Cennetin Kökleri

Romain Gary


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

http://www.kirjasto.sci.fi/rgary.htm
http://brothersjudd.com/index.cfm/fuseaction/reviews.detail/book_id/329
http://www.violetbooks.com/REVIEWS/rbadac-gary.html
http://www.amazon.com/Roots-Heaven-Roman-Gary/dp/999741103X

20.YÜZYILIN DON KİŞOT'U: MOREL

YAZAN : MEHMET EROĞLU

Deniz dünyanın en güzeli diye tanıtılan kıyılar, gemi yolculukları, oteller, sayısız kentler ve fırsat bulduğum her an ellerimi sürüp, dokunarak seyrettiğim Rönesans eserleriyle biten ay beni dünyadan koparıp almıştı. O süre içinde dış dünya ile ilişki kurduğum sadece iki olay hatırlıyorum: Napoli yakınlarındaki büyük zelzele ve bir istasyonda trene binerken atılmış eski bir gazetedeki İtalya 2. Yugoslavya O, manşeti. Haberi dönüşte Attilâ İlhan verdi. Ona seyretmekten ne anladığımı açıklamaya çalışırken birden sözümü kesip, "Bilmiyor musun, Romain Gary ölmüş" dedi. Romain Gary. Ölmüş!... Düşüncelerim anında dokuz, on sene öncesine, İzmir'e Attila İlhan'ın Karşıyaka'daki evine geri gitti. Garipti ama bana Romain Gary diye birinin yaşadığından da ilk kez o evde, O söz etmişti. Bunu ona söylemedim, sadece sormam gereken soruyu sordum: "Nasıl?" "Galiba intihar etmiş" dedi. "Birkaç gün sonra Observateour gelince anlarız." Üstelediğimi, yine, "Nasıl?" diye sorduğumu hatırlıyorum. "Tabancayla, kurşunu başına sıkmış" Tabancayla, kurşunu başına sıkarak... Rahatladım. Belki en uygun sözcük bu değil ama yine de o andaki durumumu başka bir sözcükle açıklayamam. Belki de o tepkinin nedeni Romain Gary için yıllarca önce düşündüğüm sonla, ölüm biçiminin-daha doğrusu seçiminin, paralellik göstermesiydi. Romain Gary onu önemsemenin yanlış olmadığını bir kez daha kanıtlamıştı. Konuşmaya devam ettik. Sonunda Attila İlhan anlamını kanımda hissettiğim cümleyi aktardı. "Ölümünden hemen önceki bir konuşmasında herşeyi çok hatırlıyorum demiş."

"Cennetin Kökleri'ni önemli kitap yapan, yüzyılımızın insanının da insanlık onurunu teknolojik yel değirmenlerine karşı koruyacak Don Kişot'ları beklediğini anlatması"

Herşeyi çok hatırlamak!... O sözcüklerin anlamını onun kadar iyi biliyorum. O gece ve bütün ertesi gün, Gary'nin 1956 yılı Goncourt Armağanı'nı kazanan romanını, Cennetin Kökleri'ni (The Roots of Heaven) üçüncü kez okuyup bitirdim. Okumak için ortalıktan kaybolmamı bir oyuna çeviren kızım son sahifenin başında yakaladı beni. Kitabın üzerinde, fillerin önünde duran adam kimdi? "Morel" diye cevap verdim. Kitabı o mu yazmıştı? "Hayır" dedim, Cennetin Kökleri'ni yeni öğrendiği okumasıyla hecelerken: "Romain Gary diye bir adam." "Romain Gary kim?" Gerçekten Romain Gary kimdi? Onun hakkında; Rus asıllı Polonyalı bir göçmen ve gayrimeşru bir çocuk olduğunu, Fransa'da hukuk tahsil ettiğini, II. Dünya Savaşı'nda önce Fransa Hava Kuvvetleri'nde pilotluk yaptığını, savaş sırasında önce İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde sonra Afrika'daki Özgür Fransız Kuvvetleriyle birlikte Almanlar'a karşı döğüştüğünü Özgürlük ve Savaş Haçlarının yanı sıra Lejyon Şeref Şövalyesi Madalyası'nın sahibi olduğunu, savaştan sonra diplomatlıkla, Marsilyalı babalarca kendisine önerilen yer altı çetelerinden birinin reisliği konusunda seçim yapmak zorunda kaldığını, kadınlar konusunda çok başarılı olduğunu, bir film yıldızı olan karısı Jean Seberg'in (o da geçen yıl intihar etti) kedisi ölünce haberi Malraux'a telgrafla duyuracak kadar ona yakın olduğunu, Bulgaristan'daki diplomatlığı sırasında kendisine bir Bulgar kadınıyla yatakta çekilmiş çıplak resmini gösterip şantaj yapmaya kalkışan gizli servis memurlarına, "Bu resim arkadan çekilmiş, yüzüm iyi görünmüyor, bir dahaki sefere önden çekin" diyerek alay ettiğini biliyorum. Bu ve buna benzer bölük pörçük bilgiler...

Kızıma dönüp, "Bilmiyorum" dedim. Gitmişti, bütün çocuklar gibi hiçbir duygusunun sürekliliği yoktu. Gerçekten, kendime ve Cennetin Kökleri'nin unutulmaz tipi Morel'e göre yorumlayıp şekillendirdiğim Gary ile gerçeği arasında ne kadar benzerlik vardı? Belki çok değildi ama yine de bir yazarın tiplerine damgasını vuran tarafının, kişiliğinin kalıcı yönü olduğunu söylemek pek yanlış olmazdı.

Kütüphaneye gidip öteki kitaplarını da masanın üstüne, Cennetin Kökleri'nin yanına koydum: Amerika'daki zenci beyaz ayrımını kapkara bir mizahla eleştiren ve Los Angeles'te Fransız Konsolosuyken yazdığı Beyaz Köpek savaş sonrası amaçsız Avrupa gençliğini anlatan Kayak Serserileri, Yahudi katliamını malzeme olarak kullanarak barbarlığı ve vahşeti yerin dibine geçirdiği nefis taşlama. Cengiz Han'ın Dansı ve Türkçe'ye Partizan Nadejda olarak çevrilen ve orijinal adı Avrupa Eğitimi olan kitap...

"Dilimize aktarılarak geçen ay yayınlanan "Cennetin Kökleri"nde Gary insana olan inancını dile getirdi"

Devam etmeden önce beni yıllardır aklıma geldikçe rahatsız eden bir konu hakkında düşündüklerimi söylemek istiyorum. Partizan Nadejda, Gary'nin Türkçe'ye çevrilen tek eseri. 1945 yılında Eleştirmenler Ödülü'nü almış olmasına ve ilk romanı olmasına rağmen bence öteki romanlarıyla karşılaştırıldığında o kadar önemli bir kitap değil. Bence kitabın en güzel yanı ve espirisi Avrupa Eğitimi olan adıydı. Çünkü bu ad: romanı iki sözcükte özetliyor ve Hıristiyan uygarlığının (Kapitalizmin)tükenmişliğinin yanısıra çocuk yaştaki Avrupalılar'ın iki Polonyalı ile saldırgan ve vahşi bir diğer Avrupalı (Alman Nazilerini) karşı karşıya getiren savaşın, o insanlık durumunun, altını çiziyordu. Ne hikmetse bu nefis ad. Slogancılık uğruna Türkçe'nin dışında kaldı.

Masada duran bu beş kitap Romain Gary sorusuna verilmiş beş ayrı cevap gibi karşımda duruyordu. Oysa sadece Cennetin Kökleri yeterli bir cevap olabilirdi...

