Jean Genet


Çiçeklerin Meryem Anası

Jean Genet


 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

23.05.2012

 


 

Editörün Notu:“Terk edilmiş bir çocuktu; kötü huyları, daha çok genç yaşlardayken ortaya çıkmaya başladı: Kendisini evlat edinen yoksul köylüleri soydu. Azarlandığı halde hırsızlığa devam etti; kapatıldığı ıslahevinden kaçtı, hırsızlık ve soygun yapmaya, bu da yetmiyormuş gibi kendini satmaya başladı. Hayatı sefalet, dilencilik ve yankesicilikle geçiyordu; herkesle yatıyor, herkese ihanet ediyor ve hiçbir güç azmini yenemiyordu: Hayatını bilinçli olarak kötülüğe adadığı bir dönemdi.” J.P: Sartre


 

100 yıllık suçlu, 100 yıllık ermiş

HASAN BÜLENT KAHRAMAN19.12.2010

http://www.sabah.com.tr/

Jean Genet, yerleşik ahlaki değerleri hiçe sayan ve onlara sığınmanın aslında bir tür ahlaksızlık ürettiğini savunan, enteresan bir yazardı. Dünya, onu ve 'kötülük yazarları' nı benimsediğinde gerçek manada insancıl ve ahlaklı olacaktır..

LE Magazine Litteraire dergisinin kapağında Jean Genet'nin 100 yaşında olduğunu okuyunca içimden 'vay canına' dedim. 'kötülük kuramı' diye bir ders açıp içinde Marki de Sade, Bataille, Mishima ile birlikte ele almayı düşündüğüm, hayatımdaki en önemli yazarlardan birisinin bunca 'yaşlı' olduğunu fark etmemişim. Doğal; insan birlikte yaşadığı kişilerin yaşlandığını görmez, göremez. Genet'yi gerçek anlamda okumamı sağlayan ya da okuduktan sonra ondan öylesi bir zevk almama yol açan Bataille ve onun Kötülük ve Edebiyat isimli yapıtıdır. Ancak o kitabı 'devirdikten' sonradır ki, Baudeliare'den başlayan bir dizi 'lanetli şair' ve yazarın 'kötülükle' haşır neşir olduğunu, ama bu kötülüğün, bazen en acımasızından olsa bile, bildiğimizden başka anlamlar taşıdığını fark etmiştim. Marki de Sade'ı duymamış olan yoktu ama cinsellikle kurduğu onca 'sapkın' ilişkiye rağmen Fransızların onu 'ebedi Marki' diye adlandırmasından daha şaşırtıcı ne olabilirdi? Üstelik öldükten sonra mezarı dahil kendisinden en küçük bir iz kalmamasını isteyişi bile çarpıcı değil miydi? Fransız Devrimi'ne katılmıştı ama diğer yoldaşlarından farklı olarak 'aydınlanma' çağında oluşan katı, dışına çıkılmaz, insanı kendisine yabancılaştıran 'akıl'a cepheden saldırıyordu. Veya Mishima... Tam bir Faşistti. Japon ordusunu isyana davet etmiş, konuşma yaptığı balkondan bakıp, ordu mensuplarının aşağıda gülüştüklerini görünce yanındaki üç beş kişiyle hara-kiri yapmıştı. O karnını yarmış, arkasından gelen kafasını uçurup kendi karnını parçalamıştı. Bataille'ın romanları, hele Gözün Hikâyesi, gene onca 'sapıkça' veya 'iğrenç' yaklaşımın içinden bize kendimize ait bambaşka yanlarımızı gösteriyordu. ('İğrenç' kavramı 1990'larda eleştirel düşüncenin en 'gözde' kavramlarından birisi olacak, neredeyse tez yazan bütün öğrencilerim bu kavramla bir kere hesaplaşacaktı.)

ERMİŞ GENET
Genet, bunların arasında idi ama bambaşka bir yerde duruyordu. Babasız doğmuştu. Annesi bir fahişeydi. Bir yaşında çocuğunu yabancı bir aileye verip ortadan kaybolmuştu. (Genet yıllar sonra "Her şeyi anlarım da annemin beni nasıl terk ettiğini hâlâ soruyorum," gibisinden bir şeyler söyleyecektir.) O aile bir süre sonra Genet'yi başka bir aileye devredecektir. Okula başlar. Parlak bir öğrencidir ama Edmund White'ın yazdığı biyografiye bakarsak, artık 'suçluluğun' tadına varmıştır. Evden kaçmaktadır, makyaj yapmaktadır. 'Kapatılma'larla dolu ve üç aşağı beş yukarı 35 yaşına kadar devam edecek ıslah evi, hapishane hayatı önünde açılmaktadır. Fakat tutukevlerinden de yolunu bulup firar eder. Arada bir süreliğine Lejyon'a girer ama 'iktidarla' olan uzlaşmazlığıyla sırtını dönüp uzaklaşır. Hayatını Avrupa'nın çeşitli yerlerinde hırsızlık ve erkek fahişelikle kazanmaktadır artık. Nihayet son kaçışının ardından tutuklanır ve yaşam boyu hapis cezasına çarptırılır. O arada yapıtlarını yazmaya koyulmuştur. 1942'den itibaren Çiçeklerin Meryem Anası'nı kaleme alır. Kitap önce gizlice basılır. Genet adı Cocteau üstünden Fransız aydın çevrelerine ulaşır. İçeri girip çıkarken bir yandan da harıl harıl kitaplarını yazar. 1945'te şartlı olarak tahliye edilir. Nihayet 1949'da aydınların verdiği bir dilekçe üstüne Cumhurbaşkanı, Genet'yi affeder. Artık özgürdür. Kitaplarını yayımlamaya başlar. Yapıtlarının toplu basımı gerçekleştirilir. 1952 yılında Sartre tüm yapıtları için bir önsöz yazmaya başlar. Önsöz kısa süre içinde 600 sayfalık dev bir yapıta döner ve Genet'yi tarihe yeni adla 'tescil' eder: Ermiş Genet. Ondan sonrasında da Genet 'tek' durmaz. 1986'da ölene kadar daima iktidarla çatışır. Dünyanın neresinde muhalif bir hareket varsa ona katılır. Destek olur. Kara Panterler'le buluşur. Filistin'(liler)i destekler. Şimdi nedenini Hadrien Laroche'un Son Genet, Muhammed Şükrü'nün Genet Tanca'da isimli kitaplarında anlatılan öykülerin belirlediği bir yakınlık içinde, Paris'te küçük bir otel odasında öldükten sonra, vasiyeti gereği, Fas'ta Larache mezarlığına defnedilir. Hayatında zerre kadar malı ve mülkiyeti olmamıştı. Nedir Genet'yi farklı yapan? Bize bilmediğimiz, tanımadığımız bir hayatın 'bilgisini', hatta 'çarpıcılığını' getirmesi bir yana, Genet, her şeyden önce muhalif bir yazardır. Yerleşik ahlaki değerleri hiçe sayar, onlara sığınmanın aslında bir tür ahlaksızlık ürettiğini savunur. Ahlak bilinenin tekrarında değil, o kuralların dışına çıktığımızda ve kendi başımıza kaldığımızda yaptıklarımız veya yapmadıklarımızdır. Kötülüğün ne olduğuna biz karar vermeyiz. Ayrıca insanın damarlarında akan bir siyah kan daima vardır. Suç, ceza ve iktidar, dinlerin, kutsallıkların, yasaların oluşturduğu özel bir dünyadır ve daima güçlüden yanadır. Ancak delilik ve suçluluk bize gerçekten özgür olma imkânı tanır. Bu nedenle Genet gelmiş geçmiş en politik yazarlardan birisidir. Sadece bu kadar da değil, bambaşka, ürpertici, şiirsel, yerleşik dili hiçe sayan yepyeni bir dille yazar.

