Büyülü Dağ

Thomas Mann

 


TOPLANTI TARİHİ  :   13.7.2005 Çarşamba..
İRDELENEN KİTAP:
   Büyülü Dağ - Thomas Mann
 

 

BÜYÜLÜ DAĞ'DA BİR
"İÇ YOLCULUK"

Eren Arcan

Hans Castorp adlı bir mühendis okulunu bitirip işe başlamadan önce Davos'ta bir dağ köyündeki sanatoryumda yatmakta olan kuzeni Joacim'i  zıyaret eder. Hans bu dağ sanatoryumundaki  zaman kavramının  şehirdeki zaman kavramından çok farklı olduğunu görür.  Hayatın kıyısındaki, kendi değer sistemleri içinde, kaygısız, asude, gerilimsiz bu “yukarıdaki” bu hayat onu büyüler.  Eski hayatına dönmek üzereyken kendisine de hastalık teşhisi konur ve  bu zaman kavramından yoksun, dünyadan kopmuş, hastalık merkezli ortamın büyüsüne tutulur. 

Bir “iç yolculuk” romanı   olan Büyülü Dağ, Hans Castorp’un, farkındalık ve bilinçlenme yolunda,  kendini eğitmedeki zorlu  uğraşını anlatır.   

Otobiyografik ögeler taşıyan bu olay aslında Mann’nın da başından geçmiştir.  O da kitap kahramanı gibi, bir arkadaşını ziyarete gittiği sanatoryumda öksürüğü nedeniyle muayene edilince kendisine sanatoryumda kalması önerilir  Ancak Mann “aşağı” ya  dönmeyi ve “Büyülü Dağ” ı yazmayı tercih eder.  Mann daha sonraları “eğer orada kalsaydım belki bugün hala orada olurdum” demiş..

Sanatoryumdaki hastaların anlatıldığı “Büyülü Dağ” alegorik olarak savaş öncesi Avrupasının çürümüşlüğünü yansıtan bir romandır.     Yalnızca bireylerin değil bütün bir dönemin hastalandığı bir süreçtir bu.  Romanda şövenistik ve ileri derecede hastalıklı Avrupa ‘nın kendi içine kapanışını görebiliriz.  Kapitalist, burjuva toplumundaki çöküş, hastalığın kendisidir.  Mann, “İnsan yalnızca kendi özel hayatını değil aynı zamanda bilinçaltında kendi devrinin ve kendi çağdaşlarının hayatını yaşar.” der.

Sonunda hastalığın egemen olduğu varsayılan çürümüş “yukarı”da Castorp yolunu bularak iyileşecek;  normal, sağlıklı, gamsız, olduğu varsayılan “aşağı” daki burjuva toplumu ise kendini savaş ve hastalık içinde bulacaktır.

Zaman

“Zaman nedir?  Bir gizdir.– elle tutulamayan ve herşeye kadir olan.  Dış dünyanın bir önkoşulu, mekanda var ve olan hareket eden cisimlerle kaynaşmış bütünleşmiş bir hareket .  Ama hareket olmasaydı zaman olur muydu? Sor bakalım !   Zaman, mekanın işlevi mi? Ya da tam tersi mi ?  Yoksa ikisi özdeş mi ? Bir soralım dedik.? "
(s 11)
 

 

 

 
      THOMAS MANN  HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ  :

Thomas Mann 1875 yılında Almanya’nın Lübeck şehrinde ticaret geleneği olan köklü  bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş.  Babası senator olan ve annesi müzikle uğraşan  bir kişi olan Mann çok üst düzey bir kültür ile yetişmiş.  Annesinin çevresi nedeniyle   müzisyen dostları evlerinde hiç eksik olmazmış.  Wagner ailenin yakın dostlarından biriymiş.  

