Thomas Mann

Doktor Faustus
Thomas Mann
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

2 Temmuz 2014


  Editörün Notu:  Mann’nın “Anıt Kitap” olarak adlandırılan Doktor Faustus eseri hem Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin ardından yükselen Nazi Partisinin metaforu, hem de Alman burjuvazisinin acı bir eleştirisi olarak görülebilir. Faust efsanesinin ana tema olarak kullanılması, bu dönemde hümanist ahlâkın yön değiştirerek, kibir, açgözlülük, ihtişam ihtirası, insancıllığın, merhametin yok oluşu ile açıklanabilir. Kitabın ana karakteri Adrian Leverkühn’ün yükselişi ve düşüşü Hitler Almanyası ile paralellik içermektedir.

 


Alman ruhu...


25.12.2013 15:23:38
 A. ÖMER TÜRKEŞ


Thomas Mann, Almanya’yı savaşa sürükleyen felsefi, psikolojik ve ideolojik ortamı, halkın kaygı ve umutlarını, savaşın Alman toplumunun akıl ve ruh dünyasıyla bağını tartışmak için aynı Faust mitini kullanıyor.

Sembolik ve ironik epik romanlarıyla sanatçı ve aydınlar üzerinden burjuva toplumuna, özellikle de Alman ruhuna çözümlemeler ve eleştiriler getiren Thomas Mann, Türkçeye ilk kez çevrilen Doktor Faustust’ta benzer temaları kullanarak gerçek bir başyapıt yaratmış. Doktor Faustus “Faust miti ile bağlantılı bir sanatçı romanı, bir çağ ya da toplum romanı, müziği dil ile ifade etmeyi amaçlayan deneysel bir roman ya da epik anlatının bütün katmanlarına yayılan sanat kuramına dair bir deneme olarak farklı perspektiflerden okunabilecek” çokkatmanlı ve görkemli bir anlatı... Çoğumuz “Faust”u Goethe sayesinde tanıdık. Ancak Faust miti 15-16. yüzyıla dayanır ve pek çok yazara ilham vermiştir. Goethe’den sonra da Faust temasını bir metafor olarak ele alan pek çok yazar -ya da bestelerinde Faust temasını kullanan müzisyen- ismi sayılabilir. Faust genellikle aydınlanma çağının tam teşekküllü ideal insan tipinin temsili olarak yorumlanmıştır. Onun bu idealize edilişi Nazi döneminde abartılacak, Alman halkının ruhunun cisimlendiği bir kahraman tipi olarak gösterilecektir. Hitler’in ideal Alman’ı olarak Faust aydınlanma düşüncesinden uzak, rasyonel akılla değil görev duygusuyla hareket eden, ulusun çıkarlarını kendisinden üstün tutan bir propaganda aracı, basit bir Nazi klişesidir ve Goethe’nin Faust’uyla hiç bir benzerliği kalmamıştır.

Savaşın hemen ardından, 1947 yılında yazdığı bu romanında Thomas Mann, Almanya’yı savaşa sürükleyen felsefi, psikolojik ve ideolojik ortamı, halkın kaygı ve umutlarını, savaşın Alman toplumunun akıl ve ruh dünyasıyla bağını tartışmak için aynı Faust mitini kullanıyor. Kullanıyor ama tersyüz ederek. Sadece Nazizmin yaydığı Faust klişesini düzeltmek değil Goethe’yi de temize çıkarmak derdinde. .

Doktor Faustus, bir yaşam öyküsü biçiminde kurgulanmış. Filolog Doktor Serenus Zeitblom sevgili dostu Adrian Leverkühn’ün hayatını çocukluğundan ölümüne kadar ayrıntılı biçimde anlatıyor. Sonunu söylemekte sakınca yok, çünkü Adrian’ın yaşayacağı trajedi baştan belli.
“Sonsuzluğa göçmüş olan Adrian Leverkühn’ün, kaderin ağır sillesini yemiş, görmüş geçirmiş bu değerli adamın, bu dâhi müzisyenin hayatına dair bilgileri paylaşmaya, onun ilk ve kesinlikle en geçerli, en güncel yaşamöyküsünü yazmaya” 23 Mayıs 1943 günü, Leverkühn’ün ölümünden üç yıl sonra başlıyor Zeitblom. .
Bir roman değil bir biyografi yazdığını, amatör olduğunu, kurallara uygun bir yapı kurmadığını, bu nedenle hikâyeyi hak ettiği gibi aktaramadığından yakınan anlatıcı, kendisinin de bu hikâyeye dahil olması nedeniyle nesnesiyle istediği mesafeyi kuramadığını da belirtmiş. Yazmakta olduğu zaman (II. Dünya Savaşı yılları) ile bu biyografinin çerçevesini oluşturan zamanın (1900-1930 yılları arası) birbirine karıştığından da şikayetçi. Gerçekten de üç katlı bir zaman düzeni içindeyiz. Okuyucunun içinde bulunduğu zaman, olayları aktaranın yaşadığı zaman ve “tarihsel” zaman. .

