Hermann Hesse
Boncuk Oyunu
Hermann Hesse

"Gökyüzünden dilimler içeren şu bulutlar ülkesini görüyor musun?" dedi. "İlk bakışta insan sanır ki, en karanlık yeri, en derin yeridir gökyüzünün; ama çok geçmeden bu karanlık ve yumuşaklığın yalnızca bulutlardan oluştuğunu, tüm derinliğiyle evrenin, ancak buluttan dağların saçaklarıyla fiyortlarında başlayıp sonsuzluğun içerisine dalıp gittiğini ve bu evrende yıldızların yer aldığını anlar. Görkemli yıldızların, biz insanlar için aydınlık ve düzeni simgeleyen bu alabildiğine yüce varlıkların.  Dünyanın ve gizlerinin derinliği bulutların ve siyahlığın olduğu yerde değildir, derinlik aydınlıkta ve beyazdadır. Lütfen yatmadan önce pek çok yıldızla donanmış bu körfezIere ve boğazlara bir süre daha bak, bu arada kapını çalabilecek düşleri ve düşünceleri de geri çevirme."
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


  

Boncuk Oyunu
  
    Hermann Hesse

    Eren Arcan

Hermann Hesse’nin kendisine Nobel getiren Boncuk Oyunu eseri “Bildingsroman” geleneğinde yazılmış bir başyapıttır.  İlk örneği Goethe’nin Wilhelm Meisters Lehrjahre adlı eseri olan bu roman türü anlatıcının kendi kendisini yapılandırmasını, kendini geliştirmek üzere çıktığı iç yolculuğu anlatmaktadır.  Çırak anlamına gelen Lehrjahre, çırağın hem ustasının yanında öğrendiği işini, hem de kendi içindeki ruhsal çıraklıktan, ustalığa geçişi anlatmaktadır.  Thomas Mann’ın Büyülü Dağ adlı romanı da bir “Bildungsroman” örneğidir. 

Boncuk Oyunu

Kitabın geçtiği 23. yüzyılda, elitist aydınlardan oluşan ütopik Kastalya eyaletinde sorunlar çözülmüştür. İnsanlar günlerini, bağlı oldukları tarikatın öngördüğü kurallara sükûn içinde uyarak, kendilerini ve toplumlarını yüceltmek için vakitlerini usa ve meditasyona dayalı çok üst düzey bir oyun olan Boncuk Oyunu oynayarak geçirmektedirler.  Mistik kavramlarla yüklü Boncuk Oyunu, Kastalya değerlerini, bilim ve kültür ile yoğurarak, özellikle de müzik ve matematiğin katkısıyla pekiştirerek  oynanan soyut bir oyundu.   Oyun mükemmeli arayışın, “saf bir varoluşa” ulaşma çabasının simgesel bir biçimi idi.   Kastalya tarikatının bu üst düzey üyeleri Boncuk Oyununa “varoluştan varlığa, olası’dan gerçek’e” giden bir yol gözüyle bakıyorlardı.     

“Föyton Çağı”

Kastalya’nın bu elitist, steril düzeye erişmesinin nedeni, toplumun, bir hata ve erdemsizlik devri olan “föyton çağını” yaşamış olmasına bağlanır.  Föytonlar Kastalya tarihinin o karanlık günlerinde medya tarafından milyonlarca sayıda üretilip okura sunulan skandallarla bezenmiş,  kof, sorumsuz “magazin edebiyatı” örnekleriydi.  “Fino cinsi süs köpeklerinin Ünlü Fahişeleri Hayatında Oynadığı Rol” gibi bir konu ortaya atılarak geliştirilir, yan bilgilerle desteklenir, konu yapay olarak pompalanır ve gündeme oturtulurdu.  “Anlamı yağmalanmış” kültür kavramına hizmet için föytonun kibar çeşitlemesi sayılan “konferanslar” verilirdi.  Ayrıca, insanları gerçeklerden kopararak, yapay bir düş dünyasına çeken oyunlar ve bulmacalar kurgulanıyordu.  

Doğu Seyyahları

Bu sahte, umarsız düzen, insan aklına inanan, onurlu entellektüelleri güvensizlik ve umutsuzluğa sürüklemişti.  Gruplar halinde el altından yeni bir dönemin kuruluşunu hazırlıyorlardı.  Yeni bir aydın ve seçkin Kastalya toplumunun uç vermesi, föyton çağına bir tepki olarak gelişmekteydi.  Kitabını “Doğu Seyyahlarına” adayan Hesse 1911 yılında Sri Lanka ve Endonezya’ya yolculuk yapmış ve uzakdoğu’nun mistik felsefesinden etkilenmiş ve bu yolculuk ile 1922 de yayımlanan Siddharta adlı başyapıtının temelini atmıştır.  Yazar daha sonraları da Zen Budizminin popülerleşmesinde öncü olmuştur.

Doğu Seyyahları manevi bir disipline bağlı olan ve  bir huşu havası  içinde yaşayan, Boncuk Oyununun ve meditasyonun Kastalya’da önemli birer yapıtaşı oluşturmasında emeği olan gizil yeteneklerle donanmış bir grup insandı  Doğu seyyahları müziği eski çağların tam saflığıyla icra edebiliyorlardı.  “Toplumda dirlik ve düzenlik sürüyorsa, müziği dingin ve şen, yönetimi uyum içindedir.  Huzurdan yoksun bir çağın müziği ise eğri yoldadır.  Yıkılmakta olan bir devletin müziği duygusallık ve hüzün doludur, hükümeti de tehlike içindedir.”. (s 29)  diyorlardı.  Doğu Seyyahları Boncuk Oyununu Kastalya’ya kazandıran gruptu.

Oyunun Yapısı

Abaküs model alınarak yapılan, teller üzerine boncuklar geçirilerek oynanan oyun önce müzisyenler tarafından kullanılmış daha sonra matematikçilerce benimsenmişti.  Oyun giderek diğer bilim dallarına yayılmış ve her bilim dalınca yeni bir oyun dili yaratılmış, ve içsel bir arınma yolu olarak kabul gören oyun evrilerek meditasyonun da çok önemli bir parçası olduğu hem bilimsel hem de dinsel bir alana yönelmişti.  Daha sonra oyun Fransa ve İngiltere’de de benimsenmişti.  Her ülkede bir oyun kurulu oluşturulup başına bir Magister Ludi getirilmişti. 

Boncuk Oyunu, tarikatın alt basamaklarından başlayarak Magister Ludi mertebesine erişen Josef  Knecht’in öyküsüdür.  Knecht anılarında, üzerinde çalıştığı bir boncuk oyununu şöyle tarif eder. (s 116) “..bir füg temasının ritmik analiziyle başlayan ve orta yerinde Konfüçyüs'ün bir cümlesinin yer aldı­ğı o egzersiz üzerinde çalışıyorum şimdi, baştan sona bütün oyunu etüt ediyorum, her cümlesinin içinden uğraş vere vere ilerliyor, cümleyi oyun dilinden kendi özgün diline, matematik diline, süsleme sanatının diline, Çinceye, Yunancaya ve daha başka dillere çeviriyorum.”

