ball.gif
ANASAYFA  ball.gif TÜMÜ  ball.gif ROMAN  ball.gif ÖYKÜ ve NOVELLA 
ball.gif
DENEME  ball.gif ŞİİR  ball.gif FELSEFE  ball.gif TIYATRO  ball.gif
 

 


Editörün Notu:
Proust "Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde" adlı eserinde kendi Paris ve Normandıya kıyılarında geçen günlerini ergenlik çağını sürmekte olan genç kız ve erkek çocukları açısından irdeler. Hikayenin merkezinde büyükannesi ve Swann ailesi ile olan ilişkileri yatmaktadır.  Sevginin değişik formları üzerine benzeri görülmeyen bir eser olan "Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde"  yazarın Paris ve Normandiya kıyıları ile ilgili gençlik anılarının bir açılımı olarak görülebilir. 


 

Bir bilme ve aktarma yolu olarak Marcel Proust’un roman dünyası

Raşel Rakella Asal

Proust dokuz yaşından beri kronik asma hastalığına yakalanmıştı; geçirdiği birçok asma krizionu bir nevi sakat yapmıştı. Bu hastalığı onu l7 yaşından itibaren evine kapanmasına yol açtı. Sokağın sesinden ve evin içinde olan gürültüden rahatsız olmaması için odasının duvarlarını şişe mantarı yapılan bir cins meşe ağacından kaplatmıştı. Oda hizmetçisi Celeste’den başka odasına misafir kabul etmezdi. Proust’un bu inzivasını, dünyadan çekilme ve münzevilik yaşamını Ortaçağ Katolik geleneğinden gelen müritlerin iç huzuru bulmaları ve meditasyon yapmaları için onlara sağlayacak gerekli bir rahatlama ortamı olarak düşünebiliriz. Proust psikolojiye ilgiliydi, özellikle hipnoza, isteriye (histeri), rüyalara ve bölünmüş kişi bozuklukları onun ilgi alanına giriyordu. Bu konuda doktor olan babası Adrien Proust ile konuşurdu. Babası Fransa’nın ünlü nöroloğu Freud’un öğretmeni Jean-Martin Charcot’nun Salı konferanslarının düzenli dinleyicilerindendi. Proust çoğu zaman kendini başka biri olarak görürdü. Adeta kendi içinde bir başkasının, bir ötekinin yaşadığını düşünürdü. Bu benzer duyguları diğer yazarlar ve şairler de duyumsamışlardır. Onlar da eserlerini yaratırken bir esin perisinin onlara adeta dikte ettirdiklerini duyumsamış olduklarını söylemişlerdir. Bu kendinden geçiş hali, bazı uyuşturucu ilaçların etkisiyle bazı sürrealistlerin veya “kendi kendilerini hipnotize eden sanatçıların başvurdukları bir yöntemdi.

Proust istemsiz bellek’e çok önem verir ve onun etkisinde birinin gayriihtiyari, gelişi güzel ve kendinin kontrol edemediği bir dürtüyle ona bir şeyler yazdırdığını duyumsardı. Asma krizlerinin psikolojik bir kaynağa dayandığına dair olan inancıyla Nöropsikolog Paul Sollier’nin bakımı altında altı aylık bir psikoloji tedavisi gördü. Bu tedavinin sonuç verip vermediği bilinmese de hayatı boyunca inzivaya çekilmesini açıklayabilir. Belki de aşırı bir korku veya tekrar bir asma krizi geçirme endişesiyle bu inzivaya çekilme kararını açıklayabilir. Belki de basitçe yazma tutkusu o kadar yoğundu ki, onu böyle bir hayatı seçmesine itmiş olabilir. Bir önemli faktör de uyku düzensizliği yaşamasıdır. Proust gündüz uyur, geceleri çalışırdı. Gündüz saatleri de hiç dışarı çıkmazdı. Örneğin Joyce ile geceyarısı bir restoranda buluştuğunu, Joyce’ın biraz çakırkeyf olduğunu ve ara ara uyukladığını Proust’tan öğreniriz. Bunu Proust şöyle açıklar: Gayet normal, gün onun için bitiyor, benim için ise şimdi başlıyor. Tabii ki, uyku bozukluğu başlı başına bir sorun yaratır ama bu uyku düzensizliğinin uyku apnesinden mi kaynaklandığını bilmiyoruz. Kronik akciğer rahatsızlığı çekenlerde uyku apnesi görülmesi olağandır.

Proust’u ele alırken onun yazma tutkusunun yanında ölümsüz bir eser yaratma arzusunu görüyoruz. Proust bu kaygısını kendisi belirtmiştir. Kendisine çok kez “ben yazar mıyım sorusunu yöneltmiştir. Kendisini bir romancı olarak ve kronik bir hastalığa tutulmuş biri olarak kendisini bir odaya hapsetmesi arzusunun peşinde koşmasının bir sonucudur. Kendinin öngördüğü bu ölümsüz eserin yaratılmasına adayacaktır. Bu tutum yaratıcı kişilere hiç de yabancı değildir: arkadaşlarından, duygusal ilişkilerden, yemekten, gezmekten, seyahat etmekten çekilmek… Bu noktada eserine esir bir tutuklu olarak adlandırabiliriz. Proust’u bir başka yönünden ele alalım; Hatırlamak… Proust acaba hayatını, çocukluk ve gençlik yıllarını hatırlamayı, eserini yaratarak tekrar inşa etmeyi arzu ediyor muydu? Proust hayatının her anını hatırlama arzusunda değildir, sadece onun için önemli olan olayları, kişileri, yerleri hatırlamaya çalışır. Hatırlamanın duygusal bir yanı vardır. Geçmişin izlerini bir hüzün duygusuyla aktarmasıdır okuru Proust’a çeken. Onun ilk hatırladığı olay annesinin ona verdiği iyi geceler öpücüğüdür. Bu anı ona çay içerken çaya batırdığı bisküviyle gelir.“Zevkler ve Günler”de Proust şöyle açıklar: “Hayatı hayal etmek onu yaşamaktan kat kat iyidir.” Bu sözden yola çıkarsak okuduğumuz bu romanın bir otobiyografik anlatıdan ziyade kurgusal bir roman olduğunun ipuçlarını verir. Yaşadıklarını, duygulanımlarını okura açıklayacak ve bu konuda bizi bilgilendirecektir. Hayallere rüyalara açılan bu kapı Proust’un bizler için yarattığı roman dünyası olacaktır. Böylece, yeni bir hayat, yeni bir roman yaratılmış olur.

1919 yılında Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” adlı yapıtı ile kazanmış olduğu Goncourt ödülü edebiyat dünyasının dönüm noktası olur. Bu yapıtın iki dünya savaşı arasında yayınlanması ile 19. Yüzyılın sonu büyük düşlerin romanın sonunu ve 20.yüzyıl modern romanın ilk romanı olma özelliğini taşır. Balzac döneminin gerçekçilik anlayışının sonu, edebiyatta yeni bir dil arayışının başlangıcıdır. Aynı zamanda sosyal değerlerin hala geçerliliğini koruduğu “geçmiş zamanın” nostalji ile hatırlanışıdır. Estetik yönden ise, ortasınıfın yükselmesini, dışarıda bulunan Fransız kolonilerine ve onların kültürlerine olan ilgi rafine ve incelmiş zevklerin tanımlanması ve onların kültürü üzerine şekillenmesinin uç bulmasıdır.

Claude Monet’nin İmpression, Soleil Levant adlı eseri o günlerin Belle Epouque’un mottosu olan “Herkese sanat, her yerde sanat” ve yaşam coşkusunun yansıtıldığı bir sanat döneminin de başlangıcıdır. Müzikte bu uyanış Erik Satie’nin, Maurice Ravel’in, Arnold Schonberg’in eserlerine yansır. Monet’nin sanatı sanat tarihinde çığır açıcı olur;sanata öznel bir bakış açısıyla duygusallık egemen olur. Bu aynı zamanda kısacık, ele avuca gelmeyen mekân ve zaman algısının sanatta kişisel yansıması olur. Bu bakış açısı Fauvizm’e, Kübizm’e, Modern Sanata açılan bir pencere olur. Bu bakış açısı tabii ki karşıt görüşlerin eleştirilerine de maruz kalır. 1876 yılında sanat eleştirmeni Albert Wolff, Figaro gazetesindeki yazısı ile o tarihte gerçekleştirilmiş olan İkinci İmpressyonist Sergisini “felaket” olarak değerlendirecektir.