Söz konusu yakınmalar kuşkusuz Mann’ın kurgusu gereği. Bu sayede ayrıntıları romanın kendisi haline getiren Laurence Sterne’in Tristram Shandy’sine selam yollamış Mann. Tıpkı Sterne gibi Mann da olay ve fikir sıçramalarıyla yan yollara sapsa, farklı zamanlara gidip gelse bile “fikri zemine” bağlılığı sayesinde ana hikâyeden hiç kopmuyor.
.

Parlak bir kariyer için...
Bu dev romanı -hele ki olayları, insanları, felsefi tartışmaları bu denli zenginken- kısa bir özete sığdırmak çabasına hiç girmeyeceğim. Sadece Adrian’ın şeytanla giriştiği pazarlıktan söz etmekte yarar var. Goethe’nin Faust’u daha güzel bir dünya yaratmak arzusuyla satmıştı ruhunu. Adrian ise sanat için, daha doğrusu parlak bir kariyer adına el sıkışacaktır şeytanla. Şeytanın bahşettiği tam yirmi dört parlak yıl vardır önünde. Ancak kötülüğün sağlayabileceği bir deha, bir yaratıcılıktır kazanmıştır. Sürenin sonunda en büyük eserini, “Doktor Faustus’un Ağıdı” adlı senfonik kantantını tamamlar. Anlatıcı bu besteyi dinlerken hissettiklerini şu sözlerle ifade edecektir; .

“Elli ölçü boyu süren tek bir sesin kıkırtısıyla başlayıp hızla yayılan koroyla orkestrayı kavrayan, ritmik yükselişler, kontra tırmanışlarla ürkünç bir tutti fortissimo noktasına yükselen, taşkın, alaycı bir cehennem oyununa dönüşen, feryatlardan, havlama seslerinin, gıcırdamaların, melemelerin, kükremelerin, ulumaların, kişnemelerin ürkünç bir biçimde birbirine karıştığı müstehzi ve muzaffer, cehennemî kahkaha tufanı karşısında aynı ürkek ve kaygılı çaresizliğe kapıldım. Aslına bakarsak, eserin bütünü içinde fevkalade öne çıkan bu bölümden, bu cehennemî gülme tutkusu kasırgasından ne kadar nefret etsem de, onu burada dile getirmekten kendimi alamadım; çünkü bu bağlamda, bu müziğin en derin gizemi, bestecisinin kimliğinin de gizemiydi ve onu, burada insanın yüreğini durduracak şekilde açıklamıştı...” .

Doktor Faustus’ta pek çok çarpıcı meseleyi felsefi bir derinlikle ele alıyor Mann. Ancak müzik ve sanat hepsinin önünde. Alıntıdan anlaşılacağı gibi müzikle edebiyatı birleşmiş. “Tristan” öyküsünde, Mann “Tristan ve Isolde” operasını leitmotif olarak kullanırken, Wagner’in müziğini yazıyla icra etmeye soyunmuştu. Bu kez -yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi- roman kahramanının hayali bestesini sözcüklerle icra eder, bir senfoninin ezgilerini tasvir ederken kendisi besteci konumuna yerleşiyor. Kitabın sonuna koyduğu ekte, müzik kuramlarıyla ilgili bazı bölümlerin Schœnberg’in armoni kuramından aktarıldığını hatırlatmış. Bir başka ilginç not ise Adorno’dan. Bir “Thomas Mann portresine doğru” makalesinde Doktor Faustus romanının sonuna itiraz ettiğini, Mann’ın bu itirazı ciddiye alarak o sahnede değişiklik yaptığını söylüyor. .
Müziğin, müzik tarihinin, tekniklerin, çalgıların, bestecilerin, seslerin romana yayılması okuyucunun romanın içine çekilmesini, müziği Adrian Leverkühn’ün gözleriyle görmesini, müzikle onunla aynı duyarlıkla ilişki içine girmesini sağlamak için. Sanatın büyüklüğünü de hissediyoruz. Artık kahramana, yaratıcıya, dehaya, onun çektiği sıkıntıları dinlemeye ve acısına empati yapmaya hazırız. Müzikle ilgili olmayan tasvirlerin rolünü ihmal etmeyelim. Kırlar, kentler, evler, salonlar, giysileri, mimikleri, hal ve tavırlarıyla insanlar, giderek dönemin atmosferi Mann’ın titiz ve zarif tasvirleriyle canlanmış. Anlatı sembolleri, alegorileri, göndermeleri de barındırıyor. Özellikle şeytanla görüşme dölümünün Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşleri’nden esinlenmiş. .

