ELSA TRİOLET ve Eserleri
Max Adereth

EIsa Triolet artık
yok. Eğer burada, yapıtının bazı yönleri üzerine birkaç küçük
değinmede bulunuyorsam, bu, kendimi bu
işi
yapacak kadar
yeterli saymamdan değil; son. iki yıl, içinde Elsa ile birçok kez
karşılaşmak, onun yaşamı ve yapıtı üzerine hazırladığım kitap
konusunda uzun uzun konuşmak talihini elde etmiş olmamdandır.
Birkaç dakikalık bir görüşme için, halen oturmakta olduğum
İngiltere'den ona yazmıştım! Hemen karşılık verdi ve sonraları da,
Paris'ten her geçişimde kendisini ziyaret. etmemi kabul etti. Bazı
kereler bütün bir öğleden sonrayı birllikte geçirdiğimiz oldu, ama
hiçbir zaman bir yorgunluk belirtisi görülmezdi Elsa'da .
Yapıtı üzerine.
hazırlanan kitabı Elsa, ne yazık ki· göremeyecek. Daha da kötüsü,
eleştiri yönünden, kendi hakkında doğru bir tutumun tanığı olmadan
ölmüş olması. Çünkü bu büyük, yazarın romanları çevresindeki o uzun ve
düşmanca suskunluk, çağımızın en büyük edebiyat rezaletlerinden
biridir. Sağda solda çok iyi bir kaç makale ve deneme yayımlandı, ama
bugüne değin Elsa Triolet'nin yaşamı ve yapıtı hakkında hiçbir
eleştirel inceleme ortaya çıkmadı.
ElsaTriolet sadece
Aragon'un karısı değildir, bir kadındır kısaca. "Onun tek bir satırı
yoktur ki, bir erkek tarafından yazılabilsin" ,diyor Jacques Madaule
haklı olarak. Ancak, çağımızda, bir kadının bir erkek kadar başarılı
bir yazar olmasının güçlüğünü kendimizden de gizleyemeyiz.
Kadinların, kadın edebiyatı yapmalarını hoşnutlukla kabul ediyoruz,
ama bugüne değin erkeklere ayrılmış tartışmalara karıştıklarında,
özellikle titiz oluyoruz onlara karşı. Gerçekten de bazen kadınların
bakış açısı özellikle istenir, "gönül sorunları" diye adlandırılan bir
türü de basında fazlasıyla yer alır. Ama Elsa gibi bir kadın, "kadınca
sonsuzluğun" yorucu basmakalıplıklarına boyun eğmeksizin bu sorunları
ele alma tutkusuna kapılırsa, yaşamla, bütünlüğü ve tüm zenginliği
içinde ilgilenmek isterse, işte o zaman işler karışmaya başlar. Bu
kadından öğrenecekleri pek az şey olduğuna inanan erkekler
kulaklarını tıkarlar, kadınlarsa "kadınlıkları"na karşı bir saldırı
kuşkusuyla savunmaya geçerler. ( .... )
ElsaTriolet'nin
kendisine karşı işlemiş bir özelliği vardır: Yumuşak bir sadelikle
yazar her şeyi. "Sözcükleştirme" de şöyle demektedir: "Açık seçik
yazıyorum. Hemen ayrımına varılacak olanin, ilk planda olanın içinde
kalıyorum." Moda olmaları koşuluyla, karanlığa ve özel dillere pek
meraklı olan çağımızda bağışlanmaz bir şeydir bu. Yalın bir yazarın
"acemi" olduğu, derinlikten yoksun olduğu düşünülür. Oysa Elsa'nın
yalınlığı, kararını çoktan vermiş olmasından gelmektedir. Görünüşte
son derece yalın olan üslubunun sürekli bir çabanın sonucu olduğunu
bir çok kez belirtmiştir. Yalın olmak
istemektedir,
çünkü.
onun için söz konusu olan bizim gözümüzü kamaştırmak değil, bizi
etkilemek ve o olmaksızın belki de görmeden geçeceğimiz şeyleri
göstermektir. Okuyucusuna ve ona söylemek istediği şeye çok büyük bir
saygısı vardır; bu yüzden de bizim ulaşma alanımızın dışına çıkmayı
hiçbir zaman istemez. Bütün erkeklere ve bütün kadınlara, onların
dilleriyle, her gün kullandıkları dille seslenir. En yalın sözlerle ve
olabilecek en olağan ayrıntılarla bize yaşamın· ve sorunlarının
karmaşıklığını sezdirir. Ve özellikle bize hiç süslemesiz seslendiği
için olguların temeline inmeye zorlar.
