John Berger

Buluştuğumuz Yer Burası
John Berger
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

23 Temmuz 2014

  Editörün Notu : John Berger "Buluştuğumuz Yer Burası" adlı eserinde dünyanın yedi şehrine yaptığı yolculukları zerafet, içtenlik, eşsiz bilgi birikimi ile birleştirerek okuruna aktarır. Bizleri zaman ve mekân içinde ileri geri sıçramalarla dolaştırırken, kendi iç yolculuklarına da ortak eder. Yazar, anı, meditasyon, kurgu türleri arasında dolanan bu eserinde okuru, hem bir rehber gibi dolaştırır hem de seksen yıllık hayatının özünü, etik değerlerini  bizlere ders vermeden aktarır.

  Ve ‘kente’ Berger gelir

Abidin Parıltı
Radikal Kitap Eki, 8 Aralık 2006


http://www.metiskitap.com/

Geçmiş çağırır. Gidilen, varılan yer neresi olursa olsun hatıralar bazen bir pranga bazen de bir gül demeti kıvamında kişiyi tutsak eder. Yetmişine gelinse bile çocukluğun ilk yıllarının etkisiyle bir şeylere dokunulur. Neredeyse hep o zamanlar anlamlandırılmaya çalışılır. Yani hayallerin ve hayal kırıklıklarının başkentleri, dokunulan, dokunulamayan, dokunulduğunda kaybedilen, hep orada, kişinin yanında olacak duygusuyla davrandığı ama birden bire göçüp giden insanlar ve hep o eski tatlar... Gelir gelir de kişinin yakasını bırakmaz. John Berger de son derece sakin ama bilgece yazdığı Buluştuğumuz Yer Burası kitabında geçmişe, o güzel insanlara, ömrünü tükettiği kentlere döner. Döner de ne yapar? Kendisinin yüzleştiği, hesaplaşma içine girdiği geçmişini bize anlatırken bugünü anlamlandırmamıza ışık olur. Hızdan feragat etmemizi, yavaşlayıp, önümüzden geçip giden hayatı görmemizi, doğaya yeniden dokunmamız gerektiğini, kısacası tat almamızı salık verir. Nitekim kendisi pratik hayatında da bunu gayet iyi başarmış, bir zaman sonra köye, doğaya dışardan bakmak yerine oraya yerleşmiş, onlar gibi değil tamamen onlar olarak yaşamaya devam etmiştir, etmektedir.

Buluştuğumuz Yer Burası, daha çok Görme Biçimleri adlı, fotoğrafa, görüntüye bakmanın çehresini değiştiren, görselliğin bir baştan çıkarma olduğunu belirttiği kitabıyla tanınan ama sadece bu kitabıyla tanınmakla eksik kalınan John Berger'in son kitabı. (Hatırlatma; Avrupa Üçlemesi, Kral, Düğüne önemli edebi eserlerindendir. Okuyunuz. Okutunuz.) Bu kitapta kentler, insanlar ve tatlar üzerine sekiz buçuk metin var. Berger başta da söylediğim gibi geçmişe döner ve sevdiklerini ziyaret eder, onlarla halleşir. Artanları, eksilenleri, ışıltılarıyla yitip gidenleri, kentlerin değişen yüzlerini, eski zamanların geri döndürülmez güzelliklerini, artık onulmaz birer yara olan sevgililerini, yani hayatının aslarını anlatır bize. Hem beşiğimiz hem tabutumuz

Kentler de en az insanlar kadar kişinin oluşumuna katkıda bulunur. Bugün kent kavramı bizim için daha çok tükettiğimiz bir alan ve anlam taşırken Berger'in anlattığı kentler yaşamın özünü oluşturuyor. İnsanla organik bir bağı olan ve kopmayan, onu oluşturan birer mimaridir kentler. Oysa bugün kent yaşamında kriz noktasında yaşanmakta ve herkes bir gün uzaklara gitmenin, bu hengameden kurtulmanın, doğaya varmanın düşünü kurmaktadır. Çoğunlukla bu düşü gerçekleştiremeyeceğini bilse de... Bu anlamda Berger'in anlattığı kentler Italo Calvino'nun Görünmez Kentler'i gibidir. Ancak aralarında önemli bir fark vardır. Calvino'nun kentleri kurmaca kentler iken, Berger'in anlattığı kentler gerçek kentlerdir. Aslında dönüp bakıldığında ve onların da birer anı olduğu düşünülüp, insanın kendi anılarını oluşturmakta ve onu güzelleştirmek için çoğunca kurmacaya başvurduğu düşünüldüğünde Berger'in kentlerinin de içinde kurmaca taşıdığı söylenebilir.

