Don Kişot

Miguel De Saavedra Cervantes


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Miguel De Saavedra Cervantes
 

A. Ömer Türkeş
http://www.pandora.com.tr/Sahaf/eski.asp?pid=51

 

Don Quişote


 
  Right-click here to download pictures. To help protect your privacy, Outlook prevented automatic download of this picture from the Internet.
Bundan yaklaşık 450 yıl önce, İspanya'nın Alcala de Heneras kasabasında, -eczacı olduğu da rivayet edilen- yoksul bir sağlık memurunun yedi çocuğundan biri olarak doğmuştu Miguel De Cervantes. Amerika kıtasından İspanya kralına akıtılan zenginliklerin, İspanyol altın çağının başlarıydı o yıllar. Yoksullar için ise değişen pek bir şey yoktu. Ailesi ile Madrit'e taşınan Cervantes, ancak kısa bir süre okula gidebilmiş, eğitimini kendi kendine tamamlamıştır. Edebiyatla ilk tanışması da bu yıllardadır.

Cervantes, 1569'da, kimilerine göre hapse mahkum edildiği için, İtalya'ya gitti. Osmanlılara karşı düzenlenen Haçlı seferine katılmak üzere donanmaya yazıldı. 1571 Leponte deniz savaşında yaralandı, sol elini kaybetti ama yine de savaşmayı sürdürdü Cervantes... Dönüş yolculuğu sırasında ise talih sırt çevirmişti ondan. Cezayir'deki Türk korsanların eline düştü. Birkaç başarısız kaçma girişiminin ardından, istenen fidye parası temin edildi ve 1580 yılında özgürlüğüne kavuşarak İspanya'ya döndü. Ne var ki beklediği bir mevkii sunulmadı kendisine. Yazarlık hayatı bu nedenle başlar. Önceleri tiyatro ile ilgilendi. Bir çok oyun yazdıysa da, bugüne yalnızca "El trato de Argel " ve "La Numanica" ulaşabilmiştir. Ardından ilk romansı "La Galatea"yı tamamladı, kitabın getirisi ile de evlendi. Bu evlilik ona huzurdan çok geniş bir ailenin sorumluluğunu yüklemiş; bakması gereken insan sayısı artmış, evin geçimi zorlaşmıştı. Tekrar memuriyete döndü. Donanmanın ambar memuruydu ama hesapları iyi tutamadığı için kasa açık verdi ve Cervantes yeniden hapse düştü.

Hapisliği verimli geçti Cervantes'in. Don Kişot'u burada tasarladı. 1605 tarihinde kitap yayınlandı ve sevildi. İlk birkaç hafta içinde kaçak olarak üç baskısı daha sürüldü piyasaya. Ancak, Cervantes Lemos kontunun himayesi altına girene dek parasızlık derdinden kurtulamadı. Geçimi kont tarafından sağlanan Cervantes, artık rahatça yazabilirdi öykülerini. 1613 yılında basılan "Novajeles ejampleres"te 13 öyküsü yer alır. 1614 tarihli "Vaje del Parnaso" ise yergi şiiridir. "Don Kişot"un ikinci bölümünü, bazılarının kitabı kendilerine mal etmeleri üzerine 1615'de yazar. 1616'da tamamladığı son yapıtı "Los trabojos de Persiles Sigusmunda"nın -(Persiles ve Sigismunda'nın Seyahatleri)- yayımlanmasından bir süre önce de ölür.

İlk roman, ilk klasik
Romanın ilk örneği olarak kabul edilir Cervantes. Modern romanın miladı olarak burjuva devrimlerinin gösterildiği düşünülürse, erken bir üründür o. Henüz feodalitenin tasfiye edilmediği, burjuva birey kavramının oluşmadığı bir tarihte, Cervantes, Don Kişot'un şahsında klasikleşen ve günümüze kadar gelen bir tip yaratmayı başarmıştır. Hayatını bir hiç uğruna harcayan bu meczup, hem ortaçağ şövalyeliğinin sonunu ve trajedisini, hem de inandığı değerler uğruna savaşan, bir kolunu kaybeden, fedakarlığının karşılığını alamayan ve iyi niyeti nedeniyle hapse düşen Cervantesin kendi düş kırıklıklarını simgeler.

Konu artık herkesin ezberindedir herhalde; I.Bölümde, Le Mancha bölgesinde yaşayan Alonso Quijano, okuduğu romantik çağ şövalyelerinin romanslarından etkilenerek, bu müessesenin yeniden canlandırılması için yola çıkar. Ancak, ideali ile kendi gerçekliği arasındaki görüntüsel uçurum bile komiktir. Kafasında bir tas, elinde bir sopa, üzerinde paslı bir zırh ve cılız atı ile o, bir şövalye karikatürüdür. Maceralarını adamak için seçtiği güzel, yakınlarındaki bir köylü kızıdır. Önemsizdir bütün bu ayrıntılar; her şey -Don Kişot adını alan- Alonso'nun kafasında olup bitmektedir zaten. Gördüğü nesnelerin asıllarından büyü nedeniyle farklılaştığına inanınca mesele de kalmaz. Bir şato olarak varsaydığı köhne bir handa yapılır şövalyelik töreni. Dönüş yolunda -bol vaatle kandırdığı- Sancho ile karşılaşınca ekip tamamlanır. Bundan böyle maceralar, yel değirmenlerine, koyun güden çobanlara, makinelere, şarap tulumlarına saldırılar başlayacaktır. Bölümün sonunda, akrabaları ve köyün papazı tarafından kandırılarak evine -biraz da zorla- getirilir.

İkinci bölümde -zihinsel olarak değilse bile- sıhhati düzelmiştir Don Kişot'un. Sancho ile yeniden yola koyulurlar. Bu arada ünü duyulmaya başlamıştır. Eğlenceye pek meraklı olan Dük ve Düşes, onun için bir oyun hazırlarlar. Don Kişot şatoda gerçek bir şövalye gibi iltifat görür, Sancho'ya ise bir ada niyetine, bir çiftlik parçasının valiliği verilir. Kahramanlarımız mutludur ama oyun uzun sürmez. Adasını istediği gibi yönetemeyeceğini anlayan Sancho istifa eder. Don Kişot -bir mizansen olan- düelloda yenilir ve koşul gereği köyüne dönmek zorunda kalır. Yeniden eve gelen Don Kişot aniden hastalanır. İşin tuhafı artık deliliği de sona ermiştir. Hayaller dünyasına geri dönmeyi reddeder, papaza günahlarını çıkarttırır ve ölür.

Romanstan Romana
Romanslar, Orta çağın, soyluların ve şövalyelerin maceralarını, kahramanlıklarını, aşklarını, erdemlerini hikaye eden popüler bir edebi türüydü. O yüzyılın romanıydı romanslar. Romandan en büyük farkı, bireyi değil, dönemin yüksek değerlerinin simgesi olan bir kahramanı anlatmasındaydı. Bu anlatılarda aşk öne çıktığı zaman pastoral romans, yiğitlik ön plana çıktığı zaman şövalye romanı adlandırması yapılıyordu.

