tümüyle fotoğraflardan oluşmakta. Gerçeğin içindeki gerçeğe varmanın tek yolu kanımca düşten geçer.”

Genel olarak sanat ve edebiyat anlayışı içindeki düşsellik ve gerçeklik konusundaki düşüncelerini bu sözleriyle dile getiren yazar, düşün içinden geçen gerçeğin ve gerçeğin içinde gizlenen düşün ardına düştüğünü ifade ederek, roman ve öykünün her şeyden önce bir kurmaca ve bu kurmacanın asıl mimarının da yazarın imgelemi olduğunu sezdiriyor. Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanının, fotoğraf anlatımlarından oluşan I. Bölümü’ne; “Çakır’ın Fotobiyografik Öyküsü”ne dikkatlerimizi çekiyor.

“Çakır’ın Fotobiyografik Öyküsü” öncesindeki sayfalarda, anlatıcı-yazarın Çakır’ın öyküsünü yazma serüvenini, bu öyküyü yazmaya bir türlü cesaret edemeyişini okuyoruz öncelikle. Romanın ilk sayfalarında yazarın(anlatıcının) bir “yazan kişi” olarak kaygılarını, sözcüklerle anlam alışverişini, dilin olanakları ve sınırlarını keşfetme çabalarını, yaşadığı sıkıntı ve tereddütleri dile getirdiğine tanık oluyoruz. Yazdıklarını yayımlatma konusundaki çekingenlik ve korkularını şöyle ifade ediyor: “İnsan yayımlamadığı sürece düzeltebilir. Düzeltmek demek, özeleştiri demektir. Yayımlandıktan sonra böyle bir olanak yok. Bu durumda, eleştirileri sineye çekmek gerek. Göğüs germek gerek. Ya da aldırmamak. Ama yayımlamak aldırmak demektir. Oysa eleştirilere aldırmayan, onlara göğüs geren, sineye çeken hiç kimseyi görmedim. Bu da beni korkuttu. Yazdıklarımı önemseyip değerseyip yayımlarsam, dışarıdan gelen eleştiriler, haklı olsalar da beni yaralar ve ben de yaramı sarmak için kendimi, yani yazdıklarımı savunmak zorunda kalırım diye yayımlamadım.” (s. 10) Anlatıcı yazar, yayımlamadığı sürece yazılarına en ağır eleştirileri kendisinin yaptığını ve bundan hiç yara almadığını belirtiyor ve dolayısıyla kendini kimseye; özellikle de okura karşı savunmak durumunda kalmadığını içtenlikle ifade ediyor. Burada, yazarın yazma ve yayımlatma; yayımlatma sonrasındaki olası eleştirilerle ilgili kaygı ve tereddütlerini okurken, pek çok yazarın yaşadığı bu psikolojinin derinden duyumsatıldığını fark ediyoruz. Elli bir yaşına gelmiş olan anlatıcı yazar, kırk yıl öncesinde, kendisi daha on yaşındayken ölen Çakır’ın öyküsünü şekillendirmeye çalışıyor böylece.

Çakır, kambur, yoksul bir arabacıdır. Anasız babasız büyümüştür; hayatta hiç kimsesi yoktur; en büyük varlığı ve aşkı atlarıdır. Ev içinde değil de atlarıyla ahırda uyumayı yeğler. Anlatıcının belirttiğine göre, Çakır, babasının yanında çalışan biridir. Çocukluğu Çakır’la bir arada geçen anlatıcı, onun dünyasını sözcükler dünyası içinde anlatmayı seçtiğinde, aslında Çakır’ın yazıda yaşamak isteyen biri olduğunu anımsar. Öyle ki, uzun kış gecelerinde Çakır ona masallar anlatmış, sanki ileride yazacağını bilerek, yazmasını isteyerek anlatmıştır onları. Çocuğun, bu masalları defterine değiştirerek ve yepyeni düşler katarak yazdığını görünce babasına şöyle demiştir Çakır: “Bey, biliyor musun ki garip bir oğlun var, ona her anlattığım masalı değiştirerek yazıyor defterine.” (s. 10) Çocuğun büyük bir adam gibi yazdığını keşfetmiş ve babasına bu durumu söylemiştir. Ancak baba bu konu üzerinde hiç durmamıştır bile. Anlatıcı, “daha o yaştayken, kendisini ve yazdıklarını ciddiye alan, geleceğinin sanki elinde olduğunu sezen” bir insan olarak anımsıyor Çakır’ı. Sevgiyle doludur Çakır; sadece atları değil insanları ve yaşayan her şeyi sever. “…yaşamın içinde öylesine bir yer edinmişti ki kendisine, sanki bu ülkenin, hatta bu dünyanın insanı değildi.” (s. 13) diye nitelendirilir anlatıcı tarafından. Onunki anlatıcıya göre biraz “çakırkeyif” bir yaşamdır.