 

Knecht’e göre oyun bir evrensellik içeriyordu.  Bir örneğe, deneye ve kanıta değil, kişiyi merkeze, gizin içine, dünyanın en iç noktasına, bir ”ilk biliş' e” götürmekteydi. “Bir sonattaki majörden minöre her geçiş, bir mitos ya da kültteki her değişim, her klasik, her artistik anla­tım, söz konusu an'ın çakan şimşeğinde ve gerçek bir meditas­yon durumunda bakıp gördüğüm kadarıyla evrensel gizin ka­pısından içeri uzanan dolaysız yoldan başka bir şey değildi; öy­le bir giz ki, nefes alıp nefes vermeler, gökyüzüyle yeryüzü, Yin ile Yang arasındaki değişim sürecinde aralıksız gerçekleşip du­ran bir kutsallığı içeriyordu. “

 

Gerçek yaşanır, öğretilmez.,

Kastalya eyaletinde eğitim görecek çocuklar, ülkedeki okullarda okuyan en çalışkan ve seçkin öğrenciler arasından seçilerek Kastalya’ya getiriliyor ve oradaki “elitist” okullarda öğrenim görüyorlardı.  Burada her türlü dış etkiden uzakta steril bir ortamda yetişen çocuklar geleceğin seçkin aydın kastını yapılandırıyordu..  

Öğrencilerin yol göstericileri üstadları onların soyut anlamda yollarını bulmalarına destek oluyorlardı.  Tek bir öğreti, tek bir doğru arayışı içinde olan Knecht’e, Müzik Ustası şöyle öğüt veriyordu :  “... senin şiddetle arzuladığın 'öğreti', o mut­lak, mükemmel, insanı bilgeliğe ulaştıracak tek öğreti, bu yok işte. Sen de, dostum, mükemmel öğretiyi bırakıp kendini mü­kemmelleştirmeye bakmalısın. Tanrı senin içindedir, kavram­larda ve kitaplarda değiL. Gerçek yaşanır, öğretilmez.”

 

 

 

Kastalya’nın ünlü okulu Waldzell’de eğitimini gören Josef Knecht, oradaki yakın arkadaşı Plinio Designori ile kıyasıya entellektüel tartışmalara girer.  Plinio doğalllığı, Josef Knecht ise entellektüelliği savunur. Knecht entellektüel bir disipline yer vermeyen, doğal naif bir yaşamın insanlığı  içgüdüsel bir hayvansallığa ve dolayısıyla gerilere götüreceğini söyler ve aklın üstünlüğünü savunur..  Plinio Designori ise  salt usa dayalı bir yaşamın kısır, toplumdan kopuk, kısır bir dünya yaratacağını söyleyerek doğallığı savunmaktadır.    Yıllar geçtikten sonra Knecht iki felsefeyi kaynaştırır. Bir arkadaşına yazdığı mektupta “Dünya ile us, ya da Plinio ile Josef karşıtlığı gözlerimin önünde uzlaşmaz iki ilkenin savaşı olmaktan çıkıp, yücelik kazandı, bir konsere dönüştü,” der.

Tarih Bilinci

Knecht’in yapılanmasının temel taşlarından biri de, bir görev ile gönderildiği Mariafels’deki Peder Jakobus’tan aldığı tarih bilincidir.  Peder Jakobus kendisini ziyaret gelen bu pek çok şey vaat eden gencin yetiştirildiği  halktan kopuk, tarih bilincini taşımayan, bilime hizmet eden ancak sosyal sorumluluğu küçümseyerek reddeden, mal, mülk, toprak, hammade, para gibi maddiyatla ilgili konular adına yapılan acımasız savaşları görmezden gelen  Kastalya mantığını ağır bir dille eleştirir. 

“Dünya bir Kastalyalının tasarlayabilece­ğinden sınırsız ölçüde daha büyük ve daha zengindi, yeni olu­şumlarla, tarihle doluydu; yeni denemeler, bitip tükenmeyen yeni başlangıçlardan geçilmiyordu adeta; belki içerisinde bir keşmekeş havası esiyordu, ama tüm yazgıların, tüm yücelikle­rin, tüm sanatların anayurdu, tüm insanlığın anavatanıydı; çe­şitli diller vardı bu dünyada, uluslar, devletler, kültürler vardı.”

Yaptıkları şiddetli tartışmalar sonucunda Knecht, tarihin diyalektiğini, karşıtlıklardan bir senteze varıp, sonra  çözülüp, yeni bir  döngüye girdiğini öğrenir.  Daha sonraları Magister Ludi olarak Kastalya’daki en büyük mertebeye erişen Knecht, Peder Jakobus’tan aldığı tarih disipliniyle  Kastalya’nın zamana bağımlı,  bir başlangıç, bir yükseliş, bir çöküş döngüsü içinde olduğunun bilinciyle yaşar.   Ve Kastalya’nın bir sona yaklaşmakta olduğunu görür.

Bu nedenle Kastalya’nın da, manevi düzenin hiçe sayıldığı, yozlaşmış, savaşların yangın yerine döndürdüğü, kaba kuvvetle idare edilen “föytonizm” çağının sonunda; adalete, mantığa, düzene karşı duyulan özlemden doğduğunun bilincinde döngünün tamamlanma zamanının geldiğini görür

Kastalya Tarihsel bakımdan olgunlaşmış, yıkılıp gitme vakti gelmişti. .  Sel yola koyulmuş yaklaşmaktadır.   Ülke ne kadar yıpranır, ufalanırsa ufalansın yeni yetişenlere ölçüp biçme ve usavurma becerisini kazandıracak, gerçeğe saygı, usa itaat ve söze hizmette örnek olacak öğretmenlere gerek  vardı.  Tek çözüm vardı: O da eğitimde yatıyordu.

Neş’e

Hesse, gerek Boncuk Oyununda gerekse Bozkırkurdu’nda neşe’nin erdemi üzerinde israrla durur. Ona göre neş’e en yüce bilgi, en yüce sevgidir, gerçeği onaylayıştır, ermişlerde şövalyelerde rastlanan. kocayıp ölüme yaklaşıldıkça gücü artan, tüm sanatlardaki özdür neş’e.  İnsandaki sevecen­lik, yaşam kıvancı, keyiflilik, güven ve iyimserlik olarak tüm çevresindekilere yansır,

Knecht bie gece karamsarlığa batmış arkadaşı Designori’ye eliyle yıldızları gösterdi : "Gökyüzünden dilimler içeren şu bulutlar ülkesini görüyor musun?" dedi. "İlk bakışta insan sanır ki, en karanlık yeri, en derin yeridir gökyüzünün; ama çok geçmeden bu karanlık ve yumuşaklığın yalnızca bulutlardan oluştuğunu, tüm derinliğiy­le evrenin ancak buluttan dağların saçaklarıyla fiyortlarında başlayıp sonsuzluğun içerisine dalıp gittiğini ve bu evrende yıl­dızların yer aldığını anlar, görkemli yıldızların, biz insanlar için aydınlık ve düzeni simgeleyen bu alabildiğine yüce varlıkların. Dünyanın ve gizlerinin derinliği bulutların ve siyahlığın oldu­ğu yerde değildir, derinlik aydınlıkta ve beyazdadır. Lütfen yatmadan önce pek çok yıldızla donanmış bu körfezIere ve bo­ğazlara bir süre daha bak, bu arada kapını çalabilecek düşleri ve düşünceleri de geri çevirme."