İkinci Dünya Savaş'ndan sonra Orta Afrika'daki Fransız sömürgelerinden Çad'd 'Morel' diye biri ortaya çıkar. Elinde eski bir evrak çantası vardır ve önüne geleni, içinde özenle sakladığı. Afrika Filleri'nin ticari ve diğer nedenlerle öldürülüşünü protesto eden bildirinin altını imzalamaya çağırır. Çabaları bir sonuç vermeyince dağlara ve savanın içine çekilip, fil avlayan, fildişi ticareti yapan herkesi kurşunlamaya koyulur. Ünlü gazetecileri, diplomatları, avcıları, tüccarları... Kısa bir süre sonra Morel'in etrafında değişik bir grup toplanır. Berlin'li yorgun kadınlardan, gazetecilerden, eski sabıkalılardan, savaş artıklarından, Afrika'nın bağımsızlığı için dövüşen kara derili milliyetçilerden, uluslararası üne sahip bilim adamlarından oluşmaktadır bu topluluk. Durumda rahatsız olan Fransız Sömürge İdaresi Morel'i komünist ajan ilan edip, Afrika'da kargaşa çıkarmaya çalışan bazı süper güçlerin emrinde olmakla suçlar ve yakalanması için ardından birlikler gönderir. Öte yandan Afrika Milliyetçileri Morel'in dünya kamuoyunda yarattığı sansasyonu kendi davaları için kullanma peşindedirler. Morel ise sadece bir tek şeyin peşindedir. Fillerin savunulması...

Kitabın kısa ve mekanik özeti bundan ibaret. Ama romanın özü, sembollerin ardında gizli olan, onu önemli bir eser haline getiren şey nedir? Verilebilecek cevaplardan birisi, bu gezegenin üstünde olup biten bunca şeye karşılık yine de insana duyulan inanç, diğeri ise insanların şövalyelere de ihtiyaç duyması olabilir. Bir başka açıdan ise kitap, estetik, duygusal ve fantastik bir Batı Uygarlığı eleştirisi olarak değerlendirilmelidir. Kitabın II. Dünya Savaşı'ndan sonra ve savaşın ne olduğunu, insanlık kavramının neleri yitirdiğini bilerek yapışan biri tarafından yazılmış olması bu cevapları doğrulamaktadır. Gary politikayı ideolojiler bazından ele almamaktadır. Onun sorunu, evrenselliği içinde, hizmetine ve gelişmesine ideolojiler sunulan insan türüdür. Bu bakımdan; Koestler'in Türkçe'ye Tele Kızlar olarak çevrilebilecek kitabında (Call Girls), soyluluk, vahşet, gelişme, kısacası insanlık üzerine ileriye sürdüğü tartışmaları, Malraux'nun kültür üzerine yazdığı metinlerde ele aldığı kavramları, Gary'nin roman boyutunda çarpıcı bir biçimde yansıttığını söylemek pek yanlış olmayacaktır. Gary bu işi P. Schoenderfer ve çağdaşları gibi romancıların aksine, özellikle Cennetin Kökleri'nde konuyu daha tutkulu, insana hâlâ inançla yaklaşan bir tavır içinde ele almasıyla dikkati çekiyor. Cennetin Kökleri bir anlamda, Malraux'nun "Makine uygarlığı, onu oluşturan insanlık için yüce değere sahip olmayan tek uygarlıktır" diye başlayıp "Sorun, bir uygarlığın yalnızca bilimin ya da o anın uygarlığı olarak devam edip edemeyeceğinin, değerlerinin sürekli olarak dinden başka bir kavrama dayandırılıp dayandırılmayacağının görülmesine kalıyor," diye devam eden görüşlerine cevap verme çabasıdır.

Varmak için uzun zamandır yorularak yürüdüğümüz Batı Uygarlığı hakkında, Batı'da önemli bir düşünür sayılan, yazar olduğu kadar, Sanat Tarihçisi de olan Malroux'dan alıntılar. Epeyce de karamsar. Karamsar olmasına rağmen çıkış yolu önerenler de var: "İnsanlığın kurtuluşu, henüz biyolojik olarak pek azını kullandıkları beyinlerinin tamamından yararlanmalarını öğrenmelerinde saklıdır." Bu sözler de Koestler'in sözleri size inandırıcı geliyor mu? İnsanlık, beyninin kullanılan bölümünü genişlettikçe hep daha korkunç silahlar yapmadı mı? Televizyon dizilerine, filmlere bakın: Geleceğin uzayında hep savaş var. Öyleyse uzayında hep savaş var. Öyleyse umut nerede saklı? İnsanda: Yenilen, ama yine de direnen, direndikçe güçlenen insanda.

Konu direnmek oldu mu sıra Morel'e gelir; Gary'nin Cennetin Kökleri'nin kahramanı, Morel'e. Bana göre Cennetin Kökleri'ni çok önemli bir kitap yapan, yirminci yüzyıl insanının da, insanlık onurunu teknolojik yel değirmenlerine karşı koruyacak Don-Kişot'ları beklediğini anlatması. Morel: İnsanlardan nefret ettiği ve bu nedenle insan türüyle ilişkisini kestiği söylenen, savanda ve dağlarda vahşi bir fil diye tanımlanan, toplama kapında, beyinlerinde şekillendirdikleri özgürlüğün sembolü hayali fillerle Nazilere karşı direnerek kurtulan ve savaş sonrasında o filleri Afrika düzlüklerinde kıyımdan korumaya gelen bir Don-Kişot'tur. Morel, tutsakken, doğanın kalbinde kopup gelerek onları özgürlüğe kavuşturacak hayali fil sürüleriyle ayakta kalmayı başarmış; insanlık onurunu, direnmek, ne pahasına olursa olsun baş eğmemek olduğunu öğrenmiş ve sonunda insanlığın rüyası özgürlüğü insanlara karşı tek başına savunmak zorunda kalmıştır.

Onu, Gary'nin sözleriyle tanıyalım:

"Sanırım hiçbir şeyin yok edemediği ve ebediyen bozulmadan kalmayı başaran şeyler var. İnsanlara hiçbir şey olmayacağı gibi. İnsanlar galebe çalınması zor bir tür. Küllerin içinden her zaman gülerek ve elele yükselme şansları var. "

Morel de onlardan biri mi?

"Morel'e gelince. Onun için her şey söylendi. Sanırım o yalnızlığın içinde ötekilerden daha fazla yol almış biriydi...Oysa bu gezegenin üstündeki insan, bulabileceği bütün dostluklara muhtaç olduğu bir noktaya varmıştır. Ve o yalnızlığın içinde, bütün fillere, bütün köpeklere ve bütün kuşlara muhtaçtır. Hâlâ aramızda yaşayan bu devasa, acemi doğa harikaları filleri koruyabileceğimizi göstermenin zamanıdır. Hâlâ öyle bir özgürlük için aramızda yer olduğunu... "

Özgürlük! İnsanların en azından dört bin yıldır uğrunda öldükleri o kavram! Hemen hemen bütün ideolojilerin ütopyasız bir ideoloji neye, kime yarar? Gary, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda ortay çıkan ideolojilerin insanlığa, insanın korkutucu yanını tanıttığını söyleyerek özgürlüğü savunuyor. Ya bağımsızlık? Morel özellikle zamanımızda az gelişmiş ülkelerde görünen bağımsızlık kavgası üzerine şunları söylemekte:

"Bağımsızlık mı? Bu benim için yeterli değil. Ulusal bağımsızlık! Filleri korumaktan yalnızca bunun için vazgeçemem. Ulusal bağımsızlık eski, çok eski ve artık işe yaramayan bir hile. Dünyanın onda dokuzu kendine bağımsız diyen uluslardan oluşuyor. Hallerine bak. Hayır dostum, bu benim için yeterli değil. Daha çoğunu istiyorum. Daha azı için bu kavgadan vazgeçemem..."

