|
20.YÜZYILIN
DON KİŞOT'U: MOREL
YAZAN : MEHMET EROĞLU
Deniz
dünyanın en güzeli diye tanıtılan kıyılar, gemi yolculukları, oteller,
sayısız kentler ve fırsat bulduğum her an ellerimi sürüp, dokunarak
seyrettiğim Rönesans eserleriyle biten ay beni dünyadan koparıp almıştı. O
süre içinde dış dünya ile ilişki kurduğum sadece iki olay hatırlıyorum:
Napoli yakınlarındaki büyük zelzele ve bir istasyonda trene binerken atılmış
eski bir gazetedeki İtalya 2. Yugoslavya O, manşeti. Haberi dönüşte Attilâ
İlhan verdi. Ona seyretmekten ne anladığımı açıklamaya çalışırken birden
sözümü kesip, "Bilmiyor musun, Romain Gary ölmüş" dedi. Romain Gary.
Ölmüş!... Düşüncelerim anında dokuz, on sene öncesine, İzmir'e Attila
İlhan'ın Karşıyaka'daki evine geri gitti. Garipti ama bana Romain Gary diye
birinin yaşadığından da ilk kez o evde, O söz etmişti. Bunu ona söylemedim,
sadece sormam gereken soruyu sordum: "Nasıl?" "Galiba intihar etmiş" dedi.
"Birkaç gün sonra Observateour gelince anlarız." Üstelediğimi, yine,
"Nasıl?" diye sorduğumu hatırlıyorum. "Tabancayla, kurşunu başına sıkmış"
Tabancayla, kurşunu başına sıkarak... Rahatladım. Belki en uygun sözcük bu
değil ama yine de o andaki durumumu başka bir sözcükle açıklayamam. Belki de
o tepkinin nedeni Romain Gary için yıllarca önce düşündüğüm sonla, ölüm
biçiminin-daha doğrusu seçiminin, paralellik göstermesiydi. Romain Gary onu
önemsemenin yanlış olmadığını bir kez daha kanıtlamıştı. Konuşmaya devam
ettik. Sonunda Attila İlhan anlamını kanımda hissettiğim cümleyi aktardı.
"Ölümünden hemen önceki bir konuşmasında herşeyi çok hatırlıyorum demiş."
"Cennetin
Kökleri'ni önemli kitap yapan, yüzyılımızın insanının da insanlık onurunu
teknolojik yel değirmenlerine karşı koruyacak Don Kişot'ları beklediğini
anlatması"
Herşeyi çok
hatırlamak!... O sözcüklerin anlamını onun kadar iyi biliyorum. O gece ve
bütün ertesi gün, Gary'nin 1956 yılı Goncourt Armağanı'nı kazanan romanını,
Cennetin Kökleri'ni (The Roots of Heaven) üçüncü kez okuyup bitirdim. Okumak
için ortalıktan kaybolmamı bir oyuna çeviren kızım son sahifenin başında
yakaladı beni. Kitabın üzerinde, fillerin önünde duran adam kimdi? "Morel"
diye cevap verdim. Kitabı o mu yazmıştı? "Hayır" dedim, Cennetin Kökleri'ni
yeni öğrendiği okumasıyla hecelerken: "Romain Gary diye bir adam." "Romain
Gary kim?" Gerçekten Romain Gary kimdi? Onun hakkında; Rus asıllı Polonyalı
bir göçmen ve gayrimeşru bir çocuk olduğunu, Fransa'da hukuk tahsil
ettiğini, II. Dünya Savaşı'nda önce Fransa Hava Kuvvetleri'nde pilotluk
yaptığını, savaş sırasında önce İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde sonra
Afrika'daki Özgür Fransız Kuvvetleriyle birlikte Almanlar'a karşı
döğüştüğünü Özgürlük ve Savaş Haçlarının yanı sıra Lejyon Şeref Şövalyesi
Madalyası'nın sahibi olduğunu, savaştan sonra diplomatlıkla, Marsilyalı
babalarca kendisine önerilen yer altı çetelerinden birinin reisliği
konusunda seçim yapmak zorunda kaldığını, kadınlar konusunda çok başarılı
olduğunu, bir film yıldızı olan karısı Jean Seberg'in (o da geçen yıl
intihar etti) kedisi ölünce haberi Malraux'a telgrafla duyuracak kadar ona
yakın olduğunu, Bulgaristan'daki diplomatlığı sırasında kendisine bir Bulgar
kadınıyla yatakta çekilmiş çıplak resmini gösterip şantaj yapmaya kalkışan
gizli servis memurlarına, "Bu resim arkadan çekilmiş, yüzüm iyi görünmüyor,
bir dahaki sefere önden çekin" diyerek alay ettiğini biliyorum. Bu ve buna
benzer bölük pörçük bilgiler...
Kızıma dönüp,
"Bilmiyorum" dedim. Gitmişti, bütün çocuklar gibi hiçbir duygusunun
sürekliliği yoktu. Gerçekten, kendime ve Cennetin Kökleri'nin unutulmaz tipi
Morel'e göre yorumlayıp şekillendirdiğim Gary ile gerçeği arasında ne kadar
benzerlik vardı? Belki çok değildi ama yine de bir yazarın tiplerine
damgasını vuran tarafının, kişiliğinin kalıcı yönü olduğunu söylemek pek
yanlış olmazdı.
Kütüphaneye
gidip öteki kitaplarını da masanın üstüne, Cennetin Kökleri'nin yanına
koydum: Amerika'daki zenci beyaz ayrımını kapkara bir mizahla eleştiren ve
Los Angeles'te Fransız Konsolosuyken yazdığı Beyaz Köpek savaş sonrası
amaçsız Avrupa gençliğini anlatan Kayak Serserileri, Yahudi katliamını
malzeme olarak kullanarak barbarlığı ve vahşeti yerin dibine geçirdiği nefis
taşlama. Cengiz Han'ın Dansı ve Türkçe'ye Partizan Nadejda olarak çevrilen
ve orijinal adı Avrupa Eğitimi olan kitap...
"Dilimize
aktarılarak geçen ay yayınlanan "Cennetin Kökleri"nde Gary insana olan
inancını dile getirdi"
Devam etmeden
önce beni yıllardır aklıma geldikçe rahatsız eden bir konu hakkında
düşündüklerimi söylemek istiyorum. Partizan Nadejda, Gary'nin Türkçe'ye
çevrilen tek eseri. 1945 yılında Eleştirmenler Ödülü'nü almış olmasına ve
ilk romanı olmasına rağmen bence öteki romanlarıyla karşılaştırıldığında o
kadar önemli bir kitap değil. Bence kitabın en güzel yanı ve espirisi Avrupa
Eğitimi olan adıydı. Çünkü bu ad: romanı iki sözcükte özetliyor ve
Hıristiyan uygarlığının (Kapitalizmin)tükenmişliğinin yanısıra çocuk yaştaki
Avrupalılar'ın iki Polonyalı ile saldırgan ve vahşi bir diğer Avrupalı
(Alman Nazilerini) karşı karşıya getiren savaşın, o insanlık durumunun,
altını çiziyordu. Ne hikmetse bu nefis ad. Slogancılık uğruna Türkçe'nin
dışında kaldı.
Masada duran
bu beş kitap Romain Gary sorusuna verilmiş beş ayrı cevap gibi karşımda
duruyordu. Oysa sadece Cennetin Kökleri yeterli bir cevap olabilirdi...
