Virginia Woolf

Dalgalar

Virginia Woolf

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Dalgalar
Virginia Woolf

http://kitap.metu.edu.tr

Virginia Woolf 20. yüzyılın önemli yazarlarından biridir. 1882-1941 yılları arasında yaşamış. Babası Leslie Stephen editör ve eleştirmen. Woolf hem feminist hem de modernist bir yazardır. Eşi Leonard Woolf ile Hogarth press yayınevini kurdular. Woolf 1941’de intihar etti. Önemli eserleri arasında A Room of One’s Own, Three Guineas, Mrs Dalloway, To The Lighthouse, Jacob’s Room, Between The Acts sayılabilir. Mrs Dalloway ve To The Lighthouse bilinç akışı türünün örneklerindendir. Ama bence Woolf’un bilinç akışı tekniğiyle yazdığı en iyi eseri Dalgalar’dır.

Dalgalar geleneksel roman türünden oldukça farklı bir kitaptır. Olay örgüsü yoktur. Romana hakim olan dalga imgesi sayesinde Woolf hayat denizini sergiler bu düzyazı şeklinde yazılmış şiirinde.  Tüm romanı kaplayan su imgesi sayesinde okur dalgaların ritmik hareketini hisseder. Roman tüm duyulara hitap etmektedir: dalgaları duyabilir, görebilir, hissedebilir, hatta tuzlu suyun kokusunu alabilirsiniz. İmgelerle roman birbirine bağımlıdır. Yani dalga imgeleri romanın ritmini oluştururken, bu ritim de aynı zamanda dalgaların sesini ve devinimini sağlar. Böylelikle döngüsel, akıcı, sürekli bir ritim elde edilmiştir. Bir romandan çok bir müzik parçasıdır âdeta. Woolf günlüğünde bu romandan “a playpoem” / “oyun-şiir” diye bahseder. Hermione Lee de eserin ritmindeki istikrara dikkat çekerken romanın düzyazı gibi değil de şiir okurmuş gibi okunması gerektiğini belirtir. Yani Woolf Dalgalar ’ı, kendisinin de dediği gibi, bir ritim yaratmak için yazmıştır.  Ben de size bunu nasıl başardığını anlatmak istiyorum. Romanın ritmine katkıda bulunan en önemli unsur her bölümün başında yer alan “interlude” yani italikle yazılmış olan ara kısımlardır. Bu interlude’ların çok çeşitli işlevleri vardır. Öncelikle altı karakterin ömrünü gündoğumundan günbatımına dek süren tek bir güne indirgeyerek zamanın geçişini gözler önüne seriyorlar. Dolayısıyla bu oyun-şiir hayat denizini sembolize ederken, bir yandan da hayatı tek bir gün olarak sergilemektedir. Roman gündoğumundan hemen önce başlar: “The sun had not yet risen” / “Güneş daha doğmamıştı” (5). Ardından her bir interlude’da güneş giderek yükselir. En tepedeki noktaya ulaştıktan sonra ise batmaya başlar ve güneş battığında son bölüme ulaşmış oluruz. Artık geriye sadece dalgalar kalmıştır ve son interlude’da, romanın final cümlesi şöyle der: “The waves broke on the shore” / “ Dalgalar kıyıda parçalandı”.

Böylelikle, hernekadar karakterlerin hayatları sona ermiş olsa da, o gün sona ermiş olsa da, bu doğal ritmin sürekliliği vurgulanmış olur. Güneş tepeye çıkarken karakterler büyür ve yaşlanır. Güneş en tepedeyken karakterler de hayatlarını yarılamışlardır. Günortasıdır artık. İşte tam bu merkezi noktada Percival ölür. Onun ölümünden sonra güneş batmaya başlar ve buna bağlı olarak karakterlerin çöküşü de başlar. Güneş batmaktayken onlar da ölümlerine yaklaşmışlardır ve 9. interlude’da güneş battığında Bernard ölür.  Gün bitmiştir, kişilerin hayatları bitmiştir, roman bitmiştir. Perde kapanmıştır. Ancak, daha önce belirttiğim gibi, son interlude tabiatın yoluna devam etmekte olduğunu ima eder. Dalgaların devinimi devam etmektedir.

Woolf dünyanın dairesel bir tabiatı olduğuna inandığından romanında da dairesel bir ritim kullanır. İşte mevsimlerin döngüsel değişimi de interlude’ların bir diğer işlevidir. İlk birkaç interlude’da güneş ağır ağır doğmaktayken kuşlar cıvıldar, çiçekler açar. Herşey canlı ve dinamiktir. Bahar ya da yaz gibi. Ancak güneş batmaya başladığında hava soğur, yapraklar dökülür. Dolayısıyla bir yıllık döngü, dört mevsimin döngüsü bu bir gün süren interlude’larda sembolize edilmiş olur. Doğa imgelerinin kullanımı – örneğin dalgaların iniş-çıkışları, kuşlar, böcekler, bahçe- tüm bu imgeler okuru doğanın dengeli, uyumlu, huzurlu dünyasına çeker ve aynı zamanda doğanın bu döngüsel hareketini de akla getirir. Aslında roman bütün olarak bir büyük dairedir: karakterler çocukluktan yaşlılığa geçerken, güneş gökyüzünde şafaktan günbatımına doğru bir daire çizmekte, mevsimler değişmekte, dünya dönmekte, dalgalar bir ileri bir geri hareket etmektedir. İşte bütün bunlar romanın ritmini oluşturur. Hakim imge dalga olduğundan ortaya çıkan ritim bir bakıma dalgaların hareketinin bir taklididir. Okuru içine çekip sürükleyen işte bu ritimdir. Bu döngüsel hareket şunu ifade eder: hayat, tıpkı şafaktan günbatımına sonra tekrar şafağa dönen daire gibi, sonsuz bir yükselip alçalma düzenidir. Dolayısıyla bu romanı okumak tıpkı denizde yüzmek ya da kumsalda uzanıp dalgaların sesini dinlemek gibidir. Interlude’ların bir diğer özelliği de her bölümden önce karakterlerin o bölümdeki durumlarına bir nevi giriş yapmalarıdır. Kısa ve öz biçimde karakterlerin öykülerini anlatırlar.

Dalgalar kişileri temsil etmekte ve onların fiziksel ya da ruhsal durumlarına ilişkin ipucu vermektedirler. Güneş yaşam kaynağıdır. Örneğin 4. interlude’da şöyle der: “The sun, risen, no longer on a green mattress darting a fitful glance through watery jewels, bared its face and looked straight over the waves” / “Güneş; yükselmiş olan, sudan yapılma değerli taşlar arasından kesik kesik bakış fırlatarak yeşil şiltede gizlenmeyi artık bir yana bırakmış olan güneş, yüzünü açtı, dümdüz baktı dalgalar üzerinden.” (81) Burada gün doğmuştur. Yani dalgaların temsil ettiği karakterler henüz gençtirler. Hayatlarının baharındadırlar. Yaşam onların tam tepesinden bakmaktadır. Hayatın içine gerçek anlamda henüz girmişlerdir. Daha sonra 6. interlude’da der ki: “the waves beneath were arrow-struck with fiery feathered darts that shot erratically across the quivering blue...the waves massed themselves, curved their backs and crashed” / “aşağıda dalgalar, titreşen maviden düzensiz fırlatılan ateş tüylü kargılarla delik deşikti... Dalgalar topladı kendilerini, sırtlarını kıvırdı, dağıldı.” (127-128) Percival çoktan ölmüştür ve diğer 6 karakter de ölüme yakındırlar: “Güneş artık tam tepede değildi”. Çöküş başlamıştır. Artık yaşlanmışlardır, kamburları çıkmıştır. Romanın sonuna doğru, 8. interlude’da şöyle der: “the waves, as they neared the shore, were robbed of light” / “kıyıya sokuldukça dalgaların ışığı çekilip alındı” (161). Karakterlerin yaşam yolculukları bitmek üzeredir, kıyıya varmak üzeredirler ve güneş, yani yaşam gücü, battığından, yaşamdan yoksun kalmışlardır.