Anlatıcının 1943-1945 arasında tamamladığı bu yaşam öyküsü -zamanların iç içe geçmesi nedeniyle- her iki dünya savaşına temas etmiş. Bu noktada Adrian’ın şeytanla yaptığı anlaşmanın aslında Almanya’nın , Alman toplumunun durumunu temsil ettiğini anlıyoruz. Ya da felaketin kaçınılmazlığını. Biraz da yakından bakıldığında, Mann’ın ifadeleri milliyetçiliğe sarılmış toplumların genel ruh halini yansıtıyor...


İÇİMİZDEKİ FAUST

Yankı Enki (yankienki@gmail.com)

“Faust”, Goethe’nin aynı adlı eserinden beri modern insanı tanımlarken kullandığımız terimlerden biri oldu. 16. yüzyılda, Elizabeth Dönemi’nin dâhilerinden Christopher Marlowe’un “Doktor Faustus’un Trajik Yaşamı” başlıklı tragedyası da bir Faust portresi çiziyordu, ama Faust’un efsane olarak kulaktan kulağa yayılan öyküsü aslen Alman kökenliydi. Elbette Marlowe ve Goethe edebiyat tarihine Faust’un imzacıları olarak geçtiler, ama sayısız roman ve öyküde, özellikle modern dönemde, Faust teması bir şekilde işlendi; dilimize “Faustvari” diye bir sözcük bile katmak zorundaydık artık.

Sürdürdüğü hayatıyla, elindekilerle, yapabildikleriyle tatmin olmayan ve bilgiden iktidara, başarıdan aşka, yaratıcılıktan ölümsüzlüğe kadar her şeyin daha fazlası için ruhunu şeytana satan insanın öyküsü olarak kısaca özetleyebileceğimiz Faust efsanesi, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’da oluşmakta olan zihniyetin eleştirisi için biçilmiş kaftandı. Şeytanla yapılan anlaşmanın doğaüstü öyküsü, kaçınılmaz olarak Britanya’nın gotik romanlarında da karşımıza çıktı. Ancak iki büyük dünya savaşına sahne olan, yaratmak ile yıkmanın birbirinden ayrılamadığı 20. yüzyılda, Faust figürü tekrar canlanacak ve bu kez Thomas Mann’ın kaleminden anavatanı Almanya’ya geri dönecekti, fakat ismi değişmeyecekti. Mann’ın eserinin de adı “Doktor Faustus” olacaktı.

Thomas Mann’ın “Doktor Faustus”u, bize ruhunu şeytana satan bir sanatçının yaşam öyküsünü anlatıyor. Adrian Leverkühn adlı bu nevi şahsına münhasır müzisyeni, en yakın arkadaşının ağzından okuyoruz. Anlatıcımız Serenus Zeitblom da bir yandan İkinci Dünya Savaşı yıllarının gelmesiyle beraber, bu yaşam öyküsünü kaleme aldığı ortamı, Almanya’yı resmediyor bize. Bu bağlamda iki farklı katmanı var romanın. Kahramanımız Adrian Leverkühn’ün romantik diyebileceğimiz Faustvari öyküsü ve anlatıcımızın politik diyebileceğimiz, Faustvari lider Hitler’in Almanya’yı ve “Alman” olmayı ne hale getirdiğini anlatıp samimi bir dille eleştiren öyküsü.

Almanya’nın kudretli günlerine duyduğu özleme rağmen İkinci Dünya Savaşı sonunda içine düştüğü durumu örtük bir şekilde eleştirmiyor Thomas Mann. Metnin başında, sonunda ve aşağı yukarı 750 sayfa boyunca her fırsat bulduğunda bu Faust öyküsünü o günün Avrupa’sını ve Almanya’sını anlamak adına yazdığını açıkça belirtiyor.

