|
Boncuk Oyunu
Hermann Hesse
Eren Arcan
Hermann Hesse’nin kendisine Nobel getiren Boncuk Oyunu eseri “Bildingsroman”
geleneğinde yazılmış bir başyapıttır. İlk örneği Goethe’nin Wilhelm
Meisters Lehrjahre adlı eseri olan bu roman türü anlatıcının kendi kendisini
yapılandırmasını, kendini geliştirmek üzere çıktığı iç yolculuğu
anlatmaktadır. Çırak anlamına gelen Lehrjahre, çırağın hem ustasının
yanında öğrendiği işini, hem de kendi içindeki ruhsal çıraklıktan, ustalığa
geçişi anlatmaktadır. Thomas Mann’ın Büyülü Dağ adlı romanı da bir
“Bildungsroman” örneğidir.
Boncuk Oyunu
Kitabın geçtiği 23. yüzyılda, elitist aydınlardan oluşan ütopik Kastalya
eyaletinde sorunlar çözülmüştür. İnsanlar günlerini, bağlı oldukları
tarikatın öngördüğü kurallara sükûn içinde uyarak, kendilerini ve
toplumlarını yüceltmek için vakitlerini usa ve meditasyona dayalı çok üst
düzey bir oyun olan Boncuk Oyunu oynayarak geçirmektedirler. Mistik
kavramlarla yüklü Boncuk Oyunu, Kastalya değerlerini, bilim ve kültür ile
yoğurarak, özellikle de müzik ve matematiğin katkısıyla pekiştirerek
oynanan soyut bir oyundu. Oyun mükemmeli arayışın, “saf bir varoluşa”
ulaşma çabasının simgesel bir biçimi idi. Kastalya tarikatının bu üst
düzey üyeleri Boncuk Oyununa “varoluştan varlığa, olası’dan gerçek’e” giden
bir yol gözüyle bakıyorlardı.
“Föyton Çağı”
Kastalya’nın bu elitist, steril düzeye erişmesinin nedeni, toplumun, bir
hata ve erdemsizlik devri olan “föyton çağını” yaşamış olmasına bağlanır.
Föytonlar Kastalya tarihinin o karanlık günlerinde medya tarafından
milyonlarca sayıda üretilip okura sunulan skandallarla bezenmiş, kof,
sorumsuz “magazin edebiyatı” örnekleriydi. “Fino cinsi süs köpeklerinin
Ünlü Fahişeleri Hayatında Oynadığı Rol” gibi bir konu ortaya atılarak
geliştirilir, yan bilgilerle desteklenir, konu yapay olarak pompalanır ve
gündeme oturtulurdu. “Anlamı yağmalanmış” kültür kavramına hizmet için
föytonun kibar çeşitlemesi sayılan “konferanslar” verilirdi. Ayrıca,
insanları gerçeklerden kopararak, yapay bir düş dünyasına çeken oyunlar ve
bulmacalar kurgulanıyordu.
Doğu Seyyahları
Bu
sahte, umarsız düzen, insan aklına inanan, onurlu entellektüelleri
güvensizlik ve umutsuzluğa sürüklemişti. Gruplar halinde el altından yeni
bir dönemin kuruluşunu hazırlıyorlardı. Yeni bir aydın ve seçkin Kastalya
toplumunun uç vermesi, föyton çağına bir tepki olarak gelişmekteydi.
Kitabını “Doğu Seyyahlarına” adayan Hesse 1911 yılında Sri Lanka ve
Endonezya’ya yolculuk yapmış ve uzakdoğu’nun mistik felsefesinden etkilenmiş
ve bu yolculuk ile 1922 de yayımlanan Siddharta adlı başyapıtının temelini
atmıştır. Yazar daha sonraları da Zen Budizminin popülerleşmesinde öncü
olmuştur.
Doğu
Seyyahları manevi bir disipline bağlı olan ve bir huşu havası içinde
yaşayan, Boncuk Oyununun ve meditasyonun Kastalya’da önemli birer yapıtaşı
oluşturmasında emeği olan gizil yeteneklerle donanmış bir grup insandı Doğu
seyyahları müziği eski çağların tam saflığıyla icra edebiliyorlardı.
“Toplumda dirlik ve düzenlik sürüyorsa, müziği dingin ve şen, yönetimi uyum
içindedir. Huzurdan yoksun bir çağın müziği ise eğri yoldadır. Yıkılmakta
olan bir devletin müziği duygusallık ve hüzün doludur, hükümeti de tehlike
içindedir.”. (s 29) diyorlardı. Doğu Seyyahları Boncuk Oyununu Kastalya’ya
kazandıran gruptu.
Oyunun
Yapısı
Abaküs
model alınarak yapılan, teller üzerine boncuklar geçirilerek oynanan oyun
önce müzisyenler tarafından kullanılmış daha sonra matematikçilerce
benimsenmişti. Oyun giderek diğer bilim dallarına yayılmış ve her bilim
dalınca yeni bir oyun dili yaratılmış, ve içsel bir arınma yolu olarak kabul
gören oyun evrilerek meditasyonun da çok önemli bir parçası olduğu hem
bilimsel hem de dinsel bir alana yönelmişti. Daha sonra oyun Fransa ve
İngiltere’de de benimsenmişti. Her ülkede bir oyun kurulu oluşturulup
başına bir Magister Ludi getirilmişti.
Boncuk
Oyunu, tarikatın alt basamaklarından başlayarak Magister Ludi mertebesine
erişen Josef Knecht’in öyküsüdür. Knecht anılarında, üzerinde çalıştığı
bir boncuk oyununu şöyle tarif eder. (s 116) “..bir füg temasının ritmik
analiziyle başlayan ve orta yerinde Konfüçyüs'ün bir cümlesinin yer aldığı
o egzersiz üzerinde çalışıyorum şimdi, baştan sona bütün oyunu etüt
ediyorum, her cümlesinin içinden uğraş vere vere ilerliyor, cümleyi oyun
dilinden kendi özgün diline, matematik diline, süsleme sanatının diline,
Çinceye, Yunancaya ve daha başka dillere çeviriyorum.”
Knecht’e göre oyun bir evrensellik içeriyordu. Bir
örneğe, deneye ve kanıta
değil, kişiyi merkeze, gizin içine, dünyanın en iç noktasına, bir ”ilk
biliş' e” götürmekteydi. “Bir sonattaki majörden minöre her geçiş, bir mitos
ya da kültteki her değişim, her klasik, her artistik anlatım, söz konusu
an'ın çakan şimşeğinde ve gerçek bir meditasyon durumunda bakıp gördüğüm
kadarıyla evrensel gizin kapısından içeri uzanan dolaysız yoldan başka bir
şey değildi; öyle bir giz ki, nefes alıp nefes vermeler, gökyüzüyle
yeryüzü, Yin ile Yang arasındaki değişim sürecinde aralıksız gerçekleşip
duran bir kutsallığı içeriyordu. “
Gerçek yaşanır, öğretilmez.,
Kastalya eyaletinde eğitim görecek çocuklar, ülkedeki okullarda okuyan en
çalışkan ve seçkin öğrenciler arasından seçilerek Kastalya’ya getiriliyor ve
oradaki “elitist” okullarda öğrenim görüyorlardı. Burada her türlü dış
etkiden uzakta steril bir ortamda yetişen çocuklar geleceğin seçkin aydın
kastını yapılandırıyordu..
