Biz

Yevgeny Zamyatin


Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

02.10.2016


  Editörün Notu:  “Zamyatin’in getirdiği tartışma ise düşünen ve hayal eden insan için özgürlük ve mutluluğun özdeş kavramlar olduğudur. Özgürlük mutsuzluğa gebe olmak zorunda değildir Zamyatin’de. Başkaldırmak, alışılagelmiş olanla mücadele etmek acı verir gerçi, ama “dünü bugün, bugünü de dün olarak yaşamak daha zordur.” Zamyatin’in ütopyası kesintisiz bir mücadeledir, bugüne daima yarının gözüyle bakarak, kendi kurduğunu, kurumlaşmaya başladığı andan itibaren yeniden yıkarak sürdürülen bir mücadele. Ütopya, Zamyatin için bir ufuktur, ona sürekli olarak yaklaşılır, ancak varılamaz. ‘Vardık’, teslim olmaktır, gerçek sorular ise ‘Neden’ ve ‘Peki sonra ne olacaktır?”  Bülent Somay

 

Bülent Somay / Önsöz

G. Orwell ve A. Huxley gibi yazarların öncüsü ve esin kaynağı olan Zamyatin, onlardan çok daha önce yazdığı Biz ile totalitarizm tehlikesine işaret ederek, anti-ütopyayı radikal bir eleştiri silahına dönüştürmüştür. Bütünlüklü, bitmiş bir topluma karşı olan Zamyatin Biz’de, böylesi bir toplumun olumsuzluklarını anlatır. 26. yüzyılda geçen romanda insan doğadan ve kendi “ben”liğinden koparılmış, “Biz”leşerek teknolojiye ve bürokratik devlete teslim olmuştur. Kişisellik yoktur... İnsanların adları değil, numaraları vardır. Saydam, cam duvarların arkasında yaşayan insanların her dakikası devletçe belirlenmekte, denetlenmektedir. Erkek ve dişi numaralar yalnızca, izin belgeleriyle önceden belirlenmiş sevişme saatlerinde birbirlerini ziyaret ettikleri zaman perdeleri indirme hakkına sahiptirler. Zamyatin “gerçek edebiyatın güvenilir ve gayretkeş görevliler tarafından değil, ancak aykırı ve asi ruhlular, çılgınlar ve hayalciler tarafından gerçekleştirilebileceğini” savunarak resmi görüşlere karşı çıkmış, kuşağının en radikal isimlerinden biri olmuştur.

“Farklı okumaların kapısını aralayan bir yapıt Biz. Örneğin 1917 Ekim Devrimi’nin hemen ardından ortalarda baskıcı Stalin rejimi bile yokken, eski bir Bolşeviğin devrimden duyduğu kaygılarla yazdığı bir roman olarak okunabilir. Teknolojinin, giderek iletişimin tehdidini sezen bir mühendisin, toplumsal hayatın matematik ilkelerindeki gibi kesin çizgilerle ‘inşa edilebileceğini’ düşünerek yazdığı bir roman olarak da okunabilir.” Erdir Zat / Nokta

“Zamyatin’in getirdiği tartışma ise düşünen ve hayal eden insan için özgürlük ve mutluluğun özdeş kavramlar olduğudur. Özgürlük mutsuzluğa gebe olmak zorunda değildir Zamyatin’de. Başkaldırmak, alışılagelmiş olanla mücadele etmek acı verir gerçi, ama “dünü bugün, bugünü de dün olarak yaşamak daha zordur.” Zamyatin’in ütopyası kesintisiz bir mücadeledir, bugüne daima yarının gözüyle bakarak, kendi kurduğunu, kurumlaşmaya başladığı andan itibaren yeniden yıkarak sürdürülen bir mücadele. Ütopya, Zamyatin için bir ufuktur, ona sürekli olarak yaklaşılır, ancak varılamaz. ‘Vardık’, teslim olmaktır, gerçek sorular ise ‘Neden’ ve ‘Peki sonra ne olacak’tır?”
 


