Necib Mahfuz


Cebelavi Sokağı’nın Çocukları

Necib Mahfuz

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Edtörün Notu :
Ortadoğu'nun Balzac'ı olarak nitelendirilen Necip Mahfuz eserlerinde ülkesi Mısır'ı bir belgesel titizliği ile okuruna aktarır. Adalet-zulüm, özgürlük-kulluk, bilim-din, savaş-barış gibi dualist karşıtlıkları üzerine kurulu olan eserleri, yoğun tasavvufî değerler taşımaktadır.  Fanatizmden nefret eden, etik değerleri herşeyin üstünde tutan,   Mahfuz için  "Cebelavi Çocukları olmasaydı Salman Rüşdi'nin "Şeytan Ayetleri" yazılmazdı," diyen  islamî fanatikler "dine hakaret ediyor," bahanesiyle fetva çıkardılar.  1994 yılında saldırıya uğrayan Mahfuz kılpayı ölümden döndü.

 

 

Cebelavi Sokağı’nın Çocukları – Necib Mahfuz

Tarih: Tem 11th, 2010 | Kategori:: *Politik Kitaplar, *Romanlar, *Tarih Kitapları, Mısır

http://www.insanokur.org/

Necib Mahfuz’un ‘Cebelavi Sokağı’nın Çocukları’, 1959 yılında tefrika edildiğinde aforoz edilmişti. Arapça ilk ve tek baskısı 1967 yılında Lübnan’da yapılabildi. Kitabın Türkiye macerası da farklı değil. Peki ne yazmıştı da böyle yasaklarla karşılaşmıştı Mahfuz? Cebelavi kimdi, çocukları kimlerdi? Ona öfkeyle saldıranlar bu sokağın neresindeydiler?

İlk kez 1959 yılında El- Ahram gazetesi nde tefrika halinde yayımlanan Cebelavi Sokağı’nın Çocukları, İslam dünyasının en eski dini kurumu sayılan El Ezher Üniversitesi tarafından aforoz edilmişti. ‘Dini aşağılıyor’ iddiasıyla Başkanlık Sarayı’na yapıla şikâyet, eleştirmenlerin romanı kötüleme kampanyaları, sokaklara dökülen göstericiler; sonuçta kitap haline getirilmesi mümkün olmamıştı. Arapça ilk ve tek baskısı 1967 yılında Lübnan’da yapılabildi. Bütün bu tartışmaların dışında duran Necib Mahfuz, birbiri ardına yazdığı romanlarıyla edebiyat kariyerini sürdürecek, 1988 Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer bulunacak, ne var ki Arap dünyasına verilen bu ilk Nobel Necib Mahfuz’un hayatını pek kolaylaştırmayacaktı. Dünya Ticaret Merkezi’ne düzenlenen bombalı saldırının planlayıcısı olarak yargılanan ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Ömer Abdurrahman’ın açıklamasıyla kitap bir kez daha gündeme taşındı; “O herif, Sokağımızın Çocukları romanı yayımlanır yayımlanmaz ortadan kaldırılsaydı, Salman Rüşdi bugün Şeytan Ayetleri’ni yazmaya cesaret edemezdi”… Cebelavi Sokağı’nın Çocukları’nın Mısır’da günlük bir yayın organında yeniden tefrika edilmesiyle aynı zamana denk gelen bu açıklama kimileri için bir fetva niteliği taşıyordu. Çağrı cevapsız kalmadı. 1994 yılında saldırıya uğrayan Mahfuz yaralandı, boynuna aldığı bıçak yarası nedeniyle sağ kolu felce uğradı. 2006 yılında -95 yaşında- öldüğünde Kahire’de devlet töreniyle gömülen Necib Mahfuz, geride bıraktığı otuz dört romanı, üç yüz elliden fazla hikâyesi, filme çekilen senaryoları, siyasi tavrı ve yarattığı tartışmalarla sadece Mısır’ın değil, Arap edebiyatının en büyük yazarlarından biriydi.

Tanrı’nın çocukları

Cebelavi Sokağı’nın Çocukları’nın Türkiye macerası da Mısır’dan farklı değil. Yazılmasından yaklaşık elli yıl sonra Türkçeleştirilen roman, yayınevi tarafından gerekçe gösterilmeksizin toplatılmıştı.

Bir edebiyat ürünü etrafında kopartılan tartışmalara, sansüre ve yasaklara, yazarlara karşı maddi manevi linç kampanyalarına alışkın olduğumuz için Cebelavi Sokağı’nın Çocukları’nın ve yazarının başına gelenlere şaşırmıyoruz. Ancak lanetin elli yıldır sürmesi, yasakçı bir zihniyetin bunca yıldır değişmemesi tuhaf değil mi? Peki ne yazmıştı da böyle bir kavgayı ateşlemişti Mahfuz? Cebelavi kimdi, çocukları kimlerdi? Ona öfkeyle saldıranlar bu sokağın neresindeydiler?

Cebelavi Sokağı’nın Çocukları’nda Necib Mahfuz, alegorik bir hikâyeyle insanın yeryüzündeki yüzlerce yıllık macerasını anlatıyor. Kutsal kitaplarda anlatılanlarla paralel ilerleyen bir kurguyla Adem ile Hava’nın, Habil ile Kabil’in, Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in hikâyelerinden esinlenerek insanlık tarihini farklı bir biçimde yorumlamış.

Cebelavi, Mukattam Çölü’nün kıyısında, kendi adını taşıyan sokakta, yüksek duvarların çevrelediği cennet gibi bir bahçenin içindeki muhteşem konağında yaşayan kudreti sonsuz bir adam. Konağında oğulları İdris, Edhem, Rıdvan ve Abbas ile yaşayan Cebelavi, mülklerin idaresini büyük oğlu İdris yerine Edhem’e bırakınca kıyamet kopar. Babasına isyan eden ve konaktan kovulan İdris, Edhem’i kandırıp ihanete zorlayacak, babasının sözünü çiğneyen Edhem karısıyla birlikte kovulacak, yaşamını konağın yakınlarındaki yıkık bir evde babası tarafından affedilmeyi bekleyerek geçirec ektir.

Cebelavi oğlunu affetmez, ama mirasını yönetmek için torunlarından Hümam’ı konağa davet eder. Kendisi yerine Hümam’ın seçilmesi kardeşi Kadri’yi öfkelendirmiştir. İstemeden de olsa kardeşini öldürür.

Cebelavi, İdris, Edhem, Hümam ve Kadri adlarını Tanrı, Şeytan, Adem, Habil ve Kabil ile değiştirdiğimizde, bütün kutsal kitaplarda yer alan başlangıç efsanesiyle karşılaşıyoruz. Bir farkla; Mahfuz, kötülüğün kökenlerini araştırırken Cebelavi’yi de sorguluyor. Sanıyorum radikallerin öfkesini çeken burası.

Bu hikâyenin ağızdan ağza aktarıldığı çok yıl geçmiş, Cebelavi Sokağı’nın yaşlı efendisi görünmez olmuş, onun mülkünü adaletle yönetmeyi üstlenenler kendi çıkarlarını korumayı düşünmüş, sokak çeteleriyle işbirliği yaparak halka zulüm etmeye başlamıştır. Halklarını zulüm ve yoksulluktan kurtarmak için önce Cebel (Musa) gelir sokağa. Onun kurduğu düzen bozulduğunda sıra Rıfat’ındır (İsa). Bir zaman sonra Kasım’la (Muhammed) kurulur düzen. Ancak toplumların belleği zayıf oldukça tesis edilen adil düzen de kalıcı olmayacak, Cebelavi’nin vakfını yönetmekle yetkili vekiller çetelerle birleşerek bir kez daha kendi iktidarlarını kuracaklardır. Ve bir kez daha kurtarıcı gerekir Cebelavi Sokağı’nın çaresiz çocuklarına…

Kur’an gibi 114 bölümlük romandaki son kurtarıcı Arif için din tarihinden bir eşleşme yapmak mümkün değil. Ama adı ve sanatıyla neyin simgesi olduğu belli; bilimi, rasyonel aklı temsil ediyor Arif. İhtiyar Cebelavi’nin sırrını çözmeye çalışırken ölümüne neden olan Arif, belki yeni bir düzen kuramayacak ama geride insanların sarılacağı bir umut ışığı bırakacaktır; “Gecenin ardından gün nasıl doğuyorsa adaletsizlik de bir gün son bulacaktır. Zorbalığın ölümü de göreceğiz, ışığın ve mucizelerin doğuşunu da.”…

İndirgemek basitleştirmektir

Yüzlerce yıldır tesis edilememiş adaletli bir düzen için dinlerin, mistik inançların karşısına bilimi, rasyonel aklı koyan bir bakış açısının, hele ki Tanrı’yı simgelediği düşünülen bir karakterin öldürüldüğü bir hikâye, radikal İslamcılar için elbette kolay yutulur bir lokma olmayacaktı. Ancak Cebelavi Sokağı’nın Çocukları’nı kutsal kitaplarla, kahramanlarını Tanrı ve peygamberleriyle özdeşleştirmek çok düz bir okuma biçimi, siyasi terminolojiyle söylersek, indirgemeciliktir.

