Elsa Triolet ve Louis Aragon
 


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

ELSA TRİOLET ve Eserleri
Max Adereth
 

EIsa Triolet artık yok.   Eğer burada, yapıtının bazı yönleri üzerine birkaç küçük değinmede bulunuyorsam, bu, kendimi bu işi yapacak kadar yeterli saymamdan değil; son. iki yıl, içinde Elsa ile birçok kez karşılaşmak, onun  yaşamı ve yapıtı üzerine hazırladığım kitap konusunda uzun uzun konuşmak talihini elde etmiş olmamdandır.

     Birkaç dakikalık bir görüşme için, halen oturmakta olduğum İngiltere'den ona yazmıştım! Hemen karşılık verdi ve sonraları da, Paris'ten her geçişimde kendisini ziyaret. etmemi kabul etti. Bazı kereler bütün bir öğleden sonrayı birllikte geçirdiğimiz oldu, ama hiçbir zaman bir yorgunluk belirtisi görülmezdi Elsa'da .

Yapıtı üzerine. hazırlanan kitabı Elsa, ne yazık ki· göremeyecek. Daha da kötüsü, eleştiri yönünden, kendi hakkında doğru bir tutumun tanığı olmadan ölmüş olması. Çünkü bu büyük, yazarın romanları çevresindeki o uzun ve düşmanca suskunluk, çağımızın en büyük edebiyat rezaletlerinden biridir. Sağda solda çok iyi bir kaç makale ve deneme yayımlandı, ama bugüne değin Elsa Triolet'nin yaşamı ve yapıtı hakkında hiçbir eleştirel inceleme ortaya çıkmadı.

ElsaTriolet sadece Aragon'un karısı değildir, bir kadındır kısaca. "Onun tek bir satırı yoktur ki, bir erkek tarafından yazılabilsin" ,diyor Jacques Madaule haklı olarak. Ancak, çağımızda, bir kadının bir erkek kadar başarılı bir yazar olmasının güçlüğünü kendimizden de gizleyemeyiz. Kadinların, kadın edebiyatı yapmalarını hoşnutlukla kabul ediyoruz, ama bugüne değin erkeklere ayrılmış tartışmalara karıştıklarında, özellikle titiz oluyoruz onlara karşı. Gerçekten de bazen kadınların bakış açısı özellikle istenir, "gönül sorunları" diye adlandırılan bir türü de basında fazlasıyla yer alır. Ama Elsa gibi bir kadın, "kadınca sonsuzluğun" yorucu basmakalıplıklarına boyun eğmeksizin bu sorunları ele alma tutkusuna kapılırsa, yaşamla, bütünlüğü ve tüm zenginliği içinde ilgilenmek isterse, işte o zaman işler karışmaya başlar. Bu kadından öğrenecekleri pek az şey olduğuna inanan erkekler kulaklarını tıkarlar, kadınlarsa "kadınlıkları"na karşı bir saldırı kuşkusuyla savunmaya geçerler. ( .... )

ElsaTriolet'nin kendisine karşı işlemiş bir özelliği vardır: Yumuşak bir sadelikle yazar her şeyi. "Sözcükleştirme" de şöyle demektedir: "Açık seçik yazıyorum. Hemen ayrımına varılacak olanin, ilk planda olanın içinde kalıyorum." Moda olmaları koşuluyla, karanlığa ve özel dillere pek meraklı olan çağımızda bağışlanmaz bir şeydir bu. Yalın bir yazarın "ace­mi" olduğu, derinlikten yoksun olduğu düşünülür. Oysa Elsa'nın yalınlığı, kararını çoktan vermiş olmasından gelmektedir.  Görünüşte son derece yalın olan üslubunun sürekli bir çabanın sonucu olduğunu bir çok kez belirtmiştir. Yalın olmak istemektedir, çünkü. onun için söz konusu olan bizim gözümüzü kamaştırmak değil, bizi etkilemek ve o olmaksızın belki de görmeden geçeceğimiz şeyleri göstermektir. Okuyucusuna ve ona söylemek istediği şeye çok büyük bir saygısı vardır; bu yüzden de bizim ulaşma alanımızın dışına çıkmayı hiçbir zaman istemez. Bütün erkeklere ve bütün kadınlara, onların dilleriyle, her gün kullandıkları dille seslenir. En yalın sözlerle ve olabilecek en olağan ayrıntılarla bize yaşamın· ve sorunlarının karmaşıklığını sezdirir. Ve özellikle bize hiç süslemesiz seslendiği için olguların temeline inmeye zorlar.