İkinci Dünya
Savaş'ndan sonra Orta Afrika'daki Fransız sömürgelerinden Çad'd 'Morel' diye
biri ortaya çıkar. Elinde eski bir evrak çantası vardır ve önüne geleni,
içinde özenle sakladığı. Afrika Filleri'nin ticari ve diğer nedenlerle
öldürülüşünü protesto eden bildirinin altını imzalamaya çağırır. Çabaları
bir sonuç vermeyince dağlara ve savanın içine çekilip, fil avlayan, fildişi
ticareti yapan herkesi kurşunlamaya koyulur. Ünlü gazetecileri,
diplomatları, avcıları, tüccarları... Kısa bir süre sonra Morel'in etrafında
değişik bir grup toplanır. Berlin'li yorgun kadınlardan, gazetecilerden,
eski sabıkalılardan, savaş artıklarından, Afrika'nın bağımsızlığı için
dövüşen kara derili milliyetçilerden, uluslararası üne sahip bilim
adamlarından oluşmaktadır bu topluluk. Durumda rahatsız olan Fransız Sömürge
İdaresi Morel'i komünist ajan ilan edip, Afrika'da kargaşa çıkarmaya çalışan
bazı süper güçlerin emrinde olmakla suçlar ve yakalanması için ardından
birlikler gönderir. Öte yandan Afrika Milliyetçileri Morel'in dünya
kamuoyunda yarattığı sansasyonu kendi davaları için kullanma peşindedirler.
Morel ise sadece bir tek şeyin peşindedir. Fillerin savunulması...
Kitabın kısa
ve mekanik özeti bundan ibaret. Ama romanın özü, sembollerin ardında gizli
olan, onu önemli bir eser haline getiren şey nedir? Verilebilecek
cevaplardan birisi, bu gezegenin üstünde olup biten bunca şeye karşılık yine
de insana duyulan inanç, diğeri ise insanların şövalyelere de ihtiyaç
duyması olabilir. Bir başka açıdan ise kitap, estetik, duygusal ve fantastik
bir Batı Uygarlığı eleştirisi olarak değerlendirilmelidir. Kitabın II. Dünya
Savaşı'ndan sonra ve savaşın ne olduğunu, insanlık kavramının neleri
yitirdiğini bilerek yapışan biri tarafından yazılmış olması bu cevapları
doğrulamaktadır. Gary politikayı ideolojiler bazından ele almamaktadır. Onun
sorunu, evrenselliği içinde, hizmetine ve gelişmesine ideolojiler sunulan
insan türüdür. Bu bakımdan; Koestler'in Türkçe'ye Tele Kızlar olarak
çevrilebilecek kitabında (Call Girls), soyluluk, vahşet, gelişme, kısacası
insanlık üzerine ileriye sürdüğü tartışmaları, Malraux'nun kültür üzerine
yazdığı metinlerde ele aldığı kavramları, Gary'nin roman boyutunda çarpıcı
bir biçimde yansıttığını söylemek pek yanlış olmayacaktır. Gary bu işi P.
Schoenderfer ve çağdaşları gibi romancıların aksine, özellikle Cennetin
Kökleri'nde konuyu daha tutkulu, insana hâlâ inançla yaklaşan bir tavır
içinde ele almasıyla dikkati çekiyor. Cennetin Kökleri bir anlamda,
Malraux'nun "Makine uygarlığı, onu oluşturan insanlık için yüce değere sahip
olmayan tek uygarlıktır" diye başlayıp "Sorun, bir uygarlığın yalnızca
bilimin ya da o anın uygarlığı olarak devam edip edemeyeceğinin,
değerlerinin sürekli olarak dinden başka bir kavrama dayandırılıp
dayandırılmayacağının görülmesine kalıyor," diye devam eden görüşlerine
cevap verme çabasıdır.
Varmak için
uzun zamandır yorularak yürüdüğümüz Batı Uygarlığı hakkında, Batı'da önemli
bir düşünür sayılan, yazar olduğu kadar, Sanat Tarihçisi de olan Malroux'dan
alıntılar. Epeyce de karamsar. Karamsar olmasına rağmen çıkış yolu önerenler
de var: "İnsanlığın kurtuluşu, henüz biyolojik olarak pek azını
kullandıkları beyinlerinin tamamından yararlanmalarını öğrenmelerinde
saklıdır." Bu sözler de Koestler'in sözleri size inandırıcı geliyor mu?
İnsanlık, beyninin kullanılan bölümünü genişlettikçe hep daha korkunç
silahlar yapmadı mı? Televizyon dizilerine, filmlere bakın: Geleceğin
uzayında hep savaş var. Öyleyse uzayında hep savaş var. Öyleyse umut nerede
saklı? İnsanda: Yenilen, ama yine de direnen, direndikçe güçlenen insanda.
Konu direnmek
oldu mu sıra Morel'e gelir; Gary'nin Cennetin Kökleri'nin kahramanı,
Morel'e. Bana göre Cennetin Kökleri'ni çok önemli bir kitap yapan, yirminci
yüzyıl insanının da, insanlık onurunu teknolojik yel değirmenlerine karşı
koruyacak Don-Kişot'ları beklediğini anlatması. Morel: İnsanlardan nefret
ettiği ve bu nedenle insan türüyle ilişkisini kestiği söylenen, savanda ve
dağlarda vahşi bir fil diye tanımlanan, toplama kapında, beyinlerinde
şekillendirdikleri özgürlüğün sembolü hayali fillerle Nazilere karşı
direnerek kurtulan ve savaş sonrasında o filleri Afrika düzlüklerinde
kıyımdan korumaya gelen bir Don-Kişot'tur. Morel, tutsakken, doğanın
kalbinde kopup gelerek onları özgürlüğe kavuşturacak hayali fil sürüleriyle
ayakta kalmayı başarmış; insanlık onurunu, direnmek, ne pahasına olursa
olsun baş eğmemek olduğunu öğrenmiş ve sonunda insanlığın rüyası özgürlüğü
insanlara karşı tek başına savunmak zorunda kalmıştır.
Onu, Gary'nin
sözleriyle tanıyalım:
"Sanırım
hiçbir şeyin yok edemediği ve ebediyen bozulmadan kalmayı başaran şeyler
var. İnsanlara hiçbir şey olmayacağı gibi. İnsanlar galebe çalınması zor bir
tür. Küllerin içinden her zaman gülerek ve elele yükselme şansları var. "
Morel de
onlardan biri mi?
"Morel'e
gelince. Onun için her şey söylendi. Sanırım o yalnızlığın içinde
ötekilerden daha fazla yol almış biriydi...Oysa bu gezegenin üstündeki
insan, bulabileceği bütün dostluklara muhtaç olduğu bir noktaya varmıştır.
Ve o yalnızlığın içinde, bütün fillere, bütün köpeklere ve bütün kuşlara
muhtaçtır. Hâlâ aramızda yaşayan bu devasa, acemi doğa harikaları filleri
koruyabileceğimizi göstermenin zamanıdır. Hâlâ öyle bir özgürlük için
aramızda yer olduğunu... "
Özgürlük!
İnsanların en azından dört bin yıldır uğrunda öldükleri o kavram! Hemen
hemen bütün ideolojilerin ütopyasız bir ideoloji neye, kime yarar? Gary, on
dokuzuncu ve yirminci yüzyılda ortay çıkan ideolojilerin insanlığa, insanın
korkutucu yanını tanıttığını söyleyerek özgürlüğü savunuyor. Ya bağımsızlık?
Morel özellikle zamanımızda az gelişmiş ülkelerde görünen bağımsızlık
kavgası üzerine şunları söylemekte:
"Bağımsızlık
mı? Bu benim için yeterli değil. Ulusal bağımsızlık! Filleri korumaktan
yalnızca bunun için vazgeçemem. Ulusal bağımsızlık eski, çok eski ve artık
işe yaramayan bir hile. Dünyanın onda dokuzu kendine bağımsız diyen
uluslardan oluşuyor. Hallerine bak. Hayır dostum, bu benim için yeterli
değil. Daha çoğunu istiyorum. Daha azı için bu kavgadan vazgeçemem..."
Bu kitabı
çoğunlukla tartışılması tabu sayılan kavramlara açıkça saldırdığı, gözüpek
olduğu için sevdim ve önemsedim. Ama kitabın en önemli yanı insana olan
inanç.