Salt estetik
açıdan, söylediklerini öylesine düzenler ki, bir araya getiriliş ve
sunuluşları ilk bakışta dünyanın en doğal işlerinden biridir. Her
büyük sanatta olduğu gibi, burada da yazarın. Sabırlı emeği
farkedilmez. Edebiyat vasiyeti olarak ele alabileceğimiz
"Sözcükleştirme" kitabında şöyle diyor: " ... Kılı kırk yararım ...
tersini, yüzünü, her yanını severim romanımın .... Bir zanaatkar gibi
inceler, düzeltirim." .
Dahası da var:
Elsa Triolet öyküler anlatır. Hem de öylesine güzel öyküler ki,
bunlar insanı kolaylıkla kaplar ve insan, anlatının kitabın içeriğini
tükettiğini, Binbir Gece Masallarının modern ve yeni bir biçimde
yinelendiğini sanır. Bu olağanüstü anlatıcı
gerçek
öyküler anlatır,
istesek de istemesek de bizi Aragon'un "gerçek dünya" dediği evrene
götüren öyküler. Yani
Elsa. Triolet'nin romanlarını okumak yetmez, onları okumasını
bilmek
gerekir. Yada
Jean Marcenac'ın dediği gibi iki kez okumak gerekir: Birincisi anlatı,
ikincisi de içerdiği anlam için. ( .... )
Elsa Triolet'deki
gözlem yeteneği, belirli bir çağın temel niteliklerini ayırdetmesi ve
insanları, içinde yaşadıkları ortama bağlayan derin bağları
göstermesini sağlamıştır. Bu yüzden· onun romanlarında hep, toplumsal
ve kronolojik açıdan soyutlanmamış canlı kişiler vardır.
"Sözcükleştirme" deki şu bölüm oldukça açıklayıcıdır: "Biliyorum,
birçok kez yanıldım yaşamımda. Yanıldım, çünkü beni yanılttılar. Ya da
daha doğrusu yanılmadım, beni yanılttılar. Güven denen güneşin kör
ettiği gözlerim yalnıica güneşi gördü. Ama bu, hiçbir zaman
yazdıklarımda etkin olmamıştır. Elimle dokunabileceğim şeylere
tutundum, bir kör gibi ellerim önde yürüyor, yolumu tanımaya
çalışıyordum. Benim için elle dokunulabilir olmayan, doğrudan doğruya
elimin altında olmayan her şeyden uzak durdum. Bu nedenle de
romanlarımı sonradan 'düzeltmek' gerekmedi" ( ... )
(La Pensee, no:
153, Eylül-Ekim 1970)
Elsa Triolet
1896 - 1970
1896 yılında Moskova'da doğdu. Yahudi bir
ailenin çocuğu olan Elsa Kagan'ın annesi müzik
öğretmeni, babası ise avukattı. Elsa ve kızkardeşi mükemmel
bir eğitim gördü. Almancayı ve İngilizceyi çok iyi
konuşuyorlar ve çok güzel piyano çalıyorlardı. Elsa Moskova
Mimari Akademisini bitirdi.
Şiiri çok seviyordu. 1915 yılında şair
Vladimir Mayakovsky ile tanıştı. Kendisini eve davet ettiğinde
Mayakovsky Elsa'nın kiz kardeşi Lilya'ya aşık oldu.
1918 de Rus İç Savaşı sırasında Elsa bir Fransız
süvari subayı olan Andre Triolet ile evlendi ve Fransa'ya göç etti.
Ancak Triolet ile yaptığı evlilikte mutlu olamadı.
Mayakovsky'nin ve diğer Rus şairlerinin şiirlerini Fransızcaya
çevirdi. Daha sonra Triolet'den boşandı.
1920 yılında Tahiti'ye yaptığı seyahatı
mektuplarıyla, arkadaşı Victor Shklovsky'ye anlattı. O da
mektupları Maksim Gorki'ye gösterdi. Gorki mektupların
sahibinin yazarlığı düşünmesi gerektiğini söyledi 1925 yılında
Rusça yayımlanan "Tahiti'de" adlı kitabı, bu mektupları temel alarak
yazılmıştır.