Dünya, kimsenin kuşkusu olmasın, 'kötülük yazarlarını' ve Genet'yi benimsediğinde gerçek manada insancıl ve ahlaklı olacaktır.


 Lanetiyle Azizleşmiş İnsan: Jean Genet

http://www.pinarselek.com/

Pınar Selek

Hayatını cesaretli adımlarla güzelleştirmek isteyenler kimlerden güç alır? Sadece şairler, ressamlar, müzisyenler değil, hayatı yeniden üretmek isteyen insan, yaşamını bir sanat eserine dönüştürmek isteyen insan, gücünü nereden alır?

Toplumun desteğinden mi? Her zaman değil. Tersine, toplumsal beğeni, bir insan açısından temel motivasyonsa, sürekli hakim kabul ölçülerine göre davranır ve başkalarına göre şekillenir, ortamın beğeni ve ihtiyaçlarını karşılamak uğruna tükenir gider. Bu koşullarda kendi varlığını yaratamaz. Sanatsal bir yaratıcılık gerçekleştiremez. Sanat, insanın öz benliğinden fırlayan çığlıktır. Bu çığlık kaygısızca, cesaretlice atıldığında benzersiz olabilir. Güzellik özgürlüktür. Popülizm özgürlüğü öldürür. Sürekli beğenilmek, kabul edilmek dürtüsü insanda sorgulayıcılık ve cesaret bırakmaz. Özgürlük lanetlenmeyi göze almaktır. Yalnızlaşarak çoğalmaktır.

O halde, yaşamını, tavrını, üretimini güzelleştirmek isteyen insan, nereden güç alır? Hayatını bu arayışa adamış başka insanlardan. Bir insan ancak başka bir insanın deneyimiyle güçlenir. Başka hayatlarda biriken deneyimler, başka dünyalarda gezinen duygular diğerini zenginleştirir. Kimisi ölmüş, kimisi lanetlenmiş, kimisi fark edilmemiştir. Tek tek insanların yaşamları, örneğin Pir Sultan’ın, Socrates’in, Cigerxwin’in, Michalengelo’nun, Bedrettin’in, Malcom X’in, Madame Curie’nin, Gandhi’nin, Jeanne d’Arc’ın, İsa’nın deneyimleri, kör bir hücrede sıkışmış olanı çoğaltır.

Çocukluğumda tarihe damgasını vurmuş insanları okumak benim için büyük bir heyecandı. Peygamberler, düşünürler, sanatçılar, devrimciler... Gaugin’i değil, Camille Claudell’i sevdim hep. Bethoveen’in Napoleon’a tavrının beni etkilediğini hatırlıyorum. Van Gaugh arkadaşımdı. Troçki’yi Stalin’e, Emma Goldman’ı, Krupskaya’ya, Edith Piaf’ı Julio İglesias’a, Bob Dylon’ı Frank Sinatra’ya, Romy Shneider’i Ellizabeth Taylor’a tercih ettim. Bu kadar çok destan okuyucunca, Mem u Zin ya da Ferhat ile Şirin’den daha basit, daha az tutkulu bir aşk yaşayamaz oldum.

Bir de Genet vardı. Genet hep var. Onu tanır tanımaz zihnime soktum. Yaşamı, yazdıkları çok kısa bir zamanda ruhumla bütünleşti. Bugünlerde içimden ondan bahsetmek geliyor. Hep birlikte Genet’yi tartışalım, onun tarzını analiz edelim, yaşamını nasıl kurguladığına ilişkin bir şeyler söyleyelim, istiyorum.

Bilen bilir, Jean Genet bu çağa damgasını vuran yazarlardan. 1910 yılında doğup 1986’ya dek yaşamış olan Genet’nin onlarca kitabı dünyanın bütün dillerine çevrildi. Hizmetçiler, Paravanlar, Zenciler, Balkon, Hırsızın Günlüğü, Sevdalı Tutsak, Çiçeklerin Meryemi, Gülün Mucizesi, İp Cambazı, İdam Mahkumu, Giacometti’nin Atölyesi, O Kadın, Açık Düşman...

Her cümlesi insanı sürüklendiği rüzgardan kurtarıp yerine mıhlıyor. Hayattaki tüm iktidar ilişkilerinin yarattığı boğuntuyu çarpıyor insanın yüzüne. İkiyüzlülüğü çarpıyor. İnsan onu okurken Shakspeare’le yeniden karşılaşıyor sanki. Genet, çağın trajedisini yazıyor. Hamlet’in duygularını yeniden canlandırıyor. İnce hesapları, ince kopuşları, yok oluşları, yürekli direnişleri, aşkı, yaşamın mutlu sancılarını, nefreti anlatıyor.

Ama Genet’yi okuduğum zaman, nedense, beni etkileyen şey sadece yazdıkları değil, onun özgül, bireysel sesi ve mevcudiyetidir. Onun sözcüklerine sanatsal bir incelikle yaratılmış olan bir hayat yansır. İnsanı etkileyen de bu hayattır. Genet sıradan yaşamamıştır. Yaşamının sözünü de kaygısızca eserlerine akıtmıştır. Bu nedenle, Genet’den kalan hiçbir şey sıradan değildir. İtici ve çekicidir. İrkilticidir. Genet, sahici varlığıyla tüm sözcüklerinin içine sızmıştır ve kendisini okuyanları tırmalar.

Beni çok tırmaladı. Onun yazdıklarına gürül gürül akan yaşamı, bana hep ilham verdi. Kimsesizler yurdunda büyüyen Genet, kitap çalmaktan tutukluyken “İdam Mahkumunu” yazıyor. Eşcinsel kimliğini hapiste de bir direniş yöntemi haline getiriyor. Sonra yazıyor ha yazıyor. Herkes onun üretimi karşısında suskunlaşıyor. Genet, büyük bir zekayla tırmaladığını çekiyor. Tüm edebiyat, felsefe, tiyatro çevreleri, her türlü sosyal imkan önüne seriliyor. Ama Genet, “aydın” olmayı reddediyor. Sadece söylemde değil. Çevresindeki “aydınlara” mesafeli duruyor. Benzerleriyle bir klan hayatı yaşamıyor. Bir yaşam tarzı üreten çevrelerden uzak kalıyor. Ama Genet, önce Fransa’nın, sonra dünyanın en ilgi çekici adamı haline geliyor. O ise bu ilgiyi yavaşça itiyor ve kendi arayışlarının peşine düşüyor. Nefret ettiği beyazların dünyasında “beyaz derili bir siyah” olduğunu fark ediyor. Bu fark ediş, onun özgürlük arayışını da yönlendiriyor.

Genet, yaşam veren zehirini yeteri kadar ortalığa saçtıktan sonra, bir süre edebi ürün vermekten vazgeçiyor ve bir Fransız yazarı olarak kendini dönüştürmekle uğraşıyor. Nasıl mı? Beyaz Fransızlığıyla hesaplaşarak. Dünyadaki özgürlük mücadeleleriyle bütünleşerek. Yanlışlarıyla ve doğrularıyla. Bu yaşam tercihini “Benden müdahale etmemi bekleyen insanların derhal yanında oldum” diye tanımlıyor. Bir bakıyorsunuz 50 yaşında 68 Mayıs fırtınasının içine karışıyor. Ruhunu kattığı bu hareketlerin sözünden besleniyor. Vietnam savaşı çıktığında, Genet bu savaşı durdurmak için kendini parçalıyor. Savaş karşıtı harekete katılıyor, elinden ne gelirse yapıyor. Genet’nin elinden çok şey geliyor.