Çakır’ın hayatında hiç fotoğraf çektirmediğini, çektirmek zorunda kalmadığını keşfetmek, anlatıcıya yepyeni bir bakış açısı kazandırır. Çakır’ı düşlediği kimi fotoğraflar içindeki halleriyle anlatacak, betimleyecektir: “Çakır’ın yaşamından ölümüne değin yüzlerce çekilmemiş fotoğrafı gözlerimin önünden geçiyordu. Bu var olmayan fotoğrafları var etmek için sözcüklere başvuracaktım.” (s. 15) Böylece, Çakır’ın odakta yer aldığı bir “foto yazarlık” çalışması yaparak, bir “sözcük albümü” oluşturmaya başlar. Bundan sonra “Çakır’ın Fotobiyografik Öyküsü”nü okumaya ve sözcüklerle kurulan fotoğraflar içinden Çakır’ın yaşamını görsellik boyutlarıyla izlemeye başlarız. Düşlediği bu albümü hiçbir zaman yayımlayamayacağını belirten anlatıcı, böylece hiç kimsenin gözünü boyamış olmayacağını söyler ve devam eder: “Hem boyasam da ne çıkar? Çakır’ın yaşamı bir masal değil miydi? Bugün, masalın yerini, foto-romanlar aldığına göre…” (s.16) Böylece, numaralı fotoğrafları sırayla okumaya başlayınca Çakır’ın trajik yaşamını da “görmeye” başlarız.

Sözcüklerden oluşan bu foto- albümün ilk sayfasında, iki yaşlarında, terk edilmiş, üstü başı toz toprak içinde, bakımsız ve sakat bir çocuğun fotoğrafını bir gazete sayfasında görür ve alt başlığı okuruz: “Sokak ortasına terk edilmiş bir çocuk bulundu. Kimliği meçhul sakat yavru, Darülaceze’ye teslim edildi.” (s. 17) Yazar Ferit Edgü, anlatıcısı aracılığıyla ilginç bir yazınsal deneye imza atıyor böylece. Kahramanı Çakır’ın yaşamından an’ları birer fotoğraf karesi içine alıp donduruyor; bunu dilin sözcüklerini en yalın ve en özlü biçimde kullanarak gerçekleştiriyor. Fotoların siyah beyaz olması nedeniyle, pek fazla rengin anılmadığı; ama sezdirildiği görülüyor. Mesela, Çakır’ın karpuz sergisi başında çekildiği “düşlenen” fotoğrafında kırmızı söylenmese de başka sözcüklerin yarattığı çağrışımlar yoluyla duyumsatılıyor: “Sağ elindeki bıçağı karpuza batırmış. Karpuzun kan gibi çıkacağından emin.” (s. 18)

Sonrasında her fotoğrafta Çakır’ın yaşamından ayrı bir dönemin aydınlandığını görüyoruz. Annesinin mezarı başındayken, girdiği çeşitli işlerin başındayken (balıkçılık, turşuculuk, helvacılık…) Fotoğraflarda ya tezgâh başında ya da sergide dururken gösterilir Çakır. Bir yanlışlık yüzünden başının belaya girmesi, adam yaralamayla suçlanması ve gazetede yer alan elleri kelepçeli fotoğrafı… Pazar kayığında küreklerin başında müşteri beklerken… Bir kır yemeğinde, anlatıcının babasıyla yan yana… Atıyla birlikteyken… Atlarla uğraşırken… At arabacılığı yaparken… Arabanın yükleri ağır, kasketini başının arkasına atmış, köylü sigaralarından birini yakmak üzereyken… Süslü bir arabayla faytonculuk yaparken… Ahırın önündeyken… Düş kurarken… Çocuk anlatıcıya masal anlatırken… Bunlara benzer nitelikte, hayattan pek çok an, pek çok tablo… Sona doğru, Dr. Josef’i Çakır’ı muayene ederken gösteren bir fotoğraf. Dipnotta Fransızca olarak verilen kötü haber: Ne yazık ki çok geç kalınmıştır, Çakır’ın ciğerleri berbattır… Sonraki iki fotoğrafta Çakır’ın ölüm döşeğindeki gülümseyen hali ve son anlarında atının onun yanında yer alması gösterilir. Atın gözlerinde, yaşanmış bir hüzün vardır… Çakır’ın son anlarında gülümsemesi karşısında sorular çoğaltır anlatıcı: “Gülümsüyor. Bana mı? Anlatacağı masala mı? Yoksa birazdan ardında bırakacağı yaşama mı? Yoksa soluğunu ensesinde duyduğu ölüme mi?” (s. 46) Böylece, “Çakır’ın Fotobiyografik Öyküsü”nün son fotoğrafını da görmüş ve Çakır’ın hazin hikâyesini tamamlamış oluruz.

“Çakır’ın Fotobiyografik Öyküsü”nde, olaylardan ya da bir olay örgüsünün varlığından söz etmek olanaksızdır; burada Çakır’ın yaşadığı olaylar, “an”lara indirgenmiş; anların, parçalar halindeki yaşam kesitlerinin yazınsal ve görsel bir dil üzerinden kurgulanması gerçekleştirilerek, parçalı bir yapı içinde Çakır’ın yaşamına spot ışıkları tutulmuştur.