Cennetin
Kökleri hakkındaki sözleri zavallı Saint-Denis'den söz edilmeden
bitirilemez. Aklı düzenden, yüreği, Morel'den yana olan Cizvit Papazı! Bir
din adamı. Tanrı gibi yüce bir değere inanan bir kişi her şeyden
vazgeçebilir mi? Tutkuyla sevdiği Afrika'nın geleceğinin kötü bir Batı
Uygarlığı taklidine dönmeye mahkum olduğunu bilmesi, onu Conrad'ın,
'Karanlığın Yüreği'nde savunduğu ilkelliği, Hıristiyan Uygarlığına tercih
etmeye mecbur ediyor. Kitabın bence en dramatik bölümü. Cizvit Papazı
Saint-Denis'in öldükten sonra özgür fil sürülerinin gezdiğini geniş Afrika
düzlüklerini gören bir tepede, sabah güneşinin üzerine doğacağı küçük bir
koruda, bir sedir ağacı olmayı seçmek. Cennetin kökleri'nde ustaca yapılan
şey. Malraux ve Koestler'in kültür üzerine yazdıkları metinlerde ele
aldıkları kavramların, roman boyutuna çarpıcı bir biçimde yansıtılmasıdır.
Ve sonuç aynıdır. Çözüm insanda, direnmeyi bilen insan soyundadır.
Gary'in
intiharı insana inanan, onurlu Morel'inde mi ölümü? Bilmiyorum. Belki
Gary'nin ölüm biçimi... İntiharlar. (Malraux'nun "intiharı bir cesaret
sorunu haline getirenler intihar etmemiş insanlardır" demesine rağmen) beni
her zaman büyülemiştir. Belki de bu sadece bir kişilik sorunu. Çünkü
herhangi bir şeyi yorumlayarak anlatmak aslında kişinin kendini anlatması
değil midir?
İKİ
KİMLİĞİYLE DE İNSANA İNANAN YAZAR
Asıl adı Romain Kacew olan Romain Gary, 8 Mayıs 1914'te Litvanya'da doğdu.
On dört yaşında Fransa'ya gelen Gary orta öğretimini Nice'de bitirdikten
sonra Paris'te hukuk eğitimi gördü. Daha sonra pilotluk eğitimi de gören
Gary, 2.Dünya Savaşı'nda Londra'da General Charles de Gaulle'un ordusuna
katıldı Kuzey Afrika'da savaştı. Croix de Guerre ve Compagnon de la
liberation nişanları aldı. Savaştan sonra 20 yıl diplomatlık yapan Gary,
dışişlerindeki görevinden ayrıldıktan sonra kendini tümüyle yazarlığa, film
çalışmalarına ve araştırma gezilerine verdi. ABD'li sinema oyuncusu Jean
Seberg'le de evlenen Gary, 2 Aralık 1980'de yaşamına kendi eliyle son verdi.
2. Dünya Savaşı'nı bütün korkunçluğuyla canlı biçimde anlatmakla birlikte
insancıl ve iyimser bir bakışaçısını da koruyan ilk yapıtı olan L'
Eduacation Europpeene (Avrupa Eğitim- Polanya'da Bir Kuş Var)
eleştirmenlerin övgüyle karşıladığı Gary bu yapıtıyla kısa sürede ün
kazandı. Eleştirmenler Ödülü'nü aldı.
Sayısı otuza yaklaşan romanlarında genellikle çağdaş yaşamın yalnızlığa
ittiği kalabalık kent insanını ele alan Gary çıkış yolu olarak gördüğü
sevgiyi daha mutlu bir dünya yaratmak için en önemli araç olarak kabul
etmiştir. Usta bir anlatımda biçimlendirdiği yapıtlarıyla çağdaş Fransız
romanının gelişimine katkıda bulunmuştur. (1956) Cennetin Kökleri (Les
Racinesdu ciel) ile Goncourt Ödülü de kazanan Gary, insan acımasızlığı ve
hırsını karamsar bir bakışla ele alırken, bunu düşsel bir özgürlük ve adalet
kavramıyla dengeler. Eleştirmenlerin onu "zamanı geçmiş bir yazar" olarak
nitelemesinden ötürü ilginç bir oyun oynayan Gary Emile Ajar takma adıyla üç
kitap yayınladı.
Gros Calin, La Devant Soi (Onca Yoksulluk Varken), Pseuda, L'angoisse du roi
Salamon (Kral Süleyman'ın Bunalımı).
Bu adla yayınladığı Onca Yoksulluk Varken ile kazandığı Goncourt Ödülü'nü
geri çevirdi. Ölümünden sonra Galimard Yayınevi ve ailesi tarafından
açıklanan bu olay kamuoyunda büyük şaşkınlık yaratmıştı.
Romain Gary'in öteki yapıtları arasında Lady L(Hep Bu Aşk İçin)
Tulipe,(Lale), La promesse de I'aube, (Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı), Adieu
Gary Cooper, (Elveda Gary Cooper), Chien Blanc (Beyaz Köpek), Les Caleurs du
jour (Günün Renkleri), La Danse de Gengis Cohn (Cengiz Han'ın Dansı), Le
Grand Vestiare (Büyük Vestiyer), Clair de femme (Kadının Işığı), Les
Cerfvolants (Uçurtmalar) sayılabilir.
GÖSTERİ
TARİH : EKİM 1989
SAYI : 107
SAYFA : 34
YAZAN : MEHMET EROĞLU
Yaklaşık on yıldır edebiyat işliklerinde ders veriyorum. İlk derste okumak
ile ilgili olarak söylediğim bir cümle öğrencileri hep şaşırtır: “Ben
insanları ikiye ayırıyorum: Tatar Çölü’nü okuyanlar ve okumayanlar…” Çünkü
Dino Buzzati’nin bu küçük başyapıtı yazmak için gerekli olan “hayat edinme”
teması üzerine enfes bir denemedir. Benden sık sık kitap listeleri önermem
istenir.
Onlara hep şunu söylerim: “Kitap okumayın, yazar okuyun…” Nitekim
-öğrencilerimin hazırladığı- web sitesindeki (www.mehmeteroglu.info) liste
de bir yazarlar seçkisidir. Aşağıdaki yazıyı bugün yazsaydım belki Pierre
Schoendoerffer’i de katardım. Çünkü Schoendoerffer telefon rehberi yazsa
okuyacağım bir yazardır.
‘Kitapları anlatmak kendini anlatmaktır’ Bu sözü ilk kez 5 Mart 1971’de,
ODTÜ’de, dördüncü yurdun 304 No’lu odasında duydum. Bir arkadaşla, aşağı
yukarı beş saattir devam eden makineli tüfek ateşi altında edebiyat ve
kitapları tartışırken. Odanın dış duvarı delik deşik olmuştu; biz serüvenden
söz ediyorduk: Serüven ve tehlikeden hoşlanıyorsam, “yazarın kim?” diye
sorulduğunda, neden hemen Dostoyevski, diye cevap veriyorum? Sanırım cevap,
Dostoyevski’de serüvenlerin en korkutucusu vardır olacak: Kişiliğin, ruhun
ve tutkuların, insan hayatı, muhayyilesi içindeki serüveni.