Bu kültürel, geleneklerine bağlı, koyu Protestan atmosfer Mann’ın 1901 yılında yazdığı otobiyografik özellikler taşıyan Buddenbrooks adlı epik romanının temelini teşkil etmiş.  Kitap basılır basılmaz büyük bir başarı elde etmiş. Buddenbrooks’u yazarken Mann,  Schopenhauer ve Nietzsche okumaya başlamış   Mann’nın ailesinden kaynaklanan geleneksel sosyal ve politik fikirleri değişime uğramış.     Kendini bir "burjuva" dünyasında kaybolmuş hisseden Mann “sanatçı ve burjuva”, “ruh ve doğa”, “ölüm ve yaşam”  ikilemleri karşısında hayranlık duymaya başlamış.  

1905 yılında   Katja Pringsheim ile evlenmiş ve altı çocuğu olmuş.   1920 li yıllarda hem tutucu hem de sosyalist çevreleri yükselen Nazizim tehlikesine karşı birleşmeleri için çağrılarda bulunmuş.  1924 yılında Büyülü Dağ basılmış.    1929 yılında Buddenbrook başarısını temel alarak kendisine Nobel Ödülü verilmiş.  Ama pek çok eleştirmen ve okur bu ödülün “Büyülü Dağ” ı  temel alarak verilmesi gerektiğinde fikir birliği yapmışlar.  

Hitler’in Almanya’ya hakim olmasının  ardından Mann İsviçre’ye iltica etmiş ve daha sonra Amerika Birleşik Devletlerine göçmüş.    1943 te “Joseph ve Kardeşleri” ni , 1947 de Nazi hegemonyası altındaki Almanya trajedisini alegorik olarak anlatan “Doktor Faust” kitabını yayımlamış ve kitap hemen bir başyapıt olarak karşılanmış 

İkinci dünya Savaşından sonra Mann,  ülkesine en gerekli olduğu zaman yurdunu terkettiği için Almanlar tarafından ağır bir şekilde eleştirilmiş.  Bu eleştiriler Mann için ağır bir baskı oluşturmuş ancak artık Amerikan vatandaşı olan Mann’nın, komünist avına çıkan Senatör Mc Carthy’nin kurduğu komitede Amerikan yararlarına aykırı hareket ettiği için yargılanması  ve Kongre Kütüphanesinin Alman Edebiyatı danışmanlığından ayrılmaya zorlanması Mann için ağır bir darbe olmuş ve Amerikan demokrasi rüyasına son erdirmiş.  78 yaşındaki Mann İsviçre’ye taşınmış.   Mann “Amerikan özgürlüğü kendini koruma saplantısı altına  yara almaktadır”  sözü 11 Eylül saldırılarından sonraki ABD için de aynı derecede geçerli değil mi ?.  

İsviçreye taşındıktan iki yıl sonra  da 1955’te Zürih’te ölmüş.

Kitabın ana temalarından biri de  “zaman”.  “Yukarıda” sanatoryumdaki zaman ile “aşağıda” düzlükteki zaman kavramı arasındaki fark büyüktür.   Yukarıda, bölümlere ayrılmayan anlamsız,  tekdüze bir  “sonsuz şimdi”, “zamansız zaman” içinde yaşanmaktadır.  Aşağıda ise her hareket stresli saat tiktaklarına bağlanmaktadır.  

Castorp zamanın hep aynı olmadığını, bizim deneyimlerimiz kadar kısa ya da uzun olduğunu söyler.  Bu deneyimlerimize göre zaman uzayıp kısalır, genişler daralır.  İnsanın hastalanıp yatağa düştüğü günlerin, hatta ard arda gelen, monoton günlerin nasıl hızla geçtiğini biliriz.  Yalnızca kendini yineleyen, sonsuz bir gündür.  Günler birbiri üzerine yığılır ve insan bir tekdüzelik, durağanlık, sonsuzluk kavramı içinde yaşar.  Bu görüş Castorp için de geçerli olmuş ve artık “şimdi” bir ay, ya da bir yıl önceki “şimdiye” karışır olmuş ve  “her zamana” dönüşmeye başlamıştı.  

