Yasunari Kawabata
Dağın Sesi

Yasunari Kawabata (1899-1972)


share
 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

07.11.2012

 


  Editörün Notu: 1968 yılında Nobel ödülünü kazanan Kawabata'nın eserleri, kadîm Japon geleneklerini, Japon insanının zarafetini, doğa düşkünlüğünü, duygusallığını, özlemle ve  melankolik bir şiirsellikle anlatmaktadır.  Duru bir dil ile yazdığı eserleri Japon şiiri "haiku" geleneğinin sadeliğini yansıtır. Yaşlılık üzerine "melankolik bir meditasyon" olarak kabul gören "Dağın Sesi", aynı zamanda 2. Dünya Savaşı etkisiyle değişmekte olan Japon aile yapısını  ve geleneksel Japon değerlerini sorgulamaktadır.
  Faydalı Bilgiler :
http://www.thejapanfaq.com/FAQ-Primer.html - Japon kültürü üzerine bir site
http://nobelprize.org/nobel_prizes/ :Kawabata'nın Nobel Konuşması
Sitemizdeki diğer Kawabata sayfaları :
Karlar Ülkesi
Bin Beyaz Turna

  Dağın SesiDAĞIN SESSİZLİĞİ

Aslı E. Perker

http://www.asliperker.com

Dünya okurları ve akademisyenlerinin ortak görüşü Yasunari Kavabata'nın Japon yaşayışını birebir ifade eden en mühim yazar olduğudur. ''Japon olmak ne demektir''i onun yazdıklarını okuyarak anlayabileceğimizi söylerler. Bununla beraber Kavabata okumanın zorluğundan da ziyadesiyle bahsederler. Hatta Batı dünyası 1920'lerde eser vermeye başlayan Kavabata'yı çok uzun bir süre anlayamaz. İlk olarak İzu Dansçısı adlı eseri 1942 yılında Almanca'ya çevrilir. Bundan kuvvet alan bir başka yayınevi Edward Seidensticker'ın çevirileriyle İzu Dansçısı'nı, Kar Ülkesi'ni ve Bin Beyaz Turna'yı 1956, 1959 yıllarında İngilizce olarak yayımlar. Ancak çevirmen Seidensticker, Kavabata'nın Dağın Sesi adlı romanının bir taslak tercümesini aynı yayınevine sunduğunda reddedilir. Daha fazla yazarın dejenere, enerjisi düşük romanlarını basmak istemediklerini söylerler. Kavabata buna şaşırmaz, tıpkı Japon okurları gibi. Zira onlar zaten nasıl olup da Batı dünyasının bu kadar 'Japon', hatta 'haddinden fazla Japon' olan bir yazarlarını okuyabildiklerini anlamadıklarını ifade etmişlerdir.

Ancaak... Aynı yayınevinin tutumu 1968 yılında Kavabata'nın Nobel'i almasıyla değişir. İşte bu tarihten sonra Kavabata tüm dünyada tanınan ve daha önemlisi okunan bir yazar haline gelmiştir. Nobel ödüllü bir yazar ''Ben okumam'' diyerek bir kenara koyulamayacağına göre onu anlamanın yolları bulunmalıdır. Kavabata okumanın şartı hayatı rölantiye almaktır. Okurun adeta kan dolaşımını bile yavaşlatması gerekir. Romanlarını çok uzun sürelerde yazan - ki bu kimi zaman on iki yılı bulur – Kavabata okurundan da aynı sabrı beklemektedir. Sonuç değil, oraya giden yol önemlidir. ''Zaman tüm insanlar için aynı şekilde akar'' der, ama, ''Her insan zamanın içerisinde farklı bir şekilde akar.'' Zen Budizminden etkilendiği muhakkaktır. Hatta Nobel'i aldıktan sonra yaptığı konuşmada buna geniş bir yer verir. Bu inanç sistemini açıklar. Müritlerinin tek kurtuluşu kendilerini saatlerce dünya işlerinden ayırmalarından geçmektedir, bir tek bu yolla güzelliğe erişilebilir. Zen basitliğe odaklanır ve işte bu basitlik güzelliği doğurur. Tıpkı Kavabata'nın yazdıklarında olduğu gibi.

Adeta ruhunun en derinliklerine inip, oradaki temel duyguyu çıkartmayı, iyisiyle kötüsüyle her ne ise onu da en temiz cümlelerle yazmayı başarır. Söylemek istediği son derece nettir, hiçbir duygusunu saklamaya çalışmadığı için de dürüsttür. Ki yazdıkları arasında söylemesi pek güç olan çok şey vardır. Her şeyden evvel erotizmi sıklıkla kullanır. Örneğin Dağın Sesi adlı romanında 62 yaşında bir adamın gelinine karşı duyduğu ilgiden bahseder. Uykuda Sevilen Kızlar'da yaşlı bir adamın bakire genç bir kadının yanında çırılçıplak yatarken yaptığı ruhsal yolculuklar konu edilir. Bunun dışında çeşit çeşit kadın erkek ilişkisine dair temeları kullanmaktadır. İki cins arasındaki derin farklılıklardan ve bunun farkındılağıyla beraber gelen sıkıntılardan söz eder.