Monet’nin sanat anlayışı çağdaşlarından ayıran özellik nedir? Monet romantiklerin görüşünden ayrılır. Sanat dünyayı idealleştiremez. Sanatçı gördüğünü olduğu gibi yansıtmak yerine sanatına duygulanımlarını katmalıdır. O sıralarda Fransa’da İkinci Sanayi Devrimi ile yeni bir burjuva sınıfının yaratılmış olduğuna dikkat çekmek gerekir. Hatırlarsanız l9. Yy Fransız romanında Stendal “Kırmızı ve Siyah”ta romanın bir ayna vazifesi olduğunu ilan ederken Balzac’ın izindeydi. Oysa Proust 20. Yy romanına anlatıcının iç gözlemlerine yer vermekle kilit bir rol oynar. Proust anlatıcının iç gözlemlerini aktarmak için “ben” anlatıcıyı kullanır ve Balzac’ın aksine romanda “şimdi” zaman kipinden ara ara sapar, “geçmiş” zaman kipine yönelir. Proust “geçmiş”in eski güzel anılarını eserine taşır. Bu geçmiş aristokrasinin yaşamından sahnelerle, geçmişin yavaş ve huzur dolu atmosferi (sanat, yüksek sosyete değerleri, estetik, sanat eserlerinin tahlilleri) ile donatılacaktır. Anlatıcı gözlem gücü ile tıpkı bir sismograf gibi kendi bakış açısıyla ve duygularını katarak yaşadığı ortamı aktaracaktır. Böylece okur zaman içinde yeni teknolojiye, modaya, anlayışa, toplumun ve kişilerin evrimine anlatıcı aracılığıyla tanıklık etmiş olur. Kısaca, “zaman” bu 7 ciltlik dev yapıtın oluşumunda başkarakterin vazifesini üstlenmiş olur. Bu eser böylece anlatıcının gözünden yenidünyanın ve toplumun değişiminin ve evriminin bir sorgulanmasını da içermiş olur. Buna karşılık “zaman”ın gelip geçiciliği hiç kuşkusuz sanatı kapsayacaktır. Proust’un (Anlatıcının) gözünden sanatsal açıdan mekânın ve zamanın anlatısı “zamanın gücü” ne karşı en iyi çare olacaktır. Zamanın döngüsü sonsuzdur, zaman büyüsünü bu sonsuzluktan alır. Anlatıcı için “zaman” evrenin güzelliğini ve büyüsünü aktarmak için bir araçtır. Proust’ta böyle bir dünya görüşünün şekillenmesinde sanat eleştirmeni John Ruskin’in 1843’te sanatta estetik teorisini anlattığı Modern Painters adlı eserinin etkisi görülür. Bu eserinde John Ruskin sanat alanını gerçeklerle değil etik değerlerle oluşturduğunu iddia eder; sanatın sezgi yoluyla algılandığını söyler. 17. ve 18. yy’ların kuralcı sanat yaklaşımlarına karşı çıkar. Bu bakış açısıyla düş dünyasının önemine değinir. Ona göre penetrative imagination (delip geçen, içine işleyen, nüfuz edici bir hayal dünyası, “associative imagination (ilişkisel hayal dünyası) ve contemplative imagination (düşünceye dalan hayal dünyası) olarak hayal dünyasına alan açar. İlki (penetrative imagination) görür, bu yüzden “gerçek” ile ilişkilendirebiliriz. “İlişkisel hayal dünyası” (associative imagination) aynı gerçeği ifade ederken sanatçının duygularını da dâhil eder. Contemplative imagination (düşünceye dalan hayal dünyası) gördüğü gerçeği imgeye dönüştürür; sanatta hakikatin yerini imge almış olur.

Ancak Proust Ruskin’in bu görüşünden yola çıkarak kendi sanat gerçeğini oluşturur. Sanat nedir sorusun onu çok meşgul etmiştir. Rembrandt’in, Monet’in ve Moreau’nın sanatını irdelerken kendini sorgulamaya atar, fırça darbelerinin, tuvalinin, ele aldığı nesnenin önemi yoktur artık. Sanat sayesinde sanatçının ele aldığı nesnenin daha derinine, sanatçının duygu dünyasına, onun vicdanına, ahlakına, onun tutkusuna, onun sezgi gücüne ve aklına doğru bir yolculuğa yol alırız. Sanat sayesinde bizim göremediklerimiz görür, çevremizi tahlil eder, evrenin büyüsünün sihirli dünyasının şifrelerini çözmeye çalışırız. İşte Proust’un önemle üzerinde durduğu nokta sanatçının öznel bakışıdır. Romanda bu bakış açısını empresyonist(izlenimci) ressam Elstir karakteri verecektir.

Empresyonizm nedir? Latince kökenli bir terim olan empresyon iz-izlenim anlamını taşır.19. Yy Fransız ressamların yarattığı bir ekolün adı olmuştur. Öncüleri Monet ve Manet’dir. Bu ekole izlenimlerin ve ruh hallerinin öznel-kişisel bir biçimde yansıtılmasını temel ilke olarak kabullenir. Somut dünyayı, onu algılayan kişinin ruh hali içindeki eriyişi şeklinde ince nüanslara, ruhsal kıpırdanışlara önem vererek yansıtmayı amaçlar. Bu eserlerde tabiatizlenimler halinde yansıtılır, resmedilen şey, bir “an”dır. Renk ve ışık oyunları ile “an”ınuçuculuğu resmin ana teması olur. Nesneler, yapıları esas alınarak değil, resmedildikleri anda nasıl görünüyorlarsa öyle yansıtılır. Dairesel fırça derbeleriyle “an”ın geçiciliği vurgulanır.

Tanıdık bir şeyin değişik bir görünümü yansıtılır; görmeye alışık olduğumuz görünümlerinden farklı olarak, değişik olmakla birlikte gerçek olan bu görünüm, bu sebeple iki misli çarpıtıcıdır izleyen için; çünkü bizi şaşırtıp alışkanlıklarımızdan sıyırır ve aynı zamanda bir izlenimi hatırlatarak benliğimize nüfuz eder. Bu resmetme yöntemini ressam Elstir’de görmüştür Proust. Elstir’in sanat anlayışını şöyle açıklar: “Elstir’in nesneleri bildiği şekilleriyle değil, ilk izlenimimizi oluşturan optik yanılsamalara göre gösterme çabası da, onu bu perspektif yasalarından bazılarını açığa çıkarmaya sevketmişti; ancak bu yasalar, ilk kez resim tarafından sergilendiklerinden, o sırada daha çarpıcıydılar. Bir nehir, yatağının çizdiği dirsek yüzünden, bir körfez, falezlerin yakınlığı yüzünden, ovanın veya dağların ortasında her yanı sımsıkı kapalı bir göl gibi görünürdü.” (Ç.A.K. s. 365) Proust bu aynı yöntemi doğa, nesne ve karakter betimlemelerinde kullanır. Düşlere, hayallere yer verir.” Hazlar ve Günler”de şöyle söyler: “…hayatı yaşamaktansa düşlemek yeğdir, kaldı ki yaşamak da bir bakıma hayatı düşlemektir…”

Empresyonist tarzın edebiyatta yansıtılması

Bu alanda eser veren edebiyatçılar natüralistlerin (doğalcılık) çevreyi, insanı, somut dünyayı olduğu gibi yansıtma tarzını fazla basit buluyorlardı. Her şeyden önce edebiyatı, “çevre” ile sınırlamak istemiyorlardı. Yeni üslup cansız nesnelerin hâkimiyetine son verecek, canlı insana dönüştürecekti. “An”dan kaynağını alan bu üslup ruh hallerinin yansıtılmasını, sanatsal bir ifadeyi ve izlenimlerin iletilmesini amaç edinir. Bu üslubu şiir alanında Alman Hugo von Hofmannsthal görüşlerini şöyle açıklar: “Şairlik, var olan her şeyi bir ilişki içinde görmek, içinde taşıdığı dünyayla onları bir uyum içine sokmaktır.” Şairlik üzerine Emerson’un sözlerine bakalım: “Şairin hayat tarzı en sıradan şeylerden etkilenip mutlu olmasını sağlayacak kadar basit olmalıdır; neşesi bir güneş ışınından kaynaklanabilmeli,hava onu ilham vermeye, su onu sarhoş etmeye yetmelidir.”