Dostoyevski’nin vazgeçilmezliği
Dostoyevski’nin serüveninin nasıl bir serüven olduğunu, ilk kez,
“cehennem akıldadır”, cümlesini okuyunca hissettim; bir okur olarak
Dostoyevski’den bana kalan düşünceleri hatırlamaya çalışıyorum. Birincisi;
Avrupalı Turgenyev’in aksine, iliğine kadar Rus olması. İkincisi; Papaya
kâfir diyecek kadar bağnaz dindarlığı. Şaşırtıcı olan üçüncüsü ise, bu iki
özelliğine rağmen evrenselliği. Bu bana evrensel olmanın yolunun ulusal
olmaktan geçtiğini düşünmeyi öğretmiştir. Sanırım sanatımızın nitel bir
sıçrama yapıp evrensel hale gelmesi için niceliğimizi ulusallıkla beslemek
zorundayız. Belki de bu nedenle yazmaya çalıştığım romanlarda -elimden
geldiği kadar- son seksen yıldır sürekli olarak kendini gösteren o eylemci
Türk tipini keşfetmeye, görebildiğim özelliklerinin altını çizmeye
çalışıyorum. İngiliz casus Lawrence, -kimine göre Hz. Muhammed’den bu yana
Arapları en iyi anlayan adam- Bilgeliğin Yedi Temel Direği, adlı kitabında,
Tanrı’nın çölün korkutuculuğu ve ıssızlığından doğduğunu söylüyor. O kitabı,
lise üçüncü sınıfta felsefe hocamız Mr. Badley’den istemiştik; vermedi.
1963’te karşılaştığımızda “İnsanlığın bir tür olarak ortaya çıkışında
herhangi bir ilahi neden yoktu” deyişini hatırlatınca, “Yine de aynı
kanıdayım.” dedi: “İnananlar, Tanrı’yı keşfederek doğuşlarına ilahi bir
neden bulmak istediler ve belki de bu nedenle biyolojik amaçlarını aştılar.”
Sonra bana, Conrad’ı okumamı öğütledi; biyolog olmadığıma da üzülmüştü.
Karanlığın Yüreği’ni yıllarca sonra okudum. Lawrence’tan söz ederken, neden
aklına Conrad gelmişti? İkisinin arasında ne ilişki vardı? Conrad,
Hıristiyan Batı sömürgeciliğinin kuruluşunu anlatıyordu. Lawrence? Batı
emperyalizminin niyetlerini. Conrad, sömürgeci uygarlıktan değil, Karanlığın
Yüreği’nde anlattığı, saf ilkellikten yanaydı. Lawrence’ın bombalı Batı
uygarlığının geleceği var mı? Conrad’la aynı damardan gelen Malraux; “Makine
uygarlığı, onu oluşturan insanlık için yüce değere sahip olmayan tek
uygarlıktır.” diyor. “Sorun bir uygarlığın yalnızca bilimin ya da o anın
uygarlığı olarak devam edip edemeyeceğinin, değerlerinin sürekli olarak
dinden başka bir kavrama dayandırılıp dayandırılamayacağının görülmesine
kalıyor.” Bunlar Malraux’dan alıntılar. Epeyce karamsar değil mi? Karamsar
olmasına rağmen, çıkış yolu önerenler de var: “İnsanlığın kurtuluşu, henüz
biyolojik olarak pek azını kullandıkları beyinlerinin tamamından
yararlanmalarını öğrenmelerinde saklıdır.” Bu sözler Koestler’in, Call-Girls
adlı kitabından. Koestler kitabında, bilim adamlarını telefonla çağrılan
fahişelere -Call-Girls- benzetiyor. Sözleri size inandırıcı geliyor mu?
İnsanlık, beyninin kullanılan bölümünü genişlettikçe hep daha korkunç
silahlar yapmadı mı? Televizyon dizilerine, filmlere bakın: Geleceğin
uzayında hep savaş var. Öyleyse umut nerede saklı? İnsanda: Yenilen, ama
yine de direnen, direndikçe güçlenen insanda. Konu direnmek oldu mu sıra
Morel’e gelir: Gary’nin Cennetin Kökleri’nin kahramanı, Morel’e. Bana göre
Cennetin Kökleri’ni çok önemli bir kitap yapan, yirminci yüzyıl insanının
da, insanlık onurunu teknolojik yel değirmenlerine karşı koruyacak Don
Kişot’ları beklediğini anlatması... Morel; İnsanlardan nefret ettiği ve bu
nedenle insan türüyle ilişkisini kestiği söylenen, savanda ve dağlarda vahşi
bir fil diye tanımlanan, toplama kapında, beyinlerinde şekillendirdikleri
özgürlüğün sembolü hayali fillerle Nazilere karşı direnerek kurtulan ve
savaş sonrasında o filleri Afrika düzlüklerinde kıyımdan korumaya gelen bir
Don Kişot’tur. Morel, tutsakken, doğanın kalbinden kopup gelerek onları
özgürlüğe kavuşturacak hayali fil sürüleriyle ayakta kalmayı başarmış;
insanlık onurunun, direnmek, ne pahasına olursa olsun baş eğmemek olduğunu
öğrenmiş ve sonunda insanlığın rüyası özgürlüğü insanlara karşı tek başına
savunmak zorunda kalmıştır. Onu Gary’nin sözleriyle tanıyalım: “Sanırım
hiçbir şeyin yok edemediği ve ebediyen bozulmadan kalmayı başaran şeyler
var: İnsanlara hiçbir şey olmayacağı gibi. İnsanlar galebe çalınması zor bir
tür. Küllerin içinden her zaman gülerek ve el ele yükselme şansları var.”
Morel de onlardan biri mi? Morel’e göre bu gezegenin üstündeki insan,
bulabileceği bütün dostluklara muhtaç olduğu bir noktaya varmıştır. Ve o
yalnızlığın içinde, bütün fillere, bütün köpeklere ve bütün kuşlara
muhtaçtır. Hâlâ aramızda yaşayan bu devasa, acemi doğa harikaları filleri
koruyabileceğimizi göstermenin zamanıdır. Hâlâ öyle bir özgürlük için
aramızda yer olduğunu...” .
Neden okuyor ve yazıyoruz?
Cennetin Kökleri hakkındaki sözler zavallı Saint-Denis’den söz edilmeden
bitirilemez. Aklı düzenden, yüreği Morel’den yana olan Cizvit Papazı! Bir
din adamı, Tanrı gibi yüce bir değere inanan bir kişi her şeyden
vazgeçebilir mi? Tutkuyla sevdiği Afrika’nın geleceğinin kötü bir Batı
uygarlığı taklidine dönmeye mahkûm olduğunu bilmesi, onu Conrad’ın,
Karanlığın Yüreği’nde savunduğu ilkelliği, Hıristiyan uygarlığına tercih
etmeye mecbur ediyor. Kitabın bence en dramatik bölümü, Cizvit Papazı
Saint-Denis’in öldükten sonra ağaç olmaya karar verip ilkel kabile
büyücüsüyle yaptığı pazarlığı hikâye eden satırlardır. Öldükten sonra özgür
fil sürülerinin gezindiği geniş Afrika düzlüklerini gören bir tepede, sabah
güneşinin üzerine doğacağı küçük bir koruda, bir sedir ağacı olmayı seçmek.
Cennetin Kökleri’nde ustaca yapılan şey, Malraux ve Koestler’in kültür
üzerine yazdıkları metinlerde ele aldıkları kavramların, roman boyutuna
çarpıcı bir biçimde yansıtılmasıdır. Ve sonuç aynıdır. Çözüm insanda,
direnmeyi bilen insan soyundadır. Başladığımdan beri bu yazının sonunu nasıl
bağlayacağımı düşünüyordum. Sanırım tüm hayatını gökyüzünü gözlemekle
geçiren ünlü Danimarkalı astronom Tycho Brahe’nin sözleri hem onu, hem de
çoğu insanın yaşama nedenini özetliyor: “Ölüm döşeğinde Tycho Brahe
bilgilerini Kepler’e armağan etti ve çılgınlığının son gecesinde şu sözleri
şiir yazan biri gibi tekrarladı durdu: Boşuna yaşamış olduğum sanılmasın...
Boşuna yaşamış olduğu sanılmasın...” (Carl Sagan, Cosmos). İşte bu nedenle
okuyor ve yazıyoruz.