Bu bölümden sonra, Ara başlıklı, italik harflerle yazılmış başka bir bölüm geliyor. Bu bölümün sayfalarında okur olarak bizi bir sürpriz beklemekte. Anlatıcı, Ara bölümüne şöyle başlıyor: “Çakır’ın öyküsünü, yıllar önce bir sabah Boğaz vapurunda tanıştığım yaşlı bir adama borçluyum.” (s. 51) Anlatıcının cümleleri art arda eklenir ve anlarız ki Çakır’ın öyküsünün asıl sahibi vapurdaki yaşlı adamdır. Yıllarca bu öyküyü yazmak istemiş, Çakır’ı ve masallarını kendi içinde taşımış ve yaşatmıştır. Bu durumda Çakır’ı asıl tanıyan, onunla yaşayan kişi yaşlı adamdır. Anlatıcı, yaşlı adamdan dinlediği bu öyküyü dillendirmiş, nakletmiştir bize. Böylece, birbiri içinde yer alan iki ayrı kurgunun varlığından söz etmek mümkündür. Anlatıcı, başta dile getirdiklerini aslında yaşamadığını, yaşlı adamdan dinlediği öyküyü anlatmış olduğunu belirterek okuru şaşırtır. Bu durumda okur “yabancılaştıran” bir metnin içine çağrılmış, anlatıcıların yer değiştirdiği bir kurgu oyununun içinde olduğunun farkına varması sağlanmıştır. Vapurdaki yaşlı adamın başka öyküleri de vardır. “Bir sabah yine böyle karşılaşırsak size Kıni’nin öyküsünü de anlatmak isterim. Hep yaşadım ben bunları. Hep tanıdım bu insanları. Ne yazık ki artık insanlarla ilgilenen, acı çekmesini bilen samimi yazarlar pek yok günümüzde. Ne yazık!” (s. 53) diyen yaşlı adam, hayat, yazar, içtenlik ve edebiyata dair eleştirisini de dile getirir böylece. Anlatıcı, aradan geçen bir süre sonunda, yaşlı adamı vapurda göremeyince onun izini sürer, Hisar’daki balıkçı kahvesinde, uçtaki bir masada arkası dönük otururken görür onu. Yaşlı adam, “…içinde her şeyin olduğu ve hiçbir şeyin olmadığı, kimilerinin sonsuzluk dediği boşluğa bakar gibi” dir. (s. 54) Anlatıcı, ihtiyarın olduğu masaya doğru ilerler. Ara bölüm bu noktada kesilir; anlarız ki ondan Kıni’nin öyküsünü de dinlemeye başlamıştır anlatıcı. Çünkü bir sayfa sonra Su Testileri adlı 3. bölüm başlamakta, Kıni, Esat, Fethi Baba gibi karakterler arasında geçen yeni bir öykünün satırları yer almaktadır. Artık, bu öykünün asıl sahibinin yaşlı adam olduğunun bilinci ve farkındalığıyla okumaya başlarız yeni sayfaları.

“Su Testileri”nde bir suç ve şiddet öyküsünün sayfaları arasına gireriz. Kıni ve Esat çok yakın iki arkadaştır. Birlikte büyüyen bu iki arkadaşı, hayat Fethi Baba adlı karanlık işler çeviren bir adamın yanında er almaya, ona hizmet etmeye sürüklemiştir. Kıni, Esat’ın, kız kardeşi Zehra’yı sevdiğini öğrendiğinde Esat’a oraları terk edip gitmesi gerektiğini söyler. Aslında Kıni bu beraberliğe karşı değildir; ancak Fethi Baba’nın böyle bir durumda Esat’ı yaşatmayacağı düşünerek kaygılanır. Esat, elindeki malları satarak kaçacağını söyler. Bu arada el ayalarını bıçakla kesen iki arkadaş kan kardeşi de olurlar. Ancak Fethi Baba, Esat’ın ortadan kayboluşunu hemen fark eder; adamlarına Esat’ı aratmaya başlar; onun izini sürer. Kıni’yi de bildiklerini söylemesi için sıkıştırır. Esat kaçmaya çalışırken Canan adındaki bir büyücünün evine sığınır. Ancak, ne olduğu bilinmeyen ağır bir hastalığın pençesindedir; ateşlenir ve sürekli kâbuslar görür. Canan, ölüm döşeğindeki Esat’ı iyileştirmek için çırpınır. Bu bölümde, okur olarak sanki bir masal dünyası içindeymişiz gibi hissederiz kendimizi. Sonrasında olaylar hızla gelişir ve bir trajedinin içinde yol almaya başlarız.

“Su Testileri” bölümünün en önemli özelliği; olayların tek anlatıcı aracılığı ile değil, öyküde yer alan bütün kişilerin sesleri, kendi anlatımları, farklı bakış açıları ve iç konuşmaları yoluyla anlatılmasıdır. Anlatı, ara sıra diyaloglarla da beslenerek anlam ve anlatım açısından zengin, çok sesli, senfonik bir metin yaratılmıştır.

Bu bölümde en çok dikkat çeken noktalardan biri, kişilerin iç konuşmasında eksik bırakılan, tamamlanmamış cümleler aracılığıyla okura zengin bir çağrışımlar dünyasının kapıları açılması ve metnin anlamlarının çoğalmasının sağlanmasıdır. Yazar, olayları bilinçli olarak çözümsüz bırakır; belirsiz ve netlik kazanmayan anlatımlar sunarak ve boşluklar bırakarak, çözüm ya da sonuçları okurun imgelemine bırakmayı yeğler. Kişilerin her birinin iç konuşmaları da onlara ruhsal derinlik kazandırmakta, böylece sayfalarca sürebilecek ruh tahlillerine gerek kalmadan, kısa ve etkili bir yoldan gidilerek, kişilerin iç dünyasının labirentlerinde dolaşma olanağı sağlanmaktadır okura.