Yenilik olarak üstü kapalı ifadelere yer veren, şiire yakın, akıcı bir tarzı geliştirdiler. Dış olaylar önemini kaybederken roman kahramanların iç dünyaları, ruh hallerindeki farklılıkları ön plana çıkar. Rüya ve hayaller, ikinci bir gerçeklik olarak devreye girer, dış olaylar zinciri sık sık bölünür, rasyonalite ile irrasyonalite arasında sınırlar silinir. Nesirde, günlük konuşmadili stilize edilir, bazen ritmik nesre kadar yaklaşılır. Türler arası sınırlar metin içinde eritilir. Proust pitoresk resmin sanat ile hakikat arasındaki bağın edebiyattan ve şiirden de üstün olduğunu görür. Ressamın biricikliği onun kendi öznel düşüncelerinden oluşur. Bu açıdan Proust için “estetik” ve “düşünce” aynı önemde yer alır. Kısaca sanat bir bilme ve aktarma yolu olduğuna göre bu bilgi hakikatin şairane bir ifadesi olmalıdır ve bu hakikat sanatçının kendi hakikatidir. Proust’un eserini incelediğimizde anlarız ki sanat dış dünyayla iletişim aracı değil, her sanatçının kendine öz ve kapalı iç dünyasının yansımasıdır; bu da bizi öznel hakikat fikrine götürür. Proust eserde Elstir’in atölyesini şöyle tasvir eder:

“Elstir’in atölyesi bir bakıma dünyanın yeniden yaratıldığı bir laboratuvar gibi geldi bana;gördüğümüz şeylerin hepsini içeren kargaşadan, o, her yanı kaplayan çeşitli dikdörtgen tuvaller üzerine resmederek, denizin leylak rengi köpüğünü öfkeyle kuma çarpan bir dalgasını, bir geminin güvertesinde, dirseğini dayamış, beyaz pamuklu giysiler içindeki bir delikanlıyı seçip ayıklamıştı. Delikanlının ceketi ve patlayan dalga, ayrı bir haysiyet kazanmışlardı; gerçi özlerinden yoksundular, dalga artık ıslatamıyor, ceket de kimseyi giydiremiyordu ama var olmaya devam ediyorlardı.” Ç:A:K: s. 362

Hakikati ve gerçek duygulanımları anlatmak için Proust anlatıcının öznelliğine başvurur. Anlatıcının bakış açısı romanda huni vazifesini görür. Anlatıcı belirlediği önem sırasına göre en az önemsediğinden en çok önemsediği bir yelpazede bir seçme yaparak gördüğü, kokladığı, dokunduğu, işittiği, tat aldığı tüm nesneleri bu huninin süzgecinden teker teker geçirir ve bu noktadan, bu izlenimleri dağıtırken şiirsel ışıltılı bir ifade alanına açılır.

Bu “anlık”duygulanımların edebiyata yansıtılması nasıl yapılacaktır? Resim sanatında olduğu gibi “firari an”ı yansıtmak için iki sesten yararlanır. 1. Anlatıcının sesi: bizi geçmiş zamana götürür. 2. “an”ın üzerindeki izlenimini okur ile paylaşan anlatıcı-yazarın sesi. Eser bu anlatıcı yazarın tetiklendiği bir olayın ya da durumun hatırlanması, hassas olunan bir şeyle karşılaştığında ortaya çıkan ruhsal durumunu yorumlamak, üstünde düşünmek, anlamlandırmak ve anlatmak arzusu ile çırpınmaktadır. Ç.A.K da okur değişik görüntüler ve izlenimlerle karşı karşıya gelir. Anlatıcı gördüklerinden, olaylardan o kadar etkilenmiştir ki, mutluluktan yerinde duramamaktadır. Bazen da anlatıcı-yazarın yaşadığı yoğun ruh hali zaman zaman hüzün, bazen nostalji bazen da sınırsız bir sevinç içinde şiirsel bir dille açığa çıkar. Anlatıcı şaire dönüşmüştür, etkilendiği bu izlenimlerini şiirsel bir dille ifade edecek arzuladığı dünyayı olduğu gibi değil, olmasını arzu ettiği şekliyle aktaracaktır. Bu arzusunu ancak ona sanat sağlayacaktır. Ancak sanat yaşanan dünya ile düşlenen dünya arasında bir köprü vazifesini koruyacaktır. İzlenimlerini, deneyimlerini sanat aracılığıyla yansıtacak, kayıp giden zamanın peşine tekrar o anı sanat yoluyla yaratacaktır. Sanatçı bize tıpkı yüce Tanrı gibi kendi yarattığı evrensel dünyasının kapılarını açacaktır. Proust’un başlangıç noktası sanat nedir sorusu olmuştu. Onun için sanat onsuz edilemeyen bir şeydi ama neden onsuz olunamayacağını bilemezdi. O bu soruyu yanıtlamaktansa onu bize sanat aracılığıyla göstermeye çalışmıştır. Kuşkusuz her sanatçı gibi Proust da kendini sanat yoluyla aşmak istiyordu. Bir birey olmakla yetinmiyor, bireysel yaşamının kopmuşluğundan kurtulmaya, bireyciliğin bütün sınırlılığı ile kendini aşmaya çalışıyordu. Kişiliğinin geçiciliğine, hastalığının kapanıklığı içinde kendini tüketmek zorunluluğuna başkaldırıyordu. İstiyordu ki, “benliğinin” çok ötesinde, kendi dışında ama gene de kendi için vazgeçilmez bir şeyin parçası olsun. Çevresindeki dünyayı kendinden kılmaya, merak ve sezgileriyle evrenin en uzak burçlarına, insanlığın en gizli derinliklerine sanat yoluyla ulaşabilsin. Sanatçı olabilmek için yaşantıyı yakalayıp tutmak, onu belleğe, bellekten anlatıya geçirmek istiyordu. Kimi zaman çağrışımlarla, kimi zaman sonsuz merakıyla, kimi zaman sezgileriyle yol alacaktı.

Raşel Rakella Asal
15 Haziran, 2019

 

IN THE SHADOW OF YOUNG GIRLS IN FLOWER

By Elyse Graham

In the Shadow of Young Girls in Flower (1919) tells a story of separation and emergence. The first half enacts the shifting perspectives of social initiation. The narrator, resuming his portrayal of his younger self at a point several years past the conclusion of the previous volume, dissects the cold sociability and blinkered pieties of his family’s upper-middle-class household. Where the previous volume looked over his family from the dreamy and inward perspective of childhood, now his family members stand more often in the different light of their social existence, like an orange extruded so that the peel turns inside out: even his mother, whom the narrator has been referring to as “Maman,” now enters the action, in the volume’s first sentence, as “my mother.” The same reversals of the familiar and the strange, the cooling of one’s family into any family and the opening of a world where any stranger might become a new intimate, animate his inquiry into the life of the Swanns, a distant and, for him, exotic household that initially denies him entry, but eventually embraces him.

The second half of the novel opens out the broader horizons that Proust needs for his ambition to write a human comedy, describing the narrator’s stay with his grandmother at the resort town of Balbec. Amid the niche species and petty hierarchies whose conflicts animate this ecosystem, the narrator finds friends who can actually pull him into higher circles and help guide his social education, including the nobleman Robert de Saint-Loup and his aunt, Mme de Villeparisis. What he will later recognize as more important is the education of another kind that he acquires through his acquaintance with an avant-garde painter, Elstir, and with the world of young women and their charms and gestures that seems suddenly to blossom all around the adolescent narrator, including one particular little clique that adopts him at Balbec. Initiating himself into modern art and the elusive poetry of women, Marcel discovers new ways to see.

Madame Swann at Home If one of Proust’s cherished themes is the contradictoriness and inconstancy of human character, his plan to carry the reader through all the turns of Marcel’s path of misreading required that his full engagement with the subject wait until this second volume. Writing in 1913 to a prospective publisher of Swann’s Way, Proust explained: “…there are a great many characters; they are ‘prepared’ in this first volume, in such a way that in the second they will do exactly the opposite of what one would have expected from the first” (SL, 3: 158).