Karakterlerin kişilik değişimleri de interlude’larda takdim edilmektedir. Örneğin 3. interlude’da karakterler ergenliğin son aşamasındadırlar ve kişiliklerindeki değişimler cıvıldayan sabah kuşlarının hareketleriyle sembolize edilmiştir: “In the garden the birds that had sung erratically  and spasmodically in the dawn on that tree, on that bush, now sang together in chorus, shrill and sharp; now together, as if conscious of companionship, now alone as if to the pale blue sky. They swerved, all in one flight, when the black cat moved among the bushes, when the cook threw cinders on the ash heap and startled them” / “Bahçede tam ağarırken bir o ağaçta, bir bu çalıda darmadağınık, düzensiz aralıklarla ötüşen kuşlar, şimdi bir ağızdan şakımaya başladı, ince, keskin; şimdi artık, arkadaşlığı biliyorlarmış gibi hep birlikte; şimdiyse uçuk mavi gökyüzü içinmişçesine tek başlarına. Kara kedi çalıların arasında kımıldadığında, aşçı külleri kül yığınına savurup onları ürküttüğünde, hepsi bir tek uçuşla yönlerini değiştirdiler” (54). Böylelikle interlude’lardaki doğa olaylarıyla 6 konuşmacının yaşamları arasında bir köprü kurulmuştur. Bir bakıma interlude’lar okuru bir sonraki monoloğa hazırlamaktadırlar. Sonuçta yazar olay örgüsü olmayan bir romanda karakterlerin hayatlarına ilişkin detaylara giremeyeceğinden, üstelik de bu karakterlerin tüm hayatını ele alırken, ergenlikten orta yaşa geçiş gibi dramatik değişimler  çok kısa sürede fakat aynı zamanda da adam akıllı işlenmelidir. İşte bu yüzden interlude’lar okuru aralarda ne olduğu konusunda bilgilendirir ve bir takım ciddi değişimler yadırganmaz. Bu tamamlayıcılık da romanın ritmine katkıda bulunmaktadır. Interlude’lar karakterlerin hayatlarının farklı dönemleri arasında bağ kurarlar ve böylece bir bütünlük oluştururlar. Monologlar ayrı ayrı ve ağır ağır akan nehirlerdir ve interlude’lar da bu nehirlerin hepsini birbirine bağlayıp daireyi oluşturan birer kanal. Bu büyük birliktelikten de engin hayat denizi ortaya çıkmaktadır. İşte interludeların kendi aralarındaki ve onlarla monologlar arasındaki bu uyumun romanın huzur dolu, çok sesli ve bütünlük oluşturan ritmini oluşturmada önemli rolü vardır

Aynı tamamlayıcı ritim karakterlerin dramatik monologlarında da görülür. Interlude’lar ile monologların olduğu bölümler birbirini nasıl tamamlıyorsa, aynı şekilde monologlar da kendi aralarında bir bütün oluşturmaktadır. Altı karakter hem birbirinden ayrı hem de bir bütündür. Tıpkı dalgalar gibi. Hepsinin sesi kendine özgüdür. Farklı bakış açılarına sahip, farklı seslerdir bunlar. Örneğin 42-44 sayfalar arasında mezuniyete ilişkin farklı görüşler verilmektedir. Böylece okur aynı ânı birkaç kez yeniden yaşar, fakat her defasında yeni bir perspektiften:

  • ‘Now we have received,’ said Louis, ‘for this is the last day of the last term- Neville’s and Bernard’s and my last day- whatever our masters have had to give us. The introduction has been made; the world presented. They stay, we depart....
    ’
    “Şimdi almış bulunuyoruz,” dedi Louis; “bu son dönemin son günü olduğu için – Neville’in, Bernard’ın ve benim son günümüz- öğretmenlerimizin bize vermeleri gereken neyse onları. Tanıtma yapılmış; yaşam önümüze serilmiş. Onlar kalıyor, biz ayrılıyoruz.” (42)
     
  • ‘This is the final ceremony,’ said Bernard. ‘This is the last of all our ceremonies. We are overcome by strange feelings...One wants to say something, to feel something, absolutely appropriate to the occasion. One’s mind is primed; one’s lips are pursed...’
     
    “Bu kapanış töreni,” dedi Bernard. “Bütün törenlerimizin sonuncusu bu. Garip duygular egemen oluyor bize... Kişi tam anlamıyla bu duruma uygun birşey söylemek, duymak istiyor. Bilinç harekete geçmeye hazır, dudaklar büzülmüş...” (43)
     
  • ‘ ‘We are about to part,’ said Neville. ‘Here are the boxes; here are the cabs. There is Percival in his billycock hat. He will forget me. He will leave my letters lying about among guns and dogs unanswered. I shall send him poems and he will perhaps reply with a picture post card...’
     
    “Ayrılmak üzereyiz,” dedi Neville. “İşte bavullar, işte arabalar. Şurada melon şapkasıyla Percival. Unutacak beni. Köpeklerin ve tüfeklerin arasında, karşılıksız bırakacak mektuplarımı. Ona şiirler yollayacağım, o belki de bir kartpostalla karşılık verecek...” (43)

Karakterlerin bu kendine özgülüğünde “leitmotif”lerin de (sürekli tekrar edilen özellikler) önemli rolü vardır. Bunlar hem konuşmacıları ayırt etmeye yardımcı olur hem de romanın ritmine katkıda bulunurlar. Bu letimotiflere birkaç örnek verelim: Rhoda’nın “I have no face” / “yüzüm yok benim” cümlesi, Louis’in “my father a banker in Brisbane” / “Babam Brisbane’de bir banker” ve Bernard’ın “Tuesday follows Monday” / “Salı Pazartesiden sonra gelir” cümleleri. Bu cümleler sahiplerinin kişiliklerinin birer parçasıdır. Onların kimlikleri, saplantıları, çelişkileri hakkında önemli ipuçları verirler ve aynı zamanda da romanın o dairesel yapısına katkıda bulunurlar. Monologlar karakterlerin şarkılarıdır, bu leitmotifler de nakaratları. 

Ancak tüm bu bireyselliğe rağmen karakterler bir bütün oluşturmaktadırlar. Birbirlerini tamamlayarak kendi ritimlerini yaratırlar. Bu ritim kimi zaman tekrarlarla sağlanır. Sürekli gündeme gelen hendekteki ölü adam imgesi ya da Jinny ve Louis’in öpüşme hikayesi gibi. Bu öpücük hikayesi 3 kez yinelenir Susan, Jinny ve Louis tarafından. Dolayısıyla aynı tema farklı enstrümanlar tarafından farklı sesler ve farklı tonlarla çalınmış olur. Öyküyü anlatırken Jinny heyecanlıdır, Susan öfkeli, Louis ise şaşkın. Joan Bennett bu kişilerin tabiatlarının da tamamlayıcı olduğunu söyler: “Jinny’nin yaşam aşkı Rhoda’nın tiksinti ve korkusunun tamamlayıcısıdır; Jinny’nin değişiklik merakı, hayatın tüm lezzetlerini tatma ama hiçbirine bağlanmama arzusu, Susan’ın kök salma ve sahiplenme ihtiyacının karşıtıdır.”