Bu bölümde toplumdan dışlanmış Büyücü Canan karakteri, sevgi dolu ve özverili iç dünyasıyla insanların önyargılarındaki yanlışlığı gösteriyor. Fethi Baba gibi suça bulaşmış, karanlık kişilerin iç dünyasındaki öfkeye, onun iç konuşmaları aracılığıyla ayna tutulmuş oluyor.

IX başlıklı kısımda üç ayrı anlatımın( 1. tekil, 2. tekil ve 3. tekil kişi anlatımı) aynı kısımda bir arada yer alması, X. başlıklı kısımda Canan’ın iç konuşmasının arasında 3. tekil kişi anlatımına yer verilmesi, metne çoğul bakış açıları kazandırıyor. Aynı olguyu, durumu ya da olayı, farklı açılardan görme, algılama ve anlama olanağı buluyoruz böylelikle. Ferit Edgü’nün asıl istediği bu; okura gerçekliğin farklı yüzlerini değişik açılardan göstermek, yorumu ve değerlendirmeleri okura bırakmak… Yazar, her şeyden önce has edebiyatın içinde yer alan estetik değeri yüksek, öncü ve özgün bir metin yaratmayı amaçlıyor ve bu amacına Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı gibi sıradışı bir roman metniyle ulaşmayı başarıyor.

Son bölümde yer alan bazı sayfalarda, tekrarlanan sözcükler ve cümleler görülüyor. Bu tekrarlarla metne şiirsellik kazandırılıyor ve anlamların güçlenmesi sağlanıyor. Bir suç ve şiddet öyküsünün bu denli estetik formlar içinde oluşturulması, farklı bir deneysel çaba olarak da ilgi uyandırıyor.

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, minimalist ve deneysel yazın anlayışına göre kurgulanmış yaratıcı metinlerin en dikkate değer olanlarından biri olarak edebiyat tarihimiz içinde hak ettiği yeri şimdiden almış durumda. Az sayıda sözcükle konuşan derin bir edebiyatın izini süren yaratıcı okurlar, bu değerli romanın içinde kendilerine seslenen sonsuz ve sınırsız bir yazınsal evrenin varlığını keşfedecekler…

Hülya Soyşekerci – edebiyathaber.net (23 Ocak 2013)

  Zeliha Arı -  Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Yüksek Lisans Tezi
http://www.belgeler.com/

Ferit Edgü ile Edebiyat ve Dil üzerine bir Söyleşi - Mutlu Deveci
http://www.edebiyathaber.net/  

"Ferit Edgü’de Benzemezliğin Dili"

Hasan Uygun

http://mavimelek.com

"SIRADAN İNSANLARIN HİKÂYELERİ"

“Yazar, her şeyi bilen, çözümleri ve bileşimleri gerçekleştirmiş, çıkacağı yolculuğun haritasını çizmiş; pusulasını usturlabını, basınç ve derinlik ölçeğini yedeğine almış kişi değildir.”

Şimdi Saat Kaç / Ferit Edgü
Dünya (özellikle Batı) edebiyatı göz önünde bulundurulduğunda, akımların büyük bir öneme sahip olduğunu görürüz. Akımlardan beslenen, bu yolla kendine bir yön çizen veya yeni yollar açan pek çok yazar / sanatçının ortak özelliği, kendinden önce gidilen yolu / yolları, varılan sonuçları ve tıkanılan sapakları iyice gözlemlemiş olmalarıdır. Yeniyi yapmak, eskinin imkânlarını tüketmeyi gerektirir çünkü. Her yeni akımı bir sıçrama, bir öncekinin tamamlayıcısı olarak görmek ve dünyanın bilimsel, teknolojik, ekonomik ve siyasi gelişim seyri göz önünde bulundurulduğunda, içinden çıktığı toplumun o anki ruh haline tekabül ettiğini söylemek mümkündür. Fakat yıkmadan yeniyi yapmak da mümkün değildir.

Bazı akımların izi sürülse de, (hiçbir zaman) tam anlamıyla “bir okul, akım olmadı Türkiye'de”.(1) Akımlar yoluyla kavranması mümkün olan dünya edebiyatının aksine, Türkiye söz konusu olduğunda, özellikle bazı dönemlerde oluşan sinerjinin kuşak kavramıyla yer değiştirdiğini ve bu yönde ifadesini bulduğunu söyleyebiliriz. Ancak Türkçe edebiyata damgasını vuran bir kuşak var ki, aradan altmış yıl geçmiş olsa da bugün hâlâ o kuşağın etkilerinden söz ediyor, gerçekleştirdikleri sıçramanın izlerini sürüyor ve olanca çeşitliliği ve yönsemelerine rağmen bazı isimleri (Vüs'at O. Bener, Ferit Edgü, Bilge Karasu, Yusuf Atılgan, Nezihe Meriç, Sevim Burak, Adnan Özyalçıner, Erdal Öz, Orhan Duru, Demir Özlü, Leylâ Erbil, Onat Kutlar vd) yan yana getirebiliyoruz. Burada sözü edilen kuşak kavramını elbette sadece yıllarla ifade etmek yetersiz kalacaktır. Türkiye'de kuşakdaşlığın oluşumunda yılların yanı sıra bazı dergilerin de etkileri olmuştur. Tabii dergiciliği, Sait Faik'in deyimiyle, “bir dert yüzünden sevişen insanların toplandığı yer” olarak gören dergilerden bahsediyoruz. Aynı dertten mustarip olmasalar gerek ki, yine 1950 Kuşağı yazarlarından bahsederken hepsini aynı kefenin içine koyamıyoruz.