Salt estetik açıdan, söylediklerini öylesine düzenler ki, bir araya getiriliş ve sunuluşları ilk bakışta dünyanın en doğal işlerinden biridir. Her büyük sanatta olduğu gibi, burada da yazarın. Sabırlı emeği farkedilmez. Edebiyat vasiyeti olarak ele alabileceğimiz "Sözcükleştirme" kitabında şöyle diyor: " ... ­Kılı kırk yararım ... tersini, yüzünü, her yanını severim romanımın .... Bir zanaatkar gibi inceler, düzeltirim." .

Dahası da var: Elsa Triolet öyküler anlatır. Hem de öylesine güzel öyküler ki, bunlar insanı kolaylıkla kaplar ve insan, anlatının kitabın içeriğini tükettiğini, Binbir Gece Ma­sallarının modern ve yeni bir biçimde yinelendiğini sanır. Bu olağanüstü anlatıcı gerçek öyküler anlatır, istesek de istemesek de bizi Aragon'un "gerçek dünya" dediği evrene götüren öyküler. Yani Elsa. Triolet'nin romanlarını okumak yetmez, onları okumasını bilmek gerekir. Yada Jean Marcenac'ın dediği gibi iki kez okumak gerekir: Birincisi anlatı, ikincisi de içerdiği anlam için. ( .... )

Elsa Triolet'deki gözlem yeteneği, belirli bir çağın temel niteliklerini ayırdetmesi ve insanları, içinde yaşadıkları ortama bağlayan derin bağları göstermesini sağlamıştır. Bu yüzden· onun romanlarında hep, toplumsal ve kronolojik açıdan soyutlanmamış canlı kişiler vardır. "Sözcükleştirme" deki şu bölüm oldukça açıklayıcıdır: "Biliyorum, birçok kez yanıldım yaşamımda. Yanıldım, çünkü beni yanılttılar. Ya da daha doğrusu yanılmadım, beni yanılttılar. Güven denen güneşin kör ettiği gözlerim yalnıica güneşi gördü. Ama bu, hiçbir zaman yazdıklarımda etkin olmamıştır. Elimle dokunabileceğim şeylere tutundum, bir kör gibi ellerim önde yürüyor, yolumu tanımaya çalışıyordum. Benim için elle dokunulabilir olmayan, doğrudan doğruya elimin altında olmayan her şeyden uzak durdum. Bu nedenle de romanlarımı sonradan 'düzeltmek' gerekmedi" ( ... ) 

(La Pensee, no: 153, Eylül-Ekim 1970)

Elsa Triolet
1896 - 1970

1896 yılında Moskova'da doğdu.  Yahudi bir ailenin çocuğu olan Elsa Kagan'ın annesi müzik öğretmeni, babası ise avukattı.  Elsa ve kızkardeşi mükemmel bir eğitim gördü.  Almancayı ve İngilizceyi çok iyi konuşuyorlar ve çok güzel piyano çalıyorlardı.  Elsa Moskova Mimari Akademisini bitirdi. 

Şiiri çok seviyordu.  1915 yılında şair Vladimir Mayakovsky ile tanıştı.  Kendisini eve davet ettiğinde Mayakovsky Elsa'nın kiz kardeşi Lilya'ya aşık oldu.