1911 doğumlu Necib Mahfuz’un hayat hikâyesiyle modern Mısır’ın siyasi ve toplumsal tarihinin çakıştığını biliyoruz. ‘Ortadoğu’nun Balzac’ı’ olarak tanına yazarın her romanına sinmiştir bu çakışma. İster Kahire’de bir sokağa, ister bir aileye, ister kutsal kitaplara diksin gözünü, onun ilgilendiği Mısır toplumudur, bu toplumun yaşadığı sıkıntılar ve sıkıntıların kaynaklarıdır. Kimi zaman alegoriyle, kimi zaman sembollerle, meforlarla anlatır ülkesinin tarihini; “Ülkesinin içinde bulunduğu durum hakkında açıkça ve doğrudan konuşmak için hayal gücünü kullanan büyük bir sanatçıyı, olağanüstü bir yazarı bulursunuz karşınızda”. Bütün yapıtlarında hakikat ve adalet arayışı vardır. Siyaseti ideolojiye indirmez, siyaset felsefi bir tartışmanın konusudur Mahfuz romanlarında. “Zamanı bir insan topluluğunun kaderini yavaş yavaş değiştiren evrimlerin ya da devrimlerin büyük düzenleyicisi olan apayrı bir karakter olarak kullanır.”

Cebelavi Sokağı’nın Çocukları da benzer bir anlayışın ürünü. Sıkıntılar içindeki Arap toplumunun tekerrür eden tarihini, tarihin neden tekerrü ettiğini, neyin değişmediğini, değiştirmek için yapılması gerekeni sorgulamak için dini efsanelerden yararlanıyor Mahfuz. Bir yandan insana özgü hırs, öfke, kibir, arzu, utanç, korku, sevgi gibi duyguları araştırmış, diğer yandan insanın eşitlik ve kardeşlik temelinde adil bir düzende yaşama arzusunun tarihsel izini sürmüş. Sözün donüp dolaşıp geldiği yer ise romanın yazıldığı dönemdeki Mısır. Toplumun güçlü karşısında boyun eğmişliği, dinin ve kurumlarının bu boyun eğmişlikteki işbirlikçi rolü, yazar ve sanatçıların suskunluğu, maddi kaynakların eşitsiz dağılımı, etnik ayrılıklar, yaşanan sefalet ve unutkanlık. Aşağıdaki alıntılar hiç kuşkusuz Musa’nın değil Mahfuz’un Kahire’sini anlatıyor…

“Sokak sakinlerinin bazıları seyyar satıcıydı, bazıları da dükkân veya kahvehane işletiyordu; birçoğu dilencilik yapıyordu, bir de, eli ayağı tutan herkesin çalışabileceği bir iş dalı vardı: O da uyuşturucu ticaretiydi, özellikle de esrar, afyon ve afrodizyakların ticareti. (…) Genç adamlar cesaret ya da kas gücü sahibi olduklarını keşfeder keşfetmez, barışçıl insanların işine karışmaya başlar, kendi işlerine bakan insanlara saldırır, sokak üzerindeki mahallelere kendilerini koruyucu olarak dayatırlardı. Çalışanlardan haraç toplar, hayatlarını sadece zorbalık yaparak kazanırlardı.”

“Sokağımızın her köşesinde bulunan kahvehanelerdeki şairler sadece kahramanlık çağlarını anlatırlar ve güçlüleri mahcup edebilecek şeyleri ortalıkta anlatmaktan kaçınırlar. Şarkılarında vekilharç ile çetelerini, sahip olmadığımız adaleti, tatmadığımız merhameti, görmediğimiz saygınlığı, var olmayan dindarlığı ve adını bile duymadığımız dürüstlüğü överler.”

Cebelavi Sokağı’nın Çocukları’nda tartışılan meseler özellikle Mısır için çok önemliydi. Bu nedenle işin edebi tarafına pek bakılmadı. Temaları, kişileri, dili ve üslubuyla eski zamanların, sözlü anlatıların ruhunu yakalayan böyle bir romana düşmanlık beslemek ne büyük kayıp!..

Yazan: A. Ömer Türkeş (02/07/2010 tarihli Radikal Kitap)


Necip Mahfuz'dan Aynalar

Hayati Roman


Modern Arap edebiyatının Nobelli yazarı Necip Mahfuz çevirilerine Aynalar ile devam ediyor, çok da iyi yapıyor. Yine Işıl Alatlı'nın harika Türkçesi ile. Genç okurların eski sözcükler için zaman zaman sözlüğe başvurmaları gerekecek, bu da kötü bir şey değil, dilleri zenginleşecektir. Mahfuz'un en orijinal eserlerinden birisi olan bu kitap beni ziyadesiyle heyecanlandırdı. Mahfuz'un çok sevdiği Seif Vanlı'nın çizimleri eşliğinde bir baskı olması da cabası. Benim için tek eksiklik çizimlerin kitap içinde siyah beyaz basılı olması. Arapça ya da İngilizce baskıları içinde renkli olanı var mı çok merak ettim. Renkli çizimler için şimdilik kapakla idare ediyorum ama her birisi bir tablo güzelliğindeki bu çizimlerin bir renkli baskısının da izini süreceğim. Türkçe baskı için ayrı bir kapak tasarımına gidilmemesi yerinde olmuş. Sanırım bu kitapta yer alan portreler ilk olarak Mısır'da Televizyon Dergisi'nde tefrika edilmiş. Bir de o dergilerin izini sürmek gerekecek. Bu portre çizimlerinin poster boy bir seti rüya gibi bir koleksiyon olurdu. Bu olmayacak bir rüya, bir iki tanesine bile razıyım.

Turkuvaz Kitap da 2008 ve 2009'da 3 çeviri ile Mahfuz özlemimizin dinmesine yardımcı oldu. Umarız baskısı tükenen “Cebelavi Sokağının Çocukları”nın yeni baskısını ihmal etmezler.

Evet, Aynalar orijinal bir kitap. Mahfuz'un edebi dehasının örneklerinden birisi. Bir çok deha ürünü gibi de basit bir buluşa dayanıyor. Eğer pek dikkat etmeden kitaba başlarsanız, Mahfuz'un kendi tanıdıklarını, arkadaşlarını anlattığı otobiyografik bir anlatı, bir anılar kitabı olarak okumaya devam edebilirsiniz. Kitabın yapısı basit: bir anlatıcı var, tanıdığı insanları, isimlerinin Arapça alfabedeki sırasıyla her birini bir kaç sayfadan uzun olmamak kaydı ile anlatıyor. Tam elli beş kişiyi. Şimdi, bu kitabı nasıl sınıflandıracaksınız? Roman mı, öykü mü, başka bir şey mi? Mahfuz bunun bir roman olmadığını söylüyor. Fakat bir kişinin çevresindeki insanların yaşam öyküleri söz konusu olduğu için doğallıkla bu kişilerin de birbirleri ile ilişkileri gündeme geliyor, dolayısıyla elli beş insanın kısa yaşam öykülerini okurken aslında Mısır'ın bir tarihsel döneminin, bir kuşağının romanını okumuş gibi oluyoruz. Bu kişilerin birbirleri ile ilişkileri de anlatıldığı için baştan itibaren karakterleri akılda tutmak da gerekebiliyor. Zaten yapıta bir roman lezzeti veren de bu. Her yeni karakterin mutlaka önceki ve sonrakilerle bir ilişkisi anlatılıyor, yani çizilen portreler bağımsız biyografiler gibi değil. Tekrar çizimlere dönersek,  herhalde Mahfuz kitabı bitirince Seif Vanlı'ya veriyor, Seif Vanlı'da karakterlerin hikâyelerini okuyarak Mahfuz'un sözcüklerle yaptığını çizgiye aktarıyor. Bu çerçevede portreleri okurken çizimlerin detaylarını incelemek (siyah beyaz fakirleşmiş haliyle bile olsa) çok keyifli. Seif Vanlı müthiş bir iş başarmış, herhalde Mahfuz bunun için çok seviyordu kitabının çizimli baskılarını. Vanlı'nın çizimleri sözcüklerle aktarılan bu kurmaca insanları fiziksel özellikleri ve karakter özellikleri ile gerçekten resmediyor, “evet bu, işte bu!” diyorsunuz. Yani sadece has bir edebiyat adamının şovu değil aynı zamanda müthiş bir ressamın şovu bu kitap.

Aynalar'ın tarihsel ve kültürel arkaplanı Mahfuz'un romanlarını okumuş okuyucu için hiç yabancı gelmeyecektir. Bir tür 20. yüzyıl Mısır tarihi. Sömürgeci İngiliz yönetimi, 1. Dünya Savaşı sonrası bu yönetime karşı gerçekleşen halk ayaklanması ve sonrasında Mısır'ın bağımsızlığın ilan etmesi. Daha sonra gittikçe güçlenen milliyetçi, liberal akımlar, 2. Savaş sonrasında ordunun yönetime el koyması, General Nasır dönemi... Mahfuz'a ilk kez bu kitapla başlayacak olanların anlatılanları daha iyi kavrayabilmesi açısından bu tarihe ansiklopedik bir kaynaktan kısaca bir göz atmalarında fayda olacaktır. Ama sözgelimi Kahire Üçlemesi'ini okumuş bir okur ortama yabancılık çekmeyecektir.

Aynalar tüm büyük sanat yapıtları gibi insanı çok değişik düşüncelere sevkeden bir kitap. Sanatsal yaratım sürecinin kendisi, daha dar anlamda edebiyat, romanın yapısı, kurgu, anlatı teknikleri ve kuşkusuz hayat. Mahfuz anlatıcı merkezde olmak üzere 20. yüzyıl Mısır'ının kentli nüfusunun neredeyse her kesiminden karakterleri toplumsal gerçeklik panaroması içinde farklı aidiyet ve kimlik rolleri ile resmediyor. Akademisyenler, sanatçılar, politikacılar, iş adamları, yasadışı faaliyetlerde bulunanlar, bürokratlar, askerler, din adamları, ev kadınları, iyiler, kötüler, aşıklar, eşcinseller, esrarkeşler, fahişeler, zenginler, yoksullar... Bir romanda herbiri eşit derecede ön planda elli beş kahraman yaratmak herhalde pek mümkün olmaz. Ama bu yapıda mümkün oluyor. Peki bu portreler hangi sıra ile aktarılacak? Mahfuz alfabetik sırayı izliyor ama elbete onları isimlendiren de kendisi. Peki, o isimlendirmeyi yaparken özellikle bir sıralama yaptı mı? Ya da okuyucu için bu sıralamada aranacak bir şey var mıdır? Konu sıralamadan açılmışken baskıda bir içindekiler bölümü olmamasının okuma sürecinde güçlük yarattığını Hitkitap'a bildirmiş olalım, eğer yeni bir baskı yaparlarsa eklemelerini rica edelim. Böylece daha önce adı geçen ama özellikleri unutulan bir portreye bakmak gerekirse (ki sıklıkla gerekiyor) okuyucu rahat edecektir.

Kuşkusuz insan bu kitap Mısır'da yayınlandığı zaman gündeme gelen tartışmaları da merak ediyor. Acaba çizilen portreler hakkında nasıl tahminler yürütülmüştü? Hangi portrenin gerçeklikte kime tekâbül ettiği düşünülmüştü? Muhtemelen gerçeklikle birebir örtüşen bir portre yoktur. Büyük edebiyatçının gücü: Herbiri bir toplumda belli bir tarihsel dönemde yaşamış olabilecek ama birebir varolmamış, canlı kanlı, çelişkileri, zaafları, hırsları, şehvetleri, başarıları ve başarısızlıkları ile elli beş insan yaratmak... Bir toplumu, siyasal dönüşümleri, kültürel gelişimi, bireysel hikâyeleri ile bu portreler üzerinden anlatmak canlandırmak... Her iyi edebiyat eseri gibi bitmesin, devam etsin istiyor insan. Ama bitmek bilmeyen aptal tv dizileri gibi değil iyi kitaplar, bitiveriyorlar hemen; o halde bu lezzetin tadını çıkarmak için bir kez daha okumalı. Size de şiddetle tavsiye ederim.

Necip Mahfuz ile ilgili daha fazla bilgi içeren bir yazı için:

http://www.sabitfikir.com


http://www.zaman.com.tr/
 

Nobel ve diğer ödüller bilmecesi

ALİ BULAÇ  a.bulac@zaman.com.tr

 

Çoğu edebiyatçının en büyük hayali Nobel Edebiyat Ödülü'nü almak. Kendisine verildiği halde reddedenler de var. Mesela "Dr. Jivago"nun yazarı Pasternak. Rus yazar, 1958'de komünist rejimin onu bir daha Rusya'ya kabul etmeyeceğinden korkarak ödülü almayı reddetmişti.

Pasternak, ülkesinde yaşamayı Nobel Ödülü'ne tercih etmişti. İsteseydi alacağı parayla herhangi bir Batı ülkesinde rahatlıkla yaşayabilirdi. Pasternak'tan başka Nobel Edebiyat Ödülü'nü J. Paul Sartre da reddetmişti. 1964 yılında kendisine verilmek istendiğinde, "Alçaklar beni satın almak istiyorlar, ben hiçbir kuruluşa bağlı değilim." demişti.

Pamuk'la İslam dünyasından Nobel ödülünü alanların sayısı 5'e çıkmış oldu. Daha önce Pakistanlı Ahmedi Abdusselam Nobel Fizik Ödülü'nü almıştı. İlk edebiyat ödülünü alan Mısırlı Necip Mahfuz'du. Enver Sedat, Barış Ödülü'nü aldı. Bu sene Bangladeşli Muhammed Yunus, Barış Ödülü'nü aldı.

Nobel ödüllerinde siyaset önemli rol oynar. 12 Ekim günü tam Fransız Meclisi'nde soykırım yasa tasarısının geçtiği saatlerde Orhan Pamuk'a ödül verildiğinin açıklanması tesadüfi olmasa gerek. Orhan Pamuk, "1 milyon Ermeni'nin kesildiğini" söylemişti. Bu, üstü kapalı "soykırım iddiası"nın teyidiydi. Pamuk'un Irak'ta öldürülen 655 bin Müslüman için tek bir kelime ettiğini duymadık. Pamuk'un her konuşması olay yarattı ve her aldığı tepkiden hemen sonra Avrupalı parlamenterleri, sivil kuruluşları arkasında buldu. Batı nezdinde şöhret sahibi olmak istiyorsanız "Müslümanlığı aşağılayın, Türklüğe hakaret edin, Müslüman dünyanın değerlerini hafife alın, bu dünyanın neden geç Batılılaştığını" anlatın, literatüre girersiniz. 11 Eylül sürecinin başladığı zaman diliminde Hint asıllı V. S. Naipaul, o kaba oryantalist söylemiyle pervasızca İslami değerleri aşağıladığı için bu ödüle layık görülmüştü. (2001) Orhan Pamuk'a ödül verildiği gün Abdurrahman Dilipak ceza aldı, Yeni Asya Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Faruk Çakır 301'den yargılandı. Avrupa'da kimsenin ruhu duymadı. Ben ve benim gibi insanlar onlarca kere yargılandı, Avrupa'dan hiç kimse gelip bizi sormadı.

Necip Mahfuz elbette iyi bir yazardı, ama onu öne çıkaran şey, edebiyattaki ustalığı değildi. Özellikle onun Kahire Üçlemesi (Sülasiye) okunmaya değer bir eserdir. (Ben, Mahfuz'un "Sülasiyesi"nden hemen sonra Orhan Pamuk'un "Cevdet Bey ve Oğulları" romanının okunmasını tavsiye ederim. Eminim çok eğlenceli ve öğretici olacaktır.) Fakat Mahfuz'a 1988'de edebiyat ödülünü kazandıran başka şeydi. "Cebelawi Çocukları", İslam'ın değerlerini, Hz. Muhammed (sas)'i hakaret içeren üslupla anlatıyordu. Necip Mahfuz "hain veya satılık" bir insan değildi, ne var ki travmasını, kültürel şizofrenini bütün Mısır'a ve İslam dünyasına teşmil ediyordu.

Sadece bu da değil. O yıllarda Amerika, Mısır'ı "önemli roller"e hazırlıyordu. Mahfuz'dan başka ilk defa Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'a Barış Ödülü verildi, ilk defa bir Mısırlı olan Butros Gali BM Genel Sekreterliği'ne getirildi. Gelişmelerin yönünü değiştiren "aksi olaylar" vuku bulmasaydı, Mısır önemli bir aktör olacak, bu arada İslam Dünyası'nı BM Güvenlik Konseyi'nde temsil edecekti.

Şimdi gelelim Türkiye'ye! Bize de son zamanlarda ödüller yağıyor. İlki, 2002'de Azra Akın Dünya Güzellik Kraliçesi seçildi, yıllarca geri sıralarda yer almamıza rağmen 2003'te Eurovision Şarkı Yarışması'nda bize birincilik verildi. Şimdi de bir Türk yurttaşı romancıya Nobel Edebiyat Ödülü layık görüldü.

Necip Mahfuz, ödülü aldığında şöyle demişti: "Bu ödülü kazanan yalnızca ben değilim, tüm Arap dünyasıdır. Artık Arap edebiyatının kapıları dünyaya açılmıştır." Arap âleminde ödülle ilgili yapılan değerlendirmelerden biri de şuydu: "Bu ödül Arap dilinin Batı romanına yatkın ve elverişli olduğunu gösteriyor." Orhan Pamuk da, "Bu ödülü yalnızca ben değil, Türkiye almıştır." diyor. Sıkça tekrarlanan tema da şudur: "Böylece Türkçe'nin roman diline yatkın olduğu anlaşılmış olacak." Hayret, bu kadar benzerlik olur!..

Kamuoyunda bunlar konuşuladursun, biz şu sorunun cevabını aramaya çalışalım: Mısır'a bunca ödül verildi, ama "bir şey" Mısır'ın bu rolü oynamasına mani oldu. Bu neydi? Şimdilerde Türkiye'ye peş peşe verilen bu ödüllerin anlamı nedir? Hemen "komplo teorisi" demeyin, hiç değilse bir bilmece değerindeki bu soru üzerinde düşünün.


http://www.radikal.com.tr/ 
 

'Bedel ödemekten korkmayacaksın'

'Eğer bir yazar, toplumunun kanunlarının ya da inançlarının artık geçerli olmadığı sonucuna ulaşmışsa konuşmak onun görevidir'

Necip Mahfuz'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü almasından hemen sonra Paris Review'da yayımlanan röportajdan bir bölüm...