1950 Kuşağı ve Sait Faik
a dergisine hiç yazmamış olsa da, “Yazınsal yönsemesi bakımından 'a' kuşağından sayabileceğimiz Ferit Edgü,”(2) 1950 kuşağının da önemli yazarlarındandır.* Edebiyatımızda yayın macerası bakımından çok kısa, ama etkileri göz önünde bulundurulduğunda çok uzun bir zaman diliminde varlığını sürdüren a dergisi, döneminde gerçek bir sıçrama gerçekleştirdi. “1960'lardaki 'bunalım'ı kâh gerçek-üstünün kâh us dışının motifleriyle öyküledikleri ana izleklerine koşut”(3) 1950 Kuşağının yazın anlayışı, elbette tek yönlü bir mecradan akmadığı gibi beslendiği kaynaklar itibariyle de çeşitlilik gösterir. Mesela aynı dönemde öne çıkan ve bir takım gibi hareket etmeye çalışan Mavi dergisi çevresi de bu yazınsal sıçramanın önemli aktörlerindendir. Ancak her iki derginin de Türkçe edebiyata getirdiği yenilik ve sıçramanın izleri sürüldüğünde bunların bir akıma tekabül etmediğini yine Ferit Edgü'nün şu sözleriyle de doğrulayabiliyoruz: “Bizler, 50 kuşağı bir araya gelip bir okul oluşturmayı istedik, ama yeterli bir temelimiz yoktu. Mavi dergisi çevresinde toplandık, bir takım gibiydik. Mavi Akımı deniyordu, ama yanlıştı bu, çünkü böyle bir akım olmadı hiç.”(4)

Bir akım oluşturma temelinden yoksun ve yazınsal yönsemeleri bakımından ilerleyen yıllar/yaşlarda birbirlerinden farklılaşsalar da 1950 Kuşağını bir anlamda birleştiren önemli durumlardan biri, iki derginin (a, Mavi) çevresinde kümelenmiş ve bu iki koldan Türkçe edebiyata dahil olarak kendi üsluplarını oluşturmalarıdır. Diğer ve asıl birleştirici özellikle ise Sait Faik'tir. Ferit Edgü, bir yazısında bu birleştirici öğeyi şöyle tanımlıyor: “Dostoyevski'nin, 'Hepimiz Gogol'ün Palto'sundan geliyoruz' demesi gibi, bizler de (1950 kuşağı denilen öykücüler, ama aynı zamanda Vüs'at O. Bener'ler, Yusuf Atılgan'lar, Bilge Karasu'lar, Nezihe Meriç'ler de) Sait Faik'ten geliyoruz.”(5)

Tabii 1950 Kuşağının ana damarından biri Sait Faik ise, bir diğer damarını da Sabahattin Ali ile Orhan Kemal çizgisi oluşturur. Fakat yine Edgü'nün de Buluşmalar(6) isimli kitabında ifade ettiği gibi, 1950 Kuşağının yazarları üzerinde Sait Faik etkisinin çok daha yoğun olduğunu söyleyebiliriz.

1997 tarihli Düşler-Öyküler dergisine verdiği röportajda da Buluşmalar isimli kitabındaki düşüncelerini şu sözleriyle destekler: “Her kuşak gibi, biz de kendi yeniliğimizi getirmek istiyorduk. Ama hem çok gençtik, hem de yeterince donanımlı değildik. Bu açılımı Sait Faik'te gördük.”(7)

Edgü'nün deneyciliği
Sait Faik'in yanı sıra dünya edebiyatından bazı yazarların da kuşağın üzerinde yoğun etkileri vardır. Başta Dostoyevski olmak üzere Kafka, Joyce, Beckett, Sartre ve Camus en çok etkilendikleri arasındadır. Ferit Edgü'nün etkilendiklerinin başında ise Kafka ile Beckett'ı sayabiliriz. Birçok söyleşisinde hiçbir zaman Kafka veya Beckett gibi yazmaya çalışmadığını ifade etse de metinlerindeki varoluşçu katman, bizi yine de bu yazarlara götürüyor. 1950 Kuşağı yazarları arasında varoluşçuluğa en yakın duran Edgü'nün yazınındaki varoluşçu katmanın beslendiği asıl damar ise tabii ki Sartre'dır. “Sartre her zaman bir yol göstericiydi benim için. On sekizimde, 'Ya Sartre gibi olurum ya hiçbir şey' dediğimden bu yana, yıllar geçti. Sartre 'gibi' olmanın, yalnız kişisel yeteneğe değil, o yeteneğin, içinden çıktığı topluma da bağlı olduğunun bilincine varmamıştım delikanlılığımda.”(8)