Sonra Kara Panterlerle tanışıyor. “Beyaz derili bir siyah” diye tanımlanan Genet, onlarda kendini buluyor. Kendi sıkışmışlığını. Kendi kabalığını. Azınlık halini. Genet siyahlarla çoğalıyor. Bir süre sonra, Kara Panterlerin sesiyle ruhunun sesini birleştirerek tüm dünyaya bağırıyor. Bu çığlıkların o dönem önemli etkileri de oluyor. Genet, ulaşabildiği her yerde Kara Panterler için konferanslar veriyor, siyah hareketi anlatan konuşmalar yapıyor. Onlarla sadece “aydın destekçi” ilişkisi kurmuyor. Bir ezilen olarak, ezilenlerin ortak çıkışından duyduğu heyecanla sarılıyor Kara Panterlere. Ve diyor ki: “Nerede bulunursam bulunayım, kendimi daima insanların kurtuluşuna yol açacak harekete bağlı hissedeceğim.”

Öyle de yapıyor. Magrip’li göçmenlerle iç içe giren, onların dünyalarının sesi olmaya çalışan Genet, başını alıp Filistin’e gidiyor. Filistin yolculukları onun yaşamını değiştiriyor. Filistin’li fedailerle, halk hareketleriyle birlikte yatıp kalkıyor. Kendi yaralarını gösteriyor onlara. Filistin yarasına dokunuyor. Onlar halay çekerken, o yazıyor. Filistinliler tartışırken o bağırıyor. Susuyor. Susuyor. Yazıyor. Gördüklerini “Yüzler ve bedenler görmeyi bilenin gözleri önüne serili. Arap dünyasının üstünde gezinen o bulutu yaratmak, o dünyada çizilmiş mitolojileri parçalamak amacıyla bu sertliği istediği anlaşılıyor” diye anlatan Genet, Filistin davası adına da her yerde konferanslar veriyor, Filistin için uluslar arası kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Beyaz derili bir siyah olarak. “Filistinlilerin kurumlaşacakları gün onların yanında olmayacağım” diyen bir özgürlükçü olarak. Genet’nin Filistin çığlığı beyaz dünyanın yüzüne bir şamar gibi iniyor: “Homurdanan, abartılı, taşkın öfke, hiçbir şey olmama ya da çok az kimse olma hastalığını bir an için dindirebilecek bir ilaçtır. Ve öfke geçtiğinde bir kişi çıkacaktır ortaya. Anglosakson, bunun ne demek olduğunu pek iyi anlamamaktadır. Ancak Arap için boşluk ve hiçlik yaşanmıştır.” Bununla da yetinmiyor. İçindeki başkaldırının peşinden giderek, eksiklerini de görerek, tüm başkaldırı hareketleriyle ilişki kuruyor. Ezilenlerin şiddetini anlamaya, anladığını anlatmaya çalışıyor. “Ne kadar kaba” deyip dudak bükmüyor. Yine Baader Meinof için çaba harcıyor. Örneğin Kızıl Ordu fraksiyonunun önderleri için Le Monde’da yazdığı yazı ortalığı ayağa kaldırıyor. .

Ama bu aykırı duruşa rağmen çevresine saçtığı büyü nedeniyle dokunulmaz olan “lanetli şair”, sistemin yüzüne bir şamar gibi inen eserleriyle, başında bir dokunulmazlık halesiyle dolaşan bir “aziz”e dönüşüyor.

Genet’nin Jean Paul Sartre’ı çok etkilediği bilinir. Sartre, bu azizi ölümsüzleştirmek isteyerek, ona, “Aziz Genet” diye isimlendirdiği altı yüz sayfalık bir deneme adıyor. Bu denemeyi, özgürlük kuramının bir örneği olarak sunuyor.

Gerçekten de Genet, ancak bir azizin olabileceği kadar yalnız yaşayıp yalnız ölüyor.

Azizlik korkutur. Genet hep korkuttu. Maruz kalmak yerine, kendine verilmemiş olanı isteyen, bunu üstlenen ve en uç sonuca vardırmaya kararlı bir adam olarak tanındı. Asla nabza göre şerbet vermedi. Şık laflar etmedi. Egosunu güçlendirmek için değil, yüreğindeki yangını dindirmek için yazdı. Modern iletişim araçlarının insanı gömen klişe görüş ve düşünce batağının maskesini indirdi. Yeni sesler, yeni sözler yaratarak insanın çığlığını açığa çıkardı. .

1986’da öldüğünde arkasında aşkla kazılan bir patika bırakmıştı. Gittikçe derinleşen bir patika.


 Kötü Adam, Jean Genet

Hande Öğüt :    

Cenaze Töreni’nde, Hitler’i eşcinsel ilişkiye girerken betimleyen, Alman işgal güçlerinin üyeleriyle cinselliğe dayalı bağıntılar kurup Fransız sivillerin gördüğü canavarca muamelelerden sorumlu Almanları yücelten Jean Genet, oysa sistemin kendisinde yarattığı cinsel çağrışımlar hariç asla faşizm saflarında yer almaz. Faşizm ona göre düşünsel ve pratik açıdan tümüyle cinsel bir sistemdir. Haksız sayılmaz; faşizmin fallik ve anıtsal güce hayranlıkla belirdiğini, bize yine en iyi faşist yönetmen Leni Riefenstahl göstermiştir. 1934’teki Nüremberg toplantısının -Hitler’in talebi üzerine-, filme çekilişi olan “İradenin Zaferi”, iğrenç fallik imgeleminde ısrarcıdır; baştan sona dek ataerkinin sembolü olarak penis yüceltilir, performansı, makinenin gücüyle eşitlenir sapkınca... Eserleri, devasa penislere sahip olan ve bu bedensel üstünlüklerinin kendilerine kendi doğrularını belirleme hakkı verdiği karakterlerle doludur Genet’nin. Penis öyle baskındır ki, kitaplarının el altından satılan ilk baskılarında, karakterlerinin penis ölçülerini santimi santimine verir Genet. Kalın üniformaların ve takım elbiselerin altında kendini belli eden muazzam bir büyüklüğe sahiptir penis. Militarize güçler ve Nazi subayları onda müthiş bir baştan çıkma yaratır:

  “Polis komiserinin rozetini görünce dayanılmaz derecede heyecanlanıyordum. Benim için bu metal cismin, erkeklik sembolü bir işçinin elindeki çakmağın, bir askerin kemer tokasının ve bıçağın keskin tarafının büyük tahrik edici gücü vardı.”

  Jean Genet kitabının yazarı Stephen Barber’ın belirttiği gibi penis, ne zaman ceza gerektiren bir suç ya da ihanet gerçekleşecek olsa sertleşerek suçluluğu ve aykırılığı pekiştiren görkemli bir varlık halini alır. Roman karakterlerinin penislerini, şehrin karanlık bölgelerinde serbest bırakır Genet. Penis dünyayı oburca içine çeker ve tatmin olur; anüs ise tersine kasvetli bir varlık ve çaresiz bir ilgi odağıdır. Anüs, her küçük hareketin farkında olan bir göz ve aynı zamanda bu duyarlığın merkezine yönelen tüm dikkatle bakışın odak noktasıdır.

  Eserlerinde penisi yüceltmekle kalmaz, Nazi askerlerle Fransız milisler ve yaşayanlarla ölüler arasındaki eşcinsel birleşmeleri en ince ayrıntısına dek pervasızca yazar Genet.

  Nazizmin ve faşizmin sembollerine neden bu denli meraklıdır peki? Jeanine Chasseguet-Smirgel’in belirttiği üzere, gamalı haç, kanlı bir örümceği, kanlı örümcek de preödipal anneyi sembolize eder. Paravanlar oyunundaki, ideal anne figürünün makyajını “Yüzünde, bir örümcek ağını andıran çok sayıda uzun mor kırışıklıklar...” şeklinde belirleyen Genet’nin gerek imgelem, gerek tahayyül dünyasında anne, babaya ikame olunmuştur. Alman halkının ve Nazilerin babası olduğu kadar annesidir de Hitler; dolayısıyla çiftcinsiyetlidir; hem örümcekağı gibi erkeği yutabilen bir vajinaya sahiptir, hem devasa bir penise...