Sanatoryumdaki zaman kavramının yokluğuna alışamayan ve bir an önce birliğine katılmak isteyen disiplinli, dürüst asker Joacim için ise bir dakika, saatinin yelkovanının kadranda bir tur yaptığı yaptığı bir zaman parçasıdır.  Castorp “zamanı mekan ile ölçtüğümüzü söyler.”  Bu ilginç varsayımı: “Hamburg’dan Davos’a yayan giderseniz yirmi saatte varırsınız ama bu yolculuk beyninizde yalnızca bir andır.” diye açıklar.

İnsanın deneyimlerini yaşadığı kadar bir süredir zaman.  Berghof Sanatoryumunda bir gün bir ay, belirgin bir zaman dilimi değildir.  Bir gün: bir ay, ya da bir yıl olarak algılanabilir. 
 

Mann “Gerçek zaman, bölünme diye birşey bilmez aslında.  Yeni bir ayın başlangıcında ne gök gürültüleri, ne de borozan sesleri duyulur; yeni bir yüzyılın başlangıcında da top atan ve çan çalan. biz, ölümlüler, oluruz.”  der.

Zamanın deneyimlerle yorumlanan bu farklı anlatımı kitabın teknik kurgusuna da yansır.  Kitabın birinci bölümü yalnızca Hans Castorp'un sanatoryumda geçirdiği ilk gününü anlatır.  “Yolu ilk defa geçtiğinizde daha uzundur.”  Dördüncü bölümden sonra artık haftalar, aylar hatta yıllar birbirini kovalayacaktır.   Castorp bu kesintisiz süregiden zaman kavramına alıştıkça onun için zaman gerçekten akıp gidecek, romanın akışı da aynı derece hızlanarak  daha ileri bölümlerde, ayları, giderek yılları kapsayacaktır.  “...zaman yazgının darbesini yiyen kahramanımız genç Hans  Castorp için nasıl uzayıp kısalıyorsa, iyi bir sıralama ve öykü kurallarına göre bizim zaman deneyimimizin de aynı biçimde uzayıp kısalması, genişlemesi, daralması gerekiyor...  “ der Mann.

Yakalandığı tipide yolunu kaybeden ve sanatoryuma gittiğini sanarak karda sürekli daireler çizen Castorp.   “iç yolculuğunun” doruğa ulaştığı ve aydınlanma ile sonuçlandığı “Kar” adlı bölümde,  zamanın bir tek çizgi izleyemiyeceğini, yani “lineer” bir zaman kavramının olamıyacağını; mevsimlerle döngüsel olarak yinelendiğini ve döngüsel bir ortamda “lineer” i aramanın imkansız olduğunu anlar.

“BİLDUNGSROMAN”

Oniki yıl aralıksız çalışma ile tamamlanan Büyülü Dağ “Bildungsroman” geleneğinde yazılmıştır.  “Bildungsroman” kahramanın kendisini yapılandırmak üzere çıktığı bir “iç yolculuğun” ve  bu yolculuk sırasındaki “eğitim sürecinin” romanıdır.  Kahramanın hem kendini tanıma, bilinçlenme, hem de dünyadaki rolünü anlamak için çeşitli evrelerden geçerek “Büyülü bir Dağ” doruğuna ulaştığnı anlatır. Kahramanın kendisi dışındaki karakterler  yalnızca ana kişiye bu özel yolculuğunda hizmet için kullanılır.

Kitabın girişinde Hans Castorp’tan “sıradan” bir insan olarak sözedilir ama kitap ilerledikçe Castorp’un hiç te öyle sıradan bir kişi olmadığını görecek “Büyülü Dağ” daki kişisel eğitim sürecinde yoluna çıkan “dualist” (ikilemci) ögelerden yararlanarak,  ama kendisini bunlardan hiç birisine adamadan “iç yolculuğuna” devam ettiğini göreceğiz.   