1918 de Rus İç Savaşı sırasında Elsa bir Fransız süvari subayı olan Andre Triolet ile evlendi ve Fransa'ya göç etti.  Ancak Triolet ile yaptığı evlilikte mutlu olamadı.  Mayakovsky'nin ve diğer Rus şairlerinin şiirlerini Fransızcaya çevirdi.  Daha sonra Triolet'den boşandı.  

1920 yılında Tahiti'ye yaptığı seyahatı mektuplarıyla, arkadaşı Victor Shklovsky'ye anlattı.  O da mektupları Maksim Gorki'ye gösterdi.  Gorki mektupların sahibinin yazarlığı düşünmesi gerektiğini söyledi  1925 yılında Rusça yayımlanan "Tahiti'de" adlı kitabı, bu mektupları temel alarak yazılmıştır. 

1928 yılında Elsa, Fransız yazar Louis Aragon ile tanıştı.  Evlendiler ve 42 yıl mutlu bir evlilik sürdüler.  Aragon'u Fransız komünist Partisine girmesi konusunda etkiledi.  1937'de yayınlanan İyi Akşamlar Thérèse adlı romanıyla kendinden söz ettirmeye başladı.  Alman işgali sırasında, 1943'te yayınlanan Beyaz At, büyük beğeniyle karşılandı ve Triolet'yi yaygın bir üne kavuşturdu.

Triolet ve Aragon  Fransız anti-faşist hareketinde görev aldı.  Elsa Triolet 1944 yılında Fransız edebiyatının en önemli ödülü olan Goncourt ödülünü kazandı.  Elsa Triolet bu ödülü ilk defa kazanan bir kadın oldu. 

1945'te İlk Namus Lekesi 200 Franka Mal Oldu romanıyla Goncourt; 1957'de Yabancılar Buluşması ile Kardeşlik Ödülü aldı.

Elsa Triolet, Anti-Faşist Direnme Hareketi'nin ve devrimci siyasal eylemin içinde aktif rol aldı. Mayakovski'yi, Çehov'u Fransa'da tanıttı. 1941'de Direnme Hareketi'nin doğurduğu Ulusal Yazarlar Komitesi'nin Onursal Başkanlığı'nı yaptı.

Son romanı, Gün Doğarken bülbül Susar (Okay Gönensin çevirisi, Adam Yay., 1982) 1970 yılında yayımlandı.  Elsa Triolet aynı yıl içinde 73 yaşında Moulin de Saint-Arnoult da kalp krizi sonucunda öldü.

Elsa Triolet ve Louis Aragon

Birinci Dünya Savaşı ertesinde farklı beklentilerin cazibe merkezi konumundaki Paris, Doğu'dan ve Batı'dan gelen göçmenlerin akınına sahne olmaktadır. Kafeleri, tiyatroları ve galerileriyle albenili bir dünya sunan bu şehri ev olarak benimseyenler arasında, Elsa Triolet ile Louis Aragon da vardır. Elsa iç savaşın perişan ettiği Sovyetler Birliği'nden kaçmış ve geçmişte kalan kalp kırıklıklarına sünger çekerek "mutlak aşkı" bulmak arzusuyla buraya sığınmıştır. Züppe bir delikanlı olarak avare bir hayat süren Aragon için Paris'i çekici kılan bambaşka bir şeydir: Genç şair, burada Paul Eluard ve Andre Breton'la birlikte sürrealist hareketin en parlak üyelerindendir. 6 Kasım 1928'de Montparnasse'da gerçekleşen buluşmadan sonra, Elsa aradığı beyaz atlı'yı, Aragon ise edebi kimliğini besleyecek yeni damarı, komünizme açılan pencereyi bulmuştur. Edebi rekabetin ve üçüncü kişilerin her an bıçak sırtında tuttuğu ilişkileri, 20. yüzyılın en ünlü aşk şiirlerinden birinde vücut bulur ve unutulmaz "Mutlu Aşk Yoktur" dizeleriyle hafızalara yerleşir. Çift, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direniş Hareketi'nin simgesi olur ve savaş sonrası dönemin en önemli kültür elçisi haline gelir.

