Hermann Hesse


Bozkırkurdu

Hermann Hesse

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Edtörün Notu :
 "Okurlarıma romanımı,  nasıl anlamaları gerektiğini ne anlatabilirim ne de böyle bir şeye kalkışmak isterim.  Yeter ki bu kitabı okuyan herkes,  içinde kendinden bir şeyler bulsun ve bundan yararlansın.  Gene de,  Bozkırkurdu'nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme ve yok olmaya değil,  tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim. " Hermann Hesse

 

 

Yürekli bir yolculuk

http://www. yenisafak. com 

MEHTAP GÜR / mehtapgur@yahoo. com

 "Okurlarıma romanımı,  nasıl anlamaları gerektiğini ne anlatabilirim ne de böyle bir şeye kalkışmak isterim.  Yeter ki bu kitabı okuyan herkes,  içinde kendinden bir şeyler bulsun ve bundan yararlansın.  Gene de,  Bozkırkurdu'nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme ve yok olmaya değil,  tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim. " Hermann Hesse
 

Sıra dışı bir yaşamın öyküsü olan "Bozkırkurdu",  Hermann Hesse'nin en çok otobiyografik özellik taşıyan romanı olmasıyla ayrıcalıklı bir eseri.  Romanın kahramanı Harri Haller yani Bozkırkurdu önemli,  nadir,  sıradan olmayan ve olağanüstü bir adam. 

Düşüncesiyle ilgili her şeyde hırstan, göze çarpmaktan, başkalarına düşüncelerini "zorla" kabul ettirmekten ve her zaman "doğruyu bildiğini" varsaymaktan sakınan gerçek bir aydına özgü niteliklere, durgun bir nesnelliğe, düşünce ve bilgideki kesinliğe sahip sürü dışı bir karakter. Kendine özgü doğallığı ile çizdiği öz benliğiyle özgür ruhu yakalamış aydın ötesi bir karakter.

Yalnız yaşamın simgesi

Sıra dışı bir ada yaşamını öykü eden yazar, kitabın içerdiği yalnız yaşamın ifadesini en isabetli bir şekilde vurgulayan Bozkırkurdu adını toplumun sığ değer yargılarına ve kişiliksiz, yüzeysel yaşamına uyum sağlayamayan insanı tanımlarken "yalnız kurt" simgesinden yararlanabilmek için vermiştir.

Bozkırkurdu'nu doğadaki diğer benzer türlerinden ayıran en önemli ayırıcı özelliği sürüler halinde değil de yalnız başına bir doğal yaşamı tercih ediyor olmasıdır. Bozkırkurdu doğanın tüm olumsuz koşullarına karşı durmanın, dayanmanın içerisindeki dayanıksızlığını, taşıdığı naif ruhun incinmişliğini de simgeler bir bakıma. Bozkırkurdu olmanın aslında hiç de kolay bir yaşam biçimi olmadığını da ifade eder. Roman aynı zamanda yalnızlığı, toplumun tüm negatif değer yargılarına karşı sessiz bir haykırış, bir sivriliş, bir protesto olarak da imgeler. Yaşam içerisindeki yaşanmamışlıkların, kalabalıklar içerisinde yalnız kalmanın boğuntusunun ve ada yaşamının düş kırıklıklarıyla örgülediği hayat ve ölüm arasındaki gidip gelmelerin, dünya ve ötesi arasındaki ruh sıkışmasının yorduğu bedeninin hastalıklarla boğuşarak ayakta durma çabasının yüklemindeki tepe şahsiyettir Bozkırkurdu.

Amacı için yaşayan huzurludur

Herman Hesse, Bozkırkurdu'nun yaşamını hikaye ederken karakteristik dağınıklığı içerisindeki kendine özgü düzenini nasıl tesis ettiğini, toplum dışı soyutluğunun biçimi içerisindeki gizli kabulünü, ıssızlığına rağmen toplum nazarındaki saygın yerini de çok dengeli ve usta bir sanatsallıkla dile getiriyor bu öyküsünde.

Bozkırkurdu'nun tüm dağınık yaşamına rağmen düzenli hayatın çekiciliğine bilinç-altı özlem duyduğu gerçeği ise kaldığı evlerin seçiminde kendisini ortaya koyar. Cilalı parkeler, evin temizliği ve düzeni, pencere kenarındaki süs bitkilerinin ruhuna sağladığı ferahlığı anlatırken, ideallerle subjektifleştirilen yalnız hayatların gene de düzenli hayata dayandırılması gerektiğinin vurgusu yapılır. Amaç uğruna yaşayan insanın iç huzurunu ve ideal yaşamının sürekli kılınmasını sağlayan, yok sayılamayacak bir gerekliliktir bu aynı zamanda.

Hesse yüksek ülkülerle günlük dünya arasında sıkışıp kalmanın hikayesini, bir aşamadan sonra kendini tanıma çabalarını, öze inmenin gerekliliğini ve zorluğunu bu zorluğun getirdiği açmazı bilmesine karşın kendini bundan alamamıştır.

Huzur bilmeyen bir insan

Bozkırkurdu huzur bilmeyen bir insan. Hayatı güçlü ve olağanüstü bir güzellikte duyumsar. Anlık mutlulukların insanıdır. Mutlulukların köpüklü dalgaları engin acılar denizinin üzerinde o denli yüce ve şaşırtıcı bir hızla yayılır ki, saçtıkları ışık başkalarını da duygulandırır ve büyüler. Acılar ummanından sıçrayan bu mutluluk dalgalarının köpükleri sanat yapıtlarını yaratır, bir insan bir iki saatliğine yazgısının üzerine yükselebilir, mutluluğu bir yıldız gibi parlar; görenler kendi mutluluk düşlerini onda görüp sonsuzluğu anlarlar.

Tüm bilginin, tüm zekanın, her adımın ve ileri diye ifade edilen değer yargılarının duygusal felsefesinin avuntusunda yeniden anlamlandırılarak düşsel bir biçimsellikle kendini bulduğu bu eseri okuyanlar düşünceyi tıkayan tüm negatif unsurların bu eserde nasıl da ustaca tuz-buz edildiğini hayretle göreceklerdir.

Bozkırkurdu: Hesse'nin otobiyografik eseri

Bozkırkurdu, yazarı Hermann Hesse'nin en çok otobiyografik özellikleri taşıyan romanları arasındadır. Ama kişisel ayrıntılar yalnızca bir aydının umarsızlığını dile getirmek için değil, bunun ötesinde, düşünebilen bir insanın, duygu ve düşünce dünyasının ürettiği soylu duyguların ve düşüncelerinin yanısıra ilkel dürtülerin insanı da olduğunu da kavramasını, yüksek ülkelerle günlük dünya arasında kalışını, kendini tanıma çabalarını, özeleştirinin zorluğunu ve bunların getirdiği açmazı bilmesine karşın hiçbirinden kopamayışını anlatmak için kullanılmıştır. Belirli bir aşamaya geldiklerinde Harry Haller gibiler için bu dünyayla uzlaşmanın tek yolu mizahtır. Thomas Mann'ın dediği gibi, Bozkırkurdu, Ulysses'ten pek farklı olmayan deneyimsel bir yolculuk, bir yürekliliktir ve bu nedenle yirminci yüzyılın en önemli edebi belgeleri arasında yer alır



Romantizmin Son Şövalyesi

Kitaplarının neredeyse tamamı dilimize çevrilen Hermann Hesse, 20. yüzyılın en çok okunan Alman yazarı olarak kabul ediliyor.

"Ben kendimi hiçbir zaman içinde yaşadığım toplumun sorunları dışında tutmadım, beni eleştiren kimi politik görüşlü kişilerin iddia ettiği gibi fildişi kulede de yaşamadım. Beni en çok ilgilendiren şey, her zaman birey ve onun kişiliği olmuştur, devlet, toplum ya da kilise değil"

sözleriyle özetlediği dünya görüşünü Nazizm döneminde bir nebze olsun değiştirmiş ve devlet, toplum onu artık ilgilendirir olmuştu.   kitabını Nazi Rejimi onaylamayınca yılmamış, ilk baskısı İsviçre'de yaptırmıştır.

1960'lı yıllardan başlayarak, düzenlerin radikal değişimini isteyen fakat devrimci program ve liderlerin peşinden gitmemeye direnen genç nesiller Hermann Hesse'nin eserlerine sarılır. Özellikle 1962'de yazarın ölümünün ardından Amerika'da başlayan öğrenci hareketlerinde, Vietnam savaşı karşıtlarının kapış kapış okuduğu bir yazar olur.

Hugo Ball'ın "Romantizmin ihtişamlı ordusunun son şövalyesi" dediği Hermann Hesse'nin eserlerinin ortak bir yanı vardır: Tümü de günümüz yaşam sorunlarını çözümlemede bireye gerekli olan yepyeni, A. Ömer Türkeş'in bir yorumuyla sonlandıralım.

İki dünya savaşı görmüş, savaşın yıkımını yaşamış biriydi Hemann Hesse. Bu nedenle Nazizmin gelişmesini engelleyecek bir güç olarak gördüğü aydınların umursamazlığına öfkeliydi. föyton çağı"tasviri de 1930'ların kültürel iklimini canlandırıyordu aslında;

"Burada yadırgatıcı olan şey, bunları her tanrının günü yiyip yutarcasına okuyan insanların varlığından çok, isim ve paye sahibi, iyi eğitim görmüş yazarların kof ilginçliklerin pek geniş kapsamlı tüketimine, 'tüketelim' parolasıyla ön ayak olmasıdır. Ne var ki bu insanlar hiç de kendi halinde çocuklar ya da bir masal dünyasında yaşayan Phaiakia'lılar değillerdi, daha çok politik, ekonomik ve ahlaksal çalkantı ve sarsıntılar ortasında, korkuyla yaşamını sürdüren kimselerdi, bir sürü savaşa girip çıkmış, pek çok iç savaşa katılmışlardı; kültür sahibi olmaya yönelik oyunları yalnızca sevimli, anlamsız çocukluklar değildi, söz konusu oyunlar, gözlerini kapayıp çözüme kavuşturulamamış sorunlardan ve kıyametin kopacağına ilişkin korkulu önsezilerden kaçıp olabildiğince masum bir hayaller dünyasına sığınmak gibi güçlü bir gereksinimi karşılıyordu".

Ahmet Arpad

Cumhuriyet Kitap Eki 27 Haziran 2002

Hermann HESSE

http://yasamdersleri. com

Sezai Ozumut

1877’de Almanya’nin Calw Kasabasi’nda dogdu. Ilk siirini yirmi beş yaşında yazdı. Ardından Peter Camenzind, Çarklar Arasında, Gertrud, Rosshalde, Demian ve diğer romanları geldi. Birinci Dünya Savaşı’nda Alman militarizmini protesto etmek için İsviçre’ye yerleşti. Ikinci Dünya Savasi’nda hem Naziler, hem de antifaşistler tarafindan sert şekilde eleştirildi. Bu eleştiriler, ayrıca sorunlu aile yaşamı ve savaş esirlerine yardım konusundaki yogun çalışmasının sonucu ağır bir bunalım geçirdi. Jung’un ögrencisi Lang ona psikanaliz tedavisi uyguladı. Lang ile dostluğu ruhbilime ve Jung’a duydugu ilgiyi körükleyerek şiirsel iç dünyasını zenginleştirdi. Insancıllığı, barışseverliği ve insan yasamını irdeleyen felsefesi, Bozkırkurdu, Narziss ve Goldmund ve Siddhartha adlı romanlarında özellikle belirgindir. Boncuk Oyunu adlı romanından sonra 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü aldı. Doğu edebiyatina ve mistisizmine düskünlüğü, ayrıca bireysel bunalımlara çözümü Doğu felsefesinde arayışı, 1960 yıllarında canlanan Budizm ve Zen Budizmi akımlarının da yardımıyla özellikle Amerikan hippi gençliği arasında en çok okunan yazarlar arasına girmesine neden oldu. 1962 yılında Isviçre’nin Montagnola Kasabası’nda yaşamını yitirdi.

Yapı Kredi Yanınları'ndan çıkan "Bozkırkurdu" isimli kitabından bazı alıntılar ise;

"İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez. " Ne anlamlı bir söz, değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, yüzmek için değil. Ve düşünmek istememeleri doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur. " (s. 17)

"Bu acımasızlıklar gerçekte acımasızlık değildir. Ortaçağ'ın bir insanı bizim bugünkü yaşam üslubumuzu bambaşka açıdan değerlendirir, tümüyle acımasız, dehşet verici ve barbarca görüp aşağılardı! Her çağ, her uygarlık, her gelenek ve görenek kendine özgü bir üslubu içerir, kedisine yaraşır incelikleri ve sertlikleri, güzellikleri ve acımasızlıkları barındırır kendisinde, kimi acıları pek doğal karşılar, kimi kötülükleri sabırla sineye çeker. Ne zaman ki iki çağ, iki uygarlık ve iki din birbiriyle kesişirse, işte o zaman insan yaşamı gerçek bir acıya, gerçek bir cehenneme dönüşür. Ortaçağ'da yaşayacak antik dünyanın insanı havasızlıktan içler acısı bir şekilde boğulup giderdi, bizim uygarlık ortamında bir ilkelin havasızlıktan boğulup gideceği gibi tıpkı. Öyle çağlar vardır ki, bütün bir kuşağın insanları iki çağ, iki ayrı yaşam üslubu arasında sıkışıp kalır, her türlü doğallık, her türlü gelenek ve görenek, her türlü korunmuşluk ve suçsuzluk duygusu çıkıp gider elden. Kuşkusuz herkes bunun aynı ölçüde ayrımına varamaz. Nietzsche gibi biri bugünkü sefaleti bir kuşaktan çok daha fazla süre önce yaşamak zorunda kaldı; onu tek başına, hiç anlaşılmadan yaşadığını bugün binlerce insan yaşamakta. " (s. 23)

"Yazıklanacak bir şey yoktu, geçip gitmiş hiçbir şeye yazıklanmamak gerekiyordu. Yazıklanılacak tek şey şimdi'ydi, bugün'dü, yitirdiğim, sadece edilgen bir tutumla katlandığım, bana ne armağanlar sunmuş, ne beni fazla sarsmış bu sayısız saatler ve günlerde. " (s. 28) "Ne bir tiyatroda ne de bir sinemada uzun süre oturmaya katlanabiliyorum; elime bir gazete ya da çağdaş bir kitap alıp okuduğum seyrek oluyor. Tıklım tıklım trenler ve otellerde, bunaltıcı ve sırnaşık bir müziğin çaldığı hınca hınç kafeteryalarda, zarif ve lüks kentlerin barları ve varyetelerinde, dünyayı gezen sergilerde, geçit törenlerinde, bilgiye susamış kimseler için düzenlenen konferanslarda ve kocamana stadlarda insanların aradığı nasıl bir haz, nasıl bir neşedir aklım almıyor bir türlü. İstesem ulaşabileceğim, benim dışımda binlerce kişinin ele geçirmek için itişip kakıştığı, uğraşıp didindiği bu neşe ve sevinçleri anlamam ve paylaşmam olanaksız. Öte yandan, benim o şenlikli saatlerimde yaşadıklarımı, benim için haz, yaşantı, cazibe ve huşu sayılan şeyleri dünya bilemedin sanat yapılarından tanıyor, sanat yapıtlarında arayıp seviyor onları. Yaşamın içinde ise hepsini kaçıkça buluyor. Ve doğrusu dünya haklıysa, kafeteryalardaki bu müzik, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu Amerikalılaşmış bu insanlar haklıysalar, o zaman ben haksızım demektir, o zaman kaçık biriyim ben, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle bir bozkırkurduyum, yolunu şaşırıp yabancı ve anlaşılmaz bir dünyada gözünü açan bir hayvanım, eski vatanının havası ve yiyeceği elinden çıkıp gitmiş bir hayvan. " (s. 29-30)

Hermann Hesse "Bozkırkurdu" romanıyla ilgili şöyle der;

"Okurlarıma romanımı, nasıl anlamaları gerektiğini ne anlatabilirim ne de böyle bir şeye kalkışmak isterim. Yeter ki bu kitabı okuyan herkes, içinde kendinden bir şeyler bulsun ve bundan yararlansın. Gene de, Bozkırkurdu'nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme ve yok olmaya değil, tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim. "

Sıradışı bir yaşamın öyküsü olan Bozkırkurdu, Hermann Hesse'nin en çok otobiyografik özellik taşıyan romanı olmasıyla ayrıcalıklı bir eseri. Romanın kahramanı Harri Haller yani Bozkırkurdu önemli, nadir, sıradan olmayan ve olağanüstü bir adam.

Düşüncesiyle ilgili her şeyde hırstan, göze çarpmaktan, başkalarına düşüncelerini "zorla" kabul ettirmekten ve her zaman "doğruyu bildiğini" varsaymaktan sakınan "gerçek bir aydına özgü niteliklere, durgun bir nesnelliğe, düşünce ve bilgideki kesinliğe sahip sürü dışı bir karakter. Kendine özgü doğallığı ile çizdiği öz benliğiyle özgür ruhu yakalamış aydın ötesi bir karakter.

Herman Hesse, Bozkırkurdu'nun yaşamını hikaye ederken karakteristik dağınıklığı içerisindeki kendine özgü düzenini nasıl tesis ettiğini, toplum dışı soyutluğunun biçimi içerisindeki gizli kabulünü, ıssızlığına rağmen toplum nazarındaki saygın yerini de çok dengeli ve usta bir sanatsallıkla dile getiriyor bu öyküsünde.

Bozkırkurdu'nun tüm dağınık yaşamına rağmen düzenli hayatın çekiciliğine bilinç-altı özlem duyduğu gerçeği ise kaldığı evlerin seçiminde kendisini ortaya koyar. Cilalı parkeler, evin temizliği ve düzeni, pencere kenarındaki süs bitkilerinin ruhuna sağladığı ferahlığı anlatırken, ideallerle subjektifleştirilen yalnız hayatların gene de düzenli hayata dayandırılması gerektiğinin vurgusu yapılır. Amaç uğruna yaşayan insanın iç huzurunu ve ideal yaşamının sürekli kılınmasını sağlayan, yok sayılamayacak bir gerekliliktir bu aynı zamanda.

Hesse yüksek ülkülerle günlük dünya arasında sıkışıp kalmanın hikayesini, bir aşamadan sonra kendini tanıma çabalarını, öze inmenin gerekliliğini ve zorluğunu bu zorluğun getirdiği açmazı bilmesine karşın kendini bundan alamamıştır.

Bozkırkurdu'nun hikayesi. Aydın geçinenlerin, bildikleriyle büyüklenenleri, bilmediklerini küçümseyenlerin, bunu yaparken -bilinçli ya da bilinçsiz- yasamı kaçıranların yüzüne inen bir tokat. Son olarak bu kitabla ilgili diyorki Thomas Mann "Bozkırkurdu'nun, deneysel cesaret anlamında Ulysses'ten asağı kalmayan bir yapıt olduğunu söylemeye gerek var mı? Bozkırkurdu, okumanın ne demek olduğunu uzun zamandır ilk kez hatırlattı bana. "


Okumak gerek diye düşünüyorum.
 