Tabii başka bir bakış açısından ele alacak olursak belki de onun yazdıkları sadece Batılılara tuhaf gelmektedir. Zira geyşalık kültürünün olduğu bir toplumda bunlar okunması, anlaşılması daha kolay metinler olabilir. Şüphesiz Karlar Ülkesi adlı romanındaki ilişkiler zincirine Batılılar başka, Japonlar başka türlü bakmaktadırlar. Ama yine de Japonların Kavabaka'nın 'haddinden fazla Japon' olduğunu söylediğini bir kez daha tekrarlayalım.

Yazar kullanılacak dilin yalınlığı, basitliği konusunda o kadar ısrarlıdır ki romanlarının sayfa sayıları genelde pek azdır. Hatta bazılarına rakama vurulduğunda novella denmesi icap etmesine rağmen içeriğinin ağırlığı ve gidişatın detaylılığı bakımından roman kategorisine dahil edilmişlerdir. Fakat Kavabata'nın yazdıklarının herhangi bir yere dahil edilmesi gibi bir ısrarı yoktur. Nitekim ilk kez 1935'te yayımlanan Karlar Ülkesi adlı romanını ölümüne çok yakın, yani 1972 yılında tekrar ele alarak kısaltır ve sadece birkaç sayfalık bir öykü haline getirir. Zaten hayatının büyük bir kısmında, tam elli yıl boyunca 'Avuç-İçi-Kadar-Roman' kavramını oturtmak için çalışmıştır. Yüz kırka yakın bu tip öykü yazmış ve bunlar da sadece kendi ülkesinde değil, tüm dünyada beğenilerek okunmuş, çeşitli dillere çevrilmiştir.

Peki Kavabata bu basitliğe nasıl ulaşmıştır? Eğer kitaplarında olduğu gibi düşünecek olursak şöyle sormamız gerekir: Onu sonunda bu kişi yapan yolda neler olmuştur? Anladığımız kadarı ile Kavabata hiçbir zaman çok konuşmuş, kendinden bahsetmiş bir adam değil. Nobel konuşmasında dahi kendinden, yazdıklarından, neyi neden yaptığından hiç bahsetmiyor. Bütün bir konuşmanın metni Japon kültürüne dair öğelerle bezenmiş. Uzun uzun Japon bahçelerinden bahsediyor. Japon doğasının güzelliğinden, bir çiçeğin bir vazonun içerisinde nasıl durması gerektiğinden. Çay seramonisine de geniş yer ayırıyor. Bardağın çay içilmeden önce nemlendirilmesi gerektiğine dahi değiniyor. Biraz önce de bahsettiğim gibi Zen Budizmi konuşmada oldukça geniş yer tutuyor. Kendisini bir yazar olarak en çok etkilediğini bildiğimiz bin yıllık eser Tale of Genji'den bahsediyor ve sonrasında da yine onun tarzında büyük etki yaratmış on yedinci yüzyıl haiku'sundan.

Aslında o güne kadar yazdığı her şey ile söylemeye çalıştığını farklı bir şekilde anlatıyor bu kez: Japon insanı hayatın anlamını onları çevreleyen güzellikler vasıtasıyla bulur. Bu bir kiraz ağacının açmakta olan çiçekleri de olabilir, yavaşça düşen kar da. Ya da gecenin karanlığında asılı duran sarı bir ay.

Kendisi de hayatın anlamını bu güzellikler vasıtasıyla mı buluyordu öyleyse? Pek sayılmaz. Bilakis bu güzelliklerin fazlası ile farkında olmasına rağmen o daha çok hayatın karanlık yanlarına bakmayı tercih etmiş. 1923 yılında Tokyo'daki büyük depremden sonra haftalarca yavaş yavaş sokakları arşınlayıp gördüklerine adeta bir daha unutmamak için daha da dikkatli bakmış. Başkalarının gözlerini kaçırdıkları manzaraları zihnine kazımış. Kendisi deneyimini şöyle anlatıyor:

''Avrupa ya da Amerika'dansa her zaman Doğu'nun yıkılmış kentlerine gitmeyi arzu ederim. Ben mahvolmuş bir ülkenin vatandaşıyım. Başka hiçbir insan manzarası benim kalbimi mülteci gibi görünen depremzedelerin oluşturdukları kuyruklar kadar kıramaz. Bunun sebebi belki de evim diyebileceğim hiçbir yeri olmayan bir öksüz, yetim olmam ve bunun sonucunda melankolik yürüyüşleri hep sevmiş olmamdır.''