 

SON BONCUK OYUNCUSU
Hermann Hesse

Önünde oyuncağı, renk renk boncuklar,
Oturur iki büklüm, ülke tammar,
Savaş ve veba binmiş ensesine,
Yıkıntılarda sarmaşıklar, arılar vızır vızır.
Yorgun bir huzur kı sık sesli ilahilerle
Yankılanır dünyada, suskun yaşlılık çağı
Renk renk boncuklarını sayar ihtiyar,
Uzanır eli mavi bir boncuğa, bir beyaza,
Bir büyük seçer, bir küçüğü sonra,
Güzelce dizilir boncuklar, oluşur halka.
Simgeler oyununda üzerine yoktu bir zaman,
Pek çok sanatta, pek çok dilde usta,
Çok yer gezip görmüş, bilip tanımış dünyayı,
Ünlü bir kişi, kutuplara kadar duyulmuş adı,
Öğrencilerle, meslektaşlarla çevresi sarılı.
Kalmış geride, harcanmış, yalnız, yaşlı,
N e kendisinden feyz alacak bir öğrenci vardır şimdi
Ne bir üstat söyleşilere davet eder kendisini;
Geçmişe karışmış hepsi, tapınaklar, kitaplıklar,
Yok artık Kastalya'nın okulları ... Dinlenir ihtiyar
Yıkıntılar içinde, elde boncuklar,
Anlam yüklü hiyeroglifleri bir dönemin 
Bundan böyle renk renk cam parçaları.
Yuvarlanır ellerinden sessiz,
Yitip gider kumlar içinde...


 (Hesse’ye göre tarih bilincinden yoksun, elitist, yaşadığı olaylara fildişi kulesinden  bakan,  umursamaz Kastalyan aydınlar Nazizmin yükselişi karşısında suskun kalmışlardı.  Bu nedenle 2. Dünya Savaşını engellemek üzere çaba sarfetmedikleri için de sorumluluk sahibiydiler.  Bunu protesto etmek için  Hesse ülkesi Almanya’dan İsviçre’ye göç etmiştir.)

1.11.2006
İzmir


 http://www.pandora.com.tr/



 



 

Herman Hesse

Herman Hesse, Almanya’da ırkçılıkla karışmış bağnazlığın yükseldiği ve başta eğitim olmak üzere toplumun her kurumuna nüfuz ettiği yıllarda(1877’de) doğmuştu, ailesinin ve çevresinin bütün baskılara rağmen İlahiyat okulunu terk edip önce kitapçılık yaptı, ardından yazarlığa başladı. Böyle bir atmosferde yazılacak konu sayısı kısıtlıydı elbette; Almanya’daki militarist ve milliyetçi hareketlerin yaygınlaşması üzerine İsviçre’ye yerleşti. Ancak Avrupa’yı saran savaş dalgasından kaçmak, kurtulmak anlamına gelmiyordu. Hesse, ağır bir bunalım geçirdi ve psikanaliz tedavisi gördü. Romanlarından yansıyan ruhsal tahlil zenginliğini biraz da bu hastalık dönemine borçludur. Hindistan’a yaptığı yolculukta tanıştığı ve çok etkilendiği Doğu kültürünü Jung’un psikanalizi ile -Avrupa’nın şiddet atmosferinde- birleştiren Hesse, uygarlığın yıkıcı etkileri ile baş edebilmek için, kişinin öz benliğini geliştirmesine yönelik bir dünya görüşüne bağlanarak metinlerinde Doğu’nun gizemciliğini -zaman zaman mistisizme varan bir biçimde- işledi. 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan yazar,1962’de İsviçre’nin Montagnola kasabasında öldü...

Boncuk Oyunu
Geçtiğimiz günlerde yeniden yayınlanan romanlarından “Boncuk Oyunu”, Herman Hesse’in yazarlık kariyerinde ayrıcalık bir yerdedir. 1943 tarihli bu romanını II.Dünya Savaşı sürerken yazan Hesse, simgesel bir dille de olsa totaliter bir iktidarın insanlığın geleceğini nasıl bir karabasana çevireceğini anlatmayı ve aydın kesimin olup bitenler karşısındaki duyarsızlığını eleştirmeyi amaçlamıştır. En parlak ürünleri Goethe tarafından verilen Bildungsroman türünde yazılan “Boncuk Oyunu”, günümüzden çok sonra ki bir zaman diliminde yaşayan büyük boncuk ustası Joseph Knecht’in hayali yaşamöyküsü üzerine kuruludur. Alman edebiyatina özgü bir tür olan Bildungsroman’larda, adından da anlaşılacağı gibi maddi ve manevi anlamda bir kişilik inşası, bireyin aydınlanma, kültürlenme süreci anlatılır. Ne var ki Herman Hesse’in kahramanı Knecht ile Goethe’nin William Meister’in kişilik inşaları farklıdır birbirinden. Knecht’in gelişimindeki her aşama, içinde yaşadığı toplumun us’u fetişleştiren, elitist ama amaçsız dünyasından bir kopuşun habercisidir. Çocukluk çağında girdiği Kastalian tarikatında dış dünyadan bütünüyle kopuk olarak yetişen ve eğitilen Knecht, yetenekleri sayesinde bir tür ermişlik payesi olan “magister ludi” seviyesine dek yükselir. Ancak sadece bir oyun ustası değildir o; oyunun iç mantığını da sorgulayacak, oyunun ruhuna asıl uygun olanın dış dünya ile bir senteze varmak olduğunun farkına varacak ve düşündüğünü kendi hayatına geçirecek bir aydındır aynı zamanda...

Hesse’in kendine kapalı bir amaca dönüşen entelektüel etkinliği simgelemek için tasarladığı bu karmaşık oyun, yani boncuk oyunu, pek çok bilim ve sanat dalının, ama hepsinden çok matematik ve müziğin çıkar gözetmeksizin bir araya getirilmesine dayalıdır. Bu aynı zamanda bireysel bir doyumun, yaşanılan kültürün giderek insansızlaşmasının ironik bir tasviridir(Hesse’in romanından sonra Almanya’da somut bir amacı olmayan düşünsel, sanatsal ve edebi faaliyetlerin -“Boncuk Oyunu” anlamına gelen- “Glasperlenspier” sözcüğü ile anıldığını da eklemeliyim). İngiliz İlim Akademisi'nin, Lagoda Yüksek İlimler Akademisi'ndeki anlamsız teorik çalışmalar aracılığıyla hicvedildiği Swift’in “Gulliver’in Gezileri”ndekine benzer bir ironiyle, hem kilise kurallarının hem de akademik hiyerarşinin var olduğu hayali Kastalya’sında kilise ile akademiyi bir çatı altında toplamış, geleceğin dinini işaret etmiştir Hesse.