  Anne kimi kez de azize ile fahişe arasında kurulur. Kimi kez siyah veya beyaz ırktan, kimi kez çocuk ya da yaşlı, sessiz bir kadın olur. Son romanı Sevdalı Tutsak’ta, on yıl önce bir gece kendisiyle ilgilenen yaşlı Filistinli kadında bilge anne imgesini arar. Farklı insanlar biçiminde bir görünüp bir kaybolur romanlarındaki anneler. Çünkü babası belirsiz, annesi gerçek bir sır olan Genet’yi tanımlayan, kınayan ve hapseden dil, annesinin kendini terk edişi ve reddetmesiyle kurulmaya başlar.

  Mezarı, genelevin yanında

Annesi onu terk edince bir köylü ailesi tarafından büyütülür Genet. On yaşlarındayken kendisini evlat edinenlerce hırsızlıkla suçlanır; oysa gerçekten suçlu değildir. Bu adaletsizliğin ardından hırsız olmayı seçer ve ıshalevine kapatılır. Seks ve bastırılmış isyandan mülhem kızgın bir bileşik saplantı olarak, bütün yaşamı boyunca hem kendisini, hem eserlerini belirleyecektir bu deneyimi.

  1926'da ıslahevinden kaçarak Fransız sömürge birliklerine katılan, 1942'de Fresnes'de hırsızlıktan hapis yatarken yazmaya başlayan Genet, sınırlı sayıda basılıp gizlice dağıtılan “İdam Mahkûmu” adlı şiiriyle edebiyat dünyasına girer. İlk romanı hapiste yazdığı Çiçeklerin Meryem Anası, tüm dünyada cinsel kültürün şekillenmesinde etkili olan, en kışkırtıcı ve orijinal eseridir. Romanda tarif ettiği bir gruba bağlıdır zira Genet de: “Birer hayvan gibi avlanan, yüzleri erken kırışan, yanardağı andıran çocuklar ırkı...”

  Öyküsü geri dönüşlerle anlatılan 16 yaşındaki katil için Meryem Ana, Kilise'nin aradığı yerde değil, kendisinin suçlu gibi görünen ama kirlendikçe aklanan çiçeğindedir. Saflığın simgesi çiçek, ne tuhatır ki bu “kötü adam”ın ana leit-motiflerindendir. 1950 yılında çektiği, mahkûmların cinsel saplantı ve çapraşık ilişkilerini anlatan “Un Chant d’Amour”da da romanlarında da bedeni, çiçekler aracılığıyla dönüşüm geçiren kırılgan ve geçişimli bir madde olarak kurgular Genet. Romanlarının yoğun cinsellik içeren sahnelerinde anüs, şeffaf bir araç, kırılgan bir paravan ya da şiddetle delinen bir göz; ihtişamlı, belirleyici bir unsur olarak vurgulanır.

  İnsan bedeninin özündeki bir yarayı çağrıştıran fiziksel parçalanışı açığa vuran Rembrandt’ın tablolarından fazlasıyla etkilenir Genet. O kadar ki 1957-1958 yılları boyunca Rembrandt’ın tablolarının izinde Avrupa’yı baştan aşağı gezer. Büyük ressamın resimleri, Genet’nin kendini kuşatıcı bir yara imgesiyle karşıladığı insan bedeninin yüzeyden sıyrılması ve doğrudan gösterilmesi görevini üstlenir. Arkadaşı Devarnin’in ölü bedenini kendisine kattığını hayal eder Cenaze Töreni’nde: Ölü bedeninin kaçıracak, parçalara ayıracak, et ve kül olarak onu yiyecektir. Bedenlerin ve benliklerin parçalanışı, temalarından olan Genet Denizci’de ise parçalanma, dağıtma, damıtma sürecini kendisini, “O” diye adlandırıp nesneleştirerek, metinle arasına mesafe koyarak, metne yabancılaşarak dile getirir. Eşcinsel kahramanı denizci Querelle’in cinayetlere ve yasadışı olaylara karışması kadar erkeklerle girdiği cinsel eylem görüntüleri de aşırı irkilticidir. Varolan cinsellik imgelerini değiştirerek müstehcenlik ve pornografi tanımlarını sarsan Genet oysa iktidar sistemini, özgürlükçü ve çürütücü bir biçimde sorgulayarak alt üst eder; pornografisi ise toplumsal düzenle daimi çatışmasının farklı bir boyutunu oluşturur. O kadar ki 1986’da öldüğünde, isteği üzerine Fas’ta, bir yanında hapishane, diğer yanında genelev bulunan bir mezarlığa gömülür. İmgenin pornografisine dair tam da Genet’ce bir göndermedir bu...

                                         Siyasi tiyatrolar

  Hırsız, fahişe, yazar Genet, sadece kötülüğü ve seksi mi mesele edindi? 1968’te öğrencilerin, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan solunun, ırkçılığa karşı Kara Panterler’in ve İsrail’e karşı Filistinlilerin yanında yer alan Genet, yirmi yıl süren yazınsal sessizliğini bozduğu son eseri Sevdalı Tutsak’ta 70'li yıllarda Filistinlilerin ve siyah Amerikalı devrimcilerin arasında yaşadıklarını anlatır. Şatila’da Dört Saat başlıklı metni ise, dehşetengiz bir çılgınlık ve gazap atmosferini yansıtır. Katledilmiş bedenleri, zulümden sarhoş olmuş milislerin dans edişlerini, kurbanlara işkenceleri anlatan Genet’nin tiyatro eserlerinde, siyasi yönelişi daha belirgindir. Ölüm, insan bedeni, temsil ve iktidarla ilgili düşüncelerini en iyi yansıtan Paravanlar, Cezayir’de bir çatışma anında geçer. Batılı sömürgeciler, lejyonerler, askerler, Araplar, mücahitler, hırsızlar, ağlayıcı kadınlar, hainler, ölüler, yüzleri boyalı, maskeli, takma burunlu kahramanlar birbirine karışır. Genet’nin tiyatrosunun temelini oluşturan kılık değiştirme, kendini maskeleme ve gerçeğin yerine suretini geçirme üzerine kuruludur. Tekrarı, avutucu ve aldatıcı temsili unsurları ve çağdaş toplumsal dünyayı reddeden Genet’nin kahramanları, birer simgedir ya da canavar. Toplum denilen “bok çuvalı”nın ürettiği garip yaratıklardır onlar.

  Suçluların dünyasından bir kesit aktardığı Sıkıgözetim adlı oyununda da toplumdışı kişinin yalnızlığını, kendine yabancılaşmasını, imrendiği, kıskandığı veya nefret ettiği kişinin yerine geçmesini, onun kılığına girmesi motifini görürüz. Büyük Gözaltı’nda mahkûmları, Balkon’da genelevde yaşayanları, Zenciler’de ise Batı uygarlığının baskısı altındaki Afrika halklarını tema edinen Genet’nin kanımca en anlamlı oyunu Hizmetçiler’dir. Hem çok sevip hem de nefret ettikleri hanımefendilerini öldürmeye çalışan iki hizmetçi kızkardeş, oyunun sonunda, hanımefendilerini değil, içlerindeki “hanımefendi” fikrini öldürmeyi başarırlar. Onları özgürlüğe iten ise okumaktır...