Sanatoryum’da dünyanın değişik yörelerinden gelen zengin insanlar farklı davranışları, aksaklıkları, eksiklikleriyle hasta bir dünyanın, hastalıklı örnekleridir.  Kendi dünyalarına hapsolmuş, zaman kavramını yitirmiş, zevk ve sefa alemine dalmış bu basit insanlar  kitabın sonuna kadar hiç ilerleme kaydetmeden aynı kalırlar. Basit  Frau Stohr. Hans Castorp'un tutkun olduğu pasif ve tensel Clavdia Chauchat,  çıkarcı doktor Behrens gibi.   Hans Castorp’un ateşinin yükselmesi,  farkındalığının göstergesi ve bilincinin ve zekasının giderek keskinleşmesi anlamını taşımaktadır.  

Castorp’un  manevi ilerlemesinde ona öncülük eden, yol gösteren en önemli kişilerden biri, aklın, mantığın ve demokrasinin savunucusu, hümanist  İtalyan Settembirini; diğeri ise onun  karşıtı olan Yahudilikten dönme Cizvit papazı Naptha’dır.  Her ikisi de  onun bu “iç yolculuğuna” önemli ölçüde yön verirler.

“Leitmotif” 

Kitapta ayrıca, müzikte  bir kişininin, bir olayın, bir yerin tanımını yapmak için kullanılan ve bu olgularla yeniden karşılaştılığında yinelenen  “leitmotif” tekniğinden yararlanılmıştır.  Joachim omuzunu silker, Hans Maria Mancini purolarını tütürür, battaniyeler hastalığı anlatır, günde iki kez sunulan çorba, zamanı dilimlere ayırır.  Hippe ve Clavdia kalem aracılığı bir leitmotifi paylaşırlar.  Castorp Clavdia’ya duyduğu güçlü çekimin kaynağının gençlik yıllarındaki arkadaşı Hippe’ye duyduğu tutku ile paralel olduğunu bulgular.  Yıllar önce Hippe’de ödünç aldığı kalemi daha sonra soyut olarak Clavdia’ya iade edecektir.  “Kalem” olayı  kitabın ana “leitmotif”lerinden birini teşkil etmektedir.  

Mann’nın kullandığı motiflerden bir diğeri ise “7” sayıdır. Sanatoryumda yedi masa vardır,  Hans Castorp'un eğitmenlerinden biri Settembrinidir “sette” İtalyancada yedi anlamına gelmektedir.  Hans yedi yıl dağda kalır.  Savaş alanına  varmak için yedi saat yol yürür.  Kitap yedi bölümden oluşurYedi sayısı Mann’ın mistik-metafizik  leitmotiflerindendir.  

Müzik de kitabın ilginç motiflerinden biridir. Joachim, müziğin,  zamanı eşit parçalara böldüğünü ve böylece zamandan daha fazla tat almayı sağladığını söyler.  Aksi takdirde zaman tek bir bütün halinde süregidecektir.   

Settembrini müziğin duygusal olduğunu ve bu nedenle yıkıcı olabileceğini belirtir.  Bir bakıma haklıdır da.  Daha sonraki yıllarda Wagner’in müziği, Naziler arasında bir toplu histeri yaratmıştır.

Doğu ile Batı Sentezi

Mann aristokrat  aile yapısı nedeniyle zaman zaman, geleneksellikle ve tutuculukla suçlanmıştır.   Batı usulu demokrosinin Almanya’nın gereksimleri doğrultusunda hiç değiştirilmeden uygulanmasına karşı çıkmış ve Almanya’nın batı ile doğu arasında birleştirici bir rol oynamasının doğru olacağı düşüncesini korumuştur.  Mann’ın çok sevdiği temalardan biri insanın gelenekleriyle şekillendiği fikridir.  Castorp kendisini Almanya’da bir kayıkta gölün karşı yakasına geçerken görür.  Alacakaranlıkta ay doğudan doğarken, güneş batıdan batmaktadır.  Alacakaranlık Almanya’nın içinde bulunduğu bulanık ortamı simgelerken ay doğuyu, güneş batıyı simgelemektedir.  Doğu batı sentezi fikri günümüzde de güncelliğini korumaktadır.