Yet the reasons the narrative offers for these reversals are far more diverse than such a broad statement of technique would suggest. For example, Swann, who makes one of the more obvious transformations, also appeared as a double figure in the previous volume, which laid much of the cause on the errors of social perception. Marcel’s family regarded Swann as a kind of poor cousin, as a friendless and somewhat fallen bourgeois, because their notion of class garbled the aristocratic gestures of discretion that he waved over his social life. In this volume, Swann does become the vulgar upstart, the seeker of social crumbs and dropper of what names he can, that they once believed him to be; yet he does so because, far from setting too worshipful a value on these names and events, he undervalues them so far as to mistake their designation. The meaner circles in which his new life as his wife’s husband requires him to move differ so sharply from what he knows at Buckingham Palace and the Champs-Elysées that he scarcely registers them as social affairs that therefore demand the usual social graces, a twitch of cognitive dissonance that the narrator compares with the startling pettiness of a great artist who, taking up a new hobby like gardening in his old age, refuses to hear regarding his plants the kind of criticism that he once patiently accepted regarding his canvases (3). In other words, what underlies his doubleness at this more developed stage of the narrative is not so external a cause as our shallow perceptions of each other, but rather the same principle that guided his earlier conduct, swinging this time to the other extreme of expression. Proust is moving the contradictions of human experience closer to the core of our character.

Other characters likewise play out inversions of their instinctive impulses, a circus of unlikely antics that Proust seems to use in part to playfully test and reassert the integrity of the universe of higher laws he wants to draw above his fictional world, pulling against the course he has charted as hard as possible, and yet always snapping back to reassure our terrain. Hence Dr. Cottard, whom we have already met, in Mme. Verdurin’s salon, as an awkward dunce who makes up for the holes in his conversation with bad puns, reappears in the second volume in the forbidding renown of a brilliant man of science. All too conscious of the ineptness he betrays in the salon, in the outside world he has adopted a policy of frigid silence, which has prompted his patients and colleagues to assume he is surveying them from the chill of Parnassian heights. Or again, a new character, the pompous diplomat M. de Norpois, promises to pass along a good word for Marcel to Mme. Swann, but then decides against it when he sees how important the offer is to the boy. His good deed is worthless to him if it helps someone else more than himself. Dr. Cottard eventually does praise Marcel to Mme. Swann, but only because he thinks Marcel does not care.

When Marcel gains entry to the Swann home and becomes a frequent guest, he finds his lasting friends there to be delegates of the adult world. His crush on Gilberte Swann, which motivated much of his long campaign to ingratiate himself with her family, wanes and dies after he attains those great prizes, the approval of her parents and a secure place as her playmate. On returning home after an argument with her, which certain aspects of those very securities had made almost inevitable, and in which the two tormented each other by pointing their feelings with lack of feeling, answering frost with ice, Marcel resolves to pretend to resolve never to see her again, to rekindle her desire with a show of indifference. But the discipline with which he follows this plan is “doomed to failure,” as he remarks from the perch of his later distance and self-knowledge, since in the time it would take to revive her love, the separation will have caused his own to fade (225). When at last he crosses paths with her again, he no longer feels for her enough to care whether she notices his indifference.

Place-Names: The Place The second section of the novel begins two years after the events of the first. Marcel travels with his grandmother to the resort town of Balbec on the Normandy coast, settling into the cheaper rooms near the top of the Grand Hotel. There, he finds himself the observer of a pageant of regional life: the wealthier guests who reach their rooms not by taking the lift, as he must, but rather by climbing a glamorous flank of imitation marble stairs; the local elite of petty officials and politicians, who so enjoy the snobberies they exercise at the top of the food chain that they decline better job offers elsewhere; the hotel reception clerks who bend upon new arrivals the unsparing stares of Minos, Aeacus and Rhadamanthus, weighing up their pocketbooks for assignment to a just level of the hotel; the obscure and flamboyant Frenchman, half fantastical, half pathetic, who has declared himself “king of a small island in the South Seas,” whom the other guests treat as a cause for laughter and who, rumor says, once tried, as foreign royalty, to get an audience with the King; visitors such as the de Cambremers, country aristocrats who flaunt their celebrity to the local bourgeoisie while scheming to climb into loftier circles in Paris; the hotel page whose job is to stand at the front gate in perpetual splendor, florid and unmoving, like a shrub, a dyad figure who even has vegetable qualities in his skin and hair; other waiters, servants, and clerks of various customs and mythologies — in short, a portrait of the town that is at once clinically incisive and fringed with enchantment, a comedy that embraces Balzac, Dante, and Ovid.

Most of these characters are small fry who judge their bulk and power from the narrow perimeter of the pond. But Marcel’s grandmother strikes up with an old friend, Mme. de Villeparisis, who belongs to the highest aristocracy, and who opens the way to a wider world, with access to deep history and cosmopolitan interests. Several of the new acquaintances Marcel meets through her, including her nephew, the Baron de Charlus, and her great-nephew, Robert de Saint-Loup, a great-hearted, noble, somewhat silly young aristocrat, will play significant parts in the events to come. In the meantime, Marcel, conscious of the tremors in his body of an obscure illness that may in time bar him from life’s pleasures, plunges himself into the beauties of the seaside: in particular, he takes account of a little tribe of girls that he sees from a distance, parading along in anarchic unity, graceful and mischievous and strange, like a flock of gulls.

While out together one day, Marcel and Saint-Loup spy the celebrated painter, Elstir, on one of his rare expeditions from his secluded studio, and quickly arrange to meet him. It is significant that Elstir lives not within the choral body of Balbec, but rather apart from it, in isolation, where he can open out the interior spaces of reflection that in public tend to shrink or close. (In one of the final reversals of the volume, we discover that Elstir, as well, has already come before us in different guise, when, in Mme. Verdurin’s salon, he was the clownish dolt whom everyone called Biche. His transformation in the years since has been no miracle, he tells the narrator, for the journey to wisdom, to an original and compelling perspective on the world, requires the acquisition and comparison of points of view that may at times be far astray. Biche perhaps might not inevitably have become Elstir, but Elstir requires a former existence as Biche. This speech seems to belong to Proust’s longer campaign against the biographical criticism of Sainte-Beuve, who would have found Elstir vulgar as an artist because he seemed vulgar to those who knew him best in life. It is also, perhaps, an apologia of a different kind: like Bergotte, Elstir cannot claim superior origins or an apprenticeship in the most favorable atmosphere. What matters in both cases is the capacity for reflective analysis.)

As it turns out, Elstir is a friendly acquaintance of the tribe of girls that Marcel noticed earlier, and through him, Marcel at last makes the contact he has long coveted. He spends the remainder of his holiday as an odd bird in the flock, wheeling rapturously in the obscure mischief of their movements and expressions, even one night rushing forward, unsuccessfully, to give one of them a kiss. “Such was for me this state of love divided among several girls at once,” he says. “Divided, or rather undivided, for more often than not what was so delicious to me, different from the rest of the rest of the world, what was beginning to become so precious to me that the hope of encountering it again the next day was the greatest joy of my life, was rather the whole of the group of girls, taken as they were all together on those afternoons on the cliffs, during those wind-swept hours, upon the strip of grass on which were laid those forms, so exciting to my imagination, of Albertine, of Rosemonde, of Andrée; and that without my being able to say which of them it was that made those scenes so precious to me, which of them I most wanted to love” (676).

Drafting and Composition The novel that Proust thought of himself as writing in 1913 was a trilogy whose parts, Swann’s Way, The Guermantes Way, and Time Recaptured, were already substantially worked out in proof and draft. The second volume would feature two trips to the seaside, with a third to open the final volume. The main business would be snobbery and social climbing, following the narrator from his early impressions of Madame de Villeparisis and Saint-Loup to his alliance with them, and through them to the higher heavens of the faubourg Saint-Germain. 4 That his social education might include meeting a group of girls at the resort, who would initially tease and elude him, but would eventually bring him into the fold, is a concept that Proust had toyed with for years, even giving over several weeks in 1910 to filling out notebook pages with turns and steps between them, but he found little room for it in the prevailing structure. Instead, in the manuscript sent to proof, the girls appear only on the second trip and at an enigmatic distance, setting up their more humid influence to come. The section that would begin the third volume, Proust told his publisher in October 1913, would bear the title “In the Shadow of Young Girls in Flower” (Pugh, 733).

In August 1914, after Proust had received from his publisher the galley proofs of the second volume, but before he had gotten around to correcting them, the outbreak of war abruptly shut down the presses (Pugh, 707). During the years of stasis that followed, when wartime privations prevented publishers from printing new works, Proust vastly revised and expanded the middle section of his manuscript.