BİZ - Zamyatin’in Hayal Ettiği Gibi Oldu
Edebiyat, Devrim, Entropi ve Diğer Şeyler Üzerine
http://www.birazoku.com/biz

Fatma Arıkan ve Serdar Arıkan çiftinin imzasının taşıyan bu çeviri, Zamyatin’in klasik romanının Rusçadan ilk çevirisi. Romanın yazılmasından yüz yıla yakın bir zaman sonra bu bir dönüm noktası.

Zamyatin’in romanı 1921 yılında yazıldı, Rusya’da yayımlanamadı, yayımlanması için Almanya’ya gönderilen romanın 1923 yılında Çekçe çevirisi yayımlandı, ertesi yıl İngilizceye çevrildi – ve sonra, 1927′de Çekçeden Rusçaya bir çevirisi yapıldı, ama özgün Rusça metin ilk kez 1952 yılında, Amerika’da yayımlanabildi.

Zamyatin’in Türkçeye çeviri süreci de biraz bu kaotik modeli taklit etti; ilk kez 1984 yılında Bülent Somay, Yeni Gündem dergisinde ayrıntılı bir şekilde ele aldı Biz romanını. Derginin ilk sayısında Orwell konu edilmişti; demokrasi, toplum ve aydın ilişkisine ayrılan dördüncü sayısında Enis Batur, Murat Belge, Ömer Madra’nın yanında Bülent Somay “Biz ve 1984” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Zamyatin’in İngilizceden çevrilen “Edebiyat, devrim, entropi..’’ yazısı da bunun eki oldu. Dört yıl sonra romanın Füsun Tülek imzalı ilk İngilizceden çevirisi çıktı, Somay’ın yazısı bu çeviriye önsöz oldu. Aradan geçen zamanda “glasnost” yaşanmıştı, üç yıl sonra da romanın esin kaynaklarından olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağıldı. Uzun sessizliğin ardından 2009 yılında roman bir daha, yine İngilizceden, Algan Sezgintüredi imzasıyla çevrildi. Rusya’da Zamyatin’in itibarı iade edilir, kitapları yeniden yayımlanırken Türkiye’de Rusçadan yapılmış bir Biz çevirisi yayımlanmadı.

Bu çeviri bu yönüyle Zamyatin için bir itibar iadesi, çeviri tarihi için bir glosnost sayılabilir. Ayrıca, Zamyatin’in kitap için yazdığı ve yakın bir tarihe kadar Rusçada da yayımlanmamış olan Önsöz’le birlikte, yani Zamyatin’in 1921 yılında hayal ettiği biçimiyle ilk kez yayımlanıyor Biz.

Zamyatin, romanın karakterlerini, yani numaraları ve uzay aracını isimlendirirken genel olarak Latin alfabesi kullanıyor (D, I, O, R, S, İntegral), fakat sadece bir karakter için (Ю) Kiril alfabesini yeğliyor. Rusça özgün metinde kolayca görünen, ama Latin alfabesi kullanan dillerde kaybolan ya da korunmayan bu ayrımı göstermek üzere, bu edisyonda isimler için koyu renkli harfler kullanıldı.

Sabri Gürses

Önsöz

Göğü allak bullak eden, kül rengi sessizliği paramparça eden fırtınalar, kasırgalar – yeryüzünün en güzel şeyi onlardır ve hep onlar olacak, yeryüzü yaşlanıncaya, Laodikya Kilisesi’nin meleği gibi, ılık entropinin içinde uykuya dalıncaya kadar en güzel şeyler hep onlar olacak. İnsanların kanı kızıl ve ateşli oldukça, insanlık genç oldukça hep isyanlar, hep devrimler olacak. Olmak zorundalar zaten – tıpkı fırtınalar gibi: güneş ışıl ışıl, hava kristal gibi, çiçekler kokulu olsun diye. Laodikya zamanlarını, her şeyin dizginlendiği, tamamlandığı, hesaplandığı, ölçüldüğü zamanı, bir daha hiçbir isyanın olmayacağı, hiçbir çığlığın duyulmayacağı zamanı sadece dişleri dökülmüş olanlar hayal eder. Entropinin bu çağından daha korkunç bir şey bilmiyorum – ve işle bu sayfalara düşen gölge o çağın gölgesidir.

