|
Kitabın ana
temalarından biri de “zaman”. “Yukarıda” sanatoryumdaki zaman ile
“aşağıda” düzlükteki zaman kavramı arasındaki fark büyüktür.
Yukarıda, bölümlere ayrılmayan anlamsız, tekdüze bir “sonsuz şimdi”,
“zamansız zaman” içinde yaşanmaktadır. Aşağıda ise her hareket
stresli saat tiktaklarına bağlanmaktadır.
Castorp zamanın hep aynı olmadığını, bizim deneyimlerimiz kadar kısa
ya da uzun olduğunu söyler. Bu deneyimlerimize göre zaman uzayıp
kısalır, genişler daralır. İnsanın hastalanıp yatağa düştüğü
günlerin, hatta ard arda gelen, monoton günlerin nasıl hızla geçtiğini
biliriz. Yalnızca kendini yineleyen, sonsuz bir gündür. Günler
birbiri üzerine yığılır ve insan bir tekdüzelik, durağanlık, sonsuzluk
kavramı içinde yaşar. Bu görüş Castorp için de geçerli olmuş ve artık
“şimdi” bir ay, ya da bir yıl önceki “şimdiye” karışır olmuş ve “her
zamana” dönüşmeye başlamıştı.
Sanatoryumdaki zaman
kavramının yokluğuna alışamayan ve bir an önce birliğine katılmak
isteyen disiplinli, dürüst asker Joacim için ise bir dakika,
saatinin yelkovanının kadranda bir tur
yaptığı yaptığı bir zaman parçasıdır. Castorp “zamanı mekan ile
ölçtüğümüzü söyler.” Bu ilginç varsayımı:
“Hamburg’dan Davos’a yayan giderseniz yirmi
saatte varırsınız ama bu yolculuk beyninizde yalnızca bir andır.”
diye açıklar.
İnsanın deneyimlerini yaşadığı kadar bir süredir zaman. Berghof
Sanatoryumunda bir gün bir ay, belirgin bir zaman dilimi değildir.
Bir gün: bir ay, ya da bir yıl olarak algılanabilir.
Mann
“Gerçek
zaman, bölünme diye birşey bilmez aslında. Yeni bir ayın
başlangıcında ne gök gürültüleri, ne de borozan sesleri duyulur; yeni
bir yüzyılın başlangıcında da top atan ve çan çalan. biz, ölümlüler,
oluruz.”
der.
Zamanın deneyimlerle yorumlanan bu farklı anlatımı kitabın teknik
kurgusuna da yansır. Kitabın birinci bölümü yalnızca Hans
Castorp'un
sanatoryumda geçirdiği ilk gününü anlatır.
“Yolu
ilk defa geçtiğinizde daha uzundur.”
Dördüncü bölümden sonra artık haftalar, aylar hatta yıllar birbirini
kovalayacaktır. Castorp bu kesintisiz süregiden zaman kavramına
alıştıkça onun için zaman gerçekten akıp gidecek, romanın akışı da
aynı derece hızlanarak daha ileri bölümlerde, ayları, giderek yılları
kapsayacaktır.
“...zaman yazgının darbesini yiyen kahramanımız genç Hans Castorp için
nasıl uzayıp kısalıyorsa, iyi bir sıralama ve öykü kurallarına göre
bizim zaman deneyimimizin de aynı biçimde uzayıp kısalması,
genişlemesi, daralması gerekiyor... “ der Mann.
Yakalandığı tipide yolunu kaybeden ve sanatoryuma gittiğini sanarak
karda sürekli daireler çizen Castorp. “iç yolculuğunun” doruğa
ulaştığı ve aydınlanma ile sonuçlandığı “Kar” adlı bölümde, zamanın
bir tek çizgi izleyemiyeceğini, yani “lineer” bir zaman kavramının
olamıyacağını; mevsimlerle döngüsel olarak yinelendiğini ve döngüsel
bir ortamda “lineer” i aramanın imkansız olduğunu anlar.
“BİLDUNGSROMAN”
Oniki yıl aralıksız
çalışma ile tamamlanan Büyülü Dağ “Bildungsroman”
geleneğinde yazılmıştır. “Bildungsroman” kahramanın kendisini
yapılandırmak üzere çıktığı bir “iç yolculuğun” ve bu yolculuk
sırasındaki “eğitim sürecinin” romanıdır. Kahramanın hem kendini
tanıma, bilinçlenme, hem de dünyadaki rolünü anlamak için çeşitli
evrelerden geçerek “Büyülü bir Dağ” doruğuna ulaştığnı anlatır.