Bu kitabı çoğunlukla tartışılması tabu sayılan kavramlara açıkça saldırdığı, gözüpek olduğu için sevdim ve önemsedim. Ama kitabın en önemli yanı insana olan inanç.

Cennetin Kökleri hakkındaki sözleri zavallı Saint-Denis'den söz edilmeden bitirilemez. Aklı düzenden, yüreği, Morel'den yana olan Cizvit Papazı! Bir din adamı. Tanrı gibi yüce bir değere inanan bir kişi her şeyden vazgeçebilir mi? Tutkuyla sevdiği Afrika'nın geleceğinin kötü bir Batı Uygarlığı taklidine dönmeye mahkum olduğunu bilmesi, onu Conrad'ın, 'Karanlığın Yüreği'nde savunduğu ilkelliği, Hıristiyan Uygarlığına tercih etmeye mecbur ediyor. Kitabın bence en dramatik bölümü. Cizvit Papazı Saint-Denis'in öldükten sonra özgür fil sürülerinin gezdiğini geniş Afrika düzlüklerini gören bir tepede, sabah güneşinin üzerine doğacağı küçük bir koruda, bir sedir ağacı olmayı seçmek. Cennetin kökleri'nde ustaca yapılan şey. Malraux ve Koestler'in kültür üzerine yazdıkları metinlerde ele aldıkları kavramların, roman boyutuna çarpıcı bir biçimde yansıtılmasıdır. Ve sonuç aynıdır. Çözüm insanda, direnmeyi bilen insan soyundadır.

Gary'in intiharı insana inanan, onurlu Morel'inde mi ölümü? Bilmiyorum. Belki Gary'nin ölüm biçimi... İntiharlar. (Malraux'nun "intiharı bir cesaret sorunu haline getirenler intihar etmemiş insanlardır" demesine rağmen) beni her zaman büyülemiştir. Belki de bu sadece bir kişilik sorunu. Çünkü herhangi bir şeyi yorumlayarak anlatmak aslında kişinin kendini anlatması değil midir?

İKİ KİMLİĞİYLE DE İNSANA İNANAN YAZAR
Asıl adı Romain Kacew olan Romain Gary, 8 Mayıs 1914'te Litvanya'da doğdu. On dört yaşında Fransa'ya gelen Gary orta öğretimini Nice'de bitirdikten sonra Paris'te hukuk eğitimi gördü. Daha sonra pilotluk eğitimi de gören Gary, 2.Dünya Savaşı'nda Londra'da General Charles de Gaulle'un ordusuna katıldı Kuzey Afrika'da savaştı. Croix de Guerre ve Compagnon de la liberation nişanları aldı. Savaştan sonra 20 yıl diplomatlık yapan Gary, dışişlerindeki görevinden ayrıldıktan sonra kendini tümüyle yazarlığa, film çalışmalarına ve araştırma gezilerine verdi. ABD'li sinema oyuncusu Jean Seberg'le de evlenen Gary, 2 Aralık 1980'de yaşamına kendi eliyle son verdi. 2. Dünya Savaşı'nı bütün korkunçluğuyla canlı biçimde anlatmakla birlikte insancıl ve iyimser bir bakışaçısını da koruyan ilk yapıtı olan L' Eduacation Europpeene (Avrupa Eğitim- Polanya'da Bir Kuş Var) eleştirmenlerin övgüyle karşıladığı Gary bu yapıtıyla kısa sürede ün kazandı. Eleştirmenler Ödülü'nü aldı.
Sayısı otuza yaklaşan romanlarında genellikle çağdaş yaşamın yalnızlığa ittiği kalabalık kent insanını ele alan Gary çıkış yolu olarak gördüğü sevgiyi daha mutlu bir dünya yaratmak için en önemli araç olarak kabul etmiştir. Usta bir anlatımda biçimlendirdiği yapıtlarıyla çağdaş Fransız romanının gelişimine katkıda bulunmuştur. (1956) Cennetin Kökleri (Les Racinesdu ciel) ile Goncourt Ödülü de kazanan Gary, insan acımasızlığı ve hırsını karamsar bir bakışla ele alırken, bunu düşsel bir özgürlük ve adalet kavramıyla dengeler. Eleştirmenlerin onu "zamanı geçmiş bir yazar" olarak nitelemesinden ötürü ilginç bir oyun oynayan Gary Emile Ajar takma adıyla üç kitap yayınladı.
Gros Calin, La Devant Soi (Onca Yoksulluk Varken), Pseuda, L'angoisse du roi Salamon (Kral Süleyman'ın Bunalımı).
Bu adla yayınladığı Onca Yoksulluk Varken ile kazandığı Goncourt Ödülü'nü geri çevirdi. Ölümünden sonra Galimard Yayınevi ve ailesi tarafından açıklanan bu olay kamuoyunda büyük şaşkınlık yaratmıştı.
Romain Gary'in öteki yapıtları arasında Lady L(Hep Bu Aşk İçin) Tulipe,(Lale), La promesse de I'aube, (Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı), Adieu Gary Cooper, (Elveda Gary Cooper), Chien Blanc (Beyaz Köpek), Les Caleurs du jour (Günün Renkleri), La Danse de Gengis Cohn (Cengiz Han'ın Dansı), Le Grand Vestiare (Büyük Vestiyer), Clair de femme (Kadının Işığı), Les Cerfvolants (Uçurtmalar) sayılabilir.

GÖSTERİ
TARİH : EKİM 1989
SAYI : 107
SAYFA : 34
YAZAN : MEHMET EROĞLU


Kitabı anlatmak, kendini anlatmaktır
MEHMET EROĞLU
http://kitapzamani.zaman.com.tr/?bl=2&hn=606
 
Yaklaşık on yıldır edebiyat işliklerinde ders veriyorum. İlk derste okumak ile ilgili olarak söylediğim bir cümle öğrencileri hep şaşırtır: “Ben insanları ikiye ayırıyorum: Tatar Çölü’nü okuyanlar ve okumayanlar…” Çünkü Dino Buzzati’nin bu küçük başyapıtı yazmak için gerekli olan “hayat edinme” teması üzerine enfes bir denemedir. Benden sık sık kitap listeleri önermem istenir.

Onlara hep şunu söylerim: “Kitap okumayın, yazar okuyun…” Nitekim -öğrencilerimin hazırladığı- web sitesindeki (www.mehmeteroglu.info) liste de bir yazarlar seçkisidir. Aşağıdaki yazıyı bugün yazsaydım belki Pierre Schoendoerffer’i de katardım. Çünkü Schoendoerffer telefon rehberi yazsa okuyacağım bir yazardır.

‘Kitapları anlatmak kendini anlatmaktır’ Bu sözü ilk kez 5 Mart 1971’de, ODTܒde, dördüncü yurdun 304 No’lu odasında duydum. Bir arkadaşla, aşağı yukarı beş saattir devam eden makineli tüfek ateşi altında edebiyat ve kitapları tartışırken. Odanın dış duvarı delik deşik olmuştu; biz serüvenden söz ediyorduk: Serüven ve tehlikeden hoşlanıyorsam, “yazarın kim?” diye sorulduğunda, neden hemen Dostoyevski, diye cevap veriyorum? Sanırım cevap, Dostoyevski’de serüvenlerin en korkutucusu vardır olacak: Kişiliğin, ruhun ve tutkuların, insan hayatı, muhayyilesi içindeki serüveni.