1928 yılında Elsa, Fransız yazar Louis Aragon ile
tanıştı. Evlendiler ve 42 yıl mutlu bir evlilik sürdüler.
Aragon'u Fransız komünist Partisine girmesi konusunda etkiledi.
1937'de yayınlanan İyi Akşamlar Thérèse adlı romanıyla kendinden söz
ettirmeye başladı.
Alman işgali sırasında, 1943'te yayınlanan Beyaz At, büyük beğeniyle
karşılandı ve Triolet'yi yaygın bir üne kavuşturdu.
Triolet ve Aragon Fransız anti-faşist hareketinde görev aldı.
Elsa Triolet 1944 yılında Fransız edebiyatının en önemli ödülü olan
Goncourt ödülünü kazandı. Elsa Triolet bu ödülü ilk defa kazanan
bir kadın oldu.
1945'te İlk Namus Lekesi 200 Franka Mal Oldu romanıyla Goncourt; 1957'de
Yabancılar Buluşması ile Kardeşlik Ödülü aldı.
Elsa Triolet, Anti-Faşist Direnme Hareketi'nin ve devrimci siyasal eylemin
içinde aktif rol aldı. Mayakovski'yi, Çehov'u Fransa'da tanıttı. 1941'de Direnme
Hareketi'nin doğurduğu Ulusal Yazarlar Komitesi'nin Onursal Başkanlığı'nı yaptı.
Son romanı, Gün Doğarken bülbül Susar
(Okay Gönensin çevirisi, Adam Yay., 1982) 1970 yılında
yayımlandı. Elsa Triolet aynı yıl içinde 73 yaşında
Moulin de Saint-Arnoult da kalp krizi sonucunda öldü.
Elsa Triolet ve Louis Aragon
Birinci Dünya Savaşı ertesinde farklı beklentilerin cazibe merkezi konumundaki Paris, Doğu'dan ve Batı'dan gelen göçmenlerin akınına sahne olmaktadır. Kafeleri, tiyatroları ve galerileriyle albenili bir dünya sunan bu şehri ev olarak benimseyenler arasında, Elsa Triolet ile Louis Aragon da vardır. Elsa iç savaşın perişan ettiği Sovyetler Birliği'nden kaçmış ve geçmişte kalan kalp kırıklıklarına sünger çekerek "mutlak aşkı" bulmak arzusuyla buraya sığınmıştır. Züppe bir delikanlı olarak avare bir hayat süren Aragon için Paris'i çekici kılan bambaşka bir şeydir: Genç şair, burada Paul Eluard ve Andre Breton'la birlikte sürrealist hareketin en parlak üyelerindendir. 6 Kasım 1928'de Montparnasse'da gerçekleşen buluşmadan sonra, Elsa aradığı beyaz atlı'yı, Aragon ise edebi kimliğini besleyecek yeni damarı, komünizme açılan pencereyi bulmuştur. Edebi rekabetin ve üçüncü kişilerin her an bıçak sırtında tuttuğu ilişkileri, 20. yüzyılın en ünlü aşk şiirlerinden birinde vücut bulur ve unutulmaz "Mutlu Aşk Yoktur" dizeleriyle hafızalara yerleşir. Çift, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direniş Hareketi'nin simgesi olur ve savaş sonrası dönemin en önemli kültür elçisi haline gelir.
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=Q08HWKCDDA2ADVFJRT43
Özgürlüğe koşan 'beyaz at'
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6280
Aragon'un hayatının aşkı olan Elsa Triolet, kitabı
'Beyaz At'ta okurun bir ömür boyu omuzlarında taşıyacağı bir roman karakteri
yaratıyor
BERİL YALÇIN (Arşivi) Ne kitabın ne de yazarın adı tanıdık. Kitaba bakmak için eline alan kişiye
özel bir bilmezlik bu. Kitabı rafa geri koymak yerine, merak duyarak ve
içinden gelen sese karşı koyamayarak kitabın arkasını çevirdiğinde, şu
satırları görür, kitabı eline alan kişi: "Michel, bu matrak harbin en azgın
döneminde, yirmi dört saatlik izinle geldi Paris'e... Tatlı bir sonbahar
sisine sarılı yürek paralayıcı bir barış havası kaplamıştı Paris'i... Orada,
geldiği yerde olup bitenlerden hiç kimsenin haberi yok gibiydi; sadece
Michel'di sanki bilen, cephedeki kepazeliği! Bir acı halinde duyduğu
yalnızlığını... Şaşkınlık verici bir yetenekler bütünü olan bu kitaptan,
sürekli bir fişek şenliği seyretmiş duygusuyla ayrılıyor insan..."