Neyse ki bu – herhalde yaşlılık gibi kaçınılmaz olan çağ – hâlâ sonsuzca uzakta. Neyse ki biz fırtınalı günlerde yaşıyoruz. Bir yankı azalarak da olsa Rusya’nın dört bir yanına hâlâ dağılıyor, kuru ve yakıcı bir rüzgar doğudan batıya esiyor, orada, batıda bulutlar sarıyor bütün demir dökümleri – ve yakında aşağıdaki kafaların üzerine boşanacak, çılgınca ıslatacak sular, yıkayacak köhnemiş binaları ve devletleri.

Ama insan enginlerin aradan sızıp gelen rüzgarından günlerdir – asırlardır uzaklaşmış, açlık ve soğuktan, vahşi hayvan ve insanlardan korunmak için eskisinden yüz kat daha çok granitle, daha çok demirle yeni duvarlar örüyor, yeni devletler kuruyor. Peki sonra ne olacak?

Sonra – evrimin yataklı vagonunda devletsiz düzene kadar gitmeyi hayal eden iyi insanlar var. Bu iyi insanlar diyalektiği bırakıyor, değişmez sosyal atalet yasasını bırakıyor: devlet kendini ve hedeflerini yaşatıyor, ama ölmeyi gönüllü olarak elbette kabul etmiyor – o yüzden yeni şimşekler, fırtınalar, kasırgalar başlayacak. Böyledir bu yasa, sonsuza dek fırtına gibi bir “d” ile taçlanan o yumuşak “evrim” böyledir. Hâlâ çok uzak, belki de şimdilik, kimsenin hâlâ duymadığı bu fırtınanın güçlü nefesi bu sayfalarda duracak.

Onları böyle duyamazlar belki. Ama zeki bir Alman “Filozof aptal olmaya mecbur değildir” demişti. Okur da mecbur değil. Ben yürümenin, marş adımı atmanın ötesine geçip uçabilenler için yazdım.

Yevgeni Zamyatin, 1922

Çeviren Sabri Gürses

Not: Metinde belirtilen Laodikya Kilisesi, bugün Denizli’de, Eskihisar ile Goncalı köylerinin arasındaki bir bölgede bulunan ve Goncalı Kilisesi adıyla da bilinen kilisedir; M.S. 4. yüzyılda ekümenik konseyin toplandığı, önemli bir din merkezi olmuştu. Burada gönderme yapılan yer İncildeki Koloseliler 4:17 kısmıdır. Pavlus, Laodikya Kilisesi’nin yöneticisine, onu “melek” diye anan bir mektup yazmıştır. Aslı kaybolmuş olan mektup ayrıca Vahiy 3:17 bölümünde geçmektedir ve “ılık” göndermesi burada yer alır. Pavlus bu mektupta İncil inancının eski ve yerel başka inançlarla karıştırılarak ılıtılmaması, yani devrimci ya da yenilikçi özünden çıkarılmaması için uyarıyordu. Zamyatin, Rus Devrimi’nin Mesihçi yorumlarından yola çıkarak, bu iki tarihsel momenti iç içe geçiriyorç “Ilık entropi” durumu, yani entropinin azaldığı durum, atalet durumudur. Metnin kaynağı (Yevgeni Zamyatin ve XX. Yüzyıl Kültürü: Araştırma ve Yayınlar, 2002); bu önsözü saptayan ve Moskova’dan ulaştırarak kitabın eksiksiz hale gelmesine yardımcı olan Mustafa Yılmaz’a sonsuz teşekkürler.


 
1. Kayıt
özet: Duyuru. Çizgilerin En Bilgesi. Şiir
Devlet Gazetesi’nde bugün yayınlanan duyuruyu -kelimesi kelimesine- aktarıyorum.