To begin with, he returned to the group of girls that had given him such trouble, rearranging and elaborating their scenes with the narrator, and expanding the first summer at Balbec so that it could organically accommodate their first appearance. The best way do this, Proust found, was to shift back the narrator’s first meeting with Elstir, and with it his education in Impressionism, to an earlier part of the action than the outline had dictated, so that the painter could supply a connection to the little band (Pugh, 737). These alterations, which not only stretched out both summers, but also changed a novel of social politics into a novel of painting and the mysteries of adolescence, enabled Proust to cut from the next volume the third examination of Balbec. (Later he would use similar methods to evolve, out of passages already floating around that addressed the subject of homosexuality, the Sodom and Gomorrah cycle, which would add three further volumes to the series.)5

His most important change during the war years, however, was to develop the character of Albertine, who for years had flitted through his drafts in a walk-on role, as a young girl upon whom the narrator briefly visits one of his infatuations. Now Albertine became the ground for a deeper and more sustained exploration of a subject that Proust had reason to have recently considered: the pathogenesis of jealousy. Starting in 1914, in sections of his notebooks that he set apart for the theme, he drafted out a series of events that galvanize the relevant emotions: the narrator, whose interest in Albertine has been flagging, notices something odd about her manner and flashes to the startling thought that she may be attracted to women, which raises the disturbing possibility of a rival claimant for her favor, one whose allurements and pleasures lie beyond his power to imagine, let alone outdo; and Albertine mentions to him her close friendship with Mlle Vinteuil, a woman the narrator knows for a definite fact to be a lesbian, which revelation throws him into such a state of alarm that he tries to convince Albertine to come away with him to Paris, where he will be able to guard her movements. When she walks away from the offer, the early flames flicker for an inferno of jealous desire (Pugh, 750). All this Proust set aside for later volumes, of course, although he knew enough of its course to plant important clues in the present one. In June 1919, the publisher Gallimard released the second of a newly projected four volumes, following the narrator from TK and his initiation into Balbec to his budding interest in this new girl: In the Shadow of Young Girls in Flower.

Why did Proust choose to give this movement such a strange title? That he connected the phrase with the little tribe at Balbec makes it broadly apparent, to begin with, that he meant in part to play on the theme of feminine influence. Traditionally, critics have taken the invocation of flowers as a metaphor for the stage of life this community is passing through: the girls are blossoming into womanhood. (English translations sometimes soften the title to Within a Budding Grove.) Barry McCrea has suggested the outside possibility that the title, which in French reads A l’Ombre des Jeunes Filles en Fleurs, uses the final word in the plural: In the Shadow of Young Girls in Flowers. The image being evoked in this case may be the flowers that girls and women wear, emblems that they fasten in their clothes and hair as men do in their buttonholes. These would conjure a very different sense of community, not only as signifiers of taste and fashion in the formal dance of social grace, but also as accoutrements that blur the line between what is natural and what is not: flowers that are perhaps cultivated, like orchids, or artificial, like the flowers on hats. In this sense, to stand in the shadow of the girls and their floral attributes, whether they suggest natural vitality besotting itself with its own image or cultural insiders speaking to each other in code, is to occupy an uncertain ground between wilderness and cultivation, the green fuse of adolescence and the hothouse bloom of preternatural maturity.

What is clearer is that the shift from the previous volume has taken us into a richer and stranger social world, one that is also, in important ways, feminized. The delicacy of manners that Saint-Loup acquires from Rachel inspires the proposition that the virtues that exemplify men of the higher orders of society actually derive from the secret influence of their mistresses (493). Or again, the narrator, for whom the Swann household holds almost supernatural fascination as the first of the forbidden social realms that he finds the means to penetrate, describes the enchantments of their house in terms that focus on the perfume, the gestures of disguise and artifice, of Odette: vases of hothouse flowers, such as orchids and oversized chrysanthemums; rich and bewildering rugs and drapery; little figures fashioned out of porcelain. (The lady herself, in a detail that playfully evokes her former life as a coquette, becomes more coifed and polished as she dresses down from her furs to her peignoir.)

It is in such domains, McCrea argues, under the rule of women, that Marcel finds a productively unstable framework of human relationships, at once intimate and irreducibly odd, in the hidden connections that weave among shadow selves and the artificial families of the salon. The gestures and poses that play out in these spaces belong not to the procreative, biological, perishing side of femininity, as do the narrator’s mother and grandmother, but rather to something “theatrical, deceptive, seductive.” More, in significant ways, Proust associates this performance of sexualized femininity with the figure of the artist. The delight in the pigments of artifice, the display of one’s effects as though some magician has called them into being rather than hours of labor, the engagement with Orientalist registers of enchantment and metamorphosis, the lofty insistence on small matters of detail, the ambition to hone and magnify the sensibility, the sportive play of social knowledge, the appropriation of other styles for one’s own—the artist makes use of all these things, perhaps especially the ability to masquerade the languages inscribed on the gestures of others, to know them and translate them elsewhere for new kinds of reading. 6 Of the influence Odette has on Bergotte, a celebrated writer who belongs to her salon, the narrator remarks: “it must be admitted that she did inspire him, though not in the way that she supposed. But when all is said there are, between what constituted the elegance of Mme Swann’s drawing room and a whole aspect of Bergotte’s work, connexions such that each of them may serve, among elderly men today, as a commentary upon the other” (185).

4 Anthony R. Pugh, The Growth of A la recherche du temps perdu: A Chronological Examination of Proust’s Manuscripts from 1909 to 1914, Vol. II: 1911-1914 (University of Toronto Press, 2004): 541-44. Hereafter cited as Pugh, with page numbers.

5 Richard Bales, The Cambridge Companion to Proust (Cambridge University Press, 2001): 67. Hereafter cited as Bales, with page numbers.

6 An excellent study on this subject is: Katherine Eugenia Stern, “Feminine Artifice and the Fate of the Man in Makeup: Wilde, Mann, and Proust on the Problem of Male Metamorphosis” (PhD dissertation, Princeton University, 1991).




PROUST

 

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
BULENT GUNDOGMUS
0

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

Kayıp Zamanın İzinde’nin İkinci cildini oluşturan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’ nin (ilk bölümü olan “Mme Swann’ın Çevresinde”, aslında Swann’ ların Tarafında’ nın devamı niteliğindedir ve anlatıcının Odette’e olan tutkusunu dile getirir. Anlatıcının etrafında pervane olduğu ve tanıyan hemen herkesin aşık olduğu bu müstesna kadın, bu cildin en önemli göstergesi ya da kaos teorisindeki tanımıyla en tuhaf çekeridir*; aynı anlama gelmek üzere, çekici öğesi de diyebiliriz.

Bu arada ortaya yeni kişiler çıkar. Bunlar, diplomat Norpois, anlatıcının hayran olduğu yazar Bergott ile tiyatroda dönemin büyük oyuncusu La Berma, anlatıcının tatil yöresi Balbec’te iken büyük bir tutkuyla âşık olduğu ele avuca sığmayan çiçek açmış genç kızlardan Albertine ile aynı “küçük çeteye” mensup Andrée ve Giséle, aristokrat çevreden Mme de Villeparisis, eserin en renkli simalarından ve Guermantes dükünün kardeşi eşcinsel M. de Charlus, namı diğer Charlus baronu Palaméde, Palaméde’nin yeğeni Robert de Saint-Loup ve ressam Elstir’dir.

Bence Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’nin en güzel sahnesi, güneş doğarken gökyüzünün nar kırmızısına boyandığı, anlatıcının trende seyahat ederken bu manzarayı görmek için trenin bir penceresinden diğerine koşup durduğu sahnedir ki, bu bölümü kitabımın sonuna alıyorum. İkinci güzel sahnenin, anlatıcının arabayla giderken gördüğü ağaçların kollarını umutsuzca sallayarak uzaklaştıklarını gördüğü benzersiz ve olağanüstü sahne olduğunu düşünüyorum. Nuri Bilge Ceylan bu sahneyi, eminim ki, çok güzel çekerdi.

Bir diğer sahne ise anlatıcının “çete” olarak nitelediği ve bu cilde adını veren çiçek açmış genç kızların Balbec’teki siluetlerinin resmedilmesidir.

Ama, madem ki bu ciltte anlatıcının Odette’e olan tutkusu hakimdir, o zaman ben de öncelikle Odette’in anlatıldığı son derece hoş bir bölümle devam etmek, deyim yerindeyse Swann’ ların Tarafı’ndan yaptığım aktarmalara yenilerini eklemek istiyorum. Ama geçerken söylemeliyim, yapacağım bu yeni alıntıda Marcel’in, Mme Swann’ın hayretle farkına vardığı elbisesinin ayrıntıları o kadar büyük bir estetik hayranlığa şayan olur ki, okudukça bir hazdan diğerine koşarız. Kuşkusuz, bu, Fredric Jameson’un yine Ütopya Denen Arzu ’da ifade ettiği gibi, ütopiktir ve her ütopya gibi olağanüstüdür.