Bizim Yazılarımız

 

 

 

Bozkırkurdu - Hermann Hesse
Raşel Rakella Asal

Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu romanında işlediği temalar ‘yalnızlık, bireyin parçalanmışlığı, ikiyüzlülük, bireyin kendini sakatlaması ve intihar’ olarak özetleyebiliriz. Bozkırkurdu,  romanın girişinde,  bize yeğeni tarafından şöyle tanıtılır: “Hayır,  Bozkırkurdu’nun bakışı çağımızın,  çağımızdaki bütün o yapmacık işgüzârlıkların,  bencil,  açgözlü çabaların,  kendini beğenmiş,  sığ entelektüelliğin yüzeysel oyununun içine sızıyordu. . . ah, ne yazık ki bu bakış daha da derinlere iniyor,  çağımızın,  ussallığımızın,  uygarlığımızın kusurları ve umarsızlıklarından çok daha ilerilere uzanıyor,  tüm insanlığın can evine gidip dayanıyordu.   Bir düşünürün,  belki bilge bir kişinin insan yaşamının vakar ve anlamından duyduğu kuşkuyu usta bir dille tek bir saniyede açığa vurmaktaydı.   Bu bakış diyordu ki: ‘Görün işte, böyle soytarı kişileriz biz!  Görün işte,  böyledir insan! ’Ve tüm şan ve şöhretler, tüm akıllılıklar,  tüm ussal kazanımlar,  insanlığın yücelik,  büyüklük ve kalıcılığına yönelik tüm atılımlar yıkılıp gidiyor,  maskaraca bir oyuna dönüşüyordu!” (syf. 10-11) “Yolunu şaşırıp bizim aramıza düşmüş kentlerde ve sürü yaşamında soluğu almış bir bozkırkurdu. . . onun yalnızlığını,  vahşiliğini,  tedirginliğini,  ondaki yurtsama duygusunu ve onun yurtsuzluğunu. ”(syf. 18)

Tabii ki bütün bu temalar rastlantısal bir şekilde birbiriyle kesişir.   Örneğin yalnızlık,  parçalanmışlık ve ikiyüzlülük (seçkin sınıfın yani elit sınıfın karşılığı olarak) hepsi aynı tema içine sığar; fakat Bozkırkurdu’nun  en önemli sorunu topluma bakış açısıyla ve sosyal sınıfların toplumda oynadığı rolde kendini gösterir.  Çelişkileri vardır.  Burjuvaziden nefret ettiği halde kendini o sınıftan koparamaz.  Kendini Mozart,  Goethe gibi ölümsüz sanatçılarla özdeşleştirir.   Büyük ustaların yapıtları sayesinde uluya,  kutsala ulaşır.                           

Onun gözünde burjuvazi ikiyüzlüdür.   Yapmacıktır.   Bunlardan biri olmadığı için de gurur duyar; ama yine de kimi bakımdan tastamam bir burjuva hayatı sürer; bankada parası vardır,  yoksul hısım ve akrabalarına destek olur,  pek özenli sayılmasa da yakışık aldığı gibi,  dikkat çekmeyecek şekilde giyinir,  polisle,  vergi dairesiyle ve diğer yetkili makamlarla barış içinde güzel güzel yaşamaya bakar.  Ayrıca küçük burjuvazi terbiyesiyle büyütülmüştür ve bu terbiyeden kafasında bir sürü kavram ve şablon kalmıştır.   Böylece varlığının bir yarısıyla savaştığı ve yadsıdığı şeyi öbür yarısıyla benimseyip onaylar.   Yasalara,  erdemlere ve sağduyuya yukarıdan bakan Harry,  burjuvazinin zorunlu bir mahkumudür.  Ondan yakasını kurtaramaz.                           

Çevreyi,   kendini burjuvaziden soyutlamakta görür; kendisini yalnızlığa iter.  Görüşleri derinleştikçe,  burjuvaziden tiksintiye varan bir iğrenme duydukça çözümü intiharda görür.                           

Kitapta “benliğin parçalanması sosyal sınıfların parçalanışı” kadar önemli bir tema olarak işlenir.  Bozkırkurdu sınıfsal ayrılıklardan dolayı kendini sosyal sınıflardan ayrı görse de içinde barındırdığı iki kişilik onun düşüncelerinde parçalanmışlığı yaratır.  Yazgısını kendisi için daha anlaşılır kılmak üzere kurt ve insan,  içgüdü ve us diye ikili bir ayrıma başvurur.                           

Harry kendi içinde bir “insan” bulur.   İçindeki bu insan düşüncelerden,  duygulardan,  uygarlıktan dizginlenmiş bir dünyada yaşar.  Ayrıca bir “kurt” bulur içinde.  Bu kurt tarafı,  içgüdülerden,  vahşilikten,  acımasızlıktan,  yüceltilmemiş,  yontulmamış doğadan yana bir dünyadır.                           

Varlığının böyle açık seçik ikiye ayrılmasına,  birbirine düşman iki yarıma bölünmesine karşın,  yine de kurt ile insanın bazı mutlu anlarda birbiriyle kardeş kardeş geçindiğini görür.   Hatta Harry kendini iki ayrı varlıktan değil,   yüz, hatta bin varlıktan oluştuğunu görür.   Yaşamın,  yalnızca iki kutup, örneğin içgüdü ve us yada ermişlik ve zevkperestlik arasında değil,  binlerce hatta sayılamayacak kadar çok kutup çiftleri arasında salındığını görür.                           

Çelişkiler içindedir.   Huzursuzluğu onu çok ender huzurlu anlarda terk eder.   O anlar,  ölümsüzlerin eserleri ile baş başa kaldığı anlardır.   Bozkırkurdu’nun acısı daha da derinleşir.   İnsanlara açıklık ve dürüstlükle kurt ve insan tarafını göstermek istese de insanlar tarafından reddedilir.   Elite,  düzene,  kısıtlanmaya,  mantığa alışık insanlar,  onun kurt tarafından rahatsızlık duyarlar; özgürü,  vahşiyi,  evcilleşmemişi,  serüvenciyi ve güçlüyü savunduğunda insanları korkutur.  “Bu arada şu düşünce geçti aklımdan: Ben nasıl şimdi giyiniyor, evden çıkıp profesörü ziyaret ediyor,  onunla az çok yapmacık nazik sözlerle konuşuyor ve bütün bunları doğrusu gönülsüz yapıyorsam,  insanların çoğu da her Allahın günü,  her saat kendilerini zorlayarak,  bir gönülsüzlükle böyle davranıyor,  böyle yaşıyor,  onu bunu ziyaret ediyor, onunla bununla söyleşiyor,  dairelerinde,  bürolarında oturup mesai saatinin bitmesini bekliyordu; hepsi de zoraki,  otomatik olarak,  gönülsüz görülen işlerdi,  makineler tarafından da pekâlâ yapılabilecek yada yapılmadan kalabilecek işler.   Ve ardı arkası kesilmeksizin sürüp giden mekanikliktir ki onları benim gibi kendi yaşamlarını eleştirmekten,  bu yaşamın aptallığını ve sığlığını,  iğrenç şekilde sırıtan ne idüğü belirsizliğini,  umarsız hüznünü ve kofluğunu görüp duyumsamaktan alıkoyuyordu.   Ah,  haklıydı, yerden göğe haklıydı bu insanlar öyle yaşamakta,  yoldan çıkmış ben gibi iç karartıcı mekanikliğe karşı kendilerini savunacak ve gözlerini umarsızlıkla dikip boşluğa bakacakken,  kendi küçük oyunlarını oynamakta ve kendi önemsedikleri şeylerin peşinden koşmakta. . . ”(syf.  74)    

 İntihar ve kendi kendini sakatlama el ele girer hayatına.  Kendi benliğindeki parçalanmışlığından kurtulmak için intiharı tek çözüm bulsa da kendi kendini sakatlayamaz.  Boğazını kesme,  kendini asma fikri ona uzaktır.  Tek çözümü kendini bir adım geri çevirip aynadaki kendini görmek ve aynadaki yansımasına gülmektir. “İnsanın kendini asması belki zordur,  bilmiyorum.   Ama yaşamak çok,  çok daha zor!  Ne kadar zor olduğunu Tanrı bilir!. . . . (syf.  83) Aynada bir hayal gördüm,   biraz silik ve puslu,  korkunç,  kendi içinde devingen,  kendi içinde fokurdayıp kaynayan bir hayal: Kendimi Harry Haller’i gördüm aynada ve bu Harry Haller’in içinde Bozkırkurdu’nu yolunu şaşırmış ve korkuyla bakan güzel ve ürkek kurdu gördüm. (syf.  168) Pablo,  küçük aynayı yeniden cebinden çıkarıp yüzüme tuttu.  Aynada yine kendisiyle boğuşup duran o şaşkın,  silik, kurt haliyle iç içe geçmiş Harry çıktı karşıma; çok iyi bildiğim, gerçekten sevimsiz bu görüntüyü yok etmekten hiç üzüntü duymayacağım. (syf.  170) Bunun üzerine adam yüzüme bir ayna tuttu,  aynada kişisel bütünlüğümün dağılarak pek çok ben’e ayrılmış olduğunu gördüm yeniden, hatta bana sayıları daha da artmış gibi geldi. Ama ben’ler bu kez küçülmüştü, ele kolay gelecek büyüklükteydi. ”(syf.  184)                           

“Ne var ki,  her ben çok yönlü bir dünyadır,  yıldızlarla döşenmiş küçük bir gökyüzüdür, çeşitli biçimlerden, aşamalardan, konumlardan, değişik kutsal öğelerden ve değişik olanaklardan bir karmaşadır. ”(syf.  56)  Beden olmak tektir, ruh olmak asla.                            

İlk tecrübesi sokakta yürürken bir yabancı tarafından eline tutuşturulan bilimsel bir eserdir. Bu eser onun hakkındadır ve ona çelişkili karakterini, içinde gelip giden birkaç benliğini anlatır. Ve bundan kurtulması her an mümkündür. Bir itici güç onu ele geçirecek ve ona bozkırkurdu karakterine başka bir alternatif karakter sunacaktır.                           

Harry’nin gerilimi gittikçe artar. Kendini çıkmazda bulur ve artık intihar fikrini ciddi ciddi düşünmeye başlar. Başı boş gezmeye, sokağa atar kendini. O anda geçmekte olan bir cenaze alayına takılır. Hayretle bilimsel eseri veren adamı görür. Adamın yanına gider. Adamın ise söylediklerinden hiç haberi yoktur. Şüpheye düşer. Adam söylediklerinin Siyah Karga’ya dair olabileceğini söyler. Siyah Karga ise Harry’de hiçbir çağrışım yapmaz.        

Cenazeden sonra saatlerce sokaklarda başıboş gezinir. Eve gitmeye karar verir. Bir tıraş bıçağı ile intiharını gerçekleştirmeden evvel kendine son bir içki ve yemeği hak görür. Şehrin bilinmedik bir yerinde bulur kendini. Ve ikinci acayip rastlantısına yakalanır:Siyah Karga’ya.                           

Siyah Karga, bir jazz kulübüdür. Kendine bir içki ısmarlar. Kulüpte Hermine adında bir kadına rastlar. Hermine onun hakkında her şeyi bilir;hayatını, bozkırkurdu karakterini, . . . Üstelik bilimsel makaleden de haberi vardır. Ancak ona intihar etmek yerine ona yaklaşmasını ve onun her emrine itaat etmesini ister. “Kız, benim o karanlık korku hücremdeki küçük pencerecikti, minicik aydınlık delikti, esenlikti benim için, özgürlüğe götüren yoldu. Bana yaşamasını yada ölmesini öğretecekti;sağlam ve sevimli elini benim kaskatı kesilmiş kalbime dokundurmalıydı ki, kalbim bu yaşam dokunuşuyla serpilip yeşersin yada yanıp kül olsun. Onun bu gücü nereden aldığı, ona bu gücü neyin sağladığı, benim için taşıdığı büyük önemin hangi gizsel nedenlerden kaynaklandığı üzerinde düşünemiyordum, zaten fark etmezdi, bunu bilmem önemli değildi. Hiçbir bilgiye, hiçbir sezgiye en ufak bir değer verdiğim yoktu artık, bilgi ve sezgilere tıka basa doymuştum. . . ”(syf. 100)
                          
Kabul eder. Hatta Hermine’in son emrinin onu öldürmesi olacağını söylediğinde de hiç şaşırmaz. “Senin için kolay olmayacak ama, söylediğimi yapacaksın. Emrimi yerine getirecek. beni öldüreceksin. Duydun işte. Bir şey sorma artık!. . . ” (syf.  106)          
            
Harry’nin hayatı bu noktada tamamen değişir. Hayata dair bilgilerimizin sınırsız olduğunu keşfeder ve benliğinin binlerce parçasını kucaklamayı öğrenmesi gerektiğini anlar. Hermine, ona dünyevi hazlardan zevk almayı öğretir. Örneğin, dansı. Ve bağlanılmayan aşkı. Örneğin Maria’yı kucaklar. Maria güzel bir kadındır ama Harry’den başka sevgilileri de vardır. Hatta kimisi servisinin karşılığını da öder. Yine jazz kulübünde Harry, saksafoncu Pablo ile tanışır. Pablo ona hayatı hakkında değişik alternatifler sunar. Hayatın tek bir gerçeğe indirgenemediğini, değişik gerçeklerin her an saldırısına uğradığımızı, bir gerçeği ne kadar yakalarsak yakalayalım ona ulaştığımızı sandığımız an onu elimizden kaçırdığımızı Harry’ye anlatır. “Hermine adeta yaşamın kendisiydi:  Her zaman yalnızca yaşanılan an vardı onun için, gelecek diye bir şey bilmiyordu. ”(syf.  107-108)                          

Harry’nin gizemli yolculuğunun dönüm noktasında, Harry usta bir dansçı, yetenekli bir sevgili olmuştur. Ayrıca ufku genişlemiş, kendi gerçek dünyasından uzaklaşıp, başka dünyalara girmişse de bir fırça darbesine daha ihtiyacı vardır:  Maskeli Balo.
             
Dansa smokinle ama maskesiz gider. Niyeti geceyi erken terk etmektir. Vestiyer fişini cebinde taşır. Ne Hermine ne Maria ne de Pablo baloda yoktur. Gitmeye hazırlanırken vestiyer fişinin cebinde olmadığını görünce telaşlanır. Bir yabancı yanına yaklaşıp ona kendi biletini vererek onu yatıştırır. Bu vestiyer fişi değildir;göze alırsa Mucizeler Tiyatrosu’na giriş biletidir. Harry, tiyatroya girmeyi göze alır.                           

Tiyatroda Hermine’i bulur. Hermine oğlan kılığındadır. Pablo da saksafonunu çalmaktadır. Üçü tekrar beraberdir. Pablo onlara bir takım haplar verir. Harry değişik odalara girer. Odaların birinde Mozart’ı Handel’in bir eserini gramofonda çalar bulur. Gramofonda çalan müziğin Mozart’ın müziğine saygısızlık olduğunu söyler, Harry. Mozart ise buna güler. Ona gramofondaki müziğin Mozart’ın müziğinin değişik bir versiyonu olduğunu söyler. Tıpkı gerçekler gibi. Harry’nin yapması gereken iki şey vardır:Harry hayatı olduğu gibi kabul etmelidir. Ona sunulduğu şekli ile. İkincisi Harry saçmalıklara gülüp geçmeyi öğrenmelidir. Kısaca kendi çelişkilerini ciddiye almamasını, hayatın anlamsızlığına gülüp geçmesini öğütler. Öfkelenmektense gülmektir çözümü. Ve şöyle bitirir:“Tanrım anlıyordum her şeyi;Pablo’yu anlıyor, Mozart’ı anlıyordum ve arkamda bir yerde onun korkunç kahkahasını işitiyor, yaşam oyununun yüz binlerce figürünü tümüyle cebimde biliyordum. . . . Bir gün gelecek, ben’in parçalarıyla oynanan bu satranç oyununun daha üstesinden gelecektim. Bir gün gelecek gülmesini öğrenecektim. . . . ”(syf. 209)
 


 

Yaşamla Hesaplaşma

Her sanat yapıtının içinde insanoğlunun yaşamla bir hesaplaşmasının bulunduğu söylenebilir. Hayatı sanat yoluyla anlama çabası, bireylerin ve toplumların gelişmesi yolunda temel ivmelerden biri olmuştur.

Sanat tarihi böylesi nice kült yapıtla doludur.

Hermann Hesse’nin yaklaşık yüz yıl önce yazdığı “Bozkırkurdu” da (Çeviren: Kâmuran Şipal, Yapı Kredi Yayınları) yayımlanışından bu yana çeşitli kuşakları etkilemesiyle bu tür yapıtlardandır.

Roman, temelde çağdaş toplumlara ilişkin hastalık ve sağlık ikilemi üzerine kuruludur. Toplumsal düzenin baskılarıyla ayrımına varmadan hasta olan insanın iyileşme arayışlarının bir öyküsünü anlatır.

Çağdaş toplumların dayattığı yaşam biçimi insanoğlunu, insani olanla olmayan arasında şizofrenik bir bölünmeye, kişilik parçalanmasına itmiştir. İnsan aklıyla ve duyularıyla insani olanı özledikçe, düzen ona insanlık dışı bir yaşam biçimi dayatmaktadır.

***

Yazar bu bölünmenin nasıl giderilebileceğini düşünmeye başlayınca, hepimizin çoğu zaman yaptığımız gibi sanat ve edebiyata sığınır. Düşlerinde Goethe ile yaşam ve ölüm üzerine tartışmalara girer. Çünkü Goethe, “Dur ey zaman, ne güzelsin!” diyerek, insan yaşamındaki güzelliği görebilmiş, geçici ve kalıcılık arasındaki karşıtlıkta hakemliğe girişmiştir.

Yazar, Goethe’yi, ömrünün büyük bölümünü saray koruması altında, rahatlık içinde geçirdiğinden konformist bulmaktadır. Çünkü hayatın daha sertliklerle dolu, acımasız bir alan olduğunu bilmektedir.

Goethe, tartışmaya Mozart’ı örnek vererek karşı bir pencere açar. Çünkü Mozart olağanüstü güzellikte, içinde cıvıl cıvıl yaşam sevinci taşıyan yapıtlar üretirken, hayatın sert yanlarıyla yüz yüze, yoksulluk içinde genç yaşta ölmüştür.

Tartışma günümüz sinemasının devlerinden Angelopulos’un ünlü “Sonsuzluk ve Bir Gün” filminin adına yaklaşan bir noktaya gelir: Yoksa sonsuzluk dediğimiz aslında yaşamdaki sonsuzluk değerinde bir an mıdır?

***

Romanın sonraki bölümlerinde başkahraman, yaşamda kalıcı olan değerleri aramaya başlar. Karşılaştığı insanlarda bu özelliklerin ne kadarının bulunduğunu gözler.

Aslında böylesi bir sorgulama, herkes için, hayatın her anında gereklidir. Ozanın dediği gibi, “hayat sunulmuş bir armağandır insana” ama ne kadarımız bu armağanın değerini biliyor, ona hakkını veriyoruz? Yoksa hoşumuza gitmeyen bir armağan gibi onu bir kenara koyup, eskimesini, yok olmasını mı bekliyoruz?

Bozkırkurdu’nun ülkemizde de yıllardır azalmayan bir ilgiyle okunmasının ardında bu evrensel soruya aradığı yanıta olan merak var.

Yaşadığı hayatı anlamlı kılmak, insanoğlunun temel insani gereksinimlerinden biridir. Hele günümüzde iletişim aygıtlarının yalnızca kapitalizmin gereksinimi olan tüketiciye dönüşmüş varlıklar yetiştirme girişimleri karşısında, insanın insanlığını anımsatacak her şeyin büyük değeri var.

Bu değerleri anımsatan, öne çıkaran her türlü eylem, insanoğlunun yaşama ve dünyaya tutunma mücadelesinde bir yardımcı, yol göstericidir.

Sömürü düzenleri insanın ve “dünyanın onuruna gölge düşürmekte”dir. Umalım ki, insanoğlu insanlığına sahip çıksın ve gelecek “çağlar şimdikinden daha iyi, daha zengin, daha derin” güzelliklerle dolu olsun.


turgay fişekçi. defne gölgesi. cumhuriyet. 22.09.21010

 

 

 

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional