Buzul Çağının Virüsü

Vüs'at O Bener


 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

07.12.2011

 


 

Editörün Notu : Türk edebiyatının en çetin metinlerinden biri olan "Buzul Çağının Virüsü" 1950'lerin çalkantılı politik ortamını, "İkinci Yeni" akımının şiirselliği içinde okuyucuya aktarıyor.  Yazar dönemim panaromasını, politik baskı altındaki taşra insanının umutlarını, düş kırıklıklarını, korkularını, varoluşsal yalnızlığını çok girift ve örtük bir kurgulama ile ele alıyor. Ayrıca eserinde, bilinç akışı tekniğiyle ileri geri giden zaman parantezleri içinde, yürek burkan bir aşk hikayesinini de dile getiriyor.


 

Buzul Çağının Virüsü’nde Bir Dönemin Panoraması


Tuğçe Ayteş

http://mavimelek.com/

GEREKİRSE SİLERİM GÖZYAŞIMI
Uçtum gene, o hiçbir doluluğa sığmayan boşluğa.
Lambalar yakılmalı değil mi içimde?
Korkma büyüt alevi, 'niçin'iyle başbaşa kalsın,
sürdüremez olsun yanıtsızlığını."

Bir edebiyat yapıtı toplum için mi yazılır, sanat için mi? Dil ve biçime mi önem vermeli yoksa içeriğe mi? Edebiyatın en hararetli tartışmaları genelde bu sorular üstüne döner. Gerçi argüman olarak bakarsak bu sorular yanlış ikilem yanılgısını barındırırlar, çünkü üçüncü bir ihtimali göz önünde bulundurmazlar. Bir edebiyat yapıtı pekâlâ bir yandan dil ve biçimde devrim yaratırken diğer yandan da toplumsal gerçekleri yansıtabilir. Usta bir yazarın kalemiyle her şey mümkündür. Vüs'at O. Bener de kesinlikle o yazarlardan biri.

Vüs'at O. Bener, '50 kuşağı öykücülerimiz arasında anılır. Ama edebiyatımıza iki değerli roman da katmıştır: Bay Muhannit Sahtegi'nin Notları ve Buzul Çağının Virüsü. Vüs'at O. Bener, aynı dönem yazarlarından (ve de bir önceki dosya konumuz olan) Bilge Karasu gibi anlatının sınırlarını zorluyor. Ancak Bilge Karasu'da toplumsallık ve tarihsel arka plan daha örtük olarak yer almakta. Bundan, Vüs'at O. Bener'in romanlarının kendini kolayca ele verdiği anlaşılmasın. Bu yazıda esas alınacak romanı Buzul Çağının Virüsü, (Vüs'at O. Bener'in kendi hayatından bir aşk hikâyesinin yanı sıra) Demokrat Parti'nin kurulmasından kapatılmasına kadar geçen dönemi, bu süreçte yaşanan olayları, köylüsü kentlisi, kadını erkeği, genci aşlısının gözünden birkaç sayfalık hikâyeler halinde anlatıyor ve kesinlikle tek okumayla kavranabilecek bir kitap değil. İlk okumanın ardından akılda kırgın bir aşk öyküsü kalırken, en az ikinci okumadan sonra metin gitgide açılıyor ve bir dönem panoramasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz.

'50'li yılları yaşamamış okur için çaba gerektiren bir eser Buzul Çağının Virüsü,(1) 1945 ila 1982 yılları arasında geçer. Genel olarak, Osman Yaylagülü (takma adı Topal Osman ve ijat) ve Şükûfe Alp arasındaki aşk, Osman'ın Faik Deniz ve Savcı Kemal Yurdakul'la dostluğu, 1950'lerde siyasi nedenlerle tutuklanması ve sonraki dönemi anlatılır. Yani bir bakıma Osman'ın yaşamına yer yer kendi ağzından ve içsesinden, yer yer de üçüncü tekil anlatıcıdan tanık oluruz. “Taşralı” Osman, Doktor Doğan Alp'in güzel, eğitimli ve kentli karısıyla yasak bir aşk yaşar. Ayrılmak zorunda kalırlar, ama çok sonraki yıllarda yeniden görüşeceklerdir. Osman'ın arkadaşlarından Savcı Kemal, siyasi olarak aktif bir kişiliktir ve Demokrat Parti'nin ll çedeki örgütlenmesi için etkin olarak çalışır. Onunla da ilişkileri kesintiye uğrar, sonra yeniden bir araya gelirler ama en sonunda Kemal'in Manisa Akıl Hastanesi'nde öldüğünün haberi gelir. Osman'ın diğer arkadaşı Faik, yüksek öğrenimini yarıda bırakmıştır ve kasabada askerliğini yapmaktadır. Şair ruhlu Faik de Viola'ya âşıktır ve bu aşk yüzünden intihar eder. Osman, Viola'yla yaşadığı aşkın umutsuzluğunun ağırlığını artık bu olayın kederiyle birlikte sırtlamak zorundadır. Osman ve Viola, aşklarının duyulma korkusu ve ayrı illere taşınmaları dolayısıyla ayrıldıktan sonra Osman Ankara'da tutuklanır. Öğretmen Metin Değerli ve Doktor Doğan Alp aleyhine ifade vermişlerdir. Ama Osman kısa süre sonra salıverilir. Daha sonra işinde terfi eder, evlenip boşanır, Viola'nın dayısı Ahmet Samim Alanyalı aracılığıyla, “eski heyecanı kalmasa da” Viola'yla mektuplaşmaya devam eder. Viola'nın ölümünden sonra kızı Ferda'yla da görüşür.(2)

Reyhan Tutumlu'nun “Vüs'at O. Bener'in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım” adlı tezinde, Buzul Çağının Virüsü hakkında tezin adından da anlaşıldığı üzere anlatıbilimsel bir bölüm bulunuyor. Ancak yukarıda da görüldüğü gibi, dönemin olaylarından romanda bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak sık sık bahsediliyor. Bu nedenle '50'li yılları yaşamamış ya da o yıllar hakkında bilgisi olmayan bir okur için zaten yoğun çaba gerektiren bu edebi eser iyice muğlâk hale gelebilir. O yüzden romanla anlattığı dönem arasında, giriş mahiyetinde paralel bir değerlendirme yararlı olacaktır.

“Yeter, söz milletin”
Cumhuriyet kurulduğundan beri tek partili sistem devam ediyordur.(3) Bir süre sonra aykırı seslerin gelmesi kaçınılmazdır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Cumhuriyet Halk Partisi'nde ilk kırılma Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşülürken ortaya çıkar. Bu günlerde, Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan'ın verdiği, ülke ve parti içinde çeşitli düzenlemeler yapılmasını öngören Dörtlü Takrir önergesi reddedilir. Bu grup sert eleştirilerde bulunmaya başladıktan bir süre sonra partiden ihraç edilir. Yeni bir parti kurulması için çalışmalara başlanır. Halka, yani köylüye, esnafa, memura daha yakın duran bir parti olması hedeflenir. Parti kurulduğunda hem yeni olduğu hem de tek partili döneme son verebileceği için heyecan yaratır. Tabii ki bu heyecan ilçe bazında da mevcuttur. “Demokrat Parti'ye kurucu üyeler aranıyor şimdilerde… Savcı Kemal, Sağlık Memuru Hıdır, Nüfus Memuru Mülayim yeni adaylar peşindeler… Halk, esnaf kesiminde yüksek sesle açıklanabilir düzeye varan atışmalar, küçük memur çevrelerinde de bayağı ateşlendi.” (s. 21) “Kemal'in savaşımcı iyimserliği, canını dişine takarak, insanları toplumsal sorunlarla ilgilendirebilmek için örgütlenme çabaları, inançsız doğamı, inanmaya yatkınlaştırmıyor bir türlü. Ona göre Halk Partisi'nin ilk seçimde değilse bile ikincisinde tam yıkılması ön koşul. Özgürlük ortamı ondan sonra oluşacak. Halkın iç birikimi korkunç. Patlama, Demokrat Parti'yi onun özlediği yönde biçimlendirecek, öze kavuşturacak kuşkusuz.” (s. 95)

1945 yılında gerçekleşen Tan Olayı romanda kendine fazlasıyla yer bulur. Demokrat Parti'nin kurucuları, başlarda Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel'in öncülüğünde çıkarılan sol görüşlü Tan gazetesine yakın durmaktadırlar. (İlçe örgütünün kuruluşu esnasında Savcı Kemal'in de görüşleri bu yöndedir.) 4 Aralık 1945 yılında muhalif gazeteye tavır alan bir grup gazete binası önünde toplanır. Protesto büyür, önce Tan gazetesi, sonra Yeni Dünya, Fransızca çıkan La Turqie gibi yayınlar yağmalanır. Bu olaydan sonra Demokrat Parti'nin Tan gazetesi çevresiyle yakınlığı noktalanır. “'Tan gazetesi okur muydunuz?' Vış! Nasıl da izlenmişiz. Rengim attı bayağı. Tan Basımevi'nin yakılıp yıkıldığı haberi ulaşır ulaşmaz, kesip sakladığım 'hodri meydan'lı yazıları, ince kıyım yırtıp atmıştım helâ çukuruna. Abone de değildim.” (s. 116) “'Sabiha Zekeriya Sertel'in yazılarını da beğeniyordunuz herhalde?' Tamam, kesin kanıt var elinde, gammazlayan ya da. Ama nasıl olur?” (s. 117) “Tan Basımevi 'nin yerle bir edildiği, Yeni Dünya, LA Turquie gazetelerine, ABC, Berrak kitabevlerine saldırı düzenlendiği günler Mülayim'in anımsattığı. Uyarmış dostlarını Kemal. Herkes evlerine dağılmış, yok etmiş ya da güvenilir yerlere saklamış kitaplarını, gazetelerini.” (s. 125) “Bunlar [hem solcu hem de sağcı politikacılar], aralarından bazıları ciddi iş tutup sivrilmeye kalkışmayagörsün, hemen bir olup canlarına okuyuverirler ötekilerin, hem de bir daha belini doğrultmayasıya. Uzağa gitmeye ne hacet, işte Sertel'lerin başına gelenler.” (s. 167) Tabii şaşırtıcı değildir bu bahisler. Çünkü Vüs'at O. Bener, gerçek hayatta Sertel'lerle arkadaştır ve bu olayları doğrudan gözlemleyebilmiştir.

Demokrat Parti, ilk girdiği seçimleri kaybeder. “Fiyaskoyla sonuçlandı çünkü, genel seçimler, suçlanmaktan kurtuldu. Halk Partisi ezici çoğunlukta.” (s. 143) Fakat sonraki seçimlerden umutludurlar. “Birinci raunt önemli değil, sen sonuncuya bak. Yaz şuraya, önümüzdeki seçimde, lehlerine sandıkları seçim sistemi ters tepmezse adam değilim.” (s. 168) Gerçekte “Yeter, söz milletin” sloganı, romanda “Gerçek halk iktidarı” (s. 173, 186) bahsiyle siyasi iddia sürdürülür.

“Radyo az önce verdi, seçilmiş Sunay.”
14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti, yüksek bir oy oranıyla iktidara geçer. Bu dönemde yönetim, Amerika'yla yakınlaşır. Kore'ye asker gönderilir, böylece 1950'de başvurulan NATO'ya 1952'de Türkiye üye olur. Marshall Planı'yla gelen para ekonomiyi o dönemde ferahlatır. Dünya Bankası'nın raporları çerçevesinde hazırlanan iktisadi programlarda liberal ekonomi anlayışı benimsenir. 1950'de Celâl Bayar cumhurbaşkanı seçilir. Aynı yıl Arapça ezan serbest bırakılır. [Romanda 1950 öncesinden bahsedildiğini anladığımız bir alıntıyla karşılaşırız: “Sabah ezanını okuyan müezzinin bet çağrısına uyandım. Makam hak getire. 'Tanrı Uludur' diyor, gelmedi hoparlörlü 'Allah-u Ekber' daha gündeme.” (s. 155)] 1953 yılında CHP malları hazineye devredilir. Halkevleri kapatılır. 1954'te köy enstitüleri ve laiklikten uzaklaştığı gerekçesiyle 1954'te kurulan Millet Partisi kapatılır. Partinin ilerleyen dönemlerinde, ekonomik bozulmaların yanı sıra iktidar baskısı ve parti içi anlaşmazlıklar meydana gelir.

Edebiyat zaten başlı başına taraf olmaktır ama Vüs'at O. Bener romanda siyasi açıdan da belirli bir duruş sergiler. (Yukarıda da belirtildiği gibi muhalif aydınlar Sertel'lerle de arkadaştır.) Partide yozlaşmaların başladığına dair çeşitli değindirmelerde bulunur. “… daha tanımadığı yıllarda komünistlerle, özellikle Savcı Kemal Yurdakul'la düşüp kalktığımdan dem vurarak, sapık fikirlerini yaymaya çalıştığımı el yazımla da kanıtlayabilmek, ilgili makamlara duyurmak amacıyla bana bir mektup gönderdiğini de ileri sürüyor.” (s. 53) “Genç karakaş yakışığı müdürlerinin Yönetim Kurulu Başkanlığı koltuğuna birdenbire oturtulmasına şaşırıldı nedense. Oysa, kolalı, çizgili gömleği, her gün değişik giyilen takım elbiseleri, glase, domuz derisi, sivri burunlu iskarpinleri, kravat seçimindeki tartışılmaz beğenisi, akıl, bilgi yoksunu, ama adı kurt politikacıya çıkmış bir milletvekilinin yeğeni olması, odasından eksik olmayan kart kahkahalar, böyle birkaç basamaklı yükselme için yeterli öğelerdi, kulağı kesik, memur eskileri açısından.” (s. 100) “Kalk git yanına, kırdık şeytanın bacağını, ama 'rüşvet değildir deyu' almazsa selamını, günah gider senden.” (s. 156)

1960 yılında olağanüstü yetkilere sahip olan Tahkikat Komisyonu oluşturulur. Vüs'at O. Bener'in roman karakterlerinin bu komisyonun etkinliklerini onaylamadıklarına tanık oluruz. “Yukarıda da, kimlik cüzdanı örneğinden alınmakla sanki doğal karşılanması gerekirmiş gibi, dinim, mezhebim soruluyor. Hey gidi ordinaryüs Anayasa'mız. 'Olur mu böyle olur mu…' Milli Birlik'çiler kulaklarınız çınlasın. Benim dinimden, mezhebimden size ne? Enelhak! var mı bir diyeceğiniz. Tanrıtanımaz'mışım, ne biliyorsunuz, belki, 'O' beni tanıyor! Laik devlet anlayışı nerede kaldı?” (s. 176) “'Uyan kardeşim, uyan! Neler oluyor çevrende bir bak. McCarthy 'cilik dönemi Amerika'sında sorulurdu insanlara böyle sorular…'” (s. 187) “Genel Müdürlük'çe onaylı yönetmeliği buldum… 'Yöneticiler hakkında güvenlik soruşturması yapılır.' Nasıl? Belli değil. Yönetici tanımı? Hak getire… 'Genel Müdürlük, Savunma Sekreterliği'nin gerekli göreceği her türlü bilgi ve belgeyi vermek ve sağlamakla yükümlüdür.' Her türlü. Söz gelimi, memurların karılarıyla haftada kaç kez yattığı sorulabilecek, yanıt istene bilecek. Anlaşıldı, bu maddeye dayanarak o bildirgeyi dağıttılar.” (s. 193)

Böylece parti adım adım sona yaklaşır. 27 Mayıs 1960'ta partinin siyasi hayatına son verilir. 27 Mayıs Darbesi, Cemal Gürsel tarafından ilan edilir. “Devrim günü yedek subaylığından kalma asteğmen üniformasını sırtına geçirip barikatları rahatça aşarak bize gelmiştin, üçümüz sevinçle kucaklaşmış, ağlaşmış, bağırışmıştık galiba, kaşına yıktığı fiyakalı şapkasını daha göremediğimiz Cemal AGA'nın [Cemal Gürsel] hülyalı, içli sesinden ilk bildiri yayımlanırken.” (s. 18) Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu idam edilir; Celâl Bayar'la Refik Koraltan dahil on bir kişinin idam cezası ömür boyu hapse çevrilir. Bu olayların sonrasında, Cemal Gürsel iki kere cumhurbaşkanı seçilir.

Parti dağılınca romanda da yakın arkadaşlar birbirinden kopar. Osman tutuklanıp bırakılır, Kemal de Manisa Akıl Hastanesi'nde ölür. “Kemal, akıl hastanesinde can vermiş. Tastamam ona göre. Sözde yüreklisinden, korkağına tek tek kıstırılıp ölümden beter edildi, onlarca dikkafalı sayılanların çoğu, köstebekleştirildiler.” (s. 86) Hayat bir şekilde devam eder. Eski dostlar yıllar sonra yeniden karşılaşır. “Az buz değil, yirmi sekiz yıl sonra, değil mi Metin, aniden karşılaşınca.” (s. 181) Artık yaşlanmışlardır, partiler ve kadroları çoktan değişmiştir. Romanın geçtiği dönem hakkında bir ipucu da Cemal Gürsel'in yerine Cevdet Sunay'ın cumhurbaşkanı seçilmesidir. “Radyo az önce verdi, seçilmiş Sunay.” (s. 204)

“Cinsiyyet Mes'elelerimiz”
Buzul Çağının Virüsü'nün geçtiği zaman zarfında siyasi tarih dışında dikkat çeken bir husus daha var: Toplumsal cinsiyet tarihi. Romanda kadın karakterler arasında en göze çarpanı Viola. (Dul ev sahibinin on üç yaşında gebe kalan kızıyla Viola'nın çocuğu Ferda da diğer öne çıkan kadın karakterlerden.) Ama onlardan çok, erkeklerin gözünden bekâr, dul, evli, çalışan kadınların nasıl görüldüğüne şahit olabiliyoruz. Genelde de, tabii eğitim düzeyine de bağlı olarak, kadınlara bakış açısı olumsuz. Mesela: “Çalıştıracak karı, bunların kocaları boynuzludur demek.” (s. 10) “Nene âşık olmuştum bilmem ki! Vatan haini komüniste şapır şupur, bize yarabbi şükür diyerekten mahalle kopukları mı sataşmaz, müsteşar olacak it.” (s. 16) “Tutturmuştu: 'Beni al!' Gebeymiş kırığından. Dul ev sahibinin tam on üç yaşındaki kızı.” (s. 19) Ve babanın tutumu: “'Büyüğünü vereyim sana. Erkeğimiz ol.'” (s. 20) “Yengemizi hoşgeldinlik görebilsek de, yok olurdu oradan, dolaşamazdı ayakaltında.” (s.24) Okumuş erkekler kadar okumuş kadın da belki kasten belki kasıtsız daha farklıdır. “Çeşmibülbüller gibi bitirmiştir fakülteyi. Cin gibi kızdı. Bebekte bir kitapçıdan eli kolu dolu çıktılar. Taze cilt kapaklarını kokluyor, hafif çilli yanaklarında doğal allık, özenti çocuksuluk. O gece, çok istemişti birlikte olmayı.” (s. 38) Hatta Doktor (nam-ı diğer Prens) nezdinde kadın erkekten daha söz sahibi bir düzeyde. “Bir ölü dölüt doğurdu karım, hınk demiş, burnumdan düşmüş, bildiğim kadarıyla yedi aylıktan gün almamış, can borcunu peşin ödemiş bir bebek. Kıyameti kopardı, erkekliğimi suçladı, tırmaladı, yırttı yüzümü gözümü.” (s. 46)

Yazar da adeta bizi böyle bir gözlem yapmamız için desteklemiş. “Ama sıkı durun, biraz daha sabredin lütfen, zira on yıl kadar kısa bir süre sonra, toplumun bilisizliğine ışık tutacağı muştulanan Cinsiyyet Mes'elelerimiz adlı yerli yapıt, inanıyorum ki, çölde kaynak bulmuşçasına susuzluğumuzu dindirecek, devasız derdinize derman olacaktır.” (s. 45)

Tam bu siyasi ortamın ve “cinsiyet meselelerinin” ortasında, akla hayale gelmeyen şey, Doktor Doğan'ın karısı ile Osman Yaylagülü'nün yasak aşkı ve ilişkisidir. İmkânsız bir çift gibi görünürler. Osman'ın taktığı ismiyle Viola, kentli ve eğitimli bir kadındır, eşi de (Osman' la Viyola 'nın deyişiyle Prens) çok modern bir erkektir. Osman ise taşradan gelmiştir ve Viola kadar eğitimli değildir. Ama ikisi de birbiri için değişmeye çabalarlar. “'Ben köylüyüm. Kuşkucuyum, dayanıklıyım Viola, bilesin.''İncelmişliğiyle övündüğünü sanan bir köylü… umurumda değildi, bana ne gözle bakacağın, saftım, tertemizdim, çünkü sen saftın, tertemizdin.'” (s. 123) Mektuplaşmalarında Osman Fransızca parçalamaya, şiir yazmaya, ünlü yazar ve şairlerden alıntı yapmaya uğraşır. İkisi de mevzuyu açtıkları arkadaşları tarafından eleştirilir. Viola, bir “köylüyü” tercih ettiği için, Osman da köylü olduğu halde kentli gibi davranarak sevgilisinin gözüne öyle girmek istediği için. “Sen bile kalkmış, Viola diye bir ad takmışsın. Menekşe desen, âdi kaçardı değil mi ya! Çoğu hizmetçi, gündelikçi kadın adıdır çünkü Menekşe. O da ayılmış bayılmış buluşuna! Türk kaşığıyla Fransız boku karıştırmak derler buna!” (s. 168) İki âşığın arasındaki bilinç farkı zaman zaman gün yüzüne çıkar: “'Senin çocuğunu doğurmak istiyorum!' Sevişmenin koptageline yaklaşıldığında, beni amacına yönlendirmeye çalışıyor böylece. Duruldum, kendime getirildim işte, dalına basılmış, yalnızım gene. Benim kopyam yok anlaşıldı mı? Olamaz! Seni döllemişler, isteyerek döllenmişsin, yetmiyor mu!” (s. 153) Osman, Viola'nın yanında hissettiği zayıflıktan zaman zaman korkar. “'Viola! Çok fena! Niye oldu! Neden zayıfladım bu kadar. Ben…'” (s. 148) Ateşli buluşmalar ve mektuplaşmalar küçük bir beldede bu ilişkinin duyulması ve âşıkların ayrı kentlere taşınmasıyla son bulur. (Bu ilişkiyi kocasını aldatan, küçük bir yerleşimde adı çıkan, âşığının kültür farkını fazlasıyla duyumsayan Viola noktalamaz, son söz Osman'dan çıkar.) İkisi de kendi hayatlarını sürer. Yıllar sonra, Viola'nın dayısı Ahmet Samim Alanyalı aracılığıyla tekrar mektuplaşırlar ve hatta buluşurlar. Viola'nın ölümünden sonra kızı Ferda da “Osman Amca”sıyla görüşür.

Tarihin tekerrürden ibaret olduğu bir daha gözler önünde…Buzul Çağının Virüsü'nün bir dönemin panoramasını sunduğunu söylerken onun o dönemle sınırlı kaldığını düşünmek büyük hata olur. 1984 yılında yayımlanmasına rağmen roman hâlâ son derece günceldir. Politik çekişmeler, kentli ve köylünün bir türlü bir araya gelememesi, çeşitli konumlardaki kadınlara bakış açısı. “Ortadoğu bunalımı, İsrail saldırıları, Afganlı göçmenler, … Filistin soykırımı, ….enflasyon canavarı, bankalar operasyonu, hazırlanan Anayasa taslağının özellikleri gibi konularla ilgilenmeye gerek duymuyoruz.” (s. 206) İnsanlar hâlâ yurt dışına, tercihen bir Avrupa ülkesine ya da Amerika'ya yerleşme peşindeler. “Paris'te yerleşme düşleri kuruyor.” (s. 206) “'İsveç'e yolla beni.'” (s. 206) Tarihin tekerrürden ibaret olduğu bir daha gözler önünde…

İlk okumada kendini fazla ele vermeyen bu roman, ikinci okumadan sonra size içini dökmeye başlıyor. Arka arkaya farklı zamanlar ve farklı kişilerle devam edilen serüven son sayfada “Gerekirse silerim gözyaşımı” diyerek bitince o çalkantılı yıllarda Osman' la Viola 'nın (diğer bir deyişle Nijat'la Şükûfe'nin) hüzünlü aşk hikâyesindeki gibi buruk bir tat bırakıyor. Vüs'at O. Bener'in usta kaleminin verdiği hazzın yanında tabii.

Dipnotlar:
(1) Buzul Çağının Virüsü, Vüs'at O. Bener, Yapı Kredi Yayınları,
2. Baskı, Ocak 2006.
(2) “Vüs'at O. Bener'in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım”, Reyhan Tutumlu, Ankara Bilkent Üniversitesi, Temmuz 2007.Reyhan Tutumlu'nun söz konusu tezi, Mayıs 2010 tarihi itibariyle Metis Yayınları'nın Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri Dizisi kapsamında, Yaşamasız Yazabilmek – Vüs'at. O. Bener'in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım adıyla kitaplaştı. Ancak bu yazıda başvurulan tezin internetteki PDF versiyonudur.(3) Tarihi bilgiler konusunda genelde Vikipedi'den yararlanılmış, çeşitli kaynaklar karşılaştırılmıştır.

Sayı: 47, Yayın tarihi: 30/06/2010
tugce@mavimelek.com


'Yalnızlık Burcu'nu Vüs'at O. Bener anlatsın"


Tanıyanlar niçin çok sevdiler onu? Kendi dünyasında, doğru, dürüst, sorunsuz, güvenilir olduğu, kendini de nesnesi yapmaktan kaçınmadığı mizah duygusuyla tatlı sohbeti için mi? Büyük bir yaratıcı olduğu için mi?Vüs'at Ağbi benzersiz dinginliğiyle gözümün önünden gitmesi olanaksız bir insan olarak duruyorsa orada, kitapları da beride. Ne şanslıyız ki, onu tanıyıp sözünü dinledik

10/06/2005

SEMİH GÜMÜŞ (Arşiivi)
http://www.radikal.com.tr

Kara Anlatı Yazarı'nı yazmaya başladığımda Vüs'at O. Bener'i tanımıyordum. Bay Muannit Sahtegi'nin Notları'ndan Buzul Çağının Virüsü'ne, o güne dek Ses ve Öfke'den sonra okuduğum en çetin iki metin içinde geçen bir yıldan sonra Kara Anlatı Yazarı adını alıp yayımlanmayı bekleyen kitaptan haberi olunca, merakla beklediğini iletmişti. Yazar ile eleştirmen arasındaki bu ilişkiler fazla söz gerektirmez. Yazdıkları kitap eleştirileri için yazarlarının borçlu olduğunu düşünen eleştirmen ve yazar tuhaflığı geçmişte kaldı. Kitapları üstüne yazdığım yazarlardan bir karşılık görmek beni hep nasıl tedirgin etmişse, hiç kuşkum yoktu ki kitapları üstüne yazanlara selam göndermek de Vüs'at O. Bener'i tedirgin ederdi. Varlığını o günlerde de bildiğim, ama adı konmamış Yalnızlık Burcu'nun özelliklerinden biriydi bu da. İlk kez, 1. Ankara Öykü Günleri'ndeki (1997) Onur Ödülü töreninde onunla ilgili bir konuşma yapmak için gittiğim Ankara'da tanışmıştık Vüs'at O. Bener'le. Sunuş konuşmasını, en sevdiğim öyküsü 'İlki' üstüne bir çözümleme olarak düşünmüştüm. Sonraki on yıl içinde ondan söz açıldığında hep 'İlki'yi örnek verdiğimi bildiği için, "Semih 'İlki' der," diye araya girerdi. 'İlki'yi o denli öne çıkarmamı istemez miydi, bilmiyorum. Benim 'İlki' ısrarımda, 'Dost' öyküsünün onun adıyla özdeşleşecek ölçüde tanınıp sevilmesi yanı sıra, öteki öykülerini de güneşe çıkarma kaygısı vardı.

'An'lar ve durumlar...
Kara Anlatı Yazarı, Vüs'at O. Bener üstüne yazılmış tek kitaptı. Daha da önemlisi, kendi çözümleyici eleştiri anlayışıma bu kitapla yaklaşmış, bildiklerimden farklı bir eleştirinin kıyısına gelmiştim. Yazınsal metni derin yapısında soluksuz bir çözümleme uğraşı içinde anlayıp açığa çıkarma biçiminde kısaca tanımlayabileceğim eleştiri anlayışımın ilk bütüncül örneği böylece ortaya çıkmıştı. Bu sonucun nedeniyse, elbette Vüs'at O. Bener'in bir eleştiri kitabına ulaşmak için gidilecek yolları açan yapıtlarıydı. Bazen önünüzdeki roman ya da öykünün neresinden tutacağınızı düşünür, kolayca bulamazsınız ipin ucunu. Yapacağınız çözümleme de baştan kısıtlanmaya başlamış demektir. Oysa Vüs'at O. Bener'in yaratıcı yazısının çözümleme etkinliğine sağladığı olanaklar, eleştirinin niteliğini kendiliğinden yükseltir. Bay Muannit Sahtegi'nin Notları'nı okumaya başladığımda, bir dil ve anlam madenine düştüğümü görmüş, mutluluktan ne yapacağını şaşırmış bir sincap gibi, bir yıl boyunca o satırdan ötekine sıçrayıp durmuştum. Sonunda neredeyse Muannit Sahtegi'nin uzunluğuna eş bir küçük kitap ortaya çıkmaya başlamışken Buzul Çağının Virüsü geldi masaya. O güne dek görmediğim türde tuhaf kişiler, beride ilişkiler, adı gibi kırılgan ve hüzünlü Viola ile sertlikle malul Osman -yoksa Şükûfe ile Nijad mı demeli-, anlar ve durumlar... yetmedi, çetrefil bir dil ile kişilerle anların o dil içinde kazandığı değerler, çapraşık bir metin örgüsü... Sökülmesi bu denli zor bir metinle karşılaşmış olmak canımı sıkmıştı; hem anlamakta güçlük çekiyor, hem de bu romanın gerçekten ne olduğunu kavrayamıyordum. Bir sonuca, dolayısıyla eleştirel bir yargıya varmak için tam çözümleme gerekir, ama bunu istediğim gibi yapamayınca, Buzul Çağının Virüsü'nün yazınsal değerini ölçmekte zorlanıyordum. Üstelik benden önce verilmiş bazı olumsuz hükümler de dururken. Kalan tek çare, Buzul Çağının Virüsü'nü döne döne okumaktı. Bunun için yeterli sabrım vardı, belki de en çok Vüs'at O. Bener için bir kıyıda tuttuğum sabır taşımı kararlılıkla aşındırmaya başlayınca, Buzul Çağının Virüsü de açılıp dökülmeye başlamıştı; ama gene de yazmaya başladığım ilk günden bugüne, karşılaştığım en çetin metnin Buzul Çağının Virüsü olduğunu söyleyebilirim. Öykülerine gelince, bütünü benim için edebiyatımızın başyapıtlarından birini oluşturur. Önce 'Dost', sonra da 'Yaşamasız'ın sonunda ipuçları verilen farklı iki dönemi içinde öyle unutulmaz öyküler yazmış, 'Dost', 'İlki', 'Havva' gibi üç unutulmaz öyküsü örnek alınması gereken kusursuz öyküler olarak anılmıştır ki, bir öykücü için kolay rastlanmaz buna. Bu arada Vüs'at O. Bener'in yaşadıklarıyla kişiliğinin yazdığı öykü ve romanlardaki gölgesi de irdelenmiştir. Onun gibi bir yazarın yaşananlardan aldığı ayrıntıları yazınsal yapı içinde yeniden nasıl yarattığını düşününce, o metinlerdeki kişiler ve durumların yüzde yüz yazınsal olduğundan kuşku duyulamaz.

'O kapı'yı açabilenler... Gerçek kişiliğine gelince, bizim kuşak o kültür içinde yaşamamıştır, ama 'çelebi insan' denince aklıma ilkin Vüs'at Ağbi gelir. Güzeldir çelebi adam olmak; eksikliğini hissettiğimiz pek çok inceliğe sahip olmayı anlatır, alçakgönüllülüğü, insancıllığı, iyicil huyları, olgunlukla karşılamayı... Önceki iki yaz Troas'ta birer akşam yeme içmesinde birlikte olmuştuk, Cevat Ağbi, Gönül Abla, Ayşe, Ebru, Alişan, benim için dünyanın en güzel köşesi olan Kuzey Ege'nin o yalnız köşesinde, insanı hep düşündürüp hüzünlendiren karşı yakanın ışıklarına bakarak. Hastalığı yüzünden geçen yaz oraya da gelemedi. Tanıyanlar niçin çok sevdiler onu? Kendi dünyasında, doğru, dürüst, sorunsuz, güvenilir olduğu, kendini de nesnesi yapmaktan kaçınmadığı mizah duygusuyla tatlı sohbeti için mi? Büyük bir yaratıcı olduğu için mi? Onu sevgiyle anma nedenlerimiz arasında bunlar da var, başkaları da. Edebiyatımızın benzersiz yaratıcılarından olduğunu küçük bir çevre biliyor. Şimdi edebiyat kamuoyu denince akla gelen çoğunluksa, Vüs'at O. Bener'in anlamına varabilmiş değil. Adı anılır belki, ama asıl olan yapıtlarının anılmasıysa, o kapıyı açmaya çalışanların sayısı hâlâ pek azdır. Geçenlerde Eskişehir Öykü Günleri'nde katıldığım bir toplantıda sorulara geçildiğinde, meraklı bir izleyici, "En sevdiğiniz on öykücünün adını verir misiniz?" diye sıkıştırdı konuşmacıları. Öykü yazarları yanaşmak istemeyince, kızgın çubuğu benim elime tutturdular. On öykücünün adını verdikten sonra, meraklı izleyicimizin bu kez de, "En sevdiğiniz beş öykücünün adını da verir misiniz?" diyerek çubuğu kanırtmasından da kaçamadım. Sonra bir an düşündüm, ok yaydan çıkmıştı. "Üç öykücünün adını da vereyim mi?" diye bu kez ben kışkırtıp izleyicilerin merakını, sürdürdüm: "Sait Faik, Memduh Şevket Esendal, Vüs'at O. Bener." (Bir dönemden ötekine değişebildiği için on öykücüyü yazmaktan kaçınırım, ama son beşin öteki ikisi de Orhan Kemal ile Ferit Edgü'ydü.) O anda düşünmemiştim üçünü de. Benim için öyle olduğuna epeydir inanıyordum. Bizim edebiyatımızda eleştirel düşünceyi ve derinlik merakını yazdıklarına ortak eden yaratıcıların ilk aklıma gelenidir Vüs'at O. Bener. Yapıtlarıyla yıllarca sürdürdüğüm ortaklıktan ve uzaktan da olsa aramızdaki yakınlıktan onun payına düşeni bilemem, ama ben kendi kazandıklarıma bakıyorum da, neler... Vüs'at Ağbi benzersiz dinginliğiyle gözümün önünden gitmesi olanaksız bir insan olarak duruyorsa orada, kitapları da beride. Ne şanslıyız ki, onu tanıyıp sözünü dinledik...
 


“İğneyle kuyu kazar gibi”

Didem Nur Güngören,
Radikal Kitap Eki, 18 Haziran 2010

http://www.metiskitap.com/

Türkçede edebiyat eleştirisinden söz açıldığında söylenecek ne çok şey var... Edebi alanın görece darlığı, edebiyat okurunun eleştiriye ilgisizliği, dolayısıyla dar alanda paslaşmak durumda olmak, kaynaklara ulaşmakta hâlâ yaşanılan zorluk, temel kaynakların Türkçedeki eksikliğinin yarattığı açlık... Yine de geçmişe oranlarsak dünya edebiyatının temel kavramsal yapılarının, güncel edebi analiz yöntemlerinin Türkçe eserleri incelemek için de işe koşulmaya başladığını hemen görebiliriz. Özellikle üniversitelerin edebiyat bölümlerini yüksek lisans ve doktora tezleri dilin, edebiyatın verdiklerini büyük bir iştahla ele alıp çoğu zaman büyük bir incelikle analiz eden edebiyat uzmanlarının atölyesi haline gelmekte. Reyhan Tutumlu da ilk hacimli edebi incelemesini doktora tezi olarak sunan bu uzmanlardan bir tanesi. Tutumlu’nun eseri anlatıbilimsel yaklaşımla Vüs’at O. Bener’in yapıtlarını çözümlüyor; eseri diyorum çünkü bu tez Metis Yayınları’nın Türkçeye epeydir gereken nice kuramsal eseri yayınlayan Metis Eleştiri başlığından, Süha Oğuzertem’in hazırladığı Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri dizisinden yayımlandı.

Anlatım bilimin olanakları

Edebiyat eleştirisinin çetrefili yalnızca eleştirel bakış açısını geliştirmenin ve sürekli ilerletmenin temelde zor bir şey oluşundan kaynaklanmaz. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından beri dünyanın, yaşamın gitgide artan karmaşıklığı karşısında özellikle sanat eserlerinin daha da karmaşıklaşması, bunları ele almaya niyetlenen her türlü hamlenin arka planı kuvvetli bir kuramsal çerçeve ile çizilmesini gerektiriyor. Bugün bu manzaraya bir de coğrafyaya, dile, tarihe, gündeme ilişkin yeni paradigmalar ekleyin, bir de kuramsal olanın ancak belirli koşullarda belirli eserler için geçerli olduğunu yeniden düşünün, karşınıza çıkan şu olacak: Bir esere bakmak için belirgin bir kurama atıfta bulunmak, teori marifetiyle bir eseri kavramak, anlamlandırmak dünyanın en zor işlerinden bir haline gelmiş durumda. Her şeyden önce yola teorinin asla ve asla yeterli olmayacağını bilerek çıkmak gerekmekte, ikincisi ise kuramın bir noktaya geliştirilip çoğu kez içinde bulundurduğu handikaplarla birlikte dönüşüme uğradığını kabullenmek icap etmekte. Belki de en önemlisi, incelemek istediğimiz eserin yanında teoriyi de bu eserin yapısıyla birlikte yeniden ele almak ve dönüştürmek de işlerimizden biri haline gelmekte. Reyhan Tutumlu da Vüs’at O. Bener eserlerini titizlikle, neredeyse iğneyle kuyu kazar gibi inceleyebilmek için anlatıbilimin temel kavramlarını seçmiş. Bununla da kalmamış, gerçek bir dönüştürme işine girişmiş –hem kuramı hem de yapıtı–: Bener’in yapıtlarındaki birinci tekil şahıs kullanımını, bu kullanımın yapıtların otobiyografik özelliklerine referans olup olmadığını; anlatının temalarının, karakterlerin, anlatı ya da öykü zamanlarının Vüs’at O. Bener’in gerçek yaşamıyla ilişkide olup olmadığını, öyleyse nasıl bir ilişkide olabileceğini sorguluyor Reyhan Tutumlu. Bu noktada anlatıbilimin, anlatının temel mekanizmalarını dilin kalıpları ve bu kalıpların üzerinden nasıl işletildiğini inceleyen bir yaklaşım olarak anılmasının yanı sıra, sadece yapının iç ilişkilerini masaya yatırması nedeniyle sonradan da dönüşüme uğramış teorik yaklaşımlardan bir tanesi olduğunu, aslında kadim form/içerik tartışmalarının da bir parçası olduğunu hatırlamak gerek. Özellikle Rus Biçimcileri’nin anlatıbilim konusunda biçime ve iç yapıya yaptıkları vurguyu hafifleten Mikhail Bakhtin’i ya da bu vurguyu ortadan kaldıran Roland Barthes’ı da. Çünkü Reyhan Tutumlu’nun anlatıbilimi bu yönde Türkçede işlevsel hale getirerek, yapıtların içinden dışına doğru bir çıkış buluşu, yazarın gerçek kimliği ile yapıtları arasındaki ilişkiyi gerçek kişilere (Vüs’at O. Bener’in kendisine, yakınlarına) danışarak araştırması, edebiyat (ya da genel anlamda sanat) ile yaşamın birbirinden klasik çağlar boyunca ayrı tutulmuş olan alanlarını yeniden kuramda ve pratikte bir araya getirmeye çalıştığı anlamına geliyor.

Bu soru edebiyat analizinin en can alıcı sorusu. Ne anlama, hangi anlamlara gelebileceğini araştırmak bile özellikle Türkçede edebiyatın gündelik yaşamdan, politikadan ya da toplumsal alanın korundan ayıklanması sürecini tersine çevirme uğraşında yeni bir adım anlamına geliyor. Tutumlu’nun anlatıbilim tekniği bu açıdan oldukça cesur bir kuramsal tavrı ortaya koyuyor: Gerçeği, gerçeğin olasılıklarını, yansımalarını, dünyaya ait olan şeyi doğrudan arama cesareti. Hem de Türkçenin en zevkli ama dikenli dünya bahçesi olan Vüs’at O. Bener’in yapıtlarında.


Yazar gibi yazardı...

A. ÖMER TÜRKEŞ


10/06/2005

Geçen hafta içinde Vüs'at O. Bener'i kaybettik. Nerdeyse elli yıllık edebiyat yaşantısını görünmek, öne çıkmak, sevilmek, anlaşılmak, popüler olmak kaygılarından uzak geçiren bu büyük ustanın yapıtları gibi ölümü de sessizlikle kuşatıldı.

Geçen hafta içinde Vüs'at O. Bener'i kaybettik. Nerdeyse elli yıllık edebiyat yaşantısını görünmek, öne çıkmak, sevilmek, anlaşılmak, popüler olmak kaygılarından uzak geçiren bu büyük ustanın yapıtları gibi ölümü de sessizlikle kuşatıldı. Oysa Bener, dili, üslubu, kurgusu ve yazarlık duruşuyla hikâye ve romancılığımızın en özgün isimlerinden birisiydi.50 kuşağındandı Bener; edebiyat dünyasına 1950'de New York Herald Tribune gazetesi ile Yeni Istanbul gazetesinin ortaklaşa düzenledikleri öykü yarışması için yazdığı 'Dost' adlı hikâyesiyle adım atmış, ilk kitabı Dost'u 1952, Yaşamasız'ı 1957'de yayımlamıştı. Bir süre hikâyeciliğe ara verdi. Ihlamur Ağacı (1962) ve İpin Ucu (1980) sahnelenmek için yazılmış
oyunlardı. 1984'te Buzul Çağının Virüsü ile heyecan uyandıran bir giriş yaptı roman alanına. Uzun bir aradan sonra Siyah-Beyaz (1993), Mızıkalı Yürüyüş (1997), Kara Tren (1998) ve Kapan (2001) kitaplarıyla yeniden hikâyeye döndü. Bu döneme Bay Muhannit Sahtegi'nin Notları (1991) romanıyla Manzumeler (1993) adlı şiirlerini de sığdırmıştı.Uyumsuz, huysuz ve huzursuz

50'li yıllarda Türk edebiyatında hâkim eğilim toplumsal sorunların dile getirilmesiydi. Anlatımda ağırlıklı olarak gerçekçilik tercih edilmiş, bir kısım yazarsa sorunların bireydeki yansımalarını dile getirmek için farklı anlatım arayışlarına girmişlerdi. Bu arayışta modernizmin ve varoluşçuluğun etkileri görülür. Modernist estetiğin ve varoluşçuluğun hem iç hem dış, hem zihniyet hem yeni ifade imkânları anlamındaki etkileri edebi metinlere bireyin iç dünyasına ağırlık veren, 'bilinç akımı' ya da iç monolog teknikleriyle yazılan hikâye ve romanlarla yansımıştır. Elbette meselenin aydın psikolojisine, aydınların Cumhuriyet'in gidişatından duydukları hayal kırıklıklarına uzanan ihmal edilemez boyutu da var. Kimilerinin 'bunalım edebiyatı' adlandırmasına rağmen, bu akım içerisinde roman kahramanları dış çevreden ne tamamiyle yalıtılmış ne de dünyaları kişisel duygularla sınırlanmıştır; tersine, toplumsal gerçekler ve toplumsal eleştiri apaçık ortadadır.

Vüs'at O. Bener, işte bu tarz bir anlatımı benimseyen yazarlar arasındaydı. Hikâye ve romanlarının çoğunda benzer bir anlatıcı çıkar karşımıza; artık orta yaş sınırlarını çoktan geride bırakmış, neleri yitirdiğini bilen, bu nedenle biraz öfkeli, biraz kırgın ama sürüp giden hayatla ilişiğini kesmeyen, mesela ilaçlarını aksatmayan, geçim hesapları yapan, ev işleriyle uğraşan, uyumsuz, huysuz ve huzursuz bir tiptir o. Dili, uyumsuzluğunun farkında olan bireyin zaman zaman öfkeli, kimi zaman kırık, çoğunlukla hem kendisine hem topluma karşı acımasız iç dildir. Orhan Koçak'ın ifadesiyle, "Bener'de içsellik, sözgelimi bir Anatole France'ın o yatışmış, asude içselliği değildir. Kişinin sürekli kendini yoklamasıyla kurulan bir azap
odasıdır bu: (...) Sürekli kendine yönelttiği saldırılarla, kendinde hiçleştirdiği şeylerin bıraktığı boşlukla açılıyordur iç mekân."

Bener, bireyin dış dünya karşısında huzursuz ve uyumsuz iç mekânını, tutku ve acılarını, korku ve nefretlerini, çatışma ve çelişkilerle örülmüş ruh hâlini sergileyebilmek için uzun iç monologlara dayalı bir 'bilinç akışı' tekniği kullanmıştı. Seçtiği bu anlatım tekniğiyle bireyin zihnindeki düşünce süreçlerini tam da olduğu gibi, yani şekilsizliği, karmaşıklığı, tamamlanmamış ve çelişkili hâlleriyle yansıtırken, doğrusal bir mantık üzerine kurulduğu için düşüncenin yapısını dolaysız biçimde yansıtamayan dilbilgisi kurallarıyla elbette çatışacaktı. Bu nedenle kendine özgü bir dil yaratmıştır; süssüz, sade, anlatmak istediklerini eksiksiz anlatırken gevezeliğe hiç kaçmayan ekonomik bir dil. Sadelik, yazarın dile ilişkin titizliği ile ilgili. Hiçbir fazlalığa tahammülü yok sanki; öyle ki, bazen bir kelimeyi bir cümle genişliğinde kullanmıştır. Bir alıntı ile örnekleyelim:

"Metin görünürlerde yok. Alkol komasına girmiştir! Sorgulama faslı bitse de, iyice anlasak olanı biteni. Açıkça korkutmaca. Muhalefet Lideri'nin ucundan kenarından, belki de, dostlar alışverişte görsün niyetine başlattığı biçimci, yokumsu homurtuları bile susturacaklar. 'Hayvanları Koruma Derneği' üyesi olsam bari. Kitaplarımın büyük bir bölümünü yakmıştım sobada, gece yarılarını bekleyerek. İşyerindeki masamın kilitli gözünü açmışlar. Anahtar zor döndü, bunda bir iş var. Ne okuyordum o zamanlar? 'Ahuramazda Böyle Dedi.' Salaklar! Ne bulacaklarını sanıyorlardı? Yasadışı örgüt üyelerinin adlarını mı? Zarflarından ayıklanmış yığınla mektup geçmedi ellerine tutuklandığım gün. Sevindim. Oysa ne kalacaktı onlardan başka, ölümle yüz göz olacağım yalnızlık çağına? Pösi'ciğim, kırbıyık ayıcığım, okur okur, iç çeker, gülümser, baş sallar, arada bir kataraktlı gözlerin dalar, sulanırdı"

Ama hepsinden önemlisi, tıpkı Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar romanında kullandığı iç monologların diyalojikliği gibi, Vüs'at O. Bener'in dili de, iç monologlarla verilmesine rağmen, roman kişilerinin farklı ahlâki ya da ruhsal konumlarını ve eylemlerini aynı cümle içerisinde aktaran, insanın düşünce ve davranışlarının eş zamanlılığını, çoğul yapısını ortaya koyan diyalojik bir dildir.

Bener üslubu

Hikâye ve romanlarında oto biyografik kesitler bulabilirsiniz... Bir söyleşisinde "Ciddi biçimde vakanüvislik için gerekli notlarım yok, ama belleğime oldukça güveniyorum" diyen Bener, anlatılarındaki bu yaşanmışlıkları yadsımaz zaten; "Pek vurucu noktalar vardır, onları notlarımda olduğu için kullanmışımdır, ama geri kalanı büyük ölçüde yaşanmışlığa dayalıdır. Yaşayamadığım, bir bakıma yaşamayı tasarlayamadığım şeyleri kolayca yazıya dökemedim. Yaşamadığım şeyleri pek iyi yazamıyorum galiba. Şimdi vakanüvislik derken de, tabii tanık olduğum şeyleri de ilginç noktalarda, belli nirengi noktaları olarak yazılarımda, öykülerimde kullanmışımdır." Ancak deneyim ve anıları hikâyeden hikâyeye, romandan romana
ardışık bir sıra izlemedikleri gibi, hikâye ve romanları yazarın hayatına dolaysız bir geçiş de vermezler.

Anlatmayı sever ama hikâye etmez; başkasına değil, sanki kendisine anlatıyor gibidir. Zamanı yazmaya başladığı bir anda hayatın herhangi bir yerinden kavrar, olaylar kronolojik bir sırada ilerlemez, olup bitenleri bilincinde yansıdığı gibi, bilinç akışını izletecek biçimde, kendisini anıların yankılarına bırakarak nakleder; "Bir yeniye, bir eskiye götürüş. Sizin beyninizde de birtakım yankılanmalar oluyor, kendi yaşamınızla, gençliğinizle veya yaşlılığınızla bir paralellik kuruyorsunuz". Ancak eski ve yeni arasındaki uzaklık, yaşamak için kalan zamanın giderek kısalması her anlatısını giderek koyu bir gölge gibi örtecektir. Anlatıcının bilincinde geçmişten şimdiye kadarki bütün zamanlar tek bir anlatı anında bütünleşirken, zaman bütün
ağırlığıyla çöker üzerimize. Anlatı bir yandan geçmişe dair renkli, coşkulu ve canlı anılarla aydınlanır, hemen ardından o aydınlık yerini grisi olmayan bir karanlığa bırakır. Elbette bir hikâyesi vardır. Mesela, Buzul Çağının Virüsü'nde taşrada mal müdürlüğü yapan Topal Osman'ın doktorun karısıyla yaşadığı aşkı, dedikodular ve siyasi tercihleri nedeniyle başının derde girişini, mahkeme sahnelerini, Ankara'ya dönüp bir işe yerleşmesini ve yaşlılık yıllarını, Bay Muhannit Sahtegi'nin Notları'nda ise yaşlı bir adamın dar bir çevrede sürdürdüğü ilişkilerini anlatır. Ama anlatılar ne Osman'ın ne de Muannit Sahtegi'nin geçip giden hayatlarına odaklanır. Olay örgüsünü çok gevşek, roman kahramanlarının hayatlarından bölük pörçük kesitler verecek tarzda kurgulamıştır Bener. Bu savrukluğun arkasında çok titiz bir üslupçuluk gizlenmiştir; her sözcüğü, cümleyi, düşünceyi, duyguyu ve olayı vermek
istediği bütünlüğe uygun biçimde titizlikle seçmesini sağlayan ödün vermez bir üslupçuk...

Klasik anlatım geleniğinin dışına kaçan, bir anlatıcının zihnine odaklanan ama bireyi öne koyduğu hikâyelerinde toplum ve birey arasındaki çatışmayı, toplumsal meseleleri yakalamayı da bilen Bener, trajikle komiği, komikle trajiği ironik anlatımıyla birleştirmiştir. Roman kişileri ise kendilerinden hesap sormasını bilen, kendinden olduğu kadar dünyadan da sorumlu olan, bireysel ahlâkları yetersiz kaldığı anlarda yukarıda vurguladığım acımasız iç hesaplaşmalara savrulan insanlardır. Ama bu iç hesaplaşmalar arınmacı, ağlak ve kolaycı bir tavır değildir. Veysel Öngören'in ifadesiyle "Bu, insani olanın açığa çıkışıdır." Nitekim, Topal Osman, Buzul Çağının Virüsü'nde savaşa isyan ederken "Altta kalanın canı çıksın çarkının kısır
döngüsüne hep birlikte katkımızın aymazlığına, bireysel, dönek mutluluğumuzun soysuzluğuna, bile bile körlüğümüzün sıkılmazlığına boğalar gibi kızıp, çılgına dönsek de, elleri böğründe kalakaldığımız için boğulmalı değil miydik hıçkırıklara?" diye soracaktır kendisine; "timsahsam, sürüngensem, bu puştluğumun, ikiyüzlülüğümün ayrımındayım, katalavis!"


Vüs`at O. Bener


http://www.iletisim.com.tr

Biyografi

1922 yılında Samsun’da doğdu. İlk, orta, yüksek öğrenimini Anadolu’nun çeşitli yörelerinde tamamladı. 1941-1978 döneminde kamu kesiminde görev yaptı. 1979-1992 döneminde bir sendikanın danışmanlığını yürüttü. Şimdi emekli. 1950 yılında New-York Herald Tribune gazetesi ile Yeni İstanbul gazetesinin ortaklaşa düzenlediği öykü yarışmasına katıldı. Dost adlı öyküsü dikkat çekti. 1950-1957 döneminde yazdığı öyküleri genellikle Seçilmiş Hikâyeler, Varlık, Yeditepe dergilerinde yayınlandı. Bu öykülerden bir bölümü Dost adı altında (1952); bir bölümü Yaşamasız adı altında kitaplaştırıldı (1957). 1962 yılında ilk oyunu Ihlamur Ağacı basıldı, oyun Türk Dil Kurumu’nun 1963 yılı tiyatro armağanını aldı. 1977 yılında 29 öyküsü yine Dost adı altında, tek cilt halinde basıldı (2. baskı). Öykülerinden, Dost Fransızca’ya; Batak Almanca’ya; İlki İngilizce’ye çevrildi; çeviren William Hickman, yazar hakkında bir inceleme yazısı da yayınladı. Öyküleri, yabancı ve Türk antolojilerinde yeraldı. Dost, 1986 yılında, kitaplarına girmeyen öykülerini de içermek suretiyle yeniden basıldı (3. Baskı). Yazarın ikinci oyunu İpin Ucu, 1980 Abdi İpekçi Armağanı’nı bir başka yazarın yapıtıyla paylaştı. Daha sonra bu oyun da kitaplaştırıldı. İlk romanı Buzul Çağının Virüsü 1984 yılında basıldı. İkinci romanı Bay Muannit Sahtegi’nin Notları 1991 yılında basıldı. İletişim’de 1993’de Ihlamur Ağacı, Siyah Beyaz; 1994’de Manzumeler adlı kitapları yayınlandı. Siyah Beyaz 1993 Yunus
Nadi, 1993 Sedat Simavi Vakfı ödüllerine ortak oldu.

 

Yazarların Yazarı: Vüs’at O. Bener

Hasan Uygun

"SONRASIZLIĞIN BUHRANINDA BİR YAZAR"

                “Mutluluk, bilinç susuncaya değin, belleğinden avuntu çıkarabilenlere özgü olsa gerek.”  Siyah-Beyaz / Vüs'at O. Bener


Çok gezen mi çok bilir, çok okuyan ya da yaşayan mı?

Bu veya bunun gibi klişe bir soruyla söze başlamak belki biraz abes kaçacak biliyorum, ama birikimli bir insanı tarif ederken, hayat deneyimini nasıl edindiğini öğrenmek için de bu soru kaçınılmaz olarak gündeme geliyor. Hayatında doğru dürüst bir şey okumamış, hatta okuma-yazması bile olmayan, ömrü boyunca yaşadığı yerin sınırlarını aşamamış yaşlı bir insanın da birikimi, anıları vardır; dünyanın dört bucağını gezmiş, boyunca kitaplar devirmiş, deyim yerindeyse sakalını değirmende ağartmamış insanın da.

Ne söylendiği, nasıl ortaya konulduğu ayrı meseledir, ama edebiyat her şeyden önce bir birikim işidir ve her hayat birikimimin bir değeri vardır. İster birikimini doğadan, hayattan edinmiş olsun isterse de kitaplardan; insanın yaşadığı dünyayı sanatla yorumlayışı yeni bir şey değildir. Medeniyet sürdükçe de sanat hep var olacaktır.

“İkinci Yeni'nin ilk hikâyecisi”
Çok gezen, çok okuyan ve çok yaşayan bir insanın elbette diğerlerinden farkı vardır. Edindiği hayat tecrübesi, hele paylaşılabilir bir nitelik kazanıyor ve sanat yoluyla ortaya konuluyorsa, hem kendini sağaltması hem de başkalarına yol gösterici olması açısından önemlidir. Yol göstericilikten kasıt, illaki bir amaç sahibi olmakla ilgili de değildir aslında. Kendi doğallığınca, bir nehrin hep aynı mecrada akarken etrafını aşındırması, yüzeyi değiştirmesi, ama öte yandan da hayat saçması gibi. Bazen de ölüm. Şiddeti, onu doğuran besleyen kaynaklarla ilgilidir. Ne kadar dolmuşsa o kadar da coşmaya, tehlikeli olmaya meyillidir.

Tehlikeli Oyunlar'ı severiz, ama tehlikeli insanlarla hiçbir zaman işimiz olmadı. Tam tersine, daha katlanılabilir bir dünyayı hem kendileri hem de diğerleri için isteyen, varoluşunu özgürce gerçekleştirmekten başka bir çabası olmayan, tırnak içinde “bilge” insanlardır anlamaya çalıştıklarımız.

Vüs'at O. Bener'den bahsediyorum tabii ki. Bilge Karasu'dan, Yusuf Atılgan'dan, Sevim Burak'tan, kısacası önemli bir sıçramayı gerçekleştirip edebiyatımızın varoluşçu damarını oluşturan, besleyen, büyüten kuşaktan. 1950 kuşağından günümüze, eserlerinde varoluşçuğun izini sürdüğümüz bazı yazarları inceliyoruz bir süredir MaviMelek'te. Bizce, Enis Batur'un, “İkinci Yeni'nin ilk hikâyecisi”(1) olarak tanımladığı Vüs'at O. Bener de bu kuşağın temel taşlarından biridir. Sözün burasında Radikal Kitap'taki yazısjhhggv rdeszz<<ında Semih Gümüş'ün,(2) Jale Özata Dirlikyapan'ın kitabındaki seçimine itirazını da gündeme taşımak yerinde olacaktır. Kabuğunu Kıran Hikâye - Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı(3) isimli kitabında Jale Özata Dirlikyapan, 1950 kuşağından bazı hikâyecileri inceleyerek öykücülüğümüzün önemli bir dinamiğine işaret etmektedir. Ancak bu kitaptaki yazar seçimi bir itirazı, tartışmayı da gündeme getiriyor. Sait Faik 1950 kuşağı öykücüsü müydü? Gümüş'e göre “Sait Faik'i bir başına bırakmak daha doğru”dur.(4) Ne ki bu çalışmada Vüs'at O. Bener, Ferit Edgü ve Leylâ Erbil'in öne alınması, 1950 kuşağının karakteristiğini daha iyi ifade ederdi önerisine de katılmamak elde değil. Semih Gümüş'ün de 1950 kuşağının isim listesinin başına oturttuğu Vüs'at O. Bener, gösterişten uzak, öne çıkmayı sevmeyen mütevazı yapısıyla ve aradaki uzun soluklu molalarına rağmen dile ve metnin kurgusal yapısına getirdiği yeniliklerle, kuşağıyla birlikte günümüzü de etkileyerek bir öncü olmayı sürdürüyor. Cevat Çapan'ın da dikkat çektiği gibi, Bener için, “1959-1978 arası, bürokrasi çarkını döndürme çabalarında boğulduğu, dişliler arasında ezilmemek için olanca gücüyle didinip durduğu”(5) yıllardır, ve 70'li yılların sonunda Yazı dergisinde yayımlanan “Biraz da Ağla Descartes” öyküsüyle döner yazın yaşamına. 1980'li yıllardan sonra ise Buzul Çağının Virüsü, Bay Muannit Sahtegi'nin Notları, Siyah-Beyaz, Mızıkalı Yürüyüş, Kara Tren ve Kapan'la yeniden gündeme gelerek kendisi gibi “suskun bir yazar için tam bir patlama anı”(6) yaratır.

“İç konuşmalarıyla daha derli toplu, daha titiz bir Sait Faik”
Biraz gerilere dönersek, 1950 yılında, “Dost” adlı öyküsüyle New York Herald Tribune ve Yeni İstanbul gazetelerinin düzenlediği Dünya Hikâye Müsabakası'nda dördüncü olarak dikkat çeken Vüs'at O. Bener, henüz 28 yaşındadır ve o dönemde hayatına yeni bir yön çizmeye çalışmaktadır. Daha sonraki üç yıllık zaman dilimine ise ikinci bir evliliği, tutukluluk ve cezaevi dönemiyle kıdemli yüzbaşı olarak atandığı Siirt'te üç aylık görevinin ardından askerlikten istifasını sığdırır.

Önce (zorunlu da olsa) çok gezen tarafından bakmak gerekirse, askerlik görevinden istifa edip Ankara'ya yerleşene kadar, Türkiye'nin birçok yerini gezmiş bir yazardır Vüs'at O. Bener. Dik kafalı bir öğretmen olan babası Mustafa Raşit Bey, atandığı, sürüldüğü görevler veya işsiz kaldığı dönemlerde çalışabilmek için ailesini de sürükler peşi sıra. Nitekim 1922 yılında Samsun'da doğar Vüs'at O. Bener. 1928'de ise babasının işi nedeniyle ailece Kıbrıs'a taşınırlar. İlkokula da Kıbrıs'ta, İngiliz Koleji'nde başlar. Buradaki kısa süreli ikametin ardından annesi Mediha Hanım ve kardeşi Erhan'la birlikte Amasya'ya dedesinin yanına giderler. Burada yaklaşık olarak bir yıl kalır. İlkokulu 1932 yılında Erzincan'da bitirir. Ardından Bursa'ya taşınırlar. 1935 yılında ise, yine babasının görevi nedeniyle bu kez Sivas'ta bulurlar kendilerini. Ortaokulu Sivas'ta bitiren Bener, 1936 yılında Bursa Işıklar Askeri Lisesi'ni kazanarak ailesinden ayrılır. 1939 yılında ise altı ay Kayseri'de staj yapar. 1941 yılında Kara Harp Okulu'ndan birincilikle mezuniyet; ardından Edremit, Dikili ve Bergama'da geçen ilk görev yılları ile ilk evlilik Vüs'at O. Bener'in hayatına ardı ardına eklenirken Türkiye de 1950'li yıllara dayanır. İlk çok partili seçim, Demokrat Parti iktidarı, cumhuriyet devrimlerini ilk aşındırma girişimleri ve nihayetinde uluslararası anlaşmaların gereği olarak yurt dışına ilk asker gönderimi. Kore faciası ve aydınların itirazları. Ardından gelen sansür, baskı dönemi. Seçimle işbaşına gelmiş bir partide boy gösteren faşizan eğilimler. Takipler, sorgular, gözaltılar, tutuklamalar…

Burada biraz daha dönemin koşullarından bahsetmek yerinde olacaktır. Büyük bir yıkımın ardından, hem kültürel hem de siyasi açıdan kendine yön bulmaya çalışan bir ülkede, ardı ardına gelen devrimler, yaşanan sosyal değişim, Bener ailesinde de yankısını bulur kuşkusuz. Ancak aydınlanmanın, batıyla girişilen siyasi kültürel ilişkinin bireylerde yarattığı beklenti, Demokrat Parti iktidarıyla ters yüz olunca bir süre sonra aynı umutsuzluktan, hatta baskıdan Bener ailesi de nasibini alır. Oysa askeri lise sıralarında, Atatürk'ün ölüm haberi alındığında –istisnalar hariç– hüngür hüngür ağlamıştı koca sınıf. Koca ülke ağlamıştı neredeyse. Peki ne olmuştu da topla tüfekle kovulan emperyalizm, davul zurnayla karşılanmıştı çok kısa süre sonra ve neden 1960 darbesini “devrim” olarak niteler 1950 kuşağı? Tabii çok yönlü ve siyasal açıdan bir Türkiye tahlili gerektirdiği için bu soruların yanıtını konunun uzmanı araştırmacılara bırakmak yerinde olacaktır; ancak Vüs'at O. Bener'in tutumuna benzer bir tutumu Bilge Karasu'da da görmekteyiz ki bu da düşündürücüdür.

Dönemin Türkiye'sinde siyasi açıdan büyük çalkantılar yaşanırken, aslında edebiyat açısından da büyük gelişmeler, köklü değişimler yaşanıyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarına tanık olmuş ve daha sonra 1950 kuşağı olarak anılacak bazı yazarlar, Tanzimat'la başlayan edebiyat serüvenimizi de başka bir mecraya taşırlar.

Yenilikçiliğin, deneyciliğin, yeni bir dil oluşturmanın kapısındaki bu yazarlardan biri de Vüs'at O. Bener'di kuşkusuz. “Konuları, insanları, olaylarıyla daha seçmeci bir Memduh Şevket; anlatımıyla, iç konuşmalarıyla daha derli toplu, daha titiz bir Sait Faik”ti o.(7) Toplumun önemli badireler atlattığı çalkantılı, sancılı dönemlerde sanatta da olumlu veya olumsuz bir sıçrama anı yaşandığı bilinen bir gerçektir. Türkiye açısından bakıldığında bu olguya, özellikle 50'li ve 70'li yıllar ile 1980 sonrası dönem incelenmeye değerdir.

Bir gün unutulacağını bile bile yazmak...
İlk öykülerinden son kitabı Kapan'a gelinceye değin Vüs'at O. Bener'in yazdıkları hep bir tartışmanın konusu oldu. Siyaset kaygısı gütmeden olgulara yaklaşımındaki soyutluk ve karakter(ine)lerine yüklediği karamsarlık genellikle yadırgandı; “bunalım” ve “kaçış” edebiyatı yaftasıyla bazılarınca eserleri yerlere çalındı. Ama kendi kuşağıyla birlikte ardından gelecekleri de derinden etkiledi ve her zaman edebiyat/sanatın (başkenti) kalbi oldu. Edindiği dostluklarla, oluşturduğu ortamla, gelişimine katkıda bulunduğu yazarlarla -kişisel yazın yolculuğunu askıya aldığı dönemlerde bile- hep bir adım önde durarak “yazarların yazarı”(*) oldu. Daha sonra ünlü birer yazar ve  eleştirmen olacak iki genç, iki yedek subay onun evinde hafta sonları bir araya gelip tüm coşkunluklarıyla edebiyattan dem vurdu. Tiyatrodan, sanattan konuşuldu. Başka dostlar da girdi hayatına; Cevdet Kudret, Erdal Öz, Salim Şengil, Turgut Uyar, Nezihe Meriç, Özdemir Nutku, Sevgi Nutku (Soysal), İlhan Berk, Bülent Arel, Can Yücel, Bilge Karasu, Şahat Sıtkı, Leylâ Erbil, Mehmet Önat ve Çiğdem Selışık gibi… Cevat Çapan'ın saydığı bu isim listesinde(8) Oğuz Atay baştadır tabii. Oğuz Atay'ı Vüs'at O. Bener'le tanıştırırken, Çapan'ı da Bilge Karasu tanıştırır.

Oğuz Atay ve Cevat Çapan'ın askerlik nedeniyle bulundukları Ankara'da, her hafta sonu Vüs'at O. Bener'in evinde bir araya gelip çevirdikleri tiyatro metinleri üzerine konuşmaları, Oğuz Atay'ın Pazar Postası'ndaki macerası… Bu dönemlerde iki öykü kitabı (Dost, Yaşamasız) yayımlanmış bir yazar olarak edebiyattaki konumlanışıyla yerini sağlamlaştırmış bir yazar profili çizer Vüs'at O. Bener. Ama hayatındaki çalkantılar, ikinci evlilikte bulamadığı huzur ve dönemin siyasi ve ekonomik koşulları bir süre aktif anlamda edebiyattan uzaklaştırır onu. Sıkıcı ve kuralcı memuriyet hayatı, aslında en başından itibaren yazdıklarını inkâr eden, çabasının anlamsızlığını bilen, sonrasızlığın buhranındaki bir yazar için şaşırtıcı da değildir. Belleğimize kazınan/kazıtılan üç-beş isim dışında tarihin çöp tenekesinin öğütücülüğünü bilen her birey gibi, her türlü çabanın da anlamsızlığının farkındaydı. Bireyin özgürce varoluşunu gerçekleştiremediği her yerde eksik bir hayatın yaşanacağını bilen, belki de bu yüzden susmaya çalışan biriydi. Vüs'at O. Bener'in dili, edebiyatta suskunun da dilidir aynı zamanda. Ölmek istediği halde ölmeye bile mecali olmayan… Atıldığı varoluşta bulantının, bungunluğun yükünü hep duyumsayan. Bener, yazma (belki de susku) nedenlerini sorgularken alabildiğine samimi ve gerçekçidir de. 1996 tarihli Düşler-Öyküler dergisinin ikinci sayısında öykücü Özcan Karabulut'un gerçekleştirdiği röportajda, “Bitli Şair” isimli öyküsünden bir bölümle şöyle yanıt vermektedir: “Kaçınılmaz unutuluşun burgacından kim kurtarabilmiş yakasını?” Evet, kim kurtarabilmiş ki, varoluşunun kaderine isyan etmemiştir. Bir gün unutulacağını bile bile yazmak...

Buna rağmen yazmış bir yazardır Vüs'at. O. Bener; ne çok gezen ne çok okuyan ne de yaşayan tarafından, tanıklığının farkındaydı sadece. Bir ömre tanık olmak, kendi hayatı da olsa insanın, paylaşılması zorunlu bir yüktür. Mademki deneyimlerin üzerine inşa ediyor insan hayatını, doğru veya hatalı da olsa her deneyimin bir değeri vardır. Otobiyografi tanımıyla da kesişen öykü/romanlarında, yazarın gerçek hayatıyla örtüşen birçok noktaya, doğrudan anlatıma, gerçek isimlere rağmen, kurgusal boyut hep ön plandadır ve yazarın biyografisiyle haşır neşir olmayan bir okur için de kafa karıştırıcıdır. Tıpkı hayatındaki gelgitler gibi, eserlerindeki anlatıcı karakter de bu gelgitler, salınımlar arasında içinde bulunduğu andan hayatının farklı dönemlerine gidip gelmekte, kronolojik bir akıştan (hayat hikâyesinden) ısrarla kaçınmaktadır. Eleştirmenlerin de değindiği gibi, “Denetimli bir bilinç akışı”dır Bener'in eserlerinde söz konusu olan. İlk anımsanan andan/yaştan en son bulunulan duruma/yaşa kadar sıralı bir akışla değil bilinçle parçalanmış, dağıtılmış, bir yapboz gibi başı sonu ortası arasında gidilip gelinen, ilmekleri çapraz atılmış ve çağrışımlara yaslanan yapı onun metinlerine kattığı önemli bir özgünlüktür.

Yapbozu andıran metin yapısı
Vüs'at O. Bener'in metinlerinde (Kapan'daki bazı öyküleri ayrı tutarak) anlatılan tek bir hikâyedir aslında. Özellikle bir üçleme olarak kabul edilen Siyah-Beyaz, Mızıkalı Yürüyüş ve Kara Tren'de bu durum çok daha belirgindir. Fakat burada da olayların gelişim sırasından yaşanılana, hissedilene, anımsanana dair her şey parça parçadır. Her biri ayrı bir köşede. Her hikâye parçası ucu açık bir zincir gibi. Öbür uç yakalanıldığında kolayca eklenebilen.
Tabii bu parçaların her birinden sadece birer tane yok. Bazı parçaları değişik yapıların içinde tekrar görmek mümkün. Mesela, Kara Tren'in aynı adlı öyküsündeki şu parçayla, “Ev sahibiyle zor anlaşabildik. Somyamı koyduk. Çarşıdan pamuk yatak, çarşaf aldık, bir de örtü. Emir erim akrebe karşı cibinlik salık verdi. Tavandan atlarlarmış uykudayken. Somyamın ayaklarına da suluk konuldu. Meğer odalarda yatılmazmış. Damlarda yatılırmış sonra öğreniyorum.”(9) Siyah-Beyaz'ın “Bisiklet” öyküsündeki şu parça: “Geldiğim ilk günler, güç bela bir oda kiralamıştım. Akrepten korunabilmek için karyolamın ayaklarına içi su dolu kaplar koymamı salık vermişlerdi, bir de cibinlik, -atlarmış tavandan akrep- boğuluyordum sıcaktan.”(10)

Aynı şekilde Siyah-Beyaz'ın “Tuzak” öyküsündeki yaşlı adamın, küçük bir kız çocuğuyla kurmayı hayal ettiği ilişkide, kendisine isnat edilebilecek suçun korkusuyla kâbuslar görmesi gibi, Mızıkalı Yürüyüş'ün ilk bölümlerinde de benzer bir ruh haline yer verilmektedir: “Ama, ben birden duraladım. Yaşlıların çocuklara sarkıntılık ettiği öyküleri ana babaların korkulu düşüdür. Ekledim. 'Gelin, ama büyükleriniz, ana babanız izin verirse.' Koşa koşa gittiler, beklediğim gibi 'olmaz' denmiş. Nedenini de anlatmamışlar tabii.”(11) “Bütün gece kıvrandım durdum, ne demeye çağırdım çocukları. Akşama doğru gelecekler mi bilmem. Bir bahane bulmalı, dedeleriyle bir ağaç altında sohbet etmeleri bile sakıncalı görülebilir, sübyancı ihtiyara çıkar adım.”(12)

Vüs'at O. Bener'in, Siyah-Beyaz'daki “İstanbulin Şarkı” adlı öyküsü de yine yaşlıların çocuklarla kurdukları ilişkilerdeki yanlış anlamalar üzerine kurulu ve “Tuzak” öyküsüne okuru adım adım yaklaştırır nitelikte: “'Amma yaptın ha, sübyancı amca! İyilik meleği sözümona. İnce kollarına doldurduğu sarılı kırmızılı alüminyum bilezikleri şıngırdatarak- saçmalama! Gücün yetmez yazgımı değiştirmeye.'”(13)

Aynı karakterlerin farklı hikâye parçalarında belirmesiyle, benzer olay örgülerinin farklı yapıtlarında tekrarlanması Vüs'at O. Bener'in yukarıda da değindiğimiz ve yapbozu andıran metin yapısının özgünlüğüdür. Bir üçleme olarak kabul edilen Siyah-Beyaz, Mızıkalı Yürüyüş ve Kara Tren'e damgasını vuran olay örgüsü de bu yapbozun parçalarını oluşturmaktadır.

24. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nın onur yazarı
Aynı yapbozun parçalarına Kapan'da da rastlamak da mümkün tabii. Yaşamasız Yazabilmek - Vüs'at. O. Bener'in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım adlı eserinde Reyhan Tutumlu, anlatıcı, anlatım özellikleri ve zaman kullanımı açısından üçlemeye Kapan'ı da dahil ederek “dörtleme” tanımına ulaşmakta ve bu dört öykü kitabı arasındaki kopmaz bağlara işaret etmektedir.

2001 yılında yayımlanan Kapan, yazarın son öykü kitabı olmasının yanı sıra, bütün hayat deneyimini de damıttığı bir yapıttır. Alkolizm ile ölüm yaşam arasındaki çelişkide kendisine dayatılan hayatı yaşamaktan başka şansı olmayan ve hastalıklarla boğuşan yaşlı adamın izleği bu yapıttaki öykülere damgasını vurmaktadır.

Sonuç olarak, 1950 yılında “Dost” öyküsüyle dikkat çeken ve aradaki 50 yıllık zaman diliminde bazı duraklamalara rağmen kendini hep duyumsatan, 1980'li yıllardan itibaren ise, daha kısa aralıklarla yayımladığı eserleriyle bir patlama yaparak tekrar edebiyat gündemine oturan ve kendisinin ironik deyimiyle “Kırk yıl önce başlayan öykücülük serüveninde, kırk yıl sonra ödüllendirilerek” geç de olsa kıymeti bilinmiş bir yazardı Vüs'at O. Bener. Ancak 2005 yılının Ekim ayında düzenlenen 24. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nın onur yazarı, bu erince ulaşamadan 31 Mayıs 2005'te uzun bir hastalık döneminden sonra aramızdan ayrıldı. Ve ne yazık ki bu olayla ilgili etkinlikler onsuz gerçekleşmek zorunda kaldı.
~~~

*Doğrusu, “yazarların yazarı” tanımı Murat Yalçın'a ait. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Havva isimli Vüs'at O. Bener öykü derlemesinin “Sunuş” bölümünde “Salt okurların değil, yazarların da yazarı olduğu, öykücülüğümüzün onunla keskin bir dönemeci aldığı söylenmeli burada.” cümlesi bir yazar tarafından kurulduğu için, bu tanımı kullanmakta sakınca görmedim.

Dipnotlar:
(1) Enis Batur, “Vüs'at O. Bener İçin Çağrı”, http://www.radikal.com.tr/
(2) Semih Gümüş, “Kabuğunu Kıran 1950 Kuşağı”, Radikal Kitap, 2 Temmuz 2010 Cuma; Yıl 9, Sayı 485.
(3) Jale Özata Dirlikyapan, Kabuğunu Kıran Hikâye - Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı; Metis Yayınları, İstanbul, Haziran 2010.
(4) Semih Gümüş, “Kabuğunu Kıran 1950 Kuşağı”, Radikal Kitap, 2 Temmuz 2010 Cuma; Yıl 9, Sayı 485.
(5) Bir Usta, Bir Dünya: Vüs'at O. Bener, s. 10. Yayını Hazırlayan: Murat Yalçın. YKY, İstanbul 2006.
(6) A.g.y., s. 10.
(7) Mehmet H. Doğan, Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Cilt I, A-Z. YKY, İstanbul 2001.
(8) Bir Usta, Bir Dünya: Vüs'at O. Bener, s. 10.
(9) Vüs'at O. Bener, Mızıkalı Yürüyüş-Kara Tren, s. 118. YKY, 2. Baskı, İstanbul, Temmuz 2006.
(10) Vüs'at O. Bener, Siyah-Beyaz, s. 52. YKY, 2. Baskı, İstanbul, Mart 2007.
(11) Mızıkalı Yürüyüş-Kara Tren, s. 28.
(12) A.g.y., s. 29.
(13) Siyah-Beyaz, s. 73.
Sayı: 47, Yayın tarihi: 17/07/2010

hasan@mavimelek.com


TÜRK EDEBİYATINDA VÜS’ AT O. BENER


http://aysekaygusuz.com

Öykü edebiyatımızın olanaklarını zenginleştiren yazarların ilk akla gelenlerinden olan Vüs’at O. Bener; babası Raşit Sina’nın askere “Samsun Sahil Koruma” ya geri çağrılmasıyla, 1922 de Samsun’ da doğdu. İlkokulu Erzincan’ da, orta okulu Sivas’ ta okudu. Bursa Işıklar Askeri Lisesi ve Harp Okulu’ nu bitirdikten sonra ordu da yüzbaşılığa kadar çıktı. “Dost, Yaşamasız” gibi kitaplarını Etimesut’ ta, nöbetçi olduğu zamanda yazdı. 1953’ te ordudan istifa etti. 1957’ de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Ticaret Bakanlığı’ nda raportör, Karayolları Müdürlüğü’ nde ise Hukuk Müşaviri olarak görev yaptı (1941-1948). Halit Mısırlıoğlu’ nun çağrısı üzerine 1978-1992 döneminde 13 yıl bir sendikanın danışmanlığını yürüttü.

Çok okuyan, özellikle edebiyatı iyi bilen bir aileden gelen Bener; “Ben eleştirmen olmayı düşünüyordum. Belkide babamın Farsçayı, Arapcayı, Fransızcayı iyi bilmesinden gelen bir şey, annemde Fransızcayı çok iyi konuşurdu. Osmanlıcayı ve dili genelde çok iyi kullanabilmem babamın sayesinde oldu; aslında kendisi fizikçiydi. Salim Şengil’ in, Erhan’ın, diğer arkadaşların baskılarıyla öyküler yayımlamaya başladım”, diye anlatır bir söyleşide.

Mevlevi tarikatı soyundan gelen babası, birinci dünya savaşından sonra İstanbul’ a döner. İstanbul’ dan Anadolu’ya geçer, harita okur. Halep İdadisi’ de okuduktan sonra İstanbul’ a dönünce Maarif Müdürlüğüne atanır. İlk aldığı talimat misyoner okullarını kapatmaktır. Bu misyoner okulları arasında; Merzifon kadısı olan dedesinin, kızını okuttuğu misyoner okuluda vardır. Bener bu konu da şunları anlatır. “Merzifon’ da, Fransızların açtığı bir misyoner okulunda annemi okutur dedem. Dedem de Merzifon’ da kadı. Kadı efendi de tek Türk kızı olarak kızını o okula veriyor. Kadı dedem de son derece uyanık bir adam, 1908’ de İkinci Meşrutiyet ilan edilmiş. “Kadı kızını gavur etti” demişler. Ne ki, demiş ki, “Kızım Müslüman. Ona dini bilgiler vermeyin ama bir dil öğrenmek, kültür öğrenmek, sizden isteğim bu”.

Anadolu’ nun çoğu kentinde yaşayan ve gezen Bener; şehirleri ara sokakları, değişmeyen eski halleriyle sever. Çocukluğu Amasya mağaralarında, mezar ve türbelerinde geçer. Dedesinin mezarının bulunduğu Amasya yazılarına da girer. Kıbrıs’ ta İngilizce Koleji’nde okur. Ankara’ ya 1948’de gelir. ODTܒ lü hocalardan, Ayşe Bener Ilıcalı ile evlenir. Vüs’at O.Bener’ in Ankara sevgisi hep başkadır. Bilge Karasu, Oktay Akbal, Oğuz Atay, Cevat Çapan’ la tanışıklığı çok genç yaştan başlayarak gelişir. İlhan Berk, Cevdet Kudret, Sevgi Soysal’ la kendiliğinden oluşan dostluklar, Bener’ e ayrı bir başkent havası verir Ankara. Atatürk Orman Çiftliği’ne çok giderdi. Kendisi çiftliği şöyle anlatır: “ Çiftliğin çok güzel bir bahçesi vardı, orada müzik yapılırdı, piyano keman ve benzeri müzik eşlik ederdi. Gençken arada bahçede dans ediyorduk. Küçük lokantalar vardı ve o arada da Çiftlik lokantası. Çiftlik lokantası’nın hem bir bina olarak ilginç bir yanı vardı, yemek salonu çok hoştu. Servisi iyiydi, özeldi, Karpiç gibi. Karpiç de çok özeldi: Yazarlar, gazeteciler, Can Yücel, pek çok yazar ve şair.”

Çankaya’ da Sedat Simavi Sokak’ ta, tanıdıkların aracılıyla bulduğu kapıcı dairesine, bir masa, bir yatak atar. Sadece kendisine ait olduğu “çalışma evi” ne kapanır. “Buzul Çağın Virüsü” nü burada yazar. Daha sonra aynı binanın başka bir dairesinde yıllarca yaşar. “Her ne kadar kendim için yazıyorum derseniz deyin, bunun toplumda bir yankı bulmasını istiyorsunuz. Kolay da olmuyor”, diyen Bener; Ben profesyonel değilim, bilgisayarla yazmıyorum. İlla kalem ve kağıt, kalemin kağıt üzerindeki izini, hışırtısını izleyeceğim…” der.

Yaratıcı, sıra dışı, kendine özgü, atak dil kullanan has yazarlardandır. Birinci kişi tekil anlatımla olayları aktaran, iç derinliği, kişinin iç çatışmaları toplumla olan çatışmaları ve kendini acımasızca nasıl eleştirdiğini sanatsal bir dille okuyucuya ustalıkla aktarır. Bener 50’li kuşağındandır. Modernist estetiğin ve varoluşçuluğun hem iç hem dış, hem zihniyet hem yeni ifade imkanları anlamındaki etkileri edebi metinlere bireyin iç dünyasına ağırlık veren, “bilinç akım” ya da iç monolug teknikleriyle yazılan hikaye ve romanlarla yansımıştır. Kimilerinin “bunalım edebiyatı” adlandırmasına rağmen, bu akım içerisinde roman kahramanları dış çevreden ne tamamıyla yalıtılmış ne de dünyaları kişisel duygularla sınırlanmıştır; tersine, toplumsal gerçekler ve toplumsal eleştiri apaçık ortadadır. Vüs’at O. Bener bu tarz bir anlatımı benimsemiştir. Hikaye ve romanlarının çoğunda benzer bir anlatıcı çıkar karşımıza.

Dili, uyumsuzluğunun farkında olan bireyin zaman zaman öfkeli, kimi zaman kırık, çoğunlukla hem kendisine hem topluma karşı acımasız iç dildir. Bireyin dış dünya karşısında huzursuz ve uyumsuz iç mekanını, tutku ve acılarını, korku ve nefretlerini, çatışma ve çelişkilerle örülmüş ruh halini sergileye bilmek için uzun iç monologlara dayalı bir “bilinç akımı” tekniği kullanmıştır. Bu anlatımıyla zihnindeki düşünce süreçlerini tam da olduğu gibi, şekilsizliği, karmaşıklığı, tamamlanmamış ve çelişkili halleriyle yansıtırken, kendine özgü bir dil yaratmıştır; süssüz, sade. Kısa bir alıntıyla örnekleyelim: “Salaklar! Ne bulacaklarını sanıyorlar? Yasa dışı örgüt üyelerinin adlarını mı? Zarflardan ayıklanmış yığınla mektup geçmedi ellerine tutuklandığım gün. Sevindim. Oysa ne kalacaktı onlardan başka, ölümle yüz göz olacağım yalnızlık çağına? Pösi’ ciğim, kırbıyık ayıcığım, okur okur, iç çeker, gülümser, baş sallar, arada bir kataraktlı gözlerin dalar, sulanırdı.”

Hikaye ve romanlarında otobiyografik kesitler de bulabilirsiniz. Bir söyleşisinde, “Belleğime oldukça güveniyorum” diyen Bener, anlatılarındaki bu yaşanmışlıkları yadsımaz. “Yaşadığım, bir bakıma yaşamayı tasarladığım şeyleri kolayca yazıya dökemedim. Yaşamadığım şeyleri pek iyi yazamıyorum galiba. Şimdi vakanüvislik derken de, tabii tanık olduğum şeyleri de ilginç noktalarda, belli nirengi noktaları olarak yazılarımda, öykülerimde kullanmışımdır,” der.

Zamanı yazmaya başladığı bir anda hayatın her hangi bir yerinden kavrar, olaylar kronolojik bir sırada ilerlemez, olup bitenleri bilincinde yansıdığı gibi, bilinç akışını izletecek biçimde, kendisini anıların yankılarına bırakarak nakleder; bir yeniye, bir eskiye götürür. Klasik anlatım geleneğinin dışına kaçan, bir anlatıcının zihnine odaklanan ama bireyi öne koyduğu hikayelerinde toplum ve birey arasındaki çatışmayı, toplumsal nesneleri yakalamayı da bilen Bener; trajikle komiği, komikle trajiği ironik anlatımıyla birleştirmiştir.

Öykü ve roman edebiyatımızın özgün ve yalın türkçesiyle önde gelenlerinden olan Bener; edebiyat dünyasına 1950’ de New York Heralt Tribune gazetesi ile İstanbul gazetesinin ortaklaşa düzenledikleri öykü yarışması için yazdığı “Dost” adlı hikayesiyle adım attı. 1950- 1957 yılları arasında yazdığı öyküler, Varlık, Yedi tepe ve Seçilmiş Hikayeler adlı dergilerde yayınlandı. Bu öykülerden bir bölümü “Dost”(1952) bir bölümü de “Yaşamasız”(1957) de kitaplaştırıldı. İlk tiyatro oyunu “Ihlamur Ağacı” 1963 yılında Türk Dil Kurumu’nun tiyatro armağanı kazandı. İkinci oyunu olan “Ucu” 1980 Abdi İpekçi Armağanı’ nı bir başka yazarın yapıtıyla paylaştı. Öykücü ve romancı kimliğiyle tanınan Bener’ in “Dost” adlı öyküsü Fransızca’ ya, “İlki” adlı öyküsü İngilizce’ ye çevrildi. Bir süre yazın hayatına ara veren Bener, 1984’ te “Buzul Çağın Virüsü” romanıyla, dil ve anlatım biçeminde heyecanlı bir giriş yaptı. İkinci romanı “Bay Muannit Sahteği’ nin Notları” 1991’ de basıldı. “Siyah Beyaz” ile 1993 Yunus Nadi yayımlanmamış öykü ödülü ve 1993 Sedat Simavi Vakfı ödülü; Edebiyatçılar Derneği Altın Madalya Onur Ödülü’ nü aldı. “Mızıkalı Yürüyüş” 1997), Kara Tren” (1998), “Kapan” (2001) diğer eserleri olarak sıralanabilir. Bir de “Manzumeler” (1993) adında şiir kitabı bulunmaktadır.


ONUR YAZARI


07/10/2005

Benim kuşağım, Yapıt'ı Yazar'dan ayıran, soyan, zaman zaman da uzak tutmayı yeğleyen bir tür 'okuma terbiyesi' içinde yetişti. Yazar'ı Yapıt'ın arkasında silen (Blanchot)...

Vüs'at O. Bener için çağrı

ENİS BATUR
http://www.radikal.com.tr

Benim kuşağım, Yapıt'ı Yazar'dan ayıran, soyan, zaman zaman da uzak tutmayı yeğleyen bir tür 'okuma terbiyesi' içinde yetişti. Yazar'ı Yapıt'ın arkasında silen (Blanchot), öldüren (Foucault) bu yaklaşım sonuçta egemen olmamıştır belki; gene de, bir kitabın iki kapağı arasına sıkışmış metni büyüteç altına çekmeyi öğretmiştir.
Bugün dönüp bakıldığında, Antoine Compagnon'un deyişiyle "kuram iblisi"nin ortalığı kasıp kavurduğu dönemin bir bakıma kapandığı söylenebilir. Şüphesiz, 1965-80 arası yaşanan kuramsal canlılık, çözümleme ve yorumlama eksenlerinde göze çarpan atılımlar belli ölçülerde geri çekilmiş gibidir; ne var ki, Genette'ten Ossola'ya giden bir çizgide hâlâ sorgulayıcı bakışın verimliliğini sürdürdüğü de unutulmamalıdır.

Öte yandan, "Yazar figürü"nün arka plana itildiği günlerin sona erdiğini saptamak pek güç olmasa gerek: Yapıt'ın saltık ölçü olarak öne geldiği dönemin öncesindeki yarı yarıya romantik bu öge, şimdilerde "pazarlama stratejisi"nin vazgeçilmez parçası olarak okurun karşısına dikiliyor. Eskiden "yazarın dünyası",otobiyografisinde örtünen giz'li özellikler merakı kamçılardı; bugün "yapay kişilik" imâl ediliyor öncelikle, Yapıt'ının gücünden, etkisinden çok Yazar'ın şişirilmiş, sahte portresi medyatik platformdan yansıtılıyor -geçmişin "efsane yazar" imgesinin bu gelişme karşısında ne denli masum kaldığına tanık oluyoruz.

İtiraf etmem gerekir: Metni, kitabı, yapıtı gerçek yazınsal değer olarak ele almaktan geri durmamakla birlikte, başlangıçtan bu yana, okur kimliğimle, Yazar'ı silmeye ya da öldürmeye yanaşmadım. Besbelli içimdeki "eski usûl" okur direndi ve Yazar'ın "dünya"sını, olabildiğince yaşamöyküsünün bileşkenlerini, tavır ve edâsını kurcalamayı, bütün bu boyutların Yapıt'la bağlantılarını kurma çabasını vermeyi sürdürdüm. Sözgelimi Blanchot'nun yapıtını, kaybolmanın sınırlarına yaklaşan saklanma statüsünden yalıtarak okumaya kalkışmanın düzmece değilse olanaksız bir girişim olduğunu düşünüyorum.

Bütün bunlara, bir de en sıkı kuşatmasına Sartre'ın birden fazla kitabında rastladığımız "bağlama oturtma" kaygısını eklemek gerekir: Kolektif olmadığı durumda, Yapıt, bir bireyin ürünüdür; bireyse bağlamından soyutlanamaz: Ülkesinden, dilinden, çağından, sınıfsal kökeninden; toplumsal ortamından. İlişkilendirmek gerekir. İlişkilendirirken de kalıbın, basmakalıbın tutsağı olmamak.

İki dönem
Vüs'at O. Bener'i 1979'da tanıdım. İki dönem arası (Dost'un 1977'de yeni bir basımı yapılmıştı), yazı kuraklığı çektiği, harflerinin sustuğuna inandığı, daha doğrusu böyle bir sonuçtan dehşet korktuğu günlerdi. O yıl gerginlik doruğa tırmandı Ankara'da. İlk görüşmelerde yalnız kalamadık pek, karşılıklı küçük yoklamalarla geçti saatler. Ardından, baş başa çıkılan, yoğun konuşulan geceler geldi. Anladım ki bir köprüde, iyi ki "acele eden" Oğuz Atay'ın tersine ağırdan alıyor -bu onun birinci karakteri. Sonunda, "biraz da senin gayretinle" demişti, "Biraz da Ağla Descartes"ı tamamladı, Yazı dergisine verdi. Bir önceki sayıda, Londra'dan aradıydı Oğuz Atay, Türk Dili'nin çirkin müdahalesine kurban giden "Demiryolu Hikâyecileri"ni yeniden basmamı rica etmişti, o yayımlanmıştı; bir sonraki sayıda, Bilge Karasu'nun "Lağımlararası" çıkacaktı: Bu peş peşeliği, 1979-80 ortamına bir ölçüde ışık tutmak için
vurguluyorum çeyrek yüzyıldır bir daha aynı yoğunluğa varılamamış olmasının nedenleri üzerinde yeterince düşündüğümüzü sanmıyorum. "Biraz da Ağla Descartes" bana öyle geliyor hâlâ, ikinci dönemin ilk notasını veren bir öyküdür. Onu okuyasıya, elimizdeki son işaret, Dost'u kapatan "Öfke"ydi. İlk baş başa, derin
konuşmamızda "atonal bir Memduh Şevket" benzetmeme bayılmıştı, ikide bir dönerdi o yakıştırmaya; bana sorulacak olsa, düpedüz bir "işin adını koyma" çabasıydı bu: Vüs'at O. Bener, baştan uca, en alt katmanından en üsttekine, bir "halk hikâyecisi" oldu ve kaldı hep; MŞE ve Sait Faik gibi. Tuhaflıksa, tuhaflık bunu yaparken camaltı resmi ya da taşbaskı hikâyeciliğine uygun bir tekniği, üslûbu elinin kenarıyla yana itmesinden, soyutlama gücünü en pervasız prizmalarla yansıtmayı yeğlemiş olmasından gelir.

Kurgu ve sözdizimi

Nasıl gerçekleşmişti bu özel serüven? Vüs'at O. Bener'in yapı kurma sanatı bağlamında attığı iki temel, gözüpek adımla. Dost'un yazarı ilk II. Yeni hikâyecisiydi: Anlatı denklemlerini kurgu masasında altüst etmeye giriştiği için. Üç hamleden ortadakini çarçabuk devreden çıkarıyor, ardı ardına dizdiği iki ögenin toplamının üzerine seçerek eksilttiği ara ögenin gölgesini düşürüyordu. Okuru, bir açıdan bakıldığında tökezleten, bir başka açıdan bakıldığındaysa örgünün tamamlanması işlemine ortak kılan, 'işin iç'ine katan bir dokuma anlayışıydı bu.

Gelgelelim, burada bitmiyordu Bener'in getirdiği yenilik: Klâsik sözdizimi mantığını çözen, farklı bir yerleştirme önerisiyle okurun karşısına çıkan bir anlatıcı kimliği beliriyordu metnin arkasında. Üstüne üstlük bir biçim oyununa da indirgenemezdi tutumu, bir biçem kaygısına da: Düpedüz işlevseldi seçtiği sözdizimi, gerçekliğin biribirini besleyen, oysa biribirinden kopuk katmanları arasında ince teğel çalışmaları yapılmasını zorunlu kılıyordu yazı optiği.Yan yana, üst üste gelen, iç içe geçen bu iki alışılmadık boyut Vüs'at O. Bener'in anlatılarının giderek düz okumaya koşullandırılan okuru devredışı bıraktığını söylemeliyiz. Bir noktadan sonra "içe kapandığı"nın söylendiğini duydum; pek az okur onun "içe açıldığı"nı algılayacak, bunun yarattığı zenginlikten haz devşirmeyi bilecekti iyi yazının yazısı burada budur.

Aynalı otobiyografi

"Öfke"de en yüksek rakıma oturan yoğun öyküleme anlayışı, oradan başlayarak iyiden iyiye içbükey bir kıvam tutturacağı yaşam soruşturmasına yöneldi Vüs'at O. Bener'de. Buzul Çağının Virüsü 1984'de günışığına çıktığında, Yeni Gündem için yazdığım küçük okuma parçasında bir kez daha müzikal bir benzetmeye başvurmuştum: "Tam Bir Hüzün Konçertosu". Bilen bilir, o başlığı da çok sevmişti. Çizdiği taşra panoramasını benzersiz bulmuştum: Bugün, bugün Türkiye'yi sarıp sarmalayan, hâkimiyeti altına alan kültürün bütün altyapısını o gün ortaya çıkarmış olduğunu düşünüyor, irkiliyorum: Buzul Çağının Virüsü, 1945 sonrası Türkiye'sinin en acımasız anatomi albümüdür. Ülkenin gerçek yerlilerinin dünyası tel tel işlenmiştir o
kitapta. Şimdi olsa, konçerto yerine senfoni konçertant derdim: Kara alayın aynasını kendisine tutmadan önce memleketi üzerinde denemişti.

Bay Muannit Sahtegi'nin Notları'nın ilk yayıncısı ben olmuştum. 1987-1991 arası yazışmalarımıza, daha doğrusu Bener'in mektuplarına baktığımda, zorlu ikilemlerin pençesine düştüğünü görüyorum. Bir türlü, ana kıvam konusunda kendini ikna edemiyordu.

6 Mayıs 1988'de "Barışamadık bir türlü, Sahtegi'yle, duradursun, dedim" diye yazmış. Bir başka mektupta: "Metinde çok önemli yanlışlıklar saptadım. Tümünü yeniden gözden geçirmekliğim zorunlu. Bu nedenle basılması önerimi geri alıyorum" diyor. Üç yıl sonra, Remzi'de nihayet gerçekleşecek ilk basım öncesi titizlenme elbette sürüyor: "Bay Sahtegi'nin 2'nci provasını aldım. Düzeltmelerine ek düzeltmeleri yaptım. M. Ş. E.'nin bir sözü vardı: 'Son düzeltme hakkımı benden esirgemeyin!'. Hoşgörüne güvenerek, iki yerde küçük boyutlu
metin değişimi yaptığımı göreceksin, bağışla. (Teknik yanlış saydığımdan!). Prova üzerinde, tüm yanlışların doğrularını, noktalama, ayırma, birleştirme, ayraç, büyük harf, italik vb. ayrıntıları işledim. (Ayrıca önemli yanlış, ekleme gibi düzeltiler için bir cetvel hazırlayıp durdum)... Bencileyin titizsin biliyorum sen de, doğal karşılayacağından eminim dileklerimi...". Her şeye karşın, küçük bir dizgi yanlışı kalıyor o basımda: İmzalayıp gönderdiği nüshada, 47. sayfanın son satırındaki yer değiştirmiş iki harfi dolmakalemiyle düzeltiğini görüyorum. (Necatigil de öyle yapardı).

Titizlik, titizlenme ayrı. Ya ikilemlere, gelgitlere ne demeli? Doğaldı bu: Bay Muannit Sahtegi'nin Notları, mobil-aynalar düzenekli (meraklılar, komik bir versiyonunu Carelman'ın Bulunması Olanaksız Nesneler Kataloğu'nda görebilirler) bir otobiyografik girişimdi. Dünya yazımında, Cernuda'nın yetkin Ocnos'u bir yana, son yarım yüzyıl içinde yazılmış bu türden metinler arasında bir benzeri olmadığı inancındayım. Şimdiki Zaman'ın içinden geçmişin paramparça seyrini bir tutam, bir elinden sıvışıp gitmesi karşısında sallanan bir bakış. Vü'sat O. Bener'in kendi yazıları arasında kurduğu kolaj bütünlükleri, ustalığının hangi kerteye vardığının kanıtı. *
Doğru ölçüler, ölçütler koyduğumu, doğru okuma önerileri getirdiğimi savlayacak değilim; bu işin doğrusu eğrisi yoktur. Ne ki, "yetkin bir dili vardı" türü tekerlemelerden de, müthiş toplumbilimsel tafralardan da bıktığımı söylemeliyim. Ham okuru daha da hamlaştıracak yaklaşımlardansa, Yazar ile Yapıt arasındaki telin üstünde, metinleri okuyarak yere düşüp kafamızı gözümüzü yarmayı yeğlemeliyiz, diye düşünüyorum.

Yazma uğraşının en tehlikeli girdaplarına dalmış Vü'sat O. Bener'in yapıtı bize tehlikeli okuma girdapları vaat etmeyi sürdürüyor.


Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri Dizisi'ni Sunarken,

Süha Oğuzertem
İstanbul Bilgi Üniversitesi
Mayıs 2010

Yüzyılların çokkatmanlı, çoksesli birikimini bambaşka sözlerle bugüne taşıyan edebiyatları yalnızca kendilerine benzeten, kendilerinden türeten yalıtmacı eskil paradigmalar günümüzde temelden sarsılırken, edebi anlatımları ulusötesi, dünyalı bir perspektiften yorumlayan çalışmalar giderek yaygınlaşmakta. Kanımca bu, bilgiye ulaşmada sınırların erimesiyle birlikte, edebiliğin yeryüzünde tarih- ve kültürötesi mevcudiyetlerinin farkına varmamızın bir sonucu. Modernitenin geçirdiği değişime paralel olarak zihnimizdeki "edebiyat" nosyonu da kalıbını kırıyor; edebi izleklere, türlere, tarzlara ilişkin algımız, beklentimiz, yorumumuz dönüşüme uğruyor. Edebiyat tarihleri önemli yazarlar, yapıtlar, akımlar silsilesi olmaktan çıkmakta. Metinleri özerkleştiren, mutlaklaştıran, bağlamlarından yalıtan yaklaşımlar aşındıkça baş ve saf yapıt nosyonları da, onlar aracılığıyla verili tarihin doğrulanıp kutsanması da son buluyor. Folklorun sınır tanımadığının keşfedilmesini anımsatacak şekilde, ilk sekülerleşme hamlesinden sonra edebiyatlar ve eleştiri yeni bir dünyevileşme geçiriyor.

Bütün sorunlarına karşın daha eşitlikçi ve çoksesli bir dünyaya gidilirken, muhtelif ideolojik dürtülerle edebiyatı kendi kendisinden türetme, fetişleştirme, aşkınlaştırma, ektipleştirme çabalarının karşısında çoğul tezahürleriyle edebiyatlar "arıza yaratmak" ve cendereye sokulamamak üzere varoluşlarını sürdürürler. Ama bu her zaman özgürleş(tir)me hesabına yazılmaz; deneyime kapalı, içevliliklerle kısırlaşmış, dar görüşlülükle sakatlanmış ürünler de edebiyat namına dolaşımdadır hep. Dolayısıyla eleştiri, etiksizlik ve estetiksizliği hedefleyen edebiyat uygulamalarını, bunları koşullayan nedenleri gözden geçirmekten vazgeçmez; örneğin, metropol ve iktidar odaklı, kurmacacı, çoksatmacı ve benzeri seçeneklerin neden başatlaştığını araştırır. İnkârcı envanterlemeler, kalıplaştıran dönemlemeler, ayrıcalıklaştıran kanonlamalar, hiyerarşik klasiklemeler marifetiyle gerçekleştirilen taşralaştırma, marjinalleştirme işlemleri fark edildikçe, neden bazı edebi pratiklerin hakikatin dışına itildiği anlaşılır; ikincilleştirilen miraslar, alternatif güzergâhlar böylelikle gün ışığına çıkar.

Dünyadaki gelişmelere paralel olarak Türkiye'deki verili tarih ve edebiyat bilgisi de artık yetmemekte. "Bizim edebiyatımız bizi anlatır; zaten en iyi olanı hepsinden daha iyi anlatır" demenin artık mümkün olmadığı bir devre girildi. Hayatın, tarihin, edebiyatların gerçeklerinden çok zihinlere dayatılan, biz-bize-benzerizci eskil modele bağlılığın aşılmaya başladığı hissediliyor. Türkçe edebiyat bağlamındaki yenilikçi eleştiri, yazarları, yapıtları yetkeleştiren, edebiyat tarihini tekdüzeleştiren yorum tarzlarını gözden geçiriyor. Kuramsızlığı marifet saymayıp kuramlara eleştirel yaklaşma basiretini gösterebiliyor. Edebiyatın çeşitli tezahürlerine daha duyarlı, merkez-çevre etkileşimlerinin daha farkında, metinleri Şarklılaştırma ya da Garplılaştırma tuzaklarına düşmeyen, "içini dışını" kurcalayan incelemelere daha sık rastlanıyor. Ancak, eskilliğin özellikle akademide yoğunlaşan dar zihniyetini kırmak kolay olmayacak. Uzun yıllardır bu alanda bilimsel kazanımlar sınırlı kalmış, özgün, eleştirel, dünyalı düşünceyi özendirmek şöyle dursun, bilinçli olarak törpüleyen ortamlardan öz-Türk edebiyatı namına yapılan öz-propaganda dışında bir katkı pek beklenememişti. Bu atmosferin metinlere yansıyan hasılatı ise, bir yandan "edebiyatın hakiki maksadı ve mahiyeti" üzerine ölçüsüz beyanlarda bulunma, diğer yandan da geleneği teksesli okuma, edebiyatı malzemeleştirme, fikrimizin vesilesine dönüştürme, spekülatif amaçlarla sömürme, birincil ve ikincil kaynakları talan ederek alıntıları yığma, açık ya da örtük intihallerle bezeme şeklinde biçimlenmişti.

Metis Yayınları'nın, Bilge Karasu'nun vasiyetine uygun olarak, Türkçedeki, Türkiyeli ya da Türkiye'yle ilgili edebiyatlara evrensel ölçütler içinde eleştirel yaklaşan çalışmaları yayın programına almasının, öncelikle Türkçe edebiyatla ilgili yenilikçi bilincin serpilmesine katkıda bulunacağını sanıyoruz. Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri Dizisi'nde dönem, tür ve konu sınırlaması olmaksızın, Türkiye bağlamındaki edebiyatlarla ilgili, birincil ve ikincil kaynakların hakkını veren özgün çalışmalar yayımlanacak. Edebiyatla ilgili olmak kaydıyla çeviribilim, dilbilim, psikoloji, siyaset, sosyoloji ve tarih gibi alanlardan eleştiri ve kurama yapılacak karşılaştırmalı ya da disiplinlerarası katkılar da dizide yer bulacak. Türkiye' deki nitelikli eleştirel üretimi özendirirken uluslararası eleştiri literatürünün de bir parçası olmayı hedefleyen dizinin kitaplarının, rüştünü çoktan ispat etmiş Metis Eleştiri kapsamında yayımlanması son
derece memnuniyet verici.


 


>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!