Hiroşima'ya atılan atom bombasının ardından da yine kenti dolaşan ve tüm acısını içine çeken yazarın acıya olan müptelalığı belki de gerçekten kaçınılmazdır. O 1899 yılında, henüz yedi aylıkken, prematüre bir şekilde doğar. Bu hayatının geri kalanında her zaman hissedeceği bazı sağlık problemlerine yol açmıştır. Hali vakti yerinde bir ailesi vardır, ancak henüz iki yaşındayken babasını tüberkülozdan kaybeder. Bir yıl sonra da annesi aynı hastalığa yenilir. Ablasına annesinin, kendisine ise babasının akrabaları sahip çıkar. İlerleyen yıllarda sadece bir kez daha görebildiği ablasını da 1909 yılında kaybeder. Onu büyükbabasının ölümü takip eder. 15 yaşına geldiğinde Kavabata hayatta artık tek başınadır. Daha sonra tanıyıp yakın arkadaş olacağı bir başka mühim Japon yazar Mishima'nın ona ''Cenazelerin Usta''sı diye hitap etmesi boşuna değildir. Hayatı boyunca pek çok cenazeye katılmıştır (Daha sonra Mishima'nınki de dahil olmak üzere.) Kendisi ise bu kadar çok ölümün onu mutlak yalnızlığa ve köksüz olmaya mahkum ettiğini söyler. Bu sebepten ölüm fikri her zaman ona çok yakındır, yazdığı her şeyde muhakkak vardır. Romanlarından onun zihnini en çok kurcalayan mevzulardan birinin bu olduğunu anlamak hiç de zor olmaz. Okuyucusuna da bunu düşündürtmek ister. ''Rüzgar yaklaşmakta olan kışın sesini taşımaktaydı'' derken aslında okurun yaklaşmakta olan ölümü sezmesini sağlamak istemektedir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sadece ağıt yakmak istediğini söyler. Yaşananlar onda hiçbir zaman onarılmayacak bir kalp kırıklığına sebep olmuştur.

İşte zannediyorum biraz önce bahsi geçen basitliğe bu pek zorlu yoldan geçerek ulaşmış olmalıdır. Yazım şekli hassas ve saydam olarak tanımlanan Kavabata'nın görünüşü de esasen insanda aynı hisleri uyandırmakta. Geçmişi dikkatle incelendiğinde, fotoğraflarına bakıldığında daima bir erkek çocuğu görüntüsü taşıyan fiziğiyle sanki boşluğun ortasında duruyormuş hissi yarattığı bir hakikat. Beni kendisiyle ilgili en çok düşündüren fotoğraflarından biri yazı masasının başındaki hali örneğin. Japon iç mimarisine uygun olarak bomboş, çok sade bir odanın ortasında yere oturmuş, alçak bir masanın üzerinde yazmakta olduğu bu hali bana göre Kavabata'nın kalabalığın ortasındaki yalnızlığının, daha doğrusu 'tek başına' lığının en güzel sembolü.

Bununla beraber Kavabata'nın yalnız, tamamı ile kendi dünyası içerisinde yaşayan bir adam olmadığını da söylemek gerekir. Hatta Amerika'nın en mühim Japon Edebiyatı araştırmacılarından olan Donald Keene'in söylediği gibi yazarın bu başka, sosyal halleri nedense fazla konuşulmaz. Hem okuru, hem dünya edebiyatının önemli isimleri onun yalnızlığını vurgulamak isteseler de Kavabata iç dünyasından sıyrıldığı anda kalabalığa karışır ve hatta onun önemli bir parçası haline gelir.

Tam on yedi yıl boyunca (1948-1965) Uluslararsı PEN yazarlar birliğinin Japonya başkanlığını yapar. Ülke içinde ve dışında pek çok toplantıya tek kelime yabancı dil anlamamasına rağmen katılır. Bu süre zarfında durup dinlenmeden Japon yazarların başka dillerde yayımlanabilmesi için çalışır. Diğer yazarlarda kıskançlıktan ziyade saygı ve hayranlık hissi uyandırmasının sebebi de bu çalışmalarıdır. Sadece kendi yazdıklarını değil, Japon edebiyatının dünyadaki yerini önemsemektedir. Yine bu sebepten Kamakura Bunko Yayınevi'ni kurar. Pek çok genç yazara destek verir. Kavabata gelecek vaat eden Japon yazar bulma konusunda ustadır ve adeta tek başına Japon edebiyatının geleceğine yön vermek için çabalar. Üstelik kitapları ucuza satarlar. Amaç savaştan çıkmış Japon halkının daha çok kitap okuyabilmesini sağlamaktır ve bir ilke imza atmış olur. Savaş sonrası Japon edebiyatında bir patlamaya sebep olduğunu söylemek katiyen abartı olmaz.