Öğrencilerin yol göstericileri üstadları onların soyut anlamda yollarını
bulmalarına destek oluyorlardı. Tek bir öğreti, tek bir doğru arayışı
içinde olan Knecht’e, Müzik Ustası
şöyle öğüt veriyordu :
“... senin şiddetle arzuladığın 'öğreti', o mutlak, mükemmel, insanı
bilgeliğe ulaştıracak tek öğreti, bu yok işte. Sen de, dostum, mükemmel
öğretiyi bırakıp kendini mükemmelleştirmeye bakmalısın. Tanrı senin
içindedir, kavramlarda ve kitaplarda değiL. Gerçek yaşanır, öğretilmez.”
|
|
Kastalya’nın ünlü okulu Waldzell’de eğitimini gören Josef Knecht, oradaki yakın
arkadaşı Plinio Designori ile kıyasıya entellektüel tartışmalara girer. Plinio
doğalllığı, Josef Knecht ise entellektüelliği savunur. Knecht entellektüel bir
disipline yer vermeyen, doğal naif bir yaşamın insanlığı içgüdüsel bir
hayvansallığa ve dolayısıyla gerilere götüreceğini söyler ve aklın üstünlüğünü
savunur.. Plinio Designori ise salt usa dayalı bir yaşamın kısır, toplumdan
kopuk, kısır bir dünya yaratacağını söyleyerek doğallığı savunmaktadır.
Yıllar geçtikten sonra Knecht iki felsefeyi kaynaştırır. Bir arkadaşına
yazdığı mektupta “Dünya ile us, ya da Plinio ile Josef karşıtlığı gözlerimin
önünde uzlaşmaz iki ilkenin savaşı olmaktan çıkıp, yücelik kazandı, bir konsere
dönüştü,” der.
Tarih Bilinci
Knecht’in yapılanmasının temel taşlarından biri de, bir görev ile gönderildiği
Mariafels’deki Peder Jakobus’tan aldığı tarih bilincidir. Peder Jakobus
kendisini ziyaret gelen bu pek çok şey vaat eden gencin yetiştirildiği halktan
kopuk, tarih bilincini taşımayan, bilime hizmet eden ancak sosyal sorumluluğu
küçümseyerek reddeden, mal, mülk, toprak, hammade, para gibi maddiyatla ilgili
konular adına yapılan acımasız savaşları görmezden gelen Kastalya mantığını
ağır bir dille eleştirir.
“Dünya
bir Kastalyalının tasarlayabileceğinden sınırsız ölçüde daha büyük ve daha
zengindi, yeni oluşumlarla, tarihle doluydu; yeni denemeler, bitip tükenmeyen
yeni başlangıçlardan geçilmiyordu adeta; belki içerisinde bir keşmekeş havası
esiyordu, ama tüm yazgıların, tüm yüceliklerin, tüm sanatların anayurdu, tüm
insanlığın anavatanıydı; çeşitli diller vardı bu dünyada, uluslar, devletler,
kültürler vardı.”
Yaptıkları şiddetli tartışmalar sonucunda Knecht, tarihin diyalektiğini,
karşıtlıklardan bir senteze varıp, sonra çözülüp, yeni bir döngüye girdiğini
öğrenir. Daha sonraları Magister Ludi olarak Kastalya’daki en büyük mertebeye
erişen Knecht, Peder Jakobus’tan aldığı tarih disipliniyle Kastalya’nın zamana
bağımlı, bir başlangıç, bir yükseliş, bir çöküş döngüsü içinde olduğunun
bilinciyle yaşar. Ve Kastalya’nın bir sona yaklaşmakta olduğunu görür.
Bu nedenle Kastalya’nın da,
manevi düzenin hiçe sayıldığı, yozlaşmış, savaşların yangın yerine döndürdüğü,
kaba kuvvetle idare edilen “föytonizm” çağının sonunda;
adalete, mantığa, düzene karşı
duyulan özlemden doğduğunun bilincinde döngünün tamamlanma zamanının geldiğini
görür
Kastalya Tarihsel bakımdan
olgunlaşmış, yıkılıp gitme vakti gelmişti. . Sel yola koyulmuş
yaklaşmaktadır. Ülke ne kadar yıpranır, ufalanırsa ufalansın yeni yetişenlere
ölçüp biçme ve usavurma becerisini kazandıracak, gerçeğe saygı, usa itaat ve
söze hizmette örnek olacak öğretmenlere gerek vardı. Tek çözüm vardı: O da
eğitimde yatıyordu.
Neş’e
Hesse, gerek Boncuk Oyununda
gerekse Bozkırkurdu’nda neşe’nin erdemi üzerinde israrla durur. Ona göre neş’e
en yüce bilgi, en yüce sevgidir, gerçeği onaylayıştır, ermişlerde şövalyelerde
rastlanan. kocayıp ölüme yaklaşıldıkça gücü artan, tüm sanatlardaki özdür
neş’e. İnsandaki sevecenlik, yaşam kıvancı, keyiflilik, güven ve iyimserlik
olarak tüm çevresindekilere yansır,
Knecht bie gece karamsarlığa
batmış arkadaşı Designori’ye eliyle yıldızları gösterdi : "Gökyüzünden dilimler
içeren şu bulutlar ülkesini görüyor musun?" dedi. "İlk bakışta insan sanır ki,
en karanlık yeri, en derin yeridir gökyüzünün; ama çok geçmeden bu karanlık ve
yumuşaklığın yalnızca bulutlardan oluştuğunu, tüm derinliğiyle evrenin ancak
buluttan dağların saçaklarıyla fiyortlarında başlayıp sonsuzluğun içerisine
dalıp gittiğini ve bu evrende yıldızların yer aldığını anlar, görkemli
yıldızların, biz insanlar için aydınlık ve düzeni simgeleyen bu alabildiğine
yüce varlıkların. Dünyanın ve gizlerinin derinliği bulutların ve siyahlığın
olduğu yerde değildir, derinlik aydınlıkta ve beyazdadır. Lütfen yatmadan önce
pek çok yıldızla donanmış bu körfezIere ve boğazlara bir süre daha bak, bu
arada kapını çalabilecek düşleri ve düşünceleri de geri çevirme."
SON BONCUK OYUNCUSU
Hermann Hesse
Önünde oyuncağı, renk renk
boncuklar,
Oturur iki büklüm, ülke tammar,
Savaş ve veba binmiş ensesine,
Yıkıntılarda sarmaşıklar, arılar vızır vızır.
Yorgun bir huzur kı sık sesli ilahilerle
Yankılanır dünyada, suskun yaşlılık çağı
Renk renk boncuklarını sayar ihtiyar,
Uzanır eli mavi bir boncuğa, bir beyaza,
Bir büyük seçer, bir küçüğü sonra,
Güzelce dizilir boncuklar, oluşur halka.
Simgeler oyununda üzerine yoktu bir zaman,
Pek çok sanatta, pek çok dilde usta,
Çok yer gezip görmüş, bilip tanımış dünyayı,
Ünlü bir kişi, kutuplara kadar duyulmuş adı,
Öğrencilerle, meslektaşlarla çevresi sarılı.
Kalmış geride, harcanmış, yalnız, yaşlı,
N e kendisinden feyz alacak bir öğrenci vardır şimdi
Ne bir üstat söyleşilere davet eder kendisini;
Geçmişe karışmış hepsi, tapınaklar, kitaplıklar,
Yok artık Kastalya'nın okulları ... Dinlenir ihtiyar
Yıkıntılar içinde, elde boncuklar,
Anlam yüklü hiyeroglifleri bir dönemin
Bundan böyle renk renk cam parçaları.
Yuvarlanır ellerinden sessiz,
Yitip gider kumlar içinde...
(Hesse’ye göre tarih bilincinden yoksun, elitist, yaşadığı olaylara fildişi
kulesinden bakan, umursamaz Kastalyan aydınlar Nazizmin yükselişi karşısında
suskun kalmışlardı. Bu nedenle 2. Dünya Savaşını engellemek üzere çaba
sarfetmedikleri için de sorumluluk sahibiydiler. Bunu protesto etmek için
Hesse ülkesi Almanya’dan İsviçre’ye göç etmiştir.)
1.11.2006
İzmir |
|
http://www.pandora.com.tr/Sahaf/eski.asp?pid=91
Herman Hesse
Herman Hesse, Almanya’da ırkçılıkla
karışmış bağnazlığın yükseldiği ve başta eğitim olmak üzere toplumun her
kurumuna nüfuz ettiği yıllarda(1877’de) doğmuştu, ailesinin ve çevresinin
bütün baskılara rağmen İlahiyat okulunu terk edip önce kitapçılık yaptı,
ardından yazarlığa başladı. Böyle bir atmosferde yazılacak konu sayısı
kısıtlıydı elbette; Almanya’daki militarist ve milliyetçi hareketlerin
yaygınlaşması üzerine İsviçre’ye yerleşti. Ancak Avrupa’yı saran savaş
dalgasından kaçmak, kurtulmak anlamına gelmiyordu. Hesse, ağır bir bunalım
geçirdi ve psikanaliz tedavisi gördü. Romanlarından yansıyan ruhsal tahlil
zenginliğini biraz da bu hastalık dönemine borçludur. Hindistan’a yaptığı
yolculukta tanıştığı ve çok etkilendiği Doğu kültürünü Jung’un psikanalizi
ile -Avrupa’nın şiddet atmosferinde- birleştiren Hesse, uygarlığın yıkıcı
etkileri ile baş edebilmek için, kişinin öz benliğini geliştirmesine yönelik
bir dünya görüşüne bağlanarak metinlerinde Doğu’nun gizemciliğini -zaman
zaman mistisizme varan bir biçimde- işledi. 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü
alan yazar,1962’de İsviçre’nin Montagnola kasabasında öldü...
Boncuk Oyunu
Geçtiğimiz günlerde yeniden yayınlanan romanlarından “Boncuk Oyunu”, Herman
Hesse’in yazarlık kariyerinde ayrıcalık bir yerdedir. 1943 tarihli bu
romanını II.Dünya Savaşı sürerken yazan Hesse, simgesel bir dille de olsa
totaliter bir iktidarın insanlığın geleceğini nasıl bir karabasana
çevireceğini anlatmayı ve aydın kesimin olup bitenler karşısındaki
duyarsızlığını eleştirmeyi amaçlamıştır. En parlak ürünleri Goethe
tarafından verilen Bildungsroman türünde yazılan “Boncuk Oyunu”, günümüzden
çok sonra ki bir zaman diliminde yaşayan büyük boncuk ustası Joseph
Knecht’in hayali yaşamöyküsü üzerine kuruludur. Alman edebiyatina özgü bir
tür olan Bildungsroman’larda, adından da anlaşılacağı gibi maddi ve manevi
anlamda bir kişilik inşası, bireyin aydınlanma, kültürlenme süreci
anlatılır. Ne var ki Herman Hesse’in kahramanı Knecht ile Goethe’nin William
Meister’in kişilik inşaları farklıdır birbirinden. Knecht’in gelişimindeki
her aşama, içinde yaşadığı toplumun us’u fetişleştiren, elitist ama amaçsız
dünyasından bir kopuşun habercisidir. Çocukluk çağında girdiği Kastalian
tarikatında dış dünyadan bütünüyle kopuk olarak yetişen ve eğitilen Knecht,
yetenekleri sayesinde bir tür ermişlik payesi olan “magister ludi”
seviyesine dek yükselir. Ancak sadece bir oyun ustası değildir o; oyunun iç
mantığını da sorgulayacak, oyunun ruhuna asıl uygun olanın dış dünya ile bir
senteze varmak olduğunun farkına varacak ve düşündüğünü kendi hayatına
geçirecek bir aydındır aynı zamanda...
Hesse’in kendine kapalı bir amaca dönüşen entelektüel etkinliği
simgelemek için tasarladığı bu karmaşık oyun, yani boncuk oyunu, pek çok
bilim ve sanat dalının, ama hepsinden çok matematik ve müziğin çıkar
gözetmeksizin bir araya getirilmesine dayalıdır. Bu aynı zamanda bireysel
bir doyumun, yaşanılan kültürün giderek insansızlaşmasının ironik bir
tasviridir(Hesse’in romanından sonra Almanya’da somut bir amacı olmayan
düşünsel, sanatsal ve edebi faaliyetlerin -“Boncuk Oyunu” anlamına gelen-
“Glasperlenspier” sözcüğü ile anıldığını da eklemeliyim). İngiliz İlim
Akademisi'nin, Lagoda Yüksek İlimler Akademisi'ndeki anlamsız teorik
çalışmalar aracılığıyla hicvedildiği Swift’in “Gulliver’in Gezileri”ndekine
benzer bir ironiyle, hem kilise kurallarının hem de akademik hiyerarşinin
var olduğu hayali Kastalya’sında kilise ile akademiyi bir çatı altında
toplamış, geleceğin dinini işaret etmiştir Hesse.
Joseph Knecht’in kişiliğini daha net görmemizi sağlamak için romana
kattığı iki öğrenci tipinden Tegularis, Kastalya kurallarına sıkı sıkıya
bağlı muhafazakar bir genç, Designori ise tarikata dışarıdan gelen, varlıklı
bir ailesi ve diş dünyada bir geleceği olan biri. Ancak her ikisi de
seçtikleri hayatı tek boyutuyla yaşayabiliyorlar. İşte Knecht üzerinden bu
tek yanlı hayatı aşmaya çabalıyor yazar; tıpkı duygu ve akıl, doğu ve batı
çiftlerindeki tek yanlılıkları açmayı düşlediği gibi...
