Erguvan Kapısı

Oya Baydar


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 
TOPLANTI TARİHİ  :
25.08.2004   Çarşamba..
İRDELENEN KİTAP:  İErguvan Kapısı
 Yücel Nural           


Erguvan Kapısı - Ölüm’ün Oratoryosu
 

Yücel Nural - 30.8.2004

Hepimizin anılarında hassas  bir teli titreten  duygu yüklü bir roman.  Ülkemizin trajik  bir devresinin bütün  gizini, hüznünü, pişmanlıklarını, hüsranını, hezimetini; acımasız bir duvara çarpıp  parçalanmış bir devrin ütopyasını sivri köşeli yırtıcı taşlar yutarcasına  içiniz kanayarak okuyorsunuz.

Romanın dört  kahramanının gözünden yansıtılan gerçekler o karanlık olayların farklı yüzlerini sergiliyor.  Kahramanlar,  kişisel, çevresel, toplumsal, düşünsel, ideolojik, inançsal özellikleriyle zaman boyutu içinde cisimlendiriliyor.  İsimler de simgesel çağırışımlar içeriyor.

“İnanç-kimlik bağlantısı,insanın ötekileştirilmesi”,cellatlar, kurbanlar, öldüren, öldürülenler, bazen rollerin değiş-tokuşu: mazlumken  mücrim olanlar, ölüme yatanlar, derin devlet, yargısız infazlar ve bütün bunlarla hiç  ilişkisi olmadan masum görünen bir arayış içinde İstanbula gelip bu girdaba kapılan bir Rum-Amerikalının gizemli ölümü...İnsan türünün en ilkel dürtüleri şiddet ve seksin her vesile ile sergilendiği çağımızda sosyoloji profesörü olan yazarın bilimsel yetkinliği ile irdelediği olaylar sağlam bir roman tekniği ve zaman zaman  şiirsel  bir estetikle örgütlemiş.  Kahramanlarının inanç ve ideolojilerini  taraf tutmadan yansıtıyor:”Tezli bir roman yazmadım” diyor.  Ne var ki,mutlaklığını kerelerce ilan eden bir kahraman daha var:  çeşitli kıyafetlerde gelen, ama mutlaka gelen ölüm.  Romanın kahramanları kendi rollerini oynarken, fonda bir "ölüm oratoryosu" yorumlanıyor.

İnsan kendi ölümünü nesnel olarak yaşayamaz.  Nesnel olarak ölüm, toplumsal ve kültürel bir olaydır.  İnsanların ölüm  karşısında davranışları içinde yaşadıkları çağa, bölgeye, kültüre göre farklıdır.  ”Les Vivants et la Mort”   adlı eserinde JEAN Ziegler, “Ölüm bize, üst-benliğimizi yapılandıran toplumun giydirdiği maske ile gelir” diyor.”Kapitalist toplum için ölüm “yokluk”tur.  Ölen artık ne üretici ne tüketicidir,  dolayısile, ölüm toplum için kayıptır.Oysa ölüm, bütün insani olgular gibi,ideolojiler ve sınıf mücadelelerinde çok işlevi olmuş bir gerçektir.”Phedon”da Sokratın ölümünü anlatırken ölüme büyük bir umursamazlık ve inanılmaz bir huzur içinde, bedenin  tutsaklığından kurtulacak ruhunun nihayet mutlak bilgeliğe ereceğine inanarak gittiğini anlatıyor, Platon, Gogol, İzvestia, yani gerçeği  bu dünyada bulamadığı için açlık grevi sonucu ölüme kendini teslim etmişti. Ne var ki,ölüme yatmaya karar veren zavallı Güldalının felsefi veya ideolojik tefekkür sonucu bu meşum karara vardığına inanmak biraz zor.

Bu zavallı saf genç insanları yaşamdan vazgeçmeye azmettiren şey ne?  La Rochefoucauld,”Güneşin yüzüne de, ölümün yüzüne de bakılamaz!” diyor.  Bu çocukları ölümün yüzüne bakmaya  zorlayan ne?  Cenevre Üniversitesi sosyoloji profesörü Jean Zeigler,  kendi kendini yoketmeyi üç kategoriye ayırıyor: İntihar, euthanasıe, thanatomanie. İlk ikisi biliniyor.Üçüncüsünü “ölüm manyası” diye çevirebiliriz.  Thanatomanie, Marcel Mauss’ un anlatımıyla, Batı toplumlarında pek rastlanmayan, ve bir toplum kuralını ihlal ettiğine inanan ve bunun için ölümü hak ettiğine karar veren bir insanın  kendini ölüme terketmesi’ymiş.  Herhalde “ölüme yatmak” eylemi de psikolog, sosyolog,ve felsefecileri en çok ilgilendiren konulardan biri olmak durumunda.  

Voltaire,Felsefe sözlüğünde şöyle diyor:”İnsanoğlunun, anne karnındaki bitkisel halinden, ve ilk çocukluğunun saf hayvan halinden, aklı selimin olgunluğuna  ulaşmasına kadar yirmi yıl geçmesi lazım.  Bedeninin yapısını biraz tanımak için otuz asır geçmesi gerekti.Ruhunu  anlamak sonsuza kadar sürecek. Onu öldürmek için ise sadece bir saniye yetiyor”.

Yücel Nural