Yukarıdaki ifadesinden Edgü'nün, elbette başka bir sonuca da gidebiliriz; daha doğrusu edebiyat yolculuğunun başlangıcına. Ama (belki de mütevazılığının bir yansıması olan) ironik bir olamamışlık, eksiklik duygusu ile kendisini büyük bir yazar olarak görmek konusundaki alçakgönüllülüğü, pek çok söyleşisi yanı sıra eserlerine de yansımıştır. Bir söyleşisinde şöyle diyor mesela: “Söylenenlerin tersine usta bir yazar değilim ben. Hatta zaman zaman bir çırak bile olmadığımı düşünüyorum.”(9) Son olarak Radikal Kitap 'a verdiği söyleşide de yazarın yine benzer bir ifadesine rastlıyoruz: “Büyük bir yazar olmadığımı biliyorum, ama küçük bir yazar olmadığımı da biliyorum.”(10) Benzerlik taşıması açısından Eylülün Gölgesindeki Bir Yazdı romanın girişindeki şu ifade de çarpıcıdır: “Yazdıklarımın büyük bir olasılıkla hiçbir önemi yoktu. Hiçbir değeri.”(11)

Böylesine alçakgönüllü bir yazarın edebiyat yolculuğuna çok genç yaşta başladığını söylemeye gerek yok sanırım. Ödüllü pek çok eserine rağmen, eserlerini yüceltmeyen, her yazma eyleminde yeni bir yolculuğa çıkan, yepyeni bir yol açmaya çalışan, aynı zamanda deneyci bir yazardır Ferit Edgü. (Ki bu yazımda asıl üzerinde durmak istediğim, Edgü'nün deneyciliğidir.) Deneyciliği biçim üzerindendir tabii. 1950 Kuşağının diğer pek çok yazarı gibi kendi dilini, üslubunu/biçemini oluşturmaya çalışmış, hiçbir zaman da aynı çizgi üzerinde durmamıştır. Kendine özgü olmayı, benzemezliği (authentique) hedeflemiş; olanı yinelemek yerine yıkmanın ve yeniyi yaratmanın yollarını zorlamıştır.

On dördünde Tanpınar'la şiir tartışan, on yedisinde dergilerde öyküleri yayımlanan, on sekizinde Sartre gibi olmak isteyen ve yirmili yaşlarda Café Flore veya Deux Magots'ta sık sık Genet, Sartre, Giacometti ve Beckett'la karşılaşan deyim yerindeyse çocuk yaşlardan itibaren edebiyat/sanat soluyan ve her eserinde yazma nedenini de tartışan, dilin ifade olanaklarını sonsuzca zorlayan bir yazardır Ferid Edgü. “Marquis de Sade'la, Artaud ile, Lautrémont'la daha önceden tanışıyordu. Yüzyılımızın belki en büyük anarşist ressamıyla, Picasso ile çok yönlü olarak karşılaştı. Giacometti ile, Fikret Muallâ ile aynı masada oturdu, César'la dost oldu.”(12) Ayrıca Beyoğlu kaldırımlarında kaplumbağa dolaştırmışlığı da vardır ki, bu kaplumbağa gezdirme meselesini tam olarak anlayamasak da, yine yirmili yaşlarında Baylan'da Demir Özlü'lerle, Onat Kutlar'larla ateşli edebiyat tartışmalarına dahil olduğunu Onat Kutlar'ın ifadelerinden öğrenebiliyoruz.

Fotobiyografik anlatı
Feridun Andaç'ın da ifadesiyle, yaşamı ve yapıtları üzerine konuşmayı pek sevmeyen Ferit Edgü, eserlerinde de bu tutumu sürdürür. Hakkâri'de Bir Mevsim ve Hakkâri dönemine değgin anı/kurguları içeren bazı metin parçalarını hariç tutarak söylersek; biyografik öğelerden alabildiğine arındırılmış ya da biyografik gibi görünen bazı metinlerinde bile kurgunun açık denizlerinde okuru bir başına, pusulasız bırakan bir yazar olarak çıkar karşımıza Ferit Edgü. Burada akla gelen ilk örnek, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanındaki Çakır karakterinin anlatıcı yazarın çocukluğunda derin izler bırakmış, hayatına dahil olmuş bir insan olarak sunulmasıdır mesela. İlk bölümünde romanın, anlatıcı yazar samimi bir dille, çocukluğunun geçtiği konağın ahırında atlarıyla yaşayan, kimsesiz, kambur, toplum dışı ve yalnız olmasına rağmen bunu atlarıyla gideren bir adamın hikâyesini anlatır. İyi niyeti, saflığı, hayatı olduğu biçimiyle kabullenmiş olmasının yanı sıra dünyada hiç kimsede olmayan bir yeteneğin sahibidir de Çakır. Atlarıyla konuşup onlardan dinlediği masalları, anlatıcı karakterin çocukluğuna anlatmış, onun hayal dünyasını zenginleştirmiş -belki de yazarlığının ilk tohumunu atmıştır. Bu yüzden yazar, Çakır'ı anlatmayı bir yük olarak üzerinde taşımaktadır. Ama gelin görün ki, nasıl anlatacağı sorununu çözemediği için bir türlü hikâyesini yazamamıştır. Bunun için Çakır'ın hiç olmamış fotoğraflarını kurgulayarak, onu fotobiyografik anlatmayı dener. Tam da romanın yarısına yaklaşmış ve yazarın çocukluğuna dair ilk elden bir hikâyeyi okuduğumuzu düşünürken, “ARA” bölümünden sonraki açıklama (tabii bu açıklamayı da kurgunun bir parçası sayabiliriz ama)** bir anda yüzümüze soğuk sular serpiyor. Yazar, okuruna “uyan” dercesine başka bir gerçek atıyor ortaya. Aslında anlatıcı yazar, bu hikâyeyi Boğaz vapurunda yaşlı bir adamdan dinlemiştir. Dolayısıyla başta kendisininmiş gibi anlattığı anılarla, yazarın uzaktan yakından ilgisi yoktur.