Kahramanın kendisi dışındaki karakterler yalnızca ana kişiye bu özel
yolculuğunda hizmet için kullanılır.
Kitabın girişinde
Hans Castorp’tan “sıradan” bir insan olarak sözedilir ama kitap
ilerledikçe Castorp’un hiç te öyle sıradan bir kişi olmadığını görecek
“Büyülü Dağ” daki kişisel eğitim sürecinde yoluna çıkan “dualist”
(ikilemci) ögelerden yararlanarak, ama kendisini bunlardan hiç
birisine adamadan “iç yolculuğuna” devam ettiğini göreceğiz.
Sanatoryum’da dünyanın değişik yörelerinden gelen zengin insanlar
farklı davranışları, aksaklıkları, eksiklikleriyle hasta bir dünyanın,
hastalıklı örnekleridir. Kendi dünyalarına hapsolmuş, zaman kavramını
yitirmiş, zevk ve sefa alemine dalmış bu basit insanlar kitabın
sonuna kadar hiç ilerleme kaydetmeden aynı kalırlar. Basit Frau
Stohr. Hans Castorp'un tutkun olduğu pasif ve tensel Clavdia Chauchat,
çıkarcı doktor Behrens gibi. Hans Castorp’un ateşinin yükselmesi,
farkındalığının göstergesi ve bilincinin ve zekasının giderek
keskinleşmesi anlamını taşımaktadır.
Castorp’un manevi ilerlemesinde ona öncülük eden, yol gösteren en
önemli kişilerden biri, aklın, mantığın ve demokrasinin savunucusu,
hümanist İtalyan Settembirini; diğeri ise onun karşıtı olan
Yahudilikten dönme Cizvit papazı Naptha’dır. Her ikisi de onun bu
“iç yolculuğuna” önemli ölçüde yön verirler.
“Leitmotif”
Kitapta ayrıca, müzikte bir kişininin, bir olayın, bir yerin tanımını
yapmak için kullanılan ve bu olgularla yeniden karşılaştılığında
yinelenen “leitmotif” tekniğinden yararlanılmıştır. Joachim omuzunu
silker, Hans Maria Mancini purolarını tütürür, battaniyeler hastalığı
anlatır, günde iki kez sunulan çorba, zamanı dilimlere ayırır. Hippe
ve Clavdia kalem aracılığı bir leitmotifi paylaşırlar. Castorp
Clavdia’ya duyduğu güçlü çekimin kaynağının gençlik yıllarındaki
arkadaşı Hippe’ye duyduğu tutku ile paralel olduğunu bulgular. Yıllar
önce Hippe’de ödünç aldığı kalemi daha sonra soyut olarak Clavdia’ya
iade edecektir. “Kalem” olayı kitabın ana “leitmotif”lerinden birini
teşkil etmektedir.
Mann’nın kullandığı motiflerden bir diğeri ise “7” sayıdır.
Sanatoryumda yedi masa vardır, Hans Castorp'un eğitmenlerinden biri
Settembrinidir “sette” İtalyancada yedi anlamına gelmektedir.
Hans
yedi yıl dağda kalır. Savaş alanına varmak için yedi saat yol
yürür. Kitap yedi bölümden oluşur,
Yedi sayısı Mann’ın mistik-metafizik leitmotiflerindendir.
Müzik
de kitabın ilginç motiflerinden biridir. Joachim, müziğin, zamanı
eşit parçalara böldüğünü ve böylece zamandan daha fazla tat almayı
sağladığını söyler. Aksi takdirde zaman tek bir bütün halinde
süregidecektir.
Settembrini müziğin duygusal olduğunu ve bu nedenle yıkıcı
olabileceğini belirtir. Bir bakıma haklıdır da. Daha sonraki
yıllarda Wagner’in müziği, Naziler arasında bir toplu histeri
yaratmıştır.