120 gün içinde İNTEGRAL’in yapımı tamamlanacak. İNTEGRAL’in dış uzaya yükseleceği o büyük, tarihi an yakındır. Kahraman atalarınız bin yıl önce tüm yeryüzünü Tek Devlet’in egemenliği altına aldılar. Şimdi ise sizin önünüzde daha yüce bir kahramanlık duruyor: camdan yapılmış, elektrikli ve ateş soluyan İNTEGRAL‘in Kainatın sonsuz denklemini çözeceksiniz. Diğer gezegenlerde yaşayan, belki de hâla ilkel özgürlük ortamında bulunan meçhul varlıkları aklın iyilikçi boyunduruğu altına almanız gerekiyor. Eğer bizim kendilerine matematiksel, hatasız mutluluğu getireceğimizi anlamazlarsa, onları mutlu olmak zorunda bırakmak bizim borcumuzdur. Ama silahtan önce sözü deneyeceğiz.

Tek Devlet’in tüm Numaralarına İyilikçi adına duyurulur:
Yeteneği olan herkes Tek Devlet’in güzelliği ve büyüklüğü konusunda tezler, şiirler, manifestolar, methiyeler veya başka yazılar yazmakla yükümlüdür.
İNTEGRAL’in taşıyacağı ilk yük bu olacak.
Yaşasın Tek Devlet, yaşasın Numaralar, yaşasın iyilikçi!”

Bunu yazarken hissediyorum: yanaklarım alev alev yanıyor. Evet: devasa kainat denkleminin integralini yapmak. Evet: yabanıl eğriyi dağıtmalı, onu kesen -asimptotu olan- düz çizgiye göre düzeltmeliyiz. Çünkü Tek Devlet’in çizgisi düz çizgidir. Büyük, ilahi, şaşmaz, bilge bir düz çizgidir, çizgilerin en bilgesidir…

Ben, İntegral‘i inşa eden D-503, Tek Devlet’in matematikçilerinden sadece biriyim. Benim sayılara alışık kalemim uyumlu seslerin ve kafiyelerin şarkısını yazmaya muktedir değildir. Ben yalnızca gördüklerimi, düşündüklerimi, daha doğrusu bizim düşündüklerimizi (tam da öyle: biz, hem izin verin kayıtlarımın başlığı da bu “BİZ” olsun) yazmayı deneyeceğim. Ama bu kayıtlar, ne de olsa bizim yaşamımızın, Tek Devlet’in matematiksel mükemmel yaşamının bir türevi olacaktır. Eğer böyleyse, peki bu, benim irademin dışında kendi kendine bir şiir olmayacak mı? Olacaktır, inanıyorum ve biliyorum.

Bunu yazarken hissediyorum: yanaklarım alev alev yanıyor. Galiba bu bir kadının yeni, henüz minnacık olan, kör bir insanın kalp atışlarını içinde ilk kez hissetmesine benziyor. Bu hem benim, hem de ben değilim. Aylarca onu kendi suyumla, kanımla beslemem, sonra da acıyla kendimden koparıp Tek Devlet’in ayaklarına sermem gerekiyor.

Ama ben de herkes gibi veya içimizden hemen hemen herkes gibi, hazırım. Ben hazırım.

  Yazarın Önsözü http://www.birazoku.com Göğü allak bullak eden, kül rengi sessizliği paramparça eden fırtınalar, kasırgalar – yeryüzünün en güzel şeyi onlardır ve hep onlar olacak, yeryüzü yaşlanıncaya, Laodikya Kilisesi’nin meleği gibi, ılık entropinin içinde uykuya dalıncaya kadar en güzel şeyler hep onlar olacak. İnsanların kanı kızıl ve ateşli oldukça, insanlık genç oldukça hep isyanlar, hep devrimler olacak. Olmak zorundalar zaten – tıpkı fırtınalar gibi: güneş ışıl ışıl, hava kristal gibi, çiçekler kokulu olsun diye. Laodikya zamanlarını, her şeyin dizginlendiği, tamamlandığı, hesaplandığı, ölçüldüğü zamanı, bir daha hiçbir isyanın olmayacağı, hiçbir çığlığın duyulmayacağı zamanı sadece dişleri dökülmüş olanlar hayal eder. Entropinin bu çağından daha korkunç bir şey bilmiyorum – ve işle bu sayfalara düşen gölge o çağın gölgesidir.
 