  Hande ÖĞÜT
handeogut@gmail.com

 

  “aşağılık” ve ahlaksız bir yazar: jean genet

Hande Öğüt

http://www.kaosgl.com

05 Nisan 2011

“Terk edilmiş bir çocuktu; kötü huyları, daha çok genç yaşlardayken ortaya çıkmaya başladı: Kendisini evlat edinen yoksul köylüleri soydu. Azarlandığı halde hırsızlığa devam etti; kapatıldığı ıslahevinden kaçtı, hırsızlık ve soygun yapmaya, bu da yetmiyormuş gibi kendini satmaya başladı. Hayatı sefalet, dilencilik ve yankesicilikle geçiyordu; herkesle yatıyor, herkese ihanet ediyor ve hiçbir güç azmini yenemiyordu: Hayatını bilinçli olarak kötülüğe adadığı bir dönemdi.”

Jean Paul Sartre ‘Aziz Genet, Komedyen ve Kurban’ adlı kitabında böyle anlatıyor Genet’yi.Hayatını adadığı kötülükten ve hırsızlıktan ölene dek vazgeçmedi bu baş belası çocuk! 1948’de Fransa’da hırsızlık yüzünden onuncu kez yargılanıp ömür boyu hapis cezasına çarptırıldığında, hapishanede yazdığı ‘Çiçeklerin Meryem Anası’ adlı ilk romanı Sartre başta olmak üzere Andre Gide ve Jean Cocteau’nun dikkatini çekti ve bu yazarların cumhurbaşkanına verdikleri bir dilekçe üzerine Genet yeni kötülükler yapmak üzere bağışlandı. Sartre’ın Genet’ye karşı bu ilgisinin, onun handiyse hamisi olmaya soyunuşunu hiç anlamamakla birlikte aksi halde yazarlığının da daha “kıymetli” olacağını savunur Bataille:

“Belki de Genet, Sartre’ın duyduğu hayranlığın kurbanıdır; edebi züppeliğin hâlesinden kurtarıldığında Genet’nin çok daha özgün olduğuna inanıyorum.”

Pis bir zenci olduğunu haykıran ve siyahi oluşunu, diğerlerinin teninin beyazlığına tercih ettiğini bildiren Genet’nin bu çıkışını “isyanın ahlaki aşaması” olarak görüşüne de tümden karşıdır Bataille. Tepkinin sınırlarını belirleyen şey onur duygusudur. Oysa Genet’nin onuru toplumsal bir onur değil, sadece kötülük isteğidir. Genet’ye göre aşağılık olan toplum değil kendisidir. Yalnızca acı getirse bile ister aşağılık olmayı; sağladığı kolaylıkların ötesinde acı çekmek için ister zilleti. Aşağılanmaktan duyulan bir haz değildir bu yeraltı adamı misali, kötülüğün arkeolojisine çalışarak kutsalın derin anlamını ortaya çıkarıp onu yırtmak ve kendine büyük anlamlar biçen modern insandaki riyaya dair abject ifrazatı, kendini zelil bir kuklaya dönüştürerek onların yüzüne püskürtmektir. Kirli lezzetler yaratır kusmayı kolaylaştırmak için, en büyük alçaklığın kötülük yapmak değil, kötülüğü ortaya dökmek olduğunu düşündüğünden kötülüğe övgü manifestoları yazar.

Dört yıl önceydi sanırım, hayatımdaki en renkli insanlardan biri olan komşum Sibel Torunoğlu ‘Hayvan’ adlı dergisi için bir röportaj yapmıştı benimle. "Bünyen Zayıf" başlıklı köşesi için karın çamura, buzun bataklığa dönüştüğü bir kış gününü kendimiz için eğlenceli hale getirmek için reklamlardan Amerika’nın Irak katliamına, şizofreniden kötülüğe dek konuşmuş Genet ile bitirmiştik sohbeti... Hırsız olarak ölmek istediğimi söylemiştim başlığa taşınan final cümlesinde, Jean Genet gibi... Neden yaşamak değil de ölüm isteğini dillendirmişim aşikâr; Genet yaşama değil ölüme yazan, dirimin değil yitimin istenciyle dolup taşan bir günahkardı çünkü. Yaratıcılık masumiyet değil günahkârlıksa -Bataille’ın söylediği gibi- edebiyat da kötülüktür. Genet’nin yazdığı her metin kötücül ve kösnül bir haz verir bana bu nedenle...

Penis obur bir ağız, anüs ise bakışın odak noktasıdır

Cenaze Töreni’nde, Hitler’i eşcinsel ilişkiye girerken betimleyen, Alman işgal güçlerinin üyeleriyle cinselliğe dayalı bağıntılar kurup Fransız sivillerin gördüğü canavarca muamelelerden sorumlu Almanları yücelten Jean Genet, oysa sistemin kendisinde yarattığı cinsel çağrışımlar hariç asla faşizm saflarında yer almaz. Faşizm ona göre düşünsel ve pratik açıdan tümüyle cinsel bir sistemdir. Haksız sayılmaz; faşizmin fallik ve anıtsal güce hayranlıkla belirdiğini, bize yine en iyi faşist yönetmen Leni Riefenstahl (Triumph des Willens, 1935) göstermiştir. 1934’teki Nüremberg toplantısının -Hitler’in talebi üzerine-, filme çekilişi olan ‘İradenin Zaferi’, iğrenç fallik imgeleminde ısrarcıdır; baştan sona dek ataerkinin sembolü olarak penis yüceltilir, performansı, makinenin gücüyle eşitlenir sapkınca... Eserleri, devasa penislere sahip olan ve bu bedensel üstünlüklerinin kendilerine kendi doğrularını belirleme hakkı verdiği karakterlerle doludur Genet’nin. Penis öyle baskındır ki, kitaplarının el altından satılan ilk baskılarında, karakterlerinin penis ölçülerini santimi santimine verir Genet. Kalın üniformaların ve takım elbiselerin altında kendini belli eden muazzam bir büyüklüğe sahiptir penis. Militarize güçler ve Nazi subayları onda müthiş bir baştan çıkma yaratır:

“Polis komiserinin rozetini görünce dayanılmaz derecede heyecanlanıyordum. Benim için bu metal cismin, erkeklik sembolü bir işçinin elindeki çakmağın, bir askerin kemer tokasının ve bıçağın keskin tarafının büyük tahrik edici gücü vardı.”

Ancak buna rağmen Genet’nin sapkın gizemciliği polis örgütünü bir tür uğursuz ve egemen onurla donatır; ‘Hırsızın Günlüğü’nde yazdığı gibi: “Şeytanca bir örgüt olan polis örgütü cenaze törenleri ve mezar süsleri kadar mide bulandırıcı, krallığın zaferi kadar saygındır.”

‘Jean Genet’kitabının yazarı Stephen Barber’ın belirttiği gibi penis, ne zaman ceza gerektiren bir suç ya da ihanet gerçekleşecek olsa sertleşerek suçluluğu ve aykırılığı pekiştiren görkemli bir varlık halini alır. Roman karakterlerinin penislerini, şehrin karanlık bölgelerinde serbest bırakır Genet. Penis dünyayı oburca içine çeker ve tatmin olur; anüs ise tersine kasvetli bir varlık ve çaresiz bir ilgi odağıdır. Anüs, her küçük hareketin farkında olan bir göz ve aynı zamanda bu duyarlığın merkezine yönelen tüm dikkatle bakışın odak noktasıdır.

Eserlerinde penisi yüceltmekle kalmaz, Nazi askerlerle Fransız milisler ve yaşayanlarla ölüler arasındaki eşcinsel birleşmeleri en ince ayrıntısına dek pervasızca yazar Genet.