Bu kadardı yazı ve bu yazının altında bir isim vardı: Albert Camus. Kitabı
eline alan kişinin, kitaba kayıtsız kalması olanaksızdı artık. Kitap, iki
hafta boyunca masada durdu. Okumaya cesaret edilemedi adeta. Çünkü, Elsa
Triolet'nin kim, hangi 'Elsa' olduğu öğrenilmişti artık. Şu mısralardaki
Elsa'ydı o:
"Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl
orada gördüm
Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her
şeyi unuttum içlerinde."
Aragon'un, dünyanın en güzel aşk şiirlerinden birini Elsa'sının gözlerine
yüklemiş şairin, Louis Aragon'un hayatının aşkı, ışığı, insanı, her şeyi
olmuş kadındı Elsa Triolet. Böylesine büyük bir aşkın kahramanlarından
Elsa'nın, Elsa Triolet olduğunu bilmemek, büyük kayıptı. Ama kitap, insanın
hayatına bir hayat daha katacak kadar zengin bir eserdi. Kahramanı, Elsa
Triolet'nin büyük aşkı Aragon'la birçok ortak yönü olan, Michel Vigaud'ydu.
Babasını sadece ceketi pırıl pırıl güzel düğmelerle dolu bir adam olarak
hatırlayabilen, bir zamanlar usta bir şarkıcı olan güzel annesiyle büyüyen,
kaldıkları otellerde, kentlerde, her yerde kendisini sevdiren, küçük ve
sevimli Michel'ken, büyüyüp, kadınların taparcasına sevdiği bir adama
dönüşen, ama bunca sahte tapınmanın arasında gerçek yalnızlığı tadan Michel
Vigaud... Her görenin, ilk bakışta değilse eğer, ilk bir dakikanın içinde
hayranı olup çıktığı Michel... Annesi de öldükten sonra kimsesizliğin ne
demek olduğunu genç yaşta öğrenen, tüm yaşadıklarına, tüm tanıştıklarına
rağmen, hayalindeki 'Beyaz At'a binip kahraman olması için hiçbir fırsatla
karşılaşamayan ve hayatı boyunca bunun hüznünü taşıyan Michel...
Paris'te yalnız
olmak
Michel, bunca yalnızlığı ve arayışı, yaratıcısından devralmıştı. Durduk
yerde, sadece hayal ederek yaratılmış bir yalnızlık değildi onunki, yıllarca
yaşanmış, hem de Paris'te, bir yalnızlıktı... 1896'da, Moskova'da doğan Elsa
Yurevnava Kagan, avukat bir baba ve öğretmen bir annenin küçük kızı olarak,
Fransızca, Almanca öğrenerek büyür. Henüz gencecik bir kızken tanıştığı
Mayakovski'nin şiirlerine ve kendisine hayran kalır, âşık olur. Ancak hayatı
boyunca hep gölgesinde kaldığını hissettiği ablası Lilya, Mayakovski'nin
aklını başından alan kardeş olur. Kendisine Tahiti'yi tanıtacak ve Triolet
soyadını verecek bir evliliğin ardından, Fransa'ya, Paris'e giden Elsa,
burada kendisine sanatçı dostlar edinmiş olsa da, günler, aylar, yıllar,
kafe masalarında yazmaya çalışarak, başkalarını gözlemleyerek, mutsuzluk ve
yalnızlık içinde geçer. Ta ki bir gün, yazdıklarına hayran olduğu Louis
Aragon'la tanışana kadar. 6 Kasım 1928 olarak not düşülmüş (Louis
Aragon-Elsa Triolet, Unda Hörner, İletişim Yayınları) bu buluşma, daha sonra
Aragon'a şunları yazdıracaktır: "Hayatım ancak seninle başlıyor." İşte
Michel'in başına gelecek olan da budur.
Bir gün, bir kafenin taraçasında otururken görür Elisabeth'i. Elsa'nın,
kendi adını ödünç verdiği güzel kadını. Elisabeth'le tanıştıktan sonra,
onunla hayatı yeniden yaşamaya koyulan Michel, "Bir kitabı okumak ve çeviri
olduğunu bilmemek nasıl mümkündür! Her şeyden kopuk, mücerret bir olay
değildir ki bir kitap; evveliyatı ve sonrası vardır" ya da "Kültür de klasik
dans gibidir, küçücükten başlamak lazım" diyen Elisabeth'in karşısında, o
güne dek gazete ve kitap okumadığı için pişmanlık duyar. Elisabeth'in onu
küçük görmesinden korkar ve korkusunda haklıdır. Peki, hayatını kültüre
çakılı kalmış bir softalıkla geçirmeye çalışan, ama ilerleyen sayfalarda aşk
adına pişmanlıkla dolu olduğu ortaya çıkacak olan Elisabeth'in 'kaçırdığı',
göremediği, anlayamadığı Michel nasıl biridir? Aynen şöyle biridir: "Michel,
masalarını çevirmiş sadece onlar için şarkı söyleyen çiganlardan birinin
gitarını aldığında, bodrum katı handiyse bomboştu. Ve Michel söylüyordu bu
sefer. Sesinde kanatlar vardı. Ürpertici ama tadına doyulmaz bir
kararsızlık, gizli kayışlar ve iniş çıkışlar vardı. Yerdeki, masanın
altındaki boşalmış şampanya şişeleri saymakla tükenmiyordu artık. Ve artık
Michel müşteri değildi: İnsan böyle şarkı söyleyince müşteri olmaktan
çıkar!.. Patron (saçları dökük, seçkin tavırlı, redingotlu bir adam)
Michel'in yanına oturmuştu ve onunla en iyi şarkıcıları arasında garip bir
yarışmayı yönetmeye koyulmuştu. Michel'in bir blues nağmesinde uzayan
sesiyle çiganlar korosu umulmadık bir uyum içinde eriyordu zaman zaman..."
Kitaba sığmayan
karakter
Michel, bütün duygusal girişimlerin ustasıdır, hepsine hâkimdir, ama
ağzından çıkan binbir sözü bir şiire dönüşterecek nihai yeteneği de yoktur.
İşte bu, kalbinin her yanını ele geçirmiş aşka meydan okuyan tek eksiktir.
İyilik, fedakârlık, sevgi, dostluk, zarafet, neşe, hareket, cana can katmak,
hepsi vardır Michel'de. Hayatı, bir sanatseverden öte, bir hayatsever olarak
yaşar. Ama gidip, dostu Bielenki'nin deyimiyle, 'korkunç' bir kadına,
Elisabeth'e tutulur. Ve o korkunç kadın, korkunç, korkunç, korkunç kadın,
Michel'de, bir kadının bir erkekte açabileceği en derin yarayı açar. Okur
olarak ne durumdasınızdır bu arada? Michel'le tanıştıktan sonra,
omuzlarınıza bir ömür boyu taşıyacağınız bir roman karakteri daha
eklenmiştir. Ondan kopmak, onu unutmak, önemsememek mümkün değildir. İşte
böyle, Michel Vigaud, bir roman karakteri olmaktan çıkar ve sayfalara adeta
mıhlanmış yaradılışı, sizin zihninizde de, oradaki engin denizlerde de
kendine yer açar. Sayfalar bir bir akıp gider ve, ah evet, savaş... İkinci
Dünya Savaşı çıktığında, geleceğinin nasıl olacağını kestiremeden askere
gider Michel. Kitaptaki onlarca karakterini bir satranç oyuncusu gibi ileri
sürmüş veya geri çekmiş olan Elsa Triolet, romanın bu son bölümlerinde
ustalıkla bir hamle daha yapar; Michel için gerçek bir âşıktan öte gerçek
bir dost olmuş Simone'u öne çıkarır. İşgal edilen Paris'i, işgal edilen
hayatları bu güzel ve güçlü kadının gözünden anlatır daha çok. Ve roman, bir
asker mektubuyla biter. Romanın bütün gerilim noktalarını öne seren,
derleyip toplayan, 'aslında okuduğunuz buydu, hepsi bu mektupta yazılı işte'
dedirten bir mektup. Bir ömre, bir romana bedel bir asker mektubu. Aragon'un
'Mutlu Aşk Yoktur' şiirinin eşlik edebileceği, okura, özgürce koşmaktan
vazgeçmeyecek bir Beyaz At'ın gerçekten yaşamış olduğuna yemin ettirecek bir
mektup...
BEYAZ AT
Elsa Triolet, Çeviren: Attilâ Tokatlı, Aya kitap, 2006, 504 sayfa, 23 YTL.
 |
|

Louis Aragon
Vikipedi, özgür ansiklopedi
3 Ekim
1897'de
Paris'de
doğmuştur. Siyasal eylemci ve komünizm yanlısı şair, romancı ve
deneme yazarı. Bugünkü Fransız ozanlarının en önemlilerinden biri
diye biliniyor. Önceleri,
Dada
akımının öncüleri arasında sayılıyordu, sonradan
Breton,
Soupaux ile birlikte bu yüzyılın en önemli şiir akımı olan
Sürrealizm'in kurucularından biri oldu. Bugüne değin şiir,
roman, eleştiri, deneme, çeviri olarak 61 kitap yayımladı.
Aragon'un ünü, öte yandan,
İkinci Dünya Savaşı'nda gizli karşı koyma hareketiyle daha bir
büyümüştür. Le Paysan de Paris adlı romanı, gerçeküstücülüğün en
güzel örneklerinden biri olarak gösterilmektedir.
Charles d'Orléans'dan,
Victor Hugo'ya değin uzayan bir şiir çizgisini sürdürür gibidir
Aragon. Aragon açık yazan ozanlardandır, birçok şiirleri bu yüzden
şarkı haline getirilmiştir. Aragon, romancı olarak da ün yapmıştır.
Çağdaş romanların arasında önemli bir yer tutar. Birkaç çevirisi de
vardır.
24 Aralık
1982 de
Paris'te
ölmüştür.
|
MUTLU AŞK YOKTUR
Hiçbir şey elinde değildir insanın:
Ne gücü, ne güçsüzlüğü, ne de yüreği.
Açtığını sansa da kollarını, gölgesi bir haçtır onun.
Paramparça olur avucunda sımsıkı tuttuğu mutluluk.
Bir garip, bir acılı boşluktur günleri.
Mutlu aşk yoktur.
Bir başka kader için giydirilmiş
Silahsız askerlere benzer hayatı.
Çaresiz, kararsız kaldıktan sonra akşamları,
Neye yarar ki sabahları erkenden uyanmaları.
Söyle bunları bir tanem, tut gözyaşlarını.
Mutlu aşk yoktur.
Güzelim, sevgilim, kanayan yaram benim.
Yaralı bir kuş gibi taşırım yüreğimde seni.
Ve onlar bakarlar bilmeksizin, geçerken biz,
Tekrarlayıp ardımdan benim ördüğüm sözleri:
Ve apansız ölürler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur.
Vakit yok artık öğrenmeye hayatı.
Ağlasın birlikte yüreklerimiz gün ışıyıncaya dek.
Küçümencik bir şarkı için bile nice mutsuzluk gerek.
Bir ürperişi bile nice pişmanlıkla ödemek.
Bir ezgi için bile nice gözyaşları dökmek
Mutlu aşk yoktur.
Hüsranla bitmeyen aşk yoktur.
Yara açmayan aşk yoktur kalpte.
İz bırakmayan aşk yoktur insanda.
Ve tıpkı senin gibidir vatan aşkı da.
Gözyaşlarına boğulmayan aşk yoktur.
Mutlu aşk yoktur.
İkimizin aşkıdır bu gene de.
Louis ARAGON ( Türkçesi :Orhan SUDA )
http://www.siirgen.org/siir/l/louis_aragon/mutlu_ask_yoktur(2).htm
sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum
senden
korkuyorum yanısıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Elsa'nın gözleri, Elsa'nın...
Sevin Okyay
25/12/2001 (371 kişi okudu)
İlkgençliğimin en kıskançlık uyandırıcı şiirlerinden biri 'Elsa'nın
Gözleri'ydi. Katıksız bir aşk şiiri, insanı başka bütün aşkların geçersiz
olduğuna inandırmak, umudunu kesmek için birebir. Bu yüzden de Elsa'yı ilk
tanıyışım, pek sevdiğim Aragon'un sevdiği kadın sıfatıyladır. Ona ne kadar
haksızlık ettiğimi ancak 'Beyaz At'ı (Le cheval blanc) okuduğumda anlamıştım.
Çok da şanslıydım, daha doğrusu o kitabı Türkçe olarak okuyan herkes şanslıydı.