Dostoyevski’nin vazgeçilmezliği

Dostoyevski’nin serüveninin nasıl bir serüven olduğunu, ilk kez, “cehennem akıldadır”, cümlesini okuyunca hissettim; bir okur olarak Dostoyevski’den bana kalan düşünceleri hatırlamaya çalışıyorum. Birincisi; Avrupalı Turgenyev’in aksine, iliğine kadar Rus olması. İkincisi; Papaya kâfir diyecek kadar bağnaz dindarlığı. Şaşırtıcı olan üçüncüsü ise, bu iki özelliğine rağmen evrenselliği. Bu bana evrensel olmanın yolunun ulusal olmaktan geçtiğini düşünmeyi öğretmiştir. Sanırım sanatımızın nitel bir sıçrama yapıp evrensel hale gelmesi için niceliğimizi ulusallıkla beslemek zorundayız. Belki de bu nedenle yazmaya çalıştığım romanlarda -elimden geldiği kadar- son seksen yıldır sürekli olarak kendini gösteren o eylemci Türk tipini keşfetmeye, görebildiğim özelliklerinin altını çizmeye çalışıyorum. İngiliz casus Lawrence, -kimine göre Hz. Muhammed’den bu yana Arapları en iyi anlayan adam- Bilgeliğin Yedi Temel Direği, adlı kitabında, Tanrı’nın çölün korkutuculuğu ve ıssızlığından doğduğunu söylüyor. O kitabı, lise üçüncü sınıfta felsefe hocamız Mr. Badley’den istemiştik; vermedi. 1963’te karşılaştığımızda “İnsanlığın bir tür olarak ortaya çıkışında herhangi bir ilahi neden yoktu” deyişini hatırlatınca, “Yine de aynı kanıdayım.” dedi: “İnananlar, Tanrı’yı keşfederek doğuşlarına ilahi bir neden bulmak istediler ve belki de bu nedenle biyolojik amaçlarını aştılar.” Sonra bana, Conrad’ı okumamı öğütledi; biyolog olmadığıma da üzülmüştü. Karanlığın Yüreği’ni yıllarca sonra okudum. Lawrence’tan söz ederken, neden aklına Conrad gelmişti? İkisinin arasında ne ilişki vardı? Conrad, Hıristiyan Batı sömürgeciliğinin kuruluşunu anlatıyordu. Lawrence? Batı emperyalizminin niyetlerini. Conrad, sömürgeci uygarlıktan değil, Karanlığın Yüreği’nde anlattığı, saf ilkellikten yanaydı. Lawrence’ın bombalı Batı uygarlığının geleceği var mı? Conrad’la aynı damardan gelen Malraux; “Makine uygarlığı, onu oluşturan insanlık için yüce değere sahip olmayan tek uygarlıktır.” diyor. “Sorun bir uygarlığın yalnızca bilimin ya da o anın uygarlığı olarak devam edip edemeyeceğinin, değerlerinin sürekli olarak dinden başka bir kavrama dayandırılıp dayandırılamayacağının görülmesine kalıyor.” Bunlar Malraux’dan alıntılar. Epeyce karamsar değil mi? Karamsar olmasına rağmen, çıkış yolu önerenler de var: “İnsanlığın kurtuluşu, henüz biyolojik olarak pek azını kullandıkları beyinlerinin tamamından yararlanmalarını öğrenmelerinde saklıdır.” Bu sözler Koestler’in, Call-Girls adlı kitabından. Koestler kitabında, bilim adamlarını telefonla çağrılan fahişelere -Call-Girls- benzetiyor. Sözleri size inandırıcı geliyor mu? İnsanlık, beyninin kullanılan bölümünü genişlettikçe hep daha korkunç silahlar yapmadı mı? Televizyon dizilerine, filmlere bakın: Geleceğin uzayında hep savaş var. Öyleyse umut nerede saklı? İnsanda: Yenilen, ama yine de direnen, direndikçe güçlenen insanda. Konu direnmek oldu mu sıra Morel’e gelir: Gary’nin Cennetin Kökleri’nin kahramanı, Morel’e. Bana göre Cennetin Kökleri’ni çok önemli bir kitap yapan, yirminci yüzyıl insanının da, insanlık onurunu teknolojik yel değirmenlerine karşı koruyacak Don Kişot’ları beklediğini anlatması... Morel; İnsanlardan nefret ettiği ve bu nedenle insan türüyle ilişkisini kestiği söylenen, savanda ve dağlarda vahşi bir fil diye tanımlanan, toplama kapında, beyinlerinde şekillendirdikleri özgürlüğün sembolü hayali fillerle Nazilere karşı direnerek kurtulan ve savaş sonrasında o filleri Afrika düzlüklerinde kıyımdan korumaya gelen bir Don Kişot’tur. Morel, tutsakken, doğanın kalbinden kopup gelerek onları özgürlüğe kavuşturacak hayali fil sürüleriyle ayakta kalmayı başarmış; insanlık onurunun, direnmek, ne pahasına olursa olsun baş eğmemek olduğunu öğrenmiş ve sonunda insanlığın rüyası özgürlüğü insanlara karşı tek başına savunmak zorunda kalmıştır. Onu Gary’nin sözleriyle tanıyalım: “Sanırım hiçbir şeyin yok edemediği ve ebediyen bozulmadan kalmayı başaran şeyler var: İnsanlara hiçbir şey olmayacağı gibi. İnsanlar galebe çalınması zor bir tür. Küllerin içinden her zaman gülerek ve el ele yükselme şansları var.” Morel de onlardan biri mi? Morel’e göre bu gezegenin üstündeki insan, bulabileceği bütün dostluklara muhtaç olduğu bir noktaya varmıştır. Ve o yalnızlığın içinde, bütün fillere, bütün köpeklere ve bütün kuşlara muhtaçtır. Hâlâ aramızda yaşayan bu devasa, acemi doğa harikaları filleri koruyabileceğimizi göstermenin zamanıdır. Hâlâ öyle bir özgürlük için aramızda yer olduğunu...” .

Neden okuyor ve yazıyoruz?

Cennetin Kökleri hakkındaki sözler zavallı Saint-Denis’den söz edilmeden bitirilemez. Aklı düzenden, yüreği Morel’den yana olan Cizvit Papazı! Bir din adamı, Tanrı gibi yüce bir değere inanan bir kişi her şeyden vazgeçebilir mi? Tutkuyla sevdiği Afrika’nın geleceğinin kötü bir Batı uygarlığı taklidine dönmeye mahkûm olduğunu bilmesi, onu Conrad’ın, Karanlığın Yüreği’nde savunduğu ilkelliği, Hıristiyan uygarlığına tercih etmeye mecbur ediyor. Kitabın bence en dramatik bölümü, Cizvit Papazı Saint-Denis’in öldükten sonra ağaç olmaya karar verip ilkel kabile büyücüsüyle yaptığı pazarlığı hikâye eden satırlardır. Öldükten sonra özgür fil sürülerinin gezindiği geniş Afrika düzlüklerini gören bir tepede, sabah güneşinin üzerine doğacağı küçük bir koruda, bir sedir ağacı olmayı seçmek. Cennetin Kökleri’nde ustaca yapılan şey, Malraux ve Koestler’in kültür üzerine yazdıkları metinlerde ele aldıkları kavramların, roman boyutuna çarpıcı bir biçimde yansıtılmasıdır. Ve sonuç aynıdır. Çözüm insanda, direnmeyi bilen insan soyundadır. Başladığımdan beri bu yazının sonunu nasıl bağlayacağımı düşünüyordum. Sanırım tüm hayatını gökyüzünü gözlemekle geçiren ünlü Danimarkalı astronom Tycho Brahe’nin sözleri hem onu, hem de çoğu insanın yaşama nedenini özetliyor: “Ölüm döşeğinde Tycho Brahe bilgilerini Kepler’e armağan etti ve çılgınlığının son gecesinde şu sözleri şiir yazan biri gibi tekrarladı durdu: Boşuna yaşamış olduğum sanılmasın... Boşuna yaşamış olduğu sanılmasın...” (Carl Sagan, Cosmos). İşte bu nedenle okuyor ve yazıyoruz.