Nazizmin ve faşizmin sembollerine neden bu denli meraklıdır peki? Jeanine Chasseguet-Smirgel’in belirttiği üzere, gamalı haç, kanlı bir örümceği, kanlı örümcek de pre-ödipal anneyi sembolize eder. ‘Paravanlar’ oyunundaki, ideal anne figürünün makyajını “Yüzünde, bir örümcek ağını andıran çok sayıda uzun mor kırışıklıklar...” şeklinde belirleyen Genet’nin gerek imgelem, gerek tahayyül dünyasında anne, babaya ikame olunmuştur. Alman halkının ve Nazilerin babası olduğu kadar annesidir de Hitler; dolayısıyla çift cinsiyetlidir; hem örümcekağı gibi erkeği yutabilen bir vajinaya sahiptir, hem devasa bir penise...

Anne kimi kez de azize ile fahişe arasında kurulur. Kimi kez siyah veya beyaz ırktan, kimi kez çocuk ya da yaşlı, sessiz bir kadın olur. Son romanı ‘Sevdalı Tutsak’ta, on yıl önce bir gece kendisiyle ilgilenen yaşlı Filistinli kadında bilge anne imgesini arar. Farklı insanlar biçiminde bir görünüp bir kaybolur romanlarındaki anneler. Çünkü babası belirsiz, annesi gerçek bir sır olan Genet’yi tanımlayan, kınayan ve hapseden dil, annesinin kendini terk edişi ve reddetmesiyle kurulmaya başlar.

Yamyamlık isteği ve altüst edilen pornografik imgelem

Annesi onu terk edince bir köylü ailesi tarafından büyütülür Genet. On yaşlarındayken kendisini evlat edinenlerce hırsızlıkla suçlanır; oysa gerçekten suçlu değildir. Bu adaletsizliğin ardından hırsız olmayı seçer ve ıslahevine kapatılır. Seks ve bastırılmış isyandan mülhem kızgın bir bileşik saplantı olarak, bütün yaşamı boyunca hem kendisini, hem eserlerini belirleyecektir bu deneyimi.

1926'da ıslahevinden kaçarak Fransız sömürge birliklerine katılan, 1942'de Fresnes'de hırsızlıktan hapis yatarken yazmaya başlayan Genet, sınırlı sayıda basılıp gizlice dağıtılan “İdam Mahkumu” adlı şiiriyle edebiyat dünyasına girer. İlk romanı hapiste yazdığı ‘Çiçeklerin Meryem Anası’, tüm dünyada cinsel kültürün şekillenmesinde etkili olan, en kışkırtıcı ve orijinal eseridir. Hapishanedeki arkadaşlarından kâğıt kalem dilenerek neredeyse kanıyla yazdığı mantığa, akla, anlama, hatta roman estetiğine aykırı olan “anti-roman”, büyük infial yaratarak yadırgandı elbette. Romanda tarif ettiği bir gruba bağlıydı ve itaatini hep sürdürdü Genet: “Birer hayvan gibi avlanan, yüzleri erken kırışan, yanardağı andıran çocuklar ırkı...”

16 yaşındaki bir katilin öyküsünü, geriye dönüşlerle, onu Genet'ye özgü bir dille kutsayarak anlatır bu roman. Toplumdışı bir kesimin, hırsızlar, katiller, kaçakçılar, fahişeler, eşcinsellerle dolu bir dünyanın olanca karanlığı ve şiddeti toplumla anlaşmazlığının uzlaşmazlığa dönüştüğü bir yazın ürünüdür bu, tıpkı ‘Gülün Mucizesi’ gibi...

Öyküsü geri dönüşlerle anlatılan 16 yaşındaki katil için Meryem Ana, kilisenin aradığı yerde değil, kendisinin suçlu gibi görünen ama kirlendikçe aklanan çiçeğindedir. Saflığın simgesi çiçek, ne tuhaftır ki bu “kötü adam”ın ana leit-motiflerindendir. 1950 yılında çektiği, mahkûmların cinsel saplantı ve çapraşık ilişkilerini anlatan ‘Un Chant d’Amour’da (A Song Of Love, 1950) da romanlarında da bedeni, çiçekler aracılığıyla dönüşüm geçiren kırılgan ve geçişimli bir madde olarak kurgular Genet. Romanlarının yoğun cinsellik içeren sahnelerinde anüs, şeffaf bir araç, kırılgan bir paravan ya da şiddetle delinen bir göz; ihtişamlı, belirleyici bir unsur olarak vurgulanır.

İnsan bedeninin özündeki bir yarayı çağrıştıran fiziksel parçalanışı açığa vuran Rembrandt’ın tablolarından fazlasıyla etkilenir Genet. O kadar ki 1957-58 yılları boyunca ünlü ressamın tablolarını görmek için Avrupa’yı baştan aşağı gezer. Onun resimleri, Genet’nin kendini kuşatıcı bir yara imgesiyle karşıladığı insan bedeninin yüzeyden sıyrılması ve doğrudan gösterilmesi görevini üstlenir. Arkadaşı Devarnin’in ölü bedenini kendisine kattığını hayal eder ‘Cenaze Töreni’nde: Ölü bedenini kaçıracak, parçalara ayıracak, et ve kül olarak onu yiyecektir. Bedenlerin ve benliklerin parçalanışı, temalarından olan Genet ‘Denizci’de ise parçalanma, dağıtma, damıtma sürecini kendisini, “O” diye adlandırıp nesneleştirerek, metinle arasına uzak mesafe koyarak, metne yabancılaşarak dile getirir. Eşcinsel kahramanı denizci Querelle’in cinayetlere ve yasadışı olaylara karışması kadar erkeklerle girdiği cinsel eylem görüntüleri de aşırı irkilticidir. Şiddetin estetiğine, insan doğasının uçsuz bucaksız karanlıklarının içine dalarak ulaşır. Denizcilerden, eşcinsellerden ve canilerden mürekkep, polislerle genelev patronlarının da arzı endam ettiği Fransa'nın Brest kentinin bir semtinde, eşcinsel denizci Querelle, yaşamın kıyısındaki bu insanların arasında yasadışı olaylara, cinayetlere karışır. Eşcinsellik, hırsızlık ve ihanetin sözcülüğünü açık saçık bir tavırla üstlenir Genet, Jean Cocteau'nun deyişiyle, “hiç de müstehcen olmayan bir müstehcenlik”le hem de... Edebiyata “skandal yaratan bir yazar” olarak giren, yıllar geçtikçe yapıtlarının gücünden hiçbir şey yitirmediği anlaşılan Genet, Witold Gombrowicz'e göre, “Modern güzelliğin bir örneğini sunmak”tan başka bir şey yapmamıştır aslında.

Fassbinder'in 1982’de çektiği Jean Genet uyarlaması ‘Querelle’ de romanı aratmayacak denli rahatsız edici boyutlardadır. Homoseksüel dünya, filmin tümüne egemendir ve iki erkek arasındaki cinsel eylem görüntüleri son derece irkilticidir. Varolan cinsellik imgelerini değiştirerek müstehcenlik ve pornografi tanımlarını sarsan Genet, iktidar sistemini, özgürlükçü ve çürütücü bir biçimde sorgulayarak alt üst eder; pornografisi ise toplumsal düzenle daimi çatışmasının farklı bir boyutunu oluşturur. O kadar ki 1986’da öldüğünde, isteği üzerine Fas’ta, bir yanında hapishane, diğer yanında genelev bulunan bir mezarlığa gömülür. İmgenin pornografisine dair tam da Genet’ce bir göndermedir bu...

Katledilmiş bedenler, “pis” tiyatrolar...

Hırsız, fahişe, yazar Genet, sadece kötülüğü ve seksi mi mesele edindi? 1968 Mayısında öğrencilerin, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan solunun, ırkçılığa karşı Kara Panterler'in ve İsrail’e karşı da Filistinlilerin yanında yer alan Genet, yirmi yıl süren yazınsal sessizliğini bozduğu son eseri ‘Sevdalı Tutsak’ta 1970-1984 yılları arasında Filistinlilerin ve siyah Amerikalı devrimcilerin arasında yaşadıklarını anlatır; Filistin halkının derin acısında esin bulan, İsrail'in Sabra ve Şatila'daki Filistin kamplarında giriştiği katliamlar karşısında şok geçiren Genet'nin bu yapıtında sanatını, siyasi duruşunu ve insanlığını bir arada görürüz. Zira ‘Sevdalı Tutsak'ta Filistin kamplarında ve Amerika'da Kara Panterler'in yanında yaşadıklarını anlatmakla kalmaz, edebiyat ve felsefe hakkındaki görüşünü, yaşam anlayışını, gerçek arayışını da büyük bir ironiyle ve bağımsız bir ruhla dile getirir. “Şatila’da Dört Saat” başlıklı metni ise tam bir çılgınlık ve gazap atmosferini yansıtır. Katledilmiş bedenleri, zulümden sarhoş olmuş milislerin dans edişlerini, kurbanlara işkenceleri anlatan Genet’nin anti tavrı, tiyatrosunda da kendini gösterir. Tiyatroyu sevmediğini söyler, kuklaların tiyatroculardan daha iyi oynadığını düşünür. Ancak bunları, orayı ve o zamanı düşünerek söylediği kesindir. Bunun bir kanıtı da başka bir tiyatronun olabilirliğini anlatma çabasındadır. O, “dramatik eylemi öğretim amacına dönüştüren, siyasete, dine, ahlaka veya herhangi bir şeye bağlı kaygılarla dolu” bir tiyatro yerine “belki de henüz keşfedilmemiş olan yegâne erdemi veya eylemleriyle ışıldayabilecek” bir tiyatro tasarlar. Oyunlarını topluma karşı yazdığı kadar kendine karşı da yazdığını söyler. Oyunlarında izleyiciyi tiksindirerek, rahatsız ederek, şaşırtarak ve irkilterek onların ikiyüzlülüklerini açığa çıkarmaya çalışmış ve toplumun her kesimindeki, siyasal ve toplumsal her tür sahteciliğe acımasızca saldırmıştır:

“Benim tiyatrom pis kokuyorsa bu diğerleri güzel koktuğu içindir.”

Antonin Artaud’nun Vahşet Tiyatrosu’nu anımsatan tiyatrosu baştan aşağı bir başkaldırıdır, tiyatro eserlerinde, siyasi yönelişi daha belirgindir. Genet’ye göre iktidar yapısının üst basamaklarında bulunan herkes aktördür ve tüm jestleri sahtedir. Hiçbir mülkü olmayıp da her kural ve düzene karşı gelenler, kendi insanlığından bahsedebilir sadece.

Ölüm, insan bedeni, temsil ve iktidarla ilgili düşüncelerini en iyi yansıtan Paravanlar, Cezayir’de bir çatışma anında geçer. Batılı sömürgeciler, lejyonerler, askerler, Araplar, mücahitler, hırsızlar, ağlayıcı kadınlar, hainler, ölüler, yüzleri boyalı, maskeli, takma burunlu kahramanlar birbirine karışır. Genet'nin tiyatrosunun temelini oluşturan kılık değiştirme, kendini maskeleme ve gerçeğin yerine suretini geçirme üzerine kuruludur. Tekrarı, avutucu ve aldatıcı temsili unsurları ve çağdaş toplumsal dünyayı reddeden Genet'nin kahramanları, birer simgedir ya da canavar. Toplum denilen “bok çuvalı”nın ürettiği garip yaratıklardır onlar.

Suçluların dünyasından bir kesit aktardığı ‘Sıkıgözetim’ adlı oyununda da toplumdışı kişinin yalnızlığını, kendine yabancılaşmasını, imrendiği, kıskandığı veya nefret ettiği kişinin yerine geçmesini, onun kılığına girmesi motifini görürüz. ‘Büyük Gözaltı'nda mahkûmları, Balkon'da genelevde yaşayanları anlatır. ‘Balkon’u ilk kez sahneleyen Peter Zadek, Genet tiyatrosunun çekiciliğini şöyle dile getirir: “Genet, bize dünyamızın makyaj gibi sahte olduğunu ve bu yüzden de tiyatronun -Genet’nin hayata bakış açısında olduğu gibi- mükemmel bir ayna olabileceğini düşündürüyor. Bir başka deyişle Genet tiyatrosu soyut, stilize ve teatraldir. Böylelikle gerçeği yanılsamacı tiyatrodan çok daha başarılı bir biçimde tanımlayıp yansıtır.”

Pierre Boulez'e göre “operaya yaklaşan bir yapıt” olan ‘Zenciler'de Batı uygarlığının baskısı altındaki Afrika halklarını tema edinir. Oyun, her şeyden önce, hızlı bir ritmin oluşturduğu bir ezgi olarak çıkar karşımıza; oyun içinde oyun, yabancılaştırıcı öğelerin çoğaltılması, seyirciyi tedirgin edici özelliklerin vurgulanması, yadırgatıcı konuların seçimi; birbiri ardı sıra gelen sahnelerin içine ustalıkla yerleştirilmiştir.

Genet’nin kanımca en anlamlı oyunu ‘Hizmetçiler’dir. Hem çok sevip hem de nefret ettikleri hanımefendilerini öldürmeye çalışan iki hizmetçi kız kardeş, oyunun sonunda, hanımefendilerini değil, içlerindeki “hanımefendi” fikrini öldürmeyi başarırlar. Onları özgürlüğe iten ise okumaktır...

Tiyatro eserlerinin yanı sıra film projeleri de var Genet’nin. 1950 yılında çektiği ‘Un Chant d’Amour’daki karakterler, tek işlevi hapsedilmiş insanların cinsel saplantıları ve çapraşık ilişkilerine dekor oluşturmak olan karanlık duvarların ardındaki mahkûmlardır. Bir diğer filmi asla çekilmeyip sadece bir tasarı olarak kalan ‘Ceza Kolonisi’nde, hapsetmek için kullanılan mekânlar ve bu mekânların cinsel gerilim ve parçalanan görkemini oluşturan izlekleri, romanlarının da kilit kavramlarıdır. Filmlerindeki görüntüler de romanlarında olduğu gibi çoğu zaman kendi cinsel tahrik ve hazzı için kriz veya esrime anındaki erkek anatomisini canlandırır Bacon’un resimlerine benzer şekilde... Parçalanan gövdeler, yırtılan ve yarılan tenler, bir hayvan gibi asılan kanlı, pembe çıplak et parçaları... Saplantılı biçimde takipçisi olduğum Bacon “Ne zaman bir kasaptan içeri girsem, orada asılı duran hayvanın yerinde olmayışım beni hep çok şaşırtır” demiştir ya, işte kendini o askıya asan hayvan postuna bürünmüş insan Jean Genet’dir!


 Jean Genet - Çiçeklerin Meryem Anası

14 OCAK 2010 PERŞEMBE

http://mugalata.blogspot.com

19 Aralık 1910 günü Pariste doğduğunda hayatı boyunca ne annesini ne de babasını tanıyacaktı,piç olarak doğan bu bebek daha sonra gerçek olmayan harflerle gerçekten hayatını kurtaracaktı.On yaşına kadar bir yetimhane ve çiftlikte yaşadı.Çocukluk yılları hayal kurarak ve yazarak geçti.Üvey annesi onun bir rahip olmasını istiyordu.İleride ise rahiplikten daha yüksek bir mertebeye-azizliğe- yükseleceğinden haberi yoktu muhtemelen.Ancak ne yetimhane ne de Çiftlik onun suç dünyasından geri kalmasını engelleyemedi.On yaşında küçük hırsızlık işlerine girdi.Zanaat okuluna yazılmasına rağmen orasıda yetimhane ve çiftlik gibi işe yaramamıştı.1926 yılında ilk hapishane deneyimini yaşadı.15 yaşındaydı henüz.