http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=Q08HWKCDDA2ADVFJRT43  

Özgürlüğe koşan 'beyaz at' http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6280

Aragon'un hayatının aşkı olan Elsa Triolet, kitabı 'Beyaz At'ta okurun bir ömür boyu omuzlarında taşıyacağı bir roman karakteri yaratıyor

BERİL YALÇIN (Arşivi)

Ne kitabın ne de yazarın adı tanıdık. Kitaba bakmak için eline alan kişiye özel bir bilmezlik bu. Kitabı rafa geri koymak yerine, merak duyarak ve içinden gelen sese karşı koyamayarak kitabın arkasını çevirdiğinde, şu satırları görür, kitabı eline alan kişi: "Michel, bu matrak harbin en azgın döneminde, yirmi dört saatlik izinle geldi Paris'e... Tatlı bir sonbahar sisine sarılı yürek paralayıcı bir barış havası kaplamıştı Paris'i... Orada, geldiği yerde olup bitenlerden hiç kimsenin haberi yok gibiydi; sadece Michel'di sanki bilen, cephedeki kepazeliği! Bir acı halinde duyduğu yalnızlığını... Şaşkınlık verici bir yetenekler bütünü olan bu kitaptan, sürekli bir fişek şenliği seyretmiş duygusuyla ayrılıyor insan..."
Bu kadardı yazı ve bu yazının altında bir isim vardı: Albert Camus. Kitabı eline alan kişinin, kitaba kayıtsız kalması olanaksızdı artık. Kitap, iki hafta boyunca masada durdu. Okumaya cesaret edilemedi adeta. Çünkü, Elsa Triolet'nin kim, hangi 'Elsa' olduğu öğrenilmişti artık. Şu mısralardaki Elsa'ydı o:

"Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde."

Aragon'un, dünyanın en güzel aşk şiirlerinden birini Elsa'sının gözlerine yüklemiş şairin, Louis Aragon'un hayatının aşkı, ışığı, insanı, her şeyi olmuş kadındı Elsa Triolet. Böylesine büyük bir aşkın kahramanlarından Elsa'nın, Elsa Triolet olduğunu bilmemek, büyük kayıptı. Ama kitap, insanın hayatına bir hayat daha katacak kadar zengin bir eserdi. Kahramanı, Elsa Triolet'nin büyük aşkı Aragon'la birçok ortak yönü olan, Michel Vigaud'ydu. Babasını sadece ceketi pırıl pırıl güzel düğmelerle dolu bir adam olarak hatırlayabilen, bir zamanlar usta bir şarkıcı olan güzel annesiyle büyüyen, kaldıkları otellerde, kentlerde, her yerde kendisini sevdiren, küçük ve sevimli Michel'ken, büyüyüp, kadınların taparcasına sevdiği bir adama dönüşen, ama bunca sahte tapınmanın arasında gerçek yalnızlığı tadan Michel Vigaud... Her görenin, ilk bakışta değilse eğer, ilk bir dakikanın içinde hayranı olup çıktığı Michel... Annesi de öldükten sonra kimsesizliğin ne demek olduğunu genç yaşta öğrenen, tüm yaşadıklarına, tüm tanıştıklarına rağmen, hayalindeki 'Beyaz At'a binip kahraman olması için hiçbir fırsatla karşılaşamayan ve hayatı boyunca bunun hüznünü taşıyan Michel...