Yazar olmanıza neden olan nedir?

El-Manfalouti, Taha Hussein ve El-Aqqad gibi çağdaş yazarlardan etkilenerek okuldayken yazmaya başladım. Bana yazma tutkusunu aşıladılar, öyle ki ikinci sınıfın sonunda fen bölümünden edebiyat bölümüne geçtim.

Yazmaya ne zaman başladınız?

1929'da. Bütün hikâyelerim reddedildi. Salama Musa -Majalla'nın editörü- bana şöyle derdi: "Sende büyük potansiyel var ama henüz orada değilsin." 1939'un Eylül ayında, tarihi hatırlıyorum çünkü İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcıydı, Hitler Polonya'ya saldırıyordu, öykülerimden 'Abath al-Aqdar', Majalla'nın bana yaptığı bir sürpriz olarak yayımlandı. Hayatımın en önemli olaylarından biriydi.

Bu olaydan sonra yazılarınızın yayımlanması daha kolay oldu mu?

Hayır... Gerçi ilk öykünün yayımlanmasının ardından, yazar bir arkadaşım ağabeyinin sahibi olduğu yayın şirketinden bahsetti. Orta karar başarısı olan bir yayın komitesi kurmuşlardı, onlara katıldım. 1943 yılında düzenli olarak çeşitli eserleri yayımlamaya başladık. Her yıl benim öykülerimden birini de yayımlıyorduk.

Ama geçiminizi hiçbir zaman yazmaya dayandırmadınız?

Hayır. Her zaman memurdum. Tam tersine, edebiyata para harcadım. Uzun süre yazdıklarımdan para kazanmadım. Yaklaşık seksen hikâyemi bedavaya yayımlattım. Hatta kurduğumuz yayın komitesine yardımı olsun diye ilk romanlarım için bile para almadım.

Yazdıklarınızdan ne zaman para kazanmaya başladınız?

Kısa öykülerim İngilizce, Fransızca ve Almancaya çevrildiğinde. Özellikle 'Zabalavi' büyük başarı elde etti ve bana diğer bütün hikâyelerimden daha fazla para kazandırdı. Başka bir dile çevrilen ilk romanım Midak Sokağı'ydı. Yayıncı bizi dolandırdığı için ne ben ne de çevirmen paramızı aldık.

Genç Mısırlı yazarlarla temasınız var mı?

Her cuma akşamı Casino Kasr el-Nil'de genç yazarların davetli oldukları toplantılara katılıyorum. Şairler, yazarlar, edebiyatla ilgilenenler... 1971'de hükümet için çalışmayı bıraktığımdan beri arkadaşlarım için daha fazla zamanım var.

1952'yi getiren politik sürecin hayatınızda ne gibi etkileri oldu?

1919 devrimi olduğunda yedi yaşındaydım. Etkilenmiştim, amaçları beni büyülemişti. Tanıdığım herkes Wafd partisi üyesiydi, özgürlük adına kolonileşmeden kurtulmayı savunuyordu. Sonraları politikada daha aktif bir rol oynamaya başladım, Zaghlul Paşha Saad'ın açık bir takipçisi oldum. Ama hiçbir zaman politik bir partinin üyesi olmadım ya da resmi bir komitenin parçası haline gelmedim. Wafd taraftarı olmama karşın parti üyesi olmayı hiç düşünmedim çünkü bir yazar olarak bir parti üyesinin asla sahip olamayacağı mutlak özgürlüğe sahip olmayı istiyordum.

Ya 1952?

Devrim nedeniyle mutluydum. Ne yazık ki demokrasi konusunda fazla bir yararı olmadı.

Nasır döneminden bu yana demokrasi yönünde ilerleme olduğuna inanıyor musunuz?

Evet, elbette, bu konu şüphe götürmez. Nasır zamanında insan duvarlardan bile korkardı. Herkes korkuyordu. Kahvelerde, konuşmaya korkarak otururduk. Evde oturduğumuzda da konuşmaya korkardık. Çocuklarımla devrimden önceki olaylar hakkında konuşmaya korkardım -okula gidip yanlış anlaşılabilecek bir şey söylemelerini istemezdim. Sedat dönemi bize kendimizi biraz daha güvende hissettirdi. Hüsnü Mübarek? Anayasa demokratik olmasa da kendisi demokratikti. Artık düşüncelerimizi dile getirebiliyoruz. Basın özgür. Evde oturup İngiltere'deymiş gibi yüksek sesle konuşabiliriz. Ama anayasanın elden geçirilmeye ihtiyacı var.

Sizce Mısır halkı demokrasiye hazır mı? Nasıl işlediğini anlıyorlar mı?

Bugün Mısır'da insanlar nasıl yiyecek ekmek bulacaklarını düşünüyorlar. Sadece eğitimli olanlar demokrasinin nasıl işlediğini anlıyor. Ailesi olanların bu konuyu tartışmaya ayıracak boş tek bir dakikaları yok, çocuklarına bakabilmek için çalışmak zorundalar.

Bir yazar mutlak özgürlüğe mi sahip olmalı?

Size tam olarak ne düşündüğümü söyleyeyim: Her toplumun korumaya çalıştığı gelenekleri, kanunları ve dini inançları vardır. Zaman zaman değişim isteyen bireyler ortaya çıkar. Toplumun kendini savunmaya hakkı olduğuna inandığım kadar bireyin de karşı çıkmaya hakkı olduğuna inanıyorum. Eğer bir yazar, toplumunun kanunlarının ya da inançlarının artık geçerli olmadığı sonucuna ulaşmışsa konuşmak onun görevidir. Ama bu açıksözlülüğün bedelini ödemeye de hazır olmalıdır. Eğer bedeli ödemek istemiyorsa sessiz kalmayı tercih edebilir. Tarih, düşüncelerini açıkladıkları için hapse giren ya da yakılan insanlarla dolu. Ben her iki tarafı da savunuyorum, ifade özgürlüğünü de, toplumun kendini savunma hakkını da. İşlerin doğal akışı budur.

Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandığınızı öğrendiğinizde ne hissettiniz?

Şaşkınlıkla karışmış bir mutluluk hissettim. Ödülü kazanmayı kesinlikle beklemiyordum. Benim zamanımda Anatole France, Bernard Shaw, Ernest Hemingway ve William Faulkner gibi büyük kalibreli yazarlar bu ödüle aday gösterilirlerdi. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi isimler.. Bir gün bir arap yazarın da bu ödülü kazanabileceğinin söylendiğini duyardım ama olacağından şüpheliydim.

Ama Arap yazar Abbas Mahmoud El-Aqqad sizin kazanmanızdan yirmi yıl önce sizi bu ödüle aday göstermemiş miydi? Televizyonda bir röportajda sizin Nobel'i hak ettiğinize inandığını söylemişti.

El-Aqqad her zaman cesur düşünceleri olan bir adam olmuştur.

Nobel'i kazanmak yaşantınızı ve üzerindeki çalıştığınız eserleri etkiledi mi?

Yazmaya devam etmem için beni cesaretlendirdi. Ne yazık ki hayatımın oldukça geç bir döneminde ödülü kazandım. Kişisel yaşantımdaysa Nobel'i kazanmak alışkın olmadığım ve tercih etmeyeceğim bir hayat tarzını bana dayattı. Birçok röportajı ve toplantıyı kabul etmek zorunda kaldım oysa huzur içinde çalışmayı sürdürmeyi tercih ederdim.

Nobel'i kazandığınızdan bu yana hayatınızda olan en önemli olay ne?

1994'te yediğim dayak. (Bir gencin boğazına bıçak dayayarak Mahfuz'un hayatına kastettiği olay. Bu cinayet teşebbüsünden sonra yazarın sağ eli uzun süre felçli kalmıştı.) Olayın korkunçluğunu bir tarafa bırakırsak insanların ilgileri ve desteklerinden çok etkilenmiştim.

Yapıtlarınızın Arap edebiyatına etkisi nasıl oldu?

Bu soruya ancak eleştirmenler yanıt verebilir. Benim eserlerimin Arap edebiyatını etkileyip etkilemediğini tartışmak onların işi. Ama Nobel Ödülü'nü kazanmamın diğer bir etkisi de daha fazla Arap eserinin dünya dillerine çevrilmesi oldu. Bunu özellikle Mısır'da ziyaretime gelen Ruslar'dan ve Frankfurt Kitap Fuarı'na çağırmak için gelen Almanlar'dan duydum.

 
 

Bahar Vardarlı

Cebelavi Sokağının Çocukları adlı kitapta Necip Mahfuz, dogmalarla kuşatılmış,her çıkmaza düştüğünde kendini kurtaracak bir baba arayan,insanî değerlerin bilincinde olmayan, hırsların, kinlerin,kaba gücün etkin olduğu bir dünyada yaşayan biz insanların yaşadığı kaotik ortamın trajik öyküsünü anlatıyor.Bu aslında günümüzde de geçerli olan,insanlığın çözemediği evrensel bir sorun. İnsanoğlu önce kendini geliştirme bilincine varmadıkça, dışarıdan gelecek hiçbir güç veya mucize onu kurtarmayacaktır.İnsanı kurtaracak yolun da pozitif bilim, özgür düşünme, düşüncelerini açıkça ifade edebilme ve sevgi olduğunu bir kez daha ifade etmeye gerek var mı bilemiyorum.