“Ben de yazabilirim”
Öte yandan Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanındaki önce hikâyeyi olabildiğince kendine yaklaştırma ve daha sonra ani bir hareketle uzaklaştırma yöntemine -örnekler birbirini eşitlemese de- Yaralı Zaman isimli anlatısında da rastlıyoruz. Metnin anlatıcı yazarı, Halepçe Katliamı'ndan kaçarak Türkiye'ye sığınan Peşmergeler'in göçlerine yerinde tanık olmak için çalıştığı gazetenin muhabiri olarak Hakkâri'ye gider ve oradaki tanıklıklarını daha sonra bir anı/anlatı metni olarak kaleme alır. Gerçekten de, daha sonra kitapla ilgili yapılmış olan röportajlarda yazarın, bu kitabın oluşum süreci öncesi ve sonrasında hiçbir şekilde Hakkâri'ye gitmediğine dair beyanatını okuyana kadar, anlattıklarını yerinde görmüş gibi düşündürüyor okura (1964'teki Hakkâri deneyimini ayrı tutuyoruz burada). Kendisine yaklaştığı ve uzaklaştığı kurgularıyla, dostlarının birinci elden tanıklıklarını içeren bazı ifadelerin de izini sürersek kesinleyebileceğimiz bazı bilgilere ulaşabiliriz yine de Ferit Edgü'nün çocukluğuna dair. Mesela Beykoz'da, Yunus Emre'den ilahiler okunan bir evde büyüdüğünü. Yalnız bir çocuk olduğunu. Bu yalnızlığını paylaşacak kimsesi olmadığı için kitapların dünyasına sığındığını ve İkinci Dünya Savaş'ı yıllarında gazete kâğıtlarından yapılan kesekâğıtlarını düzgünce açarak oradaki yazılara kadar eline ne geçerse okuduğunu, ama 1951 yılında Sait Faik'in Şahmerdan'ıyla karşılaştıktan sonra “Ben de yazabilirim” diyerek yazma cesaretini aldığını... Bundan önce de kaleme aldığı birtakım şiirleri, kurgusal metin parçaları vardır tabii Edgü'nün, ama sıradan insanların hikâyelerine, tüm çıplaklığıyla ilk kez Sait Faik öykülerinde tanık olur. Toplumun dışında veya kenarında kalmış, ayrıksı, anti kahramanlardır bu insanlar aynı zamanda. Tıpkı Edgü'nün öykülerindeki birçok karakter gibi. İlk kitabı Kaçkınlar'dan (1959) itibaren bu yönelişi görmek mümkün. Toplum tarafından dışlanmış, anlaşılamamış ya da kendilerine deli gözüyle bakılan kişilerin hikâyelerini bir bakıma fantastik bir biçimde ele alır Kaçkınlar isimli kitabında Edgü. İkinci öykü kitabında ise daha bir içe bakış söz konusudur. İnsanın kendisiyle, yaşamla ve toplumla olan konumunu sorguladığı öyküleriyle Bozgun (1962), yine anti kahramanları taşır hayatlarımıza. Benzer bir seçimi Av'da (1968) da sürdüren yazar, bu kitabında da yine sistemin dışına itilmiş veya toplumun kenarında kalmış ayrıksı karakterleri gözler önüne serer.

Yukarıda da değindiğimiz, genel olarak 1950 Kuşağı, özel olarak da Ferit Edgü yazınında Sait Faik etkisine geri dönersek; tipik olarak anti kahraman olgusuyla karşı karşıya kalırız. Sıradan bir köylüdür bazen onun kahramanı, bir katil, bir kaçakçı, at bakıcısı bir kambur, esrar satıcısı, kaçık bir ihtiyar, bir şizofren ya da çaresiz bir insan... Öte yandan hayvanlar da çokça bir karakter olarak belirir Ferit Edgü öykülerinde: at, kedi, köpek, fare, papağan vd... Hayatın ayrıntılarıdır öykülerine yansıyan. İnsana ve hayvanlara bunca odaklanmış olan yazarın öykülerinde ise Sait Faik'in aksine betimlemelere çok az yer verilmiştir. Betimlemeyi sevmediğini, bir tarz olarak betimlemelerden özellikle kaçındığını, bunun yerine olayı ön planı aldığını ayrıca belirtir röportajlarında. (“… betimlemekten hoşlanmıyorum. Kendi içinde bir amacı olmadığında bana gereksiz geliyor betimlemeler.”)(13)