“Doktor Faustus”, sanatın anlamına, üretimine dair, teolojiden kültürün her alanına kadar tartışmaların yapıldığı satırlarla dolu bir roman. Yine de öncelikle odaktaki sanatın müzik olduğunu belirtmekte fayda var. Hatta müzik bu metinde öylesine yer kaplıyor ki, bir noktadan sonra sıradan okurun tartışmaları takip etmesi için biraz nota öğrenmesi bile gerekebilir. Dâhi müzisyen, başka bir deyişle bizim bu romandaki Faust’umuz olan Adrian Leverkühn’ün yaşamının ilk bölümleri müzik felsefesinin yapıldığı bölümlerle dolu. Thomas Mann da bunu fırsat bilip okurla oyun oynuyor yeri geldikçe. Anlatıcı, “Sizi sıktığımı biliyorum,” ya da “bunu niye anlattığımı merak ediyor olabilirsiniz,” gibi ifadelerle bizi metnin içinde tutmaya çalışıyor.


Thomas Mann'ın izinde
14/08/2009 02:00

Nazilerin hışmına uğrayan Thomas Mann, ölümünden sonra da değişik, birbirine karşıt değerlendirişlerle donandı. Mann'ı 20. yüzyılın en önemli romancıları arasında sayanlar hâlâ başı çekiyor

SELİM İLERİ


Selim İleri’nin Not Defterinden’i hazırlarken sevgili danışmanımız Aslı Tohumcu, Thomas Mann’ın ölüm tarihini söyledi: 12 Ağustos 1955. Thomas Mann’sız bir not defteri düşünmek neredeyse imkânsız. Gürsel Aytaç’ın Çağdaş Alman Edebiyatı’nda ilginç bir gözlemi var; 1980’lerde vurguluyor: Thomas Mann’ın yankıları oldum bittim değişken, hatta birbirine karşıt. “Kendisine karşı beslenen duygular büyük zikzaklar çizmiştir.”

Aytaç, Buddenbrooklar’ın başına geleni saptıyor: Mann severlerin bildiği gibi, bu ilk büyük roman Almanya’da hayranlıkla karşılanmış, ödüllendirilmiş. Derken İkinci Dünya Savaşı öncesinde, durum enikonu değişiyor. “Nazi Almanyası’nın havasına uymayan, buna tepki gösteren yazar, vatan haini sayılmış, kendisine verilen doktorluk payesi resmi bir yazıyla geri alınmıştır. Hakaret mektupları, tehditler birbirini kovalamış, hatta bir gün Buddenbrooks romanı yakılarak kömürleşmiş halde paketlenip kendisine postalanmıştır.”

Artık kaçış ve sürgünde yaşayış dönemi başlayacak. Gerçi ‘kaçış’ denebilir mi? Thomas Mann bir anlamda yurdunu terk etmiş...

Nazilerin hışmına uğrayan ünlü romancı, ölümünden sonra da değişik, birbirine karşıt değerlendirişlerle donandı. Mann’ı 20. yüzyılın en önemli romancıları arasında sayanlar hâlâ başı çekiyor. Ne var ki, yeni kuşak yazarları, bazen, ona ve eserine ilişmeden edemiyorlar. Sanatkâr sorunsalı çevresinde kurduğu kimi eserlerine yönelik eleştiriler artık eskisi kadar olumlu değil. Hele, bu eserlere ruhbilimin görüngesinden yaklaşanlar, toplumsal baskılar sebebiyle içsel gerçekliği çarpıtmış bir Thomas Mann’dan bile söz açtılar.

Thomas Mann’ın bizde henüz yayımlanmamış -yayımlansa epey gürültü koparacak- güncesi, ruhbilimsel yöntemli itirazların, dokundurmaların belli başlı kanıt kaynağı.

Fuentes, o dedektifler arasında yer almıyor. Ama Fuentes de bir anı yazısında İsviçre’de gördüğü mağrur, yukarıdan bakan Doktor Faustus romancısını anlatmaktan kendini alamamış: Galiba Leman Gölü kıyısında ekâbir takımı için bir lokanta; Thomas Mann şarabını yudumluyor, galiba ördek yiyor... Baştan beri Thomas Mann hayranı olduğumu hemen burada özellikle söylemeliyim. Sonradan Fatih Özgüven’in çevirisinden bir kez daha okuduğum Tonio Kröger, bu ‘novella’, çok etkilendiğim bir eser. Hele, yine Fatih’in çevirisinden Tristan...