Gotik Heykeller Gibi…

“Ansızın, ağaçlıklı yolun kumları üzerinde, ancak öğle vakti açılan en güzel çiçek gibi, gecikmiş, ağır ve sağlıklı bir halde, Mme Swann belirirdi – etrafında açılan, her defasında farklı elbisesini, ben en çok mor renkte hatırlarım – sonra, elbisesinin saçılan yapraklar gibi yere dökülen kıvrımlarıyla aynı tondaki uzun, ipekli şemsiyesini sapını havaya dikerek açar, çiçeğin açılması tamamlanırdı… Gülümseyerek, güzel havadan, henüz rahatsızlık vermeyen güneşten memnun, eserini tamamlamış, başka bir şeye aldırmayan bir yaratıcının güvenli ve dingin edasıyla – gelip geçen sıradan insanlar takdir etmese de bütün kadınlarınkinden daha şık olduğundan kuşku duymadığı kıyafetini kendisi ve dostları için, doğallıkla, aşırı bir dikkat göstermeden, ama tamamen de ilgisiz kalmadan taşırdı; korsajındaki, eteğindeki küçük kurdelelerin, varlığından haberdar olduğu yaratıklar gibi, önünde hafifçe dalgalanmalarına ses çıkarmaz, adımlarını izledikleri sürece, kendi ritimleriyle, oyuna dalmalarına hoşgörüyle izin verir ve hatta, çoğu kez geldiğinde hala açmamış olduğu mor şemsiyesine, ara sıra, bir Parma menekşesine bakarcasına mesut ve tatlı bakışlar fırlatırdı; bu bakışında, dostlarında çevirip cansız bir nesneye yönelttiğinde bile, hâlâ bir tebessüm okunurdu… Zaten Mme Swann’ın derin bir bilgi sahibi olduğu tören ve ayin kuralları gereği kıyafetinin mevsime ve saate özel ve zorunlu bir ilişkiyle bağlı olduğundan hiç şüphe duymadığım için, yumuşak hasır şapkasının çiçekleri, elbisesinin küçük kurdeleleri, bahçelerdeki, ormanlardaki çiçeklerden bile büyük bir doğallıkla, mayıs ayından doğmuş gibi gelirlerdi bana; mevsimin körpe huzursuzluğunu anlamak için, gözlerimi daha yakın, yuvarlak, yumuşak, hareketli ve mavi bir gökyüzünü andıran açık, gergin şemsiyesinden daha yukarılara çevirmezdim. Bu egemen kurallar ve dolayısıyla Mme Swann, bütün ihtişamlarını, sabahın, baharın ve güneşin emrine sunarlardı tevazuyla; sabah, bahar ve güneş, ne kadar övülse azdı benim gözümde; çünkü bu kadar şık bir kadın, onları göz ardı etmemiş, onlar yüzünden, daha açık renk, daha ince bir kumaştan, yakasındaki, kollarındaki açıklıkla boyundaki, bileklerdeki nemi düşündüren bir elbise seçmiş, kısacası, onlar için hiçbir zahmetten kaçınmamıştı; tıpkı herkesin, avam tabakanın bile tanıdığı soylu bir hanımın, köye gidip sıradan insanları görmeye neşeyle gönül indirdiğinde, özellikle o gün için bir kır kıyafetine bürünmeyi ihmal etmemesi gibi. Mme Swann gelir gelmez kendisini selamlardım; o da beni durdurur, gülümseyerek, ‘Good morning’, derdi. Birlikte birkaç adım yürürdük. Giyimini belirleyen bu kutsal yasaların, hepsine, kendisi için, başrahibesi olduğu üstün bir bilgiye itaat eder gibi boyun eğdiğini anlardım; çünkü havayı fazla sıcak bulup önünü açmayacağı düşündüğü ceketini açtığında veya tamamen çıkarıp tutayım diye bana verdiğinde, bluzunda, şans eseri gizli kalmış binlerce ayrıntı keşfederdim; tıpkı dinleyenlerin kulağına hiçbir zaman ulaşmayacağı halde bestecinin bin bir özenle yarattığı orkestra bölümleri gibi, ya da kolumun üzerine katlı duran ceketin koluna uzun uzun, zevk ve kibarlık için bakar, harikulade bir ayrıntı, çok tatlı tonda bir şerit, normal olarak gözlerden saklı, ama dış bölümler kadar incelikle yerleştirilmiş mor bir pamuklu saten görürdüm; tıpkı bir katedralin seksen kadem yükseklikteki bir korkuluğunu arkasına gizlenmiş, ana girişteki alçak kabartmalar kadar mükemmel, bir sanatçının yolculuğu sırasında tesadüfen bütün kenti tepeden seyredebilmek için iki kulenin arasına çıkıp havada gezininceye kadar kimsenin görmediği gotik heykeller gibi. “

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, 187 – 189

Büyükannesiyle birlikte Balbec’e giden Marcel bir gün büyükannesiyle birlikte Mme de Villeparisis tarafından arabayla gezintiye davet edilir. Coğrafik bağlam hatırlanamadığından uzak bir çocukluk dönemine ait olduğu anlaşılan bu anı, Marcel’e, Martinville’deki çan kulelerinin verdiği hazzı verir. Bir tür Dejavu ’nün yaşandığı bu anıdaki ağaçlar imgelemin doruk noktasıdırlar.

Ağaçların Kollarını Umutsuzca Sallayarak Uzaklaştıklarını Gördüm….

“Hudimesnil’e indik; birdenbire, içim Combray’den beri pek sık hissetmediğim derin bir mutlulukla, kimi çan kulelerinin, mesela Martinville’inkilerinin bana vermiş olduğu hisse benzer bir mutlulukla doldu. Ama bu sefer bu mutluluk yarım kaldı. Bir saniye önce, izlemekte olduğumuz inişli çıkışlı yolun arkasında üç ağaç görmüştüm; herhalde ağaçlı bir yolun başlangıcındaydılar, oluşturdukları deseni daha önce de görmüştüm; ait oldukları mekânı çıkaramıyordum, ama bir zamanlar benim için bildik bir yer olduğunu hissediyordum; zihnim bu şekilde çok gerideki bir yılla o an arasında sendeleyince, Balbec civarı sallanmaya başladı; acaba bu gezinti baştan aşağı bir kurgu mu, Balbec sadece hayalimde gitmiş olduğum bir yer mi, Mme de Villeparisis bir roman kahramanı mı, üç yaşlı ağaç da, okumakta olduğumuz, gerçekten kendimi oraya gitmişiz zannettiğimiz bir ortamı tarif eden kitaptan başımızı kaldırdığımızda karşılaştığımız gerçeklik mi, diye düşündüm kendi kendime..

Üç ağaca bakıyor, iyice görebiliyordum, ama nasıl ki fazlasıyla uzaktaki bir nesneye kolumuzu uzattığımızda, parmaklarımız ara sıra kılıfına belli belirsiz dokunur, bir türlü yakalayamazsa, zihnim de, ağaçların, ulaşamadığı bir şeyi gizlediklerini seziyordu. Bu durumda biraz dinlenir, sonra daha güçlü bir hamleyle kolumuzu öne uzatıp daha ileriye erişmeye çalışırız. Ama zihnimizin aynı şekilde toparlanabilmesi, güç kazanabilmesi için, tek başıma olmam gerekirdi… Mme de Villeparisis’ye fark ettirmeden gözlerimi kapatabilmek için bir an elimle örttüm. Hiçbir şey düşünmeden durdum, sonra toparlanmış, güçlenmiş dimağımla ağaçların yönünde, daha doğrusu kendi içimde ağaçları uzaktan gördüğüm yönde, ileriye doğru bir hamle yaptım. Yine ağaçların arkasında aynı bildik, ama belirsiz nesnenin varlığını sezdim, fakat kendime çekemedim. Bu arada araba ilerledikçe üç ağaç giderek yaklaşıyordu. Onları acaba daha önce nerede seyretmiştim? Combray civarında, ağaçlık bir yolun böyle başladığı her hangi bir yer yoktu. Bana hatırlattıkları mekâna birkaç yıl önce büyükannemle kaplıcalara gittiğimiz Almanya kırlarında da yer yoktu. Acaba hayatımın çok geride kalmış yıllarından geliyorlardı da, onun için etraflarındaki manzara hafızamdan tamamen kaybolmuş muydu; hiç okumadığımızı sandığımız bir eserde birdenbire karşımıza çıktıklarında heyecanlandığımız tanıdık sayfalar gibi, çocukluğumun ilk yıllarının unutulmuş kitabından bir tek onlar mı su yüzünde kalabilmişti? Yoksa aksine rüyada görülen ve en azından benim için hiç değişmeyen tuhaf görünümleri, gündüzki çabamın – Guermantes tarafında sık sık olduğu gibi, bu yerin görünümünün arkasında gizlendiğini sezdiğim sırra ulaşabilmek veya Balbec gibi görmeyi arzuladığım, gördüğüm günden itibaren de, bana tamamen yüzeysel gelen bir yere o sırrı kazandırmak için gösterdiğim çabanın – uykumda nesnelleşmesinden başka bir şey olmayan manzaralara mı aittiler? Bir önceki gece gördüğüm rüyadan çıkıp gelmiş, ama hızla silindiği için bana çok daha uzaklardan gelmiş hissi veren, yepyeni bir görüntü olabilir miydi? Yoksa onları daha önce hiç görmemiştim de, Guermantes tarafında gördüğüm bir ağaç gibi, bir ot tutamı gibi uzak bir geçmiş kadar karanlık ve kavranması güç bir anlam mı gizleniyordu arkalarında; beni bir düşünceyi derinleştirmeye teşvik ettikleri için, onlarda bir hatırayı bulmam gerektiğini mi sanıyordum? Veya hiçbir düşünce içermiyorlardı da, gözlerimde bir yorgunluk, bazen uzayda çift gördüğümüz gibi zaman da çift mi gösteriyordu onları bana? Bilmiyordum. Bu arada giderek yaklaşıyorlardı; belki efsanevi bir hayal, kehanetlerde bulunan cadıların veya Norn’ların dansıydı. Ben daha çok geçmişin hayaletleri, çocukluğumun sevgili arkadaşları, ortak anılarımıza seslenen kayıp dostlar olduklarını düşündüm. Birer hayalet gibi kendilerini yanımda götürmemi, onları hayata geri döndürmemi istiyorlardı. Saf ve tutkulu hareketlerinde, konuşma yeteneğini kaybetmiş, ne istediğini söyleyemeyeceğini hisseden, bizim de tahmin edemediğimiz, sevdiğimiz bir insanın çaresiz özlemini görüyordum. Birazdan, bir kavşakta araba onları terk etti. Araba beni, tek gerçek olarak inandığım, beni gerçekten mutlu edebilecek şeyden uzağa sürüklüyordu; hayatım gibi..

Ağaçların kollarını umutsuzca sallayarak uzaklaştıklarını gördüm; sanki bana haykırıyorlardı: Bizden bugün öğrenemediğini asla öğrenmeyeceksin.”.

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, 260-262 .

Balbec çiçek açmış genç kızlarla doludur. Marcel arabayla dolaşırken gördüğü köylü kızlarına, sütçü kıza, oteldeki garson kıza âşık olur. Fakat mendirekte yürürken Marcel’in dikkatini çeken beşli bir çete (siz, çiçek açmış genç kızlar olarak anlayabilirisiniz) ve bu çetenin içinde öyle bir kız vardır ki, belki de Kayıp Zamanın İzinde işte bu kızla başlar. Bu genç kız mendirekte gördükten sonra ressam Elstir’in tanıştıracağı ve Marcel’i aşkından perişan edecek olan Albertine’dir..

Gözlerinden Yayılan Siyah Işın Benimle Karşılaştığında… .

“O sırada, neredeyse mendireğin ta ucunda, şaşırtıcı bir lekenin hareket ettiğini gördüm; ilerlemekte olan beş veya altı genç kız, görünüşleri ve tavırlarıyla Balbec’te alışkın olduğumuz insanlardan o kadar farklıydılar ki, nereden geldikleri belli olmayan, plajda ölçülü adımlarla – gecikenlerin uçuşarak ötekilere yetiştiği – amacı, görmezmiş gibi davrandıkları insanlar için tamamen belirsiz, onların kuş zihinleri için ise son derece açık ve belirgin olan bir gezintiye çıkmış bir martı sürüsüne benziyorlardı…Kızların her biri diğerinden çok farklı bir tip olduğu halde, hepsinde bir güzellik vardı; ama doğruyu söylemek gerekirse, onları birkaç saniyedir görüyordum ve gözlerimi dikip bakmaya cesaret edemediğim için, henüz hiç biri belirginlik kazanmamıştı. Biri, sadece bir Rönesans resmindeki Arap Müneccim Kral gibi, diğerlerine zıtlık teşkil eden düz burnu ve esmer teniyle bireyselleşmişti zihnimde; bir başkası sert, dik kafalı ve gülen bakışlarıyla, bir diğeri yanağının sardunyayı akla getiren pembe – bakır rengiyle; hatta bu özelliklerin bile genç kızlardan hangilerine ait olduğunu kesin olarak saptayamamıştım henüz. Birbirinden son derece farklı özelliklerin yan yana bulunduğu, bütün renk dizilerinin birbirine yaklaştığı, ama cümlelerini seçtiğim fakat hemen unuttuğum için geçtikleri anda ayırt edemediğim, tanıyamadığım bir müzik gibi birbirine karıştığı bu harikulade bütünün ilerleyiş sırasına göre, beyaz bir oval, siyah gözler, yeşil gözler ortaya çıktığında, bunların biraz önce beni büyüleyenlerle aynı mı olduklarını bilemiyor, diğerlerinden ayırıp tanıyabildiğim tek bir genç kıza atfedemiyordum. Yakında aralarında yapacağım ayrımların şimdi kafamda bulunmaması, bu topluluğa uyumlu bir dalgalanma kazandırıyor, kolektif ve hareketli bir güzellin devamlı aktarımını sağlıyordu….

Her biri bu kadar güzel olan bu kızların arkadaş olup bir araya toplanması belki de sadece bir tesadüf eseri değildi… Belki ayrıca ait oldukları, benim adlandıramadığım sosyal sınıf, gelişmenin öyle bir devresindeydi ki, hem zenginliğin ve boş zamanların artması, hem de halk tabakasında yaygınlaşan yeni spor olanakları sayesinde, henüz zihinsel eğitimle tamamlanmamış bir beden eğitimine sahip bir sosyal çevre, tıpkı henüz zorlanmış ifadenin peşine düşmemiş olan ahenkli ve verimli heykelcik akımları gibi, doğallıkla ve bol miktarda, güzel bacaklı, güzel kalçalı, sağlıklı, diri yüzlü, becerikli ve kurnaz edalı güzel beden üretmekteydi. Karşımda, denizin önünde gördüğüm, Yunanistan’ın bir sahilinde, güneşin altında sergilenmiş heykellere benzeyen bu figürler, insan güzelliğinin soylu ve dingin örnekleri değil miydiler?.

Öyleydiler; ışıklı bir kuyruklu yıldız gibi mendirekte ilerleyen bu topluluk, çevredeki kalabalığın başka türden varlıklardan oluştuğuna ve onların acı çekmelerinin bile kendilerinde bir dayanışma duygusu uyandırmayacağına kendi içinde hükmetmiş olsa bile, bunu belli etmiyordu; yayalara, dikkat etmesi beklenmeyen, harekete geçmiş bir makine misali, geçerken yollarında duran insanları kenara çekilmeye zorluyorlar, olsa olsa, varlığını kabul etmedikleri, temasa yanaşmadıkları yaşlı bir bey, ürkek veya öfkeli, ama gülünç hareketlerle önlerinden kaçmışsa, kendi aralarında bakışıp gülüşmekle yetiniyorlardı… Birkaç adım daha ilerlediler, sonra gelip geçenlerin yolunu tıkamak gibi bir kaygıları olmadan, şekli düzensiz, yoğun, alışılamamış, cıvıltılı bir kütle halinde, uçuşa geçmeden önce bir araya toplanan bir kuşlar meclisi gibi bir süre durdular; ardından denizin üzerinde, mendirek boyunca ağır gezilerine devam ettiler. .

Büyüleyici hatları artık belirsiz ve karışık değildi… .

Genç kızların her biri belirginleşmiş, bireyselleşmişti artık… .

Bir an, bisikletini iten iri yanaklı, esmer kızın yanından geçtiğim sırada, yandan, gülen bakışlarıyla karşılaştım; bu küçük kabilenin hayatını içinde barındıran acımasız dünyadan, benim kimliğimin kesinlikle ne ulaşabileceği, ne de kendine bir yer bulabileceği erişilmez meçhulden bana yönelen bakışlarla. Beresi iyice aşağı çekilmiş bu genç kız, arkadaşlarının söyledikleriyle meşgul olduğu halde, gözlerinden yayılan siyah ışın benimle karşılaştığında, beni görmüş müydü? Gördüyse ne ifade edebilmiştim acaba ona? Beni hangi evrenin içinde görüyordu? Bunu tahmin etmem, komşu yıldızlardan birinin özelliklerini teleskop sayesinde görebildiğimiz zaman, bundan, orada insanların yaşadığı, bizi gördükleri ve bu görüntünün onlarda ne gibi düşünceler uyandırmış olabileceği sonuçlarını çıkarmak ne kadar zorsa, o kadar zordu. .

Böyle bir kızın gözlerinin sadece parlak, mikadan halkalar olduğunu düşünseydik, onun hayatını öğrenmek ve kendimizle birleştirmek için yanıp tutuşmazdık. Ama o yansıtıcı yuvarlağın içinde parlayan şeyin, sadece maddi yapısından kaynaklanmadığını hissederiz; o varlığın, tanıdığı insanlar ve yerler hakkında oluşturduğu düşüncelerin, bizim tarafımızda bilinmeyen kara gölgeleridir parlayan – benim için İran cennetinin perilerinden daha çekici olan bu küçük perinin beni tarlalarda, ormanlarda pedal çevirerek götüreceği hipodromların çimi, yolların kumudur – ; ayrıca döneceği evinin, kendisinin veya başkalarının onun için yaptığı ileriye yönelik tasarıların da gölgesidir; hepsinden önemlisi de, arzularıyla, hoşlandıkları ve hoşlanmadıklarıyla, karanlık ve sürekli iradesiyle kendisidir. Gözlerindeki şeye sahip olmadığım sürece, bu genç bisikletçi kıza sahip olamayacağımı biliyordum. Dolayısıyla bütün hayatı, bende arzu yaratıyordu; gerçekleşmesinin mümkün olmadığını hissettiğim için sancılı bir arzuydu, ama baş döndürücüydü aynı zamanda; çünkü o ana kadarki hayatım, bir anda bütün hayatım olmaktan çıkmıştı; önümde uzanan, kat etmeye can attığım ve bu genç kızların hayatından oluşan mesafenin sadece küçük bir parçasıydı artık; bana mutluluk denen fazladan süreyi, kendini çoğaltma imkânını sunuyordu. Hiçbir ortak alışkanlığımızın – ve hiçbir orak fikrimizin – bulunmaması da, kuşkusuz onlarla ilişkiye girmemi, onların hoşuna gitmemi zorlaştıracaktı. Ama belki de bu farklılıklar sayesinde, bu kızların yapısının, davranışlarının bileşiminde benim bildiğim veya sahip olduğum bir tek unsur bile bulunmadığının bilinci sayesinde bende doygunluğun ardından – kuru bir toprağı yakan susuzluğa benzer – bir susuzluk baş göstermişti; bu hayata susamış olan ruhum, o ana kadar tek bir damlasını bile tatmadığı için açgözlülükle, kana kana, sonuna kadar soğuracak, içip bitirecekti hepsini…” .

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, 323-326, 328-329
* * *

Marcel, beşli çete olarak nitelediği çiçek açmış genç kızları mendirekte gördükten sonra onları sürekli olarak izlemeye alır. Mahpus’ta uzun uzun anlatıldığı gibi, Paris’teki evinde zorunlu ikamete tabi tuttuğu odasında Albertine’e bakarken gördükleri ile henüz tanışamadığı Albertine hakkındaki şu izlenimleri müthiştir:

Fondaki Denizin Üzerine Çizilmiş Gibidir…

“Onu şimdi bile o haliyle, durmuşken, beresinin altında parlayan gözleriyle hatırlarım; fondaki denizin üzerine çizilmiş gibidir, benimle arasında saydam ve gök mavisi bir boşluk, aradan geçen zaman vardır; hafızamdaki bu küçücük resim, bir yüzün arzulanmış, kovalanmış, sonra unutulmuş, sonra tekrar bulunmuş ilk resmidir, sonraları sık sık odamdaki genç kıza bakıp, ‘İşte o’ diyebilmek için geçmişe yansıttığım resimdir.”

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde , 358-359

* * * Marcel’le Albertine’in tanışmalarına ramak kalmıştır, ama heyhat! Zaten Proust’ta hemen her şey bir türlü gerçekleşmez değil midir?

Bakışlarımız, Birbirlerini Tanımadıkları İçin Uzaklaştılar…

“Elstir’e en yakın olan kızın, bakışlarıyla aydınlanan iri yüzü, birazcık gökyüzü için de yer ayrılmış bir pastaya benziyordu. Gözleri sabit olduğu zaman bile hareket duygusu uyandırıyordu; şiddetli bir rüzgâr estiği günlerde havanın, görünmez olmakla birlikte, mavi fon üzerinden ne kadar hızlı geçtiğini belli etmesi gibi. Bakışları bir an benimkilerle karşılaştı; fırtınalı günlerin gezgin göklerinin, kendilerinden daha ağır bir buluta yaklaşıp, yan yan gelip, değip geçmesi gibi. Birbirlerini tanımadıkları için uzaklaşırlar. Aynı şekilde bakışlarımız bir an karşı karşıya geldi; her biri, karşısındaki göksel kıtanın gelecek için ne gibi vaatler ve tehditler içerdiğinden habersizdi. Yalnız onun bakışı, seyir hızını düşürmeden tam benim bakışımın altından geçtiği sırada, hafifçe gölgelendi. Nasıl ki bulutsuz bir gecede rüzgârla sürüklenen ay, bir bulutun altından geçer, parıltısı bir gölgelenir, hemen ardından tekrar görünürse öyle. Ama Elstir beni çağırmadan genç kızlardan ayrılmıştı bile. Kızlar kestirme bir sokağa saptılar, Elstir bana doğru yürüdü. Her şey bitmişti.”

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, 380-381

Notlar ve Kaynakça

* Kaos teorisinde, doğrusal olmayan pek çok sistem belli bir davranış tekrarlamak zorundaymış gibi hareket eder. Bunlar bir çekerin idaresi altındaki sistemlerdir. Girdaplar ve anaforlar tuhaf çekerlere (strange attractor) en iyi örneklerdir. Toplumsal hayatta, değerler, din, sınıf ya da dünya görüşü ve grup liderliği de bir çekici öğe olarak adlandırılır. Her hangi bir kavram ya da olay da çekici öğe olabilir. Odette, bulunduğu her ortamda etrafındakileri tuhaf bir biçimde kendine pervane eden ve daima kaotik davranışlar sergileyen bir çekici öğedir. Kayıp Zamanın İzinde’de benzer davranışları gösteren diğer çekici öğeler, başta Albertine olmak üzere, M. de Charlus ve Guermantes Düşesi’dir.

Buna ek olarak, bazılarını daha önce gördüğümüz bazılarını ise daha sonra göreceğimiz, Gilles Deleuze’ün (2004) gösterge dünyalarından izlenimler dünyası olarak isimlendirdiği ve duyumsanabilir nitelikte olan; anlatıcının madleni yedikten sonra geçmişin çay içtiği fincandan dışarıya fırlaması, çan kulelerinin uzaktan gökyüzüne resmedilmiş birer çiçek gibi görünmesi, ağaçların kollarını umutsuzca sallayarak uzaklaşmaları, güneşin doğarken gökyüzünü nar pembesine bulaması, farklı yükseklikteki kaldırım taşlarının anlatıcının tökezlemesine neden olarak geçmişi çağrıştırması, Vinteuil’ün müziğini icra ederken piyanonun eşi tarafından terk edilmiş bir kuş gibi sızlanması ve buna benzer sayısız betimleme ve benzetmenin her biri de çekici öğe olarak nitelenebilir. Kuşkusuz en çekici öğe, Deleuze’ün aşk dünyasın giren ve Kayıp Zamanın İzinde’nin en önemli olayı olan Albertine ile Marcel’in yaşadıkları olağanüstü ve bir o kadar da tuhaf olan aşklarıdır.

Kaos teorisi, fraktallaşma, tuhaf çekerler, kelebek etkisi gibi konularda çok geniş bir literatür vardır. Deleuze, Gilles (2004). Proust ve Göstergeler, çev. Ayşe Meral, İstanbul, Kabalcı Yayınevi.

Proust, Marcel (2009). Kayıp Zamanın İzinde, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, çev. Roza Hakmen, 14. Baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınlar

 

 

 

 

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!