“İç Yol” 

Savaş öncesi fırtına durgunluğunda yaşayan, zaman ve mekan kavramlarından soyutlanmış Berghof sanatoryumu sakinlerinden her biri, gerçekte Hans Castorp'un benliğinin, ve alegorik olarak Avrupa’nın bir parçasını temsil eder.  Hans Castorp'un “içsel yolculuğu”  süresince her birinin aksaklığını, karşıtlıklar aracılığıyla görecek ve her birinin üstesinden gelerek bu “büyülü” yolculukta doruğa doğru yol alacaktır.   

Settembrini :  Akıl ve mantığın sözcüsü, hümanist Settembrini Castorp’un, hastalık ve ölümde onurlu bir yön görmesine şaşar.  Ona göre beden, özgürlüğe giden yolu tıkamadıkça saygındır.  Bu yüzden hastalığa tepeden bakar.  Castorp ise entelektüel yanının  en fazla hastalık ve ölüm karşısında çalıştığını hastalığının onu duygusallaştırdığını ve bu nedenle farkındalığını arttırdığını söyler.  Settembrini bir yandan demokrasi ve liberalizmin havariliğini yaparken diğer yandan  inançlarında dogmatik ve fanatiktir.   

Mann, Castorp’un kendini tanımasına araç olarak “dualizm” tekniğini kullanır.  Bu karşıtlıkların çatışmasından, Castorp’un kendi düşünceleri uç verecek ve o, bilinçlenme yolculuğuna devam edecektir.  Birbirine zıt kişilikler olarak çizilen Settembrini ve Cauchat  Hans Castorp'un kendisini bulmada birer atlama taşı olacaklardır.

Clavdia Hans Castorp sanatoryumdaki  hastalardan biri olan Clavdia Chauchat’a tutulur. Clavdia’nın rontgenini bir fetişist gibi saklar.   Tensel cazibesi ile Castorp’u büyüleyen Clavdia Chauchat, mantıksız, duygusal, pasif kişiliği  ile Settembrini’ye kutup oluşturmaktadır.   

Behrens :  Settembrini’nin  eğitimini aşan Castorp bu defa da sanatoryumun başhekimi Behrens’i incelemeye yönelir.  Bezgin, inançsız, fırsatçı Behrens yaşam ve ölümün okidasyonun iki yüzü olduğunu; yaşamın   bir  hücre proteininin oksidasyonu olduğunu ve aynı zamanda ölmek anlamına geldiğini söyler.  Ona göre yaşam da ölüm kokar.    Hans Castorp Behrens’in çürümüş, pesimist, sevgisiz söylemini kabul etmez.  Anatomy kitaplarını yutar gibi okur.  Okudukça hayata saygısı artar.  Beden ve ruh ilişkisini sorgulamaya devam eder.

Dağ havası Castorpun hastalığını arttırmaktadır.  Hasta  durumda iken insanın tamamen duygusal olduğunu, duygusal insanın hayatı daha iyi çözdüğünü  anladığı için hastalığı şehvetle karışık bir istekle ister. Evine dağda kalması gerektiğini yazarken mutludur.  Artık dağda kalacak ve karmaşık sorularına cevap arayacaktır.   

Clavdia’ya “...sen simyasal ve Hermetik eğitimi duymamışsındır – bir yücelme. Maddeyi aşma ve daha yüce olana doğru bir yükselmedir bu... ölüm saplantısı yaşamı ve insanlığı sevmeye yol açar.  ... İki yaşam yolu vardır: iyi. doğru ve düzgün olan; kötü olan ölümden geçer, dahiyane olan da budur.”

Okudukları sonucunda entelektüel ve fiziksel hayatın dengesini amaç haline getiren Castorp, bütün engellere rağmen, bütün çatallanmaların üzerine çıkacağı “iç yolu” üzerinde yürümeye devam eder  Castorp’a göre insan ancak karanlıkları aştığında aklın çızdiği yolu daha net bulur
“Ölümün tehlikesi olmadan iyileşme; ateş olmadan arınma; günah olmadan bağışlanma mümkün değildir.  “

Sanatoryumdaki çılgın “Walpurgis Gecesi” sona erip Clavdia Chauchat da sanatoryumdan ayrılınca Castorp aptal aşık kimliğini  bırakarak botanik çalışmalarına başlar.  