Büyük bir insanlık dersi

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=242822&tarih=28/12/2007

Büyük bir insanlık dersi
Romain Gary'nin (solda) ölürken yazarı olduğunu itiraf ettiği 'Onca Yoksulluk Varken'i Paris'te Didier Long sahneliyor.
 
Romain Gary'nin, Emile Ajar ismiyle yazdığı ünlü romanı 'Onca Yoksulluk Varken', Paris'te tiyatro oyunu olarak sahneleniyor. Oyun, küçük mutluluklar, yoksulluğun sağduyusu ve samimi duygular üzerine bir yapıt

28/12/2007 (1163 kişi okudu)

 

TİLDA TEZMAN (Arşivi)

PARİS - Paris 1975. Fransa'nın en büyük edebiyat ödüllerinden biri
olan Goncourt ödüllü genç bir yazarın kitabı olan 'Onca Yoksulluk Varken'e verilir. Birkaç gün sonra kitabın yazarı Emile Ajar, avukatı aracılığıyla ödülü geri çevirir. Gazetecilere görünmeyen, edebiyat çevrelerinde dolaşmayan bu genç yazarı kimsenin tanımadığı ortaya çıkar. 'Onca Yoksulluk Varken'in ilk basımı kısa zamanda tükenir. Ajar hâlâ ortaya çıkmayınca, söylentiler ve dedikodular etrafta dolaşmaya başlar. Bazılarına göre Emile Ajar, ünlü Fransız yazar Romain Gary'nin yeğenidir.
Romain Gary, 1914'te Moskova'da doğmuş bir Tatar Yahudisidir. 1948'de yayımladığı ilk romanı 'Cennetin Kökleri'yle ödüller almış, edebiyat çevreleri ve özellikle Jean-Paul Sartre tarafından göklere çıkarılmış olan yazar, ünlü sinema oyuncusu Jean Seberg'le evlenmiş ve ondan bir oğlu olmuştur. Seberg'in intihar etmesinden bir yıl sonra, 1980'de Romain Gary de Paris'te yaşamına son vermiş, ama yazıp bıraktığı vasiyetname edebiyat dünyasına bir bomba gibi düşmüştür: "İyi eğlendim. Hoşça kalın ve teşekkürler" cümlesiyle biten vasiyetnamesinde Gary, 'Emile Ajar'ın kendi takma adı olduğunu açıklayarak büyük bir skandala sebep olmuştur.
'Onca Yoksulluk Varken' kendi kendini gölgelemeyi bile göze almış, edebiyata sevdalı bir yazarın ürünü olduğu için çok önemli bir eserdir. Çeşitli dillere çevrilmiş bu romanın filmini görmüş olanlar ise efsane yıldız Simone Signoret'nin eşsiz oyunculuğunu unutmaz. Şu sıralar Paris'te sahnelenen 'Onca Yoksulluk Varken'de Signoret'nin canlandırdığı 'Madam Rosa' karakterini Myriam Boyer oynuyor. Romanı Xavier Jaillard tiyatroya uyarlamış, Didier Long da sahneye koymuş.
 

Sihirli bir anahtar
Oyun, Paris'in en prestijli tiyatrolarından Marigny Tiyatrosu'nun
içindeki cep sahnesi 'Salle Popesco'da sahneleniyor. Marigny Tiyatrosu'nu birkaç yıl önce Robert Hossein satın aldı. Bir tiyatro âşığı olan ve birçoğumuzun 'Anjelik' filmlerinden anımsadığımız Robert Hossein (Peyrac Kontu) hayatını tiyatroya adamış bir oyuncu. 320 koltuklu Popesco salonu ise 1978'de Jean Bodson ve Robert Hossein'in çabalarıyla Marigny Tiyatrosu'na eklenmiş. Yıl boyunca enteresan ve farklı oyunların sahnelendiği bu salonda, bu sezon 'Onca Yoksulluk Varken' çok rağbet görüyor ve seyircinin akınına uğruyor. Nasıl uğramasın ki? Konusu öyle dokunaklı ki...
Yahudi Madam Rosa, Auschwitz toplama kampından kurtulduktan sonra Paris'te fahişelik yaparak hayatını kazanmış, yaşlandıktan sonra evinde fahişelerin çocuklarına bakarak geçinmeye çalışan bir kadın.
Madam Rosa'nın baktığı çocuklardan biri ise Momo. Takma adı Momo olan Muhammed'i, Madam Rosa'ya 11 yıl önce üç yaşındayken bırakmış olan baba, oğlunun Arap kültürüne ve İslam geleneklerine göre büyütülmesini talep etmiş. Yıllar içinde yaşlı Yahudi Madam Rosa ile Arap Momo arasında büyük bir sevgi bağı oluşur. Hastalığı ilerleyen ve adım adım ölüme yaklaşan Madam Rosa'nın evinde barınan diğer fahişe çocukları birer birer gider; bir tek Momo kalır. Madam Rosa, Momo'yu babasına söz verdiği gibi bir Arap çocuğu olarak büyütür. Onu Hamil Bey'e derse yollar ve İslam dininin gereklerini öğrenmesini sağlar. Bu arada Momo, ister istemez Madam Rosa ile yaşadığı için Yahudi geleneklerini ve yaşlı kadının lehçesini de öğrenmiştir. 11 yıl sonra Momo'nun babası çıkagelir ve oğlunu almak ister. Momo'nun, fahişe olan annesini öldürdüğü için hapse giren ve akli dengesi yerinde olmayan pezevenk babaya Momo'yu teslim etmek istemeyen Madam Rosa kurnazca bir oyun oynar: "Moiz, oğlum git babana 'merhaba' de!" der.
Bunu duyan baba çılgına döner. 11 yıl önce Madam Rosa'ya Muhammed adıyla Müslüman bir çocuk teslim etmiştir. Moiz adında Yahudi bir çocuğu kabul edemeyeceğini söyler. Madam Rosa'nın açıklaması ise ilginçtir. Aynı anda ve aynı yaşta ona teslim edilen sünnetli iki çocuktan Moiz'i Muhammed olarak, Muhammed'i de Moiz olarak büyüttüğünü ve istemeyerek yanlışlık yaptığını açıklar.
Yahudi bir oğlan istemeyen baba ise arkasına bile bakmadan çıkıp gider. Olayların bu şekilde gelişmesinden memnun olan Madam Rosa ile Momo yine birbirlerine kalırlar. Madam Rosa adım adım ölüme yaklaşırken, Momo'nun onu yaşatmak için verdiği mücadele ve yaşlı kadının isteği üzerine ona uyguladığı ötanazi töreni çok acıklı.
Aymen Saidi, Momo rolünde çok başarılı. Fransızcayı zorlukla konuşan, devrik cümleler kuran ve yanlış kelimeler kullanan, okul eğitimi alamayıp, 11 yılını yaşlı Yahudi bir fahişe ve eve arada sırada uğrayan Yahudi doktor Katz ile geçiren bu Arap çocuğu karakterini Saidi mükemmel canlandırıyor.
Myriam Boyer yaşça genç olmasına rağmen, sahnede ölmek üzere
olan, yürümekte zorlanan, nefes almakta güçlük çeken, Almanlardan ve polisten korkan, fahişelik yaptığı yıllardaki şaşaasını özleyen, çok çekmiş yaşlı kadını, Simone Signoret kadar mükemmel yorumluyor ve usta bir oyunculuk çıkarıyor.
Bu hikâyede, yeryüzündeki uyuşmazlıklar, çatışmalar, zıtlaşmalar altüst oluyor; inançlar yıkılıyor; kurallar alaşağı ediliyor; dinlerin ayrımcılığı devriliyor. Bunların yerine 'hoşgörü' yaşamın ortasına sihirli bir anahtar gibi oturuyor.
Bu ana-oğul ikilisinin samimi duygular taşıyan ilişkileri öyle temiz ki. Bu sevgi ilişkisinde korkular, küçük mutluluklar, mizah kırıntıları, yoksul insanların basit kelimelerle yüklü anlatımları, sağduyuları ve kocaman yürekleri, çocukluğun saflığı ve tabiiliği var.
Onca yoksulluğa rağmen sevenlerin birbirleri için canlarını feda
edebildiğini anlatan bu duygusal hikâyede seyirci olarak sıkça gülüyoruz ama gülerken içimiz kana kana ağlıyor