Büyük
bir insanlık dersi
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=242822&tarih=28/12/2007
|
Romain Gary'nin
(solda) ölürken yazarı olduğunu itiraf ettiği 'Onca Yoksulluk
Varken'i Paris'te Didier Long sahneliyor.
|
Romain Gary'nin, Emile Ajar ismiyle yazdığı
ünlü romanı 'Onca Yoksulluk Varken', Paris'te tiyatro oyunu olarak
sahneleniyor. Oyun, küçük mutluluklar, yoksulluğun sağduyusu ve
samimi duygular üzerine bir yapıt
28/12/2007 (1163 kişi okudu)
TİLDA TEZMAN (Arşivi)
PARİS - Paris 1975. Fransa'nın en büyük edebiyat ödüllerinden biri
olan Goncourt ödüllü genç bir yazarın kitabı olan 'Onca Yoksulluk
Varken'e verilir. Birkaç gün sonra kitabın yazarı Emile Ajar,
avukatı aracılığıyla ödülü geri çevirir. Gazetecilere görünmeyen,
edebiyat çevrelerinde dolaşmayan bu genç yazarı kimsenin tanımadığı
ortaya çıkar. 'Onca Yoksulluk Varken'in ilk basımı kısa zamanda
tükenir. Ajar hâlâ ortaya çıkmayınca, söylentiler ve dedikodular
etrafta dolaşmaya başlar. Bazılarına göre Emile Ajar, ünlü Fransız
yazar Romain Gary'nin yeğenidir.
Romain Gary, 1914'te Moskova'da doğmuş bir Tatar Yahudisidir.
1948'de yayımladığı ilk romanı 'Cennetin Kökleri'yle ödüller almış,
edebiyat çevreleri ve özellikle Jean-Paul Sartre tarafından göklere
çıkarılmış olan yazar, ünlü sinema oyuncusu Jean Seberg'le evlenmiş
ve ondan bir oğlu olmuştur. Seberg'in intihar etmesinden bir yıl
sonra, 1980'de Romain Gary de Paris'te yaşamına son vermiş, ama
yazıp bıraktığı vasiyetname edebiyat dünyasına bir bomba gibi
düşmüştür: "İyi eğlendim. Hoşça kalın ve teşekkürler" cümlesiyle
biten vasiyetnamesinde Gary, 'Emile Ajar'ın kendi takma adı olduğunu
açıklayarak büyük bir skandala sebep olmuştur.
'Onca Yoksulluk Varken' kendi kendini gölgelemeyi bile göze almış,
edebiyata sevdalı bir yazarın ürünü olduğu için çok önemli bir
eserdir. Çeşitli dillere çevrilmiş bu romanın filmini görmüş olanlar
ise efsane yıldız Simone Signoret'nin eşsiz oyunculuğunu unutmaz. Şu
sıralar Paris'te sahnelenen 'Onca Yoksulluk Varken'de Signoret'nin
canlandırdığı 'Madam Rosa' karakterini Myriam Boyer oynuyor. Romanı
Xavier Jaillard tiyatroya uyarlamış, Didier Long da sahneye koymuş.
Sihirli bir anahtar
Oyun, Paris'in en prestijli tiyatrolarından Marigny Tiyatrosu'nun
içindeki cep sahnesi 'Salle Popesco'da sahneleniyor. Marigny
Tiyatrosu'nu birkaç yıl önce Robert Hossein satın aldı. Bir tiyatro
âşığı olan ve birçoğumuzun 'Anjelik' filmlerinden anımsadığımız
Robert Hossein (Peyrac Kontu) hayatını tiyatroya adamış bir oyuncu.
320 koltuklu Popesco salonu ise 1978'de Jean Bodson ve Robert
Hossein'in çabalarıyla Marigny Tiyatrosu'na eklenmiş. Yıl boyunca
enteresan ve farklı oyunların sahnelendiği bu salonda, bu sezon
'Onca Yoksulluk Varken' çok rağbet görüyor ve seyircinin akınına
uğruyor. Nasıl uğramasın ki? Konusu öyle dokunaklı ki...
Yahudi Madam Rosa, Auschwitz toplama kampından kurtulduktan sonra
Paris'te fahişelik yaparak hayatını kazanmış, yaşlandıktan sonra
evinde fahişelerin çocuklarına bakarak geçinmeye çalışan bir kadın.
Madam Rosa'nın baktığı çocuklardan biri ise Momo. Takma adı Momo
olan Muhammed'i, Madam Rosa'ya 11 yıl önce üç yaşındayken bırakmış
olan baba, oğlunun Arap kültürüne ve İslam geleneklerine göre
büyütülmesini talep etmiş. Yıllar içinde yaşlı Yahudi Madam Rosa ile
Arap Momo arasında büyük bir sevgi bağı oluşur. Hastalığı ilerleyen
ve adım adım ölüme yaklaşan Madam Rosa'nın evinde barınan diğer
fahişe çocukları birer birer gider; bir tek Momo kalır. Madam Rosa,
Momo'yu babasına söz verdiği gibi bir Arap çocuğu olarak büyütür.
Onu Hamil Bey'e derse yollar ve İslam dininin gereklerini
öğrenmesini sağlar. Bu arada Momo, ister istemez Madam Rosa ile
yaşadığı için Yahudi geleneklerini ve yaşlı kadının lehçesini de
öğrenmiştir. 11 yıl sonra Momo'nun babası çıkagelir ve oğlunu almak
ister. Momo'nun, fahişe olan annesini öldürdüğü için hapse giren ve
akli dengesi yerinde olmayan pezevenk babaya Momo'yu teslim etmek
istemeyen Madam Rosa kurnazca bir oyun oynar: "Moiz, oğlum git
babana 'merhaba' de!" der.
Bunu duyan baba çılgına döner. 11 yıl önce Madam Rosa'ya Muhammed
adıyla Müslüman bir çocuk teslim etmiştir. Moiz adında Yahudi bir
çocuğu kabul edemeyeceğini söyler. Madam Rosa'nın açıklaması ise
ilginçtir. Aynı anda ve aynı yaşta ona teslim edilen sünnetli iki
çocuktan Moiz'i Muhammed olarak, Muhammed'i de Moiz olarak
büyüttüğünü ve istemeyerek yanlışlık yaptığını açıklar.
Yahudi bir oğlan istemeyen baba ise arkasına bile bakmadan çıkıp
gider. Olayların bu şekilde gelişmesinden memnun olan Madam Rosa ile
Momo yine birbirlerine kalırlar. Madam Rosa adım adım ölüme
yaklaşırken, Momo'nun onu yaşatmak için verdiği mücadele ve yaşlı
kadının isteği üzerine ona uyguladığı ötanazi töreni çok acıklı.
Aymen Saidi, Momo rolünde çok başarılı. Fransızcayı zorlukla
konuşan, devrik cümleler kuran ve yanlış kelimeler kullanan, okul
eğitimi alamayıp, 11 yılını yaşlı Yahudi bir fahişe ve eve arada
sırada uğrayan Yahudi doktor Katz ile geçiren bu Arap çocuğu
karakterini Saidi mükemmel canlandırıyor.
Myriam Boyer yaşça genç olmasına rağmen, sahnede ölmek üzere
olan, yürümekte zorlanan, nefes almakta güçlük çeken, Almanlardan ve
polisten korkan, fahişelik yaptığı yıllardaki şaşaasını özleyen, çok
çekmiş yaşlı kadını, Simone Signoret kadar mükemmel yorumluyor ve
usta bir oyunculuk çıkarıyor.
Bu hikâyede, yeryüzündeki uyuşmazlıklar, çatışmalar, zıtlaşmalar
altüst oluyor; inançlar yıkılıyor; kurallar alaşağı ediliyor;
dinlerin ayrımcılığı devriliyor. Bunların yerine 'hoşgörü' yaşamın
ortasına sihirli bir anahtar gibi oturuyor.