“Birtakım cümleler”
Sıradan ya da ayrıksı, fakat hep bu topraklara özgü, bir yanıyla tanıdık, her an yanımızdan geçip gidebilecek birinin öyküsüdür Edgü'nün genelde anlattığı. Ancak öykülerinde yer verdiği karakterler olabildiğince yerelken, temaları da tam anlamıyla evrenseldir. Çünkü bakış açısını yerelden evrensele değil, evrenselden yerele yöneltmiştir. Resim sanatına olan ilgisinin itkisiyle de olsa gerek, genel görünümün içindeki ayrıntılara, bütündeki parçaya, maddenin özündeki çekirdeğe yoğunlaşmıştır çoğunlukla. Bu yüzden de kısa öyküye, onun tanımladığı ve ortaya koyduğu biçimiyle minimal öyküye yoğunlaşır yazarlığının son dönemlerinde. Kısa öyküden de kısa olduğu için minimal adını verdiği bu öykülerin ilk örneklerini Binbir Hece (1991) ve Doğu Öyküleri'nde (1995); uç örneklerini ise Do Sesi'nde (2007) okuyabiliyoruz. Öyle ki tek cümlelik öyküler bile vardır bu kitabında. Tıpkı yaşamının son yıllarında günde sadece bir cümle yazabilen Beckett gibi, ayıklayarak ve arıtarak son dönem eserlerinde giderek yalınlığa, sadeleştirmeye, gitgide sözcüklerden uzaklaşmaya, okuyucunun düş gücünün tamamlayabileceği öykücüklere yönelmiştir ki, “biriktiklerinde belki bir öykü, bir anlatı oluşturabilecek uzunlukta”ki “birtakım cümleler”e indirger Ferit Edgü de yazınını. Sonuç olarak, bir yalnızlıkta (çocuk yalnızlığı), bireyselliğe yer olmayan bir toplumda, bir aykırı, horlanmış olarak yazan 1950 Kuşağının öncü yazarlarından Ferit Edgü, tüm umutsuzluğuna rağmen bugün de kendi benzerlerini bulabilmek için cümleler biriktiriyor, kendi kuşağını aşarak kuşağımıza da öncülük ediyor. ~~~

Notlar: * İlk sayısı 15 Ocak 1956 tarihinde çıkan a dergisi, aylık olarak yayınlanır. Derginin yayınlanma amacı, şiirde “Garip Hareketi”ne, hikâyede de, “Köy Edebiyatı Gerçekliği”ne karşı bir tavır içinde bulunmak ve bu yolda yazılar yayınlamaktır. Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar, Erdal Öz, Demir Özlü ve Muzaffer Buyrukçu'nun hikâyeleri burada çıkar. (Kaynak: “Türk Edebiyatında Kısa Hikâye”, S. Dilek Yalçın-Çelik. Türkbilig: Türkoloji Araştırmaları, 2002,(3):106-129)

** 1989 tarihli Hürriyet Gösteri dergisindeki yazısında Edgü, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanının başlangıçta bir bütün olduğunu, daha sonra bu bütünü parçaladığında ise yeni yapı için elinde iki parça kaldığını ve bu iki parçayı birleştirmek için de iki yıl beklediğini belirtmektedir. Taa ki bir gün Boğaz vapurunda bir ihtiyarın yanına gelip onunla konuşmasına değin. Dolayısıyla romanın “ARA” bölümünden sonraki açıklama da yazarın gerçek sesini duyurduğu bir parça gibi durmaktadır. Ancak gerçekliği yine de tartışılırdır...

Sayı: 48, Yayın tarihi: 06/10/2010
hasan@mavimelek.com

Kaynaklar:
(1) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.
(2) Füsun Akatlı, Öykülerde Dünyalar - Eleştiri Yazıları, s. 83. Boyut Yayınları, İstanbul 1998.
(3) A.g.y.
(4) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.
(5) Ferit Edgü, Buluşmalar - Yazarlar / Ressamlar; s. 53. Can Yayınları, İstanbul 2007.
(6) A.g.y.
(7) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.
(8) Ferit Edgü, Şimdi Saat Kaç, s. 110. Sel Yayıncılık, İstanbul, 2008.
(9) “Ferit Edgü ile Dünden Bugüne”, Adam Öykü, Mart-Nisan 1997, S: 9.
(10) “Öteki Olmadığı Sürece Ben de Yokum”, Radikal Kitap, 3 Eylül 2010, S: 494.
(11) Ferit Edgü, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, s. 11. Can Yayınları, İstanbul 2007.
(12) Ferit Edgü, Şimdi Saat Kaç, s. 10. Sel Yayıncılık, İstanbul, 2008.
(13) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3
1960'LI YILLARDA ROMAN Nurkal KUMSUZ .

 

       
="">

Valid HTML 4.01 Transitional