 Neyse ki bu – herhalde yaşlılık gibi kaçınılmaz olan çağ – hâlâ sonsuzca uzakta. Neyse ki biz fırtınalı günlerde yaşıyoruz. Bir yankı azalarak da olsa Rusya’nın dört bir yanına hâlâ dağılıyor, kuru ve yakıcı bir rüzgar doğudan batıya esiyor, orada, batıda bulutlar sarıyor bütün demir dökümleri – ve yakında aşağıdaki kafaların üzerine boşanacak, çılgınca ıslatacak sular, yıkayacak köhnemiş binaları ve devletleri.
 
 Ama insan enginlerin aradan sızıp gelen rüzgarından günlerdir – asırlardır uzaklaşmış, açlık ve soğuktan, vahşi hayvan ve insanlardan korunmak için eskisinden yüz kat daha çok granitle, daha çok demirle yeni duvarlar örüyor, yeni devletler kuruyor. Peki sonra ne olacak?
 
 Sonra – evrimin yataklı vagonunda devletsiz düzene kadar gitmeyi hayal eden iyi insanlar var. Bu iyi insanlar diyalektiği bırakıyor, değişmez sosyal atalet yasasını bırakıyor: devlet kendini ve hedeflerini yaşatıyor, ama ölmeyi gönüllü olarak elbette kabul etmiyor – o yüzden yeni şimşekler, fırtınalar, kasırgalar başlayacak. Böyledir bu yasa, sonsuza dek fırtına gibi bir “d” ile taçlanan o yumuşak “evrim” böyledir. Hâlâ çok uzak, belki de şimdilik, kimsenin hâlâ duymadığı bu fırtınanın güçlü nefesi bu sayfalarda duracak.
 
 Onları böyle duyamazlar belki. Ama zeki bir Alman “Filozof aptal olmaya mecbur değildir” demişti. Okur da mecbur değil. Ben yürümenin, marş adımı atmanın ötesine geçip uçabilenler için yazdım.
 
 Yevgeni Zamyatin, 1922

EDEBİYAT, DEVRİM, ENTROPİ, VE DİĞER ŞEYLER ÜZERİNE

Zamyatin'in makalesinden derleyen : Eren Arcan

Babeuf kimdir? Kabahati nedir?

Babeuf 1789 Fransız ihtilalinin, özel mülkiyeti reddeden, eşitlikçi, halkın radikal bir savunucusu, devrimci bir gazeteci idi. . Şöyle diyor; “Toplum, insanların başkalarından daha zengin, daha akıllı, daha güçlü olma tutkusunun tamamen yok edilmesini mümkün kılacak şekilde modellenmelidir. “ Zamanında anarşist veya komünist kavramları henüz oluşmamışken daha sonra gelen düşünürler tarafından bu kelimelerle betimlenmiştir. Zamyatin’e göre kabahati “erken dünyaya gelmiş olmasıydı”

Devrim nedir?
 
(S. 241) diye sorulunca kesin bilgilerle, ay gün, takvim, alfabeye göre açıklarlar. Hecelere geçecek olursak “ İki ölü karanlık yıldız hiç duyulmayan, kulakları sağır eden bir gümbürtüyle çarpışır ve yeni bir yıldızı tutuşturur. Devrim budur. Moleküller yörüngelerinde çıkar ve komşu atom evrenine dalarak yeni bir kimya elementi doğurur. Devrim Budur. Lobaçevski bir tek kitabıyla binlerce yıllık Öklid dünyasını yıktı. Öklüdesçi olmayan sayısız uzamın yolunu açtı. DEVRİM BUDUR.

Devrim her yerdedir. Sonsuzdur. Son sayı yoktur. Son devrim yoktur.

Kâfirler kim?
Zamyatin devrimden bir döngü olarak söz ediyor. “Devrim alevlidir, öldürücüdür. Entropi (düzensizlik, farklılaşma) buz gibi soğuktur. Ama zaman içinde kızıldan alevler pembeleşir. Dengelenir. Güneş yaşlanır bir gezegen olur. Şoselere, dükkânlara yataklara, fahişelere, hapishanelere göre bir gezegen olur. Yeniden onu tutuşturmak gerekir. Ama bunun için “kâfirler” gereklidir. Bugünden yarınları “kâfir” in bir şekilde söylemesi gerekir.

Alevle kaynayan küre söndüğü zaman alevli magmanın üzeri dogmayla kaplanır. Dogmalaşma düşüncenin entropisidi.r (Entropi rastgelelik ve düzensizlik olarak tanımlanır ve istatistikten teolojiye birçok alanda yararlanılır. Sembolü S dir. Yılan. “dogmalaştırılan şey artık yakmaz, o ısıtır, sıcaktır., o ılıktır. Yakıcı güneşin altında göğe kaldırılmış kolların ve hıçkırıkların üzerinde verilen dağdaki vaaz yerine büyüleyici manastırdaki uyku veren dualar gelir. Ve Galileo’nun trajik “ Her şeye rağmen dünya dönüyor” sözünün yerine, sıcak bir gözlemevi odasındaki sâkin hesaplamalar gelir. Galileoların üzerinde taklitçiler ağır ağır polip gibi mercan gibi yerleşirler, evrimin yasası budur.

Yeni bir KAFİR dogma kabuğunu ve onun üzerine yerleşmiş, kalıcı, taşlaşmış yapıları parçalayıncaya dek. Dogmaya karşı çıkan kâfir edebiyatın kafası koparılır. Tehlikeli bir edebiyattır bu “Kafirler yarından bugüne dalarlar, Mercan yapıcıları için tehdittir. Toplum yeniliği kolay kolay kabul edemez. Babeuf’ün 1797 yılında kafası kesilir.

Ama tehlikeli edebiyat yararlı olandan daha yararlıdır. Çünkü dogmalaşmanın karşısında durur. Meselesi hesaplamayla, katılaşmayla, kabukla, yosunla, huzurla mücadelenin aracıdır. Ütopiktir, saçmadır. Tıpkı 1797 yılındaki Bebeuf gibi. Yüz elli yıl sonra doğrudur.” Bebeuf erken doğduğu için suçludur !

Avakkumlar gerekli miydi?
1680 li yıllarda Çar Nikon Ortodoks kilisesinde bir takım yenilikler yaptı. Avakkum bu yeniliklere karşı çıktı. Zamyatin, “eğer Çar Darwin’i tanısaydı Avakkumlar için dua ederdi diyor. Azı dişleri bir şey kemirileceği zaman keskinleşir. Darwin evrimi, mutasyonu temsil eder. Avakkumlar Çar Nikon için zor lokmaydı”. “Köftelerle beslenen fikirler tıpkı uygarlaşmış köfteci insanlar gibi dişsiz kalır. “ ”AVAKKUMLAR SAĞLIK İÇİN GEREKLİDİR. Avakkum yoksa onları uydurmak gerekir!

Canlı edebiyat yarının saatine göre yaşar. Bir gemi direğinin tepesine çıkan gemici güverteden görünmeyenleri görür. Onu kazan dairesine gönderebilirsiniz ama bir şey değişmez, bir başkası direğe çıkar. Direkteki gemici de aynı şeyi görür. Bu gemici fırtınalarda lazım olur. Şimdi fırtına var. Gemi 45 derece yan yatmış. Şimdi sadece ölümden önce düşünebilecek şeyleri düşünürüz. Yaşadık işte- nasıl yaşadık? Baştan yeniden yaşanacak olsa ne şekilde, niçin yaşamalı? Şimdi edebiyatta felsefi ufuklar gerekli. En son, en korkunç, en korkusuz “neden?” ve “peki, sonra?” soruları gerekli. Bu soruları soranlar iyice yerleşmiş uygar bir dogmaya sahip olan uygar insana göre, aptaldır onlar

Organik kimya canlı ile ölü madde arasındaki sınırı sildi. İnsanları canlı ya da ölü olarak sınıflandırmak yanlış. Canlı-ölü insanlar vardır. Yazar, konuşur, gezer, bir işler yaparlar ama yanlış yapmazlar. Makinalar da yanlış yapmazlar. Ama “Canlı-canlılar” yanlış yapar, arar, sorar ve acı çeker. Gerçekten canlı olan hiçbir şekilde durdurulamaz. Durmadan ararlar, sorular sorarlar. Yanıtları yanlış olabilir. Yanlışlar en değerli doğrulardır. Doğru makinaya hastır, yanlış canlıya hastır. Doğru sakinleştirir, yanlış huzursuzluk verir. Eğer doğada kıpırtısız bir şey olsaydı, eğer doğrular olsaydı bütün bunlar inandırıcı olmazdı. Ama neyse ki bütün doğrular yanlış. Diyalektik süreç tam da bunu söylüyor. Bugün doğru olanın yarın yanlış olacağını söylüyor. Son sayı yok.

Canlı edebiyat doğrudan uzaklaşma, yani herkesin bildiği, bu ana dek benim bildiğimden uzaklaşma. Geleneksel kabul görenden kanon rayından çıkma. Rus edebiyatının otoyolu Tolstoy, Görki, Çehov’un dev tekerleklerinin çiğnediği otoyol gerçekçiliktir, gündelik hayattır. Demek ki günlük hayattan uzaklaşmak gerekiyor Saçma evet, paralel çizgilerin kesişmesi de saçmadır. Ama bu saçma sadece Öklid’in kanonlaşmış düzlem geometrisine göre saçmadır. Öklidçi olmayan geometride bu bir aksiyomdur. Bugünün edebiyatında gündelik hayatın düzlemselliği sadece felsefeye, fantastiğe giden kalkışta kullanılan bir yoldur.

Eski boğucu tasvirler yok artık. Vecizlik gerekli. Her sözcük büyük salgın gücüne, yüksek voltaja sahip olacak. Bir saniyeye daha önce atmış saniyelik dakikada ne varsa sığdırılacak. Bütün gerçekçi biçimlerin Öklidin dünyasının kıpırtısız düzlemsel koordinatlarına yansıtılmıştır. Doğada bu koordinatlar yoktur. Bu sınırlı, kıpırtısız dünya yoktur. Bu uzlaşma, soyutlama gerçekdışıdır. Bu yüzden gerçekçilik gerçek değildir. Hareket eden eğri yüzeylere iz düşürülen şey gerçekliğe daha yakındır.

Yeni biçim herkesçe anlaşılıyor mu? Çoğu kişi için zor mu? Alışılmış banal olan şey sadedir. Sade olan kolaydır. Öklid’in dünyası kolaydır. Einstein’ınki zordur.

Hiçbir devrim, hiç bir kâfirlik kolay değildir. Çünkü sıçramadır. Evrimsel eğrinin akışından kopuştur. Kopuşsa yaradır, acıdır. İnsanların çoğunda miras alınmış bir uyuyamama hastalığı vardır. Bu hastalığa (entropi) yakalanan uyuyamaz yoksa sonu gelmiş demektir. Sık sık yazara da sanatçıya da gelir. Bir kez icat edilmiş iki kez mükemmelleştirilmiş uykumun içine dalmaktan hoşnut olurlar. Yeniden başlama gücünü bulamazlar. Doğru kendini yaralamak zordur. Hatta tehlikelidir. Ama canlı bir insan için bugünü dün gibi yaşamak ve dünü bugün gibi yaşamaktan zordur.

 

 

 

 

 

 

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!