Berger, bugün yaşanmaz hale gelen kentlerden uzaklaşır, 'megapol' imgesine sırtını döner. O yüzden Lizbon kentini anlatmaya başlar başlamaz bir ağaçla yani doğanın bir imgesiyle başlar. "Lizbon'daki bir meydanın merkezinde Luzitanya (yani Portekiz) servisi denen bir ağaç var. Dalları göğe doğru değil de, yatay olarak gelişecek şekilde yetiştirildiği için, çapı yirmi metre uzunluğunda, su geçirmez dev gibi bir şemsiye oluşturuyor. Yüz kişi kolayca sığınabilir bu şemsiyenin altına. Ağacın boğum boğum kütlesel gövdesinin çevresinde daire biçiminde düzenlenmiş metal çubuklar taşıyor dalları; ağaç en az iki yüz yaşında. Ağacın yanında da üzerine geçenlerin okuması için bir şiir yazılmış, resmi bir ilan tahtası var... ben senin çapanın sapıyım, evinin kapısıyım, beşiğinin de, tabutunun da tahtasıyım..." Aslında Berger'in çözdüğü bu şiir bir anlamda bizim bugün yaşadığımız hayatı da isimlendirir. Doğa hem beşiğimiz hem de tabutumuzdur.

Cenevre'de Borges'le buluşmak Kentlerin de insanlar gibi ruhları vardır ve onlar da aşk gibi, sevgi gibi gerçekten kendilerine dokunabilenlere, onları anlayabilenlere kapılarını ardına kadar açar. Berger, kapıları kendisine ardına kadar açılmış kentlerin kapısından içeri girer. Lizbon, Krakow, Madrid, Cenevre, Islington ve Küçük Polonya'da artık hayatta olmayan sevdikleriyle bir araya gelir ve hem toplumsal hem de kişisel dertlerini konuşur, konuşurken kendini ve bizi sağaltır. Lizbon metninde annesini ve kentle ilişkisini anlatırken Cenevre'de Borges'le buluşur ve Cenevre-Borges ilişkisini anlatır. Borges'in ölmeye geldiği bu kenti, onun Ulusal Kütüphane Müdürü olma zamanlarını, bakirliğini kaybetme hikâyesini anlatır. Borges'in sadece bir iki arkadaşına söz ettiği hikâyeyi şöyle anlatır: "Babası, oğlunun bakirliğini kaybetme zamanının gelip geçtiğini düşünüyormuş. Oğluna bir fahişeyle randevu ayarlamış. İkinci katta bir yatak odasında. Bahar sonralarında bir akşamüstü. Ailenin evinin yakınlarında... Fahişeyle yüz yüze kalan on yedi yaşındaki Borges ürkeklik, utanç ve belki de babasının aynı kadının müşterisi olduğu şüphesiyle felç olmuş. Ömrü boyunca Borges'in vücudu ona acı vermiştir. Sadece, aynı zamanda giysileri de olan şiirlerde soyunmuştur."

Berger'den bir kere daha anlıyoruz ki kentler anıların, arzuların, tatların, bir dilin ve yaşantının bütün işaretlerinin bir araya geldiği yerlerdir. Anlıyoruz ki kentler sadece ekonomik ve ticari olanın takas yeri değildir. Onlar arzuların, anıların ve bilumum insani değerlerin de takas yerleridir. Aynı zamanda geçmiş, bugün ve geleceğin de takas edildiği, iç içe geçtiği yerlerdir.

Diğer yandan kitabın ilgi çekici bölümlerinden biri de 'Ölülerin Hatırladıkları Kadarıyla Bazı Meyveler'dir. Burada Berger, kavun, şeftali, Frenk eriği, kiraz, mürdüm eriği gibi meyveleri oldukça ilgi çekici bir görsel anlatımla verir. Bazı meyvelerde kullanılan zaman ise önemli görünmektedir. Di'li geçmiş zamanın kullanılması, yine bizi geçmişe götürür. Geçip giden ama şahit olunmuş, tadılmış, beğenilmiş, ama bugün aynı kıvama sahip olmayan tatlardır bunlar.