NECİB MAHFUZ

http://www.radikal.com.tr/ 

Ortadoğu'nun Balzac'ı olarak tanımlanan Necip Mahfuz 95 yaşında öldü. Mahfuz, 'edebiyatın incisi' sayılan eserleriyle, çağdaş Mısır romanın temelini atıp, sanat kurallarını belirleyen bir yazardı
 

FAİK BULUT

Hakikat sırrını arayan derviş

Romanın duayeni; Mısır'ın Balzac'ı, Arap Shakespeare'i, eski ile yeni arasındaki sanat köprüsü, çağdaş Arap romanının öncüsü... İşte, Mısırlı yazar Necip Mahfuz'u (Aralık 1911-29 Ağustos 2006) tanımlayan sıfatlardan birkaçı. Kahire doğumlu Mahfuz, on yedi yaşında yazmaya başladı. İlk eseri 1939'da basıldı. Kırk kadar roman, yüz kadar öykü ve otuzu aşan senaryo kaleme aldı. Kahire Üçlemesi (İki Saray Arasında, Özlem Kasrı, Şekerevi manasına gelen El Sukkariye) 1955-57 arasında tamamlandı. Eserlerinin yarısına yakını filme çekildi. Öykülerinin büyük çoğunluğu İngilizceye çevrildi.

Durmadan yazardı

Mısırlı kitlelerle dünya arasındaki karmaşık ilişkilere değinen Mahfuz, bu evrensel niteliğinden ötürü, 1988'de Nobel ödülü alan biricik Arap yazarı oldu. Arap roman sanatının temelini atabilmek için, Batılı klasikleri okurdu. Ancak o, bu ekole mensup olmadığını, Arap geleneklerine bağlı kaldığını söylerdi. Düşündüğü gibi yazar; tecrübesini aktarırdı. İlk özgün Arap roman ve öykü yazarıdır. 'Edebiyatın incisi' sayılan eserleriyle, çağdaş Mısır romanın temelini attı, sanat kurallarını belirledi. Aydın belagati yerine, halk diline dayanan basit bir üslup kullanırdı.

Durmadan yazardı, çünkü hayat onun için yazmanın ta kendisiydi. Yazmak, hayatı onarmak ve yeniden inşa etmek demekti. Ömrünün son demlerinde yazmak ise, kendisini fırtınalı denizlerden kurtaracak bir tahta parçası gibiydi. Hayat, yazmanın öteki yüzü; yazmak ise yaşamın yansımasıydı onun için. Edebi ürünleri, modern Mısır'ın tarihinin sadece aynası değil, aynı zamanda bu tarihin yapımcısı gibidir. Tanık olduğu 20. yüzyılın ülkesindeki yansımalarını romanlarına aktarırken kuru belgeselcilikten ziyade; kişiliğine de yansıyan aşkın, metafizik, tasavvufi bir felsefi üslup denerdi. Hakikat sırrını keşfetmeye çıkan bir dervişti o.

Politik yazar sıfatı taşırdı ama siyaset onun eserlerinde felsefi, insani ve toplumsal bir anlamdan öteye gitmezdi. O, siyaseti edepli kıldı; ona edebi ve felsefi bir boyut kazandırdı. Eserlerinde insanlık değerleri, özellikle hoşgörü işlenir. Mahfuz bağnazlıktan, hele İslami fanatizmden hiç hazzetmedi.

Bir yazarın katli için fetva

1943'e kadarki yazılan kitapları İngiliz işgaline karşı tepkileri yansıtır; 1952'ye kadar olanlarında 'toplumsal' gerçekçilik egemendir; bu tarihte askeri darbeyle krallık devrilmiş yerine cumhuriyet kurulmuştur. (Askeri) Devrim sonrası Kahire Üçlemesi Arap dünyasında ünlenmesinin yolunu açmakla kalmaz; aynı zamanda yazarın roman sanatında niteliksel bir sıçramayı temsil eder. Mısır olgusunu işlerken, toplumsal analiz ile eleştirinin sentezini oluşturur. 1959, Mahfuz'un sanat hayatının üçüncü aşamasıdır, ki bu 'yeni olgu' diye adlandırılabilir. Yeni olgu, El Ehram gazetesinde yayımlanan 'Mahallemizin Çocukları' adlı dizi romanla birlikte zirveye çıkar. İslam dünyasının en eski dini kurumu sayılan El Ezher uleması tarafından 'dini aşağılıyor' diye Başkanlık Sarayı'na şikâyet edildi. Yasak kitap, 1967'de Beyrut'ta basıldı. Yasak günümüzde sürüyor. İslami köktendinciliğin yayıldığı 1980'lerde, bu kitap iyice 'sorunlu' hale geldi.

Fanatikler (İslami Cemaat örgütü mürşidi meşhur Kör İmam), 'dine hakaret ediyor' bahanesiyle yazarın katli için fetva çıkardılar. 1994'te bir İslamcı fanatiğin bıçaklı suikaste uğrayan Mahfuz, ölümden kıl payı kurtuldu. Gariptir; suikaste karışan on kişiden hiçbiri kitabı okumamıştı. Bazıları, "tutukevindeyken kitabı okuduklarını hiç te kendilerine anlatıldığı gibi dine hakeret sayılan şeyleri içermediğini" mahkeme ifadelerinde belirttiler. Nobel Vakfı, bu kitapta, simge ve imalarla gizlenmiş politik bir sorgulamanın izine rastladığını ve bu damarın yazarın sanat hayatının ikinci dönemine egemen olduğunu belirtmişti. İlginçtir; 1960'lardan beri yasaklı kitabın Beyrut nüshaları korsan biçimde Mısır sokaklarında satılabiliyor. Dar-ül Şark Yayınevi basım için geçen yıl girişimde bulununca, kanuni engelin dışında, Mahfuz şu şartı öne sürdü: "El Ezher Uleması, kitabı yasaklayan fetvasını kaldırmalı; fetvaya imza atmış din adamı Muhammed Gazali, yeni basıma önsöz yazmalı."

Batıcı değil, aydınlanmacı

Biyografi yazarı Raymond Stock, "Mahfuz, Doğu-Batı sentezini yaratmanın öncüsüdür. O bazen bir Mısırlı bazen de bir Alman gibi gözlemliyordu halkını" demişti. Ona göre, üçleme romanını okumakla yetinenler Mahfuz'u 19. yüzyıl edebi üslubuna yatkın bulurlarsa da, gerçekte o Batılı akranlarını aşmış bir konumdadır. Bir paragrafta, kapsamlı bir romanı aktarabilecek düzeyde yoğun bir edebi anlatı yeteneği kazandı. Son derece düzenli ve disiplinli bir hayatı vardı Mahfuz'un.

Eserleri düalist bir denklem üzerine kuruludur: Adalet-zulüm, özgürlük-kulluk, bilim-din, savaş-barış, iyi-kötü. İşlediği rüyalar ve düşler, bir bakıma ütopyalar, kadife yumuşaklığında, akzambaklar kadar gibi gözalıcı ve engin deryalara açılan türdendir. Mahfuz, okurlarını adeta kaçırıp esir alır; onlara keşfedip fethetme, teşhir ve icat etme duygusunu aşılar. Okudukça, soruların arkası bir türlü gelmezdi. Batıcı değil, aydınlanmacıydı; kitaplarını okuyan, 'modernizmin cenneti'ni keşfederdi.

1967 savaşında Mısır, İsrail karşısında bozguna uğrayınca; Mahfuz, roman yerine öykü yazımına koyuldu. Çünkü Arap tarihinin bir yere çakılıp kaldığını sezinledi. 1952 Devrimi'ni gözden geçirdi; ülkesinin efsane lideri Cemal Abdülnasır'ın başarı ve kusurlarını analiz etti. Devlet Başkanı Enver Sedat'ın İsrail ile yaptığı Camp David anlaşmasını destekledi; rivayete göre, Nobel Ödülü'ne layık görülmesi bundandır. İsrail'e hakkını verirken, Filistin davasının sıkı bir savunucusuydu. Nobel armağanının dörtte birini, Filistinli kuruluşlara bağışladı.

Romanlarında Mısır'ın, başkent Kahire'nin kenar mahallelerindeki hayatı konu edinir. Mahfuz, başkentin dört bir yanına yayılmış salaş kahvelerde Kahire'nin o telaşlı hayatını betimlerken, aynı zamanda Mısırlı Arap kimliğinin oluşmasına büyük bir katkı yaptı. Ölümünden birkaç hafta önce, Mahfuz ilham kaynağı ve hayat pınarı niteliğindeki o ünlü (Vişawi) kahveye şöyle bir uğrayıp, eski dostlarıyla hasret gidermişti. Bu satırların yazarı, birkaç yıl önce Mahfuz'un mekân tuttuğu kahvelerde inceleme yapınca, işin sırrına ermişti. Sıkça kullandığı deyimle, Mahfuz 'orta tabaka' insanıydı; ilk gözağrısı El Cemaliye semtindeki bu tabakanın esiri oldu; öykü, roman, nükte, mizah ve dramalarında hep bu kesimi konu edindi. Ülke olaylarına, 1919'da bağımsızlığı temsil eden el Wafd Partisi'yle İngiliz işbirlikçisi yerli gericiler arasındaki mücadeleye ve dünyadaki gelişmelere mahallelisinin gözüyle baktı.