Joseph Knecht’in kişiliğini daha net görmemizi sağlamak için romana kattığı iki öğrenci tipinden Tegularis, Kastalya kurallarına sıkı sıkıya bağlı muhafazakar bir genç, Designori ise tarikata dışarıdan gelen, varlıklı bir ailesi ve diş dünyada bir geleceği olan biri. Ancak her ikisi de seçtikleri hayatı tek boyutuyla yaşayabiliyorlar. İşte Knecht üzerinden bu tek yanlı hayatı aşmaya çabalıyor yazar; tıpkı duygu ve akıl, doğu ve batı çiftlerindeki tek yanlılıkları açmayı düşlediği gibi...

Geçmişten bugüne uzanan eleştiri
“Boncuk Oyunu”, oldukça hacimli, geleceğe taşınan kurgusunda yazıldığı dönemin pek çok akıl ve duygu dışı görüntüsünü simgelerle yansıtan ve bu nedenle kısa bir yazı içerisinde bütün öğeleri ile incelenmesi zor bir roman. Üstelik günümüzden yaklaşık altmış yıl önce yazılmasına rağmen, ele aldığı temaları evrenselleştirmedeki başarısıyla güncelliğini de koruyor hala. Biçimsel anlamda ise bugünün postmodern metinlerine benzer bir kurgusu var. Mesela anlatıcı, geçmişi hayali bir tarihçinin - Plinius Ziegennhalss’ın- metnine dayandırıyor. Ancak bana göre günümüze kadar uzanan en çarpıcı eleştiri medya yönelmiş; Herman Hesse, gelecekte bireyselliğin kamusallık adına reddedilerek “saf” bilginin ve klasizmin yüceltilmesinin nedenini, -hayali bir geçmişte yaşanan- “föyton çağı”na bağlıyor; “Bu çağ us gücünden gereği gibi yaralanmasını bilememiş, daha doğrusu yaşamda ve devlet ekonomisinde us’u kendisine uygun bir yer ve işlevle donatmayı başaramamıştır. Föytönler günlük basın malzemesinin pek sevilen bir bölümüydü, milyonlarca sayıda üretilip kültür edinme gereksinimini duyan okuyucuların başlıca besinini oluşturmakta, bilim kapsamına giren binlerce konudan haber vermekte, daha doğrusu bu konularda “boşboğazlık etmekteydi”. Ve anlaşıldığına göre föyton yazarlarının akıllıları kendi çalışmalarını alaya almaktaydı. Seri halinde ele alınan bu yazılar bir sürü alayı ve yazarlarının kendi kendileriyle eğlenmesini içeriyor, bunların anlaşılmasını sağlayacak anahtarın ise ayrıca ele alınması gerekiyordu. Bu oyunsu gevezelikleri kaleme alanların bir bölümü gazetelerin yazı kurullarında çalışanlar, bir bölümü de “serbest” yazarlar, hatta çokluk şair diye nitelenen kişilerdi”.

İki dünya savaşı görmüş, savaşın yıkımını yaşamış biriydi Heman Hesse. Bu nedenle Nazizmin gelişmesini engelleyecek bir güç olarak gördüğü aydınların umursamazlığına öfkeliydi. “Föyton Çağı” tasviri de 1930’ların kültürel iklimini canlandırıyordu aslında; “Burada yadırgatıcı olan şey, bunları her tanrının günü yiyip yutarcasına okuyan insanların varlığından çok, isim ve paye sahibi, iyi eğitim görmüş yazarların kof ilginçliklerin pek geniş kapsamlı tüketimine, “tüketelim” parolasıyla ön ayak olmasıdır. Ne var ki bu insanlar hiç de kendi halinde çocuklar ya da bir masal dünyasında yaşayan Phaiakia’lılar değillerdi, daha çok politik, ekonomik ve ahlaksal çalkantı ve sarsıntılar ortasında, korkuyla yaşamını sürdüren kimselerdi, bir sürü savaşa girip çıkmış, pek çok iç savaşa katılmışlardı; kültür sahibi olmaya yönelik oyunları yalnızca sevimli, anlamsız çocukluklar değildi, söz konusu oyunlar, gözlerini kapayıp çözüme kavuşturulamamış sorunlardan ve kıyametin kopacağına ilişkin korkulu önsezilerden kaçıp olabildiğince masum bir hayaller dünyasına sığınmak gibi güçlü bir gereksinimi karşılıyordu”.

İnternet tutkumuz “Boncuk Oyunu”na, medya dünyamız “Föyton Çağı”na benzemiyor mu biraz? Herman Hesse, parçalanmış hayatı doğunun mistisizminin birleştireceğini düşlemişti, “doğu”nun ötekileştirildiği yekpare bir dünyada peki ya biz neyi hayal edeceğiz?

A. Ömer Türkeş


 


Hermann Hesse 125 yaşında

 
Kitaplarının neredeyse tamamı dilimize çevrilen Hermann Hesse, 20. Yüzyılın en çok okunan Alman yazarı olarak kabul ediliyor. Hesse 125. Doğum yıldönümü ve 40. Ölüm yıldönümünde dünyanın pek çok yerinde üç ay sürecek yaşlaşık 400’ün üzerinde etkinlikle anılıyor.

“Ben kendimi hiçbir zaman içinde yaşadığım toplumun sorunları dışında tutmadım, beni eleştiren kimi politik görüşlü kişilerin iddia ettiği gibi fildişi kulede de yaşamadım. Beni en çok ilgilendiren şey, her zaman birey ve onun kişiliği olmuştur, devlet, toplum ya da kilise değil” sözleriyle özetlediği dünya görüşünü Nazizm döneminde bir nebze olsun değiştirmiş ve devlet, toplum onu artık ilgilendirir olmuştu. Aydınların umarsamazlığını ve faşizmi eleştiren “Boncuk Oyunu” kitabını Nazi Rejimi onaylamayınca yılmamış, ilk baskısını İsviçre’de yaptırmıştır.

1960’lı yıllardan başlayarak, düzenlerin radikal değişimini isteyen fakat devrimci program ve liderlerin peşinden gitmemeye direnen genç nesiller Hermann Hesse’nin eserlerine sarılır.Özellikle 1962’de yazarın ölümünün ardından Amerika’da başlayan öğrenci hareketlerinde, Vietnam savaşı karşıtlarının kapış kapış okuduğu bir yazar olur.

Hugo Ball’ın “Romantizmin ihtişamlı ordusunun son şövalyesi” dediği Hermann Hesse’nin eserlerinin ortak bir yanı vardır: Tümü de günümüz yaşam sorunlarını çözümlemede bireye gerekli olan yepyeni, geleceğe dönük sonsuz coşku ve tutkunun derin izlerini taşır. İnsanoğlu’nun, başka kültürlere saygı göstererek barış içinde yaşayabileceğini kanıtlamaya çalışmıştır bütün eserlerinde.