 
 

Romain Gary

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Romain Gary
Romain Gary
Takma adı: Émile Ajar, Fosco Sinibaldi, Shatan Bogat
Doğumu: 8 Mayıs 1914, Vilna
Ölümü: 2 Aralık 1980, Paris
Mesleği: Yazar, yönetmen, senarist, pilot, diplomat.
Milliyeti: Fransız
Dönem: 20. yy.
Tür: Çoğunlukla roman.
İlk eseri: Education européenne (1945) (Türkçe adı, Polonya'da Bir Kuş Var (Avrupa Eğitimi))
Websitesi: http://www.romaingary.org/ (Fransızca)

Romain Gary (asıl adı Roman Kacew, takma adı Émile Ajar) (d. 8 Mayıs 1914, Vilna – ö. 2 Aralık 1980, Paris), Fransız yazar, yönetmen, senarist, 2. Dünya Savaşı pilotu ve diplomat.

Dünya çapında tanınan bir yazar olan Gary, Fransa'da her yazara ancak bir kez verilen Goncourt Edebiyat Ödülü'nü, bir kez kendi adıyla bir kez de takma adla yayımladığı iki romanıyla iki kez kazanmış olan tek yazardır. Bunun dışında senaryolar yazdı ve iki film yönetti.

Hukuk mezunu olan Gary, kitap yayımlamaya başlamadan önce, 2. Dünya Savaşı sırasında, Özgür Fransız Kuvvetlerine dahil olarak savaş pilotluğu yaptı. Bunların dışında, bir süre Fransız diplomatik servisi için çalıştı. BM Fransız Delegasyonu sekreterliği yaptı, Fransa'nın Los Angeles başkonsolosu oldu.

20. yy'da Fransa'nın en üretken ve tanınan yazarlarından olan Gary, eski eşi Jean Seberg'in 1979'daki ölümünün de etkisiyle, 1980'de, Paris'te yaşamına son verdi.

Biyografi

Asıl adı Roman Kacew olan yazar, Vilna'da (şimdiki Litvanya'nın başkenti Vilnüs), Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesiyle önce Varşova'ya (Polonya) göç ettiler. Babası Arieh-Leib Kacew, 1925 yılında ailesini terk etti ve yeniden evlendi. Bu tarihten itibaren Gary, annesi Nina Owczinski tarafından yetiştirildi. 1928 yılında, Gary 14 yaşındayken, annesiyle Nice'de bir banliyöye taşındılar. Daha sonra kitaplarında ve söyleşilerinde, babasının kökeni, ailesi ve çocukluğuyla ilgili her seferinde değişkenlik gösteren bilgiler verdi.

2. Dünya Savaşında, İngiltere'nin yanında Almanya'ya karşı savaşmak için Fransa'ya yerleştiğinde, adını Romain Gary olarak değiştirdi. Önce Aix-en-Provence, ardından Paris'te hukuk okudu. Fransız Hava Kuvvetlerinde (Bourges yakınlarındaki Salon-de-Provence ve Avord Air Base'te) uçak kullanmayı öğrendi. 2. Dünya Savaşı sırasında Fransa'nın Nazilerce işgali sonrasında, İngiltere'ye uçtu ve Özgür Fransız Kuvvetleri bünyesinde Avrupa ve Kuzey Afrika'da hizmet verdi. Pilot olarak, 65 saatten uzun süre uçarak, 25'in üzerinde başarılı saldırıda yer aldı. Savaşta gösterdiği kahramanlık nedeniyle kendisine çok sayıda onur nişanı ve madalya verildi.

Savaştan sonra, Fransız diplomatik servisi için çalıştı ve 1945'te, ilk romanını yayımladı. İlerleyen yıllarda, kimilerini Émile Ajar takma adıyla yazacağı 30'un üzerinde roman, öykü ve anı kitabıyla, Fransa'nın en üretken ve popüler yazarlarından biri olacaktı. Ayrıca, Fosco Sinibaldi ve Shatan Bogat takma adlarıyla da birer roman yayımladı.

Birleşmiş Milletlerin 1952'de New York'taki, 1955'te ise Londra'daki Fransız Delegasyonu sekreterliğine getirildi. 1956'da Fransa'nın Los Angeles başkonsolosu oldu.

İlk eşi, Britanyalı yazar, gazeteci ve Vogue dergisi editörü Lesley Blanch'ti. Bu evlilik, 1944'ten 1961'e dek sürdü.

1962-1970 yıları arasında ünlü ABD'li oyuncu Jean Seberg'le evli kaldı. Çiftin bu evlilikten, Alexandre Diego adında bir oğulları oldu. Seberg'le ayrılığı nedeniyle sarsılan Gary'nin 1980 yılındaki intiharında, Seberg'in 1979 yılındaki şüpheli ölümünden sonra girdiği bunalımın büyük etkisi olduğuna inanılır. Yazar, 2 Aralık 1980'de Paris'te, kendisini tabancayla vurarak intihar etti. Emile Ajar'ın kendisinin takma adı olduğunu da açıkladığı intihar mektubunun son iki cümlesi çok ses getirdi: "Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın."

Yazarlığı

Fransa'da bir kişiye birden fazla verilmeyen Goncourt Ödülü'nü iki kere (bir kez Romain Gary bir kez de Émile Ajar adlarıyla) aldı, bunu da intihar notunda açıkladı. Ödülü ilk olarak kendi adıyla yayımladığı Cennetin Kökleri romanıyla 1956 yılında alan Gary, Émile Ajar adıyla yazdığı Onca Yoksulluk Varken romanıyla, 1975 yılında ödülü tekrar aldı. Yalan Roman, Kadının Işığı, Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı, Yıldızyiyiciler, Kral Solomon'un Bunalımı, yazarın diğer eserlerinden bazılarıdır. Bu kitapların da aralarında bulunduğu pek çok kitabı, Türkçe'ye çevrilmiş ve Can Yayınlarınca basıldı.

Ayrıca, 1962 yapımı savaş filmi The Longest Day'in senaryo ekibinde yer aldı; 1971 yapımı, başrolünde o dönemki eşi Jean Seberg'in oynadığı Kill! adlı filmi ise yazan ekipte yer aldı ve yönetti.

Vilnüs'te Romain Gary'nin büyüdüğü sokakta bulunan ve yazarın Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı kitabına atfen yapılmış olan heykel.