Geveze, salon aydınları

Eleştirel romanlarındaki kahramanları da salon aydınlarıydı; İngiliz sömürgeciliğine direnen, varoluş nedenini sorgulayan, kötülerden intikam almayı deneyen; hayır ile şer arasında gidip gelen ve Nil kıyısında gevezelik eden aydınlar...

Eve yürüyerek gider; yolda gördüğü herkesle haşır neşir olurdu. Ancak kitabından ötürü 1990'larda basında kendisine yönelik 'din düşmanı' kampanyası başlayınca, en yakın iki dostundan biri olan, bir gazetecinin arabasıyla gidip gelir oldu. "Bir aydını, korumasıyla sokakta yürürken düşünemiyorum" diyor ve halktan bir saldırı da beklemiyordu. Fanatik saldırı gerçekleşince, 'sıkı bir koruma'ya alındı; bir daha sokağa çıkamadı, çok sevdiği Kahire insanlarıyla uluorta görüşüp birkaç kelam edemedi. Hakiki bir Mısırlı ve Kahireliydi. Doksan beş yıllık ömrünü eski Kahire'de, kadim şehirde geçirdi. Çünkü burası edebi konular açısından bir hikmet ve halk hazinesi gibiydi. Zorunlu haller dışında, yeni kente uğramadı.

1940'larda özel hayatında önemli yeri olan, vaatlerle dolu kültürel ve fikirsel projelere damgasını vuran, gelişmelere ayak uydurmayı beceren küçük aydın kümesiyle hep birlikte oldu. Haftanın ilk üç gününü kitap yazmaya, perşembeyi çocukluk arkadaşlarına, cumayı daha geniş sanat çevresine ve cumartesi gününü ise ailesine ayrmıştı. Onlar için, tarihi Erabi ile Vişawi kahveleri bulunmaz iki sanat/sohbet ortamıydı.


http://ayseninkitapkulubu.blogspot.com/

Cebelavi Sokağının Çocukları
Yazar : Necip Mahfuz

Sunucu : Billur

'' Gecenin ardından gün nasıl doğuyorsa adaletsizlikde birgün son bulacaktır. Zorbalığın ölümünü de göreceğiz, ışığın ve mucizelerin doğuşunu da ''

Necib Mahfuz, 1988 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Mısırlı Yazardır.Nobel Ödülünü kazanan ilk müslüman ve tek Arap yazar olmuştur. "Ortadoğu'nun Balzac'ı" olarak tanınır. Mahfuz, Kahire’nin Cemaliye bölgesinde 6 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Bir tüccarın oğlu olan Mahfuz, adını kendisini doğurtan Profesör Necip Paşa Mahfuz'dan aldı. 70 yıllık kariyeri boyunca 34 roman, 350 küsur kısa hikaye yayımladı. Kitaplarının çoğunda, hayatının tamamını geçirdiği ve Nobel ödülünü almak için bile ayrılmadığı Kahire’nin tarihi mahallelerindeki yaşamı; modern ve geleneksel yaşam arasında denge kurmaya çalışan sıradan insanları anlattı; pek çok kitabı Arap filmlerine konu oldu.

Yazı hayatına, 1928’de Selame Musa'nın çıkardığı el-Mecelle el-Cedide dergisinde yayımladığı değini yazıları ve öykülerle başladı. Kahire Üniversitesi'nde felsefe öğrenimi gören Mahfuz'un ilk romanı Abes el-Akdar 1939'da yayımlandı. 1957’de yazdığı Kahire Üçlemesi ile Arap edebiyatının tanınmış bir ismi oldu. Bu üçlemede Kahire'de yaşayan bir ailenin üç kuşağının 1. Dünya Savaşı ve 1952'deki Nasır darbesine kadar olan dönemde yaşadıklarını ve Mısır toplumunun değişimini anlattı.

Devlet Başkanı Enver Sedat’a İsrail ile yaptığı barış antlaşmasında verdiği açık destekten ötürü birçok Arap ülkesinde kitapları yasaklandı. 1988 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra bu yasaklar kalktı.

1989 yılında Mısırlı kökten dinci Ömer Abdülrahman tarafından hakkında ölüm fetvası çıkartılan Mahfuz, 1994 yılında Kahire’deki evinin önünde bıçaklı saldırıya uğradı. Saldırıdan yaralı kurtulan Mahfuz, sağ kolundaki sinirler zedelendiği için yazmakta büyük güçlük çekmeye başladıysa da ilerleyen yaşına rağmen edebiyattan kopmadı ve kısa hikayeler yazmaya devam etti.

2006 Temmuz'unda düşerek kafasından yaralandı. 30 Ağustos 2006 günü Kahire’de 95 yaşında vefat etti. 31 Ağustos 2006 Kahire'de devlet töreniyle uğurlandı.·

Diğer En Önemli Eserlerinden Seçmeler :·

Kahire Üçlemesi :Saray Gezisi (Kahire Üçlemesi 1) ,Şevk Sarayı (Kahire Üçlemesi 2), Şeker Sokağı (Kahire Üçlemesi 3)

NECİP MAHFUZ HAKKINDA KISA KISA......

Necip Mahfuz verdiği bir demeçte “I am the son of two civilizations that at a certain age in history have formed a happy marriage. The first of these, seven thousand years old, is the Pharaonic civilization; the second, one thousand four hundred years old, is the Islamic civilization” diyerek kendini tanımlamıştır.

Necip Mahfuz eserlerinde her zaman fon olarak Kahire’yi kullanması ile dikkat çeker. Ayrıca Necip Mahfuz’un eserlerinde kadınların büyük rolü olmakta ve tüm hikayeler aslında kadınların etrafında dolaşmaktadır. Kadın karakterler özellikle fakir, kötü yola düşmüş ve fahişeler olmakta ve hepsi de sosyal konumlarının zayıf olmasına rağmen bilge ve güçlü karakterlerdir.

Necip Mahfuz dünya yazarları olan yazarlarla kıyaslanmakta ve bazıları ile benzer yönleri şu şekilde açıklanmaktadır: Necip Mahfuz Émile Zola gibi sıradan insanların hayatını anlatır Dostoyevski gibi tek bir şehir ile ilgilidir. Necip Mahfuz Nobel ‘i kazandığı zaman bu haber “ ve Nobel Necip Mahfuz’u kazandı” olarak verilmiştir.

Nobel edebiyat törenine gönderdiği konuşma metni bir entelektüele, duyarlı bir yazara yakışan bir tavrın, edebiyat anlayışının belgesidir:

"Ben, borçlarını ödeyebilmek için insanların açlık sınırında yaşamak zorunda kaldığı bir dünyadan geliyorum. İnsan hakları çağında, insan haklarından yoksun bırakılıp, ayrımcılığa uğratılarak perişan edilen Güney Afrika'daki milyonlar sanki insandan sayılmıyor. Kendi topraklarında, babalarının, dedelerinin topraklarında yaşamalarına rağmen Batı Yakası ve Gazze'de kaybolmuş insanlar var. İlkel insanın elde ettiği ilk hakkı talep ediyorlar; onlara ait olduğu başkaları tarafından da kabul edilen kendi yerlerine, kendi topraklarına sahip olmak istiyorlar. Bu cesur ve soylu hareketlerinin karşılığını -kadın, erkek, genç, yaşlı demeden- kemikleri kırılarak, kurşunlanarak, evleri başlarına yıkılıp dolduruldukları hapishanelerde ve toplama kamplarında işkenceden geçirilerek alıyorlar. Etraflarını saran 150 milyon Arap, olan biteni üzüntü ve öfkeyle izliyor. Bu durum bölgeyi bir felakete doğru sürüklüyor ki, böylesi bir felaket ancak adil, kapsamlı bir barış için uğraşanların çabaları ve bilgeliğiyle önlenebilir. Evet, Üçüncü Dünya'dan gelen bu adam hikâyeler yazmak için iç huzurunu nasıl bulabildi? Bereket versin, sanat cömert ve anlayışlıdır. Mutlu olanın hayatını zenginleştirdiği gibi çaresizin de hayatını çoraklaştırmaz. İçlerinde birikenleri dışa vurmaları, ifade etmeleri için ikisine de uygun araçları sağlar."

ESER HAKKINDA KISA BİLGİLER VE YORUMLAR

Eser ile ilgili olarak Kör İmam" diye bilinen Ömer Abdulrahman, "O herif Sokağımızın Çocukları romanı yayınlanır yayınlanmaz ortadan kaldırılsaydı, Salman Rüşdi bugün Şeytan Ayetleri'ni yazmaya cesaret edemezdi" demiştir ve bu bir fetva olarak nitelendirilmiş ve Necip Mahfuz suikasta uğramıştır.

Cebelavi Sokağının Çocukları ilk olarak tefrika olarak 1959 yılında Al Ahram adlı günlük bir gazetede yayınlanmıştır ve dinin ve bu dine mensup kişilerin düşüncelerine hakaret ettiği gerekçesi ile sokaklara taşan gösterilere sebebiyet vermiştir. Eser hala Arap Dünyasında kitap biçiminde basılı değildir.

Kitabın bu kadar yankı uyandırmasına rağmen Mahfuz kitap ile ilgili olarak “Kahire Üçlemesi ve El-Harifish Cebelavi Sokağının Çocuklarından çok daha önemli kitaplardır” demiştir .

Kitap Kahire Üniversitesinden bazı eleştirmenler “dini çağrışımları nedeni ile temaların roman yazmak için uygun olmadığını” dile getirmişlerdir.

Kitap 2004 yılında “Tarihteki 100 Muhteşem Kitap” başlıklı bir llistede 14. sırada yer almıştır.

ESERİN NİTELİĞİ VE KONUSU

Cebelavi Sokağının Çocukları sembolik bir başka deyişle allegorik yapıda bir romandır ve eserdeki yoğun sembolizm kendini diğer karakterler üzerinde de göstermektedir. Romanda anonim bir anlatıcı Cebelavi adındaki bir büyükbabadan bahsederek romanın açılışını yapmaktadır.

Giriş

EDHEM

Kendisi Allah bahsi geçen konak ise Cennet Bahçesi olarak nitelendirilir. Cebelavi’nin oğullarını Cennet’ten/Konaktan kovması ile romana giriş yapılmaktadır ve Edhem’in ve İdris’in evden kovulmaları Cennet’ten Adem’in kovulmasını sembolize etmektedir. İdris de Şeytan’dır.

CEBEL

Cebelavi’nin çocuklarını kovmasından sonra Sokakta ortaya çıkan kaos ortamı ile adeta Musa’nın ortaya çıkmasından önceki karmaşa ortamı dile getirilmektedir. Cebel ile Musa’yı karşılaştırdığımızda Cebel’in Yılan Eğiticisi olması ile Musa’nın asası ile gerektiğinde içinden yılan çıkarma gibi mucizevi işleri arasında bir paralellik olduğu dikkat çeker.

Cebel de şehirden gizlice kaçmış ve şehre bir gün gizlice girmiştir ve bir kavgaya şahit olarak hiddetine engel olamamış ve diğerini öldürmüştür.

Hz. Musa da kendi taraftarlarından birisinin kavgasına şahit olur. Kimin haklı kimin haksız olduğuna bakmadan, kendi taraftarlarından olanın yanında yer alır. Diğer taraftaki kişiye yumruk atar ve onu istemeden öldürür. Hz. Musa büyük bir hata yaptığının farkına varır.

Ancak Cebel’in hikayesinin sonunda görürüz ki Cebel sadece kendi soyundan gelenler ile ilgilenmiştir. Bu da tıpkı Musa’nın sadece İsrailoğulları arasındaki kaosu sona erdirmek üzere gelmesi ile özdeşleştirilebilir.

Bu bölümde alt karakterler olarak Kadri ile Hümam yer almakta olup bu karakterlerin Habil ile Kabil olarak sembolize edildiği dikkat çekmektedir.

“Habil (Hümam) ile Kabil (Kadri) Hazreti Adem’in oğullarından ikisidir.Habil'in Allah'a (Cebelavi) yaptığı kurbanın kabul edildiği ve kendi kurbanın Allah tarafindan kabul edilmedigi icin Kabil, Habil'i öldürür ve böylece dünyada ilk kâtil olma makamına mazhar olur. sonra bir kargadan görüp Habil'i yerin altına gömer.”

Eserde de Hümam’ın Cebelavi tarafından çağrılması ve Kadri’nin çağrılmaması sonucunda Kadri öfkeye kapılarak Hümam’ı öldürmektedir.

RIFAT

Babasının marangoz olması durumu Hazreti İsa’nın kanuni babası Yusuf’un marangoz olması ile aynıdır.Rıfat’ın insanların içindeki cinleri çıkarması Hazreti İsa’nın hasta insanları iyileştirmesi de benzerdir.

Yasemin’in Rıfat’ı çete lideri Bayumi’ye ihbar etmesi de tıpkı Judas’ın Hazreti isa’yı son yemekte yanına gidip öperek göstermesine benzetilmiştir.

Rıfat’ın ayrıca çevresine bir kaç arkadaş toplaması Hazreti İsa’nın 12 havarisine yapılan bir gönderme olarak nitelendirilebilir. Rıfat’ın Cebel’den farklı olarak çete liderleri tarafından öldürülmesi de Hazreti İsa’nın çarmıha gerilmesi ile paralellik göstermektedir.

KASIM

Kasım da Hazreti Muhammed gibi önce amcasının yanında ticaret hayatına başlar, daha sonra kendisinden yaşça büyük olan Kamer (Hatice) ile evlenir. Çevresinde Hazreti Muhammed gibi güçlü amcalar bulunmakta ve ona destek olmaktadır.

Cebelavi’nin yardımcısını görmesi tıpkı Hazreti Muhammed’in meleği Cebrail ile konuşmasını sembolize etmektedir.

Kasım’ın Hind’in Kayası’nda düşüncelere dalması, Hazreti Muhammed’in Hira’da inzivaya çekilmesi ile benzerdir.

Kasım da sokaktaki halkı gizlice örgütlemiştir, Hazreti Muhammed de önce ilk 3 yıl sadece çok yakınlarına peygamberliğinden ve İslamdan bahsetmiştir.

ARİF

Arif’n eserde temsil ettiği bilimdir, sorgulamayı ve aydınlanmayı gündeme getirir. Arif’in temsil ettiği modern ilim ve teknoloji diğer peygamberlerden sonra gelen” yeni yol gösterici” , peygamber olmaya adaydır.

Gönderen Ayşe'nin Kitap Kulübü zaman: 22.3.09  



Necip Mahfuz’u okuyabilme özgürlüğü!

Oylum Yılmaz

http://www.sabitfikir.com/

Çağdaş Arap edebiyatının tartışmasız en büyük yazarı Necip Mahfuz ve onun en tartışmalı romanı Cebelavi Sokağı’nın Çocukları... 1959 yılında El-Ahram gazetesinde tefrika edilirken İslam dünyasının kalelerinden El Ezher üniversi “Cebelavi Sokağı’nın Çocukları”nın macerası. Eleştirmenlerin karalama kampanyaları, romana karşı yapılan gösteriler, Başkanlık Sarayı’na bildirilen şikayetler ve nihayetinde yazılışından sekiz yıl sonra Lübnan’da yapılan Arapça ilk ve tek baskısı... 1994 yılında Mahfuz’a yapılan ve yazarın ciddi bir şekilde yaralanmasına yol açan bıçaklı saldırının bile ardında hala bu romanı vardır... Yazarın ve romanının ülkemizdeki macerası da İslam ülkelerini aratmayacak nitelikte olur, yazılışından ancak elli sene sonra Türkçeleşen roman, yayınevi tarafından sessiz sedasız bir şekilde toplatılır. Necip Mahfuz’un diğer eserlerinin de oldukça geç tarihlerde Türkçeleştiğini görürüz. Peki neden bu korku, uzun yıllara yayılan, uzun yıllar boyu aşılamayan sansür anlayışı? Sanırım bu zihniyeti kavramak, en mühimi de aşmak, ancak ve ancak okumaktan, korkularla sonuna kadar yüzleşmekten geliyor, buyurun birlikte yüzleşelim...

Çölün bir ucunda gizemli şekilde kurulmuş devasa bir konak, onu cennet misali sarıp sarmalayan mest edici bahçeler, küçük göller ve hepsini çölden ayıran koca duvarlar... Duvarların içinde konağın ve her şeyin sahibi Cebelavi yaşıyor, kudretli ve gizemli bir adam... Farlı kadınlardan olma dört tane de erkek çocuğu var. Ve bir gün geliyor, konağın ve diğer malların yönetimini Cebelavi oğullarından birine, en beklenmedik olanına, küçük oğlu Edhem’e devrediyor. Diğer çocuklar şaşırmakla beraber babalarının kararına itaat edeceklerini söylerken büyük oğlan İdris, Edhem’i ve babasının aldığı kararı reddettiğini öfkeyle haykırıveriyor. Hal böyle olunca da konaktan sonsuza dek kovuluyor. İyi yürekli, adaletli, yumuşak huylu Edhem’i kandırarak onun da konaktan kovulmasını kısa sürede sağlıyor İdris. Her iki kardeş ve karıları konağın hemen yanında kuruveriyorlar barakalarını, geri dönme ümitleri hep yüreklerinde, gücün ve iktidarın bir adım ötesinde, sefil Cebelavi Sokağı kurulmuş oluyor böylelikle.  Edhem’in iki oğlundan biri, Hümam, büyükbabası tarafından beklenmedik bir şekilde konağa çağrılınca, diğer oğlu, amcaları İdris gibi öfke ve kıskançlık içinde kardeşini öldürüyor. Edhem’in katil oğlu ve İdris’in fahişe kızı, işte Cebelavinin lanetlenmiş çocuklarından gelen bu soy kuşaklar boyu devam edecek Cebelavi Sokağı’nın kaynağı oluyor; kuşaklar boyu bir yanda terk edilmiş çocuklar olmanın verdiği eziklikle aranan adalet ve özgürlük arzusunun, bir yanda da akılsızlığın, ahlaksızlığın ve pisliğin her türlüsünün yaşandığı bir hayatın kaynağı.