Ahmet Arpad
Cumhuriyet Kitap Eki’nden derlenmiştir.
27 Haziran 2002

Yazıyı A.Ömer Türkeş’in bir yorumuyla sonlandıralım.

İki dünya savaşı görmüş, savaşın yıkımını yaşamış biriydi Hemann Hesse. Bu nedenle Nazizmin gelişmesini engelleyecek bir güç olarak gördüğü aydınların umursamazlığına öfkeliydi. "Föyton Çağı" tasviri de 1930'ların kültürel iklimini canlandırıyordu aslında; "Burada yadırgatıcı olan şey, bunları her tanrının günü yiyip yutarcasına okuyan insanların varlığından çok, isim ve paye sahibi, iyi eğitim görmüş yazarların kof ilginçliklerin pek geniş kapsamlı tüketimine, "tüketelim" parolasıyla ön ayak olmasıdır. Ne var ki bu insanlar hiç de kendi halinde çocuklar ya da bir masal dünyasında yaşayan Phaiakia'lılar değillerdi, daha çok politik, ekonomik ve ahlaksal çalkantı ve sarsıntılar ortasında, korkuyla yaşamını sürdüren kimselerdi, bir sürü savaşa girip çıkmış, pek çok iç savaşa katılmışlardı; kültür sahibi olmaya yönelik oyunları yalnızca sevimli, anlamsız çocukluklar değildi, söz konusu oyunlar, gözlerini kapayıp çözüme kavuşturulamamış sorunlardan ve kıyametin kopacağına ilişkin korkulu önsezilerden kaçıp olabildiğince masum bir hayaller dünyasına sığınmak gibi güçlü bir gereksinimi karşılıyordu".


http://www.ykykultur.com.tr/kitap/kitap.asp?id=939

Boncuk Oyunu

Alman dilinin en büyük yazarlarından Hermann Hesse'ye Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıran Boncuk Oyunu, Doğu ve Batı felsefelerinin kusursuz bir bileşiminden oluşan yeni ve ütopik bir dünya düzeni sunan bir başyapıt. Hesse, 1943 yılında, tüm dünyanın savaş cehennemini yaşadığı sırada yazdığı Boncuk Oyunu'nda, Doğu ve Batı felsefelerinin kusursuz bir bileşiminden oluşan yeni ve ütopik bir dünya düzeni sunar okura. Sanat ve bilimde disiplinlerarası bir uyum üzerine kurulu, Hesse'nin düş ve düşün gücünün ürünü fütüristik bir oyun olan Boncuk Oyunu, bu yeni düzenin simgesidir. Toplumsal ahlakın bireyin iç ahlakını yok ettiğine inanan Hesse, bu kitabında Batı'nın toplumsal dayatmalarına karşı Doğu'nun bireysel özgürlüğünü yüceltir, söz konusu yeni dünya düzenini bireysellik üzerine temellendirir. Alman dilinin en büyük yazarlarından biri olan Hermann Hesse'nin başyapıtı olan ve 1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Boncuk Oyunu, Kâmuran Şipal'in özenli çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları tarafından bir kez daha Türkçeye kazandırıldı.


 http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2158
40 yılda binlerce kitap

NESLİHAN SAVAŞ (Arşivi)

'Bestseller' tanımının kitap dünyasında tartışma gündemine oturduğu bir dönemde, günümüzde de yayımlanan bazı yazarların Türkiye'deki geçmişine ve yayımlanma serüvenlerine bakıldığında ilginç bir tablo ile karşılaşıyoruz. 20. yüzyılın başında yaşamış, büyük bir Alman yazarı olan Hermann Hesse yaklaşık kırk yıldır Türkiye'de yayımlanıyor. Varlık, Devlet Kitapları, Yankı, Remzi, AFA, Can, Mavi Yelken, Kelepir, Cem, YKY, İyi Şeyler, Altıkırkbeş gibi Türkiye'nin önemli yayınevleri, yalnız yaşarken değil, ölümünden sonra da dünya edebiyatını etkilemeye devam etmiş olan Hermann Hesse'nin yapıtlarını yayımladılar. Bugün Yapı Kredi Yayınları ve Can Yayınları tarafından yayımlanan Hermann Hesse 'bestseller' değil,
'longseller', yani uzun yıllar boyunca satan bir yazar. Hesse'yi Zahide Gökberk, Kemal Demirel, Behçet Necatigil, Kâmuran Şipal, Gültekin Emre, Tarık Seden gibi usta çevirmenler Türkçeye kazandırdı.

Yapı Kredi Yayınları'nın yayımladığı Bozkırkurdu, Boncuk Oyunu, Narziss ve Goldmund, Gertrud ile Rosshalde kitaplarını önümüzdeki aylarda, Türkiye'de basılmış ilk kitabı Knulp ve Klingsor'un Son Yazı izleyecek. Hesse'nin Gertrud, Bozkırkurdu, Doğu'ya Yolculuk, Siddhartha, Rosshalde, Narziss ve Goldmund, Gençlik Bunalımları, Demian, Şeftali Ağacı, Çarklar Arasında, Bir Büyücünün Çocukluğu, Boncuk Oyunu, Klingsor'un Son Yazı, Sevgi üzerine gibi 30'a yakın kitabı Türkiye'de yayımlandı. İlk romanı Peter Camenzind'i 1904'te kaleme alan Hesse, yazdığı elli roman ve yaklaşık beş yüz şiirle dünyada 90 milyonluk bir satış rakamına ulaştı. Yazarın Türkçeye ilk çevrilen kitabı Knulp, 1954'te Devlet Kitapları tarafından basıldı. 1963'te Varlık Yayınları tarafından yayımlanan Gençlik Güzel şey adlı eserini ise dilimize Behçet Necatigil çevirdi. 1946 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi Hermann Hesse'nin kitaplarının kimileri defalarca basıldı.