Eserleri  :  Romain Gary adıyla

  • Education européenne (1945); Türkçe adı, Polonya'da Bir Kuş Var (Avrupa Eğitimi) (1992, ISBN 9789755104010)
  • Tulipe (1946); 1970'te gözden geçirilip düzeltilerek yeniden basılmıştır.
  • Le grand vestiaire (1949)
  • Les couleurs du jour (1952)
  • Les racines du ciel — 1956 Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü; Türkçe adı, Cennetin Kökleri (1992, ISBN 975-510-401-1) (Film uyarlaması The Roots of Heaven, 1958)
  • Lady L. (1957)
  • La promesse de l'aube (1960); Türkçe adı, Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı (1990, ISBN 9789755101361)
  • Johnie Coeur
  • Gloire à nos illustres pionniers (1962, kısa öyküler)
  • The ski bum (1965)
  • Pour Sganarelle (1965, edebi makale)
  • Les Mangeurs d'Etoiles (1966); Türkçe adı, Yıldızyiyiciler (1998, ISBN 9789755108568)
  • La danse de Gengis Cohn (1967);
  • La tête coupable (1968)
  • Chien blanc (1970); (Film uyarlaması, White Dog, 1982)
  • Les trésors de la Mer Rouge (1971)
  • Europa (1972)
  • The Gasp (1973)
  • Les enchanteurs (1973)
  • La nuit sera calme (1974, söyleşi)
  • Au-delà de cette limite votre ticket n'est plus valable (1975); Türkçe adı, Biletiniz Buraya Kadar (1998, ISBN 975-510-847-5)
  • Clair de femme (1977), Türkçe adı, Kadının Işığı (1996, ISBN 975-510-491-7)
  • La bonne moitié (1979, oyun)
  • Les clowns lyriques (1979); "Les couleurs du jour" romanının yeni versiyonu.
  • Les cerfs-volants (1980); Türkçe adı, Uçurtmalar (1987, ISBN 9789755102442)
  • Vie et mort d'Émile Ajar (1981, Ölümünden sonra yayımlanmıştır.)
  • L'homme à la colombe (1984, ölümünden önceki nihai versiyonu)
  • L'affaire homme (2005, makale ve söyleşileri)
  • L'orage (2005, kısa öyküleri ve tamamlanmamış romanları)

Émile Ajar adıyla

Fosco Sinibaldi adıyla [değiştir]

  • L'homme à la colombe (1958)

Shatan Bogat adıyla [değiştir]

  • Les têtes de Stéphanie (1974)

Yönetmen olarak

  • Les oiseaux vont mourir au Pérou (1968)
  • Kill! (1971)

Senarist olarak

  • The Roots of Heaven (1958)
  • The Longest Day (1962)

Kaynak


http://www.mevsimsiz.net/lofiversion/index.php/t10126.html
FulyaEngin
Şöyle Fiyakalı Bir Ölüm

Rusya'dan getirdikleri değersiz eski eşyaları satıyor, el falı bakıyor, pansiyonculuk yapıyordu annesi. Evlerinin bir odasını kedi köpek bakıcılığı için ayırmıştı, bir odasını kuş yetiştirmek için. Ama evin bir odası vardı ki, içerideki açmadıkça oraya kimse giremiyordu. Romain'in yazı yazması gerekiyordu çünkü. Nice'in banliyölerinden birinde, geleceğin Fransa büyükelçisi ve ünlü yazarı yetişiyordu.

Doğduğu Rus topraklarından Polonya'ya göç etmişlerdi önce. Kendisinin eski bir fahişe olduğundan bahseden okul arkadaşlarına karşı onu korumamasına sinirlenen annesi Nina Owczinski ile birlikte, özgürlükler ülkesi Fransa'ya taşındıklarında on dört yaşındaydı. Bir beyefendi olmalıydı o. Soylu Fransızlar'a benzeyen, İngiliz modasını takip eden, kadınları mutsuz edip onlara büyük acılar çektiren o önemli adamlardan biri. Sıradan insanların arasında ticari kolaylık sağlamaktan başka bir işe yaramayan İngilizceyi öğrenmese de olurdu ama Fransızcasının kusursuz olması şarttı. Ve edebiyatla da yakından ilgilenmeliydi. Edebiyatı görkemli evlerin lüks salonlarına davet edilen zarif bir kadına benzeten annesi böyle olmasını istiyordu. Yaşarken meşhur olmalıydı annesinin 'Romanka'sı.

Nina Owczinski, oğlunu kadınlara karşı dikkatli olması konusunda da uyarıyordu. Bir sürü kürk mantosu olan kadınlardan uzak durmalıydı mesela, çünkü onların tek derdi yeni bir kürke daha sahip olmaktı. Sonra kadınlardan armağan alabilirdi ama para asla. Dişini sıkmalıydı, çünkü gelecek onundu. Annesi böyle söylediğine göre bir bildiği vardı.

Hukuk öğrenimi görmeye başladığında beş parasızdı. Bir yıl boyunca her gün gittiği Café Capolude'ün tezgâhından parasını ödemeden yediği yaklaşık bin beş yüz ay çöreğini, devletin kendisine verdiği bir yükseköğrenim bursu olarak kabul etmişti! Aynı dönemde Gringoire dergisinde öyküleri yayınlanmaya başlamıştı; Voila dergisi için röportajlar ve Le Temps gazetesi için de muhabirlik yapıyordu. Aynı anda okul masraflarını çıkarmak için bir restoranda çalışmaya başlamıştı, triportörle evlere yiyecek servisi yapıyordu. Bir gece sipariş teslimi için gittiği bir dairede, garsoniyerinde randevusuna geciken sevgilisini bekleyen kalantor bir yazarla karşılaştı. Annesinden sonra kadınlar hakkında ona 'bir şeyler' söyleyen ikinci kişi bu yazar oldu. Yazara göre bütün kadınlar orospuydu, kendisi bunu bilmek zorundaydı, çünkü bu konuda tam yedi roman yazmıştı. Kadınlar deneyim sahibi, görmüş geçirmiş adamları yeğliyordu; yaşamı ve eşyayı iyi tanıyan bir erkeğin yanında bulunmakta onlar için güven verici bir şeyler vardı. Romain'in o gece dinlediklerini tecrübe etmesi için yaklaşık yirmi yıl daha geçmesi gerekecekti...

1940 yılında 'Fransa'ya Özgürlük' ekibine katılarak Hava Kuvvetleri'ne teslim olduğu sırada kendisine defalarca sarılarak övgüler yağdıran annesine, diğer askerlerin yanında onu küçük düşürdüğü için sinirleniyordu. Ama bir yandan da, kendi kendine sözler veriyordu. Onun bütün özverilerinin karşılığını ödeyecek, eşsiz zaferler kazandıktan sonra geri dönecek ve ne yapıp edip dünyayı onun ayaklarına serecekti. Yıllar sonra yayınlayacağı Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı isimli romanında henüz yirmi altı yaşında, hayatının şafağında annesine verdiği bu sözden ve daha sonra yaşayacaklarından bahsedecekti.

İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. İyi bir pilot, keskin bir nişancıydı. Ne var ki yok etmeye programlı değildi. İnsanların oy birliği ile adam öldürmeye karar vermeleri için hiçbir haklı neden göremiyordu. Ama annesine verdiği sözleri gerçekleştirebilmek için sırtında üniforma elinde silah olmak zorundaydı. İlk askerî eğitimini yüzbaşı olarak değil, sıradan bir onbaşı olarak tamamladığını güç bela da olsa annesinden gizleyebildi. O sıralarda Nice'te restoran işleten Nina, herkese oğlunun kahramanlıklarından bahsediyor; mektuplarında oğluna onunla gurur duyduğunu yazıyor; üniformasıyla izne gelen Romain'i koluna takıp Buffa Çarşısı'nda geziyordu. Askerliği süresince en büyük destekçisi, kendisine sürekli mektup yazan şeker hastası yaşlı annesi oldu. Savaş sona erdiğinde General de Gaulle'den gelen telgraf Liberation madalyasına layık görüldüğünü müjdeliyordu. Aslında bir kahraman olmadığını biliyordu. O sadece annesine verdiği sözü tutmuştu. Göğsünde Liberation'un yeşil siyah kurdelesi, altında Legion d'Honneur nişanı, savaş haçı, madalyaları ve omzunda yüzbaşı rütbesi ile annesine doğru yola çıktığında, hayalinde onunla buluşacağı anı canlandırıyordu.