Paris'te yalnız olmak

Michel, bunca yalnızlığı ve arayışı, yaratıcısından devralmıştı. Durduk yerde, sadece hayal ederek yaratılmış bir yalnızlık değildi onunki, yıllarca yaşanmış, hem de Paris'te, bir yalnızlıktı... 1896'da, Moskova'da doğan Elsa Yurevnava Kagan, avukat bir baba ve öğretmen bir annenin küçük kızı olarak, Fransızca, Almanca öğrenerek büyür. Henüz gencecik bir kızken tanıştığı Mayakovski'nin şiirlerine ve kendisine hayran kalır, âşık olur. Ancak hayatı boyunca hep gölgesinde kaldığını hissettiği ablası Lilya, Mayakovski'nin aklını başından alan kardeş olur. Kendisine Tahiti'yi tanıtacak ve Triolet soyadını verecek bir evliliğin ardından, Fransa'ya, Paris'e giden Elsa, burada kendisine sanatçı dostlar edinmiş olsa da, günler, aylar, yıllar, kafe masalarında yazmaya çalışarak, başkalarını gözlemleyerek, mutsuzluk ve yalnızlık içinde geçer. Ta ki bir gün, yazdıklarına hayran olduğu Louis Aragon'la tanışana kadar. 6 Kasım 1928 olarak not düşülmüş (Louis Aragon-Elsa Triolet, Unda Hörner, İletişim Yayınları) bu buluşma, daha sonra Aragon'a şunları yazdıracaktır: "Hayatım ancak seninle başlıyor." İşte Michel'in başına gelecek olan da budur.

Bir gün, bir kafenin taraçasında otururken görür Elisabeth'i. Elsa'nın, kendi adını ödünç verdiği güzel kadını. Elisabeth'le tanıştıktan sonra, onunla hayatı yeniden yaşamaya koyulan Michel, "Bir kitabı okumak ve çeviri olduğunu bilmemek nasıl mümkündür! Her şeyden kopuk, mücerret bir olay değildir ki bir kitap; evveliyatı ve sonrası vardır" ya da "Kültür de klasik dans gibidir, küçücükten başlamak lazım" diyen Elisabeth'in karşısında, o güne dek gazete ve kitap okumadığı için pişmanlık duyar. Elisabeth'in onu küçük görmesinden korkar ve korkusunda haklıdır. Peki, hayatını kültüre çakılı kalmış bir softalıkla geçirmeye çalışan, ama ilerleyen sayfalarda aşk adına pişmanlıkla dolu olduğu ortaya çıkacak olan Elisabeth'in 'kaçırdığı', göremediği, anlayamadığı Michel nasıl biridir? Aynen şöyle biridir: "Michel, masalarını çevirmiş sadece onlar için şarkı söyleyen çiganlardan birinin gitarını aldığında, bodrum katı handiyse bomboştu. Ve Michel söylüyordu bu sefer. Sesinde kanatlar vardı. Ürpertici ama tadına doyulmaz bir kararsızlık, gizli kayışlar ve iniş çıkışlar vardı. Yerdeki, masanın altındaki boşalmış şampanya şişeleri saymakla tükenmiyordu artık. Ve artık Michel müşteri değildi: İnsan böyle şarkı söyleyince müşteri olmaktan çıkar!.. Patron (saçları dökük, seçkin tavırlı, redingotlu bir adam) Michel'in yanına oturmuştu ve onunla en iyi şarkıcıları arasında garip bir yarışmayı yönetmeye koyulmuştu. Michel'in bir blues nağmesinde uzayan sesiyle çiganlar korosu umulmadık bir uyum içinde eriyordu zaman zaman..."
 