Düşünce-eylem ikiliği
Almanya doğumlu Hermann Hesse, İsviçre'ye yerleştikten sonra Alman militarizmi ve milliyetçiliğini eleştiren yazılar yazdı. 1923'te de İsviçre uyruğuna geçti. Doğu kültürüyle ilgilenen yazar, savaş ve kişisel problemleri yüzünden ağır bir bunalım geçirince Jung'un öğrencisi J. B. Lang ile psikanaliz denemelerine girişti, tedavi gördü. Daha sonraki yapıtlarında Jung'un içedönüş, kolektif bilinç, dışadönüş, simge ve idealizm gibi kavramlara duyduğu ilgiyi yansıttı. İnsanın ikili doğası romancının hep dikkatini çekti. Eserlerinde Doğu gizemciliğini yücelterek kişinin özbenliğini bulmaya çalışmasını, kendi yaşamını kurtarmasını işledi. Bu özellikleriyle 1960'larda Amerika'da yükselen Budist ve Zen akımları sırasında en çok okunan yazarlar arasına girdi. Onu Doğu felsefesine yaklaştıran, insanın Batı'dakinin aksine toplumsal değil, bireysel bir varlık olduğu ve bunun herhangi bir ahlaki kargaşa yaratmadığı düşüncesiydi. Ahlakın toplumsallığını değil, bireyselliğini savunan Hesse, yaşam karşısında bedenin zayıflığını ve acizliğini gösterdi. Bu yüzden Hesse'nin tüm kahramanları bilincin ağırlığı altında acı çeken karakterlerdi.
Hesse, Gençlik Bunalımları (Unterm Rad) romanında çalışkan bir öğrencinin yerleşik eğitim sistemine duyduğu tiksintiyle kendini yıkıma sürükleyişini,
ilk romanı Peter Camenzind'de başarısız ve ayyaş bir yazarın yaşamını konu etti. Gertrud ve Rosshalde romanlarında sanatçının kendi içindeki ve dış dünyadaki arayışlarını, Siddhartha 'da Buda'nın yaşamının ilk yıllarını, Demian'da bunalımlı bir gencin kendi benliğini buluşunu, Bozkırkurdu'nda burjuva kabulleriyle insanın ruhsal gelişimi arasındaki çelişkiyi, Narziss ve Goldmund'da yerleşik inançla barışık, dervişçe yaşayan bir aydınla kendi kurtuluş yolunu arayan bir sanatçının karşılaştırmasını, en uzun romanlarından biri olan Boncuk Oyunu'nda ise olağanüstü yetenekli bir aydınla birlikte düşünce ve eylem arasındaki ikiliği kaleme aldı.

 

 

 

 

Hermann Hesse

Wikipedi, özgür ansiklopedi

HERMANN HESSE 2 Temmuz 1877– 9 Ağustos 1962

1877’de Almanya’nın Calw Kasabası’nda doğdu. 1962 yılında İsviçre’nin Montagnola Kasabası’nda yaşamını yitirdi. İlk şiirini yirmi beş yaşında yazdı. Ardından Peter Camenzind, Çarklar Arasında, Gertrud, Rosshalde, Demian ve diğer romanları geldi. Birinci Dünya Savaşı’nda Alman militarizmini protesto etmek için İsviçre’ye yerleşti. İkinci Dünya Savaşı’nda hem Naziler, hem de antifaşistler tarafından sert şekilde eleştirildi. Bu eleştiriler, ayrıca sorunlu aile yaşamı ve savaş esirlerine yardım konusundaki yoğun çalışmasının sonucu ağır bir bunalım geçirdi. Jung’un öğrencisi Lang ona psikanaliz tedavisi uyguladı. Lang ile dostluğu ruhbilime ve Jung’a duyduğu ilgiyi körükleyerek şiirsel iç dünyasını zenginleştirdi. İnsancıllığı, barışseverliği ve insan yaşamını irdeleyen felsefesi, Bozkırkurdu, Narziss ve Goldmund ve Siddhartha adlı romanlarında özellikle belirgindir. Boncuk Oyunu adlı romanından sonra 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü aldı. Doğu edebiyatına ve mistisizmine düşkünlüğü, ayrıca bireysel bunalımlara çözümü Doğu felsefesinde arayışı, 1960 yıllarında canlanan Budizm ve Zen Budizm akımlarının da yardımıyla özellikle Amerikan hippi gençliği arasında en çok okunan yazarlar arasına girmesini sağladı. Eserlerinin büyük bölümü Türkçeye çevrildi.

Hermann Hesse'nin en önemli eserlerinden birisi olan Bozkırkurdu, toplumun sığ değer yargılarına ve kişiliksiz, yüzeysel yaşamına uyum sağlayamayan bir insanı anlatmaktadır. Hesse bu romanı için, 1961 yılında "(...) okurlarımın çoğu Bozkırkurdu'nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme,  yokolmaya değil, tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim." demiştir.

Önemli Eserleri

1904 - Peter Camenzind
  • 1910 - Gertrud
  • 1914 - Rosshalde
  • 1915 - Knulp
  • 1919 - Demian
  • 1922 - Siddhartha
  • 1927 - Bozkır Kurdu (Der Steppenwolf)
  • 1930 - Narkis ve Goldmund (Narziss und Goldmund)
  • 1943 - Boncuk Oyunu (Das Glasperlenspiel

  • Parçalanmış hayatlara ağıt

    http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=1001

    Savaşlarla dolu bir dönemde yaşamak Herman Hesse'in romanlarına ruhsal tahlil zenginliği olarak yansımış.

     

     
    Herman Hesse'in altmış yıl önce yazdığı 'Boncuk Oyunu', ele aldığı temaları evrenselleştirme başarısıyla hâlâ güncel

    A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

  • BONCUK OYUNU
    Hermann Hesse, çeviren: Kamuran Şipal, YKY,
    2002, 553 sayfa, 15 milyon lira.

    Herman Hesse, 1946 yılında verilen Nobel Ödülü'ne rağmen Avrupa'da çok tanınan bir yazar değildi, ama Nobel ödülünün kesinlikli bir değer ölçütü kabul edildiği ve önemsendiği o dönemde pek çok kitabı Türkçeye çevrilmiş ve okuyucu bulmuştu. Avrupa ve Amerika'da ise Budizm ve Zen Budizm felsefelerinin 1960'lardan sonra yaygınlaşmasıyla yeniden keşfedildi. Kitaplarının toplam satışı yüz milyona ulaştı. Ne var ki geç gelen zaferini kutlayacak kadar ömrü kalmamıştı Hesse'in, 1962'de
    İsviçre'nin Montagnola kasabasında öldü.

    Herman Hesse, Almanya'da -daha sonra I. Dünya Savaşı'na neden olacak- ırkçılıkla karışmış bağnazlığın yükseldiği ve başta eğitim olmak üzere toplumun her kurumuna nüfuz ettiği yıllarda (1877'de) doğmuştu, ailesinin ve çevresinin bütün baskılarına rağmen ilahiyat okulunu terkedip önce kitapçılık yaptı, ardından yazarlığa başladı. Böyle bir atmosferde yazılacak konu sayısı kısıtlıydı elbette; Almanya'daki militarist ve milliyetçi hareketlerin yaygınlaşması üzerine İsviçre'ye yerleşti. Ancak Avrupa'yı saran savaş dalgasından kaçmak, kurtulmak anlamına gelmiyordu. Hesse, ağır bir bunalım geçirdi ve psikanaliz tedavisi gördü. Romanlarından yansıyan ruhsal tahlil zenginliğini biraz da bu hastalık dönemine borçludur. Hindistan'a yaptığı yolculukta tanıştığı ve çok etkilendiği Doğu kültürünü Jung'un psikanalizi ile -Avrupa'nın şiddet atmosferinde- birleştiren Hesse, uygarlığın yıkıcı etkileri ile başedebilmek için, kişinin özbenliğini geliştirmesine yönelik bir dünya görüşüne bağlanarak metinlerinde Doğu'nun gizemciliğini zaman zaman mistisizme varan bir biçimde işledi.