Thomas Mann macerası bende Altın Kitaplar’ın Altın Klasikler dizisinde yayımladığı Buddenbrook Ailesi’yle başlıyor. Yıl 1969, tam kırk yıl önce. Eseri dilimize Burhan Arpad çevirmiş. Bir kentsoylu ailenin anılarla bezenmiş yaşamı, ayrıntıcı anlatımla dile getiriliyordu. Mann, sonradan yazdığı yazıda, Buddenbrook Ailesi’nin otobiyografik bir roman sayılabileceğini belirtir. “Çocukluğum rahat ve mutlu geçti” der. Günümüzün yorumlarıyla ölçülüp biçildiğinde, bilinemez, belki yine örtük bir ifadedir bu.

Değişen Kafalar, bir iki öykü, derken Behçet Necatigil’in erişilmez çevirisinden Venedik’te Ölüm. Münih’te ‘uzunca bir gezintiye’ çıkan Gustav von Aschenbach trajik öyküsüyle altüst etmişti. Tam o sıralarda, Gürsel Aytaç’ın 1972 tarihli ve uzun isimli inceleme kitabıyla aylarım geçti: Thomas Mann’ın ‘Der Zauberg’ ve ‘Lotte in Weimar’ romanlarındaki Edebî Kişiliği.

Aschenbach’ın biraz da Goethe esinli olduğunu biliyordum. Ama Lotte Weimar’da Goethe’yi doğrudan doğruya roman kişileri arasına katmıştı. Gürsel hanım eseri dilimize çevirinceye kadar, yıllar yılı, 1939’da okura sunulmuş romanı çok merak ettim. Lotte Weimar’da derin ve hayli merhametsiz ironisiyle beni şimdi de büyülüyor.

Çeviri edebiyatımız gönül işlerine dayandığından, Thomas Mann’ın bütün yapıtları dilimize hâlâ kazandırılamadı. Örnekse Doktor Faustus. Doktor Faustus için pek çok yorum yazısı okudum. Mann’ın Türkiye’de yayın hakları Can Yayınları’nda. Dilerim, Can Yayınları, bize Doktor Faustus’u bir an önce armağan eder.
 


 
Doktor Faustus - Üçüncü Reich’ın bir Allegorisi

Eren Arcan (Dipnot Kitap Kulübü)

Mann’nın “Anıt Kitap” olarak adlandırılan Doktor Faustus eseri hem Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin ardından yükselen Nazi Partisinin metaforu, hem de Alman burjuvazisinin acı bir eleştirisi olarak görülebilir. Faust efsanesinin ana tema olarak kullanılması, bu dönemde hümanist ahlâkın yön değiştirerek, kibir, açgözlülük, ihtişam ihtirası, insancıllığın, merhametin yok oluşu ile açıklanabilir. Kitabın ana karakteri Adrian Leverkühn’ün yükselişi ve düşüşü Hitler Almanyası ile paralellik içermektedir.

Hümanizm ve Faust Arketipi :

Altı yüzyıldan bu yana, batı sanat tarihinde Faust arketipi gurur, kudret, ilerleme azminin sembolü olmuştur. Faust karakteri geleneksel değerler yerine kendi deneyimlerine dayanan, din yerine aklı temel alan, ruhunu tehlikeye atma pahasına bile olsa kendini bilgiyi aramaya adayan modern insanın özündedir. Rönesans ruhunu temsil eder. Bilimden yana tavır alır ancak kuşkuculuğu elden bırakmaz. Dine mesafeli yaklaşır. Ancak Doktor Faust şeytan ile yaptığı anlaşma sonucunda hümanizmanın bu mirasını reddedince, kaderi değişir. Mann kitabında Almanya’nın beş yüz yıllık ideallerini ve bu ideallerle Üçüncü Reich döneminin çatışmasını irdeler.

Burjuvazinin Eleştirisi :

Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanya yeni bir sürece girer. Akılcılığın, etik değerlerin üstünlüğünün ve insancıllığın sonu gelmiş onun yerine zayıfların, özürlülerin, hastaların ayıklanması ile ırkların arileştirilmesi gibi barbarca bir yola sapılmıştır. Kilisenin bu tutum karşısında yer alması beklenirken, tersi olur.