Kitapta hayatla, edebiyatla, tenle, duyguyla, sevgiyle, ahlak kurallarıyla, geçmişle, bugünle ilgili halleşmeler, hesaplaşmalar, yüzleşmeler okuyana hep yeni şeyler düşündürtür, her kelimesiyle yeni dünyalara çağırır. Sakin ama oldukça dingindir. Acı verecek anıları anlatsa bile huzur veren bir sakinliği vardır. Tedirgin etmez. Derinliğine yaşanmışlığın ve okumuşluğun verdiği, karmaşadan kurtulmuş dinginlik, kendine has bir dil oluşturmuş. Sade bir dil. Herkesin anlayacağı, felsefesi kesinlikle eksik olmayan, sadece ustaların becerebileceği bir dil kullanır. Bu yazılarda damıtılmış bir bilgelik ilk satırlardan itibaren kendini belli eder. Yaşanmışlığın, hayatla kopmaz ilişkinin yazıyla buluştuğu, yazının hayatı onardığı, sağalttığı ve geçmişi anlamlı kıldığı sinsi bir ustalıkla okuyanın benliğini kaplar. Yalın üslup diğer kitaplarında olduğu gibi burada da kendini apaçık belli eder. Çok açık, çok anlaşılır ve kapsayıcı bir üslup... Hayatı ve yazıyı zorlaştırmayan, zorlukları bile kolaylaştırmayı seçen bir üslup söz konusudur Berger'de.

SARDUNYANIN BELLEĞİ

4 Kasım 2008 Murat Ergin

“Kapılar ki açılır boş oturma odalarına.”
İlhan Berk

John Berger, görmekle başlar her eyleme. İmgelerin tümünü içselleştiren bir ressamdır o. Her nesne yeniden keşfedilmesi gereken bir kıtadır onun için. Sözcükleri ve nesnelerin yörüngesine hapistir gözleri. Anları, görüntü ile giydirir belleğine. Çocukluğunda açan bir sardunyanın ilk sürgünüdür hâlâ. John Berger, her dem tazedir, arsız bir sardunyadır belleği. “Hayatımıza giren hayatların sayısı hesap edilemez.” diyor Berger ve kişisel tarihinin gizleri ile buluşturuyor bizleri. “Buluştuğumuz Yer Burası” adlı kitabını bir türden önce, psikanalitik bir gövdeye oturtmak daha doğru olur. Bir tür bellek yoklaması, anıların dürüstçe temize çekilmesi denilebilir. Yazar kitabına, Lizbon’ un caddelerinden birinde, artık ölmüş olan annesi ile buluşarak başlıyor. Anne imgesinin kitabın başında yer alması şaşırtıcı değil. Yaşlanmak, hele ki bir yazar için, cenin haline dönmek çabasından başka bir şey değildir. Yaşlanmak bir başlangıçtır. Geçmişe attığı düğümleri bir bir çözer yazar. Berger, kitabında, annesinin hayatta iken hiç görmediği Lizbon’da, çocukluğunu, ilk gençliğini, ailesini ve yaşadıklarını konuşturur. Bir iç çözülme ile başlar kitap ve okuyucuyu sürükler. Gezdiği ve yaşadığı şehirlerin onda bıraktığı izlekler, her ânı okunur kılmaya başlar. Hem yazar hem de okuyucu için bir tür geri dönüştür yazılanlar. Ölülerin ruhlarını konuşturur ve onlarla dertleşir Berger. Ölümün anlamını sorgular annesi ile. “ Yaratılış ölümle başladı.” sözünü “Biz hepimiz buradayız. Tıpkı senin ve yaşayan varlıkların burada olduğumuz gibi. Siz ve biz, kırılan bir şeyleri onarmak için buradayız. Bu yüzden var edildik biz.” Berger, ölülerle konuşur. Yaşayan bir ölüdür yazar da herkes gibi. Ölümün ve yaşamın gizlerini kendi kendine paylaşır, anılar evreninde.

“Koca bir büyüteçtir umut, bu yüzden fazla ileriyi görmemizi önler.” Yaşıyorken ölümü bütünü ile unutmamızı, başkalarının ölümünü görünce, kısa süreliğine de olsa ölümü ansımamıza bir göndermedir bu yazılanlar. Artık yanında olmasa da annesi ile hâlleşir, varoluşu için ondan destek almaya çalışır Berger.

Cenevre… Borges’in gözünden, bakar bu kente. Ötekileşir ve Borges olur. Tutkunun Borges için nasıl bir hapishane olduğuna değinir. “Tutku körleştirici bir bahtsızlıktır.” Kentteki yaşanmışlıkların izini sürmeye başlar. Yazar, Cenevre ekseninde Borges’ in rastlantılar ve yaşanmışlıklarla zenginleşen imgesel yolculuğuna çıkartıyor bizleri. Her satırda sorularla duraksatıyor bizi. “Anlam sadece sırlarda bulunabilir.” Berger, sırların evrenine doğru sürüklüyor okuyucuyu. Paylaşımlar ve sırlar bir kişiden diğerine kapalı bir kutu gibi aktarılır. Unutulan sırlar ve yaşanmışlıklar belleğin ölümüdür aslında. Yaşam, sırlardadır. Cenevre’de gezinirken, bu kez anne imgesinden sonra, ikinci bir dişil öğe çıkar karşımıza. Berger, yolculuğuna kızı Katya ile devam eder. Kızı ile yaşadığı küçük bir hikâyeyi, okuyucusuna sinema zenginliğinde görselleştirir. İnsanın belleğinde kalan, lâbirentlerde unutulan tüm görsel yaşanmışlıklar çıkıyor tavan arasından. Berger’in kişisel tarihi bir anlığına bizim tarihimiz oluyor.

İnsanın yaşadıklarını ve okuduklarını ansıması yaşamın bir mucizesidir. “Ancak bize verilmiş olanı verebiliriz.” Yolların ve görüntünün gizemidir düşündüklerimiz. Uçarı bir boşlukta döner durur ve unutulur düşünceler. Yaşanmışlıklar unutulur, tâ ki onları bir yerlere eklemleyene kadar. Tıpkı kızının ona, cep telefonundan gönderdiği mesajında Elialı Zenon’dan yaptığı alıntıdaki gibi: “Hareket halindeki her şey ne bulunduğu mekândadır ne de bulunmadığı mekânda. Benim için müziğin tanımlarından biridir bu.”

Berger, yaşlılığı hafıza da yarattığı gizemi o kadar ince anlatıyor ki! Krakow’da Salinger’in (Çavdar Tarlasında Çocuklar) kahramanının anlatım gücüne, ya da Hesse’nin (Çarklar Arasında ve Narzissus ve Goldmund) romanlarındaki kahramanların, ruh hallerine benzer bir hikâyeyi giydiriyor kendine. Hem dostu hem öğretmeni olan Ken’le yaşadıklarını, kitapların Ken’le olan yaşantısında ne kadar önemli rol oynadığına değiniyor. “Yaşamayı bir anlamda kitaplardan öğrenme -ya da öğrenmeye çalışma- konusunda aramızda gizli bir anlaşma vardı. Öğrenmek ilk resimli abece kitabımıza bakmamızla başlar, biz ölünceye kadar sürüp gider.”

Geçmişin izini sürme, acı tatlı bütün olayları mutlulukla hatırlamak yaşlanmamın getirdiği bir erdem olsa gerek. Berger, her ansımanın sonunda ölümü yalansız bir gerçeklik olarak sunuyor ve okuyucusunu hüzünlendiriyor. İslington’da okul yıllarına ve okul arkadaşı Hubert’la yıllar sonra karşılaşmasını anlatıyor. Yaşlanmanın insanda yarattığı fiziksel ve ruhsal değişimleri, sade göstergelerle sunuyor. Tam da burada sardunya imgesine değiniyor Berger. “Sardunyalara dikkat et.” diyor Hubert, kanlı sardunya… Berger yapraklardan birini kopartıp kokluyor. “Bana onun saçlarını hatırlattı.” diyor

Göstergenin ve kokuların belleği nasıl ayılttığını, sardunya gibi arsız bir bitki ile anlatıyor bizlere. Belleğini uyandırıyor, her iklim koşuluna meydan okuyan ve üreyen sardunya imgesi açımlanmaya başlıyor. Sahipleri ölünce onların belleği olarak yaşamaya devam eden sardunya, Audrey’le yaşanmışlıklara açılan bir kapı oluyor. Audrey, belki de kitaptaki en hüzünlü hikâye.

Berger kitabında, Le Pont d’ Arc ile bizleri ilk insanların bıraktıkları görüntüler ile yüzleşmeye çağırıyor. Chauvet mağarası resimleri üzerine konuşuyor bizlerle. “Bugünün kültürü gizemlerle yüzleşmek yerine, sürekli onları yenmeye çalışıyor.” Geçmişi bir sanatçı olarak çizimle yeniden yakalama çabası, ilk insanoğlunun ne düşündüğüne ulaşma, ‘an’laşmanın ressamdaki önemine değiniyor.

“Avcı için de av inde gizlenmek sağ kalmanın ön koşuludur. Hayat gizlenecek yer bulmaya bağlı. Her şey saklanıyor. Ortadan kaybolan gizlenmiş demektir. Bir yokluk -ölülerin çekip gitmesinde olduğu gibi- kayıp olarak yaşanıyor ama terk olarak değil- ölüler başka bir yerde gizleniyor.”

Ölümü karanlık bir mağara olarak görüyor Berger. Mağarayı da bir gövde. Gövdenin içinde deşilmemiş, keşfedilmemiş o kadar giz var ki. Berger’a göre ölüm sadece bir yanılsama. Yaşanılanlar anımsandığında ölüme meydan okuyor soyumuz. Mağara insanları da modern insan da sadece, boyut değiştirmiş. Gerçek olan tek şey, ölümdür. Karanlık ve sessizlik belleğin anavatanıdır. İnsan, içindeki karanlığa yaptığı her yolculukta, ölümle gizli bir anlaşma yapar. İnsanoğlu yaşıyorken ölümle ödüllendirilmiştir. Ölüm, yaşamın ikizidir. Yaşıyorken, ölümü hatırlıyorsak varız. Buluştuğumuz yer, belleğimizin karanlık mağarasından başka bir yer değildir.

John Berger ‘Buluştuğumuz Yer Burası’
233 s. Metis Yayınları
 
 

  Yazarların Kentleri / Berger’ın Kentleri

Anıl Gökoğlu
Remzi Kitap Gazetesi, Sayı13, Şubat 2007


http://www.metiskitap.com


"Sokaklar hep kendini dolanır.
Yolculuk yollarda kalır."

Erol Hızarcı, Toprakaltı Sarayları



Yazarların mekânlarla özel bir ilişkisi olduğuna inanırım. Yazar kimi kez, mekânını da kendisi kurgulamayı seçer. Bu mekânlar, en az yaşadığınız kent kadar gerçek, değişken, devingen, içinde yaşanabilir, yolculuk edilebilir ve tarif edilebilirdir. Italo Calvino Görünmez Kentler’de İsidora’dan Zoe’ye onlarca kent düşler. "Görünmez Kentler", kendi deyimiyle, yazarın ‘kentlere yazdığı son bir aşk şiiri’dir. Bir mekân düşlemeye başladığınızda, bir zaman sonra düşleyen, düşlenenin üzerindeki yaratıcı denetimini yitirir. Düşlenen, başlangıç noktanızdan hareketle kendini tekrar tekrar kurar, değiştirir. Orası kimi zaman dönmek, kimi zaman uzaklaşmak istenilen yerdir. Her iki durumda da varlığını sizden bağımsız sürdürür. Ursula K. Le Guin’in "Yerdeniz"i gibi. Le Guin, Yerdeniz’i (beşlemeye adını veren düşsel mekân) bir üçleme olarak tasarlamıştı: Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları, En Uzak Sahil. En Uzak Sahil yayımlandığında, daha kitabı okumadan bir hüzün çökmüştü içime. Geçici olarak bulunduğunuz, ayrılma vakti geldiğinde daha yola çıkmadan özlemeye başladığınız kentler gibi… Sanırım, Le Guin böyle bir özlemle yazmış beklenmeyen dördüncü kitabı (Tehanu): "Yerdeniz’e yeniden gidip onu hâlâ hatırladığım haliyle bulmak, ama değiştiğini ve değişmekte olduğunu görmek beni çok memnun etti."

Mekânlar karakterler kadar önemli bir rol üslenir kimi zaman. Boris Vian’ın sürrealist romanı Günlerin Köpüğü’nde, akciğerinde bir zambak büyüyen Chloe ile Colin’in birlikte yaşadıkları ev hikâyeye katılır. Yaşanan bir mekân olmanın ötesinde yaşayan bir mekândır. Acı çektiğini, huzur bulduğunu, neşesinin kaçtığını, değişimlerini izleyebilirsiniz. Kimi yazarlarsa yaşadıkları mekânları/kentleri kurgusal mekânlara yeğlerler. Sait Faik öykülerinin en belirgin özelliğidir kahvehaneler… Ara sokak kahveleri, kıyılardaki balıkçı kahveleri, sönmeye yüz tutmuş bir sobanın yanı başına çekilmiş sandalyeleriyle sabahçı kahveleri…

Yazarların bir kente tutuldukları da olur. Virginia Woolf ve sevgili Londrası gibi. Romanları, öyküleri, denemelerinde hep Londra vardır. Londra Manzaraları adlı kitabı, yazarın kenti anlattığı altı denemesinden oluşur. Woolf, Londrasını yanı başında uyuyan bir sevgiliyi izleyen kadının hazzıyla anlatır. Kentlerden ve yazarlardan söz etmeye başlamışken es geçemeyeceğimiz bir yazar ve yapıt: James Joyce’un Ulysses’i. Yazarın ifadesiyle; Dublin yerle bir olsa, Ulysses’in sayfaları takip edilerek kent yeniden inşaa edilebilir.

Türkiye’de Görme Biçimleri’yle tanınan John Berger, geçtiğimiz Kasım ayında Metis Yayınları tarafından yayımlanan Buluştuğumuz Yer Burası kitabında kendi kentlerini anlatıyor. Lizbon, Cenevre, Krakow, Islington, Madrid, Küçük Polonya… Yazar, her kentte sıradışı bir buluşma yaşıyor: Artık hayatta olmayan yakınlarını ziyaret ediyor. Lizbon’un çamaşır asılı daracık sokaklarından birinde yankılanan fado ezgisinin peşine düşüveriyor. Lizbon, aynı zamanda yazarın annesiyle buluştuğu kent. Annesinin yaşarken hiç görmediği, ama ölümünden sonra "yaşamayı" seçtiği kent. Borges tarafından ziyaret edilen ve Borges’in ömrünün en sarsıcı deneyimlerinden birini yaşadığı Cenevre, Berger için bir kentten fazlası anlaşılan: Cenevre’yi "…duyup tanık olduğu hiçbir şey onu şaşırtmıyor. Hiçbir şey de kışkırtmıyor, daha doğrusu bariz olan hiçbir şey. Gizli tutkusu (çünkü elbette gizli bir tutkusu var) iyice gizlenmiş, sadece birkaç kişinin malumu." Fransa’da Chauvet mağarasında binlerce yıl öncesinden kalma "sanat eserleri" karşısında bir saygı duruşu… Madrid’de bir otel lobisinde randevulaştığı eski bir öğretmen, bir yaşam ustasıyla buluşuyor yazar. Otelin bekleme salonunda gözlemekten kendini alamadığı, tombulluk tanımını bir hayli aşmış Senyorita, Madrid’in ta kendisi olabilir mi?

Küçük Polonya, iki pırasa ve birkaç patatesle birlikte pişirilen kuzu kulağı çorbasının yanı başında yer alıyor artık benim için. Berger sözcüklerle kentlerin panaromasını örüyor. Öte yandan metin, sözü edilen kentlere aidiyet duygusundan bir hayli uzak. Yabancılıkla yerlilik arasındaki o sisli alanda gidip geliyor çoğunlukla.

Berger bir solukta okunacak bir roman sunmuyor okura. Buluştuğumuz Yer Burası, ağır ağır okunması gereken bir kitap. Sokak sokak keşfedilecek bir kent gibi… Arka sokaklarını, saklı köşelerini ve satır aralarını atlamamalı. Kitabın çeviri işini Cevat Çapan, Gönül Çapan ve Müge Gürsoy Sökmen birlikte üslenmişler. Oldukça da başarılı bir iş çıkarmışlar. Bölümler arasında dil ve biçem kopukluğu söz konusu değil. Çeviri tek elden çıkmış izlenimi uyandırıyor. Buluştuğumuz Yer Burası okura keyifli ve uzun bir yolculuk vaat ediyor.
 

Bir kitap, bir blog, iki yıl:
'Buluştuğumuz yer burası!'


http://blog.milliyet.com.tr/

Maskeli de olsa 'o yer burası'! Görsel:www.masaltozum.spaces Zaman yine su gibi akıp geçti. Milliyet Blog'da iki yılımı devirmiş, 26. ay'ımı doldurmuşum. Ortalama beş günde bir yazıya denk düşen, 22'si şiir olmak üzere toplam 142 blog yazısı.(1) Daha sık -ve derin- yazan arkadaşlara gıpta ederken, benim gibi oldukça tembel sayılabilecek biri için önemli bir sıklık. Sadece, sevgi ve aşkla bağlılık şeklinde açıklanabilecek bir sıklık.

Zaman; özellikle de bir yılı daha devirip yenisine girerken insanın kafasına takılan, felsefecilerle fizikçilerin yüzlerce yıldır etrafında kâh keyifle, kâh sıkıntıyla dolaşıp durdukları bu kavram bir yandan da onu durdurma, hâkimi olma isteği yaratmakta insanda. Hem "şurada şu kadar yılım doldu", "kıdemim bu kadar" diye böbürleneceksin, hem de bunu sağlayan amansız akıntıyı, zamanı durdurmayı arzulayacaksın. Ne yaman bir çelişki, öyle değil mi?

Bu çerçevede güzel bir eser geldi aklıma. Daha doğrusu bu eserde yazılı olanlar bu yazıyı doğurdu zihnimde. John Berger'in 80 yaşında hayatının sağlamasını yaptığı kitabı: “Buluştuğumuz Yer Burası”. Onun tarafından geçen yüzyıla, göçüp gidenlere, tüm zaaflarıyla sevilenlere, anılarıyla şehirlere duru, ışıltılı bir ziyaret... Lizbon, Krakow, Madrid, Cenevre, Islington ve Polonya'da, artık hayatta olmayan yakınlarıyla, annesi, babası, eski sevgilileri, öğretmenleri, ustaları, akademiden arkadaşlarıyla buluşup halleşiyor Berger bu eserinde. "Hayata ve edebiyata dair güzel ve değerli olan ne varsa bu metnin içinden akıyor usul usul: doğanın ve tarihin nimetleri, kibirinden feragat etmiş bir sevgi, tenin mucizesi, ahlâkçı olmayan bir etik ve hayatın neşesi, burukluğu ve sihriyle beslenen bir siyaset..." (2)

İşte bu eserin içinde akıp gidenler tıpkı bu nezih, güzide blog şelalemizde de aynı debide akıp gidenlere benzemekte...Bu bloğun içinde yer alan hemen her yazar da kanımca keşfedilmeyi bekleyen ve hak eden birer insan. Hatta birer kitap, birer kent gibi... Blog yazıları, içinde dolaşılıp keyif alınacak, derin düşüncelere dalınacak ya da hoş anımsamalar yaratacak sayfalar, sokaklar, anıtlar, parklar, bahçeler ve mesire yerleri gibi gelir bana çoğu kez. Sanal gibi dursa da, nezih, samimi ve çoğu kez de coşkulu toplantılarla yüz yüze gerçekliğe de her an kucak açan kitaplar, kentler gibi insanlar.

Berger, eserinde Lizbon'u anlatırken, annesinin kullandığı sözcüklere takılıp kalmış: "Çok geç artık!". Bu, annesinin en sık kullandığı cümlelerden birisiymiş.

Yazar, "zaman akıp giderken bazı şeyler korunuyor bazıları da kaybolup gidiyordu." diyerek, Lizbonluların sık bahsettiği bir duygudan, ‘saudade'den söz ediyor. Lizbon'a, Portekiz'e ait bir ruh durumunu tanımlayan ‘saudade'nin, başka bir dile çevrilebilirliğinin zorluğuna değiniyor ve ‘saudade’yi, “çok geç sözcüğünün fazla dingin bir şekilde söylenişi” olarak tanımlıyor. Yoksa güzel Türkçemiz, saudade’nin Portekizceden başka en güzel karşılığını bulabileceği dillerden biri mi? Belki de dilimizde, hüzünden fazlası, melâlden azı anlamında bir karşılık bulunabilir bu sözcük için.(3)

Burada giderek sevindirici bir şekilde sayıları ve yazıları artmakta olan gençlerden farklı olarak bizim kuşak için bir de "nostalji -özlemli(k)-" anlamı olabilir bu sözcüğün diye de düşünmekteyim. Bazen naif pişmanlıklarımız kafalarımıza birer balyoz gibi inerken- bizi biz yapan değerlerimize ve inançlarımıza doğru- bir sıla özlemi basar her yanımızı...Bazen de bir kuş tüyü hafifliğinde ya da bir meltemin yüzümüzü yalaması gibi onlara bir el sallayış geçer içimizden, en derin yerlerimizden. (4) Bir zamanlar gerçek olan "kişisel ve toplumsal yaşsız hayallerimiz"e...

Bloğumuzun üç buçuk, benimse iki yıllık varlık öyküm aslında uzun sayılabilecek süreler olmasa da, buzdağının alt katmanları gibi üzerine oturdukları katlar da hesaba katılırsa, öyle!

Buradaki değerli yazar dostlarımın güzel yeni yıl dileklerini içeren mesajlarını almadan yeni bir yıla başlamak için "çok geç artık!". Hepsine buradan tekrar en içten teşekkürlerimle...

Tuşlarla cebelleşip bir blog taslağı oluşturmaya çabalarken "acaba şu an değerli yorumcu blogdaşlarım da neler karalıyorlar?" diye düşünmemek için " çok geç artık!". İyi ki varlar ve buradalar!

Şu ya da bu nedenle bir, iki kez denedimse de buradan ayrılmak için "çok geç artık!",

Bazı gençlerimizin pek hoşlarına gitmese de, bizi biz yapan değerlerimizi ve inançlarımızı terketmek için de "çok geç artık!",

Buradaki karşılıksız, beklentisiz, gönüllü paylaşım eylemine "Bedavaya boşu boşuna kafa yorma!", " Körler, sağırlar birbirini ağırlar!" diye sataşmalara da kulak asmak için "çok geç artık!". Eminim ki, onlar da bu sözleri kendi deneyimlerince iyilik olsun diye söylüyorlar.

"Saudade", hüzünden fazlası, melâlden azı, biraz sıla özlemi, biraz nostalji...

Yeni yılda, esenlik içinde nice güzel bloglara, nice derin ve anlamlı yorumlara...İçten, karşılıksız ve beklentisiz paylaşımlara...

Selâm olsun benden tüm zaaflarıyla sevenlere ve sevilenlere...

İ.Ersin KABAOĞLU,

4 Ocak 2009, Ankara
Blognot:
(1) Bazı dostlar: "Ya, şiir işte" diye hafifseme içinde olsalar da inanın yazımı çok daha zor bir eylem. Ayrıca nesir gibi, her aklınıza estiği an da yazılması mümkün değil.
(2) "Buluştuğumuz Yer Burası", John Berger, Metis Edebiyat, 240 sayfa, 2008 (2.Baskı), İst.
(3) Melâl: Can sıkıntısı, sıkıntı, üzüntü, usanma gibi bir çok hissiyatın ifadesini birlikte içinde barındıran bir sözcük. İçeriğinde barındırdığı hallerinin özellikle varoluşsal yönüne karşılık gelir. Sözcüğü tek bir karşılık vererek sınırlandırmak kanımca doğru olmaz.
(4) Değerli blogdaşım "Zelinartug'un "Bir 'geyik'masalı" başlıklı son öyküsüne yazdığım ikinci yorumuma verdiği yanıttan uyarlama ve esinle...
Hızır Kabil bu blog'u önerdi.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!