Bu ana-oğul ikilisinin samimi duygular taşıyan ilişkileri öyle temiz
ki. Bu sevgi ilişkisinde korkular, küçük mutluluklar, mizah
kırıntıları, yoksul insanların basit kelimelerle yüklü anlatımları,
sağduyuları ve kocaman yürekleri, çocukluğun saflığı ve tabiiliği
var.
Onca yoksulluğa rağmen sevenlerin birbirleri için canlarını feda
edebildiğini anlatan bu duygusal hikâyede seyirci olarak sıkça
gülüyoruz ama gülerken içimiz kana kana ağlıyor
|
|
Romain Gary
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Romain Gary (asıl adı Roman Kacew, takma adı
Émile Ajar) (d.
8
Mayıs
1914,
Vilna – ö.
2
Aralık
1980,
Paris),
Fransız
yazar,
yönetmen,
senarist,
2. Dünya Savaşı
pilotu
ve
diplomat.
Dünya çapında tanınan bir yazar olan Gary,
Fransa'da
her yazara ancak bir kez verilen
Goncourt Edebiyat Ödülü'nü, bir kez kendi adıyla bir kez de
takma adla yayımladığı iki romanıyla iki kez kazanmış olan tek
yazardır. Bunun dışında
senaryolar yazdı ve iki film yönetti.
Hukuk
mezunu olan Gary, kitap yayımlamaya başlamadan önce,
2. Dünya Savaşı sırasında, Özgür Fransız Kuvvetlerine dahil
olarak
savaş
pilotluğu yaptı. Bunların dışında, bir süre Fransız
diplomatik servisi için çalıştı.
BM Fransız
Delegasyonu sekreterliği yaptı,
Fransa'nın
Los Angeles başkonsolosu oldu.
20.
yy'da Fransa'nın en üretken ve tanınan yazarlarından olan Gary,
eski eşi
Jean Seberg'in 1979'daki ölümünün de etkisiyle, 1980'de,
Paris'te
yaşamına son verdi.
Biyografi
Asıl adı Roman Kacew olan yazar,
Vilna'da (şimdiki
Litvanya'nın başkenti Vilnüs),
Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.
Ailesiyle önce
Varşova'ya (Polonya)
göç ettiler. Babası Arieh-Leib Kacew, 1925 yılında ailesini
terk etti ve yeniden evlendi. Bu tarihten itibaren Gary,
annesi Nina Owczinski tarafından yetiştirildi. 1928 yılında,
Gary 14 yaşındayken, annesiyle
Nice'de bir banliyöye taşındılar. Daha sonra
kitaplarında ve söyleşilerinde, babasının kökeni, ailesi ve
çocukluğuyla ilgili her seferinde değişkenlik gösteren
bilgiler verdi.
2. Dünya Savaşında,
İngiltere'nin yanında
Almanya'ya karşı savaşmak için
Fransa'ya yerleştiğinde, adını Romain Gary olarak
değiştirdi. Önce Aix-en-Provence, ardından
Paris'te
hukuk okudu. Fransız Hava Kuvvetlerinde (Bourges
yakınlarındaki Salon-de-Provence ve Avord Air Base'te)
uçak kullanmayı öğrendi. 2. Dünya Savaşı sırasında
Fransa'nın
Nazilerce işgali sonrasında, İngiltere'ye uçtu ve Özgür
Fransız Kuvvetleri bünyesinde
Avrupa ve
Kuzey Afrika'da hizmet verdi.
Pilot olarak, 65 saatten uzun süre uçarak, 25'in
üzerinde başarılı saldırıda yer aldı. Savaşta gösterdiği
kahramanlık nedeniyle kendisine çok sayıda onur nişanı ve
madalya verildi.
Savaştan sonra, Fransız
diplomatik servisi için çalıştı ve
1945'te, ilk
romanını yayımladı. İlerleyen yıllarda, kimilerini
Émile Ajar takma adıyla yazacağı 30'un üzerinde roman,
öykü ve anı kitabıyla,
Fransa'nın en üretken ve popüler yazarlarından biri
olacaktı. Ayrıca, Fosco Sinibaldi ve Shatan Bogat
takma adlarıyla da birer roman yayımladı.
Birleşmiş Milletlerin 1952'de
New York'taki, 1955'te ise
Londra'daki Fransız Delegasyonu sekreterliğine
getirildi. 1956'da
Fransa'nın
Los Angeles başkonsolosu oldu.
İlk eşi,
Britanyalı yazar, gazeteci ve Vogue dergisi editörü
Lesley Blanch'ti. Bu evlilik, 1944'ten 1961'e dek sürdü.
1962-1970 yıları arasında ünlü
ABD'li
oyuncu
Jean Seberg'le evli kaldı. Çiftin bu evlilikten,
Alexandre Diego adında bir oğulları oldu. Seberg'le ayrılığı
nedeniyle sarsılan Gary'nin 1980 yılındaki intiharında,
Seberg'in 1979 yılındaki şüpheli ölümünden sonra girdiği
bunalımın büyük etkisi olduğuna inanılır. Yazar,
2 Aralık
1980'de
Paris'te, kendisini tabancayla vurarak
intihar etti. Emile Ajar'ın kendisinin takma adı
olduğunu da açıkladığı intihar mektubunun son iki cümlesi
çok ses getirdi: "Çok eğlendim, teşekkür ederim.
Hoşçakalın."
Yazarlığı
Fransa'da bir kişiye birden fazla verilmeyen
Goncourt Ödülü'nü iki kere (bir kez Romain Gary bir kez
de Émile Ajar adlarıyla) aldı, bunu da intihar
notunda açıkladı. Ödülü ilk olarak kendi adıyla yayımladığı
Cennetin Kökleri
romanıyla 1956 yılında alan Gary, Émile Ajar adıyla
yazdığı
Onca Yoksulluk Varken romanıyla, 1975 yılında ödülü
tekrar aldı. Yalan Roman, Kadının Işığı,
Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı, Yıldızyiyiciler,
Kral Solomon'un Bunalımı, yazarın diğer eserlerinden
bazılarıdır. Bu kitapların da aralarında bulunduğu pek çok
kitabı,
Türkçe'ye çevrilmiş ve
Can Yayınlarınca basıldı.
Ayrıca, 1962 yapımı savaş filmi The Longest Day'in
senaryo ekibinde yer aldı; 1971 yapımı, başrolünde o dönemki
eşi
Jean Seberg'in oynadığı Kill! adlı filmi ise
yazan ekipte yer aldı ve yönetti.
Vilnüs'te Romain Gary'nin büyüdüğü sokakta bulunan
ve yazarın Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı
kitabına atfen yapılmış olan heykel.
Eserleri
: Romain Gary adıyla
- Education européenne
(1945); Türkçe adı,
Polonya'da Bir Kuş Var (Avrupa Eğitimi) (1992,
ISBN 9789755104010)
- Tulipe
(1946); 1970'te gözden geçirilip düzeltilerek yeniden
basılmıştır.
- Le grand vestiaire
(1949)
- Les couleurs du jour
(1952)
- Les racines du ciel
—
1956
Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü; Türkçe adı,
Cennetin Kökleri (1992,
ISBN 975-510-401-1) (Film uyarlaması The Roots of
Heaven, 1958)
- Lady L.
(1957)
- La promesse de l'aube
(1960); Türkçe adı,
Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı (1990,
ISBN 9789755101361)
- Johnie Coeur
- Gloire à nos illustres pionniers
(1962, kısa öyküler)
- The ski bum
(1965)
- Pour Sganarelle
(1965, edebi makale)
- Les Mangeurs d'Etoiles
(1966); Türkçe adı,
Yıldızyiyiciler (1998,
ISBN 9789755108568)
- La danse de Gengis Cohn
(1967);
- La tête coupable
(1968)
- Chien blanc
(1970); (Film uyarlaması, White Dog, 1982)
- Les trésors de la Mer Rouge
(1971)
- Europa
(1972)
- The Gasp
(1973)
- Les enchanteurs
(1973)
- La nuit sera calme
(1974, söyleşi)
- Au-delà de cette limite votre
ticket n'est plus valable
(1975); Türkçe adı, Biletiniz Buraya Kadar
(1998,
ISBN 975-510-847-5)
- Clair de femme
(1977), Türkçe adı, Kadının Işığı (1996,
ISBN 975-510-491-7)
- La bonne moitié
(1979, oyun)
- Les clowns lyriques
(1979); "Les couleurs du jour" romanının yeni versiyonu.