Mann aslında bilgili, kültürlü ve entelektüel olan burjuvazinin bu yeni dönemdeki ikiyüzlülüğünü, vurdumduymazlığını, aymazlığını acı bir şekilde irdelemektedir. Devletin üst mevkilerindeki bürokratlar Birinci Dünya Savaşından sonra Almanya’nın içine düştüğü utancın öcünü alma ihtirası içindedirler. .

Doktor Faustus’un anlatıcısı Zeitblom, insanların doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edemeyecek kadar yozlaştığını dile getirir. Bunun sonucunda, onları göklere çıkartan ve yeniden doğuş vaad eden liderini doğru değerlendiremediklerini söyler, Mann’a göre burjuvazi ayaklarının yerden kesilmesine izin vermemeliydi. Üniversiteler de dini tamamen entelektüel açıdan ele almakta dinin "sevgi" odaklanmasını devre dışı bırakmaktadır.

Kitapta Hristiyan ahlâkının bu şekilde çarpıtılmasının en iyi örneklerini Kumpf ve Schleppfuss adlı iki profesör verir. Şeytani olanın Tanrının yanısıra evrenin bütünlüğüne hizmet ettiğini söylerler. Aklın şeytanî olanla birlikte yürütülmesi ruhunu şeytana satan Faust’un dilemasıdır.

1919 larda Sanat uzmanı Kridwiss ve onu etrafında toplanan bir takım aydınlar, burjuvazi yumuşaklığını reddederler. Ortaçağ öncesi akınlarla kuzeyden Almanya’ya inen vahşi kavimlerin barbarlığına geri dönülmesi gerektiğini savunurlar. Kötülük toplumun her kanadına işlemektedir. Aile hayatındaki ahlâkî değerler de kötülükten nasibini alır. Bu kargaşa içinde akl-ı selim sahibi bir kişilik olan kitabın anlatıcısı Zeitblom iyimser hümanistliğiyle, anlayışıyla, merhametiyle olayların dışında kalmaktadır.


Kötülüğün Estetiği  :

Akşam konserlere giden zarif biri ertesi gün binlerce insanı nasıl toplama kamplarına gönderebilir? Bu Nazizm’in insanları hayrette bırakan ikilemidir: 19. Yüzyılın sonlarına doğru “sanat, sanat içindir” mottosu altındaki akıma göre sanatın ahlâk prensiplerine dayanmasının gerekmediği; sanatçınırı kötülükte de estetiği bulabileceğini savunmuşlardır.. Baudlaire’in Kötülük Çiçekleri, Genet nin Çiçeklerin Meryem Anası, Edgar Allen Poe’nun eserleri bu görüşün örneklerindendir.

İdealizmin insanın yalnızca entelektüel yanına hitap ettiği, duygusal ve kösnül olanın sanatta bayağı olup olmadığı fikirleri tartışılır. İnsanoğlunun bir yere kadar açık saçıklığa da saygı göstermesi gerektiği fikri savunulur. Çünkü ahlâkı temel alır, moral açıdan koşul koyarsanız müzikte geriye yalnızca Bach kalır !


Nihilism – Hiççilik:

19. yüzyılda Ivan Turgeniev’in öncülük ettiği nihilizm, (hiççilik) akımı, hiçbir şeyin var olmadığını, hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savunan görüştür. Nihilizm öğretisi, bilgi felsefesinde her tür bilginin bir aldanma olduğunu, bilginin var olmadığını; ahlak felsefesinde insan eylemlerini belirleyen değerlerin var olmadığını; varlık felsefesinde hiçbir şeyin gerçekte var olmadığını savunur. Leverkühn şeytanla yaptığı anlaşma süresince hümanizmden nihilizme kayar.

Yazıda müziği duymak:

 Engin bir müzik kültürüne sahip olan Thomas Mann müzik betimlemelerinde o kadar başarılıdır ki okurken müziği duyar gibi olursunuz.

Felsefeci, sosyolog, müzikolok Adorno ile yakın ilişkide bulunan Mann kitabın müzik bölümlerinde ondan destek alır. Doktor Faustus’taki Adrian Leverkühn karakterini, müzikte on iki ton kuramının yaratıcısı Arnold Shoenberg üzerine modeller. Schoenberg’in anlaşılması zor olan atonal on iki nota sistemi tüm armonileri yıkarak müzikte devrim yaratır. Mann eserinde oniki ton sisteminin” şeytan tarafından sunulmuş bir armağan” olduğunu söyler.


Alman besteci Adrian Leverkühn’ün bir dost tarafından anlatılan hayatı

Thomas Mann Adrian Leverkühn’ün kurmaca biyografik romanında, fevkalade yetenekli, akılcı, mağrur, muhteris bir besteci olan müzisyenin şan, şöhret ve büyük eserler yaratma uğruna şeytan ile anlaşma yapışını anlatır. Mann Leverkühn karakteri üzerinden Almanya’da nasyonal sosyalizmin yükselişi ve düşüşü ile paralellik kurar.

Adrian Leverkühn önceleri teoloji ile çok ilgilenir. Ancak şeytanî olana da müthiş ilgi duymaktadır. Sonuç olarak teolojiyi terk ederek kendini müziğe adar. Ancak akılcılığı duygusallığına engel olan sanatçının ruhu özgür değildir. Bir gece şeytan, büyük eserler yaratma tutkusu içindeki müzisyeni ziyarete gelir. Besteciye yirmi dört yıl yaratıcılık bahşedecek ama karşılığında da Leverkühn aşkı tatmayacak, hiç sevmeyecektir. Anlaşma yapılır. Kum saati kurulur. Deha ile taçlandırılan Leverkühn büyük eserler yaratırken bir hayat kadınından kaptığı frengi ile kendi acımasız sonuna doğru yol alır.

Leverkühn acılar içindedir. Frengi ilerlemektedir. Bu dönemde şeytanın izin verdiği ilham patlamalarıyla dört buçuk ay gibi kısa bir sürede zamanın ruhundan ve, ayrıca Dürer’in “Apocalypse cum Figuris” adlı tahta oymaları ile Dante’nin cehennem kantolarından etkilenerek “Apocalipsis cum Figuris” (Resimlerle Kıyamet) adlı mahşerî bir eser besteler. Apocalypsis 1926 yılında icra edilir. Zeitblom’a göre eser özlem doludur ama ümitsizdir.

“… Dante’nin şiirinden çok şey taşır. Fakat en fazla içinden vücutların fışkırdığı, meleklerin, batışın davullarını çaldığı… Ölülerin dirildiği, azizlerin dua ettiği… kısacası kıyamet gününe dair grupların ve sahnelerin bulunduğu kalabalık” bir müzikal resimdir. (Doktor Faustus.522)


Mann Apocalıpsis’i, faşizmle kol kola giren tehlikeli modernist burjuvaların metaforu olarak ele alır.

9. Senfoniyi “geri alacağım”

1929-1930 dönemi ülkeyi ele geçiren ve kan ve alevler içinde batmasına neden olan olayların tırmandığı yıllardır. Leverkühn’ün evlilik planı suya düşer, en yakın dostunu kaybeder. Üzerine titrediği yeğeni menenjitten ölür. Şeytan tarafından sevmek yasaklandığı halde, tutku ile bağlandığı, İsa’nın yeryüzündeki timsali olarak gönderildiği hissini uyandıran beş yaşındaki yeğeni Nepomuk’u sevmiş, şeytanla yaptığı anlaşmayı bozmuştur.