Tek tanrılı dinlere dair derin kazı

“Cebelavi Sokağı’nın Çocukları” tamamen alegorik bir anlatıdır. Cebalavi Tanrıdır, İdris şeytan, Edhem Adem, onun oğulları Hümam’la Kadri ise Habil ile Kabil. Anlatı Musa gibi kendi halkını bir araya getirmek için her yolu deneyen Cebel, İsa gibi yumuşak başlılıkla direnen Rıfat ve Muhammed gibi sevgi ve adalet duygusuyla beslenen bir düzenin kuruculuğunu yapan Kasım’la devam eder. Necip Mahfuz, tek tanrılı dinlerin yaradılış efsaneleri ve peygamberleri aracılığıyla seslenir okurlarına. Bunca çabaya, verilen bunca kurbana rağmen neden hiçbir düzenin üzerimizde dikiş tutturamadığını sorgular. Ve bu sorgulamayı, ki roman etrafında bunca kızılca kıyametin kopmasının da bir sebebi budur, cesurca tek tanrı düşüncesi üzerinde de yapmaktan çekinmez.  

Başlı başına bir tek tanrı dinler yorumu olarak okunabilecek romanda Mahfuz, 7000 yıllık Mısır uygarlığı ile 1400 yıllık İslam uygarlığının etkileyici bir sentezi olarak kabul ettiği halkına dair de çok şey söyler. Cebelavi sokağı her şeyiyle günümüz Mısır’ının da küçük bir incelemesi niteliğindedir aynı zamanda.

Romanın belki de en çok tepki çeken bölümü ise herkesin ardından gelen Arif döneminin anlatıldığı bölümdür. Sihir yoluyla tüm kötülüklerin üstesinden gelmeye çalışan Arif, bilimsel bilginin, akıl çağının habercisidir. İstemeden de olsa büyükbabası Cebelavi’yi öldürür Arif, Cebelavi’nin gizemli kitabının aslında bir sihir kitabı olabileceğini düşünen ilk insan olur. Yanlış yollara sapar, bilgisi yanlış ellere düşer, gücün ve iktidarın elinde oyuncak olur belki, ama o aynı zamanda insanlığın çıkış kapısını da işaret eder inatla, umudun yolunu gösteren kişi olur: “Umutlarına tutundular, zulme uğradıkları zaman da şöyle dediler: ‘Gecenin ardından gün nasıl doğuyorsa adaletsizlik de bir gün son bulacaktır. Zorbalığın ölümünü de göreceğiz, ışığın ve mucizelerin doğuşunu da.’


Tanıtım Yazısı

Mukattam Çölü’nün kıyısında, adının verildiği sokakta, yüksek duvarların çevrelediği muhteşem konağında yaşayan kudretli Cebelavi, topraklarının ve mülklerinin idaresini beş oğlundan biri olan Edhem’e bırakır. Ancak Edhem’in babasına ihaneti, konaktan kovulmasıyla sonuçlanır. Cebelavi’nin oğulları ve torunlarından Cebel, Rıfat ve Kasım, ondan aldıkları işaretler ve manevi güçle, sokağın yönetimini ele geçirir, çetelerin elindeki yoksul halklarına yardımcı olmaya, barış sağlayıp adil bir düzen kurmaya çabalarlar.

Amaçları aynı olsa da yolları farklıdır. Cebelavi’nin çocukları ve torunlarının hikâyeleri, birbirine geçerek ilerler. Sokaktaki herkesin ve her şeyin sahibi olan, adı efsaneleşen Cebelavi’nin sırrını çözmeye çalışırken beklenmedik olaylara yol açan torunu Arif’in dönemi, bu tuhaf sokağın ve sakinlerinin hayatında farklı ama kalıcı bir sayfa açacaktır.

Mısır’da yıllarca yasaklanan Cebelavi Sokağı’nın Çocukları, hem bütün bir soyun hem de peygamberleri, efsaneleri ve günümüze göndermeleriyle, aynı soydan gelenlerin düşmanlıkları, savaşları, iktidar hırsları, aşkları ve mucizeleri üzerinden insanlığın evrensel ve ruhani öyküsünü anlatıyor. “Bizi hiçbir zaman görmeyen ve hiçbir zaman göremediğimiz bir büyükbabamız olması hüzün verici değil midir? Bizler pislik içinde yaşarken, onun kendini o konağa kapatması tuhaf değil midir? Bizi bu noktaya getirenin ne olduğunu merak ediyorsanız, işte size hikâyelerimiz; Edhem, Cebel, Rıfat ve Kasım hakkında her şeyi öğreneceksiniz -ama bunların hiçbiri sizi rahatlatmayacak, avutmayacak.”

Kör İmam diye bilinen Ömer Abdulrahman, “O herif, Sokağımızın Çocukları romanı yayınlanır yayınlanmaz ortadan kaldırılsaydı, Salman Rüşdi bugün Şeytan Ayetleri’ni yazmaya cesaret edemezdi” demiştir ve bu bir fetva olarak nitelendirilmiş ve Necip Mahfuz suikasta uğramıştır.

Cebelavi Sokağının Çocukları ilk olarak tefrika olarak 1959 yılında Al Ahram adlı günlük bir gazetede yayınlanmıştır ve dinin ve bu dine mensup kişilerin düşüncelerine hakaret ettiği gerekçesi ile sokaklara taşan gösterilere sebebiyet vermiştir.

Necib Mahfuz

http://tr-tr.facebook.com/

1988 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Mısırlı yazardır (11 Aralık 1911 - 30 Ağustos 2006). Nobel ödülü kazanan ilk müslüman ve tek Arap yazardır. "Ortadoğu'nun Balzac'ı" olarak tanınır.

Hayatı

Mahfuz, Kahire'nin Cemaliye bölgesinde 6 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Bir tüccarın oğlu olan Mahfuz, adını kendisini doğurtan Profesör Necib Paşa Mahfuz'dan aldı. 70 yıllık kariyeri boyunca 34 roman, 350 küsur kısa hikâye yayımladı. Kitaplarının çoğunda, hayatının tamamını geçirdiği ve Nobel ödülünü almak için bile ayrılmadığı Kahire'nin tarihi mahallelerindeki yaşamı; modern ve geleneksel yaşam arasında denge kurmaya çalışan sıradan insaları anlattı; pek çok kitabı Arap fimlerine konu oldu.

Edebiyata olan ilgisi, 1920'lerde Mustafa Lutfi el-Manfuluti'nin makale ve şiirlerini okumasıyla başlanıştı. Abbas Mahmud el-Akkad, Taha Hüseyin, İbrahim el-Mazinî, M. Hüseyin Heykel, ilk dönemde kendilerinden en çok etkilendiği yazarlar arasındadır.

  Yazı hayatına, 1928'de Selame Musa'nın çıkardığı el-Mecelle el-Cedide dergisinde yayımladığı değini yazıları ve öykülerle başladı. Kahire Üniversitesi'nde felsefe öğremi gören Mahfuz'un ilk romanı Abes el-Akdar 1939'da yayımlandı. 1957'de yazdığı Kahire Üçlemesi ile Arap edebiyatının tanınmış bir ismi oldu. Bu üçlemede Kahire'de yaşayan bir ailenin üç kuşağının 1. Dünya Savaşı ve 1952'deki Nasır darbesine kadar olan dönemde yaşadıklarını ve Mısır toplumununu değişimini anlattı.

  Değişik kurumlarda çalışan Mahfuz, en son Kültür Bakanlığında müsteşar olarak görev yaptı. 1971'de söz konusu görevinden emekli olmasından sonra, el-Ahram gazetesinde yazar olarak çalışmıştır.

  Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'a İsrail ile yaptığı barış antlaşmasında verdiği açık destekten ötürü birçok Arap ülkesinde kitapları yasaklandı. 1988 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan sonra bu yasaklar kalktı.

  1989 yılında Mısırlı köktendinci Ömer Abdülrahman tarafından hakkında ölüm fetvası çıkartılan Mahfuz, 1994 yılında Kahire'deki evinin önünde bıçaklı saldırıya uğradı. Saldırıdan yaralı kurtulan Mahfuz, sağ kolundaki sinirler zedelendiği için yazmakta büyük güçlük çekmeye başladıysa da ilerleyen yaşına rağmen edebiyattan kopmadı ve kısa hikâyeler yazmaya devam etti.

  2006 Temmuz'unda düşerek kafasından yaralandı. 30 Ağustos 2006 günü Kahire'de 95 yaşında vefat etti. Mahfuz ülser, böbrek ve kalp rahatsızlıklarından mustaripti.

  31 Ağustos 2006 günü Kahire'de devlet töreniyle uğurlandı.


 

 

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional