Bulantı
Jean Paul Sartre


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

 
TOPLANTI TARİHİ  :  14.12.2005 Çarşamba..
İRDELENEN KİTAP:
  Bulantı - Jean Paul Sartre
GRUP DEĞERLENDİRMESİ :  4,7

KATILANLAR          :
 
KİTAP ÜZERİNE  NOTLAR:
Sartre ve Bulantı - Yücel Nural
Varoluşçuluk Bahar Vardarlı

Sartre Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetti.
Sartre düşüncesinin radikal dönüşümü Gaye Çankaya
KAPAK - Tahsin Yücel

     Bahar Vardarlı Yücel Nural 
 


Varoluşçuluk


Bireyin varoluşunun önemi Kierkegaard, Nietzche, Heidegger, Sartre, Camus ve birçok felsefeci ve yazar tarafından savunulmuştur.

Varlık "VAROLUŞ" olarak vardır. Bu varlık kendi bilincine sahip olan bir
varoluştur. Varlığın kendini tanıdığı ve sorguladığı yer insan olma olanağıdır. İnsan bir özne değil, bir varoluşa sahiptir. İnsan varoluşunu gerçekleştirmek için kendi geleceğinin, olanaklarının ve projelerinin peşinde koşan SONLU ve GEÇİCİ bir varoluştur. Bir varoluş olarak önceden belirlenmiş bir öze veya kadere sahip değildir. Onun özü, kendi varoluşunu kendisi için gerçekleştirmektir.

Özü ve kaderi olmadığından insan kendini dünyaya atılmış ve terkedilmiş  bulur. Dünya içinde diğer insanlarla karşılaşır, KAYGI içinde diğer şeylerle ilişkiye girer, kendini bu ilişki içinde tanımaya ve var etmeye çalışır.  İLGİ ve KAYGI temel varoluş karakteridir. Ölümü başkasında  gördüğü an varoluşunun sonlu olduğunu, hiçlikle karşı karşıya olduğunu anlar ve ölümle yüzleşir. Bir gün sıranın kendisine de geleceğini anlayan insan, ölüm kaygısı içinde kendi varoluşunu hatırlar ve onu gerçekleştirmenin yine kendisine ait olduğunu kavrayarak, kendisini diğer insanlardan farklı yapan OTANTİK VAROLUŞUNU YAŞAMAK ister.

Başa Dön

KAPAK

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4098

Jean-Paul Sartre 100 yaşında. Varoluşçuluk felsefesinin en büyük temsilcisi olarak kabul edilen yazar için, 'Sartre kim' diye sorulsa, kimi filozofluğunu öne çıkaracaktır, kimi romancılığını, kimi oyun yazarlığını, kimi de denemeciliğini... Türleri ne olursa olsun, tüm yapıtları, varoluşçu felsefeden kaynaklanır

TAHSİN YÜCEL (Arşivi)
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4098

Jean-Paul Sartre 1905 yılında doğar, ilk önemli yapıtı Bulantı'yı 1938'de, son yapıtı L'Idiot de la famille'i 1972'de yayımladığına göre, şöyle böyle otuz beş yıllık bir süre içinde yapıt verir, 1980'de öldüğüne göre de yirmi beş yıldır aramızda değil. Gene de 20. yüzyılın en önemli yazarının kim olduğu konusunda kapsamlı bir soruşturma yapılacak olsa, büyük bir olasılıkla en başta o gelir. Oysa bu adamın nasıl bir yazar olduğunu, bu olağanüstü ünü ne türden yapıtlarla sağladığını sormanız durumunda görüşlerin dağılması büyük bir olasılıktır. Kimi, filozofluğunu öne çıkaracaktır, kimi romancılığını, kimi oyun yazarlığını, kimi de denemeciliğini. Felsefe ile deneme bir yana, öteki türler üzerindeki çalışmalarının belirli dönemlerle sınırlandığı düşünülürse, böyle bir dağılmaya şaşmamak gerekir.
Gerçekten de, Bulantı'yla başlayan roman yazarlığı başlangıçta dört romandan oluşturmayı düşündüğü Les Chemins de la liberté'nin (Özgürlüğün Yolları) üç kitabıyla 1947'de sona erer. Oyun yazarlığına daha çok bağlanmış görünür: 1943'te Sinekler'le girişir bu serüvene, Gizli Oturum (1944), Morts sans sépulture (Gömütsüz Ölüler, 1946), Kirli Eller (1948), Şeytan ve Tanrı (1951) ve Les Séquestrés d'Altona (Altona Tutsakları) ile 1959'a kadar gelir, ama orada durur. Sürekli biçimde bağlı kaldığı alanlar felsefe ile bir bakıma onun tamamlayıcısı sayabileceğimiz denemedir. Felsefe çalışmaları L'Imagination (İmgelem, 1936) ve L'Imaginaire (İmgesel, 1940) ile başlar, 1943'te bir doruğa: L'Etre et le Néant'a (Varlık ve Hiçlik) ulaşır, 1946'da Varoluşçuluk Bir İnsancılıktır gelir, 1960'ta bir başka bir dorukla noktalanır: Critique de la raison dialectique (Eytişimsel Usun Eleştirisi). Deneme ve incelemeciliği daha uzun ömürlüdür: Baudelaire'le (1947) başlar, Saint Genet, comédien et martyr (Ermiş Genet, Oyuncu ve Kurban, 1952) ve Flaubert'in yaşamı üzerine çok kapsamlı bir yapıt olan L'Idiot de la famille (Ailenin Budalası, 1972) ile sürer. Bunlara uzun yıllar süresince yönettiği Les Temps modernes dergisinde yayımladığı yazılarla (Situations, 1947-1965) özyaşamöyküsel yanı ağır basan ve bir roman gibi okunan bir başka başyapıtı: Sözcükler'i (1964) de eklemek gerekir.
Dışarıdan bakıldığı zaman, bunca yapıt ve böylesine bir dağılma karşısında okurun kendisini nereye koyacağını şaşırması çok doğal görünür. Ancak, tüm bu yapıtları tek bir gövdede birleştiren bir temel etken vardır: 20. yüzyıl felsefesinin en güçlü damarlarından birini oluşturan ve Sartre'da en özgün belirimlerinden birini oluşturan varoluşçuluk. Türleri ne olursa olsun, tüm yapıtları bu felsefeden kaynaklanır. Sartre böylece değişik türler içinde aynı düşünceleri, aynı gözlemleri mi yineler? Bir ölçüde, evet: belli saptamalarını değişik yapıtlarda yeniden karşımıza çıkardığı yadsınamaz. Ama gerçek felsefe de, gerçek yazın da çetin bir yolculuktur, hep gelişir, bu yapıtlarda da Sartre'ın düşüncesinin gittikçe geliştiğine, kapsamını genişlettiğine, insanın ve çağın gerçeklerini gittikçe daha yakından kuşattığına tanık oluruz.

Her şey nedensizdir
Konuya anlatı yapıtından girelim dersek, Bulantı'nın kahramanı Roquentin, oldukça sıradan bir adam, bir küçük kasabada, tarihsel bir kişi üzerinde araştırma yaparken, yavaş yavaş sarsıcı bir gerçeğin, dünyanın ve insanların ratlantısal, dolayısıyla fazladan, dolayısıyla gereksiz oldukları gerçeğinin ayrımına varır: "Varolmak burada olmaktır, yalnızca budur; varolanlar belirirler, rastlanırlar, hiçbir zaman bir sonuç değildirler. Sanırım, bunu anlamış olan insanlar vardır. Ancak kafalarında zorunlu ve kendi kendinin nedeni bir varlık yaratarak bu rastlantısallığı aşmaya çalışmışlardır. Oysa varoluş hiçbir zorunlu varlıkla açıklanamaz: rastlantısallık bir yanılsama, silinebilecek bir görüş değildir; saltıktır, bunun sonucu olarak da tam anlamıyla nedensizliktir. Her şey nedensizdir, bu bahçe, bu kent ve ben".
L'Etre et le Néant'da kişilik ve toplumsal çevrenin insanı tanımlamaya yetmeyeceğini, çünkü öncelikle bir bilinç olduğunu, Varoluşçuluk Bir İnsancılıktır'da "varoluşun özden önce geldiğini" kesinleyerek her türlü öz felsefesini, her türlü fizikötesini, insan konusunda her türlü nesnelliği yadsıyarak Roquentin'i doğrular. Bu doğrulamadan çıkarılabilecek ilk sonuç da insanın önceden verilmiş hiçbir güce, hiçbir değere bağlı bulunmadığı, dolayısıyla yaşamını tümüyle kendi elinde tuttuğu ve kesinlikle, sonsuzca özgür olduğudur.
Les Chemins de la liberté bu özgürlüğü ve onu kullanmanın yollarını sorgular. İçinde değişik kişilerin kaynaştığı bu üçlünün odak kişisi Mathieu Delarue L'Age de la raison'da (Akıl Çağı) karşımıza tıpkı genç Sartre gibi Paris'te bir felsefe öğretmeni olarak çıkar, tek kaygısı özgürlüktür, özgür kalmaktır. Bu nedenle evlenmeye yanaşmaz, gene bu nedenle, komünizme yakınlık duymasına karşın, partiye girmez; böylece onun için özgürlük korkunç bir yalnızlık olup çıkar. İkinci yapıt Le Sursis'de (Erteleme) İkinci Dünya Savaşı öncesinin birtakım önemli toplumsal olayları Mathieu'yü yavaş yavaş 'toplumsal'ın önemini kavramaya ve konumunu belirleyip bir seçim yapmanın eşiğine getirir. Üçüncü yapıt La Mort dans l'âme'da (Ruhta Ölüm) Fransa'nın 1940 yenilgisi Mathieu Delarue'nün en sonunda 'bağlanma'yı seçmesine yol açar: bir kilisenin çan kulesine tırmanır ve buradan umutsuzca düşmana ateş ederken vurulup düşer, ama gerçek özgürlüğe kavuşmuş ve yaşamını anlamlandırmış olarak. Sartre'ın tasarladığı, kimi bölümlerini de yazdığı dördüncü kitap, La Derniére chance (Son Şans) bir türlü gelmez. Nedenini kestirmek de zor değildir: hem Mathieu anlamlı ölümüyle 'özgürlüğün yolları'na son noktayı koymuştur, hem de roman tür olarak yazarımızı fazla çekmemektedir. Bu romanların anlatı sanatına pek yenilik getirmediğini de söylemek gerekir.

Eyleme de girişmişti...
Ancak Sartre oyunlarında, yazılarında benzer sorunları irdelemeyi hep sürdürür. Bu arada, toplumsala ve toplumsal eleştiriye gittikçe daha çok yer verdiğini, bir bakıma Gizli Oturum'u özetleyen 'cehennem başkalarıdır' düşüncesinden gittikçe uzaklaştığını görürüz. Critique de la raison dialectique de bireyselden toplumsala doğru giden bir tutumun kesinlenmesi olarak çıkar karşımıza. Başlangıçta Husserl, Heidegger gibi filozoflardan etkilenmiş olan Sartre burada Marx'a gelir. Marksçılığı çağımızın 'aşılmaz' felsefesi olarak tanımladıktan sonra, kendi varoluşçuluğunu bu felsefenin içinde etkinlik gösterecek ve bireye birliğini ve özgürlüğünü verecek bir düşünce olarak tanımlar. Bu düşünce eylemi de dışlamaz. Böylece, altmışlı yılların sonlarına doğru, bu çok kısa boylu büyük adamın gereğinde sokağa da indiğine, genel gidiş karşısında direnmeyi savunan gazeteler satarak yazını ve felsefeyi eylemle birleştirdiğine tanık oluruz.

Sartre düşüncesinin radikal dönüşümü

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4100

2000'li yıllarda Sartre artık, varoluşa dair bir iç sıkıntısının değil, politik ve ahlâki sorumluluğun filozofu olarak yeniden okunmakta. Felsefi eserleri de, bu gözle yeniden elden geçirilmekte

GAYE ÇANKAYA (Arşivi)

Jean-Paul Sartre 1940'lı yıllardan 1970'lere kadar hem Fransa'nın hem de dünyanın felsefi ve politik gündeminin en çarpıcı figürlerinden biriydi. Her insanın içinde yaşadığı dünyaya ve insani gerçekliğe karşı sorumluluğunu, gerek felsefi eserlerinde gerek politik söyleminde gerekse denemelerinde ve edebiyat eserlerinde dile getirmişti. Buna rağmen Sartre, uzun yıllar boyunca, varoluşsal iç sıkıntısının, çatışmaya dayalı insan ilişkilerinin, özgürlük yükü altında ezilmiş yalnız bilincin filozofu olarak anıldı. 1943 yılında yayımlanan Varlık ve Hiçlik, insanı mutlak bir biçimde özgür olarak tanımlayan Sartre'ın 1935'ten itibaren yazdığı tüm felsefi eserlerinin 'fenomenolojik ontoloji' başlığı altında olgunluğa ulaştığı bir başyapıttı. Sartre'ın insanı, her an varoluşunun özünü oluşturmakta olan özgür bir bilinç olarak tanımlayışı ve bu mutlak özgürlüğün beraberinde getirdiği sorumluluk fikri, Varlık ve Hiçlik'in en çok tartışılan temalarıydı.

İçtenlik ve yücegönüllülük
Felsefi eserlerinden çok azının Türkçeye kazandırılmış olmasının da etkisiyle, Sartre, Türkiye'de daha çok edebiyatçı yönüyle, romanları ve oyunlarıyla tanındı. Gizli Oturum'un unutulmaz cümlesi 'cehennem başkalarıdır', Sartre'ın ismine en sık eşlik eden alıntıydı. Sartre'ın en çok okunan romanı Bulantı'nın anti-kahramanı Antoine Requentin'in varoluşuyla ve özgürlüğüyle yüzleşme sancılarının, Sartre düşüncesinin figüratif bir temsili olarak düşünülmesi, hem Türkiye'de hem de dünyada Sartre'ın karamsar bir felsefi söylemi olduğu fikrini uyandırdı. Henüz Türkçede yayımlanmamış olmasına rağmen Varlık ve Hiçlik, Sartre üzerine yazılmış Türkçe telif eserlerde anıldı, içeriğindeki özgürlük düşüncesi bakımından tartışıldı. En çok üzerinde durulan bölümler, Sartre'ın öznelerarası ilişkileri ele aldığı bölümlerdi. Bulantı'nın başkarakterinin bir türlü sosyalleşemeyen varoluş şekliyle, Varlık ve Hiçlik'te tanımlanan, özerk, özgür fakat diğerlerini kendi özgürlüğüne yönelmiş birer tehdit olarak gören özne, kolaylıkla örtüşebiliyordu. Oysa, iki eser arasında kurulan bu bağ, fenomenolojik kanıtlamalar ve ontolojik kavramların analizleriyle, oldukça kapsamlı bir yapıt olan Varlık ve Hiçlik'e tek yönlü bir yaklaşımı yansıtıyordu.
Varlık ve Hiçlik'in, öznelerarası ilişkilerle ve başkasının varoluşuyla ilgili olan bölümlerinde Sartre, en olumlu insan ilişkisi olarak düşünülebilecek aşk ilişkisinde dahi çatışmanın kaçınılmaz olduğundan söz eder. Aşk ilişkisinin bile sadizm, mazoşizm ya da en iyi ihtimalle bir kayıtsızlık ilişkisi olarak yaşanabileceğini anlatır. Sartre'ın öznelerarasılığı bu şekilde tanımlayışı, onun ontolojik özgürlük analizlerinin bir sonucudur; ve pek çok yoruma göre de bu analizler, onun düşüncesinden bir ahlâk anlayışının çıkmasını imkânsızlaştırır. Halbuki Sartre, Varlık ve Hiçlik'in son bölümünü, ahlâk üzerine bir eser yazma vaadiyle kapatır. Ontolojik alanda cevapsız bıraktığı bazı sorulara bundan sonra ahlâk alanında yanıt arayacaktır. Ancak şaşırtıcı bir biçimde Sartre, vaat ettiği gibi bir ahlâk eseri yayınlamaz. Buna karşın, 1960 yılında, Sartre'ın düşüncesinin bir dönüşüme uğradığını gösteren Diyalektik Aklın Eleştirisi iki ciltlik politik bir metin olarak karşımıza çıkar.
Fransızca ve İngilizce literatüre bakıldığında, Sartre okumalarına yön veren soruların da bir dönüşüme uğradığı görülür. Bugün Sartre daha çok, Varlık ve Hiçlik sonrasında kaleme aldığı politik metinler ve ölümünden sonra yayımlanan Ahlâk İçin Defterler (Cahiers pour une morale) üzerinde yoğunlaşılarak tartışılmakta; Sartre düşüncesinde 1939 yılına dek geri götürülebilen bir ahlâk projesinin delilleri üzerinde durulmaktadır. Bu son dönem okumaların (Juliette Simont'un Jean Paul Sartre: Özgürlüğün Yarım Yüzyılı ya da Yvan Salzman'ın Sartre ve Kendilik adlı eseri ) üzerinde durduğu başlıca kavramlar, içtenlik (sincérité), kendi olmak (authenticité) ve yüce gönüllülük (générosité) gibi, varoluşçu bir ahlâk düşüncesini mümkün kılan kavramlardır. Bu okumaların önemli dayanak noktalarından biri de, kendisiyle 1960'lı ve 70'li yıllarda yapılan röportajlarda Sartre'ın, Varlık ve Hiçlik'te çizdiği karamsar tabloyu bir dönüşüme uğratmak istediğinden sıkça söz etmiş olmasıdır.
1983 yılında, ölümünden üç yıl sonra yayımlanan, Ahlâk İçin Defterler'in ilk sayfalarında da Sartre, Varlık ve Hiçlik'in, dönüşüm öncesi bir ontoloji olduğunu yazar. Varoluşçu bir ahlâkın koşulu, ontolojisinin 'radikal bir dönüşüme' uğratılmasıdır. 'Ahlâki dönüşüm' olarak tanımlanan bu süreç sayesinde, Sartre'ın ontolojisi yeni bir boyut kazanır. Ahlâk İçin Defterler'de insan ilişkileri, sadizm ve mazoşizm dışında olanakları da içeren daha iyimser bir bakış açısıyla yeniden ele alınır. Filozofun Ahlâk İçin Defterler'de ortaya koyduğu yeni varlık anlayışı, cömertçe bir vermeye (don), estetik yaratıma (création esthétique), bahşetme ve yüce gönüllülüğe (générosité) dayanan bir ahlâkın temeli hâline gelir.
Sartre'ın Varlık ve Hiçlik'in sonunda bir ahlâk eseri vaat etmiş olması, dikkatli bir okuyucuyu oldukça zengin bir felsefi serüvene sürükler. Ahlâk üzerine felsefi bir eser yayımlaması beklenirken, Diyalektik Aklın Eleştirisi'yle politika felsefesi alanına giren filozof, bizi ahlâk ve politika arasındaki bağı düşünmeye sevkeden bir yol açar. Bu dönemde, kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde Sartre, savaş sonrası Fransa'sında çözüm bekleyen politik problemlerin aciliyetinden söz eder. Ona göre, sömürü ve baskının hâkim oluğu bir dünyada ahlâktan söz edebilmek için öncelikle adil bir dünyanın tesisi üzerine düşünmek ve eylemek gerekmektedir.
 