Doğu ile
Batı Sentezi
Mann
aristokrat aile yapısı nedeniyle zaman zaman, geleneksellikle ve
tutuculukla suçlanmıştır. Batı usulu demokrosinin Almanya’nın
gereksimleri doğrultusunda hiç değiştirilmeden uygulanmasına karşı
çıkmış ve Almanya’nın batı ile doğu arasında birleştirici bir rol
oynamasının doğru olacağı düşüncesini korumuştur. Mann’ın çok sevdiği
temalardan biri insanın gelenekleriyle şekillendiği fikridir. Castorp
kendisini Almanya’da bir kayıkta gölün karşı yakasına geçerken görür.
Alacakaranlıkta ay doğudan doğarken, güneş batıdan batmaktadır.
Alacakaranlık Almanya’nın içinde bulunduğu bulanık ortamı simgelerken
ay doğuyu, güneş batıyı simgelemektedir. Doğu batı sentezi fikri
günümüzde de güncelliğini korumaktadır.
“İç Yol”
Savaş öncesi fırtına
durgunluğunda yaşayan, zaman ve mekan kavramlarından soyutlanmış
Berghof sanatoryumu sakinlerinden her biri, gerçekte Hans Castorp'un benliğinin, ve
alegorik olarak Avrupa’nın bir parçasını temsil eder. Hans
Castorp'un “içsel
yolculuğu” süresince her birinin aksaklığını, karşıtlıklar
aracılığıyla görecek ve her birinin üstesinden gelerek bu “büyülü”
yolculukta doruğa doğru yol alacaktır.
Settembrini :
Akıl
ve mantığın sözcüsü, hümanist
Settembrini
Castorp’un, hastalık ve ölümde onurlu bir yön görmesine şaşar. Ona
göre beden, özgürlüğe giden yolu tıkamadıkça saygındır. Bu yüzden
hastalığa tepeden bakar. Castorp ise entelektüel yanının en fazla
hastalık ve ölüm karşısında çalıştığını hastalığının onu
duygusallaştırdığını ve bu nedenle farkındalığını arttırdığını
söyler. Settembrini bir yandan demokrasi ve liberalizmin havariliğini
yaparken diğer yandan inançlarında dogmatik ve fanatiktir.
Mann,
Castorp’un kendini tanımasına araç olarak “dualizm” tekniğini
kullanır. Bu karşıtlıkların çatışmasından, Castorp’un kendi
düşünceleri uç verecek ve o, bilinçlenme yolculuğuna devam edecektir.
Birbirine zıt kişilikler olarak çizilen Settembrini ve Cauchat
Hans Castorp'un kendisini bulmada birer atlama taşı olacaklardır.
Clavdia
:
Hans
Castorp
sanatoryumdaki hastalardan biri olan Clavdia Chauchat’a tutulur.
Clavdia’nın rontgenini bir fetişist gibi saklar. Tensel cazibesi ile
Castorp’u büyüleyen Clavdia Chauchat, mantıksız, duygusal, pasif
kişiliği ile Settembrini’ye kutup oluşturmaktadır.
Behrens :
Settembrini’nin eğitimini aşan Castorp bu defa da sanatoryumun
başhekimi Behrens’i incelemeye yönelir. Bezgin, inançsız, fırsatçı
Behrens yaşam ve ölümün okidasyonun iki yüzü olduğunu; yaşamın bir
hücre proteininin oksidasyonu olduğunu ve aynı zamanda ölmek anlamına
geldiğini söyler. Ona göre yaşam da ölüm kokar.
Hans Castorp Behrens’in
çürümüş, pesimist, sevgisiz söylemini kabul etmez. Anatomy
kitaplarını yutar gibi okur. Okudukça hayata saygısı artar. Beden ve
ruh ilişkisini sorgulamaya devam eder.
Dağ havası Castorpun
hastalığını arttırmaktadır. Hasta durumda
iken insanın tamamen duygusal olduğunu, duygusal insanın hayatı daha
iyi çözdüğünü anladığı için hastalığı şehvetle karışık bir istekle
ister. Evine dağda kalması gerektiğini yazarken mutludur.
Artık dağda kalacak ve karmaşık sorularına cevap arayacaktır.
Clavdia’ya
“...sen
simyasal ve Hermetik eğitimi duymamışsındır – bir yücelme. Maddeyi
aşma ve daha yüce olana doğru bir yükselmedir bu... ölüm saplantısı
yaşamı ve insanlığı sevmeye yol açar. ... İki yaşam yolu vardır: iyi.
doğru ve düzgün olan; kötü olan ölümden geçer, dahiyane olan da
budur.”