Naphta :  Hans Castorp bilgi ve hayatı kavrama yolundaki arayışlarını sürdürmektedir.  Akılcı ve ahlakçı Settembrini Joacin ve Castorp'u sanatın doğasını ve insanla ilişkisini anlatmayı amaçlayan  estetik felsefeye inanan Naphta ile tanıştırır.  Naphta insanın irrasyonel olan şeylere rasyonel olanlardan daha fazla itibar ettiğini söyler 

Settembrini ile Naphta’nın bitmez tükenmez tartışmalarında Settembri’nin sorusu, evrende monistik bir prensibin  var olup olmadığı, veya Naphta’nın savunduğu gibi ruh ve maddenin birbiriyle çatışan  iki ayrı kuvvet olup olmadığıdır. 
Tartışmaları politika alanına sıçrar.    Naphta doğal yasanın demokrasinin temeli olduğunu savunur, ve doğal yasaların tanrısal yasaların bir aynası olduğunu söyler.

Konu engizisyona gelir.  Naphta engizisyonun ruhları kurtarmak için yapıldığını söyler ve kurtuluşun ancak “mutlu günah” “felix culpa” sonucunda gelen pişmanlıkla gerçekleşeceğini anlatır.

Settembrini gibi Naphta da yalnızca kendi görüşünün doğru olduğunu iddia eder.  Castorp her ikisine de hayrandır ama her ikisinin de temsil ettiği sistemlerdeki eksikliklerini görmektedir.  Giderek dünyadaki uyumu görmektedir.  Böylece Mann ne Settembrinin ne de Naphta’nın yanını tutmaktadır.   

Joachim :  Görevine düşkün, dürüst, vatanperver asker Joachim hayattaki “düzenli, samimi, sorumluluk sahibi ve dürüst” insan prototipini çizmektedir.  Joachim iyileşmemesine rağmen birliğine katılmak üzere dağdan ayrılır ama sağlığının daha fazla kötülemesi üzerine sanatoryuma geri dönmek zorunda kalır.

Mynheer Peeperkorn :  Hans Castorp'un ruhsal eğitimine hizmet amacı ile Mann, okuyucuyu Mynheer Peeperkorn adlı Javalı büyük bir çiftlik sahibi ile tanıştırır.  Mantıksız, değişken mizaçlı, nasıl davranacağı önceden kestirilemeyen bir tiptir Mynheer Peeperkorn.  Herşeyi birden söylemek ister ama sonuçta söylediklerinden bir anlam çıkarılamaz.  Buna rağmen çok etkin bir kişiliğe sahiptir.  Sanatoryumdakileri  idaresi altına alır.  Karizmatik kişiliği Hitler’i andırmaktadır.  Doğuyu temsil eden Clavdia ve Peeperkorn, baskı,  esaret ve mantıksızlığın yüzlerini okuyucuya göstermektedir.
 

Karda “Aydınlanma”

Cadılar Bayramı çılgınlıklarını anlatan ”Walpurgis Gecesi” gibi “Kar” bölümü de kitabın dönemeçlerinden biridir.  “Walpurgis Gecesinde” başladığı ruhsal yolculuğunda iç görüşü bulanıklaşan Hans Castorp muhteşem “Kar” bölümünde aydınlığa kavuşacaktır. 