    İnşa edilen kişilik
    Geçtiğimiz günlerde yayımlanan romanlarından 'Boncuk Oyunu', Herman Hesse'in yazarlık kariyerinde ayrıcalıklı bir yerdedir. 1943 tarihli bu romanını II. Dünya Savaşı sürerken yazan Hesse, simgesel bir dille de olsa totaliter bir iktidarın insanlığın geleceğini nasıl bir karabasana çevireceğini anlatmayı ve aydın kesimin olup bitenler karşısındaki duyarsızlığını eleştirmeyi amaçlamıştır.

    En parlak ürünleri Goethe tarafından verilen Bildungsroman türünde yazılan 'Boncuk Oyunu', günümüzden çok sonraki bir zaman diliminde yaşayan büyük boncuk ustası Joseph Knecht'in hayali yaşamöyküsü üzerine kurulu. Alman edebiyatına özgü bir tür olan Bildungsroman'larda, adından da anlaşılacağı gibi maddi ve manevi anlamda bir kişilik inşası, bireyin aydınlanma, kültürlenme süreci anlatılır. Ne var ki Herman Hesse'in kahramanı Knecht ile Goethe'nin William Meister'in kişilik inşaları farklıdır birbirinden. Knecht'in gelişimindeki her aşama, içinde yaşadığı toplumun us'u fetişleştiren, elitist ama amaçsız dünyasından bir kopuşun habercisidir. Çocukluk çağında girdiği Kastalian tarikatında dış dünyadan bütünüyle kopuk olarak yetişen ve eğitilen Knecht, yetenekleri sayesinde bir tür ermişlik payesi olan 'magister ludi' seviyesine dek yükselir. Ancak sadece bir oyun ustası değildir o; oyunun iç mantığını da sorgulayacak, oyunun ruhuna asıl uygun olanın dış dünya ile bir senteze varmak olduğunun farkına varacak ve düşündüğünü kendi hayatına geçirecek bir aydındır aynı zamanda.

    Hesse'in kendine kapalı bir amaca dönüşen entelektüel etkinliği simgelemek için tasarladığı bu karmaşık oyun, yani boncuk oyunu, pek çok bilim ve sanat dalının, ama hepsinden çok matematik ve müziğin çıkar gözetmeksizin biraraya getirilmesine dayalıdır. Bu aynı zamanda bireysel bir doyumun, yaşanılan kültürün giderek insansızlaşmasının ironik bir tasviridir (Hesse'in romanından sonra Almanya'da somut bir amacı olmayan düşünsel, sanatsal ve edebi faaliyetlerin 'Boncuk Oyunu' anlamına gelen 'Glasperlenspier' sözcüğü ile anıldığını da eklemeliyim). İngiliz İlim Akademisi'nin, Lagoda Yüksek İlimler Akademisi'ndeki anlamsız teorik çalışmalar aracılığıyla hicvedildiği Swift'in
    'Gulliver'in Gezileri'ndekine benzer bir ironiyle, hem kilise kurallarının hem de akademik hiyerarşinin var olduğu hayali Kastalya'sında kilise ile akademiyi bir çatı altında toplamış, geleceğin dinini işaret etmiştir Hesse.

    Joseph Knecht'in kişiliğini daha net görmemizi sağlamak için romana kattığı iki öğrenci tipinden Tegularis, Kastalya kurallarına sıkı sıkıya bağlı muhafazakar bir genç, Designori ise tarikata dışarıdan gelen, varlıklı bir ailesi ve dış dünyada bir geleceği olan biri. Ancak her ikisi de seçtikleri hayatı tek boyutuyla yaşayabiliyorlar. İşte Knecht üzerinden bu tek yanlı hayatı aşmaya çabalıyor yazar; tıpkı duygu ve akıl, doğu ve batı çiftlerindeki tek yanlılıkları açmayı düşlediği gibi.

    Geçmişten bugüne eleştiri
    'Boncuk Oyunu', oldukça hacimli, geleceğe taşınan kurgusunda yazıldığı dönemin pek çok akıl ve duygu dışı görüntüsünü simgelerle yansıtan ve bu nedenle kısa bir yazı içerisinde bütün öğeleri ile incelenmesi zor bir roman. Üstelik günümüzden yaklaşık altmış yıl önce yazılmasına rağmen, ele aldığı temaları evrenselleştirmedeki başarısıyla güncelliğini de koruyor hâlâ. Biçimsel anlamda ise bugünün postmodern metinlerine benzer bir kurgusu var. Mesela anlatıcı, geçmişi hayali bir tarihçinin Plinius Ziegennhalss'ın metnine dayandırıyor.

    Ancak bana göre günümüze kadar uzanan en çarpıcı eleştiriyi medyaya yöneltmiş. Herman Hesse, gelecekte bireyselliğin kamusallık adına reddedilerek 'saf' bilginin ve klasizmin yüceltilmesinin nedenini, hayali bir geçmişte yaşanan- 'föyton çağı'na bağlıyor: "Bu çağ us gücünden gereği gibi yararlanmasını bilememiş, daha doğrusu yaşamda ve devlet ekonomisinde us'u kendisine uygun bir yer ve işlevle donatmayı başaramamıştır. Föytonler günlük basın malzemesinin pek sevilen bir bölümüydü, milyonlarca sayıda üretilip kültür edinme gereksinimini duyan okuyucuların başlıca besinini oluşturmakta, bilim kapsamına giren binlerce konudan haber vermekte, daha doğrusu bu konularda 'boşboğazlık etmekteydi'. Ve anlaşıldığına göre föyton yazarlarının akıllıları kendi çalışmalarını alaya almaktaydı. Seri halinde ele alınan bu yazılar bir sürü alayı ve yazarlarının kendi kendileriyle eğlenmesini içeriyor, bunların anlaşılmasını sağlayacak anahtarın ise ayrıca ele alınması gerekiyordu. Bu oyunsu gevezelikleri kaleme alanların bir bölümü gazetelerin yazı kurullarında çalışanlar, bir bölümü de 'serbest' yazarlar, hatta çokluk şair diye nitelenen kişilerdi".

    Biz neyi hayal edelim?
    İki dünya savaşı görmüş, savaşın yıkımını yaşamış biriydi Herman Hesse. Bu nedenle Nazizmin gelişmesini engelleyecek bir güç olarak gördüğü aydınların umursamazlığına öfkeliydi. 'Föyton Çağı' tasviri de 1930'ların kültürel iklimini canlandırıyordu aslında; "Burada yadırgatıcı olan şey, bunları her tanrının günü yiyip yutarcasına okuyan insanların varlığından çok, isim ve paye sahibi, iyi eğitim görmüş yazarların kof ilginçliklerin pek geniş kapsamlı tüketimine, 'tüketelim' parolasıyla ön ayak olmasıdır. Ne var ki bu insanlar hiç de kendi halinde çocuklar ya da bir masal dünyasında yaşayan Phaiakia'lılar değillerdi, daha çok politik, ekonomik ve ahlaksal çalkantı ve sarsıntılar ortasında, korkuyla yaşamını sürdüren kimselerdi, bir sürü savaşa girip çıkmış, pek çok iç savaşa katılmışlardı; kültür sahibi olmaya yönelik oyunları yalnızca sevimli, anlamsız çocukluklar değildi, söz konusu oyunlar, gözlerini kapayıp çözüme kavuşturulamamış sorunlardan ve kıyametin kopacağına ilişkin korkulu önsezilerden kaçıp olabildiğince masum bir hayaller dünyasına sığınmak gibi güçlü bir gereksinimi karşılıyordu".