- Les cerfs-volants
(1980); Türkçe adı,
Uçurtmalar (1987,
ISBN 9789755102442)
- Vie et mort d'Émile Ajar
(1981, Ölümünden sonra yayımlanmıştır.)
- L'homme à la colombe
(1984, ölümünden önceki nihai versiyonu)
- L'affaire homme
(2005, makale ve söyleşileri)
- L'orage
(2005, kısa öyküleri ve tamamlanmamış romanları)
Émile Ajar
adıyla
- Gros câlin
(1974); Türkçe adı, Koca Tembel
(1997,
ISBN 975-510-044-X)
-
La vie devant soi
—
1975
Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü; Türkçe adı,
Onca Yoksulluk Varken (1995,
ISBN 975-510-621-9) (Sinema
uyarlamaları, Madame Rosa, 1977 ve The Life
Before Us, 1986)
- Pseudo
(roman) (1976); Türkçe adı, Yalan Roman (1998,
ISBN 9789755109367)
- L'Angoisse du roi Salomon
(1979); Türkçe adı,
Kral Solomon'un Bunalımı (1998,
ISBN 9789755108209)
- Gros câlin
(2007, yayımlanmamış orijinal halinin son bölümü de
kapsayan yeni versiyonu.)
Fosco Sinibaldi
adıyla
[değiştir]
- L'homme à la colombe (1958)
Shatan Bogat
adıyla
[değiştir]
- Les têtes de Stéphanie (1974)
Yönetmen olarak
- Les oiseaux vont mourir au Pérou (1968)
- Kill! (1971)
Senarist olarak
- The Roots of Heaven (1958)
- The Longest Day (1962)
Kaynak
http://www.mevsimsiz.net/lofiversion/index.php/t10126.html
FulyaEngin
29 05 2007 - 16:50
Şöyle Fiyakalı Bir Ölüm
Rusya'dan getirdikleri değersiz eski eşyaları satıyor, el falı
bakıyor, pansiyonculuk yapıyordu annesi. Evlerinin bir odasını kedi
köpek bakıcılığı için ayırmıştı, bir odasını kuş yetiştirmek için.
Ama evin bir odası vardı ki, içerideki açmadıkça oraya kimse
giremiyordu. Romain'in yazı yazması gerekiyordu çünkü. Nice'in
banliyölerinden birinde, geleceğin Fransa büyükelçisi ve ünlü yazarı
yetişiyordu.
Doğduğu Rus topraklarından Polonya'ya göç etmişlerdi önce.
Kendisinin eski bir fahişe olduğundan bahseden okul arkadaşlarına
karşı onu korumamasına sinirlenen annesi Nina Owczinski ile
birlikte, özgürlükler ülkesi Fransa'ya taşındıklarında on dört
yaşındaydı. Bir beyefendi olmalıydı o. Soylu Fransızlar'a benzeyen,
İngiliz modasını takip eden, kadınları mutsuz edip onlara büyük
acılar çektiren o önemli adamlardan biri. Sıradan insanların
arasında ticari kolaylık sağlamaktan başka bir işe yaramayan
İngilizceyi öğrenmese de olurdu ama Fransızcasının kusursuz olması
şarttı. Ve edebiyatla da yakından ilgilenmeliydi. Edebiyatı görkemli
evlerin lüks salonlarına davet edilen zarif bir kadına benzeten
annesi böyle olmasını istiyordu. Yaşarken meşhur olmalıydı annesinin
'Romanka'sı.
Nina Owczinski, oğlunu kadınlara karşı dikkatli olması konusunda da
uyarıyordu. Bir sürü kürk mantosu olan kadınlardan uzak durmalıydı
mesela, çünkü onların tek derdi yeni bir kürke daha sahip olmaktı.
Sonra kadınlardan armağan alabilirdi ama para asla. Dişini
sıkmalıydı, çünkü gelecek onundu. Annesi böyle söylediğine göre bir
bildiği vardı.
Hukuk öğrenimi görmeye başladığında beş parasızdı. Bir yıl boyunca
her gün gittiği Café Capolude'ün tezgâhından parasını ödemeden
yediği yaklaşık bin beş yüz ay çöreğini, devletin kendisine verdiği
bir yükseköğrenim bursu olarak kabul etmişti! Aynı dönemde Gringoire
dergisinde öyküleri yayınlanmaya başlamıştı; Voila dergisi için
röportajlar ve Le Temps gazetesi için de muhabirlik yapıyordu. Aynı
anda okul masraflarını çıkarmak için bir restoranda çalışmaya
başlamıştı, triportörle evlere yiyecek servisi yapıyordu. Bir gece
sipariş teslimi için gittiği bir dairede, garsoniyerinde randevusuna
geciken sevgilisini bekleyen kalantor bir yazarla karşılaştı.
Annesinden sonra kadınlar hakkında ona 'bir şeyler' söyleyen ikinci
kişi bu yazar oldu. Yazara göre bütün kadınlar orospuydu, kendisi
bunu bilmek zorundaydı, çünkü bu konuda tam yedi roman yazmıştı.
Kadınlar deneyim sahibi, görmüş geçirmiş adamları yeğliyordu; yaşamı
ve eşyayı iyi tanıyan bir erkeğin yanında bulunmakta onlar için
güven verici bir şeyler vardı. Romain'in o gece dinlediklerini
tecrübe etmesi için yaklaşık yirmi yıl daha geçmesi gerekecekti...
1940 yılında 'Fransa'ya Özgürlük' ekibine katılarak Hava
Kuvvetleri'ne teslim olduğu sırada kendisine defalarca sarılarak
övgüler yağdıran annesine, diğer askerlerin yanında onu küçük
düşürdüğü için sinirleniyordu. Ama bir yandan da, kendi kendine
sözler veriyordu. Onun bütün özverilerinin karşılığını ödeyecek,
eşsiz zaferler kazandıktan sonra geri dönecek ve ne yapıp edip
dünyayı onun ayaklarına serecekti. Yıllar sonra yayınlayacağı
Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı isimli romanında henüz yirmi altı
yaşında, hayatının şafağında annesine verdiği bu sözden ve daha
sonra yaşayacaklarından bahsedecekti.
İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. İyi bir pilot, keskin bir
nişancıydı. Ne var ki yok etmeye programlı değildi. İnsanların oy
birliği ile adam öldürmeye karar vermeleri için hiçbir haklı neden
göremiyordu. Ama annesine verdiği sözleri gerçekleştirebilmek için
sırtında üniforma elinde silah olmak zorundaydı. İlk askerî
eğitimini yüzbaşı olarak değil, sıradan bir onbaşı olarak
tamamladığını güç bela da olsa annesinden gizleyebildi. O sıralarda
Nice'te restoran işleten Nina, herkese oğlunun kahramanlıklarından
bahsediyor; mektuplarında oğluna onunla gurur duyduğunu yazıyor;
üniformasıyla izne gelen Romain'i koluna takıp Buffa Çarşısı'nda
geziyordu. Askerliği süresince en büyük destekçisi, kendisine
sürekli mektup yazan şeker hastası yaşlı annesi oldu. Savaş sona
erdiğinde General de Gaulle'den gelen telgraf Liberation madalyasına
layık görüldüğünü müjdeliyordu. Aslında bir kahraman olmadığını
biliyordu. O sadece annesine verdiği sözü tutmuştu. Göğsünde
Liberation'un yeşil siyah kurdelesi, altında Legion d'Honneur
nişanı, savaş haçı, madalyaları ve omzunda yüzbaşı rütbesi ile
annesine doğru yola çıktığında, hayalinde onunla buluşacağı anı
canlandırıyordu.