Kabuslar, ile hayallerin iç içe geçtiği, leitmotiflerle bezenmiş, zamanın döngüselliği içinde,  dağın görkemli büyüsü gözler önüne serilmektedir.   “Kör kaos”, “beyaz karanlık”  dediği kar yüklü doğada yolunu kaybeden Hans Castorp ölüm ile pençeleşir.  Kar içinde bu savrulma Hans Castorp'un içinde bulunduğu ruhsal kargaşanın sembolüdür     

Hans Castorp kar kaosu içinde yarı donmuş haldeyken hayalinde,  bir renk cümbüşünün içinde, Akdeniz   kıyılarında tatil yapan mutlu insanları, şarkılar söyleyen bir baritonu,  mitolojik figürleri, mutlulukla oynayan “güneşin çocukları” nı görür.  Hayatın mutlu yönlerinin yansımasıdır bu.  Ancak biraz daha ileriye baktığında, bir çocuğu parçalayan ve onu kanlı elleriyle yiyen cadılar görür.  Bu kabus ta hayatın acımasızlığını, çürümüşlüğünü ve  yaklaşan savaşı simgelemektedir.  Gördüğü  bu kabuslar ve hayaller,  insan hayatının dualizmini göstermektedir.  Bilincinin sınırında olan Hans Castorp,  bir aydınlanma anı ile bu dualizmi aşacak ve ruhsal erginliğe ulaşacaktır..  

Başlangıçtan beri yaşam-ölüm iklilemini sorgulayan Castorp  “Bedeni ve yaşamı tanıyan ölümü de tanır.    ...  ölüme ve hastalığa olan ilgimiz yaşama duyduğumuz ilginin ifadesinden öte birşey değil .” der

Artık Settembirini ve Naphta’nın entelektüel kısırlıklarını görmektedir.  Sevginin  kıvılcımı olmadan hiç biri, hiç bir şeyi çözemeyecektir.  O, ne Naphta’nın ne de  Settembrini’nin tarafını tutacaktır.   İkisinin de palavracı olduğunu söyler.  Onun için biri şehvet düşkünü ve sivri dilli, öbürü ise ha bire akıl borusunu çalıp bir bakışıyla delilerin aklını başına getirdiğini sanan bir düzenbazdır.

Castorp kısaca şu sonuca varır:  insan zıtlıkların efendisi ve aynı zamanda da yaratıcısıdır.  İnsanoğlu  dizginlenmeyen mantık (Settembrini), veya terkedilen mantık (Naphta) yoluyla hiç bir şeyi çözemeyecektır.  Soyut sistemler insanın emrinde olduğuna göre insan bu sistemlerin üstüne çıkmalıdır.  Castorp ta bu insan için savaşmaya karar verir.  Ölümün, düşüncelerini hakimiyeti altına almasına izin vermeyecektir.

“İnsan karşıtlıkların efendisi, tüm bu karşılıklar o var diye var.  Demek ki o, karşıtlıklardan daha soylu.  Ölümden de daha soylu, ölüme göre fazla soylu.  Ona zihinsel özgürlüğünü veren bu.  Yaşamdan da daha soylu.  Yaşama göre fazla soylu Ona yüreğindeki inancı veren bu...  

Aşk ölüme karşıdır ve yalnızca o, ölümden güçlüdür, akıl değil.  Biçimin kaynağı da aşk ve iyiliktir; anlayış ve dostlukla kurulu bir topluluğa, güzel insanlardan oluşan bir devlete biçim ve kültürünü veren de odur. 

 Ah, ne kadar aydınlık bir düş gördüm...   İyileşeceğim ve ölümün düşüncelerime egemen olmasını engelleyeceğim.  Çünkü iyilik ve kardeşçe sevgi burada yatıyor.  İnsan iyilik ve aşk adına, ölümün düşüncelerine egemen olmasına izin vermemelidir.”  der.     

Gördüğü rüyadan çok etkilenen Castorp insanın rüyalarını sadece terk başına değil, toplum olarak ta görmekte olduğunu   anlar.  O da her birey gibi bilinçli ya da bilinçsiz yalnız kendi hayatını değil "çağının ve çağdaşlarının da hayatını yaşamaktadır.

Savaş öncesi boğucu bir gerginliğin egemen olduğu ve Avrupa’nın sinirlerinin yay gibi gerildiği günlerde, dağda da  iyi niyetin  ve mantıklı tartışmaların yokolması, sonun başlangıcını hazırlar.  Hiç yoktan hastalar birbirleri ile kavgaya tutuşur.  Naziler yahudilere, Polonyalılar birbirlerine saldırır.  Sözlerle başlayan tartışmalar düpedüz kavgaya döner.   