Okudukları sonucunda entelektüel ve fiziksel hayatın dengesini amaç
haline getiren Castorp, bütün engellere rağmen, bütün çatallanmaların
üzerine çıkacağı “iç yolu” üzerinde yürümeye devam eder Castorp’a göre
insan ancak karanlıkları aştığında aklın çızdiği yolu daha net bulur.
“Ölümün tehlikesi olmadan iyileşme; ateş olmadan arınma; günah
olmadan bağışlanma mümkün değildir. “
Sanatoryumdaki çılgın “Walpurgis Gecesi” sona erip Clavdia Chauchat da
sanatoryumdan ayrılınca Castorp aptal aşık kimliğini bırakarak botanik
çalışmalarına başlar.
Naphta :
Hans
Castorp
bilgi ve hayatı kavrama yolundaki arayışlarını sürdürmektedir. Akılcı
ve ahlakçı Settembrini Joacin ve Castorp'u sanatın doğasını ve insanla
ilişkisini anlatmayı amaçlayan estetik felsefeye inanan Naphta ile
tanıştırır. Naphta insanın irrasyonel olan şeylere rasyonel
olanlardan daha fazla itibar ettiğini söyler
Settembrini ile Naphta’nın bitmez tükenmez tartışmalarında
Settembri’nin sorusu, evrende monistik bir prensibin var olup
olmadığı, veya Naphta’nın savunduğu gibi ruh ve maddenin birbiriyle
çatışan iki ayrı kuvvet olup olmadığıdır.
Tartışmaları politika alanına sıçrar. Naphta doğal yasanın
demokrasinin temeli olduğunu savunur, ve doğal yasaların tanrısal
yasaların bir aynası olduğunu söyler.
Konu
engizisyona gelir. Naphta engizisyonun ruhları kurtarmak için
yapıldığını söyler ve kurtuluşun ancak “mutlu günah” “felix culpa”
sonucunda gelen pişmanlıkla gerçekleşeceğini anlatır.
Settembrini gibi
Naphta da yalnızca kendi görüşünün doğru olduğunu iddia eder. Castorp
her ikisine de hayrandır ama her ikisinin de temsil ettiği
sistemlerdeki eksikliklerini görmektedir. Giderek dünyadaki uyumu
görmektedir. Böylece Mann ne Settembrinin ne de Naphta’nın yanını
tutmaktadır.
Joachim
:
Görevine düşkün,
dürüst, vatanperver asker Joachim hayattaki “düzenli, samimi,
sorumluluk sahibi ve dürüst” insan prototipini çizmektedir. Joachim
iyileşmemesine rağmen birliğine katılmak üzere dağdan ayrılır ama
sağlığının daha fazla kötülemesi üzerine sanatoryuma geri dönmek
zorunda kalır.
Mynheer Peeperkorn :
Hans Castorp'un ruhsal eğitimine hizmet amacı ile Mann, okuyucuyu Mynheer Peeperkorn adlı
Javalı büyük bir çiftlik sahibi ile tanıştırır. Mantıksız, değişken
mizaçlı, nasıl davranacağı önceden kestirilemeyen bir tiptir Mynheer
Peeperkorn. Herşeyi birden söylemek ister ama sonuçta
söylediklerinden bir anlam çıkarılamaz. Buna rağmen çok etkin bir
kişiliğe sahiptir. Sanatoryumdakileri idaresi altına alır.
Karizmatik kişiliği Hitler’i andırmaktadır.
Doğuyu temsil eden
Clavdia ve Peeperkorn, baskı, esaret ve mantıksızlığın yüzlerini
okuyucuya göstermektedir.
Karda
“Aydınlanma”
Cadılar Bayramı çılgınlıklarını anlatan
”Walpurgis Gecesi” gibi “Kar” bölümü de kitabın dönemeçlerinden
biridir. “Walpurgis Gecesinde” başladığı ruhsal yolculuğunda iç
görüşü bulanıklaşan Hans Castorp muhteşem “Kar” bölümünde aydınlığa
kavuşacaktır.
Kabuslar, ile hayallerin iç içe geçtiği, leitmotiflerle bezenmiş,
zamanın döngüselliği içinde, dağın görkemli büyüsü gözler önüne
serilmektedir. “Kör kaos”, “beyaz karanlık” dediği kar yüklü doğada
yolunu kaybeden Hans Castorp ölüm ile pençeleşir. Kar içinde bu savrulma
Hans Castorp'un içinde bulunduğu ruhsal kargaşanın sembolüdür
Hans
Castorp
kar kaosu içinde yarı donmuş haldeyken hayalinde, bir renk cümbüşünün
içinde, Akdeniz kıyılarında tatil yapan mutlu insanları, şarkılar
söyleyen bir baritonu, mitolojik figürleri, mutlulukla oynayan
“güneşin çocukları” nı görür. Hayatın mutlu yönlerinin yansımasıdır
bu. Ancak biraz daha ileriye baktığında, bir çocuğu parçalayan ve onu
kanlı elleriyle yiyen cadılar görür. Bu kabus ta hayatın
acımasızlığını, çürümüşlüğünü ve yaklaşan savaşı simgelemektedir.
Gördüğü bu kabuslar ve hayaller, insan hayatının dualizmini
göstermektedir. Bilincinin sınırında olan Hans Castorp, bir
aydınlanma anı ile bu dualizmi aşacak ve ruhsal erginliğe
ulaşacaktır..
Başlangıçtan beri yaşam-ölüm iklilemini sorgulayan Castorp
“Bedeni
ve yaşamı tanıyan ölümü de tanır. ... ölüme ve hastalığa olan
ilgimiz yaşama duyduğumuz ilginin ifadesinden öte birşey değil
.”
der.
Artık
Settembirini ve Naphta’nın entelektüel kısırlıklarını görmektedir.
Sevginin kıvılcımı olmadan hiç biri, hiç bir şeyi çözemeyecektir. O,
ne Naphta’nın ne de Settembrini’nin tarafını tutacaktır. İkisinin
de palavracı olduğunu söyler. Onun için biri şehvet düşkünü ve sivri
dilli, öbürü ise ha bire akıl borusunu çalıp bir bakışıyla delilerin
aklını başına getirdiğini sanan bir düzenbazdır.
Castorp kısaca şu sonuca varır: insan zıtlıkların efendisi ve aynı
zamanda da yaratıcısıdır. İnsanoğlu dizginlenmeyen mantık
(Settembrini), veya terkedilen mantık (Naphta) yoluyla hiç bir şeyi
çözemeyecektır. Soyut sistemler insanın emrinde olduğuna göre insan
bu sistemlerin üstüne çıkmalıdır. Castorp ta bu insan için savaşmaya
karar verir. Ölümün, düşüncelerini hakimiyeti altına almasına izin
vermeyecektir.
“İnsan
karşıtlıkların efendisi, tüm bu karşılıklar o var diye var. Demek ki
o, karşıtlıklardan daha soylu. Ölümden de daha soylu, ölüme göre
fazla soylu. Ona zihinsel özgürlüğünü veren bu. Yaşamdan da daha
soylu. Yaşama göre fazla soylu Ona yüreğindeki inancı veren bu.
...
Aşk
ölüme karşıdır ve yalnızca o, ölümden güçlüdür, akıl değil. Biçimin
kaynağı da aşk ve iyiliktir; anlayış ve dostlukla kurulu bir
topluluğa, güzel insanlardan oluşan bir devlete biçim ve kültürünü
veren de odur.
Ah, ne
kadar aydınlık bir düş gördüm...
İyileşeceğim
ve ölümün düşüncelerime egemen olmasını engelleyeceğim. Çünkü iyilik
ve kardeşçe sevgi burada yatıyor. İnsan iyilik ve aşk adına, ölümün
düşüncelerine egemen olmasına izin vermemelidir.”
der.
Gördüğü rüyadan çok etkilenen Castorp insanın rüyalarını sadece terk
başına değil, toplum olarak ta görmekte olduğunu anlar.
O da her birey gibi bilinçli ya da bilinçsiz yalnız kendi hayatını
değil "çağının ve çağdaşlarının da hayatını yaşamaktadır.