16.yüzyılda, romanlarda giderek sıradan insanlar da görülür oldular. 1553 tarihli "Lazarillo de Tomes", bir köylünün serüvenlerini oldukça gerçekçi bir biçimde aktaran ve en başarılı bulunan romanstır. Öyküdeki kahraman gibi işsiz güçsüzlerin İspanyolca'daki karşılığı olan picaro, bu yeni türe pikaresk denmesine neden olmuştur. İşte Cervantes böyle bir yazım kültürünün mirasçısıdır. "Don Kişot" ise, bir pikaresktir aslında ama pikareskten romana geçişin de öncüsüdür.

Eleştiri yüklüdür metin. Ancak bu eleştiriyi yalnızca "ölmekte olan şövalyeliğe" karşı düşünmek doğru olmaz. Tersine, uçup giden değerler karşısında hüzün doludur Cervantes. Oysa, yapacak insani bir uğraşları olmayıp günlerini eğlenmekle geçiren Dük ve Düşes özelinde soyluluğa karşı acımasızdır. Şövalye saf ve temiz ruhludur. İnsanlığı kurtarmak, kötülüğü yenmek gibi bir amaçla çıkmıştır yola. Onun fark edemediği, kötülüğün artık doğa üstü olmadığıdır. Kötü olan güçlü kişilerdir ve onlara karşı savaştan bir idealistin galip çıkması mümkün görünmemektedir.

Hikayenin en önemli öğelerinden birisi "deliliktir". Deliler, Orta Çağ'ın ilginç bir topluluğuydu. Hemen her yerleşim bölgesinde rastlanabilen bu insanlar, toplumla iç içe yaşıyor, zaman zaman alaya alınıyor, itilip kakılıyor, ama bir dokunulmazlık zırhı ile korunuyorlardı da. Kimsenin söylemeye cüret edemediği kelimeler onlara yasak değildi, doğal davranışların dini baskılarla kısıtlandığı o yıllarda, delilerin içlerinden geldiği gibi hareket etmesinde yadırgatıcı bir yan yoktu. Aslında delilerin dünyası daha akılcıydı. Bu akılcılığı Erasmus "Deliliğe Övgü"de işlemiş ve bir bilge-deli yaratmıştı. Edebiyatın ilk bilge delisi ise Don Kişot'tur. Haksızlık etmeyelim, Sancho da onun kadar bilge, onun kadar delidir.

Çağdaş bir anlatı
Aradan bunca yüzyıl geçmesine, yazıldığı dönemde henüz birtakım yazım teknikleri denenmemiş olmasına rağmen, "Don Kişot" hem içerik hem de biçimsel yönlerden çağdaş bir metindir. Bugüne dek, Dostoyevski'nin "Budala"sı Prens Mişkin'den, Flaubert'in "Madame Bovarys"ine, oradan Kafka'nın Bay K.'sına kadar pek çok roman kahramanına bulaşmıştır Don Kişot'luk. Hatta romanlardan gerçek dünyaya taşmış, umutsuz mücadelelere girişen kişilerin nitelemesi olmuştur.

Kurgusallığın ve metinler-arasılığın kökleri de "Don Kişot"ta bulunabilir. Romanını yazarken, kendi dönemindeki bütün yazım türlerini denemiştir Cervantes. Epik parodi, pastoral romans, ulusal dildeki öyküleme, soneler, hükümdar tartışmaları, pikaresk ve doğu öykü anlatımını bir araya getirmiş ve modern romana bir zemin hazırlamıştır. Bölümler arasına serpiştirilmiş ek öyküler ve hayali Arap tarihçisi Cid Hemata Benegeli'ye dayandırılan geri plan ise, post-modern edebiyatın, Borgesvari bir anlatım tarzının atasıdır.

"Don Kişot", kişilerin gelişimini, birbirlerini etkileyişini ve karakter özelliklerinin yer değiştirişini hikaye sürerken diyalektik bir biçimde sergilemesi açısından da ilgiye değer. Başlangıçta Sancho, aç gözlü, maddi değerlere düşkün ve cahildir. Don Kişot ise düşler ülkesinde dolaşan bir bunak. Şövalye ve uşağı yaşadıkları maceralar sonunda giderek birbirlerine yaklaşır, her biri diğerinin özelliklerini de taşımaya başlar. Don Kişot, Sancho gibi halk ağzı ile konuşmaya başlar, Sancho saraylı diline özenir. Sancho, parayı pulu şan için tepip, düşler ülkesinde yaşamayı özler, Don Kişot ise gerçekleri fark etmiştir artık. Bütün bu simgesel motifler arasında, fantazyalarından uyanan Don Kişot'un ölümü de bir simge, gerçek dünyanın tahammül edilecek bir yer olmadığının işaretidir.

"Don Kişot" için söylenmiş güzel bir sözle bitireyim; "İnsan onu hayatında üç kez okumalıdır. Kahkahanın kolayca dudaklara fırlayıp duyguları harekete geçireceği gençlikte, mantığın hakim olmaya başladığı orta yaşta, her şeye felsefe açısından bakıldığı ihtiyarlıkta". Cervantes ve "Don Kişot" üzerine söylenecek çok şey var, belki de hiç bir şey yok. Çünkü, o, okunduğunda kendisini gizlemeyen, herkese hitap edecek kadar katmanlı ve zevkine doyulmaz bir kitap



La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade “Don Quijote”

Adnan Binyazar
Kitap-lık <Sayı: 84 Haziran 2005>
http://www.ykykultur.com.tr/kitaplik/84/adnan_binyazar.html