Serbest kaldığında tekrar bildiği yoldan gitmeye devam etti ve hırsızlığa başladı.Bu sefer reşit olana kadar kalması için ıslah evine yollandı.Oradan çıkmak için Fransız Lejyon'una yazıldı.Kısa bir süre sonra oradan da kaçtı ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde hırsızlık,fahişelik,kaçakçılık,sahtecilik gibi toplum tarafından dışlanan neredeyse bütün işleri yapıp tam bir serseri gibi yaşadı.Yeraltında yaşadı uzunca bir süre.İnsanların yüzüne bakmayacağı insanlarla arkadaşlık yaptı ve birlikte kaldı.1942'de Fransa'da hapise atıldığında Çiçeklerin Meryem Anası'nı yazdı(1943).Ardından Gülün Mucizesi (1946) geldi.Bunları Cenaze Töreni ve Brest'li Querelle takip etti(1947).1948 yılında hırsızlıktan onuncu kez yargılandığında ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.Hayatının geri kalanını çocukluğundan beri alışık olduğu cezaevinde geçirecekti artık.Bu sırada kitapları'nın ayak sesleri yavaş yavaş duyulmaya başlamıştı. İçinde Jean Paul Sartre,Pablo Picasso,André Gide ve Jean Cocteau gibi Fransız aydın ve sanatçılarının olduğu bir grup Fransız Cumhurbaşkanına mektup yazdılar ve Jean Genet'ten bahsettiler. Bundan sonra Genet birdaha asla hapishanelere geri dönmedi.Affedilmişti.

Hapishaneden çıktıktan sonra tamamen edebiyat ile meşgul oldu.1949'da beş romanı,üç tiyatro oyunu ve sayısız şiiri vardı. 1950lerin başında yapıtlarındaki eşçinsellik ve suç unsurları yüzünden Amerika'da kitapları yasaklandı.1952 yılında Jean Paul Sartre "Aziz Genet" isimli kitabını yazdı.Genet artık büyük bir sınıfsal sıçrama yapmıştı.Hırsızlıktan Azizliğe kadar uzandı.Ancak bu sıfat yüzünden Sartre'ı suçladı ve aziz ismini kesinlikle kabul etmediğini dile getirdi.Sartre'la birdaha hiç konuşmadı.

Genet doğru! durmamaya devam ediyordu.Önce Fransadan başladı.1968 Mayıs'ında öğrencileri destekledi.Pariste,Cezayir kökenli fransız vatandaşlarının yaşadıkları sorunları anlatmak için Foucault ile birlikte çalıştı.Ardından Vietnam savaşı sırasında Amerikan soluna destek verdi.Yine Amerikalıları kızdırarak Kara Panterlere desteğini açıkca dile getirdi.Ve son olarak dünya çapında büyük bir kesimi kızdıracak hareketini yaptı.Açık açık İsrail'e karşı savaşan filistinlilere desteğini açıkladı.Altı ay Filistin kamplarında yaşadı.Amman yakınlarında gizli olarak Yaser Arafatla buluştu.1986da Paris'te bir otel odasında ölü bulundu.

Romanlarında genel olarak kendi hayatından yola çıkar.Hırsızlar,katiller,kaçakçılar,fahişeler ve eşcinselleri konu edindi yapıtlarında.Bütün bu alt tabaka onun romanlarındaki şiirsel anlatımla şaşırtıcı bir güzellik kazanırlar.Oyunlarında ise daha çok hayatla ilgili görüşlerini anlatmaya çalışır.

Genet, bütün yapıtlarında yerleşik ahlak kurallarının karşısındadır.Şiddetli ve aşağılayıcı derecede bir erotizm yaşar.Özellikle başkalarının insana zorla benimsetmeye kalktıkları yazgıya karşı çıkmakla insanın gerçek kimliğini bulabileceği düşüncesi,onda tutkulu bir inanca dönüşmüştür.

Çiçeklerin Meryem Anasından;

Hapishane duvarlarının diplerinde rüzgar dize gelir.Hapishane kendisi ile birlikte tutukluların içinde uyudukları hücreleri sürükler, yükünü hafifletir ve çekip gider. Yargıçlar, koşun, hırsızlar uzakta. Ev soyucular yukarıya çıkıyorlar. Merdiven boşluğundan ya da asansörle. Çok kurnaz, çok usta bunlar; ustalıkla soyarlar. Aşırırlar. Kadın giysisi çalarlar. Merdiven sahanlığında, Hırsızlık yapan bir çocuğun, kapıları maymuncukla açan bir yeniyetmenin gizeminden korkarak donup kalan gece yarısı burjuvası, soyulan burjuva, "Hırsız var!" diye bağırmaya cesaret edemez. Başını bile şöyle bir çevirir. Hırsız, başları çevirtir, evleri yalpalatır,şatoları hoplatır, hapishaneleri uçurtur.

GÖNDEREN EREN ZAMAN:


Sömürüsüz Bir Dünya Fantezidir
Betül Memiş

http://www.haberturk.com.....

Meraklısına not: (Jean Genet kimdir?)

1910’da Paris’te evlilik dışı, gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya gelir. Annesi tarafından kimsesizler yurduna bırakılır ve bu yeni doğmuş bebeğe Jean adı verilir. Jean yedi yaşına geldiğinde zanaatçı bir ailenin yanına yerleştirilir. 10 yaşında hırsızlığa başlar. Uzunca bir süre Avrupa’nın birçok ülkesinde, fahişelik, dilencilik, hırsızlık ve kaçakçılık yaparak yaşamını sürdürür. Bu sürede işlediği suçlar yüzünden birçok kez hapishaneye girip çıkar. İlk hapishane deneyimini 15 yaşında yaşar. 1948’te, Fransa’da hırsızlık suçundan 10. kez yargılanır ve ömür boyu hapse mahkûm edilir. Ancak öncesinde 1942’de hapiste yazmış olduğu ilk kitabını “Çiçeklerin Meryem Anası”, Andre Gide, Jean Cocteau, Jean Paul Sartre gibi yazarların dikkatini çekmiş olduğundan, bu yazarların cumhurbaşkanına verdiği dilekçeler sayesinde serbest bırakılır ve bir daha yeraltı dünyasına dönmez. Hayatının geri kalanında, Cezayir’i, Madagaskar’ı katleden Fransız hükümetine karşı ayaklanır. 68 Mayısı’nda öğrencilerle sokaklara dökülür, Filistin kamplarına gider, Almanya’ya karşı Yahudiler’i savunur, Kara Panterler’le birlik olup, Kanada sınırını kaçak olarak geçerek (sabıkasından dolayı Amerikan hükümeti onu ülkeye kabul etmeyecektir) kampüs kürsülerinde, Amerikan ırkçılığını yerden yere vurur. Genet, yaşamının sonlarına doğru yalnızca düzyazı ve siyasi mücadele günlükleri yazar ve 1986’da bir otel odasında ölü olarak bulunur. Edebiyatçı kimliğinin yanında Genet, bir siyaset ve eylem adamıdır da… İşte tüm bunları harmanlayan, Metis Yayınları’ndan çıkan “Açık Düşman”da Genet’i daha yakından tanıyabilirsiniz de… Kitabın giriş yazısında şöyle diyor; “Bir piç olarak geldiği ve sürekli dışlandığı bu dünyada, ‘bir aziz olmayı, yani insanın inkarı olmayı istemekten başka çaresi kalmadığını’ söylemiş ve ancak bir azizin bir suçlunun olabileceği kadar yalnız yaşayıp, yalnız ölmüştür: Hırsız, isyankâr, vatansız ve evsiz bir serseri olarak.”

>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!