Ahlâk anlayışını değiştirdi
Sartre'ın, etik projesinden önce politik sorgulamalarını kitaplaştırması, onun ahlâk ile ilgili projelerinin politik alanda ortaya çıkışı olarak değerlendirilebilir. Zira Sartre'ın 1947 ve 1948 yıllarında tuttuğu notlardan oluşan Ahlâk İçin Defterler'de söz konusu ettiği 'radikal dönüşüm', Diyalektik Aklın Eleştirisi'ndeki politik praksis analizlerinin de imkânı olarak karşımıza çıkar. Sartre'ın, ontolojisini bir dönüşüm dolayımıyla yeniden ele almış olması, düşüncesini hem ahlâki hem de politik alana açma yönünde attığı en önemli adımdır. Marksizme varoluşçu bir temel arayışlarını sürdürdüğü yıllarda Sartre'ın düşüncesinde ahlâk ve politika iç içe geçer. Michel Sicard, Sartre Üzerine Denemeler adlı eserinde, Sartre'ın sunduğu ahlâk-politika ilişkisi üzerine şunları söyler: "Sartre felsefi yolculuğunun bir yerinden itibaren ahlâk anlayışını değiştirmiş, Varlık ve Hiçlik'i takip eden ve yeterince açıklığa kavuşmamış bir ahlâk anlayışını terk ederek, ahlâkın siyasi eyleme içkinliğini öne çıkarmıştır: Ahlâkı basit bir üstyapı olarak düşünmemeliyiz, bilâkis altyapılar diye tanımladığımız şey her ne ise, ahlâkı da o seviyede ele almamız gerekir."
2000'li yıllarda Sartre artık, varoluşa dair bir iç sıkıntısının değil, politik ve ahlâki sorumluluğun filozofu olarak yeniden okunmakta, felsefi eserleri de bu gözle yeniden elden geçirilmektedir. Ölümünden sonra yayımlanan metinleri, politik ve etik bağlanmaları, geçirdiği felsefi dönüşümler göz önünde bulundurulduğunda fark edilir ki Sartre, insani gerçekliğin içerdiği problemlere, döneminin politik ve ahlâki sorgulamalarına duyarlı bir entelektüel olarak yaşamış, düşüncesi ve yaşamı arasındaki bağı her an yeniden oluşturmaya çalışmış bir filozoftur. Sartre, sabırlı bir okuyucuya yalnızca felsefi bir söylem sunmaz. Sartre okumak, Sartre'ın yaşadığı döneme ve dünyaya onun gözlerinden bakarak şahit olmaktır.

GAYE ÇANKAYA: Arş Görevlisi, Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü

Sartre Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetti. Gerekçe yazısında şöyle yazmıştı:  1964 yılında Sartre'in öngördükleri tam da bugünün meseleleri değil mi ?

Armağanı istemeyişim bir anda alınmış bir kararın sonucu değildir. Ben bu gibi unvanları hep geri çevirdim. Savaştan sonra, 1945’te, bana Legion d’Honneur vermek istediler. Hükümette arkadaşlarım vardı, gene de yanaşmadım.

Armağanı almayışımın nesnel nedenleri ise şunlardı: Kültür alanında bugün sürdürülmesi gereken kavga, Doğu ve Batı kültürlerinin bir arada yaşamasını sağlamak kavgasıdır. Sarmaş dolaş olunsun demiyorum, bu iki kültürün karşılaşması nasıl olsa, bir çatışma biçimine bürünecektir. Gene de bu karşılaşma, kurumlar işe karışmadan, insanlar ve kültürler arasında olmalıdır.

Söz gelişi bu armağan için Latin Amerika’nın en büyük şairlerinden olan Neruda’nın ve Nobel’i çoktan alması gereken Aragon’un da adı söz konusu edilmemiştir.’

Pablo Neruda, daha sonra (1971) Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Jean-Paul Sartre’ın bu yazısının tarihi 1964’tür.

 

 

 

SARTRE ve “BULANTI”

  Sartre yirminci yy.da dünyanın düşün alanını en fazla etkilemiş, hakkında pek çok olumlu ve olumsuz tartışmalar üretilmiş bir edebiyatçıdır.

1905 yılında Paris’te varlıklı ve kültürlü  bir kentsoylu aileye doğar.Babası bir deniz subayı, annesi ünlü Schweitzer ailesindendir.Bir buçuk yaşında babasını kaybeden Sartre ileride:”Babam ben bir buçuk yaşımda iken ölme nezaketini göstererek, beni baba otoritesi yükünden kurtardı”diyerek aile ,toplum ,ulus vs. gibi değerlere karşı isyanını dile getirecektir.Babasının ölümünden sonra annesiyle birlikte dedesi Charles Schweitzer’in evine yerleşen Sartre,bir bilim adamı, profesör ve yazar olan dedesinin yanında,çevrenin kültürel  etkileri içinde,ailenin göz bebeği harika çocuk olarak  büyür.Fransa’da prestijli bir yüksek eğitim veren Ecole Normale Superieure’den 1929 yılında mezun olan Sartre felsefe doçenti olarak 1945 yılına kadar Le Havre ,Laon, ve Paris’te felsefe profesörlüğü  yapmıştır.1933-34’te Berlin Fransız Enstitüsü’nde Husserl’in  “Phenomenologie” (görüngübilim)’ini incelemiştir.1938’den başlayarak “Bulantı” ile roman sanatında önemli bir yenilik başlatmıştır.Savaşta meteorolog olarak orduda görev almış,bir ara esir düşse de  kurnazca bir oyunla özgürlüğüne kavuşmuştur.

“Uygar”yüzyılda barbarlığa geri dönüş olan Dünya Savaşı ve (Sürrealist deneyim,derin benliğin psikolojisi,Bergson ve Husserl’in görüngübilim’i ),varoluşçuluk,absurd felsefe gibi deneyimler roman sanatını derinden etkilemişti.Bu ortamda Sartre,özgün gözlem yetisi ile “dünya’yı deşifre etme”, Psikoloji bilgisi ile(Freud, Adler ve Jung’u  çok iyi okumuştu) kendini deşifre etme deneyimine girişmiştir.Araştırma araçları felsefe ve hayal gücüdür. Bir ara “Bulantı”yı yazdığı sıralarda bunalımlı bir devre yaşamış ve alışkanlık yapmadığı savunulan ,ve 4-12 saat etkili olan bir sanrı uyandırıcı Mescalin’i kullanmıştır.Görsel sanrılar eserlerine yansımış ve Sartre’a psikolojik şoklar yaşatmıştır.Sosyalizm ve komünizm ürünü”yeni insan” tipine hiç benzemeyen Sartre’a,sahip olduğu marjinal estetik anlayışı, kapitalizmin dekadan ve dejenere bir ürünü görüntüsü verir.

30’lu yaşlara gelen Sartre,153 cm boyu,çirkin fiziği,ve dökülen saçları ile ölümü düşünür.Eserlerinde, leıtmotiv olan saplantılarda defalarca dile getirdiği gibi, ilkel,doğal...biçimsiz, belirsiz,ağır, gevşek ,pörsük,ıslak,tatlımsı,baygın, bitkin,karanlık, kaygan,kuşkulu,iğrenç,yağlı,yapışkan,kalın, kaba,korkunç, müstehcen bir varoluş üstüne çullanmıştır.Üstelik yaşlandığını duyumsar ve hiçliğin huzursuzluğunu yaşar. Bir gün aynanın karşısında saçlarının çok seyreldiğini görünce “bu benim için sembolik bir felaket,ihtiyarlığın elle tutulur bir işareti oldu...”Harika çocuk ölmüştü!” diye yazar.Bu paranoya yedi yıl sürecek,Fransız edebiyatının altın yılları olan 30’lu yıllar Sartre’ın dibe battığı karanlık yıllar olacaktır.

Can sıkıntısı ve bunalım içinde geçen bu yılları Sartre şöyle anlatır:”Castor (Simone de Beauvoir’a kunduz anlamına gelen Castor adını takmıştı) ve ben Les Mouettes adlı kafede oturup başımıza hiç yeni bir şey gelmediği için dertlenirdik.Değişik özlemler içindeydik.”Düzensiz bir yaşam”,gerçeklik gereksinimi,hayal kırıklıkları , bıkkınlıklar,”yapış yapış” ve değersiz bir yaşamın pençesi altında olmayı duyumsamanın hüznü”, çocukluğumdan beri hep hayal ettiğim “büyük adam” yaşantısından ne kadar uzaktaydı!

Castor’un varlığı Sartre için  büyük bir değerdi.Fakat hiçbir değeri yaşamına hakim kılmamaya kararlı olan Sartre Castor’a açıkça ve her zaman ihanet etmiş,sadık Castor bu duruma boyun eğmiştir.Sartre fizik çirkinliğine karşın hep güzel ve toplum içinde parlayan kadınlarla birlikte olmuş, ve Castor çeşitli üçgenlerin bir köşesi olmakla yetinmiştir.Bu kadınlar zaman zaman  Sartre’ın bir öğrencisi, veya öğrencisinin kardeşi, ünlü bir Amerikalının eşi, ve yahut Sovyetler Birliğinde,’nomanklatura’dan seçkin bir kadın olabiliyordu.Sartre bu geçici sevgililer uğruna Atlantik ötesi veya Rus steplerine seyahat etmekten geri kalmıyordu.Buna karşın Simone de Beauvoir parlak zekası,derin kültürü ve sadakatiyle Sartre’ın ölümüne kadar sürecek hayat ve fikir arkadaşı olarak kalmıştır.Sartre’ın eserlerinin ilk okuyucusu ve değerli eleştirmeni yine Castor’du.İlk önce “Melancholia” başlığı ile yazılan “Bulantı”da  Castor’un titiz eleğinden geçmiştir.            

“Melancholia”nın  yazılması uzun ve hummalı bir çalışmaya ve yıllarca süren doğum sancılarına mal olmuştu Sartre’a fakat eserini sunduğu  Fransanın  en saygın yayın evlerinden biri olan  Gallimard yayınevi eseri yayınlamaya  değer bulmamış, ve taslağı reddetmişti.Bu kara günlerin Sartre’ın eserlerinde yansıması, toplumun en anarşist,en düşük marjinal kesiminin,marazlı, iğrenç, müstehcen yaşantısı şeklinde olur.Bu sırada Sartre ,Simone de Beauvoir ve Sartre’ın o günlerdeki sevgilisi ve öğrencisi Olga (artık üç kişilik bir aile gibidirler) birlikte psikiyatri hastahanesini ziyaret ederler.Sartre’ın yaşamında önemli bir olaydır bu ve uzun yıllar bu ziyaretin etkilerini yaşayacaktır.

Fransız toplumu henüz ,bu hiçbir tabuyu kabul etmeyen ,özgürlük aşığı çiftin yaşamlarını,  bu sapkın, ateist felsefecinin düşüncelerini hoş görmeye,ve kabullenmeye hazır değildir.Sartre’ın    öğrencileri ise bu kötü giyimli,çoraplarının delikleri ayakkabısından taşan, çirkin adamın  o zamana kadar duyulmamış fikirleri karşısında adeta büyülenmiş gibidirler ve hiçbir dersini kaçırmazlar. Öte yandan gençlerin velileri çocuklarının bu tanrı ve değer  tanımaz garip adamın etkisinde kalmasından kaygılıdırlar.Sartre’ın  işten el çektirilmesini isterler.Bir yazarın ve düşün insanının  bu denli hayranlık uyandırıp,bu derece nefret çekmesi sık rastlanan bir olay değildir.Onun idolleri yıkan anti-hümanizmasına, siyasi partilerin ve kiliselerin  lanetlediği radikal entelektüel bağlılığına (angajmanına) ,her olaya karışmasına , her şekle giren göçebeliğine bir çok   kimse dayanamıyordu.Sartre her zaman hem hiçbir  yerde hem  her yerdeydi.

1940 yıllarında Alman çizmesi ile ezilmiş Fransa kendini işbirlikçi Petain hükümetine teslim etmişti.Bütün ülkede aydınların eylemsel olarak katıldığı direniş hareketinde Sartre’ın rolü hep sorgulanmıştır.O aktif olmak yerine olayı kaldırımdan izlemiştir.Sartre’ın bir ikbal avcısı olduğunu  savaş sonrası satranç tahtasında kendine önemli bir yer sağlamak isteğini ,ve kahraman olma hayallerini  saptamak zor değildir.Kahramanlık hayali bireysel psikolojik düzeyde değil kolektif  alanda gerçekleşir.Sartre ise ,bir yazar ustalığı ile ,ulusal onurlarının kırıldığı bir devrede, Fransızlara ,ülkelerinin kahramanca bir imgesini sağlama becerisini göstermiştir.

Edebiyatçı  ustalığı ve hitabet gücüyle ,Fransızlar arasında “direniş şampiyonu” unvanına ulaşmıştır.”Edebiyat Nedir?” isimli kitabında:”Sözcükler dolu tabancalardır” diyen Sartre eline tabanca almadan savaş kahramanı olmuştur.Böylece  savaş sonrasının başlıca entelektüel referansı ve Avrupa düşün alanının hakimi olmuştur. “Modern Çağlar” adlı dergisini çıkarmaya, tiyatro ,roman alanında eserler vermeye, radyo konuşmaları yapmaya,siyasi toplantılara katılmaya,sanatçılar ve yazarlar üzerine yazılar yazmaya başladı. Halk Cephesinin resmi geçitlerini  balkonundan izleyen, odasına kapanıp hayal ürünü görüntü oyunlarının yazarı artık otuz beş yıl boyunca kültürel ,sosyal ,politik her cephede boy gösterecektir.

Bazı askerler onun ölümünü isteyecek,evini bombalayacak.,De Gaulle onu tutuklatmaya cesaret edemeyecek,o kendisine verilen Nobel Ödülünü reddedecek, dünyanın bütün devrimcileri onun sesini duymak  isteyecektir.1980 ‘de ölümünde,cenazesine on binlerce hayranı katılacak, ders verdiği sınıfın yanından geçen sokağa “Jean-Paul Sartre” adı verilecek  fakat sokağın tabelası yıllar boyunca bazı kişilerce hep kirletilecektir.

Sartre 1945 yılına kadar Amerikan  hayranı,sonra Amerikan karşıtı olmuştur.”Bulantı” romanında Roquentin’in jazz müziğine düşkünlüğü, Sartre’ın çıkardığı dergiye Şarlo’nun  ünlü filminden esinlenerek“Modern Çağlar”  ismini vermesi ,yazarın ,Amerikan  sanatına saygıyla çıkardığı şapkadır.Fakat Sartre Rosenberg’lerin infazından sonra Amerika’ya ateş püskürmeye başlar.Gazetesinde:”Kuduz hastası hayvanlar” başlığı ile bir makale yazar:...”Biz mi sizin müttefikiniziz?Haydi oradan! Bu gün bizim hükümetlerimiz sizin uşaklarınızdır.Yarın halkımız kurban olacak.İşte bu kadar!”der.Kore Savaşı ,Vietnam Savaşı, Amerikanın Güney Amerika diktatörlerini desteklemesi  Sartre’ın düşmanlığını körüklemiş,Amerikanın ırk ayrımcılığını acı bir şekilde betimlediği “Saygılı Yosma”piyesi de Amerika’yı hiç hoşnut etmemiştir.

          Sartre’ın çalışmaları: felsefe ,siyasi gazetecilik ,sanat eleştirisi,otobiyografi,roman hikaye,tarihi antropoloji, mektup, tiyatro, film senaryosu gibi çok geniş alanlara serpilmiştir.Bu durum yazarın bilinçli bir seçiciliğinden değil ,yaşam biçiminden ve inanılmaz hırsındandır.Bıkmadan usanmadan ,delicesine çalışarak dilini geliştirmiş ve sözcüklerle bilincin gerçeğini ve eylemin görülmez nedenlerini keşfetmeye uğraşmıştır.

Sartre’ın eserleri sayısız geçitlerle birbirine bağlı takım adalar gibidir; okuyana hayal ve sanrılar,teorik istem,güçlü bir kaygı, saldırgan ve  öldürücü bir şiddet  arasında beklenmedik seyahatler sunar.Felsefe, roman ,tiyatro eserlerinin farklı özelliklerini koruyarak, düşün(spéculation) ile imgelemin hiç duyulmamış ve dinamik bir ilişkisini kurmuştur.Öyle ki edebi eserlerinde ne birinin ne diğerinin  ötekine baskın olmadığını görürüz.Varoluşun anlamını araştırmak için çeşitli fikirleri, metinleri ve deneyimleri bir bütün halinde bir çırpıda bir araya  getirir.Kafka ,Amerikan romanı,Husserl,Heidegger, Marxism üstünde sonu gelmez açıklamalar,incelemeler Sartre  için yepyeni bir tür romana sıçrama tahtası olmuştur.                       

  ‘Existence’ yani ‘varoluş’ Sartre’ın ana teması olmakla beraber  yazar  ‘existentialisme’  terimini çok isteksiz kullanmıştır.Daha 19. yy’da Kierkegaard’ın felsefesinde var olan Varoluşçuluğu ,zaten, Sartre  yaratmış değildir.Gerçi, o,insanlık gerçeğinin, dünyanın bilinciyle başladığına inanmış,’Varoluş’ kavramını felsefi projesinin merkezine yerleştirmişti.Ama ,o,  ‘ism’le ifade edilen  kavramların bir doktrin çağrıştırdığını düşünüyordu.(Materializm-pozitivizm-empirizm-marksizm gibi).Oysa ‘existentialisme’ bir doktrin olamazdı.O sadece insani   varoluşun bir betimlemesiydi. Ruhbilim,mizaç ,karakter, yaşam analizi vs. söylemleri  varoluşu saptamaya yetmiyordu.Sartre’ın gerçeğe ulaşma kaygısı,  devrin aynası olan bütün yazılarında görülür.

Birinci dünya savaşının yol açtığı insanlık felaketi, 19. yy’ın romantik karamanlığını yıkıp yok etmişti.Sartre’ın çocukluğunun hayal dünyasını süsleyen  Pardaillan’ın  şövalyelik maceraları,Zevako’nun kolay roman kahramanları çağdaş insanla artık hiç benzeşmiyordu.Le Havre’da  can sıkıntısından  ölen genç felsefe öğretmeni ise kendini daha çok düşük yaşamlar ve marazi hayallerde buluyordu

Edebiyat sahnesine  büyük  bir yazarın çıktığını gösteren “Bulantı”, bu ruh halini betimler ve Celin’in şu alıntısı ile başlar:”O toplumsal önemi olmayan bir adam , sadece bir birey.” İşte, Roquentin’i anlatan bu cümle bir bakıma, genç Sartre’ın melankoli içindeki yaşamını da betimler.

Zaten Sartre  kitabına ilk önce “Mélancholia” ismini vermiştir,ve kitabın kapak resmi ,Albert Dürer’in  ‘Melankoli’adlı bir tablosu ‘nu içerir.1514 yılında büyük Alman sanatçısı tarafından yapılan bu gravür insanın derin yalnızlığını ve hüznünü  betimler.

Fakat Sartre’ın büyük özveriyle ve Simone de Beauvoir’ın yapıcı eleştirileriyle ortaya çıkan eser,’Gallimard ‘ yayınevi tarafından ,çok çiğ ve kaba kısımlar içerdiği gerekçesiyle geri çevrilir .Hayal kırıklıklarıyla geçen bu kara  günlerin izleri Sartre’ın yazılarında, toplumun en anarşist ,en düşük ve marjinal kesiminin hastalıklı,iğrenç,müstehcen yönleriyle yansır.Yazar üstelik, gençliğini ve hayranlarını kaybettiği paranoyasına kapılarak bir olgunluk krizine girer.Fransız edebiyatının altın yılları olan 30’lu yıllar Sartre’ın dibe battığı kara yıllar olacaktır.Sekiz yıl boyunca Sartre kendini soyutlayarak ,deli gibi çalışacak ve parlayacaktır.

En sonunda roman kabul edilir,fakat, 12 ay daha basılmayı bekleyecek,bir buçuk ay da mahkemelik olma riski içeren ve ya fazla çiğ olduğu saptanan  bölümlerin ayıklanması için geçecektir.Eserin isminin de değiştirilmesi talep edilmiştir.Sartre öneriyi hiç olumlu karşılamaz, ama çaresiz kabul eder .Roman ,’Bulantı’ ismiyle, yola çıkışından 8 yıl , ve çok zor bir doğumdan sonra nihayet dünyaya gelmiştir.

Doğal olarak pek çelişkili yankılar uyandırır bu misli görülmemiş roman.Öğrencilerinin kentsoylu velileri bu çirkin fizikli ,garip kıyafetli , duyulmamış kavramlar üreten, kışkırtmacı yazarın çocuklarına öğreteceklerinden kaygı duymaktadırlar.Sartre’a göre bir yazar topluma kendi imgesini gösterir, onu,ya bu imgeyi benimsemeye ya da kendini değiştirmeye çağırır....Demek ki yazar toplumun bilincini rahatsız eder! Bu yüzden de bozmak istediği dengeyi korumaya çalışan güçlerle sürekli çatışma halindedir.(“Edebiyat Nedir”,s.91) Ama yazar yine de bir devrimci değil, baş kaldıran bir insandır.(s.147)Yazınsal yapıtın özü ise  kendini öteki insanların özgürlüğüne yöneltilmiş bir çağrı gibi gören ve bütünüyle  böyle olmak isteyen bir özgürlüktür...(s.164)    

Roman, orta halli bir taşra kasabası olan Bouville’de ,fakir bir otel odasında yaşayan tarihçi Roquentin’in  günlüğüdür.Kitabın 7. sayfasında  tarihsiz bir sayfa ile başlayan günlüğün en geç 1932 Ocağının başlangıcında yazılmış olduğu belirtiliyor.Ve Ant0ine Roquentin’in Kuzey Afrika,Avrupa  ve Uzak Doğu gezileri yapmış olduğu anlatılıyor.Bu yıllar iki dünya savaşı arasındaki yıllardır.Birinci Dünya Savaşını atlatmış olan Avrupa “Les années Folles”,yani, “çılgın yıllar”ı yaşamaktadır.Atlantik ötesi seyahatler ,şık arabalar,alkol,sigara modası,Harun gibi zengin Amerikalılar,Alman Nüdizmi (çıplaklık kampları),”a la garçon” kadınlar,kulüpler,hareketli danslar,sessiz sinema ile aşırı özgür hevesler,kolay kozmopolitizm tuhaf ve görülmemiş yenilikler merakı ile savaşın dehşetini unutmaya çalışmıştır Avrupa.Ve batı  hızlı bir enflasyonla yaşamaktadır.En sonunda 1929 son baharında ekonomik kriz kapıya dayanmış,”Çılgın Yıllar”ın trajik sonu sürrealist hareketinin derin huzursuzluğuyla birlikte gelmiştir.Duyulmamış yenilik arayışı artık bir oyun, bir eğlence değil,çeşitli alanlarda,bir metot hatta metafizik bir gereksinimdir.

İşte bu tarihi çerçeve içinde Sartre olumsallık (contingence) üstüne fikirlerini geliştirmeye başlar, ve ‘yalnız adam’ kavramını oluşturur.(s.91)Roquentin:”Ben  geçmişimi nerede saklayacağım?...”gövdemden başka bir şeyim yok benim.....Geçmiş mal mülk sahibinin bir lüksüdür.” Veya “bir an insanları sevip sevmeyeceğimi düşündüm.Ama ne de olsa bu benim değil onların pazarıydı.Benim için ne pazartesi ne  pazar var”,dediğinde,konuşan,dünyaya, topluma ve kendine yabancılaşmış,taşra sosyetesinin dekor gerisini gözetleyen,ve bundan tatlımsı bir iğrenti duyan,baş döndürücü bir yalnızlık,kaygan bir sarhoşluk, ve güçlü  nefretler içinde yüzen,röntgenci yalnız insandır.

Otel odasında uykusuz geçen geceden sonra cafenin sahibi madam’la gereksiz ,sıkıcı birleşme,belediye kütüphanesinde kasvetli öğleden sonraları,”kaybedecek neyim var? Ne karım ne Çocuklar,ne de bu dünyada bir misyonum”dediğinde konuşan varoluşun anlamsız boşluğunda sallanan bulantı içindeki insandır.

Giderek bir anti-roman olan bu yapıtı, Roquentin  tarihi bir kişiliğin biyografisini irdelemek için yazmaya başlamışsa da, eser  günlük, felsefi meditasyon,avam gerçekçilik,ve olağan dışı imgesel betimlemelerle melez bir yapıt olur.Ve bir tükeniş ve düşüş mantığını en uç noktasına kadar zorlar.Roquentin  varoluşsal kuşkularını,fantastik imgesel deneyimlerini, korkusunu, ve melankolisini kaydetmeye başlar.Yazın kendini pek de iyi anlatamayan,(anlatmayan da diyebiliriz) öznel bir bilincin (conscience subjective)  kıvrımlarını izler.Başka yönüyle de , ilerleme kültürü,müze sanatı, bilimin mutluluğu gibi hümanizmanın  getirdiği gelenek ve değerleri paramparça eder.Derin bir melankoli ,yaşama anlam katan en küçük değerleri etkisiz kılar.

”Bulantı”nın edebi başarısı, öznel bir gerçekçilikle  göz alıcı görüntü oyununu ,ve yapıtın spekülatif ilerleyişini birleştirmiş olmasıdır.Her şey romanın baş karakterinin dünyadaki duruşunu alt üst eden,küçük ve önemsiz bir olayla, bir dokunuşun gizemiyle başlar.Bu bir yanı çamura bulanmış bir çakıl taşının uyandırdığı,sıradan bir duyusal etkinin çok ötesinde bir iğrentidir.

Sartre bu anlamsız an’ı  varoluşsal bir olaya dönüştürür, ve sanrısal (hallucinatoire) saplantılara yol açan  metaforik bir yapı oluşturur.Kişinin bedeni hayvani ve bitkisel dönüşümlere uğrar.(s.166-167-168),Eşyalar canlanır (vagondaki banket,”kırmızı renkli binlerce küçük bacağını kıpırdatır”),(at kestanesi ağacı pençesini toprağa daldırır.) vs.