Besteci isyan içindedir. Ama Nepomuk’un ölümü ile sevgiyi kaybettiği için şeytan ona yeni bir ilham fırtınası armağan eder. Çığlık çığlığa içine girdiği yeni bir yaratıcılık döneminde yeni bir oratoryo, “Doktor Faustus’un Ağıdı” nı bestelemeye başlar Beethoven hümanizm, iyimserlik, bilim, demokrasi, kardeşlik temalarını işleyen en büyük Alman bestecisidir. Bir anti-Beethoven olarak modellenen Leverkühn çocuk ölünce vahşileşir. 9. Senfoniyi “geri alacaktır.” İntikam alacak, “Neşeye Övgü” nün rövanşı olarak “Mateme Övgü” yü besteleyecektir.
“Çıkıyordum ki, beni durdurdu. Soyadımla seslenmişti “Zeitblom” Bu çok sert geldi Dönüp baktım. “Buldum,” dedi, “bu olmamalı,” Ne Adrian, ne olmamalı? “…İyi ve soylu olan ne varsa. İnsanların uğrunda savaştıkları, uğrunda kalelere saldırdıkları, ulaşınca bayram ilan ettikleri ne varsa bunlar olmamalı. Bunlar geri alınmalı. Ben geri alacağım. “ Neyi alacaksın?” “9. Senfoniyi,” diye karşılık verdi. Başka bir şey söylemedi. Ben de beklemiyordum. (s693) Leverkühn, Faustus’un cehennem yolculuğunun ağıtını besteler. (The Lamentation of Doktor Faustus) Faustus’un Ağıtı 1930 da icra edilir. Son derece başarılı olan bu ağıt, ürkütücü bir yeteneğin kefareti gibidir. “Cehennem’in oğlunun Ağıdı Tanrının ve insanların en korkunç ağıdı... Doğduğu yerden, dünyadan yükselirken aynı anda kendi merkezini de aşıp bütün evrene yayılmakta,” dır. Eserin final bölümündeki adagio “Neşeye Övgü” şarkısının tam zıddı, negatifidir. Geri alınması gibidir. Bir teselli, bir uzlaşma, bir aydınlık içermez. "Sonunu dinleyin, benimle birlikte dinleyin. Çalgı grupları birbiri ardına geri çekiliyor, geriye kalan, eserin bittiği söndüğü son ses bir çello’nun tiz sol sesi son söz, havada kalan son ses bir pianissimo fermate halinde yavaşça tükeniyor sonra geriye hiçbir şey kalmıyor – sessizlik ve gece! Oysa sessizlik içinde yankılanarak asılı kalan, artık var olmayan, sadece ruhun kulağının işitebileceği bu nota, matemin sesinin tükendiği nota değil, artık o da fikrini değiştiriyor. O da dönüyor, gecenin içinde bir ışık olarak kalıyor.” (s.711) (1930 yılında, Almanya genelinde en sonda olan Nazi partisi ikinci sıradan meclise girer. İlk oturumda adları okunan milletvekilleri isimlerini söyleyerek “Heil Hitler” diye yemin ederler. “Fırtına Bölüğü” olarak adlandırılan kahverengi gömlekliler Yahudi işyerlerini talan ederler. Leverkühn’ün vedası da bu olayın geçtiği 1930 yılına denk gelmektedir. Mann Leverkühn’ün 9. Senfoniyi “geri alma” kararını faşizmin ilk yıkımının metaforu olarak ele alır.)

Gerçek bir Apocalyps/Kıyamet :

Leverkühn ilerleyen frengi hastalığı nedeniyle, hem iflas eden aklı, hem de çürüyen bedeni ile her cephede savaşı kaybederek yıkıntıya dönüşen Almanya’yı da temsil etmektedir. Leverkühn arkadaşlarını kendi çöküşüne şahit olmak üzere evine toplar Şeytan ile yaptığı günah dolu ittifakı anlatır. Yirmi yaşından beri şeytanla nikâhlı olduğunu, bu dünyada şan şöhret istediği için bilerek isteyerek, taammüden, cüretle, kibirle ve küstahlıkla şeytanla ittifak yaptığını itiraf eder. Frenginin yiyip bitirdiği bedeni daha fazla dayanamaz iflas eder. “İçi yanıp bitmiş, sadece kılıftan ibaret kalmış kişiliğinin içinde” on yıl daha bilinçsiz bir şekilde yaşamını sürdürür. 1940 yılında mezarının başında toplanan birkaç dostu onu toprağa verir. Mann eserini şöyle bitirir: “Almanya telaştan kızarmış yanaklarıyla yabansı zaferlerin doruklarında başı dönmüş sendelemekteydi; o sıralar; bağlı kalmaya kararlı olduğu, kanıyla imzaladığı bir anlaşmadan aldığı güçle dünyayı ele geçirmeye hazırlanıyordu. Bugün ise şeytanlarla kuşatılmış halde gözlerinden birini eliyle kapatmış diğeri vahşete dikili, çaresizlikten çaresizliğe yuvarlanmakta. Uçurumun dibini ne zaman bulacak? İnanışa göre ümitsizliğin en son noktasında beliren ümit ışığını getirecek mucize ne zaman doğacak? Yalnız bir adam ellerini kavuşturmuş dua etmekte: “Tanrım dostumun ve vatanımın zavallı ruhlarına merhamet et.” (s739)

21 Haziran 2014
İzmir

Kaynaklar
http://www.acampitelli.com 
http://web.stanford.edu
http://www.logosjournal.com 
http://www.dartmouth.edu 
http://en.wikipedia.org
http://modernism.research.yale.edu 
 
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!