Tarihsiz Mektuplar

Gerçi bir süredir annesi yazdıklarına karşılık vermiyor, her zamanki gibi iyi dileklerde bulunmakla yetiniyordu. Son mektuplarına ise hiç anlam verememişti. Yaşlı kadın, ne de olsa sonsuza dek oğlunun yanında olamayacağını, başka türlü davranamadığını, her şeyi oğlu ona ihtiyaç duyduğu için yaptığını yazıyor ve oğlundan kendisini bağışlamasını istiyordu. Eve vardığında, son mektuplarından birinde kendisine iyi bir kitap yazmasını ve yanında bir kadının varlığına ihtiyaç duyacağı için hemen evlenmesini yazan annesinin üç buçuk yıl önce öldüğünü öğrendi.

Nina Owczinski, ölümünden önceki birkaç gün içinde iki yüz elliye yakın tarihsiz mektup yazmış ve bu mektupları Romain'e göndermesi için İsviçre'deki bir arkadaşına teslim etmişti. Annesinin kurşun kalemle alelacele yazılmış mektupları cepheye oradan gelmişti.

1950'lerde artık bir diplomattı. Katıldığı davetlerde çay fincanını tutarken serçe parmağının alacağı şekle dikkat ediyor, fotoğraf çektirirken mavi gözlerinin hoşluğunu vurgulamak için annesinin küçüklüğünde pencere kenarında yaptırdığı gibi gözlerini yukarılara dikiyor, hiç hoşlanmamasına rağmen Londra'daki moda evlerinden giyiniyordu. Elbette yazmayı hiç bırakmamıştı. İlk romanı Polonya'da Bir Kuş Var, Dışişleri Bakanlığı'nda çalışmaya başladığı sırada yayınlandı. Bir toplama kampında ölmesi dışında hakkında bir fikri olmadığı babasının kendisine verdiği 'Kacew' yerine 'Gary' soyadını kullandı kitaplarında. 1944 yılında evlendiği ilk karısı İngiliz gazeteci yazar ve Vogue dergisi editörü Lesley Blanch'dan, diplomatlığı bıraktığı yıl, 1961'de boşandı.

İkinci evliliğini bir yıl sonra, ilk karşılaştıklarında film yönetmeni Francois Moreuill ile evli olan ve kendisinden yirmi dört yaş genç Amerikalı aktrist Jean Seberg'le yaptı. Ancak Jean'in 1969 yılının son gecesi Meksikalı ünlü yazar Carlos Fuentes ile başlayan birlikteliği evliliklerinin sonu oldu. Jean Seberg, Romain Gary'nin yönettiği Peru'daki Kuşlar ve Öldür isimli filmlerde de rol aldı. Giysileri ve kısacık saçları ile bir erkek çocuğunu andıran ve farkında olmadan Paris modasına yön veren genç oyuncuyu sadece modacılar değil, FBI direktörlerinden J. Edgar Hoover da takip ediyordu. Çünkü Fransız sinemasının Amerikalı yıldızı, 'Kara Panterler' isimli ırkçılık karşıtı bir örgüte açıktan açığa destek veriyordu. Carlos Fuentes'le olan birlikteliğinden Seberg'in hamile kaldığını bilen FBI, doğacak bebeğin babasının bir zenci olduğunu duyurarak kendi yöntemleriyle onu cezalandırıyordu. FBI başarılı oldu; yedi aylık hamile olan Jean Seberg, yaşadığı bunalım nedeniyle bebeğini erken dünyaya getirdi. Düzenlediği basın toplantısında gazetecilere bebeğinin 'cansız ve beyaz' bedenini göstermesi dedikoduları sona erdirdi, ancak bu olay hiç bitmeyecek depresyonlarının da başlangıcı oldu. Film çevirmeye devam eden ve sık sık intihara teşebbüs eden Jean Seberg, en son 1978'de Paris metrosunda bir trenin altına atlamaya çalıştı. Derken bir gün ortadan kayboldu... Bir hafta sonra Paris'in dışında bir yerde kırmızı arabasında ölü bulunduğunda yanı başında boşalmış uyku hapı kutusu ve veda mektubu vardı. Her ne kadar intihar gibi görünse de bu ölümle FBI'ın bir bağlantısı olup olmadığı hep tartışıldı.

Simone de Beauvoir ve Jean Paul Sartre da yanındaydı Montparnesse Mezarlığı'na gömülürken. Trajik sonunu hazırlayan bebeğinin babası Carlos Fuentes ile ilişkisi sadece iki ay sürmüştü ama bu aşk Fuentes'e Diana isimli romanı yazdırmıştı.

Alışılmadık Fikirler

Romain Gary, yüzüne kırışıkların, gövdesine bitkinliğin yürümeye başladığını söylediği yıllarda yazdığı ve hayatının ilk otuz yılını anlattığı kitabında, orduda geçirdiği günlerin de etkisinde kalarak pek alışılagelmemiş bazı fikirlerinden bahsetti. Annesine karşı cinsel bir istek hiç duymamıştı ve çocukların anneleriyle sevişmesinden yana değildi asla. Ama ona göre annelerin çocuklarıyla yatması fikri Hiroşima'dan, Buchenwald'dan, idam mangalarından ve polis işkencesinden daha kabul edilebilir bir şeydi. Bir soykırımın hazırlanması, bir atom dehşetinin yaratılması için beyinlerini kiraya vermiş bilginlerin ruhlarının çürüdüğüne inanıyordu ve bu çürümüşlüğün yanında her türlü cinsel ilişkinin bir çocuk gülücüğü kadar masum olduğunu söylüyordu. İnsanları cinsel davranışlarına göre iyi ya da kötü olarak sınıflandırmak huyu değildi, bunu belden yukarı özelliklerine göre yapmaya dikkat ediyordu. Kendisini bir yılbaşı gecesi aldatan genç karısı hakkında boşandıktan sonra sessizliğe gömüldü. Ama oğlu Alexandre Diego'nun annesi Jean Seberg'i aklından hiç çıkaramadı. Kırk bir yaşında hayata veda eden eski karısının ölümünden bir yıl sonra Gary, silahla yaşamına son verdi. Yaşayabilmesi için kendisiyle sürekli bir kadının ilgilenmesi gerektiğini söylemiş, "şöyle kaliteli, fiyakalı bir ölümün sanat eseri yerine geçebileceğini" yazmış ve hayatı boyunca hep bir kadının onu önce fiziki, sonra ahlaki, en sonunda ise maddi olarak yerle bir ettiğini hayal etmişti. Sonunda yazdıkları, söyledikleri ve hayalleri gerçekleşmişti Romain Gary'nin. Ölürken ardında bıraktığı mektupta Yalan Roman, Onca Yoksulluk Varken ve Kral Solomon'un Bunalımı romanlarının yazarı Emile Ajar'ın kendisi olduğunu açıkladı. Kendi ismiyle yazdığı Cennetin Kökleri, 1956'da ve Emile Ajar takma adıyla yazdığı Onca Yoksulluk Varken ise 1975'de Goncourt Ödülü almıştı. Bu itirafıyla Gary, Fransa'da bir yazarın ancak bir kez kazanabildiği Goncourt Ödülü'nü iki kez alan yazar olarak edebiyat tarihine geçti.

Ölümü gerçekten de fiyakalı olmuştu.

K Sayı: 2
13 Ekim 2006