Çünkü Attila Tokatlı'nın 1971 TDK Çeviri Ödülü almış olan Türkçesi tek kelimeyle
muhteşemdir.
Geçenlerde 'Beyaz At'a Mehmet Atak'ın evinde, sehpanın üstünde rastladım. Belli
ki, ev sahibi tarafından okunuyordu. Tekrar... Aldım, şöyle bir göz attım, okuma
önceliğine saygısızlık etmemek için uslu uslu yerine bıraktım. Neyse ki
anlayışlı insandır. Hemen o akşam çabucak okudu, bitirdi, bana verdi. Hemen o
akşam değilse de, bir buçuk günde ben de okudum, bitirdim ve sonradan Duras ile
Yourcenar'a takılıp onu unuttuğum için eşeğin biri olduğumu düşündüm.
Oysa Michel Vigaud, benim için yıllarca âlemin en has kahramanlarından biri
olmuştu. Benim için ve kendi kuşağımdan (belki de, kapı komşu iki kuşaktan da)
birçok kişi için. Peki, nasıl olmuş da sevgili Cyrano'mu hiç gönülden
çıkarmadığım halde onu unutmuşum? Yoksa bu romantizm de bitmeyen bir hastalık
mı?
Michel nefis bir yaratıktır. Her şeyden önce, gelişigüzel bir hayat yaşar.
Şöhret, servet ona vız gelir. Kendisine yıldızlık vaat eden Alman yapımcı için,
"Bimmler'le gelecek şeref. Pöh! ..." der. Bimmler onun için 'kurtaracağı şehri
çevreleyen hendekteki yılanlardan biri'dir. Michel belli bir hayat şekline
takılıp kalmak, kendi deyişiyle 'füme et' olmak istemez. Hava almaya ihtiyaç
duyar. Yollar vardır Allah'tan. Yollarda yürümeye bayılır; hele atlar gibi,
yumuşak toprakta yürümeye. Yeşilliğin kokusunu doldurur ciğerlerine, mutlu olur.
Şehirlere dikilmiş taşlar güzeldir ama bir tek ağaca değişmez bütün bu taşları.
Ağaçların yavaş yavaş boy atışını seyretmeyi tercih eder. Kitaplar konusundaki
cehaletini gidermek için onu okutmaya çalışanlara, "Kerhaneye gitmem bir; kitap
okumam, iki..." der. "Armudun pişmişinden hoşlanmıyorum."
İşin komik tarafı, uyumlu da bir şeydir. Uyumlu ve güzel. Olağanüstü
mükemmellikte bir gövdesi vardır. Biraz orantısız yüzü
'ahım şahım bir şey' olmasa da 'keratayı sevmemenin imkânı yoktur.'
Kışla arkadaşı Leclerc'in tarifiyle,
"Cehaletle en umulmaz bilgiler, ince bir duyarlılıkla amansız bir hissizlik, iyi
bir aile terbiyesiyle müthiş bir küstahlık iç içeydi bu Michel'de." Leclerc de
(kendinden önceki ve sonraki başkaları gibi) ne düşüneceğini bir türlü
kestiremez. Michel'i ondan duyan kardeşi Francine Leclerc ise, 'Serseri, sporcu,
müzisyen, bütün dünyayı görmüş, hiçbir şeyden ürkmeyen, bütün kadınlarla yatan
ve hiçbirini sevmeyen, meşhur Vigaud'yu merak eder.
Moskova'da doğan Ella Triolet (Jurievna Kagana), önce onun için 'Elsa'nın
Delisi' başlığı altında Leyla-Mecnun güzellemeleri yazan Aragon vasıtasıyla,
sonra da Michel sayesinde hayatıma girmişti. Aragon'la ilişkisi onun için
hayırlı olmuşa benziyor. Rus fütüristlerinin izinden giden Triolet, böylece
yazım özelliklerini kaybetmeden Fransız hayatını da yazdıklarına kattı. Kendisi
büyük bir aşk yaşadı, arkadaşı Mayakovski'ye de, kendi kız kardeşi Lili Brik'le
tanıştırmak suretiyle, bir büyük aşk yaşattı.
Gene de bizi en çok Michel'in aşkı ilgilendiriyor. Bunca yıllık bir ayrılıktan
sonra olsa da. Tesadüfler bazen işe yarıyor demek.
|
|