Settembirini ile Naphta  bir entelektüel anlaşmazlık sonucunda  bir düelloda karşı karşıya gelir.  Hümanist Settembirini rakibine değil havaya ateş edince onuru kırılan Naphta kendini vurarak intihar eder.   

Hikayenin ivmesi o kadar hızla artmaktadır ki   artık büyülü dağın sınırlarını aşmakta ve Castorp’u yeniden  dikkatle ölçülen “aşağıdaki” zaman eksenine fırlatmaktadır

Hans Castorp dağdan ayrılır ve birliğine katılmak üzere yola çıkar.  Savaşın dehşeti içinde ilerleyen Hans bir ateş. demir, kurşun yağmuru altında parçalanmış cesetler arasında yol alır.   Mann “İki kişi orada (güllelerden korunmak için) kendilerini yan yana yere atmışlardı, oysa şimdi birbirlerine karışarak yittiler.” der.  Savaşın anlamsızlığını  sorgulamaktadır.  “Tüfeklerine süngü takılı, sırt çantalı oğlanlar. Üstleri başları ve botları kir içinde – insan onlara daha insancıl ve güzel baktığında farklı resimler düşleyebiliyor.  İçlerinden birinin sahilde atını mahmuzladığını, yüzdüğünü, yürürlerken dudaklarını tatlı sevgilisinin   kulağına dokundurduğunu, ya da başka bir oğlana yay tutmasını öğrettiğini görebiliyor.  Oysa o. burnu, ateşten bir pisliğin içinde öylece yatıyor.  Gerekeni, bitip tükenmez korkular ve tanımlanamaz ana ve yuva özlemiyle de olsa severek yapmaları utanç verici,  ama aynı zamanda da yüce bir olgu – ama onları bu duruma sokmak için yeterlı bir neden olmasa gerek...”

Castorp eğitsel iç yolculuğu tamamlanmış mıdır bilemeyiz.  Ona göre hayat ve ölüm  aynı fenomenin iki yüzüdür.  İkisi de birbirinin varlığı olmadan yaşayamaz.  Yalnızca sevgi, insanlığa barış sağlayabilecek tek olgudur.  Bu yüzden savaş alanına varmak üzere çamurda bata çıka yürürken aşk ve barış özlemi ile dolu Schubert’in “Ihlamur Ağacı” şarkısını söyler.

“Kabuğuna kazıdım,
Öyle çok sevgi sözcüğünü ki...

Ve tüm dalları hışırdıyordu
Beni çağırırcasına
...”

Hans, mermilerin, topların, bombaların, toprak, ateş, demir ve insan parçacıkları kustuğu savaş alanında ilerlerken Mann sevgi, çaresizlik ve ümitsizlik içinde hüzünle onun arkasından bakmaktadır.  

“Uğurlar olsun sana Hans Castorp, yaşamın sadık ama sorunlu çocuğu.  Öykün sona erdi.  ...  Ne ilgi çekmeyecek kadar kısa, ne de sıkacak kadar uzundu.  Hermetik bir öyküydü.  Yaşasan da, olduğun yerde kalsan da – hoşça kal Hans !  Gelceğin pek parlak sayılmaz.  Yakalandığın kötülük dolu dans daha birçok günah dolu yıl sürecek ve biz senin bu işten sağ çıkacağına bahse giremeyiz ... Geçirdiğin ruhsal ve bedensel deneyimler sıradanlığını yüceltti ve bedeninin dayanamıyacağına ruhunun dayanamasını sağladı...   bu cinsel bedenden ve ölümden bir aşk düşünün doğabileceğini sezinlediğin anlar oldu.  Dünyadaki bu ölüm şenliğinden, ve bu yağmurlu akşam gökyüzünü, kızgın alevlere boğan, bu çirkin ateşten de günün birinde sevgi doğar mı dersin?”  (s458)

Sevgi doğar mı dersiniz ?

 

 Eren Arcan
13 Temmuz 2005