Savaş
öncesi
boğucu
bir gerginliğin egemen olduğu ve Avrupa’nın sinirlerinin yay gibi
gerildiği günlerde,
dağda da iyi niyetin ve mantıklı tartışmaların yokolması, sonun
başlangıcını hazırlar. Hiç yoktan hastalar birbirleri ile kavgaya
tutuşur. Naziler yahudilere, Polonyalılar birbirlerine saldırır.
Sözlerle başlayan tartışmalar düpedüz kavgaya döner.
Settembirini ile
Naphta bir entelektüel anlaşmazlık sonucunda bir düelloda karşı
karşıya gelir. Hümanist Settembirini rakibine değil havaya ateş
edince onuru kırılan Naphta kendini vurarak intihar eder.
Hikayenin ivmesi o
kadar hızla artmaktadır ki artık büyülü dağın sınırlarını aşmakta ve
Castorp’u yeniden dikkatle ölçülen “aşağıdaki” zaman eksenine
fırlatmaktadır
Hans Castorp dağdan ayrılır
ve birliğine katılmak üzere yola çıkar.
Savaşın dehşeti içinde ilerleyen Hans bir ateş. demir, kurşun yağmuru
altında parçalanmış cesetler arasında yol alır. Mann
“İki kişi orada (güllelerden
korunmak için)
kendilerini yan yana yere
atmışlardı, oysa şimdi birbirlerine karışarak yittiler.”
der. Savaşın anlamsızlığını sorgulamaktadır.
“Tüfeklerine süngü takılı, sırt çantalı
oğlanlar. Üstleri başları ve botları kir içinde – insan onlara daha
insancıl ve güzel baktığında farklı resimler düşleyebiliyor.
İçlerinden birinin sahilde atını mahmuzladığını, yüzdüğünü,
yürürlerken dudaklarını tatlı sevgilisinin kulağına dokundurduğunu,
ya da başka bir oğlana yay tutmasını öğrettiğini görebiliyor. Oysa o.
burnu, ateşten bir pisliğin içinde öylece yatıyor. Gerekeni, bitip
tükenmez korkular ve tanımlanamaz ana ve yuva özlemiyle de olsa
severek yapmaları utanç verici, ama aynı zamanda da yüce bir olgu –
ama onları bu duruma sokmak için yeterlı bir neden olmasa gerek...”
Castorp eğitsel iç yolculuğu tamamlanmış mıdır bilemeyiz. Ona göre
hayat ve ölüm aynı fenomenin iki yüzüdür. İkisi de birbirinin
varlığı olmadan yaşayamaz. Yalnızca sevgi, insanlığa barış
sağlayabilecek tek olgudur. Bu yüzden savaş alanına varmak üzere
çamurda bata çıka yürürken aşk ve barış özlemi ile dolu Schubert’in
“Ihlamur Ağacı” şarkısını söyler.
“Kabuğuna kazıdım,
Öyle çok sevgi sözcüğünü ki...
Ve tüm
dalları hışırdıyordu
Beni çağırırcasına...”
Hans,
mermilerin, topların, bombaların, toprak, ateş, demir ve insan parçacıkları kustuğu savaş
alanında ilerlerken Mann sevgi, çaresizlik ve ümitsizlik içinde
hüzünle onun arkasından bakmaktadır.
“Uğurlar olsun sana Hans Castorp, yaşamın sadık ama sorunlu çocuğu.
Öykün sona erdi. ... Ne ilgi çekmeyecek kadar kısa, ne de
sıkacak kadar uzundu. Hermetik bir öyküydü. Yaşasan da, olduğun yerde kalsan da – hoşça kal
Hans ! Gelceğin pek parlak sayılmaz. Yakalandığın kötülük
dolu dans daha birçok günah dolu yıl sürecek ve biz senin bu işten sağ
çıkacağına bahse giremeyiz ... Geçirdiğin ruhsal ve bedensel deneyimler sıradanlığını
yüceltti ve bedeninin dayanamıyacağına ruhunun dayanamasını
sağladı... bu cinsel bedenden ve ölümden bir aşk düşünün
doğabileceğini sezinlediğin anlar oldu.
Dünyadaki bu ölüm şenliğinden, ve bu yağmurlu akşam gökyüzünü, kızgın
alevlere boğan, bu çirkin ateşten de günün birinde sevgi doğar mı
dersin?”
(s458)
Sevgi
doğar mı dersiniz ?
Eren Arcan
13 Temmuz 2005
|