Ölümünden kısa bir süre önce ise Tokyo Metropolitan Bölgesi vali seçimlerinde desteklediği aday için canla başla çalışır. O kadar ki o gürültülü seçim arabalarının üzerinde sokak sokak dolaşır. Yine aynı tarihlerde Amerika'ya bir tur düzenleyerek çeşitli konferans ve derslere de katılır.

Gençlik yıllarında da yine The Scarlet Gang of Asakusa kitabına konu olacak Asakusa'da bir hayli hareketli günler geçirmiştir. Asakusa, 1800 sonlarında Montmartre Paris için ne ifade ediyorsa Tokyo için o demektir. Dansçı kadınların sokaklarda soyunduğu, dilencilerle yazarların kol kola gezdiği, genç kadın fahişelerin volta attığı bu çivisi çıkmış bölge Kavabata için de uzunca bir süre çekim merkezi olmuştur. Zamanın kültürel sloganı ''ero, guro, nansensu''dur. Yani ''erotik, grotesk ve saçmalık.'' Kavabata tam üç yıl boyunca Asakusa sokaklarında dolaşıp genç gangsterler dahil herkesle tanışır, onları tahlil eder, notlar alır ve sonra da gördüklerini, yaşadıklarını 'olağanüstü modernist bir roman' olarak tanımlanan The Scarlet Gang of Asakusa'da yazar. 1930 yılında yayımlanan bu kitap bölgeyi daha da meşhur etmiştir. Kavabata ise 1931 yılında evlenerek bu dekadan hayattan elini ayağını çekerek tarihi Samuray başkenti olan Kamakura'ya taşınır ve oradaki yazar camiası ile dostluk kurar.

Kavabata'nın intihar eylemine ilgi duyması bu dönemde mi başlıyor bilemiyoruz fakat Japon tarihine, kültürüne ve yaşantısına bu kadar meraklı bir adamın Samuray ritüellerinden en ilgincine ilgi duymaması bana göre mümkün olamaz. Gerçi intharı genel olarak kendine tema edinmesine rağmen Nobel konuşmasında bu konuya da değiniyor ve eylemi kınıyor.

''Bir insan kendini dünyaya ne kadar yabancılaşmış hissederse hissetsin intihar bir aydınlanma şekli değildir. Ne kadar hayran olunan biri olursa olsun intihar eden bir adam azizlik mertebesinden uzaktadır. İntihara ne sempati duyuyorum ne de hayranlık besliyorum.''

Gelin görün ki bu konuşmayı 1968 yılında yapan Yasunari Kavabata 1972 yılında çalışmak için gittiği stüdyosunda geriye bir not bırakmadan intihar eder. Gerçi geride bıraktığı ikinci eşi ve birkaç arkadaşları intihar etmediğini, gaz borusunun yanlışlıkla serbest kaldığını ve bunun bir kaza olduğunu savunurlar, fakat bazı kaynaklar gaz borusunun ağzında bulunduğunu söylediği için intihar ettiği ihtimali her zaman daha çok kabul görür.

İşin hakikati yazarın genel olarak yaşamına bakıldığında, her ne kadar olaydan dört yıl evvel bu eylemi kınamış olsa da intiharı attığı her adım ile bir tutarlılık gösteriyor.

Kavabata yaşlılığına denk gelen yıllarda kendinden çok genç, hatta küçük denecek yaşta bir kız ile ilişkiye girmişti. Bu konuda ne hissettiğini bilemiyoruz, fakat intiharına bu ilişkinin sebep olduğu söylenenler arasında. Tıpkı romanlarındaki gibi mümkün olmayan bir aşk mı yaşamıştı yoksa daha evvel de söylediği gibi hayatında bir kez olsun bir kadının elini kendi eline romantik hislerle almamış mıydı? Yoksa Dağın Sesi'ndeki baş karakter Shingo'nun gelinine duyduğu erotik hislerden dolayı hissettiği utancı mı yaşamıştı? Hayatı ve hissettikleri ile ilgili bu kadar çok boşluk bırakan bir yazar hakkında yorum yapma, hayal gücünü kullanma özgürlüğüyle hareket etmeme izin varsa, ben bu sonuncusunu seçiyorum. Muhafazakar bir yorumu tercih ettiğimden değil. Ancak hayatı boyunca Japon kültürünü anlatmaya çalışmış, en karanlık sahnelerde bile arkaya kiraz çiçeklerini yerleştirerek resmi güzelleştirmeye çalışmış bu adamın yine aynı sadakatle kendi kültürünün gerektirdiğini yaptığını düşünüyorum.

Nedir seppuku? Ya da harakiri. Samuray'ın düşmanlarının eline düşmektense ya da bir utanç içerisinde yaşamaktansa kendini öldürmeyi seçmesidir. Bunu şüphesiz herkesten iyi, tabiri caiz ise 'en ortodoks Japon' Kavabata biliyordu ve fikrinden ayrı düşmeden bir Japon geleneğine daha uymuş oldu.

KUTU:

Kawabata Japonya'nın edebiyat dalında ilk Nobel ödülü kazanan yazarıydı. Ancak ödülü hak edip hak etmediği konusunda elbet her ülke yazarında olduğu gibi tartışmalar yaşandı. İlgi çekici olan pek çok akademisyenin bu ödülü esasen Kavabata ile çok yakın arkadaş olan Mishima Yukio'nun hak ettiğini söylemesi idi. Söylentiye göre Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Dag Hammarskjöld Mishima'nın birkaç eserinin çevirisini okuyup çok beğenmiş ve Nobel kuruluna 1968 yılında ilk kez Japon bir yazara verilmesi kararlaştırılan ödülün bu yazara verilmesini tavsiye etmişti. Oysa Danimarkalı bir başka yazar yüzünden Mishima bu ödülü alamayacaktı. Bu yazar 1970 yılındaki bir yemekte tüm açıklığıyla olayı anlatmıştı. Dediğine göre Nobel Komitesi Japon yazarlar hakkında görüşünü sormuşlardı. 1957 yılında Japonya'daki PEN kongresi sırasında orada bulunan bu Danimarkalı yazar Komite üyeleri tarafından halihazırda beğenilen Mishima yerine ödülün Kavabata'ya verilmesini tavsiye etmişti. Bunun tek sebebi daha genç olan Mishima'nın solcu eğilimlerinin, Kavabata'nın ise muhafazakar bir duruşunun olmasıydı. Hatta komite Mishima'nın tüm eserlerini okumuş olmasına rağmen Kavabata'nın yalnız iki eserini okuyarak ödülü vermişti. Bu Danimarkalı yazar bir gün yemekte beraber oturduğu gruba şöyle söylemişti: ''Kavabata için ödülünü ben kazandım.''


 

  Yasunari Kavabata / Dağın Sesi (Yama no Oto)

http://okuduklarimbegendiklerim.blogspot.com/

Dağın Sesi, Nobel ödüllü Japon yazar Yasunari Kavabata'nın Türkçeye son çevrilen kitabı. Kavabata'nın Karlar Ülkesi, Bin Beyaz Turna, Göl, Go Ustası, Kiyoto ve İzu Dansözü kitapları da dilimize çevrilmiş ama maalesef ki çoğunun baskıları tükenmiş. Karlar Ülkesi ve Bin Beyaz Turna'yı okumuştum, onlar hakkında da birer yazı yazmak istiyorum. Ama herşey sırayla :)

Diğer Kavabata romanları gibi Dağın Sesi'nde de okuyucuyu ilk cezbeden 50li yılların Japonya'sı: kabuklu deniz hayvanları, yeşil soya fasulyeleri, pamuklu kimonolar, kasede içilen çaylar, tapınakların çanları ve gingko ağaçları, trenler ve taşra istasyonları, bonzailer, serçeler ve kirazkuşları, No maskeleri, bir sokak boyunca sözleşip bahçelerine aynı çiçekleri diken evler, geyşalar..

Savaş ise gelenekselin huzurunu parçalayan, kişileri ve toplumu bozan etken olarak romanın içine oturduğu atmosferi şekillendiriyor. Kikuko kocasından korkuyor. Şingo, Şuiçi'nin içindeki karanlığın sebebinin savaşa gitmesi olduğunu söylüyor. Sevgililerini ve kocalarını kaybetmiş "savaş dulları" tek başlarına hayata tutunmaya çalışıyorlar, Şuiçi'nin metresi Kinuko da onlardan biri.

Okuyup bitirip üzerinde düşünmeye başladığımda ise Dağın Sesi bana çok düzlemli bir yin-yang roman gibi geliyor. Romanın ilk eksenini Şingo ile Kikuko'nun ilişkisi oluşturuyor. Romanın temel karakteri Şingo, altmış yaşının üzerinde, çocuklarını evlendirmiş ve hayatının arkadaşlarını birer birer gömdüğü bir çağına girmiş bir aile babası. Yirmi yaşlarında, çocukluktan kadınlığa geçme evresindeki gelini Kikuko'ya karşı giderek büyüyen bir yakınlık hissediyor.

Romanın ikinci ekseni ise ölüm/tükenme ve yaşam/doğma/yenilenme. Şingo, içinde bir tanpınak gongu gibi gümleyen "dağın sesi"ni her duyduğunda sevdiği birinin öleceğini hissediyor. Rüyasında ölüleri görüyor ve roman boyunca cenazelere gidiyor. İntihar edenler, intiarı deneyenler ve intiharı düşünenlerden bahsediliyor. Kikuko kürtaj oluyor. Şingo erken bunama belirtileri gösteriyor. Bir yandan da Yaşam, köpek Teru’nun yavruları gibi kendini dünyaya “bırakıyor”. Fırtınanın yapraksız bıraktığı gingkolar yeniden yapraklanıyor, aileyi simgeleştiren kiraz ağacı her bahar daha bir yerine yerleşip daha çok çiçek açıyor, torunlar büyüyor, Şingo'nun oğlunun metresi Kinuko hamile kalıyor - ve iki bin yıllık lotus tohumları yeşeriyor. Gençlik rüyaları gören Şingo'nun da İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında lotus tohumları gibi "uyuduğunu", gelininin sıcaklığıyla "uyanmaya başladığını" söyleyebiliriz.

Geleneksel-modern çatışması üçüncü ekseni oluşturuyor. Kavabata, modernliğin yozlaşma getirdiğini düşünüyor olmalı. Şingo'nun evinde önceki yüzyılda anakronik kaçacak hiçbir şey yok. Kimonolar giyilip obiler bağlanıyor, kadınlar yemek ve evişi yapıyor, su kuyudan çekiliyor.. Eve ilk elektronik eşyalar romanın sonuna doğru, Şingo kendisine nihayet Kikuko'ya karşı hislerini itiraf edebildiği ve kendi "bozulmuşluğunu" kabul edebildiği zaman giriyor. Kikuko da evden gitmeyi Şingo'dan ayrı kalacağı için istemediğini söylediğinde, onun da Şingo'ya karşı duygularını seziyoruz. Törensel bir hediye alışverişi gibi: Kikuko Şingo'ya traş makinası hediye ediyor, Şingo da ona elektrik süpürgesi alıyor.

Roman beklemedğim bir şekilde bitti. Şingo'nun kızı Fusako bir mağaza, hatta belki bir meyhane açmak istiyor. Kikuko bunu duyunca çok heyecanlanıyor, ona yardım etmek istiyor. Üzerinde düşündüğümde ise uygun bir son gibi geldi: Roman Şingo'nun romanı olarak başladı, Kikuko'nunki olarak bitiyor. Kikuko özgürleşiyor, bağımsızlaşıyor, kendi hayatını yaşamaya başlıyor. Sanıyorum böylece Kavabata, Kikuko'yu olumlu modernleşme - hani bizde de bir zamanlar çok moda olan "Batı'nın teknolojisini aldık amma kültürünü almadık" ideali yolunda yürüterek romanı bitiriyor.


The Nobel Prize in Literature 1968

Presentation Speech by Anders Österling, Ph.D., of the Swedish Academy

(Translation)www.nobelprize.org

The recipient of this year's Nobel Prize for Literature, the Japanese Yasunari Kawabata, was born in 1899 in the big industrial town of Osaka, where his father was a highly-cultured doctor with literary interests. At an early age, however, he was deprived of this favourable growing-up environment on the sudden death of his parents, and, as an only child, was sent to his blind and ailing grandfather in a remote part of the country. These tragic losses, doubly significant in view of the Japanese people's intense feeling for blood ties, have undoubtedly affected Kawabata's whole outlook on life and has been one of the reasons for his later study of Buddhist philosophy.

As a student at the imperial university in Tokyo, he decided early on a writing career, and he is an example of the kind of restless absorption that is always a condition of the literary calling. In a youthful short story, which first drew attention to him at the age of twenty-seven, he tells of a student who, during lonely autumn walks on the peninsula of Izu, comes across a poor, despised dancing girl, with whom he has a touching love affair; she opens her pure heart and shows the young man a way to deep and genuine feeling. Like a sad refrain in a folksong the theme recurs with many variations in his following works; he presents his own scale of values, and with the years, he has won renown far beyond the borders of Japan. True, of his production only three novels and a few short stories have so far been translated into different languages, evidently because translation in this case offers especially great difficulties and is apt to be far too coarse a filter, in which many finer shades of meaning in his richly expressive language must be lost. But the translated works do give us a sufficiently representative picture of his personality.

In common with his older countryman, Tanizaki, now deceased, he has admittedly been influenced by modern western realism, but, at the same time, he has, with greater fidelity, retained his footing in Japan's classical literature and therefore represents a clear tendency to cherish and preserve a genuinely national tradition of style. In Kawabata's narrative art it is still possible to find a sensitively shaded situation poetry which traces its origin back to Murasaki's vast canvas of life and manners in Japan about the year 1000.

Kawabata has been especially praised as a subtle psychologist of women. He has shown his mastery as such in the two short novels, "The Snow Kingdom" and "A Thousand Cranes", to use the Swedish titles. In these we see a brilliant capacity to illuminate the erotic episode, an exquisite keenness of observation, a whole network of small, mysterious values, which often put the European narrative technique in the shade. Kawabata's writing is reminiscent of Japanese painting; he is a worshipper of the fragile beauty and melancholy picture language of existence in the life of nature and in man's destiny. If the transience of all outward action can be likened to drifting tufts of grass on the surface of the water, then it is the genuinely Japanese miniature art of haiku poetry which is reflected in Kawabata's prose style.

Even if we feel excluded, as it were, from his writing by a root system, more or less foreign to us, of ancient Japanese ideas and instincts, we may find it tempting in Kawabata to notice certain similarities of temperament with European writers from our own time. Turgeniev is the first to spring to mind, he, too, is a deeply sensitive storyteller and a broadminded painter of the social scene, with pessimistically coloured sympathies within a time of transition between old and new.

Kawabata's most recent work is also his most outstanding, the novel, "The Old Capital", completed six years ago, and now available in Swedish translation. The story is about the young girl, Chiëko, a foundling exposed by her poverty-stricken parents and adopted into the house of the merchant Takichiro, where she is brought up according to old Japanese principles. She is a sensitive, loyal being, who, only in secret, broods on the riddle of her origin. Popular Japanese belief has it that an exposed child is afflicted with a lifelong curse, in addition to which the condition of being a twin, according to the strange Japanese viewpoint, bears the stigma of shame. One day it happens that she meets a pretty young working girl from a cedar forest near the city and finds that she is her twin sister. They are intimately united beyond the social pale of class - the robust, work-hardened Naëko, and the delicate, anxiously guarded Chiëko, but their bewildering likeness soon gives rise to complications and confusion. The whole story is set against the background of the religious festival year in Kyoto from the cherry-blossom spring to the snow-glittering winter.

The city itself is really the leading character, the capital of the old kingdom, once the seat of the mikado and his court, still a romantic sanctuary after a thousand years, the home of the fine arts and elegant handicraft, nowadays exploited by tourism but still a loved place of pilgrimage. With its Shinto and Buddha temples, its old artisan quarters and botanical gardens, the place possesses a poetry which Kawabata expresses in a tender, courteous manner, with no sentimental overtones, but, naturally, as a moving appeal. He has experienced his country's crushing defeat and no doubt realizes what the future demands in the way of industrial go-ahead spirit, tempo and vitality. But in the postwar wave of violent Americanization, his novel is a gentle reminder of the necessity of trying to save something of the old Japan's beauty and individuality for the new. He describes the religious ceremonies in Kyoto with the same meticulous care as he does the textile trade's choice of patterns in the traditional sashes belonging to the women's dresses. These aspects of the novel may have their documentary worth, but the reader prefers to dwell on such a deeply characteristic passage as when the party of middle-class people from the city visits the botanical garden - which has been closed for a long time because the American occupation troops have had their barracks there - in order to see whether the lovely avenue of camphor trees is still intact and able to delight the connoisseur's eye.

With Kawabata, Japan enters the circle of literary Nobel Prize-winners for the first time. Essential to the forming of the decision is the fact that, as a writer, he imparts a moral-esthetic cultural awareness with unique artistry, thereby, in his way, contributing to the spiritual bridge-building between East and West.

 Mr Kawabata,

The citation speaks of your narrative mastery, which, with great sensibility, expresses the essence of the Japanese mind. With great satisfaction we greet you here in our midst today, an honoured guest from afar, on this platform. On behalf of the Swedish Academy, I beg to express our hearty congratulations, and, at the same time, ask you now to receive this year's Nobel Prize for Literature from the hands of His Majesty, the King.

From Les Prix Nobel en 1968, Editor Wilhelm Odelberg, [Nobel Foundation], Stockholm, 1969


Yasunari Kawabata Üzerine

http://www.thyke.com/

"Fumiko’nun telefonda söylediği gibi fincanın beyaz sırı kırmızıya çalıyordu. Bir süre sonra Kukiyi’ye beyazın içinde pembemsi bir renk tonu var gibi geldi. Fincanın kenarı hafif esmerleşmişti. Bir yerinde de bu esmerlik daha bir koyulaşıyordu. Bayan Oota’nın ağzını dokundurduğu yer hep orası mı olmuştu acaba? Çay orada yer etmişti hafiften,ama belki biraz da dudak ruju yapışmıştı oraya.

Fincanın orası Kikuyi’ye esmerden çok kırmızımsı göründü. Fumiko’nun telefonda söylediği gibi gerçekten de annesinin ruju muydu bu? Bu esmerimsi kırmızı, sırın incecik çatlaklarına da sinmişti.

Dudakların soluk kırmızısı, solmuş kırmızı bir gülün kırmızısı, - kurumuş kanın kırmızısı gibiydi. Kikuyi böyle düşününce, kalbi çarpmaya başladı. İçine fenalık geliyormuş, aynı zamanda da bir nın etkisiyle bayılacakmış gibi oluyordu.”