‘Don Quijote’yle1 tanışmamın üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti. Köy Enstitüsü’nde okuyor, yaz dinlencelerini anamın yanında geçiriyordum. Bir iki tarla, küçük bir bahçe, bir inek, birkaç koyun, yaşlı bir eşek, daha anasının memesi ağzındayken çayırlarda hoplayan üç beş kuzu... bizi mutlu etmeye yetiyordu. Öyle bir mutluluk ki, avlu komşularla, onların büyüklü küçüklü çocuklarıyla dolup taşıyordu. Avlunun onur konuğu, ayrıntılı adıyla ‘La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote’ idi.
Okumaya sınırsız hevesimi bildiklerinden bana evde pek iş yaptırmıyorlardı. Yaptırsalar da beceriksiz olduğumu görüyorlardı. Benim işim okumaktı. 1952 yazının en sıcak günleriydi. Sinek girmesin diye yukarıdaki odalardan birinin bütün pencerelerini kapıyor; sıcaktı, terlemeydi demeden, saatlerce Don Quijote2 okuyordum. Romanda öyle çarpıcı, öyle güldürücü olaylarla karşılaşıyordum ki, coşkulara kapılıp, duvarların arasına sığıştıramadığım gülmelerimi avluya taşırıyordum.
Kendimi okumaya böylesine kaptırdığımı görenler sanırım bana âşık, karasevdalı, belki de deli gözüyle bakıyorlardı. Sezgi bağlamındaki bu gizli tepkiler, okumanın sonsuz yolunda ilerlememi engellemiyordu. Yine odama çekilip saatlerce okuyor, merdivenleri kahkahalarla iniyordum. Gülmelerimin merak konusu olduğunu anamın kararsız bakışlarından anlıyordum. Bir gün dayanamadım, neye güldüğümü onlara da anlattım. Anlatmakla da kalmayıp kitabın güldürücü bölümlerini onlara da okudum. Don Quijote’nin deli saçması serüvenlerini dinledikçe, özellikle yaşlılar gülmekten kırılıyorlardı. Böylece Don Quijote ‘asilzade’liğinden soyunmuş, aramıza katılmıştı. Okudukça gelişmeleri merak ediyorlar, kitabın bir yerinde de dendiği gibi, Don Quijote’yi ‘çocuklar karıştırıyor, gençler okuyor, yetişkinler anlıyor, yaşlılar alkışlıyor’du.
Avlu nerdeyse bir tiyatro sahnesine dönmüştü. Don Quijote’nin düşünsel evreninde ilerledikçe, çevremdekilere, düşlemimde canlandırdığımız kişilerin adlarını vermeye başlamıştım. Kemikleri Rocinante’ninki gibi dışarıya fırlamış olmasa da, Rocinante3 adına tek aday eşeğimizdi. Öylesine kendimizden geçmiştik ki, kardeşler bir araya gelip gülüşerek, eşeğin karnına yağlıboya ile ‘Rosinant’ bile yazmıştık. Nedense, Don Quijote yerine koyduğumuz birini, onun soyadı olduğu sanılan ‘Quesada’ diye çağırıyorduk. Evin tek ineğini ve koyunları sağan anama birkaç gün Dulcinea dedikse de bu ad pek tutmamıştı. Bizim mahallede Sancho Panza’ya benzeyen kimse yoktu. Onu karşı mahalleden transfer ettik. Her gün, sabahları eşeğiyle tarlaya gidip akşamları evine dönen okumasız yazmasız yoksul bir çiftçi; kısa boyu, şiş göbeğiyle, çağımızda yeniden yaratılmış tam bir Sancho’ydu. Cervantes, Dulcinea (dulce: tatlı) örneğinde olduğu gibi, kişilerine ad seçerken anlamı ve ahengi nasıl göz önünde bulunduruyorsa, biz de, seçtiğimiz kişilere gelişigüzel ad vermiyorduk. Arada şiir çiziktirmelerim olduğuna göre Miguel de Cervantes Saavedra’lık da bana düşüyordu. Anamın gözünde ise ben, kendini okumaya kaptırmış ‘divane’ bir Don Quijote’ydim... Eğlentili günler çok gerilerde kaldı. O günden bu güne Don Quijote’yi yanımdan hiç ayırmadım. İspanya’ya bir gittim, bir daha başka bir ülkede tatil geçirmedim. Ellerine o güne değin tek roman almamış kişilerin nasıl olup da Don Quijote’den hoşlandıkları düşüncesi, bellek dağarcığımın bir köşesinde hep kaldı. Belli yaşlara gelip toplumları ortak ‘gülüşler’de, coşkularda, acılarda buluşturan kitaplar okudukça, sorun’un ışıklı yüzünü az çok görüyordum. Yazımda, bu yoldaki görüşlerimi kanıtlayıcı verilerle besleme yollarını edebiyat araştırmacılarına bırakarak, ‘deneme’nin yoruma elverişli özgür koşulları içinde bir sonuca varmaya çalışacağım.
Don Quijote’nin bizim insanımıza ilginç gelmesi, acaba bu romanın, Doğu anlatıları; ya da geniş bir anlatı kültürüyle beslenip Mısır’da bugünkü biçimini aldıktan sonra oradan Mağrip4 ülkelerine kadar uzayan; Endülüs Emevileri yoluyla İspanya’ya geçen Binbir Gece Masalları’yla akrabalığına bağlanabilir miydi? Araştırılıp yanıtı bulunması gereken bu ‘soru’nun, toplumlararası kültürel iletişim ağına çok şeyler kazandıracağı kanısındayım. Gücümün, belki bir ipucu olur diye, ancak Borges’in bir yorumunu anımsatmaya yeteceğini biliyorum. Doğu anlamına gelen ‘Orient’ sözcüğünü ‘or’ (altın) köküne bağlayarak açıklayan Borges, bence ‘doğunun [kültürel] zenginlikleri’ konusuna, ucunu kendi sivrilttiği altın bir çivi çakmıştır. Binbir Gece Masalları’nı bu bağlamda önemli bulduğu ‘on önemli eser’ arasında sayınca, bu ‘altın çivi’nin de değeri anlaşılıyor.
Hıristiyan Batı toplumlarının Doğu’ya düzenledikleri Haçlı Seferleri’nin (1095-1291) Avrupa’ya kazandırdığı kültürel zenginlik göz önünde bulundurulursa 196 yıl süren bu dinsel seferlere koyulmak yalnızca Kudüs’ün alınmasına, Bizans’ın Müslümanların elinden kurtarılmasına bağlanamazdı. Rönesans’ın başlangıcının bu sefer yıllarına denk düşmesi rastlantı değildir. Haçlı Seferleri öylesine bir süreçtir ki, Papa’lar zaman zaman bunun ateşini yakmışlardır. Ülkesinde bir kavgadan dolayı hüküm giyen Miguel de Cervantes Saavedra da Papa V. Pius’un Osmanlılara karşı düzenlediği art Haçlı Seferleri’nden birine katılmak üzere İtalya’ya kaçmış, 1571’de katıldığı İnebahtı Deniz Savaşı’nda sol eli sakatlanmıştır. Tutsak olarak Osmanlıların eline düşen, uzun süre Fas’ta, Cezayir’de Mağriplilerle birlikte yaşayan Cervantes, orada edindiği Doğu deneyimleriyle dünya yazınına Don Quijote gibi eşsiz bir roman kazanmıştır. İlk cildi 1719’da Life and Strange Surprising Adventures for Robinson Crusoe (Robinson Crusoe’nun Yaşamı ve Şaşırtıcı Serüvenleri) adıyla yayımlanan Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su, Jonathan Swift’in Güliver’in Gezileri (1726), amaçları ayrı olsa da, anlatımsal yaklaşımı ve taşıdıkları ironi yönünden Don Quijote’ye yakınlık gösterir. Avrupa’da çağdaş romanın gelişiminde yerleri olan bu üç eserin uzantılarının, anlatış yöntemleri ve serüvenci kurgularıyla, geniş ölçüde Doğu öykülerinden, Binbir Gece Masalları’ndan beslendiği ileri sürülebilir. ‘Robinsonad’ diye adlandırılan serüven romanlarının buradan doğduğu bilinmektedir. Binbir Gece Masalları Fransızcaya 1704’te, İngilizceye 1830-41 yıllarında çevrildi, ama kuşkusuz Avrupa bu masalları çok önceden tanıyordu.
Don Quijote’de özellikle Doğu anlatılarının etkisi somut verilerle ortadadır. Romanda sık sık adı geçen İbn-is-Serrac, “Mağrip dilinde yazılmış ilk öykü olan ve 16. yy.’da çeşitli versiyonları yayımlanan İbn-is-Serrac ve Güzel Şerife adlı bu doğu öyküsünün kahramanıdır.” Don Quijote, “... güzel Şerife, şimdi güzel Dulcinea del Tobosso’dur,”5 diyerek Don Quijote’yle bu anlatılar arasındaki bağlantıyı belirtmiş oluyor. Kitapta adı ‘Don Quiojete’nin anlatıcısı’ olarak sıkça geçen Seyyid Hâmid Badincani ise, Don Quijote’nin kaynaklarını Doğu öykülerinde arama gerektiğine yönelik yaklaşımın gereğini güçlendiriyor. Salamanca’da öğrenimini tamamlayıp dönen Sansón Carrasco, Sancho’ya, Don Quijote’nin başından geçenlerin, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote adıyla yayımlandığını anlatır. Don Quijote’nin, bunun ancak ‘bilge bir büyücü’ tarafından yazılabilmiş olacağını söylemesi üzerine Sancho, “Bilge ve büyücüyse, hikâyenin yazarının adı nasıl Seyyid Hâmid Patlıcan olur?”6 der. Don Quijote, Sancho’dan onu Sansón’la buluşturmasını ister. Sansón’un, ona, “Yüce kahramanlıklarınızın hikâyesini yazan Seyyid Hâmid Badincani çok yaşasın; Arapçadan bizim gündelik İspanyolcamıza çevirtme zahmetine katlanan, bütün dünyaya eğlence sağlayan meraklı, daha da çok yaşasın.” demesi üzerine, Don Quijote, “Yani benim hikâyemin yazıldığı ve yazanın Mağripli bir bilge olduğu, doğru mu?” diye sorar; Sansón da, “O kadar doğru ki, bana kalırsa bugüne kadar on iki binden fazla kitap basılmıştır; olmazsa, Portekiz, Barcelona ve Valencia’ya sorulsun; buralarda basıldılar; hatta Anvers’te bile basıldığı söyleniyor; bana öyle geliyor ki, tercüme edilmediği bir ülke, bir dil olmamalı.” diyerek, ilginç bir kurgu tekniğiyle, romanın kahramanıyla, romanın basıldığını konuşur (s. 465-467). İşin garip yanı, Don Quijote, bir yerde Seyyid Hâmid Badincani’yi çok meraklı, her konuda titiz, ne kadar küçük ve önemsiz olsa da, hiçbir ayrıntıyı atlamayan, her şeyi kaydeden, olayları kısa ve öz biçimde anlatan; dikkatsizliklerinden, kötülüklerinden ya da cehaletlerinden, meselenin önemli kısmını es geçen ciddi tarihçilerin ondan ders alması gereken örnek bir tarihçi sayarken; bir yerde de Don Quijote şöyle anlatılır: “Seyyid7 adına bakılırsa yazarının Mağripli olması onu üzüyordu; Mağripliler’in hepsi düzenbaz, sahtekâr ve palavracı olduklarından, doğru herhangi bir şey beklenemezdi kendilerinden.” (s. 466).
Don Quijote’de birer bölüm oluşturan “Münasebetsiz Meraklının hikâyesi” (I, 33-35; s. 280-318), “Esir hayatını ve başına gelenleri anlatılır” (I, 39-41; s. 338-367) vb. anlatılar bu bilgilerin ışığında okunursa, romanın Binbir Gece Masalları’na yakınlığı sezilecektir. Ne var ki, “Esirin öyküsü”nde İspanyol’la Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçmiş olan8 Süreyya arasındaki aşkın, bu masalları çağrıştıracak bir üslupta yazıldığı da görülüyor. Osmanlıcayı bilip bilmediği kesin olmasa da, Cervantes’in kalyonlarda geçen esareti boyunca bu tür öyküler dinlediği düşünülebilir. Örneğin şu kısacık alıntı bile, Şehrazat’ın, öykülerin ilginçliğini belirtirken biçimlediği üslubu andırıyor: “Emin olun yüzbaşı, bu garip hikâyeyi anlatış biçiminiz de, olayların ilginçliğini, değişikliğini aratmayacak nitelikteydi. Hepsi çok ilginç, çok tuhaf, dinleyenleri şaşırtan, hayran bırakan serüvenlerle dolu. Hikâyeniz o kadar hoşumuza gitti ki, dinlerken güneş doğacak da olsa, baştan dinlemek isterdik.” (s. 367).
Bu sözlerde, Şehrazat’ın ölümü geciktiren sözsel gücünün büyüsü sezilmiyor mu?..
Toplumlar, birbirlerinin anlatı kültürlerini çoğaltırlar. Çeviri kültürü belki de olanakları daralmış anlatılara geniş soluk aldırmak üzere doğmuştur. Ayrıca, büyük romanların geniş bir halk bilgisiyle yazıldığı biliniyor. Diliyle varlık kazanmamış bir topluluk, gerçek anlamda halk sayılamaz. Cervantes, halkını diliyle, ironisiyle, çürümüş değerlere karşı başkaldırısıyla yeniden yaratmıştır. Sıradan insanların bile Don Quijote’nin dünyasına girebilmesi, onun, halkının ruhunu evrensel insanlığa sunmasıyla açıklanabilir. Yaşar Kemal, “En büyük zekâ kalabalığın zekâsıdır” sözüyle bu gerçeği vurguluyor. Yoksa o, yargılarında hiçbir zaman halk hayalciliğine kapılmaz, ona idealistçe yaklaşmaz. Ona bunu söyleten, halka inancı, halkın yarattıklarını görmesi, destan oylumundaki bütüncül anlatısını o yaratılarla beslemiş olması. Cervantes’in Don Quijote’nin önsözünde,9 “Bunca yıldır unutuluşun sessizliği içinde uyuduktan sonra, şimdi bütün bu yılların yüküyle, böyle bir hikâyeyle karşısına çıktığımda, halk denilen eski kanun koyucu ne diyecek?” diye sorması, ondan dört yüz yıl sonra yaşayan Yaşar Kemal’i daha iyi anlamamızı sağlıyor. Cervantes, soru sormakla yetinmiyor, onun ardından, “Saman gibi kupkuru, yenilikten yoksun, üslubu güdük, kavram yoksulu bir hikâye; bilgi ve doktrinden tamamen mahrum; sayfa kenarlarında notlar, kitabın sonunda açıklamalar yok; oysa diğer kitaplar öyle, görüyorum; uydurma ve acemice olsalar bile, okuru hayran bırakan, yazarlarına okumuş, bilgili, belagatli adam şanı kazandıran alıntılarla dolular; Aristoteles’ten, Platon’dan, bütün filozoflar gürûhundan,” deyip çağının yazınsal portesini çizerken, Shakespeare gibi bir ozanın yıllar sonra, yalınlıktan yoksun bu tür eserleri zambağa benzeteceğini, ‘zambağın da çayır otundan tez çürüdüğünü’ söyleyeceğini nerden bilecekti?..
Cervantes, pastoral romanlarla, eşkıya anlatılarıyla, şövalye abartılarıyla, bayatlamış aşk söylemleriyle çürük mezar zambağına dönmüş anlatıların karşısına, ‘halk denilen eski kanun koyucu’nun bin yılların anlatı geleneğini getiriyor Don Quijote tipiyle. Cervantes ne yazacağını düşünürken, yanına gelen ‘çok esprili ve bilgili dostu’, bin sayfayı bulan romanının amacını belirtecek, anlatımsal sınırlarını şöyle çizecektir: “Önemli olan tek şey, yazılanlarda taklitten yararlanmaktır; taklit ne kadar mükemmel olursa, yazılan da o kadar iyi olacaktır. Sizin bu kitabınızın amacı, şövalyelik kitaplarının dünyadaki ve halk üzerindeki otoritesini, etkisini kırmak olduğuna göre, filozoflardan cümleler, Kutsal Kitap’tan nasihatler, şairlerden efsaneler, retorikçilerden söylevler, azizlerden mucizeler dilenmenize gerek yok; aksine, cümlelerinizin, paragraflarınızın, sade bir şekilde, anlamlı, açık, yerinde kelimelerle, fikrinizi mümkün olduğunca canlandırması, düzgün ve renkli olması için uğraşın; kavramlarınızı karmaşık, karanlık hale getirmeden anlatın. Ayrıca, hikâyenizle hüzünlü kimseleri neşelendirmeye, neşelilerin neşesini artırmaya çalışın; saf kimseleri kızdırmayın, zeki kimseleri yeniliğe hayran bırakın, ciddi kimseler küçümsemesin, ihtiyatlı kimseler de övmeyi ihmal etmesin. Kısacası, amacınız, birçok kişinin nefret ettiği, daha da fazla kişinin övdüğü bu şövalyelik kitaplarının temelsiz sanat yapısını yıkmak olsun; bunu başarırsanız, az şey başarmış olmazsınız.”10 der.
Cervantes, haksızlığa uğrayanları koruyan, sorunları çözümleyen, kadınlara kızlara kanat geren bir kır kabadayısı olan Don Quijote’nin karşısına Sancho Panza’yı çıkarır. Gerçekte, az çok mürekkep yalamış, bir ölçüde asilzadeliğe bulaşmış Don Quijote, umut verilip, kapıldığı her umutla yenilgiye uğrayan ‘halk’ı simgeleyen Sancho’yu olayların içine çeker. Roman, Don Quijote’nin de, Sancho’nun da yenilgisiyle sonuçlanır. Sonuçta Don Quijote ölür, Sancho umudunu yitirir. Doğada, insan ruhunda yitime uğrayan hiçbir şey gerçekte yitip gitmez. Don Quijote de, ardında yitmiş gibi görünen koca bir ruh dünyasını bırakmıştır. Cervantes, Don Quijote’yle, çağların biriktirdiği bağnazlığın taşlaşmış anlayışına aydınlanmanın mızrağını saplamıştır. “Yeldeğirmenleri”ni dev gibi görüp onlara saldıran, kendi bir yana, mızrağı bir yana savrulan Don Quijote’nin, “... büyücü Frestón, bu devleri değirmene çevirdi; onları yenmenin şanını elimden almak için,” diye saçmalamasını yirmi birinci yüzyılın başında bile onaylayan, beyni örümcek bağlamış kafalar var. Yalnızca yeldeğirmenlerine saldırıyla sınırlı değildir bu değerlendirme. Koyun sürüsünü düşman orduları sanan Don Quijote, “Saldırdığınız ordu değil, koyun sürüsü demedim mi?” diye onu uyaran Sancho’ya uzun nutuklar çekerken şunları söyler: “Düşmanım olan o kurnaz büyücü işte böyle yok oluverir, kılık değiştirir. Şunu bil ki Sancho, bu gibiler için, bizim gözümüze istedikleri şekilde görünmek, çok kolay bir şeydir. Peşimi bırakmayan o açıkgöz, bu savaşta kazanacağım galibiyeti görüp kıskandı ve düşman ordusunu koyun sürüsüne dönüştürdü. İnanmıyorsan, yalvarırım, dediğimi yap Sancho, o zaman dediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Eşeğine bin ve usulca peşlerinden git; göreceksin, buradan biraz uzaklaşınca eski hallerine dönecekler, koyun olmaktan çıkıp sana tarif ettiğim gibi, etten kemikten adamlar olacaklar...” (s. 151).
Yirminci yüzyılın son yıllarında, Don Quijote’den dört yüz yıl sonra, en üst düzeydeki kişilerin karıları saraylarının arka kapılarından içeriye ‘ünlü falcılar’ı sokarken, Cervantes’in o yüce ‘kanun koyucu’nun ruhundan yarattığı insanlıktan utanmamış mıydı?..
Roman boyunca başını taştan taşa vuran, Sancho’nun hiçbir öğüdüne kulak vermeyip onu aldatışlarla ardından sürükleyen Don Quijote, kaçık görünerek kendini insanlık uğruna feda etmiş bir kır kabadayısıdır; güldürüsü acılarla beslenen koruyucu bir kabadayı...

I. 1 O yıllarda Fransızca söylenişi ile ‘Don Kişot’ deniyordu. Reşat Nuri Güntekin’in kısaltılmış, Hamdi Varoğlu’nun tama yakın çevirisi de bu adla yayımlanmıştır. Çevirisinde Don Kişot’u İspanyolca yazımıyla (‘Don Quijote [okunuşu: Don Kihote]) ilk kullanan Bertan Onaran’dır.
II. 2 Eser adı Don Quijote eğik yazıyla yazılmıştır.
III. 3 Beygirlerin en önde geleni.
IV. 4 Başta Fas olmak üzere, Cezayir, Tunus, Trablus...
V. 5 Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Çev.: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul - Nisan 1996 (906 S.), s. 71.
VI. 6 Badincan İspanyolcada ‘patlıcan’ anlamına gelir. Sancho burada ‘patlıcan’ diyerek, Mağriplilerin, kuşkusuz aşağılayıcı bir nitelemeyle esmerliğini ima ediyor (s.465). Hemen ardından, Don Quijote de, “Bu bir Mağripli ismi,” diye bunu doğruluyor.
VII. 7 Seyyid, Arapça beyefendi demektir (s.466).
VIII. 8 Haçlı Seferlerine katılmak üzere Roma’ya gidecek ölçüde koyu bir Katolik olan Cervantes’in, çağının Hıristiyanlık propagandası bağlamında Süreyya’yı öyle gösterdiği düşünülebilir.
IX. 9 La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, s. 38.
10 Agy., s. 41

 

 

 

 
 
Nazım Hikmet
DON KİŞOT 
Ölümsüz gençliğin şövalyesi, 
                                      ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına,
bir Temmuz sabahı fethine çıktı 
                                      güzelin, doğrunun ve haklının :
önünde mağrur, aptal devleriyle dünya, 
                                      altında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ı.
Bilirim,
hele bir düşmeyegör hasretin hâlisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,
yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.

Haklısın, elbette senin Dülsinya'ndır en güzel kadını yeryüzünün,
sen, elbette bezirgânların suratına haykıracaksın bunu,
alaşağı edecekler seni
bir temiz pataklayacaklar.
Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin
                                                ağır, demir kabuğunun içinde
ve Dülsinya bir kat daha güzelleşecek...

                                         (1947)

Don Kişot 400 yaşında!

Dördüncü kez ‘dalya’ diyen, antikahramanlarla süperkahramanların önde gideni Don Kişot, kalpleri fethetmeye devam ediyor.

http://www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/010205/02.html

ÜZGÜN görünümlü şövalye Don Kişot, bu yıl 400. yaşına basıyor. Bazı kayıtlara göre, Miguel De Cervantes’in başyapıtı sayılan ''Don Kişot''un ilk bölümü 1605 yılının Ocak ayına kadar Madrid’de bulunamasa da 1604 yılının Noel arifesinde Valladolid’de okurlara ulaşmıştı. Böylece modası geçmiş, ‘paslanmış ve küfle kaplanmış bir zırhı’ bulunan bu açık yürekli centilmen, ‘hakkından gelinecek kötülükler ve düzeltilecek yanlışlar’ bulunan çürümüş dünyaya adım atmış oldu.
Cervantes, kitabında günümüz için genç sayılan ama İspanya’nın ''Altın Çağı''nda elden ayaktan düşecek kadar ihtiyarlamış olmak anlamına gelen 50. yaşını süren, hayatta yenilgiye uğramış bir İspanyol asilzadesinin portresini çiziyor. Kahramanımızın teni doğa koşulları yüzünden yıpranmış; zayıf bir bedeni ve ince bir yüzü var. Don Kişot’un çocukluk ve yetişkinlik dönemi hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz. Yalnızca çok az uyuyup çok fazla roman okumuş olmaktan dolayı beyninin ‘sulandığı’ konusunda bilgilendiriliyoruz.
Yaklaşık bin sayfa sonra Don Kişot’u (Cervantes’in kendisine verdiği diğer isimlerle Alonso Quixada ya da Quexada) ölüm yatağında görüyoruz. Kitabın 1615 yılında çıkan ikinci cildinde Don Kişot ölüyor.
Alonso Fernandez de Avallaneda adlı biri, Cervantes’i yapıtını tamamlaması konusunda zorlayan unsurdu. Belki yazarın kendisi de 1616 Nisanı’ndaki ölümünün yaklaştığını hissetmişti.

Don Kişot’a saygı duruşu

Don Kişot ölmüş olabilir ama hayaleti yaşamaya devam ediyor. Ona bayılanlar ve (azınlıkta kalsalar) da onu sevmeyenler bir tür lejyon gibiler. Don Kişot’tan esinler taşıyan operalar, müzikaller, sinema uyarlamaları ve kurgu eserler ortaya çıkmaya devam ediyor. Laurence Sterne, ''Tristram Shandy''yi yazarken Don Kişot’tan esinlenmişti. Gustave Flaubert, ''Madame Bovary''de tıpkı Dostoyevski’nin ''Budala''da yaptığı gibi, ona saygı duruşunda bulundu. Isaac Bashevis Singer’ın ''Gimpel The Fool'' (Aptal Gimpel) adlı eseri, Don Kişot’tan esinlenilerek yazılan bir başka romandı. Örnekler böyle uzayıp gidiyor.
Düşünce konusunda hep ileri adımlar atmayı başarmış olan Miguel Unamuno, Josa Ortega y Gasset, Salvador de Madariaga y Rojo ve Americo Castro gibi İspanyol ve Portekizli yazarlardan Samuel Johnson, Denis Diderot, Franz Kafka, Thomas Mann, Lionel Triling ve Vladimir Nabokov gibi isimler de Don Kişot’tan etkilenenler arasında.

Şizofreni çalışmalarına örnek

18. yy.’da Don Kişot’un kaçık olduğuna inanıldı. Viktorya çağında ise tıpkı sanatçılar ve peygamberler gibi, kendi rüyasına hapsolmuş romantik bir hayalperest olduğu düşünüldü. Modernistler onun iç dil arayışını takdir ettiler. Postmodernistler belli bir yere bağlı olmayan kimliğine imrendiler. Psikiyatristler Don Kişot’u şizofreni çalışmalarında örnek olarak kullanırken, komünistler onu ‘pazar güçleri’nin kurbanına dönüştürdü. Entelektüel tarihçiler ise onun portresini ‘İspanya’nın entelektüel cehalete gerileyişinin habercisi’ olarak çizdi.
Tüm bunların savaş alanlarındaki zaferleriyle ve dokunaklı bir şekilde başarı hayalleriyle yaşayan eski bir asker ve vergi tahsilatçısı olan Cervantes’i bile şaşırtacağına şüphe yok. Cervantes, bin kadar komedinin dramaturjisini gerçekleştirmiş olan, zamanının ünlü dramaturgu Lope de Vega’ya gıpta ediyordu. Zamanının züppe edebi çevresi ise Cervantes’i küçük görüyordu.

Kısacası toplum tarafından dışlanmıştı. O, hâlâ İspanya’nın eşi benzeri olmayan simgelerinden biri çünkü İspanyollar onunla ne yapacaklarını bir türlü bilemiyor. Vega’nın Madrid’deki evi bir müzeye dönüştürüldü. Cervantes’in onun hemen yanında bulunan evi ise defalarca el değiştirdi ve üzerine yalnızca zavallı bir levha çakılmakla yetinildi.
İnsan merak ediyor: ''Don Kişot bugün yazılmış olsa yayımlanacak bir kitap olarak değer görür ve basılır mıydı? Şüpheli... Çünkü kitap, tam da editörlerin problemli bulacağı cinsten. Bir kere öykünün kendi içinde sorunları var. O kadar çok macera barındırıyor ki bir yerden sonra anlatım aksıyor. Okurun karşısına çıkan bazı karakterler, birdenbire ortadan yok oluveriyor.

''Aşk kalbin tek kurtuluşu''


Cervantes’in metninin birinci bölümü (büyük olasılıkla El ingenioso hidalgo Don Quixote de la Mancha adı altında) basım izni alınabilmesi için Kastilya Konsülü’ne gönderilmişti. Metin daha sonra Engizisyon bünyesinde görev yapan sansür yetkililerinin onayına sunuldu. Cervantes, dönemin modasına uygun olarak, kitabın girişine koymak için ünlü bir kişinin, romanının baş karakterini öven bir şiir yazması için uğraştı. Ama başarılı olamadı ve şiiri kendisi yazmak zorunda kaldı. Buna rağmen, romanının birinci bölümü basılır basılmaz büyük bir başarı elde etti. İlk 1800 kopya tamamen tükendi ve -1612 yılındaki İngilizce baskı gibi- art arda yeni baskılar yapılmaya başlandı. Romanın ikinci bölümü 1615 yılında yayımlandığında ''Don Kişot'' artık bir bestseller olmuştu. Kitabın çok eğlenceli oluşu ve ''Aşk kalbin tek kurtuluşudur,'' mesajını vermesi, okuyucuları büyülemişti.

Don Kişotvari

Antikahramanlarla süperkahramanların önde gideni Don Kişot, Orman Şövalyesi ve devler gibi hayali düşmanlarını alt edemiyor olabilir ama hâlâ kalpleri fethetmeye devam ediyor. Çünkü çok komik ve kendi evrenini yaratabilmiş bir karakter. Onunki, herkese rağmen kendi düşüncelerinden vazgeçmeyen, aynı zamanda yoksulluğun ve hayalgücünün değere dönüştürülmesi, sınıf, kader ve sınır tanımayan romantizm üzerine bir ders niteliğinde.
Bazı yazarlar kendilerinden sonra gelenlere öylesine ilham vermişler ki adları sıfata dönüştürülmüş: Dantevari, Proustvari, Hemingwayvari gibi. Peki kaç edebi kahraman onlarla aynı kaderi paylaşmış? Oxford’un İngilizce sözlüğünde yer alan ‘quixotic’, ‘Quixotism’ ve ‘quixotry’ kelimelerinin tamamı ''Quixote''tan türemiş sözcükler ve ''Gerçek olamayacak hayaller peşinde koşan, Don Kişotvari'' açıklamasıyla sözlükte yer alıyorlar.

Ilan Stavans’ın The Chronicle Review’da yayımlanan makalesinden kısaltarak çeviren: ASLI ONAT
 
 



“Don Kişot” dünyanın en iyi romanı seçildi

İspanyol yazar Miguel de Cervantes’in 17. yüzyılda yazdığı kitap şövalye öykülerinin komik bir taşlaması niteliğinde.

  7 Mayıs—  Eser, Norveç Nobel Enstitüsü’nde, Salman Rüşdi, Milan Kundera, John le Carre, John Irving gibi dünyaca ünlü 100 yazar tarafından yapılan oylamada Shakespeare, Homeros, Tolstoy gibi birçok yazarın başyapıtlarını gölgede bıraktı.

İspanyol yazar Miguel de Cervantes’in 17. yüzyılda kaleme aldığı “Don Kişot” adlı roman, geçtiğimiz Salı günü Norveç Nobel Enstitüsü’nde, dünyaca ünlü 100 yazar tarafından, dünyanın en iyi kurgu eseri seçildi. Shakespeare’in oyunları ile Homeros’tan Tolstoy’a kadar birçok yazarın başyapıtlarını gölgede bırakan “Don Kişot”, 100 roman, öykü ve oyunun yer aldığı listede, ikinci gelen yapıttan bile yüzde 50’den fazla oy aldı.
       50 ülkeden yazara, “dünya edebiyatında en temel ve iyi 10 eserin hangileri olduğu” soruldu. Televizyon, video ve bilgisayar oyunlarına karşı klasik edebiyatı yüceltmek amacıyla Norveç Kitap Kulüpleri’nin yayıncıları tarafından düzenlenen oylamaya, Salman Rüşdi, Milan Kundera, John le Carre, John Irving, Nadine Gordimer, Carlos Fuentes ve Norman Mailer da katıldı.
       Listede, Dostoyevsky’nin 4, Kafka, Shakespeare ve Tolstoy’un 3’er, Faulkner, Flaubert, Garcia Marquez, Homeros, Thomas Mann ve Virginia Woolf’un da 2’şer eseri bulundu. 1605 ve 1615’te iki bölüm halinde yayımlanan, şövalye öykülerinin komik bir taşlaması olarak tasarlanan “Don Kişot”, bu serüvenleri okumaktan aklı karışmış yaşlı şövalye “Don Kişot”un, atı Rosinante ve gerçekliğe bağlı uşağı Sancho Panza ile birlikte geçirdiği serüvenleri gerçekçi bir dille anlatıyor.


Rüzgâra Karşı Yüzyıllarca Direnmek ya da Cervantes
Emine Gürbüz

http://www.dusle.com/icerik/index.php?p=47&kt=4&es=49
 

Bundan yaklaşık 450 yıl önce, İspanya’nın Alcala de Heneras kasabasında, yoksul bir sağlık memurunun ya da bir eczacının (tam olarak bilinmiyor) yedi çocuğundan biri olarak doğmuştu Miguel de Saavedra Cervantes. Amerika Kıtası’ndan İspanya Kralı’na akıtılan zenginliklerin, İspanyol altın çağının başlarıydı o yıllar. Yoksullar içinse değişen pek bir şey yoktu. Ailesi ile Madrid’e taşınan Cervantes, ancak kısa bir süre okula gidebilmiş, eğitimini kendi kendine tamamlamıştır. Edebiyatla ilk tanışması da bu yıllardadır...
   
   Cervantes, 1569’da, kimilerine göre hapse mahkûm edildiği için, İtalya’ya gitti. Osmanlılara karşı düzenlenen Haçlı Seferi’ne katılmak üzere donanmaya yazıldı. 1571 Leponte (İnebahtı) Deniz Savaşı’nda yaralandı, sol elini kaybetti ama yine de savaşmayı sürdürdü... Dönüş yolculuğu sırasında ise talih sırt çevirmişti ona. Cezayir’de Türkler’e esir düştü. Birkaç başarısız kaçma girişiminin ardından, istenen fidye parası temin edildi ve 1580 yılında özgürlüğüne kavuşarak İspanya’ya döndü. Ne var ki beklediği mevkii sunulmadı kendisine. Böylece yazarlık hayatı başladı. Önceleri tiyatro ile ilgilendi. Birçok oyun yazdıysa da, bugüne yalnızca “El trato de Argel" ve “La Numanica” ulaşabilmiştir. Ardından ilk romansı “La Galatea”yı tamamladı, kitabın getirisiyle evlendi. Bu evlilik ona huzurdan çok geniş bir ailenin sorumluluğunu yüklemişti, bakması gereken insan sayısı arttığı için evin geçimi zorlaşmıştı. Tekrar memuriyete döndü mecburen. Donanmanın ambar memuruydu, ama hesapları iyi tutamadığı için kasa açık verdi ve Cervantes yeniden hapse düştü.
   
   Hapis yaşamı verimli geçti Cervantes’in. “Don Kişot”u burada tasarladı. 1605 tarihinde kitap yayınlandı ve sevildi. İlk birkaç hafta içinde kaçak olarak üç baskısı daha sürüldü piyasaya. Ancak, Cervantes Lemos Kontu’nun himayesi altına girene dek parasızlık derdinden kurtulamadı. Geçimi kont tarafından sağlanan Cervantes, artık rahatça yazabilirdi öykülerini. 1613 yılında basılan “Novajeles Ejampleres”te on üç öyküsü yer aldı. “Don Kişot”un ikinci bölümünü, bazılarının kitabı kendilerine mal etmeleri üzerine 1615’te yazdı. 1616’da tamamladığı son yapıtı “Los trabojos de Persiles Sigusmunda”nın -(Persiles ve Sigismunda’nın Seyahatleri)- yayımlanmasından bir süre önce de yaşamı kaybetti.
   
   Cervantes yaşamıyla olsun, eseriyle olsun kapalı bir dünya oluşturan ilkeler üzerinde kurulmuş bir topluluktan, bireylerin duyduğu açlığın alabildiğine doyurulmasının genel bir yabancılaşmanın ve yalnızlığın temeli haline getiren bir topluma geçişin kanıtlarını ortaya koyar.
   
   Cervantes her şeyden önce çağının tanığı ve oyuncusudur. Modernleşmenin şokuyla karşılaşan çelişkilerle dolu bir imparatorlukta yaşamıştır. İspanya’nın kırsal ve feodal yapıları, yeni dünyadan akan altının ve Hollanda gibi modern kentleşmiş, sanayileşmiş bir yönetime geçmeyi beceremeyen bir politik yapının ağırlığı altında çatırdıyordu. İspanya Krallığı, Protestanlığa ve Osmanlılara karşı askeri, ideolojik siper olma tutkusuyla kendini tüketiyor, gücünü Yahudi asıllı Hıristiyanların ülkeden kovulmasına harcıyordu. Hatta, Yenilmez Armada’nın hazırlanmasına paraca katkıda bulunmaya kalktı ve haliyle bütün parasını harcadı. Neden sonra aforoz bile edildi.
   
   Cervantes bunların dışında ünlü, ama yaşadığı dönemde düşündüğü yere ulaşamamış bir yazardır. Edebiyatın ikinci derecede sayılan türlerinde ve meyhane müşterilerinin oluşturduğu çevrelerde başarı kazanmıştır. Oysa onun hedefi çoban türküleri, tiyatro, alegorik ve ansiklopedik anlatı gibi soylu türlerdi.
   
   Marjinal bir dahi olan Cervantes karşımıza tutucu bir tavırla çıkar. Bütün büyülerin bozulup dağıldığı dönemde Rönesans’ın artık eskimiş ideallerinin peşinde koşar. Dünyanın bilim ve edebiyat sayesinde daha iyiye gideceği konusunda inat eder. Öle ki denenmiş biçimleri yeni kılıflara büründürmeye çabalar durur.
   
   Yeni bir edebiyat türünün de yaratıcısı olmuştur Cervantes. Artık kimsenin değer vermediği, kuralların uygulanmasını herkese ve her şeye karşı savunmayı kendine iş edinen kahramanın aykırı efsanesidir. Değerlerini yitirmiş dünyada, kaybedilenleri inatla arayan Don Kişot bir özel ad olmaktan çıkıp az rastlanan gönül zenginliğinin tanımlaması olmuştur. Yazarınaysa modern romanın babası tanımlamasını vermiştir...
   
   Cervantes’in romanı gerçek bir edebiyat kuramının temelleri üzerinde yükselmeye çalışır. Tanrısal uyumun ve toplumdaki inanç birliğinin reddedilişi adaletle de, gerçekle de, güzellikle de bağdaşmaz... işte böyle bir toplumda destana da, şiire de yer yoktur. Böyle olunca da roman kuraldışı ve karmaşık bir tür olarak görünür. İçine dramatik ve lirik öğelerin karıştığı düzyazıyla kaleme alınmış bir destan.... Düzyazıyla kaleme alınmış romanın hedefi gerçeğe ulaşmak değil, gerçekmiş gibi olanı yansıtmaktır; kahramanın zihninde taşıdığı düş-gerçek karışımının kökeninden. Cervantes’in yaşadığı dönemde onun kuşağının beslendiği macera kitapları yatar. Onun otaya koyduğu en büyük yenilik ahlak değerlerinin gücünün bir dizi engelin zaferler kazanılarak aşılmasıyla değil art arta gelen başarısızlıkların kabul edilmesi ve rezil bir toplumun aşağılanması yoluyla kanıtlanmasıdır.
   
   Cervantes tıpkı kahramanı Don Kişot gibi hiçbir zaman umutsuzluğa düşmemiştir. Döneminin taraf tutmayan anlatıcısı olarak herkesin şiddet ve maddi çıkar peşinde koştuğu bir dünyada ruh zenginliği olarak kabul ettiği altın çağa dönüş konusundaki inancını sonuna kadar korumuştur. Başlattığı türün inanılmaz dinamizmi işte bu inançtan kaynaklanır belki de. Rousseau aynı yürek temizliğiyle bir adım daha atacak ve eğitim romanını yaratacaktır; Goethe bu türden daha olgun bir iyimserlik içinde bir bireyin kendi yaşam deneyimlerinden mutluluklarından ve mutsuzluklarından kendini tanımlama imkânını çıkartabildiği bir öğrenme romanı çıkaracaktır; Balzac bir adım daha ileri giderek romanının örselenen yaşamların dramını onulmaz bir biçimde çürümüş bir dünya da soylu sınıfının gençliğin ve masumluğun soysuzlaşmasını anlatan bir tür haline getirecektir.
   
   Cervantes belki de çağımızın en çok konuşulan edebiyatçılarından biridir. Arkasında bıraktığı tek bir eser bile onun herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda, herhangi bir şekilde anılmasına yetmiştir. İşte bu yüzden sanatta nicelik ve nitelik konusunda da ondan alınması gereken dersler vardır. Kaldı ki onun sanat anlayışı, belki de adını bildiğiniz tek romanı, o romanın kahramanı gibi hayalcidir. Gerçek ve hayal arasında yazılan bir roman, gerçekliğe ne denli yakınsa, Cervantes de okuyucusuna o kadar yakındır. Ayrıntıda görülen ince çizgi, Cervantes’i nice yüzyıllar boyunca okunmaya devam edecek bir yazar haline getirecektir.