Karakterler de oluşturdukları bu bütünlüğün, “bir”liğin farkındadırlar. Bernard sorar: “Who am I? I have been talking of Bernard, Neville, Jinny, Susan, Rhoda and Louis. Am I all of them? Am I one and distinct? I do not know” / “Ben kimim? Bernard’dan, Neville’den, Jinny’den, Susan’dan, Rhoda’dan ve Louis’den söz edip durdum. Ben onların hepsi miyim? Bir tek ve ayrı mıyım? Bilmiyorum” (223). Bir başka bölümde ise şöyle der: “I am not one person; I am many people “Ben bir tek kişi değilim; bir sürü kişiyim” (214). Görünüşte Bernard bir kişidir ama içinde, daha derinlerde pekçok farklı ses vardır. Tıpkı başka herhangi bir insan gibi, tektir, kendidir ama aynı zamanda bilincinde  pekçok başka benlik barındırır:

“They do not understand that I have to effect different transitions; have to cover the entrances and exits of several different men who alternately act their parts as Bernard” /
“işte onların anlamadıkları da bu; çünkü, kuşkusuz onlardan kaçtığımı, kaçamaklı karşılıklar verdiğimi söyleyerek şimdi benden söz ediyorlardır. Değişik geçişler yapmak zorunda olduğumu, sıraları geldikçe Bernard olarak paylarına düşen davranışları gösteren birçok değişik adamın shaneye giriş-çıkışlarını düzenlemek zorunda olduğumu anlamıyorlar.” (57-58) Bernard diğer karakterlerin zihnine girerek romanda tek bir bilinç olduğu savını ispatlar. Örneğin Neville birbaşkasının parçası olduğunun farkına varmıştır: “I become not myself but Neville mixed with somebody-with whom?-with Bernard? Yes, it is Bernard” / “O yaklaştıkça ben kendi değil, birisiyle karışmış Neville oluyorum- kiminle?- Bernard’la mı? Evet, Bernard.” (62) İşte bu şekilde Neville Bernard’la bir olur ve Bernard da ona der ki : “Let me then create you” / “ Bırak öyleyse yaratayım seni” (63). Bernard Neville ile kendini bütünleşmiş, tamamlanmış hisseder. Aralarındaki konuşma bir adamın kendi kendine konuştuğu izlenimini verir. Sanki bir kişinin iki zıt yönü gibidirler; aynı anda hem birbiriyle çatışan hem de birbirini tamamlayan iki zıt yön.

Bu “bir” olma fikri 6 konuşmacının aslında tek bir bilinci temsil ettiği savını akla getirir. Woolf’a göre bilinç çok sesli, akıcı, döngüsel ve tekrarlayıcıdır. Bu bilinçte sesler uyum içinde, ritmik bir biçimde ve tekrarlarla konuşurlar. Konuşmaları öyle ritmiktir ki bazen bir konuşmacının bıraktığı yerden hemen diğeri devam eder. Neville’in monoloğu şöyle biter: “Yaz tatilinin ilk günü bu” ve Susan’ın monoloğu başlar: “Yaz tatilinin ilk günü bu.” (44)  Dolayısıyla bunların herbiri birbirinden ayrı ve farklı monologlar olmalarına rağmen, bu farklı sesler bir bilinçte biraraya gelir ve bir nevi koro oluştururlar. Böylece roman, dalgayı andıran ritmi ve 6 sesli korosuyla bir müzik eserine döner neredeyse. Aynı tema farklı enstrümanlarla uyum içinde çalınır. Her bir enstrüman aynı temayı izlemekte fakat aynı zamanda arasıra kendi varyasyonlarını da eklemektedir. Böylelikle eser daha da ritmik bir hal alır. Interlude’lar da bu müzikal temanın bir parçasıdırlar. Ana melodinin ilerlemesine katkıda bulunurlar.

Romanın ritmini zenginleştiren bir diğer unsur da ortak imgelerdir. Aynı imgeler bir yandan farklı karakterler tarafından kullanılırken, bir yandan da karakterler interlude’lardaki imgeleri ödünç alırlar. Böylesi göndermeler kişiliğin değişken, akışkan olması fikrini destekler niteliktedir. Edward Bishop der ki: “ortak bir imge havuzu fikri tek tip tonla da birleşince bu konuşmaların tek bir bilinçte biraraya geldiği izlenimini yaratmaktadır.” Kişilikteki bu akışkanlık sözsel bir akışkanlıkla sergilenir. Bu da olay örgüsü ya da mekan yerine, sembollerin ve metaforların kullanılmasıyla sağlanır. En çok tekrar edilen imge elbette ki dalgadır. Karakterler hislerini ifade etmek için dalga metaforlarını kullanırlar:

  • Let me pull myself out of these waters. But they heap themselves on me; they sweep me between their great shoulders; I am turned; I am tumbled; I am stretched, among these long lights, these long waves..
    Çekip çıkarsam kendimi bu sulardan. Ama onlar üzerime yığılıyorlar; kocaman omuzları arasında sürüklüyorlar beni; tepetaklak oldum; düştüm; serildim bu uzun ışıkların arasına, bu uzun dalgaların...(20)
  • I cannot float gently, mixing with other people
    İncelikle salınamam, öbür insanlara karışıp. (72)
    metaforlarını kullanırlar:
  • The wave breaks. I am the foam that sweeps and fills the uttermost rims of the rocks with whiteness.
    Süpüren ve kayaların en son kıyılarını aklıkla dolduran köpüğüm ben (79).

Bu metaforlar interlude’lardaki dalga imgelemiyle mükemmel bir bütünlük oluştururlar.

Daireler de romanda çok tekrar edilen imgelerdir ve aynı zamanda romandaki tutarlılık, birlik ve tamamlanmışlık duygusuna katkıda bulunurlar. Altı karakter bahsettiğimiz tek bilinci oluşturan dairenin birer parçasıdırlar. Yapıları gereği daireler tamamlanmışlık, bütünlük sembolüdürler. Hem anlatıcı hem de karakterler sudaki dairelerden bahsederler: “Something irrevocable has happened. A circle has been cast on the waters; a chain is imposed. We shall never flow freely again” / “”Geri alınamaz birşeyler oldu. Sulara bir halka düşürüldü, bir zincir yüklendi. Artık, bir daha hiçbir zaman özgür akmayacağız.” (107) Önemli her olay sudaki bir halkadır. Dahası, karakterler de bu dairelerin süreklilik, devamllık göstergesi olduğunun farkındadırlar: “Where then is the break in this continuity? What the fissure through which one sees disaster? The circle is unbroken; the harmony complete. Here is the central rhythm; here the common mainspring” / “Peki, öyleyse parçalanmışlık neresinde bu sürekliliğin? Hangi yarıktan kişi yıkımı görür? Halka kırılmamış, uyum tam. İşte merkezdeki ritim, işte ortak ana yay.” (69)

Bir diğer önemli ve sık tekrarlanan imge, ya da daha doğrusu sembol, Percival’dir. Altı karakteri birarada tutan odur. Onu referans alarak kendilerini değerlendirirler. Percival gençliğin, güzelliğin, saflığın sembolüdür. Tanrısal bir figürdür “a great master of the art of living” / “yaşama sanatının büyük ustasıydı” (119) onalrın gözünde. İşte bu nedenle Percival öldüğünde onlar da yavaş yavaş ölmeye başlarlar. Sanki Percival bu senfoninin ana melodisidir. Bunun dışında interlude’lardaki imgeler – deniz, kuşlar, bahçe, güneş, çiçekler- monologlarda da yer almaktadırlar.

Romanda bir de ileri-geri bir hareket vardır. Bu hareket dalgaların hareketine çok benzer ve böylece ritmi şekillendirir. Bir dalgayla geçmişe gideriz, bir diğeriyle şimdiye döner ya da geleceğe uzanırız. Örneğin Bernard akşam yemeğinden sonra yaptığı konuşmada dalgalara çok benzeyen bir özet geçer. Geçmişlerini hatırlarken dalgalar geri çekilir, konuşmanın sonunda gelecekle yüzleşirken ileri gider. Aynı şey Louis hendekteki ölü adamı düşündüğünde ya da Jinny küçük bir kızken Louis’i nasıl öptüğünü hatırladığında da olur. Böylelikle okur romanla birlikte ileri geri hareket ederken sanki kitap okumuyordur da denizde sürükleniyordur. Bu tıpkı bir senfoniyi dinlemeye benzer. Tüm o gelgitler bedendeki sıvıların akışını, dolaşımınıhızlandırır. İşte bu nedenle Dalgalar bir romandan çok daha fazlasıdır. Dalgaların kendisidir o.

Edward Bishop da romanla müzik arasındaki bu paralellikten bahseder: “ Dalgalar metnin altından onun ritmini de oluştururlar. Bu ritim, geniş anlamda, hayatın ritmidir. Kitap şafaktan günbatımına, gençlikten olgunluğa ilerlerken, dalgalar da bir nevi kozmik metronom görevi üstlenir ve zamanın kaçınılmaz ve aldırmaz geçişini gösterirler.”Yani dalgaların iki işlevi vardır: karakterlerin ritme uymalarını sağlamak ve onlara saatin işlemekte olduğunu hatırlatmak. Tıpkı bir metronom gibi, dalgalar bir kez başladı mı hiç durmaz. Sürekli hareket halindedir. Romanın öyle bir ritmi var ki onu başka herhangi bir sanat eserine uyarlayabilirsiniz: bale, müzik, drama, şiir. Okurun dikkatini çeken ve imgelerle semboller vasıtasıyla okuru sürükleyen bu ritimdir.

Anlatıcının sesi de önemli bir rol oynar. Şimdiki zaman kullanımı olaylara anlık bir hava, bir ivedilik duygusu katar. Örneğin Jinny “Look, when I move my head I ripple all down my narrow body” / “Bak, başımı salladığım zaman ince gövdem bütünüyle dalgalanıyor” (31) dediğinde ya da “Now let us be quick. Now let me be the first to pull off these coarse clothes. Here are my clean white stockings” / “Şimdi çabuk olalım. Şimdi şu kalın giysileri ilk çıkaran ben olayım. İşte, temiz beyaz çoraplarım.” (32) dediğinde o sahneyi gözünüzde canlandırabilir, hatta tıpkı bir oyunu izliyormuşçasına yaşayabilirsiniz. O ânı hissedebilirsiniz. Louis The bird flies; the flower dances; but I hear always the sullen thud of the waves” / “Kuş uçuyor; çiçek dans ediyor; ama ben her zaman huysuz dalgaların boğuk sesini duyuyorum” (42) dediğinde okur da dalgaları duyabilir çünkü o da Louis’le birlikte o ânı yaşamaktadır. Dolayısıyla Bernard’ın son bölümde yaptığı zaman tasviri tüm romandaki zaman anlayışı için geçerlidir: “It is not age; it is that a drop has fallen; another drop. Time has given the arrangement another shake” / “Yaşlılık değil bu, bir damlanın düşmüş olması bu; bir damlanın daha. Zaman düzeni bir kez daha sarsmıştır.” (211). Hayat düz ya da sabit değildir. Sadece anlar vardır, şimdiki an. Su damlaları gibi ağır ağır hareket edip yaşamın her ânına yoğunluk katan şimdiki zaman.

Bu yoğunluğa karakterlerin duraksamaları da katkıda bulunur. Kimi zaman karakterler ya geçmişteki bir ânı daha net ve canlı hatırlayabilmek için veya  tam o ânı derinlemesine yaşayabilmek için duraksarlar.  Örneğin Neville boğazı kesilmiş halde bulunan adamı hatırladığında durur. O geçmiş ânı bir süre yaşar ve sonra şimdiye döner: “He was found with his throat cut. The apple-tree leaves became fixed in the sky; the moon glared; I was unable to lift my foot up the stair. He was found in the gutter. His blood gurgled down the gutter. His jowl was white as a dead codfish...” / “Boğazı kesik bulunmuştu adam. Elma yaprakları kaskatı kesildi gökyüzünde; ay gözlerimi kamaştırdı; basamağa kaldıramıyordum ayağımı. Hendeğin içinde bulunmuştu. Hendeğe gürül gürül aktı kanı. Çenesi ölü bir morina balığı kadar beyazdı...” (17). Böylelikle zaman yavaşlatılmış olur ve interlude’ların, tekrarların ve ortak imgelerin de etkisiyle bir gün hissi sağlanır.

En önemli karakter olan Bernard da romanın ritmine önemli ölçüde katkı sağlar. Bernard diğer tüm karakterleri bir kişinin farklı yanları olarak içinde barındıran o tek bilinçtir, romanın bilincidir. Monologlarından birinde o ritim duygusunu verir. Hiç duraksamadan konuşmakta ve açıkça bir yazının ritminden bahsetmektedir: “Now I am getting the hang of it. Now I am getting his beat into my brain (the rhythm is the main thing in writing). Now, without pausing I will begin, on the very lilt of the stroke-” / “Şimdi onun yapmış olduğunu kavrıyorum. Şimdi onun temposu beynimde çınlıyor (ritim, yazmada temel şeydir). Şimdi duraksamaksızın başlayacağım, vuruşun tüm kıvraklığıyla.” (59) Monoloğun tamamı oldukça ritmiktir. Okurken sanki onun bilincini takip ediyormuş gibi hissederiz. Tıpkı sürekli bir dalga hareketi gibidir. Aslında Bernard’ın ritmi romanın ritmidir ve Bernard’ın bu ritimden açıkça bahsetmesi insana Woolf okura sesleniyormuş hissi verir. Bernard’ın kendisinin ve arkadaşlarının hayatları üzerine bir roman yazma planı da bunu ima etmektedir aslında. Bazen öyle hissederiz ki sanki zaten yazmaktadır hayatlarını ve kaderlerini aslında o şekillendirmektedir. Neville’in dediği gibi: “We are all phrases in Bernard’s story, things he writes down in his notebook under A or under B. He tells our story with extraordinary understanding, except of what we most feel” / “Biz hepimiz Bernard’ın öyküsündeki tümceleriz, defterinde A’nın ya da B’nin altına yazdığı şeyleriz. Bizim en güçlü biçimde duyduklarımızı dışlayarak görülmemiş bir anlayışla anlatır öykümüzü” (50). Son interlude Bernard’ın ölümünden sonra gelir ve öncekilerden farklı olarak bu geçmiş zamanda yazılmıştır. Romanın bilinci ölmüştür. Dolayısıyla, zaman akmaya devam etse de, doğanın ritmi devam etse de, Bernard için artık anlar yoktur. Artık hepsi geçmişte kalmıştır.

Sonuç olarak, romandaki herşey dalga imgesi etrafında toplanır ve hep birlikte engin denizi, hayat denizini oluştururlar. Olay örgüsü yoktur. Yalnızca akış vardır. Karakterler sırayla sahne önüne gelir ve şarkıya benzer şiirlerini okurlar. Ardarda çıkarlar sahneye, sürekli. Daire dönemye devam eder. Arada bir duraksarlar o kadar. Son bölümde Bernard şöyle der: “How fast the stream flows from January to December! We are swept on by the torrent of things grown so familiar that they cast no shadow. We float, we float...” “Nasıl da hızlı akar ırmak ocaktan aralığa doğru! Bir tek gölge bile düşürmeyecek denli yakınımızda gelişen olayların seliyle sürüklenip götürülüyoruz. Yüzüyoruz, yüzüyoruz...” (201). İşte bu şekilde karakterler roman boyunca dalgalarla, birbirlerinin monologlarının içinde ve bir bakıma Woolf’un monologları olan interlude’lar içinde yüzerler. Romanın ritmiyle hafifçe sürüklenirler. Sürekli, uyumlu bir akış oluştururlar. Kendine ait bir ritmi olan bir akış. Bu ritim okuru romanın içine çeker ve onu dalgaların içinden taşıyıp sahile getirir. Bu yüzme, sürüklenme deneyiminden sonra insanın hayata bakışı, bilinç anlayışı, insana bakışı değişebilir. Çünkü artık resmin bütününü son derece sıradışı bir perspektiften görmüşsünüzdür. Böylelikle Woolf modern çağın ayrık, lime lime olmuş parçalarını bu uyumlu ritimde bir araya getirir. Doğaya bakın, dalgalara bakın, bu uyumu görecek, melodisini duyacaksınız.

 

VİRGİNİA WOOLF

http://www.msxlabs.org

Alıntı:

"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum.O korkunç yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum.Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım.Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin.Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı.Hayatını mahvettiğimin farkındayım,ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum.. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun.Artık benim için her şey bitti.Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."

Virginia Woolf (25 Ocak 1882 – 28 Mart 1941) İngiliz feminist, yazar, romancı ve eleştirmen.

1882'de Londra'da dünyaya gelen Virginia Woolf, Victoria devri'nin tanınmış yazarlarından Sir Leslie Stephen'ın kızıydı. Annesi ve babası daha önce başkalarıyla evlenmişler, dul kaldıktan sonra ise bir araya gelmişlerdi. Her ikisinin de ilk eşlerinden çocukları vardı. Sir Leslie Stephen'ın ilk eşi, ünlü romancı William Makepeace Thackeray'nın kızıydı. Thackeray'nın eşi akıl hastası olduğundan, Leslie Stephen'ın bu kadından olan kızı Laura, anneannesine çekmiş, yirmi yaşında bir akıl hastahanesine kapatılmıştı.O yıllarda kadınların ikinci planda kalması nedeni ile okula gönderilememiş fakat babası yardımı ile kendini geliştirmiştir.

Özellikle Viktorya tarzı yaşamaya karşı olan Virginia Woolf, yazılarında da bundan bahseder. Vanessa Bell daha küçük bir yaşta iken bir ressam olmaya, Virginia Woolf ise bir yazar olmaya karar verir. Kendisini babasının kütüphanesinde geliştiren Virginia Woolf 1895'de bir gazetede kısa hikayelerini yayınlatır.

1904'te babasının ölümünden sonra Bloomsbury'ye taşınması ise hayatında ciddi bir dönüm noktası olmuştur. Bloomsbury grubu içinde birçok ünlü edebiyatçıyı barındıran ve cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla tanınan bir grup entelektüelden oluşuyordu.Grupta bulunan birçok kişi eşcinsel ya da biseksüeldi. İnsanlar onları etik bir grup olarak görüyorlardı. Grupta John Maynard Keynes, E. M. Forster, Roger Fry, Duncan Grant ve Lytton Strachey gibi ünlü kişilikler vardı. Woolf 1909'da bir süreliğine Lytton Strachey ile nişanlandıysa da 1912'de Leonard Woolf ile evlendi.

Virginia Woolf ile Leonard Woolf'un evlilikleri cinsel açıdan yeterli olmasa da, Virginia Woolf için çok önemli olmuştur.Leonard'ın bir basımevi vardı ve bu da Virgini Woolf'un yazdığı kitapları yayımlatması için bir fırsat olmuştu.

Bu arada kadınlara da yakınlık duyan Virginia Woolf'un eserlerinde kadın yakınlıklarına bol bol rastlanır. Bir klasik olan Orlando isimli romanı bir aşk mektubuyla beraber sevgilisi Vita Sackville-West'e adanmıştır. 1925 yılında yayımlanan Mrs. Dalloway ünlü yazarın adıyla anılacak ‘bilinç akışı’ tekniğinin en başarılı örneklerinden biridir.

Mrs.Dalloway'den başka birçok kitap daha yayımlamış(Orlando,Dışa yolculuk,Yıllar,Gece ve Gündüz,Jacob'un odası,Flush...),bunlar çok ilgi görmüştür.Kitaplarının kapaklarında kardeşi Vanessa Bell'in resimleri bulunmaktadır. 1930'ların sonlarında 2.dünya savaşının patlak vermesi onları tedirgin etmiş,Virginia Woolf yaşananları görmek istemiştir.Leonard Woolf'un yahudi olmasından dolayı eğer yakalanırlarsa geri temsil edilmeyeceklerini ve orada öldürüleceklerini bilmelerine rağman gitmişlerdir.

Perde Arası romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu. Her gün savaş korkusu ve yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres, dehşet ve korku sonucu ruhsal bunalıma girmiş, 28 Mart 1941’de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan nehre ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir. Virginia Woolf geride iki intihar mektubu bırakmıştır. Birisi kardeşi Vanessa Bell'e diğeri ise kocası Leonard Woolf'a. Yazar, modernist hareketin en önemli kişilerinden biri olarak tarihe geçmiştir ve roman türünün gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. Bir profesyonel olarak 1905'lerde yazmaya başlayan Virginia Woolf'un ilk kitabı olan The Voyage Out (Dışa Yolculuk) 1915'te yayınlanmıştır. Bu kitabın yazımı çok uzun sürmüş,bir yıl içinde üç kez tekrar yazılmıştır. Özelllikle annesinin ölümünü yenmesi ile ilgili olan bu kitap ilginç olduğu kadar etkileyicidir.

1929 tarihli "Kendine Ait Bir Oda" feminist hareketin klasik bir kitabı olarak kabul edilir. Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf’un belki de en kolay okunan kitabıdır. Çünkü konu çok somuttur: “Kadın ve Edebiyat.”

Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ‘ezeli’ ve de ‘ezici’ bir soru vardır: “Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” İşte Virginia Woolf bu ‘yakıcı’ soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”

Daha sonralarda Virginia Woolf tarafından kaleme alınan Flush'ta bir köpeğin bakış açısı fark edilir.

... güçlü kuvvetli, enerji dolu, yaşama sevinci içinde genç Robert Browning bir bomba gibi patlamıştı Elizabeth Barrett’in sessiz hasta odasında. İngiliz edebiyatının en ünlü aşk öyküsüdür onların aşkı. Tiyatro oyunları yazılmış, filmler yapılmıştır bu konuda. Nasıl mektuplaştıklarıı, Robert Browning’in Wimpole Sokağı’ndaki bir evde divanda yatan Elizabeth’i nasıl görmeye geldiğini, bu ziyaretten sonra üç ay içinde Elizabeth’in mucize kabilinden nasıl yürümeye başladığını, gizlice evlenip Floransa’ya kaçtıklarını herkes bilir. Hatta Virginia Woolf’un The Common Reader’da dediği gibi, İngiliz şiirinin en önemli adları arasında olan bu iki şairden tek dize okumamış olanlar bile! Virginia Woolf’un Flush’ı bu konuda son derece sevimli bir kitaptır. Elizabeth Barrett Browning’in çok sevdiği İtalya’ya kaçarken beraberinde götürdüğü köpeğin yaşamöyküsünü anlatan Flush’da bu aşk öyküsünü bir de o köpeğin açısından görürüz.

Mina Urgan

Gece ve Gündüz Virginia Woolf'un ikinci romanıdır. Woolf'un "bilinç akışı" tekniğini kullandığı daha sonraki modern deneysel romanlarından farklı olarak klasik gerçekçi üslûpla kaleme aldığı bu eser, olay örgüsü, gerçek mekân tasvirleri ve titizlikle betimlenmiş karakterleri, dönemin atmosferini yansıtan özellikleriyle dikkat çekiyor.

1920'de yayımlanan roman, daha sonraki eserlerinin habercisi olarak, nesnel gerçekliğin ve tarihselliğin insan bilincindeki yansımalarını birbirinden oldukça farklı karakterlerde ustalıkla canlandırıyor.

Roman, Birinci Dünya Savaşı öncesi Londra'sında geçer. Woolf, dönemin entelijansiyasını, fikir ve ruh dünyasını mizahî ancak sıcak, insanî bir dille anlatır. Kadın hakları, sınıfsal farklılık, aşk, evlilik ve özgürlük gibi meseleleri, karakterlerinin yaşamları, mücadeleleri, umutları, acıları ekseninde tartışıyor. Gece ve Gündüz, Katharine, Mary ve Ralph'in hakikat arayışlarında tanık olduğumuz modern insanın yazgısı, bir başkasını anlama çabası üzerine duygulu ve derin bir metin.

“Virginia Woolf, 1931’de yayımladığı Dalgalar’ı yazarken ise, bu kitapla o güne değin hiçbir başka romancının göze alamayacağı değişik şeyleri yapmak istediğini, bu romanın o güne değin yazılan hiçbir başka romana benzemeyeceğini biliyordu. (...) Çünkü Dalgalar, ‘hem düzyazıyla kaleme alınacak, hem de şiir olacaktı; hem roman olacaktı, hem de tiyatro oyunu. Virginia Woolf, Dalgalar’da dış dünyayı yok eder. Üç erkek ve üç kadının çocukluklarından yaşlılık dönemlerine kadar tüm hayatlarının anlatıldığı kitapta dış dünya nesnel olarak değil, ancak kişilerin iç dünyalarına yansıdığı kadarıyla verilir. “Bir olay örgüsüne uyarak değil, bir ritme uyarak” yazılan kitap, “şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata neden girsin ki” diyen Woolf tarafından iki yıl içinde üç kez yazılır ve dalgaların sesine uydurularak, şiir gibi yüksek sesle okunarak düzeltilir... Gerçekçi roman geleneğinden tam bir kopuşu temsil eden Dalgalar, bilinç akışı tekniğiyle yazılan romanların en önemlilerinden biridir

 

Ethem BARAN


ebaran@meb.gov.tr

 “Ama bir gün kahvaltıdan sonra gelmezsen, bir gün seni bir aynada, belki de bir başkasının ardından bakar görürsem, telefon senin boş odanda çınlar, çınlarsa, ondan sonra ben, anlatılmaz acılardan sonra ben –çünkü insan yüreğinin çılgınlığına son yoktur- bir başkasını arayacağım, bir başka sen bulacağım. Bu arada, gel, zaman saatinin tik taklarını bir vuruşta susturalım. Yaklaş!”

Yıllar önce, Sonrası Ayrılık adlı ilk öykü kitabımda yer alan “Yağmurlar Biter” adlı öyküme Virginia Woolf’un bu şiirsel ve beni o yıllarda çok etkileyen –şimdi de bu etki azalmış sayılmaz- satırlarıyla başlamıştım. Oysa Woolf, 28 Mayıs 1929 tarihli güncesinde, Dalgalar romanıyla ilgili olarak şöyle yazıyordu:

“Nasıl başlayacağım? Ne biçim bir şey çıkacak ortaya? Büyük bir dürtü duyduğum yok; bir ateşle yanıyor da değilim. Yalnızca büyük bir güçlülüğün baskısı duyduğum. Ne diye yazmalı öyleyse? Her sabah küçük bir parça yazıyorum, kendimi eğlendirmek için. Bu parçaların bir tutarlılık taşıdığını söyleyemem. Bir öykü anlatmak değil çabam. Ama böylesi de olur belki. Düşünen bir kafa. Olur ki birtakım ışık adaları vardır –sürdürmeye çalıştığım bu akışın içindeki adalar-; kendi kendine geçip giden yaşam.”

Virginia Woolf’ta beni çeken neydi, bir öykü anlatma çabasında olmaması yani sadece geçip giden yaşamı anlatma isteği miydi, şiirsel üslûbu muydu, modernist anlayışı mıydı, bilmiyorum.
Pencereden görünen herhangi bir şeyin yazının, dahası romanın konusu olabileceğini söylüyordu Woolf. Bu bir gemi de olabilirdi, bir çöl de... Yeter ki yaşamı yansıtsın. Böylece yirminci yüzyıl romanının asıl sorununun “yaşam” olduğu ortaya çıkıyordu.

Virginia Woolf, çağdaşı James Joyce ve William Faulkner’le birlikte geleneksel roman anlayışına karşı çıkan, romana yepyeni boyutlar getiren bir yazardı. Bu üç yazarın adlarının bir arada geçmesinin en başta gelen nedeni “bilinç akımı”tekniğidir. Bu tekniği ilk uygulayanlardan biri James Joyce’dur. Ulysses adlı romanında, bu tekniği kendisinden sonra birçok yazarın kullandığı bir yöntem hâline getirmiştir.

Bilinç akımı, “bir karakterin zihinsel süreçlerinin tüm akış ve boyutlarını, bu süreçlerin bilinçli ve yarı bilinçli düşüncelerle, anı, beklenti, duygu ve rastlantısal çağrışımlarla karışmasını da kapsayacak biçimde dile getirmeyi amaçlayan bir anlatım türü” olarak tanımlanır. Bu tür anlatımlarda, insanın belleğine çarpan izlenimler olduğu gibi yani bilince yansıdığı biçimiyle, bir akış hâlinde, o kişinin o anda yapmakta olduğu şeyle aynı anda, aynı cümlede anlatılır. Bu anlayıştaki yazarlar romanda o güne değin benimsenen anlamdaki ‘konu’yu bir yana bırakmışlar, yalnızca bireyin izlenimlerini ve bu izlenimlerin getirdiği çağrışımları konu edinmişlerdir.

Virginia Woolf, geleneksel romandaki gerçekçiliğin, yaşamın asıl gerçeklerini yansıtmadığına, yapay olduğuna inanıyordu. Gerçek, her insana göre değişen, elle tutulamayan, su gibi akan bir şeydi. O hâlde bir romanda, kişinin o gün ne yaptığını, başından neler geçtiğini anlatmak değil, aklından gelip geçen duygularla düşünceleri, anlık izlenimleri saptamaya çalışmak esas olmalıydı. Çünkü gerçek yaşamda büyük bir karmaşa vardı. Hiçbir şey için kesin bir başlangıç, orta ve sondan söz edilemezdi. Oysa gerçekçi romancılar, roman kişilerinin yaşamını başlangıcı, ortası ve sonu olan derli toplu öykülere dönüştürerek gerçeği yansıttıklarını sanıyorlardı. Böylece de yaşamın asıl gerçeklerini görmezden geliyorlardı. Çünkü yaşamın asıl gerçekleri maddesel değil, ruhsaldı; dış dünyayla değil, insanın iç dünyasıyla ilişkiliydi.

Virginia Woolf’un amacı, gerçekçi romancılar gibi yaşamın bir fotoğrafını çekmek değildi; insanların günlük yaşantılarındaki duygu, düşünce ve olayları belli bir sıralamayla düzenlemeksizin, olduğu gibi, olanca karmaşıklığı ile ve “binlerce izlenim” biçiminde aktarmaktı.

İşte bu yüzden Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Dalgalar gibi romanlarında belli bir olay örgüsü yoktur; başı, ortası ve sonu olan bir öykü anlatılmaz.

Mrs.Dalloway tıpkı James Joyce’un Ulysses’i gibi bir tek günde geçer. Clarissa Dalloway, akşam bir parti düzenleyecektir, alışveriş için sokağa çıkar, çiçekçiye uğrayıp çiçek alır, eski sevgilisiyle görüşür; bu arada savaş yüzünden dengesi bozulan bir genç kendini öldürür. Romanın konusu budur. Londra’da, 1923 yılı Haziran ayının bir günü... Londra meydanlarının büyük saatleri, özellikle Big Ben her yarım saatte bir çalar ve biz roman kişilerinin neler yaptığını saat saat izleriz.

Belki de bu yüzden Virginia Woolf, Mrs. Dalloway romanına “Saatler” adını vermeyi düşündüğünü yazar günlüğünde.
Virginia Woolf, 1925 yılında yayınlanan bu romanına “Saatler” adını vermemiştir ama yıllar sonra, 1999 yılında bir Amerikalı yazar, Michael Cunningham, Virginia Woolf’un yaşamına ve 1941’deki intiharına göndermelerle dolu ve Mrs. Dalloway’ı temel alan romanına Saatler adını verir.

Michael Cunningham, otuz yaşında yayınladığı ilk romanı satmayınca yazmaya ara vermişti ve hayranı olduğu Virginia Woolf’un Mrs.Dalloway’inden yola çıkarak yazdığı üçüncü kitabı Saatler’i yazdığında yine satmayacağını düşünüyordu; “Bu benim sanatsal kitabım olacaktı. Plânım en çok satan listelerine girecek bir sonraki kitabımla arayı kapatmaya çalışmaktı.” diyordu. Ama Saatler ile 1999 Pen Faulkner Ödülü ve 1999 Pulitzer Ödülü’nü kazandı. Kitap ülkemizde de 2000 yılında yayınlandı ve 2000 Yılı Dünya Kitap Çeviri Ödülü’nü aldı.

Saatler (The Hours) yönetmen Stephen Daldry tarafından sinemaya aktarıldı. Cinselliklerinde kararsız üç kadının anlatıldığı filmde Virginia Woolf’u Nicole Kidman canlandırıyordu; filmin diğer oyuncuları ise Meryl Streep ve Julianne Moore’du.

Saatler, 2003 yılı Altın Küre En İyi Film, 2003 Altın Küre En İyi Kadın Oyuncu ve 2003 Berlin Altın Ayı En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini aldı. Nicole Kidman bu filmdeki Virginia Woolf rolüyle 2003 En İyi Kadın Oyuncu Oscarıyla ödüllendirildi.
 



http://www.radikal.com.tr/

Ünlü İngiliz yazar Virginia Woolf: "Çoğu edebiyat erkekler tarafından, kendi ihtiyaçları doğrultusunda ve kendi kullanımları için yapılıyor"

Derleyen: AYŞE AKDENİZ


 "Sevgilim, aklımı yine kaybediyorum. Bundan eminim. Daha önce geçirdiğimiz o korkunç zamanlara yeniden katlanamayacağımızı hissediyorum. Ve, bu sefer iyileşemeyeceğim. Sesler işitmeye başladım, konsantre olamıyorum. Bu nedenle yapılması en iyi gibi görünen şeyi yapıyorum. Bana mümkün olan en büyük mutluluğu verdin. Her yönden, olabilecek en iyi kişiydin. Bu korkunç hastalık gelmeseydi, iki insanın bizden daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Daha fazla mücadele edemeyeceğim. Senin hayatını bozuyorum, ben olmazsam çalışabileceksin..."

İnsanı derin düşüncelere sürükleyen, içini acıtan bu hüzünlü mektup Virginia'nın kocasına yazdığı son mektuptu. Virginia Woolf, bu son mektubunu 28 Mart 1941'de yazdıktan sonra, saat 11.30'da yürüyüş bastonunu aldı, evinden çıktı, nehre yürüdü, cebine ağır taşlar koydu ve onu ebediyen yutmaya hazırlanan Ouse nehrinin acımasız sularına bıraktı kendisini. 59 yaşında çok güzel bir kadındı. Cesedi 18 Nisan'da bulundu. İntiharından bir-iki ay önce aklını kontrol edememeye başlamıştı. Woolf'un külleri evinin bahçesine, bir çift karaağacın dibine serpiştirildi. Kocası Leonard Woolf 1969 yılında öldüğünde onun da külleri aynı yere serpiştirildi. Evi, Sussex'de Ouse nehri yakınlarındaydı. Virginia ve Leonard, hayatlarının sonuna kadar burada yaşadılar. Şimdilerde yaz aylarında haftada iki gün ziyarete açık olan bu eve girince, zaman içinde yolculuğa çıktığınız hissini veriyor.

Kova burcu kadını Virginia Woolf 25 Ocak 1882'de doğdu. Seçkin ve kırılgandı. Annesinin güzelliğini, babasının edebiyat yeteneğini almıştı. En büyük tutkusu yazmaktı. İçi içine sığmayan, biraz da utangaç bir yapısı vardı. Sohbeti müthiş keyifliydi. Ancak bazen kaba olabilir ve kötü şakalar yapardı. Egzantrikti, yolda yürürken insanlar dönüp bakardı.
Aynı zamanda bir başka dünyanın da insanıydı. Tuhaf seslerin, halisünasyonların onu rahat bırakmadığı bir dünya.

Hep depresyon

İlk depresyonunda 13 yaşındaydı. Ötekilerde 22, 28, 30 yaşlarında. 31-33 yaş arası sık aralıklarla ağır depresyonlar geçirdi, hatta bu dönemde gelen çılgınlığın geçmeyeceği sanılmıştı. Aile tablosuna bakıldığında da durum pek iç açıcı sayılmaz. Ruh sağlığı bozuk olan erkek kardeşi genç yaşta öldü. Öteki erkek ve kızkardeşi de sinir bozuklukları yaşadılar. Woolf'un karamsar babası Sir Leslie Stephen iki depresyon atlattı. Dedesi ve kimi kuzenleri de ciddi ruhsal sorunlar yaşadılar. Bu üzücü aile tablosuna karşın, Virginia'nın olağanüstü bir yetenek olan babası Sir Leslie Stephen, "Ulusal Biyografi Sözlüğü"nün bulucusuydu, sözlüğün çoğunu da kendi yazdı. Virginia Woolf'un kızkardeşi Vanessa ressam, erkek kardeşi Adrian Stephen İngiltere'nin ilk psikanalistlerindendi. Kocasının anılarına göre 1940 yılının Mayıs ayında, yakın dostlardan oluşturdukları, içinde Adrian'ın da bulunduğu bir grup toplandılar. Muhtemel bir Alman işgalinde ne yapacaklarını konuştular. Nazilerin eline düşmek yerine kendilerini garaja kapatıp intihar etmeye karar verdiler. Virginia'nın erkek kardeşi Psikanalist Adrian, muhtemel Alman işgalinde kullanılmak üzere onlara öldürücü dozda morfin tedarik etti.

Araştırmalara göre manik depresif hastalıklara, yazarlar arasından oldukça sık rastlanıyor. Yine bu araştırmalara göre, Virginia Woolf ve benzeri hastalıklı yazarların depresyonlu dönemlerinde verimli olmadıkları ve sadece hastalığın manik dönemlerinde üretken oldukları anlaşılıyor.

Cinsel taciz
Virginia'nın cinsellikle tanışması maalesef henüz altı yaşındayken oldu. Yirmili yaşlarında olan üvey abisi Gerald, küçük Virginia'yı ayakta tutup, eliyle cinsel organını inceledi. Virginia bunu asla unutmadı. Ergenlik çağına geldiğinde ise, öteki üvey abisi George geceleri gizlice Virginia'nın yatağına girer, onu öper, okşar, sarılırdı. Utangaç Virginia 22 yaşına kadar, George'un bu alışkanlıklarına karşı sessiz kaldı. 30 yaşına kadar evlenmedi ve evliliği boyunca frijitti.

Virginia'nın bu tacizler sonrası erkeklerle flört edip kadınlara âşık olması şaşırtıcı değil. Fakat, geçirdiği manik depresyonlar cinsel tacizle bağlantılı değildi, temelinde genetik faktörler vardı. Fakat sevdiklerini/ kardeşlerini kaybedişi, ergenlik çağındaki genç kızın benliğinde derin yaralar açtı ve ilk depresyonunun gelişini hızlandırdı kuşkusuz. 16 yaşındayken, esmer güzeli romantik kadın Madge Vaughan'a ilgi duydu. Kısa sürede yakınlaştılar, fakat Madge bir süre sonra evlendi. 20 yaşındayken 37 yaşındaki Violet Dickinson'a ihtiras dolu mektuplar yazmaya başladı. Violet'e yazdığı mektuplar, "Violet'im", "Kadınım" diye başlıyor,
"Sevgilin" ya da, "Senin" gibi sözcüklerle bitiyordu. Sevgi ifade eden, arzu ve özlem dolu, istekli ve isteklerinde ısrarlı mektuplardı bunlar.

"Gece uyandığın zaman kollarımın sana sarıldığını hisset" gibi duygusal cümleler yer alıyordu mektuplarında. Virginia'nın ilişkilerinin çoğunda seksüel element yoktu. Violet'le 10 yıl süren yakınlıkları tamamen duygusal boyutlarda kaldı.

1909 yılında, aklı ve zekası ile ünlü kuzeni Lytton Strachey (Bizde de gösterilen, "Carrington" adlı filmin kahramanlarından) Virginia'ya evlenme teklif etti. Lytton'un eşcinsel olduğunu bildiği halde kabul etti. Lytton ertesi gün teklifini geri çekti ama araları bozulmadı. İşin ilginci kocasıyla yakınlaşmasına o neden oldu. Ve genç kadın 30 yaşındayken, politik bir kişiliği de olan yazar Leonard Woolf ile evlendi.

Leonard karısının frijit olduğunu anladığında Virginia, "Cinsel orgazmı son derece abartılı buluyorum" dedi. Balayı ertesinde cinsel ilişkileri kalmadı, buna karşın mutluluğu 28 yıl boyunca birbirlerinde buldular. Virginia, Leonard Woolf'u hayatta herkesten daha fazla sevdi. Kızkardeşi Venessa'yı da çok seviyordu, aynı zamanda onun kadınsılığına da özendi. Bir keresinde kendisi için, "Öyle veya böyle değilim, kadın da değil erkek de değil" dedi. Sekssiz evlilik hayatında kendini yazmaya verdi. "Gerçekte umurumda olan dünya; aşk, kalp, seks, ihtiras olmayan, rüya gibi belirsiz dünya (yazmak) ve bunu sahiden enteresan buluyorum" dedi. Fakat bu sözlerine karşın ilişkileri hep oldu.

Kadınlar

40 yaşındayken, 30 yaşındaki yazar Vita Sackville ona âşık oldu. 400 yıllık aristokrat geçmişi olan Vita'yla olan ilişkisi Virginia Woolf'un, tek fiziksel eşcinsel ilişkisiydi. Beş yıl sürdü. Evliliklerinin tehdit altında olmadığını bilen kocası Leonard bu ilişkiden rahatsız olmadı. Vita bir arkadaşına yazdığı mektupta Virgina'nın seksüelliği ile ilgili olarak,

"Hakkında o tip şeyler düşünülecek biri değil. Düşünüldüğünde tuhaf kaçan bir şey var, yerine oturmayan" dedi. Virginia ise Vita'ya yazdığı bir mektupta, "..hadım olmak mükemmel bir şey, benim gibi" dedi. Vita ile olan ilişkisi sırasında en güzel eserlerini verdi. Virginia'ya daha sonra besteci Ethel Smyth çılgınca âşık oldu, fakat bu kovalamaca başarılı olmadı.

Virginia Woolf'un babası ile benzeşen çok yönü vardı. Babasına olan sevgi ve nefret duygularını saklamaya hiç gerek duymadan, "Deniz Feneri" romanında Mr. Ramsey karekterinde işledi. Babası da Virginia gibi uzun boylu ve sıskaydı. İkisi de yürüyüş yapardı. İkisi de sağduyulu, makul, okunur incelemeler yazdı. Ancak düşünce tarzları farklıydı. Babası net ve mantıklıydı, Virginia hayal kurardı. İkisi de şiiri sevdiler ve büyüleyici bir tarafları vardı. İstediklerinde ikisi de çok kaba olabilirdi. Para meselelerini konuşmaktan ikisi de hiç hoşlanmadı. Çok çalışkandılar. Hoşgörülü olmayan eleştirmenleri sevmediler. İkisi de kadınlardan destek aldılar.

Virginia'nın annesi çok yararlı işlerle uğraştı. 1883'de "Hasta Odasını İdare Etmek" üzerine yazdığı bir kitabı yayınlandı. Bu kitap daha sonra Hogarth Press tarafından tekrar basıldı. Virginia, "Deniz Feneri"nde 49 yaşında ölen annesini 'Mrs. Ramsey' olarak çıkardı karşımıza.

1913-1914 arasında ikinci büyük depresyonunu yaşadı. Kocası Leonard karısının hastalığıyla ilgili çok detaylı notlar tutmaya bu dönemde başladı. Leonard 1915 depresyonuyla ilgili olarak, not defterine, "İki-üç gün neredeyse hiç susmadan konuştu. Odadaki kişileri ne gördü ne de duydu. Bir gün boyunca söyledikleri anlaşılabiliyordu. Fakat yavaş yavaş anlaşılmaz oldu. Kelimeler, anlamsızca yanyana geldiler sadece. Konuşma baskısı olmalı..." diye yazdı. Bundan 15 yıl sonra Virginia Woolf, "Mrs. Dalloway" romanını yazdığında, akıl hastalığını fiktif olarak işledi.

Hayatı boyunca ağır depresyonlar yaşayan İngiliz yazar Virginia Woolf, roman formuna kendi orijinalitesini kattı. Derin feminist çalışmaları da haklı bir üne sahiptir. Woolf, çoğu ressam, yazar, politik kişilerden meydana gelen "Bloomsbury Grubu"nun merkez figürlerindendi. Romanları, yine kocasıyla birlikte kurdukları "Hogart Press"de basıldı. İlk romanı "The Voyage Out/Dışa Yolculuk" 1915'de, daha sonra, "Gece ve Gündüz" 1919'da çıktı. Realist bir roman olan "Gece ve Gündüz"de, Londra'da yaşayan Katherine ve Mary isminde iki arkadaşın zıt hayatlarını anlattı. Kardeşi Toby'nin hayatı ve ölümü üzerine olan "Jacob'un Odası" 1922'de basıldı. 1931'de çıkan "Dalgalar" Woolf'un en zor romanıdır muhtemelen. Çocukluklarından yaşlılıklarına anlattığı altı karakterin hayatıdır bu çalışma.

"Deniz Feneri" (1927) ve "Dalgalar" (1931) adlı romanlarıyla kendisini çağdaş yazarların başında gelenlerden olduğunu ispatladı. Virginia Woolf büyük kitleler tarafından okunmaya başlandığında kırklı yaşlarındaydı.

Virginia Woolf'un feministlik alanında ilgilendiği motifler "Kendine Ait Bir Oda" (1929) adlı eserinde baskın bir şekilde ortaya çıktı. Bu çalışmasında, kadın yazarların başarılarını engelleyen, umutlarını köstekleyen durumları ve ön yargıları inceler. 500'e yakın düz yazısı vardır. Virginia Woolf edebiyat formatında değişiklikler olmasını savundu, çünkü, "Çoğu edebiyatın erkekler tarafından, kendi ihtiyaçları doğrultusunda ve kendi kullanımları için yapıldığını" söyledi.

 
 
>

Valid HTML 4.01 Transitional