Kitaba sığmayan karakter
Michel, bütün duygusal girişimlerin ustasıdır, hepsine hâkimdir, ama ağzından çıkan binbir sözü bir şiire dönüşterecek nihai yeteneği de yoktur. İşte bu, kalbinin her yanını ele geçirmiş aşka meydan okuyan tek eksiktir. İyilik, fedakârlık, sevgi, dostluk, zarafet, neşe, hareket, cana can katmak, hepsi vardır Michel'de. Hayatı, bir sanatseverden öte, bir hayatsever olarak yaşar. Ama gidip, dostu Bielenki'nin deyimiyle, 'korkunç' bir kadına, Elisabeth'e tutulur. Ve o korkunç kadın, korkunç, korkunç, korkunç kadın, Michel'de, bir kadının bir erkekte açabileceği en derin yarayı açar. Okur olarak ne durumdasınızdır bu arada? Michel'le tanıştıktan sonra, omuzlarınıza bir ömür boyu taşıyacağınız bir roman karakteri daha eklenmiştir. Ondan kopmak, onu unutmak, önemsememek mümkün değildir. İşte böyle, Michel Vigaud, bir roman karakteri olmaktan çıkar ve sayfalara adeta mıhlanmış yaradılışı, sizin zihninizde de, oradaki engin denizlerde de kendine yer açar. Sayfalar bir bir akıp gider ve, ah evet, savaş... İkinci Dünya Savaşı çıktığında, geleceğinin nasıl olacağını kestiremeden askere gider Michel. Kitaptaki onlarca karakterini bir satranç oyuncusu gibi ileri sürmüş veya geri çekmiş olan Elsa Triolet, romanın bu son bölümlerinde ustalıkla bir hamle daha yapar; Michel için gerçek bir âşıktan öte gerçek bir dost olmuş Simone'u öne çıkarır. İşgal edilen Paris'i, işgal edilen hayatları bu güzel ve güçlü kadının gözünden anlatır daha çok. Ve roman, bir asker mektubuyla biter. Romanın bütün gerilim noktalarını öne seren, derleyip toplayan, 'aslında okuduğunuz buydu, hepsi bu mektupta yazılı işte' dedirten bir mektup. Bir ömre, bir romana bedel bir asker mektubu. Aragon'un 'Mutlu Aşk Yoktur' şiirinin eşlik edebileceği, okura, özgürce koşmaktan vazgeçmeyecek bir Beyaz At'ın gerçekten yaşamış olduğuna yemin ettirecek bir mektup...

 

  • BEYAZ AT
    Elsa Triolet, Çeviren: Attilâ Tokatlı, Aya kitap, 2006, 504 sayfa, 23 YTL.
  •  
     
  •  

    Louis Aragon

    Vikipedi, özgür ansiklopedi

    3 Ekim 1897'de Paris'de doğmuştur. Siyasal eylemci ve komünizm yanlısı şair, romancı ve deneme yazarı. Bugünkü Fransız ozanlarının en önemlilerinden biri diye biliniyor. Önceleri, Dada akımının öncüleri arasında sayılıyordu, sonradan Breton, Soupaux ile birlikte bu yüzyılın en önemli şiir akımı olan Sürrealizm'in kurucularından biri oldu. Bugüne değin şiir, roman, eleştiri, deneme, çeviri olarak 61 kitap yayımladı.

    Aragon'un ünü, öte yandan, İkinci Dünya Savaşı'nda gizli karşı koyma hareketiyle daha bir büyümüştür. Le Paysan de Paris adlı romanı, gerçeküstücülüğün en güzel örneklerinden biri olarak gösterilmektedir. Charles d'Orléans'dan, Victor Hugo'ya değin uzayan bir şiir çizgisini sürdürür gibidir Aragon. Aragon açık yazan ozanlardandır, birçok şiirleri bu yüzden şarkı haline getirilmiştir. Aragon, romancı olarak da ün yapmıştır. Çağdaş romanların arasında önemli bir yer tutar. Birkaç çevirisi de vardır. 24 Aralık 1982 de Paris'te ölmüştür.
     

      ELSA'NIN GÖZLERİ

    Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
    Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
    orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
    Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde

    Uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde
    Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer
    Yaz meleklerin eteklerinden bulutlar biçer
    Göklerin en mavisi buğdaylar üzerinde

    Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar
    Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
    Camın kırılan yerindeki maviliğini de
    Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar

    Ben bu radyumu bir pekbilent taşından çıkarttım
    Benim de yandı parmaklarım memnu ateşinde
    Bulup yeniden kaybettiğim cennet ülke
    Gözlerin Perumdur benim Golkondum, Hindistan'ım

    Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri
    Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
    Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa'nın
    Gözleri Elsa'nın gözleri Elsa'nın gözleri.

     
    ARAGON
    http://www.siirperisi.net/siir.asp?siir=199


     

    MUTLU AŞK YOKTUR
    
    Hiçbir şey elinde değildir insanın:
    Ne gücü, ne güçsüzlüğü, ne de yüreği.
    Açtığını sansa da kollarını, gölgesi bir haçtır onun.
    Paramparça olur avucunda sımsıkı tuttuğu mutluluk.
    Bir garip, bir acılı boşluktur günleri.
    Mutlu aşk yoktur.
    
    Bir başka kader için giydirilmiş
    Silahsız askerlere benzer hayatı.
    Çaresiz, kararsız kaldıktan sonra akşamları,
    Neye yarar ki sabahları erkenden uyanmaları.
    Söyle bunları bir tanem, tut gözyaşlarını.
    Mutlu aşk yoktur.
    
    
    Güzelim, sevgilim, kanayan yaram benim.
    Yaralı bir kuş gibi taşırım yüreğimde seni.
    Ve onlar bakarlar bilmeksizin, geçerken biz,
    Tekrarlayıp ardımdan benim ördüğüm sözleri:
    Ve apansız ölürler iri gözlerin için
    Mutlu aşk yoktur.
    
    Vakit yok artık öğrenmeye hayatı.
    Ağlasın birlikte yüreklerimiz gün ışıyıncaya dek.
    Küçümencik bir şarkı için bile nice mutsuzluk gerek.
    Bir ürperişi bile nice pişmanlıkla ödemek.
    Bir ezgi için bile nice gözyaşları dökmek
    Mutlu aşk yoktur.
    
    Hüsranla bitmeyen aşk yoktur.
    Yara açmayan aşk yoktur kalpte.
    İz bırakmayan aşk yoktur insanda.
    Ve tıpkı senin gibidir vatan aşkı da.
    Gözyaşlarına boğulmayan aşk yoktur.
    Mutlu aşk yoktur.
    İkimizin aşkıdır bu gene de.
    
    Louis ARAGON      ( Türkçesi :Orhan SUDA )
    http://www.siirgen.org

    sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
     korkuyorum yanısıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
     el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
     korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
     
     sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
     ölmek daha kolaydır sevmekten
     bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

     

     


     

    Elsa'nın gözleri, Elsa'nın...

    Sevin Okyay

    25/12/2001 (371 kişi okudu)