Geçmişten bugüne uzanan eleştiri
“Boncuk Oyunu”, oldukça hacimli, geleceğe taşınan kurgusunda yazıldığı
dönemin pek çok akıl ve duygu dışı görüntüsünü simgelerle yansıtan ve bu
nedenle kısa bir yazı içerisinde bütün öğeleri ile incelenmesi zor bir
roman. Üstelik günümüzden yaklaşık altmış yıl önce yazılmasına rağmen, ele
aldığı temaları evrenselleştirmedeki başarısıyla güncelliğini de koruyor
hala. Biçimsel anlamda ise bugünün postmodern metinlerine benzer bir kurgusu
var. Mesela anlatıcı, geçmişi hayali bir tarihçinin - Plinius
Ziegennhalss’ın- metnine dayandırıyor. Ancak bana göre günümüze kadar uzanan
en çarpıcı eleştiri medya yönelmiş; Herman Hesse, gelecekte bireyselliğin
kamusallık adına reddedilerek “saf” bilginin ve klasizmin yüceltilmesinin
nedenini, -hayali bir geçmişte yaşanan- “föyton çağı”na bağlıyor; “Bu çağ us
gücünden gereği gibi yaralanmasını bilememiş, daha doğrusu yaşamda ve devlet
ekonomisinde us’u kendisine uygun bir yer ve işlevle donatmayı
başaramamıştır. Föytönler günlük basın malzemesinin pek sevilen bir
bölümüydü, milyonlarca sayıda üretilip kültür edinme gereksinimini duyan
okuyucuların başlıca besinini oluşturmakta, bilim kapsamına giren binlerce
konudan haber vermekte, daha doğrusu bu konularda “boşboğazlık etmekteydi”.
Ve anlaşıldığına göre föyton yazarlarının akıllıları kendi çalışmalarını
alaya almaktaydı. Seri halinde ele alınan bu yazılar bir sürü alayı ve
yazarlarının kendi kendileriyle eğlenmesini içeriyor, bunların anlaşılmasını
sağlayacak anahtarın ise ayrıca ele alınması gerekiyordu. Bu oyunsu
gevezelikleri kaleme alanların bir bölümü gazetelerin yazı kurullarında
çalışanlar, bir bölümü de “serbest” yazarlar, hatta çokluk şair diye
nitelenen kişilerdi”.
İki dünya savaşı görmüş, savaşın yıkımını yaşamış biriydi Heman Hesse. Bu
nedenle Nazizmin gelişmesini engelleyecek bir güç olarak gördüğü aydınların
umursamazlığına öfkeliydi. “Föyton Çağı” tasviri de 1930’ların kültürel
iklimini canlandırıyordu aslında; “Burada yadırgatıcı olan şey, bunları her
tanrının günü yiyip yutarcasına okuyan insanların varlığından çok, isim ve
paye sahibi, iyi eğitim görmüş yazarların kof ilginçliklerin pek geniş
kapsamlı tüketimine, “tüketelim” parolasıyla ön ayak olmasıdır. Ne var ki bu
insanlar hiç de kendi halinde çocuklar ya da bir masal dünyasında yaşayan
Phaiakia’lılar değillerdi, daha çok politik, ekonomik ve ahlaksal çalkantı
ve sarsıntılar ortasında, korkuyla yaşamını sürdüren kimselerdi, bir sürü
savaşa girip çıkmış, pek çok iç savaşa katılmışlardı; kültür sahibi olmaya
yönelik oyunları yalnızca sevimli, anlamsız çocukluklar değildi, söz konusu
oyunlar, gözlerini kapayıp çözüme kavuşturulamamış sorunlardan ve kıyametin
kopacağına ilişkin korkulu önsezilerden kaçıp olabildiğince masum bir
hayaller dünyasına sığınmak gibi güçlü bir gereksinimi karşılıyordu”.
İnternet tutkumuz “Boncuk Oyunu”na, medya dünyamız “Föyton Çağı”na
benzemiyor mu biraz? Herman Hesse, parçalanmış hayatı doğunun mistisizminin
birleştireceğini düşlemişti, “doğu”nun ötekileştirildiği yekpare bir dünyada
peki ya biz neyi hayal edeceğiz?
A. Ömer Türkeş
Hermann Hesse 125 yaşında
Kitaplarının neredeyse tamamı dilimize çevrilen Hermann Hesse, 20.
Yüzyılın en çok okunan Alman yazarı olarak kabul ediliyor. Hesse 125.
Doğum yıldönümü ve 40. Ölüm yıldönümünde dünyanın pek çok yerinde üç ay
sürecek yaşlaşık 400’ün üzerinde etkinlikle anılıyor.
“Ben kendimi hiçbir zaman içinde yaşadığım toplumun sorunları dışında
tutmadım, beni eleştiren kimi politik görüşlü kişilerin iddia ettiği
gibi fildişi kulede de yaşamadım. Beni en çok ilgilendiren şey, her
zaman birey ve onun kişiliği olmuştur, devlet, toplum ya da kilise
değil” sözleriyle özetlediği dünya görüşünü Nazizm döneminde bir nebze
olsun değiştirmiş ve devlet, toplum onu artık ilgilendirir olmuştu.
Aydınların umarsamazlığını ve faşizmi eleştiren “Boncuk Oyunu” kitabını
Nazi Rejimi onaylamayınca yılmamış, ilk baskısını İsviçre’de
yaptırmıştır.
1960’lı yıllardan başlayarak, düzenlerin radikal değişimini isteyen
fakat devrimci program ve liderlerin peşinden gitmemeye direnen genç
nesiller Hermann Hesse’nin eserlerine sarılır.Özellikle 1962’de yazarın
ölümünün ardından Amerika’da başlayan öğrenci hareketlerinde, Vietnam
savaşı karşıtlarının kapış kapış okuduğu bir yazar olur.
Hugo Ball’ın “Romantizmin ihtişamlı ordusunun son şövalyesi” dediği
Hermann Hesse’nin eserlerinin ortak bir yanı vardır: Tümü de günümüz
yaşam sorunlarını çözümlemede bireye gerekli olan yepyeni, geleceğe
dönük sonsuz coşku ve tutkunun derin izlerini taşır. İnsanoğlu’nun,
başka kültürlere saygı göstererek barış içinde yaşayabileceğini
kanıtlamaya çalışmıştır bütün eserlerinde.
Ahmet Arpad
Cumhuriyet Kitap Eki’nden derlenmiştir.
27 Haziran 2002
Yazıyı A.Ömer Türkeş’in bir yorumuyla sonlandıralım.
İki dünya savaşı görmüş, savaşın yıkımını yaşamış
biriydi Hemann Hesse. Bu nedenle Nazizmin gelişmesini engelleyecek bir
güç olarak gördüğü aydınların umursamazlığına öfkeliydi. "Föyton
Çağı" tasviri de 1930'ların kültürel iklimini canlandırıyordu
aslında; "Burada yadırgatıcı olan şey, bunları her tanrının günü yiyip
yutarcasına okuyan insanların varlığından çok, isim ve paye sahibi, iyi
eğitim görmüş yazarların kof ilginçliklerin pek geniş kapsamlı
tüketimine, "tüketelim" parolasıyla ön ayak olmasıdır. Ne var ki bu
insanlar hiç de kendi halinde çocuklar ya da bir masal dünyasında
yaşayan Phaiakia'lılar değillerdi, daha çok politik, ekonomik ve
ahlaksal çalkantı ve sarsıntılar ortasında, korkuyla yaşamını sürdüren
kimselerdi, bir sürü savaşa girip çıkmış, pek çok iç savaşa
katılmışlardı; kültür sahibi olmaya yönelik oyunları yalnızca sevimli,
anlamsız çocukluklar değildi, söz konusu oyunlar, gözlerini kapayıp
çözüme kavuşturulamamış sorunlardan ve kıyametin kopacağına ilişkin
korkulu önsezilerden kaçıp olabildiğince masum bir hayaller dünyasına
sığınmak gibi güçlü bir gereksinimi karşılıyordu".
http://www.ykykultur.com.tr/kitap/kitap.asp?id=939
Boncuk
Oyunu
Alman
dilinin en büyük yazarlarından Hermann Hesse'ye Nobel Edebiyat Ödülü'nü
kazandıran Boncuk Oyunu, Doğu ve Batı felsefelerinin kusursuz bir
bileşiminden oluşan yeni ve ütopik bir dünya düzeni sunan bir başyapıt.
Hesse, 1943 yılında, tüm dünyanın savaş cehennemini yaşadığı sırada yazdığı
Boncuk Oyunu'nda, Doğu ve Batı felsefelerinin kusursuz bir bileşiminden
oluşan yeni ve ütopik bir dünya düzeni sunar okura. Sanat ve bilimde
disiplinlerarası bir uyum üzerine kurulu, Hesse'nin düş ve düşün gücünün
ürünü fütüristik bir oyun olan Boncuk Oyunu, bu yeni düzenin simgesidir.
Toplumsal ahlakın bireyin iç ahlakını yok ettiğine inanan Hesse, bu
kitabında Batı'nın toplumsal dayatmalarına karşı Doğu'nun bireysel
özgürlüğünü yüceltir, söz konusu yeni dünya düzenini bireysellik üzerine
temellendirir. Alman dilinin en büyük yazarlarından biri olan Hermann
Hesse'nin başyapıtı olan ve 1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık
görülen Boncuk Oyunu, Kâmuran Şipal'in özenli çevirisiyle Yapı Kredi
Yayınları tarafından bir kez daha Türkçeye kazandırıldı.
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2158
40 yılda binlerce kitap
NESLİHAN SAVAŞ (Arşivi)
'Bestseller' tanımının kitap dünyasında tartışma gündemine oturduğu bir
dönemde, günümüzde de yayımlanan bazı yazarların Türkiye'deki geçmişine ve
yayımlanma serüvenlerine bakıldığında ilginç bir tablo ile karşılaşıyoruz.
20. yüzyılın başında yaşamış, büyük bir Alman yazarı olan Hermann Hesse
yaklaşık kırk yıldır Türkiye'de yayımlanıyor. Varlık, Devlet Kitapları,
Yankı, Remzi, AFA, Can, Mavi Yelken, Kelepir, Cem, YKY, İyi Şeyler,
Altıkırkbeş gibi Türkiye'nin önemli yayınevleri, yalnız yaşarken değil,
ölümünden sonra da dünya edebiyatını etkilemeye devam etmiş olan Hermann
Hesse'nin yapıtlarını yayımladılar. Bugün Yapı Kredi Yayınları ve Can
Yayınları tarafından yayımlanan Hermann Hesse 'bestseller' değil,
'longseller', yani uzun yıllar boyunca satan bir yazar. Hesse'yi Zahide
Gökberk, Kemal Demirel, Behçet Necatigil, Kâmuran Şipal, Gültekin Emre,
Tarık Seden gibi usta çevirmenler Türkçeye kazandırdı.
Yapı Kredi Yayınları'nın yayımladığı Bozkırkurdu, Boncuk Oyunu, Narziss ve
Goldmund, Gertrud ile Rosshalde kitaplarını önümüzdeki aylarda, Türkiye'de
basılmış ilk kitabı Knulp ve Klingsor'un Son Yazı izleyecek. Hesse'nin
Gertrud, Bozkırkurdu, Doğu'ya Yolculuk, Siddhartha, Rosshalde, Narziss ve
Goldmund, Gençlik Bunalımları, Demian, Şeftali Ağacı, Çarklar Arasında,
Bir Büyücünün Çocukluğu, Boncuk Oyunu, Klingsor'un Son Yazı, Sevgi üzerine
gibi 30'a yakın kitabı Türkiye'de yayımlandı. İlk romanı Peter Camenzind'i
1904'te kaleme alan Hesse, yazdığı elli roman ve yaklaşık beş yüz şiirle
dünyada 90 milyonluk bir satış rakamına ulaştı. Yazarın Türkçeye ilk
çevrilen kitabı Knulp, 1954'te Devlet Kitapları tarafından basıldı.
1963'te Varlık Yayınları tarafından yayımlanan Gençlik Güzel şey adlı
eserini ise dilimize Behçet Necatigil çevirdi. 1946 Nobel Edebiyat
Ödülü'nün sahibi Hermann Hesse'nin kitaplarının kimileri defalarca
basıldı. Düşünce-eylem
ikiliği
Almanya doğumlu Hermann Hesse, İsviçre'ye yerleştikten sonra Alman
militarizmi ve milliyetçiliğini eleştiren yazılar yazdı. 1923'te de
İsviçre uyruğuna geçti. Doğu kültürüyle ilgilenen yazar, savaş ve kişisel
problemleri yüzünden ağır bir bunalım geçirince Jung'un öğrencisi J. B.
Lang ile psikanaliz denemelerine girişti, tedavi gördü. Daha sonraki
yapıtlarında Jung'un içedönüş, kolektif bilinç, dışadönüş, simge ve
idealizm gibi kavramlara duyduğu ilgiyi yansıttı. İnsanın ikili doğası
romancının hep dikkatini çekti. Eserlerinde Doğu gizemciliğini yücelterek
kişinin özbenliğini bulmaya çalışmasını, kendi yaşamını kurtarmasını
işledi. Bu özellikleriyle 1960'larda Amerika'da yükselen Budist ve Zen
akımları sırasında en çok okunan yazarlar arasına girdi. Onu Doğu
felsefesine yaklaştıran, insanın Batı'dakinin aksine toplumsal değil,
bireysel bir varlık olduğu ve bunun herhangi bir ahlaki kargaşa
yaratmadığı
düşüncesiydi. Ahlakın toplumsallığını değil, bireyselliğini savunan Hesse,
yaşam karşısında bedenin zayıflığını ve acizliğini gösterdi. Bu yüzden
Hesse'nin tüm kahramanları bilincin ağırlığı altında acı çeken
karakterlerdi.
Hesse, Gençlik Bunalımları (Unterm Rad) romanında çalışkan bir öğrencinin
yerleşik eğitim sistemine duyduğu tiksintiyle kendini yıkıma
sürükleyişini,
ilk romanı Peter Camenzind'de başarısız ve ayyaş bir yazarın yaşamını konu
etti. Gertrud ve Rosshalde romanlarında sanatçının kendi içindeki ve dış
dünyadaki arayışlarını, Siddhartha 'da Buda'nın yaşamının ilk yıllarını,
Demian'da bunalımlı bir gencin kendi benliğini buluşunu, Bozkırkurdu'nda
burjuva kabulleriyle insanın ruhsal gelişimi arasındaki çelişkiyi, Narziss
ve Goldmund'da yerleşik inançla barışık, dervişçe yaşayan bir aydınla
kendi kurtuluş yolunu arayan bir sanatçının karşılaştırmasını, en uzun
romanlarından biri olan Boncuk Oyunu'nda ise olağanüstü yetenekli bir
aydınla birlikte düşünce ve eylem arasındaki ikiliği kaleme aldı.
|
|
Hermann Hesse
Wikipedi, özgür ansiklopedi
HERMANN HESSE 2 Temmuz 1877– 9 Ağustos 1962
1877’de
Almanya’nın
Calw
Kasabası’nda doğdu. 1962 yılında
İsviçre’nin
Montagnola Kasabası’nda yaşamını yitirdi. İlk şiirini yirmi beş yaşında
yazdı. Ardından Peter Camenzind, Çarklar Arasında, Gertrud, Rosshalde,
Demian ve diğer romanları geldi.
Birinci Dünya Savaşı’nda Alman militarizmini protesto etmek için
İsviçre’ye yerleşti.
İkinci Dünya Savaşı’nda hem Naziler, hem de antifaşistler tarafından
sert şekilde eleştirildi. Bu eleştiriler, ayrıca sorunlu aile yaşamı ve
savaş esirlerine yardım konusundaki yoğun çalışmasının sonucu ağır bir
bunalım geçirdi. Jung’un öğrencisi Lang ona psikanaliz tedavisi
uyguladı. Lang ile dostluğu ruhbilime ve Jung’a duyduğu ilgiyi
körükleyerek şiirsel iç dünyasını zenginleştirdi. İnsancıllığı,
barışseverliği ve insan yaşamını irdeleyen felsefesi, Bozkırkurdu,
Narziss ve Goldmund ve Siddhartha adlı romanlarında özellikle
belirgindir. Boncuk Oyunu adlı romanından sonra 1946’da
Nobel Edebiyat Ödülü aldı. Doğu edebiyatına ve mistisizmine
düşkünlüğü, ayrıca bireysel bunalımlara çözümü Doğu felsefesinde
arayışı, 1960 yıllarında canlanan Budizm ve Zen Budizm akımlarının da
yardımıyla özellikle Amerikan hippi gençliği arasında en çok okunan
yazarlar arasına girmesini sağladı. Eserlerinin büyük bölümü Türkçeye
çevrildi.
Hermann Hesse'nin en önemli eserlerinden birisi olan Bozkırkurdu,
toplumun sığ değer yargılarına ve kişiliksiz, yüzeysel yaşamına uyum
sağlayamayan bir insanı anlatmaktadır. Hesse bu romanı için, 1961
yılında "(...) okurlarımın çoğu Bozkırkurdu'nun öyküsünün insanı kemiren
bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme,
yokolmaya değil, tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi
mutlu hissedeceğim." demiştir.
Önemli Eserleri
1904
-
Peter Camenzind
1910
-
Gertrud
1914
-
Rosshalde
1915
-
Knulp
1919
-
Demian
1922
-
Siddhartha
1927
-
Bozkır Kurdu (Der Steppenwolf)
1930
-
Narkis ve Goldmund (Narziss und Goldmund)
1943
-
Boncuk Oyunu (Das Glasperlenspiel
Parçalanmış hayatlara ağıt
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=1001
Savaşlarla dolu bir dönemde yaşamak Herman Hesse'in romanlarına
ruhsal tahlil zenginliği olarak yansımış.
Herman Hesse'in altmış yıl önce yazdığı 'Boncuk
Oyunu', ele aldığı temaları evrenselleştirme başarısıyla hâlâ güncel
A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)
BONCUK OYUNU
Hermann Hesse, çeviren: Kamuran Şipal, YKY,
2002, 553 sayfa, 15 milyon lira.
Herman Hesse, 1946 yılında verilen Nobel Ödülü'ne rağmen Avrupa'da çok
tanınan bir yazar değildi, ama Nobel ödülünün kesinlikli bir değer
ölçütü kabul edildiği ve önemsendiği o dönemde pek çok kitabı Türkçeye
çevrilmiş ve okuyucu bulmuştu. Avrupa ve Amerika'da ise Budizm ve Zen
Budizm felsefelerinin 1960'lardan sonra yaygınlaşmasıyla yeniden
keşfedildi. Kitaplarının toplam satışı yüz milyona ulaştı.
Ne var ki geç gelen zaferini kutlayacak kadar
ömrü kalmamıştı Hesse'in, 1962'de
İsviçre'nin Montagnola kasabasında öldü.
Herman Hesse, Almanya'da -daha sonra I. Dünya Savaşı'na neden olacak-
ırkçılıkla karışmış bağnazlığın yükseldiği ve başta eğitim olmak üzere
toplumun her kurumuna nüfuz ettiği yıllarda (1877'de) doğmuştu,
ailesinin ve çevresinin bütün baskılarına rağmen ilahiyat okulunu
terkedip önce kitapçılık yaptı, ardından yazarlığa başladı.
Böyle bir atmosferde yazılacak konu sayısı kısıtlıydı elbette;
Almanya'daki militarist ve milliyetçi hareketlerin yaygınlaşması
üzerine İsviçre'ye yerleşti. Ancak Avrupa'yı saran savaş dalgasından
kaçmak, kurtulmak anlamına gelmiyordu. Hesse, ağır bir bunalım geçirdi
ve psikanaliz tedavisi gördü. Romanlarından yansıyan ruhsal tahlil
zenginliğini biraz da bu hastalık dönemine borçludur. Hindistan'a
yaptığı yolculukta tanıştığı ve çok etkilendiği Doğu kültürünü Jung'un
psikanalizi ile -Avrupa'nın şiddet atmosferinde- birleştiren Hesse,
uygarlığın yıkıcı etkileri ile başedebilmek için, kişinin özbenliğini
geliştirmesine yönelik bir dünya görüşüne bağlanarak metinlerinde
Doğu'nun gizemciliğini zaman zaman mistisizme
varan bir biçimde işledi.
İnşa edilen kişilik
Geçtiğimiz günlerde yayımlanan romanlarından
'Boncuk Oyunu', Herman Hesse'in yazarlık kariyerinde ayrıcalıklı bir
yerdedir. 1943 tarihli bu romanını II. Dünya Savaşı sürerken
yazan Hesse, simgesel bir dille de olsa totaliter bir iktidarın
insanlığın geleceğini
nasıl bir karabasana çevireceğini anlatmayı ve aydın kesimin olup
bitenler karşısındaki duyarsızlığını eleştirmeyi amaçlamıştır.
En
parlak ürünleri Goethe tarafından verilen Bildungsroman türünde
yazılan 'Boncuk Oyunu',
günümüzden çok sonraki bir zaman diliminde yaşayan büyük boncuk ustası
Joseph Knecht'in hayali yaşamöyküsü üzerine kurulu. Alman edebiyatına
özgü bir tür olan Bildungsroman'larda, adından da anlaşılacağı gibi
maddi ve manevi anlamda bir kişilik inşası, bireyin aydınlanma,
kültürlenme süreci anlatılır. Ne var ki Herman Hesse'in kahramanı
Knecht ile Goethe'nin William Meister'in kişilik inşaları farklıdır
birbirinden. Knecht'in gelişimindeki her aşama, içinde yaşadığı
toplumun us'u fetişleştiren, elitist ama amaçsız dünyasından bir
kopuşun habercisidir. Çocukluk çağında girdiği Kastalian tarikatında
dış dünyadan bütünüyle kopuk olarak yetişen ve eğitilen Knecht,
yetenekleri sayesinde bir tür ermişlik payesi olan 'magister ludi'
seviyesine dek yükselir. Ancak sadece bir oyun ustası değildir o;
oyunun iç mantığını da sorgulayacak, oyunun ruhuna asıl uygun olanın
dış dünya ile bir senteze varmak olduğunun farkına varacak ve
düşündüğünü kendi hayatına geçirecek bir aydındır aynı zamanda.
Hesse'in kendine kapalı bir amaca dönüşen entelektüel etkinliği
simgelemek için tasarladığı bu karmaşık oyun, yani boncuk oyunu, pek
çok bilim ve sanat dalının, ama hepsinden çok matematik ve müziğin
çıkar gözetmeksizin biraraya getirilmesine dayalıdır. Bu aynı zamanda
bireysel bir doyumun, yaşanılan kültürün giderek insansızlaşmasının
ironik bir tasviridir (Hesse'in romanından sonra Almanya'da somut bir
amacı olmayan düşünsel, sanatsal ve edebi faaliyetlerin 'Boncuk Oyunu'
anlamına gelen 'Glasperlenspier' sözcüğü ile anıldığını da
eklemeliyim). İngiliz İlim Akademisi'nin, Lagoda Yüksek İlimler
Akademisi'ndeki anlamsız teorik çalışmalar aracılığıyla hicvedildiği
Swift'in
'Gulliver'in Gezileri'ndekine benzer bir ironiyle, hem kilise
kurallarının hem de akademik hiyerarşinin var olduğu hayali
Kastalya'sında kilise ile akademiyi bir çatı altında toplamış,
geleceğin dinini işaret etmiştir Hesse.
Joseph Knecht'in kişiliğini daha net görmemizi sağlamak için romana
kattığı iki öğrenci tipinden Tegularis, Kastalya kurallarına sıkı
sıkıya bağlı muhafazakar bir genç, Designori ise tarikata dışarıdan
gelen, varlıklı bir ailesi ve dış dünyada bir geleceği olan biri.
Ancak her ikisi de seçtikleri hayatı tek boyutuyla yaşayabiliyorlar.
İşte Knecht üzerinden bu tek yanlı hayatı aşmaya çabalıyor yazar;
tıpkı duygu ve akıl, doğu ve batı çiftlerindeki tek yanlılıkları
açmayı düşlediği gibi.
Geçmişten
bugüne eleştiri
'Boncuk Oyunu', oldukça hacimli, geleceğe taşınan kurgusunda yazıldığı
dönemin pek çok akıl ve duygu dışı görüntüsünü simgelerle yansıtan ve
bu nedenle kısa bir yazı içerisinde bütün öğeleri ile incelenmesi zor
bir roman. Üstelik günümüzden yaklaşık altmış yıl önce yazılmasına
rağmen, ele aldığı temaları evrenselleştirmedeki başarısıyla
güncelliğini de koruyor hâlâ. Biçimsel anlamda ise bugünün postmodern
metinlerine benzer bir kurgusu var. Mesela anlatıcı, geçmişi hayali
bir tarihçinin Plinius Ziegennhalss'ın metnine dayandırıyor.
Ancak bana göre günümüze kadar uzanan en çarpıcı eleştiriyi medyaya
yöneltmiş. Herman Hesse, gelecekte bireyselliğin kamusallık adına
reddedilerek 'saf' bilginin ve klasizmin yüceltilmesinin nedenini,
hayali bir geçmişte yaşanan- 'föyton çağı'na bağlıyor: "Bu çağ us
gücünden gereği gibi yararlanmasını bilememiş, daha doğrusu yaşamda ve
devlet ekonomisinde us'u kendisine
uygun bir yer ve işlevle donatmayı başaramamıştır. Föytonler günlük
basın malzemesinin pek sevilen bir bölümüydü, milyonlarca sayıda
üretilip kültür edinme gereksinimini duyan okuyucuların başlıca
besinini oluşturmakta, bilim kapsamına giren binlerce konudan haber
vermekte, daha doğrusu bu konularda 'boşboğazlık etmekteydi'. Ve
anlaşıldığına göre föyton yazarlarının akıllıları kendi çalışmalarını
alaya almaktaydı. Seri halinde ele alınan bu yazılar bir sürü alayı ve
yazarlarının kendi kendileriyle eğlenmesini içeriyor, bunların
anlaşılmasını sağlayacak anahtarın ise ayrıca ele alınması
gerekiyordu. Bu oyunsu gevezelikleri kaleme alanların bir bölümü
gazetelerin yazı kurullarında çalışanlar, bir bölümü de 'serbest'
yazarlar, hatta çokluk şair diye nitelenen kişilerdi".
Biz neyi hayal
edelim?
İki dünya savaşı görmüş, savaşın yıkımını yaşamış biriydi Herman
Hesse. Bu nedenle Nazizmin gelişmesini engelleyecek bir güç olarak
gördüğü aydınların umursamazlığına öfkeliydi. 'Föyton Çağı' tasviri de
1930'ların kültürel iklimini canlandırıyordu aslında; "Burada
yadırgatıcı olan şey, bunları her tanrının günü yiyip yutarcasına
okuyan insanların varlığından çok, isim ve paye sahibi, iyi eğitim
görmüş yazarların kof ilginçliklerin pek geniş kapsamlı tüketimine,
'tüketelim' parolasıyla ön ayak olmasıdır. Ne var ki bu insanlar hiç
de kendi halinde çocuklar ya da bir masal dünyasında yaşayan
Phaiakia'lılar değillerdi,
daha çok politik, ekonomik ve ahlaksal çalkantı ve sarsıntılar
ortasında, korkuyla yaşamını sürdüren kimselerdi, bir sürü savaşa
girip çıkmış, pek çok iç savaşa katılmışlardı; kültür sahibi olmaya
yönelik oyunları yalnızca sevimli, anlamsız çocukluklar değildi, söz
konusu oyunlar, gözlerini kapayıp çözüme kavuşturulamamış sorunlardan
ve kıyametin kopacağına ilişkin korkulu önsezilerden kaçıp
olabildiğince masum bir hayaller dünyasına sığınmak gibi güçlü bir
gereksinimi karşılıyordu".
Internet tutkumuz 'Boncuk Oyunu'na, medya dünyamız
'Föyton Çağı'na benzemiyor mu biraz?
Herman Hesse, parçalanmış hayatı doğunun mistisizminin
birleştireceğini düşlemişti,
'doğu'nun ötekileştirildiği yekpare bir dünyada peki ya biz neyi hayal
edeceğiz?
TADIMLIK
Eh, her yıl olduğu gibi o yıl da konuklar akın etmişti
Waldzell'e. İçlerinden pek çoğunun hiçbir şeyden haberi yoktu, bazıları ise
Magister Ludi'nin sağlık durumu konusunda endişeliydi ve oyunun seyrine
ilişkin can sıkıcı önsezilerle festivale gelmişti. Waldzell ve yakındaki
yerleşim birimleri insanla dolup taşmaktaydı, tarikat yöneticileri ve yüksek
eğitim kurulu üyeleri neredeyse tam kadro şenlikte hazır bulunuyordu.
Ayrıca, ülkenin uzak köşelerinden ve dış ülkelerden bir bayram havası içinde
turistler gelerek konukevlerini doldurmuştu. Her zamanki gibi festival, oyun
arifesindeki akşam, meditasyona ayrılmış bir saatle açıldı, çan sesiyle
verilen bir işaret üzerine insandan geçilmeyen bütün şenlik alanı huşuyla
karışık derin bir sessizliğe gömüldü. Ertesi sabah da müzik gösterilerinden
birincisi gerçekleştirildi ve oyunun ilk bölümüyle bu bölümdeki her iki
müzik temasına ilişkin meditasyonun duyurusu yapıldı. Üzerinde Boncuk Oyunu
üstadının festival giysisiyle Bertram'ın davranışlarında vakur ve serinkanlı
bir hava esiyordu, ama adamda bet beniz kalmamıştı, halinde günden güne
artan aşırı bir yorgunluk, bir ıstırap ve tevekkül ifadesi okunuyordu, son
günlerde gerçekten bir gölgeye benzemişti. Oyunun daha ikinci günüydü ki,
Magister Thomas'ın sağlık durumunun kötüleşip ölümle pençeleştiği haberi
ortalığa yayıldı ve aynı günün akşamı hasta üstatla "gölgesini" konu alan
söylentiye sağda solda ve işe daha bir aşina kişilerin çevresinde ilk
katkılar başladı. Vicus Lusorum'un en iç kesiminden, magister adaylarından
kaynaklanan bu söylentiye göre, üstat sözde festivali yönetmek istiyor ve
yönetecek güçte görüyordu kendini, ama açgözlü "gölgesi" hesabına özveride
bulunarak festivali yönetme işini ona havale etmişti. Gelgelelim, bu yüce
rolün pek üstesinden geleceğe benzemediği ve festivalin bir düş kırıklığıyla
sonlanacağı tehlikesi baş gösterdiği için festivalden, "gölgesinden" ve onun
başarısızlığından kendisini sorumlu tutan üstat, yapılan hatanın kefaretini
bizzat ödemek istemişti; sağlık durumundaki ani kötüleşmenin ve ateşindeki
yükselmenin nedeni de bundan başka bir şey değildi. Kuşkusuz söylentinin
daha değişik çeşitlemeleri de vardı, ama elit çevreninki böyleydi ve elit
çevre, bu çalışkan yeni kuşak, duruma hazin gözüyle baktığını ve onun
herhangi bir şekilde değiştirilip iyi, güzel ve zararsız gösterilmesini
desteklemek istemediğini böylece açığa vuruyordu. Terazinin bir gözünde
üstada karşı saygı, öbür gözünde "gölgesine" karşı kin ve nefret yer
almaktaydı. Ucu üstada dokunsa bile, "gölgesinin" başarısızlığa uğraması ve
tepetaklak yıkılıp gitmesi bir dilek olarak gönüllerde yaşıyordu. Derken bir
gün geçmişti aradan; bu kez ortada dönen söylentiye göre, güya magister
hasta yatağında, temsilcisiyle elit gruptaki iki senyörden birbirleriyle
güzel güzel geçinip festivale gölge düşürmemelerini ısrarla rica etmişti.
Bir başka gün de ortada yeni bir söylenti dolaşmaya başlamıştı; buna göre,
ölmeden son arzusunu dikte ettirmişti üstat ve yöneticilere kendisinden
sonra yerine geçmesini istediği kişinin ismini açıklamıştı; bazı isimler
dolaşmaya başlamıştı dillerde, magisterin sağlık durumunun sürekli kötüye
gittiğine ilişkin haberlerin yanı sıra bu ve benzeri söylentiler almış
yürüyor, her ne kadar festivalin ilerki bölümünü izlemekten vazgeçerek
Waldzell'den ayrılıp gidenler çıkmıyorsa da, gerek konukevlerindeki, gerek
festival salonundaki şenlikli hava günden güne bulutlanıyordu. Bütün
organizasyon ağır ve kasvetli bir baskı altındaydı, ama dışarıdan bakınca
yine de her şey düzgün bir biçimde olup bitmekteydi; ancak, herkesin daha
önceden aşinası olup beklediği neşe ve sevinçten bu festivalde pek eser
yoktu. Bitimine iki gün kala festivalin hazırlayıcısı Magister Thomas
gözlerini bir daha açmamak üzere hayata yumunca, Kastalya yöneticileri tüm
çabalarına karşın ölüm haberinin duyulmasının önüne geçemediler. Ne tuhaftır
ki, düğümün bu şekilde çözülmesi, festival izleyicilerinden bazısının içini
rahatlatmıştı. Boncuk Oyunu öğrencilerinin, özellikle elit gruba mensup
olanlarının Ludus sollemnis'in bitiminden önce yas tutmalarına ya da
birbirlerine nöbetleşe yerini bırakan gösteriler ve meditasyonlarla festival
günlerindeki etkinliklerin çok sıkı şekilde belirlenmiş akışını en ufak
biçimde aksatmalarına izin verilmemişse de, en son festival töreni ve
festival gününü ağız ve gönül birliği etmişler gibi öyle bir tutum ve hava
içinde kutlamışlardı ki, saygıdeğer üstadın ölümü için bir matemden
farksızdı adeta. Beri yandan, aynı kişiler aşırı yorgun düşmüş, uykusuz,
sararmış yüzü ve yarı kapalı gözleriyle temsilcilik görevini sürdüren
Bertram'ın çevresinin dondurucu bir yalnızlık atmosferiyle sarılıp
kuşatılmasına çalışmışlardı.
|
|
|
|