    Internet tutkumuz 'Boncuk Oyunu'na, medya dünyamız 'Föyton Çağı'na benzemiyor mu biraz?
    Herman Hesse, parçalanmış hayatı doğunun mistisizminin birleştireceğini düşlemişti,
    'doğu'nun ötekileştirildiği yekpare bir dünyada peki ya biz neyi hayal edeceğiz?


  •  


    TADIMLIK

    Eh, her yıl olduğu gibi o yıl da konuklar akın etmişti Waldzell'e. İçlerinden pek çoğunun hiçbir şeyden haberi yoktu, bazıları ise Magister Ludi'nin sağlık durumu konusunda endişeliydi ve oyunun seyrine ilişkin can sıkıcı önsezilerle festivale gelmişti. Waldzell ve yakındaki yerleşim birimleri insanla dolup taşmaktaydı, tarikat yöneticileri ve yüksek eğitim kurulu üyeleri neredeyse tam kadro şenlikte hazır bulunuyordu. Ayrıca, ülkenin uzak köşelerinden ve dış ülkelerden bir bayram havası içinde turistler gelerek konukevlerini doldurmuştu. Her zamanki gibi festival, oyun arifesindeki akşam, meditasyona ayrılmış bir saatle açıldı, çan sesiyle verilen bir işaret üzerine insandan geçilmeyen bütün şenlik alanı huşuyla karışık derin bir sessizliğe gömüldü. Ertesi sabah da müzik gösterilerinden birincisi gerçekleştirildi ve oyunun ilk bölümüyle bu bölümdeki her iki müzik temasına ilişkin meditasyonun duyurusu yapıldı. Üzerinde Boncuk Oyunu üstadının festival giysisiyle Bertram'ın davranışlarında vakur ve serinkanlı bir hava esiyordu, ama adamda bet beniz kalmamıştı, halinde günden güne artan aşırı bir yorgunluk, bir ıstırap ve tevekkül ifadesi okunuyordu, son günlerde gerçekten bir gölgeye benzemişti. Oyunun daha ikinci günüydü ki, Magister Thomas'ın sağlık durumunun kötüleşip ölümle pençeleştiği haberi ortalığa yayıldı ve aynı günün akşamı hasta üstatla "gölgesini" konu alan söylentiye sağda solda ve işe daha bir aşina kişilerin çevresinde ilk katkılar başladı. Vicus Lusorum'un en iç kesiminden, magister adaylarından kaynaklanan bu söylentiye göre, üstat sözde festivali yönetmek istiyor ve yönetecek güçte görüyordu kendini, ama açgözlü "gölgesi" hesabına özveride bulunarak festivali yönetme işini ona havale etmişti. Gelgelelim, bu yüce rolün pek üstesinden geleceğe benzemediği ve festivalin bir düş kırıklığıyla sonlanacağı tehlikesi baş gösterdiği için festivalden, "gölgesinden" ve onun başarısızlığından kendisini sorumlu tutan üstat, yapılan hatanın kefaretini bizzat ödemek istemişti; sağlık durumundaki ani kötüleşmenin ve ateşindeki yükselmenin nedeni de bundan başka bir şey değildi. Kuşkusuz söylentinin daha değişik çeşitlemeleri de vardı, ama elit çevreninki böyleydi ve elit çevre, bu çalışkan yeni kuşak, duruma hazin gözüyle baktığını ve onun herhangi bir şekilde değiştirilip iyi, güzel ve zararsız gösterilmesini desteklemek istemediğini böylece açığa vuruyordu. Terazinin bir gözünde üstada karşı saygı, öbür gözünde "gölgesine" karşı kin ve nefret yer almaktaydı. Ucu üstada dokunsa bile, "gölgesinin" başarısızlığa uğraması ve tepetaklak yıkılıp gitmesi bir dilek olarak gönüllerde yaşıyordu. Derken bir gün geçmişti aradan; bu kez ortada dönen söylentiye göre, güya magister hasta yatağında, temsilcisiyle elit gruptaki iki senyörden birbirleriyle güzel güzel geçinip festivale gölge düşürmemelerini ısrarla rica etmişti. Bir başka gün de ortada yeni bir söylenti dolaşmaya başlamıştı; buna göre, ölmeden son arzusunu dikte ettirmişti üstat ve yöneticilere kendisinden sonra yerine geçmesini istediği kişinin ismini açıklamıştı; bazı isimler dolaşmaya başlamıştı dillerde, magisterin sağlık durumunun sürekli kötüye gittiğine ilişkin haberlerin yanı sıra bu ve benzeri söylentiler almış yürüyor, her ne kadar festivalin ilerki bölümünü izlemekten vazgeçerek Waldzell'den ayrılıp gidenler çıkmıyorsa da, gerek konukevlerindeki, gerek festival salonundaki şenlikli hava günden güne bulutlanıyordu. Bütün organizasyon ağır ve kasvetli bir baskı altındaydı, ama dışarıdan bakınca yine de her şey düzgün bir biçimde olup bitmekteydi; ancak, herkesin daha önceden aşinası olup beklediği neşe ve sevinçten bu festivalde pek eser yoktu. Bitimine iki gün kala festivalin hazırlayıcısı Magister Thomas gözlerini bir daha açmamak üzere hayata yumunca, Kastalya yöneticileri tüm çabalarına karşın ölüm haberinin duyulmasının önüne geçemediler. Ne tuhaftır ki, düğümün bu şekilde çözülmesi, festival izleyicilerinden bazısının içini rahatlatmıştı. Boncuk Oyunu öğrencilerinin, özellikle elit gruba mensup olanlarının Ludus sollemnis'in bitiminden önce yas tutmalarına ya da birbirlerine nöbetleşe yerini bırakan gösteriler ve meditasyonlarla festival günlerindeki etkinliklerin çok sıkı şekilde belirlenmiş akışını en ufak biçimde aksatmalarına izin verilmemişse de, en son festival töreni ve festival gününü ağız ve gönül birliği etmişler gibi öyle bir tutum ve hava içinde kutlamışlardı ki, saygıdeğer üstadın ölümü için bir matemden farksızdı adeta. Beri yandan, aynı kişiler aşırı yorgun düşmüş, uykusuz, sararmış yüzü ve yarı kapalı gözleriyle temsilcilik görevini sürdüren Bertram'ın çevresinin dondurucu bir yalnızlık atmosferiyle sarılıp kuşatılmasına çalışmışlardı.