Melankolik lirisizmin kalemi olarak anılan Kawabata 1968 yılında Nobel edebiyat ödülü ile onurlandırılan ilk Japon yazardır. Eserlerinde bireysel yaşamlar ve kültür içerisinde cinselliğin yerini sıklıkla sorgular. Birçok roman ve yüzden fazla hikayeye imza atmış üretken bir yazar olan Kawabata, yazdığı yüzlerce iki-üç sayfalık kısa hikayeler için “ Sanatımın ruhunu ifade ederler” der bunlara “avuçiçi hikayeler” adını verir.

Osaka’da doğan Kawabata, çok küçük yaşlardan itibaren aile bireylerinin ölümleri ile yoksun bir çocukluk dönemi geçirir ve yalnızlık ile tanışır. Hayatının ilerleyen dönemlerinde çocukluğunu “ Evsiz veya ailesiz” olarak tanımlayacaktır. Yaşadığı bu ardı arkası kesilmeyen travmatik kayıpların tüm izlerini satır satır öykülerine işlemiştir. 1924 yılında Tokyo İmperial Üniversitesinden mezun olduktan sonra bir grup arkadaşı ile “Sanatsal Çağ” isimli bir gazete çıkartır ve Yeni-Duyumculuk ( Bütün bilgilerimizin duyumlardan geldiğini ileri süren felsefe) akımının sözcüsü olurlar. Yeni dönem öncü Avrupa Edebiyatı ile ilgilenen Kawabata ayrıca 1926 yılında çekilen Kinuga Teinosuk’nin ekspresyonist-dışavurumcu filmi ( A Page of Madness)’ın senaryosunu yazmıştır.

Kawabata’nın ilk önemli başarısını İzu Dansözü isimli öyküsü ile yakalamıştır. Otobiyografik bir çalışma olan öyküde, on dört yaşında olan bir dansöze karşı delicesine duyduğu aşkı konu etmiştir. Sonu ayrılık ile biten bu aşkın genç kadını, Kawabata’nın birkaç kitabına daha konu olmuştur.

1931 yılında evlenen yazar kış aylarını geçirmek üzere Tokyo’nun güneybatısında bulunan Zushi’ye yerleşir. Ancak ikinci Dünya savaşı patlak verdikten sonra Mançurya’ ya uzun bir seyahate çıkar ve kendini onbirinci yüzyıl Japan Edebiyatı araştırmalarına yönlendirir.

Savaş sonrası en ünlü eseri Kar ülkesi (Yukiguni - The Snow Country 1948) yayınlanır. Orta yaşlarında olan bir estet (Sanatsal ürünler arasında güzeli en üstün, en yüce değer sayan kişi) – Shimamura ile aynı yaşlarda bir geyşe olan Komako’nun hikayesini anlatmaktadır Vaktinin büyük bölümünü dansla ilgili çeviriler ve yazıalr yazarak geçiren Shimamura, her yıl derin bir sessizliğe gömülmek için Tokyo’da bir dağ hanına gitmektedir. Ve her defasında bu inzivaya Komako isimli geyşayı da sürüklemektedir. Ancak aralarındaki bu kısa süreli çıkarcı ilişki yerini tutkulu bir beraberliğe bırakır. Taa ki Shimamura’nın ilgisi bir başkasına kayıncaya kadar.

Birçok önemli eleştirmene göre ise Kawabata’nın en iyi çalışması ise 1954 yılında yayınlanan Dağların sesi Yama-no Oto ( The sound of the Mountains ) isimli kitabıdır. Japon kültüründe insan ilişkilerini ve değer yargılarını anlattığı Shingo isimli bir kahramanın hikayesidir. Bu çalışması ile edebiyat dalında Japon Akademisi ödülüne layık görülmüş ve bence tüm dünyanın dikkatini çekerek kendisine Nobel Ödülüne uzanan yolun belirginleştiği bir açılım olmuştur.

İlerleyen yaşı ile birlikte tüm dünyaca tanınan bir yazara haline gelen Kawabata 1960’larda ABD’lerindeki birçok üniversitede dersler vermiştir. Kawabata 1960’ların sonlarına doğru Japonya’da muhafazakar politik adaylar için Yukio Mishima ve diğer yazar arkadaşları ile birlikte Çin’deki Kültürel Devrimi kınayan bir kampanya yürüttü. Aynı zamanda Japonya PEN başkanı olan yazar, Nobel ödülü kabul konuşmasında, -kendi yazar arkadaşlarını da kapsayan-yazarların kendi hür iradeleri ile intiharı tercih etmelerini kınadı. Ancak ne ilginçtir ki dava arkadaşı Mishima’nın intiharından iki yıl sonra 16 Nisan 1972 yılında Zushi’deki evinde ölü olarak bulundu.

Ölüm sebebi intihar olarak açıklanmıştı.

>

Valid HTML 4.01 Transitional