Varlıklar kendi isimlerinden ve işlevlerinden kurtulup değişken maddelerin akıntısında yüzerler.Bu öznel çılgınlık, sıradan varoluşun kofluğunda olağan üstü geçitler oluşturur ve yazını büyülü ve iğrendirici kılar.Sartre bu görüntü oyunlarını felsefi bir açıklama adına  yazınının emrine vermiştir.Can sıkıntısı,ve anlamlarından kurtulan eşyanın deneyimi varoluşsal bir gerçeği ortaya çıkarır: bu rastlantısallığın gerçeğidir.Bu sözcük (olumsallık-rastlantısallık-‘contingence’) metnin ortasında kendini gösterir (s.176) “Olağan üstü bir andı bu.Hareketsiz, donmuş,korkunç bir kendinden geçişle buradaydım.Ama bu kendinden geçişin tam içinde yepyeni bir şey beliriyordu.Bulantıyı anlıyor,onu elime geçiriyordum.Aslında buluşlarımı söz haline getirmiyordum(!) Ama şu anda onları sözcük haline getirmenin kolay olacağını sanıyorum.Bütün bunların özü olumsallıktır.Yani varoluş zorunluluk değildir demek istiyorum.Varolmak burada olmaktır sadece.Varolanlar ortaya çıkarlar .Onlara rastlanabilir, ama hiçbir zaman çıkarsayamayız (déduire) onları......Ama onlar kendi kendinin nedeni olan zorunlu bir varlık uydurarak bu olumsallığı aşmaya çalışmışlardı.Oysa hiçbir zorunlu varlık varoluşu açıklayamaz.Çünkü olumsallık bir sahte görünüş,ortadan kaldırılabilecek bir dış görünüş değildir, mutlak olanın kendisidir, bu yüzden yetkin bir temelsizliktir(gratuité parfaite).Şu bahçe şu kent, ben kendim, her şey nedensiz ve temelsizdir.Bunun farkına vardığınız zaman yüreğiniz bulanır....her şey salınmaya başlar .Bulantı budur işte...”Yani kısaca,

“Olumsallıkların (rastlantısallıkların) kaynaşmasıyla salınan varoluş, bulantıdır.”

Böylesi bir biçem,bu tür bir programlama akıllara bir tez romanı karşısında olduğumuzu getirebilir.Oysa Sartre’ın derin özgünlüğü edebi yazın ile felsefe dilinin hiç duyulmamış bir bütünlüğünü yakalamış olmasıdır.Ona göre edebi metin,hiçbir zaman geliştirilmiş bir tez üstünde ,dışarıya taşan bir teori betimlememelidir.Sartre’ın yaptığı,sadece kavramla açıklanamayan,anlatımı için edebiyatın bütün kaynaklarına gereksinimi olan ve çok ince bir işçilikle ortaya çıkarılabilen bir olgu, bir gerçek ve bir deneyimdir. Çünkü, yazarın keşfetmek istediği varoluş gerçeği, en ince ,en narin olgulardadır.Bu ise ‘yaşanmış’a saygılı,ve onu düşüncel bir formülleştirme içinde ezmeyecek bir yazın gerektirmektedir.

Sartre,Kafka,Joyce,Rabelais,Dostoievski ,Flaubert, Céline,Proust,Neitsche’nin bir hülasası gibidir.Ona, zaman zaman ‘Fransız Kafka’, ‘filozof romancı’,’kan dökücü mizahçı’ gibi  sıfatlar verilmiştir.

“Mürekkep kara safradır!”,derler, melankoli çağlar boyunca edebiyatçıyı gütmüş, ona esin kaynağı olmuştur.Buna ister bir hastalık,ister günah, ister yazarın marazi zevki densin, melankoli her zaman yazma dürtüsüne eşlik edebilir.Sayısız sanat eserini üne kavuşturan melankoli ,dünyanın hayal kırıklığı yaşadığı zamanlarda eşsiz bir güncelliğe bürünür.Fakat büyük eserlerin özünü oluştursa da ,toplumun genç ve fazla duyarlı kesiminde etkileriyle trajik boyutlara ulaşabiliyor.Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları” adlı romanının zamanının gençleri arasında intihar furyası yarattığını bilmeyen yoktur.Sartre’ın  benzer etkileri 22.7.1950 tarihli  “Humanité” gazetesinde çıkan bir haberde gözler önüne seriliyor:”Saint-Antoin’de hemşire 21 yaşındaki Monique ‘varoluşsal korkular ve iç daralması’ yaşadığı için kendini zehirledi’”

Pekiyi 26 cilt eser yazmış, sınıflandırmaya sığmayacak kadar çok sayıda ve çeşitli yazılar araştırmalar, makaleler üretmiş olan Sartre ,acaba ruh sağlığı bozuk bir insanmıydı?

Bu konuya edebiyat tarihinde misli görülmemiş bir çalışma :”Sartre’ın Gerçek Gizemini Aydınlatacak Bir Psikanaliz”biraz ışık tutuyor.Amerikalı bir Psikanalistin çalışmasıdır bu ve 7000 soru işaretine  cevaptan ibarettir.Çok kısaca sonuç:Sartre’ın  bir-iki yaşlarında önemli bir ruhsal  trauma geçirmiş olduğunu,anlam veremediği ve onu alt üst eden bir olaya  tanık olarak derin bir kaygıya düştüğünü,bu yüzden huzursuz, kararsız ve parçalanmış bir kişilik geliştirdiğini;suçluluk duygusu  ve bilinç altında kendini cezalandırma dürtüsüyle gözlerinde şaşılık oluşturduğunu,Kişiliğinin bir tür teşhircilik (“Yazmak kalabalıklar içinde soyunmaktır” sözünü anımsayalım) , homoseksüelliğe eğilim ve nihayet mazoşizm içerdiğini saptıyor.

Genel tanı:Sartre’ın normal, Parlak zekalı, düşünme yetisi yüksek ve sağlıklı olup ,marazi eserlerini geçmişinin karabasanlı imgelerinden kurtulmak için yazdığı saptanmış.Eğer yazmamış olsa idi ruh sağlığının tehlikede olabileceği ‘düşünülmektedir”deniyor.

“Bulantı”nın son sayfasında Antoine Roquentin “....ama kitabın yazılıp bittiği,ardımda kaldığı bir an gelecek ve öyle sanıyorum ki,onun aydınlığının azıcığı geçmişimin üzerine düşecek.Belki o zaman bu kitap sayesinde hayatımı tiksinti duymadan hatırlayabileceğim.” Sözleri,yazarın kendi bilinç altında keşfetmiş olduğu,dengesizliğini tedavi yöntemi değil midir?       

                                                                                                                     
YÜCEL NURAL

KAYNAKLAR:

1.Sartre par lui-meme,Francis Jeanson,éditions du Seuil

2.Jean-Paul Sartre,François Noudelmann,adpf,ministére des Affaires étrangeres

3.Sartre,1905-1980,Annie Cohen-Solal,Gallimard,1985

4.Sartre,Portait Sans Tabou,L’Histoıre,Numéro Spécial,no.295,Fev.2005

5.XX.e.siécle,Collection Littéraire Lagarde&Michard,Bordas

6.Jean-Paul Sartre,Edebiyat Nedir,Bertan Onaran,Can Yayınları

7.Bulantı,Jean-Paul Sartre,Selahattin Hilav,Can Yayınları

                                                                                                                 14-XII-2005