    İlkgençliğimin en kıskançlık uyandırıcı şiirlerinden biri 'Elsa'nın Gözleri'ydi. Katıksız bir aşk şiiri, insanı başka bütün aşkların geçersiz olduğuna inandırmak, umudunu kesmek için birebir. Bu yüzden de Elsa'yı ilk tanıyışım, pek sevdiğim Aragon'un sevdiği kadın sıfatıyladır. Ona ne kadar haksızlık ettiğimi ancak 'Beyaz At'ı (Le cheval blanc) okuduğumda anlamıştım. Çok da şanslıydım, daha doğrusu o kitabı Türkçe olarak okuyan herkes şanslıydı. Çünkü Attila Tokatlı'nın 1971 TDK Çeviri Ödülü almış olan Türkçesi tek kelimeyle muhteşemdir.
    Geçenlerde 'Beyaz At'a Mehmet Atak'ın evinde, sehpanın üstünde rastladım. Belli ki, ev sahibi tarafından okunuyordu. Tekrar... Aldım, şöyle bir göz attım, okuma önceliğine saygısızlık etmemek için uslu uslu yerine bıraktım. Neyse ki anlayışlı insandır. Hemen o akşam çabucak okudu, bitirdi, bana verdi. Hemen o akşam değilse de, bir buçuk günde ben de okudum, bitirdim ve sonradan Duras ile Yourcenar'a takılıp onu unuttuğum için eşeğin biri olduğumu düşündüm.
    Oysa Michel Vigaud, benim için yıllarca âlemin en has kahramanlarından biri olmuştu. Benim için ve kendi kuşağımdan (belki de, kapı komşu iki kuşaktan da) birçok kişi için. Peki, nasıl olmuş da sevgili Cyrano'mu hiç gönülden çıkarmadığım halde onu unutmuşum? Yoksa bu romantizm de bitmeyen bir hastalık mı?
    Michel nefis bir yaratıktır. Her şeyden önce, gelişigüzel bir hayat yaşar. Şöhret, servet ona vız gelir. Kendisine yıldızlık vaat eden Alman yapımcı için, "Bimmler'le gelecek şeref. Pöh! ..." der. Bimmler onun için 'kurtaracağı şehri çevreleyen hendekteki yılanlardan biri'dir. Michel belli bir hayat şekline takılıp kalmak, kendi deyişiyle 'füme et' olmak istemez. Hava almaya ihtiyaç duyar. Yollar vardır Allah'tan. Yollarda yürümeye bayılır; hele atlar gibi, yumuşak toprakta yürümeye. Yeşilliğin kokusunu doldurur ciğerlerine, mutlu olur. Şehirlere dikilmiş taşlar güzeldir ama bir tek ağaca değişmez bütün bu taşları. Ağaçların yavaş yavaş boy atışını seyretmeyi tercih eder. Kitaplar konusundaki cehaletini gidermek için onu okutmaya çalışanlara, "Kerhaneye gitmem bir; kitap okumam, iki..." der. "Armudun pişmişinden hoşlanmıyorum."
    İşin komik tarafı, uyumlu da bir şeydir. Uyumlu ve güzel. Olağanüstü mükemmellikte bir gövdesi vardır. Biraz orantısız yüzü
    'ahım şahım bir şey' olmasa da 'keratayı sevmemenin imkânı yoktur.'
    Kışla arkadaşı Leclerc'in tarifiyle,
    "Cehaletle en umulmaz bilgiler, ince bir duyarlılıkla amansız bir hissizlik, iyi bir aile terbiyesiyle müthiş bir küstahlık iç içeydi bu Michel'de." Leclerc de (kendinden önceki ve sonraki başkaları gibi) ne düşüneceğini bir türlü kestiremez. Michel'i ondan duyan kardeşi Francine Leclerc ise, 'Serseri, sporcu, müzisyen, bütün dünyayı görmüş, hiçbir şeyden ürkmeyen, bütün kadınlarla yatan ve hiçbirini sevmeyen, meşhur Vigaud'yu merak eder.
    Moskova'da doğan Ella Triolet (Jurievna Kagana), önce onun için 'Elsa'nın Delisi' başlığı altında Leyla-Mecnun güzellemeleri yazan Aragon vasıtasıyla, sonra da Michel sayesinde hayatıma girmişti. Aragon'la ilişkisi onun için hayırlı olmuşa benziyor. Rus fütüristlerinin izinden giden Triolet, böylece yazım özelliklerini kaybetmeden Fransız hayatını da yazdıklarına kattı. Kendisi büyük bir aşk yaşadı, arkadaşı Mayakovski'ye de, kendi kız kardeşi Lili Brik'le tanıştırmak suretiyle, bir büyük aşk yaşattı.
    Gene de bizi en çok Michel'in aşkı ilgilendiriyor. Bunca yıllık bir ayrılıktan sonra olsa da. Tesadüfler bazen işe yarıyor demek.