Tarihsiz Mektuplar
Gerçi bir süredir annesi yazdıklarına karşılık vermiyor, her zamanki
gibi iyi dileklerde bulunmakla yetiniyordu. Son mektuplarına ise hiç
anlam verememişti. Yaşlı kadın, ne de olsa sonsuza dek oğlunun
yanında olamayacağını, başka türlü davranamadığını, her şeyi oğlu
ona ihtiyaç duyduğu için yaptığını yazıyor ve oğlundan kendisini
bağışlamasını istiyordu. Eve vardığında, son mektuplarından birinde
kendisine iyi bir kitap yazmasını ve yanında bir kadının varlığına
ihtiyaç duyacağı için hemen evlenmesini yazan annesinin üç buçuk yıl
önce öldüğünü öğrendi.
Nina Owczinski, ölümünden önceki birkaç gün içinde iki yüz elliye
yakın tarihsiz mektup yazmış ve bu mektupları Romain'e göndermesi
için İsviçre'deki bir arkadaşına teslim etmişti. Annesinin kurşun
kalemle alelacele yazılmış mektupları cepheye oradan gelmişti.
1950'lerde artık bir diplomattı. Katıldığı davetlerde çay fincanını
tutarken serçe parmağının alacağı şekle dikkat ediyor, fotoğraf
çektirirken mavi gözlerinin hoşluğunu vurgulamak için annesinin
küçüklüğünde pencere kenarında yaptırdığı gibi gözlerini yukarılara
dikiyor, hiç hoşlanmamasına rağmen Londra'daki moda evlerinden
giyiniyordu. Elbette yazmayı hiç bırakmamıştı. İlk romanı Polonya'da
Bir Kuş Var, Dışişleri Bakanlığı'nda çalışmaya başladığı sırada
yayınlandı. Bir toplama kampında ölmesi dışında hakkında bir fikri
olmadığı babasının kendisine verdiği 'Kacew' yerine 'Gary' soyadını
kullandı kitaplarında. 1944 yılında evlendiği ilk karısı İngiliz
gazeteci yazar ve Vogue dergisi editörü Lesley Blanch'dan,
diplomatlığı bıraktığı yıl, 1961'de boşandı.
İkinci evliliğini bir yıl sonra, ilk karşılaştıklarında film
yönetmeni Francois Moreuill ile evli olan ve kendisinden yirmi dört
yaş genç Amerikalı aktrist Jean Seberg'le yaptı. Ancak Jean'in 1969
yılının son gecesi Meksikalı ünlü yazar Carlos Fuentes ile başlayan
birlikteliği evliliklerinin sonu oldu. Jean Seberg, Romain Gary'nin
yönettiği Peru'daki Kuşlar ve Öldür isimli filmlerde de rol aldı.
Giysileri ve kısacık saçları ile bir erkek çocuğunu andıran ve
farkında olmadan Paris modasına yön veren genç oyuncuyu sadece
modacılar değil, FBI direktörlerinden J. Edgar Hoover da takip
ediyordu. Çünkü Fransız sinemasının Amerikalı yıldızı, 'Kara
Panterler' isimli ırkçılık karşıtı bir örgüte açıktan açığa destek
veriyordu. Carlos Fuentes'le olan birlikteliğinden Seberg'in hamile
kaldığını bilen FBI, doğacak bebeğin babasının bir zenci olduğunu
duyurarak kendi yöntemleriyle onu cezalandırıyordu. FBI başarılı
oldu; yedi aylık hamile olan Jean Seberg, yaşadığı bunalım nedeniyle
bebeğini erken dünyaya getirdi. Düzenlediği basın toplantısında
gazetecilere bebeğinin 'cansız ve beyaz' bedenini göstermesi
dedikoduları sona erdirdi, ancak bu olay hiç bitmeyecek
depresyonlarının da başlangıcı oldu. Film çevirmeye devam eden ve
sık sık intihara teşebbüs eden Jean Seberg, en son 1978'de Paris
metrosunda bir trenin altına atlamaya çalıştı. Derken bir gün
ortadan kayboldu... Bir hafta sonra Paris'in dışında bir yerde
kırmızı arabasında ölü bulunduğunda yanı başında boşalmış uyku hapı
kutusu ve veda mektubu vardı. Her ne kadar intihar gibi görünse de
bu ölümle FBI'ın bir bağlantısı olup olmadığı hep tartışıldı.
Simone de Beauvoir ve Jean Paul Sartre da yanındaydı Montparnesse
Mezarlığı'na gömülürken. Trajik sonunu hazırlayan bebeğinin babası
Carlos Fuentes ile ilişkisi sadece iki ay sürmüştü ama bu aşk
Fuentes'e Diana isimli romanı yazdırmıştı.
Alışılmadık Fikirler
Romain Gary, yüzüne kırışıkların, gövdesine bitkinliğin yürümeye
başladığını söylediği yıllarda yazdığı ve hayatının ilk otuz yılını
anlattığı kitabında, orduda geçirdiği günlerin de etkisinde kalarak
pek alışılagelmemiş bazı fikirlerinden bahsetti. Annesine karşı
cinsel bir istek hiç duymamıştı ve çocukların anneleriyle
sevişmesinden yana değildi asla. Ama ona göre annelerin çocuklarıyla
yatması fikri Hiroşima'dan, Buchenwald'dan, idam mangalarından ve
polis işkencesinden daha kabul edilebilir bir şeydi. Bir soykırımın
hazırlanması, bir atom dehşetinin yaratılması için beyinlerini
kiraya vermiş bilginlerin ruhlarının çürüdüğüne inanıyordu ve bu
çürümüşlüğün yanında her türlü cinsel ilişkinin bir çocuk gülücüğü
kadar masum olduğunu söylüyordu. İnsanları cinsel davranışlarına
göre iyi ya da kötü olarak sınıflandırmak huyu değildi, bunu belden
yukarı özelliklerine göre yapmaya dikkat ediyordu. Kendisini bir
yılbaşı gecesi aldatan genç karısı hakkında boşandıktan sonra
sessizliğe gömüldü. Ama oğlu Alexandre Diego'nun annesi Jean
Seberg'i aklından hiç çıkaramadı. Kırk bir yaşında hayata veda eden
eski karısının ölümünden bir yıl sonra Gary, silahla yaşamına son
verdi. Yaşayabilmesi için kendisiyle sürekli bir kadının ilgilenmesi
gerektiğini söylemiş, "şöyle kaliteli, fiyakalı bir ölümün sanat
eseri yerine geçebileceğini" yazmış ve hayatı boyunca hep bir
kadının onu önce fiziki, sonra ahlaki, en sonunda ise maddi olarak
yerle bir ettiğini hayal etmişti. Sonunda yazdıkları, söyledikleri
ve hayalleri gerçekleşmişti Romain Gary'nin. Ölürken ardında
bıraktığı mektupta Yalan Roman, Onca Yoksulluk Varken ve Kral
Solomon'un Bunalımı romanlarının yazarı Emile Ajar'ın kendisi
olduğunu açıkladı. Kendi ismiyle yazdığı Cennetin Kökleri, 1956'da
ve Emile Ajar takma adıyla yazdığı Onca Yoksulluk Varken ise 1975'de
Goncourt Ödülü almıştı. Bu itirafıyla Gary, Fransa'da bir yazarın
ancak bir kez kazanabildiği Goncourt Ödülü'nü iki kez alan yazar
olarak edebiyat tarihine geçti.
Ölümü gerçekten de fiyakalı olmuştu.
K Sayı: 2
13 Ekim 2006
|