ANASAYFA BİYOGRAFİ  ROMAN  ÖYKÜ ve NOVELLA  DENEME  ŞİİR  TIYATRO


    

 


Hülya Soyşekerci : John Steinbeck, ilk kez 1936 yılında basılan romanı Bitmeyen Kavga’da, o unutulmaz Gazap Üzümleri romanında olduğu gibi, toplumsal bir destanı, bir büyük anlatıyı dillendirir. John Steinbeck, Bitmeyen Kavga’da bu kez o buhran yıllarında, ABD’nin Torgas vadisindeki bahçelerde elma toplayıcılığı ile hayatlarını sürdürmeye çabalayan geçici tarım işçilerinin dünyasına götürür bizleri. Bitmeyen Kavga, yüzyıllar boyu süren ve hiçbir zaman sona ermeyen zengin-yoksul ya da sermaye-emek kavgasını, buhran yıllarındaki Amerikan tarım işçilerinin uğradıkları haksızlık, sosyal adaletsizlik ve dengesizlikler bağlamında dile getirirken, John Steinbeck’in yarattığı unutulmaz insan tipleriyle de dikkati çekiyor.
 
 
 

Bitmeyen Kavga/trende
 

 

 

 

 

 

 

 

 

İnsanlığın İnsanlığın Bitmeyen Kavga'sı
Hülya Soyşekerci

John Steinbeck, ilk kez 1936 yılında basılan romanı Bitmeyen Bitmeyen Kavga’da, o unutulmaz Gazap Üzümleri romanında olduğu gibi, toplumsal bir destanı, bir büyük anlatıyı dillendirir. John Steinbeck, Bitmeyen Kavga’da bu kez o buhran yıllarında, ABD’nin Torgas vadisindeki bahçelerde elma toplayıcılığı ile hayatlarını sürdürmeye çabalayan geçici tarım işçilerinin dünyasına götürür bizleri. Bitmeyen Kavga, yüzyıllar boyu süren ve hiçbir zaman sona ermeyen zengin-yoksul ya da sermaye-emek kavgasını, buhran yıllarındaki Amerikan tarım işçilerinin uğradıkları haksızlık, sosyal adaletsizlik ve dengesizlikler bağlamında dile getirirken, John Steinbeck’in yarattığı unutulmaz insan tipleriyle de dikkati çekiyor.

Bitmeyen Kavga’da, bitmeyen yoksulluk ve adaletsizlik mücadelesinde, haksızlığa karşı çıkmak ve işçileri bir araya getirmek için uğraş veren Amerikan sosyalistleri Mac, Jim, Dick ve parti üyesi olmadığı halde mücadeleye destek veren başta Doktor Burton olmak üzere diğer kişilerin ve tarım işçilerinin kendilerine özgü dünyaları içinde yaşamak; metnin iç gerçekliğinde, dış dünyanın içinde yaşananların yansıma ve izdüşümlerini bulmak heyecanlı bir okuma süreci yaşatıyor insana. Bunda, yazarın akıcı, yer yer mizahi ve ironik dilinin, diyaloglardaki inandırıcı, doğal söyleyişlerinin ve olayları kurgulamada senaryo tekniğinden yararlanmasının da önemli payı var elbette. Steinbeck’in romanlarının pek çoğunun filme alınması, bu romanların sinema tekniğine uygun yapısal özelliklerinden de kaynaklanıyor bir bakıma. Bitmeyen Kavga’da büyük anlatılar dönemine özgü, detaylarla zenginleşen bir metin içi dünyaya odaklanıyoruz. Yazarın gerçekleri yansıtmadaki inanılmaz başarısı, hem ayrıntılı, dikkatli, canlı dış dünya betimlemelerinde hem de karakterleri şekillendirme ve onların davranışlarını ifade etmedeki ustalığı olarak ön plana çıkıyor. Böylece, yaşanan döneme özgü toplumsal ve tarihsel gerçeklere tanık olan bir roman metni yaratıyor John Steinbeck; bir bakıma “yazarın yaşadığı çağın tanığı olduğu” şeklinde kendini ifade eden edebiyat anlayışı çerçevesinde dile getiriyor bu tanıklıkları. Okur da metnin içindeki dünyaya, metnin büyüsüne kendini kaptırıyor ve o dönemde yaşanan insani ve toplumsal dramları yüreğinde hissediyor. Edebiyatın “yansıtma kuramı”na yakın duran, “toplumcu gerçekçi” edebiyat anlayışı ile yazılan Bitmeyen Kavga, gelecek güzel günlere duyulan inancı, bu inanç uğruna verilen mücadeleleri, insanın içinde yer alan iyi-kötü kavramları üzerinden ifade ederken, işçilerin ve işçi önderlerinin patronlar çevresi ve onların adamlarıyla olan kavgalarını tüm ayrıntıları ve acımasız şiddet boyutlarıyla da ortaya koyuyor.

Okurken, öncü kahramanlar yoluyla ifade edilen birçok toplumsal bilinçlenme ışığının, yüreğine, zihnine dolduğunu da hissediyor insan.Metnin “destansı” oluşu, iyi ve kötünün o sonsuz mücadelesini toplumsal öncüler ve kahramanlar aracılığıyla dillendirmesinden, onları birer destan kahramanıymış gibi göstermesinden kaynaklanıyor. Metinde olağanüstü ya da fantastik unsurların yer almaması, onu bilinen destanlardan ayırt ediyor olsa da, toplumsal mücadele ve inancın sürekli vurgulanması yoluyla toplumsal bir direniş destanı duygusu ve etkisi yaratılıyor. Destanlar, bilindiği gibi, toplumun zor dönemlerinde, afet ve felaketlerde ortaya çıkan bazı öncü ve özverili kişilerin topluma önderlik ederek insanları bir araya getirmelerini, toplumu güç birliğiyle o zorlu dönemden kurtarmalarını dile getiren büyük yiğitlik anlatılarıdır. Bitmeyen Kavga’da toplumsal öncüler Mac ve Jim’in çevresinde yer alan işçi liderleri ve işçiler, greve giden bir direniş ve mücadele sürecini başlatıyorlar; süreç, acılardan, kırılma noktalarından geçerek ilerlemeye devam ederken; çarpıcı, etkileyici birçok olay da bu akışın içinde yer alıyor.

Okurken, öncü kahramanlar yoluyla ifade edilen birçok toplumsal bilinçlenme ışığının, yüreğine, zihnine dolduğunu da hissediyor insan. Yirminci yüzyıla özgü toplumsal büyük bir anlatının, kapsamlı bir romanın sayfalarında ilerlerken, ekmek kavgasının tarihsel kökenlerini görebiliyor; bireyin, toplumsal sürecin akışı içindeki tarihsel rolünü keşfetme olanağı bulabiliyoruz. Romanda ekmek kavgasının, haksızlıklarla mücadelenin bitimsiz bir süreç oluşu gerçeği, Mac ve diğerleri tarafından sıklıkla ifade ediliyor. Mac ve arkadaşları, grev sonucundan umutlu olmadıkları halde, kendi önderlikleri çevresinde toplanan örgütlü işçilerin gerçekleştirdiği bu grevin tarihsel konumu ve önemini gösterip, toplumun ve insanın geleceğine dair duydukları inanç ve umudu dillendiriyorlar sık sık. Onlar için önemli olan, bu “bitmeyen kavga”da üstlendikleri tarihsel rolü en iyi şekilde oynayabilmektir. Mac ve Jim kendilerine tarihsel bir misyon atfetmişlerdir; bu durum, kendilerini adamış oldukları ideolojiden ve toplumsal ilerlemeye duydukları güçlü, derin inançtan kaynaklanır. Her ikisi de cesur, kararlı, azimlidir; ölüm dâhil hiçbir şeyden korkmazlar, çünkü onlar “adanmışlık” içindedir; bu adanmışlığı sonuna kadar yaşamak isterler.

Bitmeyen Kavga’nın John Milton’un Paradise Lost (Kayıp Cennet) destanından dizelerle başlaması, bence yazarın amacını da ifade ediyor. İçinde “bitmeyen kavga” ifadesinin geçtiği bu destan parçasında, asıl olarak, insanın içindeki iyi ile kötünün bitmeyen kavgasına dikkat çekiliyor. Yasak meyve olan elmayı yedikleri için Adem’le Havva’nın cennetten kovuluşunu, kötülüğe, şeytana teslim oluşlarını dile getiren bu destansı şiir, yazarın bakışını da belirliyor; insanın içindeki iyiyle kötünün mücadelesine “erdem” açısından yaklaşan yazar, romanda bu olguya ayrıca toplumsal ve devrimci renkler kazandırıyor. Romandaki ana olayın elma bahçelerinde geçmesi de kutsal kitapların ve Kayıp Cennet’in işlediği yasak meyve mitosunu çağrıştırıyor. Yazarın, kendi düşüncelerini, yarattığı kahramanlar üzerinden aktarması, Bitmeyen Kavga’da özellikle Doktor Burton’un konuşmalarında dikkat çeken bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Doktor Burton, grevci işçilere destek vermek ve onların orada temiz, sağlıklı bir kamp kurmalarını sağlamak amacıyla, hiçbir çıkar, karşılık ya da beklentisi olmaksızın kentten gelir ve insanlara yardım etmeye çabalar; gece gündüz uğraşır, didinir. Çevresine hüzünlü gözlerle bakan bu özverili doktor, parti üyesi de değildir; zaman zaman Mac ve Jim’le düşünsel tartışmaları olur. Doktor, tam anlamıyla bir sosyalist değildir; öncelikle hümanist bir bakış açısına sahiptir, odağa daima insanı ve insan gerçekliğini alır; sermeye-emek kavgasına da insani açıdan bakar. Doktor Burton hiçbir zaman şiddet uygulanmasından yana değildir. Mac ve Jim’in bazı düşünce, tutum, davranış ve toplumsal uygulamalarını eleştirir. Onların, işçilere yakınlaşabilmek, aralarına daha çok sızmak, grev açısından işçileri örgütleyebilmek için çeşitli taktikler geliştirmelerini, bazı olumsuz durumları bu hedefleri için kullanmalarını yadırgadığı da olur; bunu onlara ifade etmekten de çekinmez. Ancak tartışmalar her zaman Doktor’un suskunluğa gömülmesiyle sona erer. Jim ve Mac daima kavga olsun, hareket olsun isterler, bu yolla işçilerin bilinç kazanacağını düşünürler. Jim, “Bizim istediğimiz de bu zaten Doktor, kavga ne kadar çetinse, etkisi o kadar büyük olur,” der. (s.218) Doktor ise bunu anlamsız ve vahşice bularak, “Keşke ben de bu kadar basit düşünebilseydim,” der. İnsanın içindeki iyi ve kötü karşıtlığına dikkat çekerek, insanlığın daima kendisiyle savaş halinde olduğunu vurgular. Bunun sonunun olmadığını da belirtir. Jim öyle bir noktaya ulaşmıştır ki o artık kitleselleşmiş, başkalaşmış bir insandır; şöyle konuşur: “Ben olayın ufacık bir parçasıyım, halbuki iş gitgide büyüyecek.” (s. 220) Doktor bu durumu inanç olgusuyla bir tutar; dinsel inanca yakın bir olgu gibi değerlendirerek, insanların bir ideal uğruna kendilerini adamalarının inanmak eylemiyle ilgisini gösterir. Böyle konuşunca elbette Mac ve Jim’in büyük tepkisiyle karşılaşır ister istemez.

"Neden kitleleri insan olarak görmek yerine kitle olarak algılamaya çalışmayalım? Kitleler de çoğul olmalarına rağmen çoğunlukla mantığa uygun davranış biçimleri sergilemekteler.”

Gerçekten de, ideolojilerle inançların birbirine yakınlığı; insanlar üzerinde büyük bir güç oluşturmaları, bir ideali benimsemiş ve ona inanmış kişilerin o ideal uğruna büyük cesaretle hareket ederek ölümü bile göze almaları, sık sık karşılaşılan toplumsal-bireysel olgulardandır. Burada, Doktor Burton’un bakış açısından, sosyalist düşüncenin uygulanma şeklinin örtük eleştirisi yapılmakta; bu durumun, temelde inanç sistemlerine oldukça yakın duran düşünsel, uygulayımsal yapısına dikkat çekilmektedir.

Doktor’un bir başka bir tespiti de, kitle içindeki bireyin artık başka bir varlık olduğu hakikatidir. Doktor Borton resmin bütününü görmeye çalıştığını söyler, iyi ve kötü kepenklerini kapatmak istediğini, iyini içinde kötü, kötünün içinde iyi olabileceğini belirtir. Her şeyi ak-kara mantığıyla açıklamanın yanlış olduğunu, zaman içinde değer ve kavramların değiştiğini özellikle ifade eder. Mac’ın, “Bizden değilsen neden bize takılıyorsun?” sorusuna, “Çünkü tanık olmak istiyorum,” cevabını verir.

Sözlerinin devamında şunları söyler: “Ben her şeyi görmek istiyorum Mac. Bu işçi gruplarını izlemek istiyorum. Ben onları tek tek kişiler değil, yeni bir birey olarak algılıyorum. Bir gruba dahil olan, kendi olmaktan çıkmış demektir. Artık kendisine benzemeyen bir organizmanın bir hücresidir. Grubu izleyip bunun nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışacağım. Neden kitleleri insan olarak görmek yerine kitle olarak algılamaya çalışmayalım? Kitleler de çoğul olmalarına rağmen çoğunlukla mantığa uygun davranış biçimleri sergilemekteler.” (s. 126). Mac ona, “Sen komünist olamayacak kadar aşırı soldasın,” yanıtını verir. Burton asıl amacının kitle-birey ilişkisini gözlemlemek ve sonuçlarını görmek olduğunu belirtir. Tartışma uzadıkça yine bir sonuca varamazlar. Burton’un, bu tartışmadaki son sözleri ilginçtir: “Dinleyenin olmasa bile, bir düşünceyi dillendirmek ona netlik kazandırıyor.” (s.127) Romandaki bu tartışma sahneleri, olayların akışına önemli bir boyut katmamakla birlikte, okuyanın zihninde farklı perspektifler yaratıyor; bu nedenle Doktor’un ve Mac ve Jim’le tartışmaları, romanda dikkatle okunması gereken bölümler arasında yer alıyor bence. Bitmeyen Kavga’nın baştaki sayfalarında, hayatta kaybedilecek hiçbir şeyi kalmamış, en son annesinin ölümü üzerine, kendine yeni bir hayat yolu çizmek isteyen Jim’in, Parti’ye katılmak üzere başvurması ve yeni tanışmalarla genişleyen çevresi ele alınır.

Jim, deneyimli bir toplumsal örgütleyici olan Mac’la birlikte Torgas vadisindeki elma bahçelerinde çalışan işçiler arasında bilinçlenme oluşturmak ve bir grev örgütlemek üzere vadiye bir tren yolculuğu yapar. Sonrasında işçilerin yaşamlarındaki zorluklara tanık olur, düşük ücretler nedeniyle mutsuz ve öfkelidir işçiler. Kaldıkları yerler bakımsız ve sefildir, sağlık ve temizlik koşulları iyi değildir. Bütün gün kadın, erkek elma bahçelerinde çalıştıktan sonra kaldıkları barakaya öyle bitkin halde dönerler ki, çocuklarına ve kendilerine sıcak bir çorba yapacak halleri bile kalmaz, sürekli hazır konserveler alırlar işçi kantininden, patronlara bağlı olan bu kantin üzerinden bir kat daha sömürüye uğrarlar. Ellerinde hiç para kalmaz. İşçiler huzursuzdur, ancak ne yapacakları konusunda düşünceleri netleşmemiştir. Mac ve Jim, onların güvenini kazanacak şekilde davranmak için ellerinden geleni yaparlar. Romandaki en ilginç sahnelerden biri, zorlu bir doğum olayında çaresiz kalan insanlara Mac’ın, Jim’i de yanına alıp yardım etmesi, daha önce hastanelerde çalıştığını söyleyerek, (gerçekte hiç çalışmamıştır) doğuma girmesi ve müthiş bir cesaretle, büyük risk altında, bebeğin doğumunu gerçekleştirme sahnesidir. Temizliğe çok dikkat ederek çalışan Mac, çevredeki insanları da seferber eder; temiz bezler bulunması, sıcak su hazırlanması vb. konularda bir araya gelmelerini sağlar. Doğum sonrasında Mac ve Jim işçiler arasında büyük itibar kazanırlar; doğum yaptırılan genç kadın, işçilerin doğal lideri konumunda, iri yarı, otoriter bir adam olan London’ın gelinidir. Böylece işçi liderinin ve çevresinin güvenini kazanan Mac ve Jim, haksızlıklarla mücadele ve bilinçlendirme faaliyetlerine hız kazandırırlar. Bir taraftan örgütlenme sağlarlarken, diğer taraftan da işçi kitlesini greve doğru
yönlendirmeye gayret ederler, tam anlamıyla bir “saha çalışması” içindedirler.

 Romanda, yoksul insanlara ve gizli kimlikli partililere karşılık gözetmeksizin yemek sunan seyyar lokantacı Al; grev sırasında yüzlerce kişilik işçi gruplarına ve ailelerine bahçesinde kamp kurmaları için yer veren Al’in babası Anderson; yetmiş yaşını geçtiği halde ağaç tepelerinde elma toplamaya çalışarak ekmeğini kazanmaya çabalayan yalnız, huysuz ihtiyar işçi Dan; yakışıklılığı ile siyasi çalışmalarda özellikle kadınlar arasında ilgi uyandıran Dick gibi renkli tiplerle dolu olan romanda, bireysel farklılıklardan çok, kitle içindeki tavır ve davranışları açısından ele alınıyor insanlar. Büyük bireysel farklılıklar söz konusu değildir; özellikle idealist toplumcu önderler arasında. Jim ile Mac arasındaki en önemli fark, Jim’in deneyimsiz ve genç, Mac’in ise deneyimli ve daha yaşlı sosyalistler olmasıdır. Daha çok birbirlerine benzerler, kitle içindeki insanı temsil etmekle birlikte onlara bilinç götürdükleri için farklıdırlar; tıpkı Doktor Burton’un belirttiği gibi onlar insan vücudundaki göz hücresi gibidirler; etkinliği ve edilgenliği bir arada yaşarlar.

Mac, toplumsal konularda Lenin’in Ne Yapmalı? kitabında tarif ettiği devrimci sosyalist tipine oldukça yakındır. Mac ve Jim böylece, işçilerin yarı dağınık, kendiliğinden oluşan, sosyalist bilinç taşımayan birlikteliklerini belirli bir hedefe doğru yönlendiriyorlar. Mac, işçi topluluğuna nasıl hitap edeceğini, kitle ruhunun nasıl olduğunu gayet iyi biliyor, ölen bir arkadaşlarının cenaze törenini bile kendi toplumsal idealleri doğrultusunda kullanıp değerlendiriyor. Romanda, işçilerin direnişlerini engellemek için sermaye çevrelerinin sergilediği bin bir türlü kirli oyun, kandırmaca, ajan ve polis gücünden yararlanma, medyayı kullanma, yalan haber yayma, korkutma, baskı, sindirme, adamlar tutarak direnişçilere şiddet uygulama, çiftlik ve arazi yakma gibi sayısız kötülüklerinin anlatılması yoluyla, vahşi kapitalizmin dürüst olmayan, çirkin ve kaba yüzü de sergileniyor.

Aslında, her şeyden önce insanca yaşam koşullarında yaşamak istiyor işçiler; ücretlerin artmasını, yaşadıkları yerlerin daha düzgün olmasını, sosyal yönden güvencede olmayı arzu ediyorlar; ancak onlara sunulan hayat, bu isteklerinin çok uzağından geçiyor. Krizler yaratıp bu krizlerden beslenen kapitalizmin karanlık yüzünü en somut biçimiyle görmek, insanı karamsarlığa sürüklüyor olsa da romanda sık sık umudun vurgulanması dikkati çekiyor. Bitmeyen Kavga, kriz dönemlerinde, sistemin, insanların başlarına neler getirdiğine, ne gibi olumsuzluklar, yoksulluklar yaşattığına dair evrensel ipuçları da sunan bir roman.

Bitmeyen Kavga’nın yayımlandığı yıllardan bugüne çok zaman geçti, ancak halen dünyada adaletsizliklerin ortadan kalktığını, yoksulluğun ve açlığın tamamen sona erdiğini iddia edemeyeceğimize göre, insanlığın ekmek kavgası henüz bitmedi, hâlâ devam ediyor diyebiliriz. İnsanlığın bitmeyen kavgasının, insanın toplumla çatışmalarının, yine özgün kurgusal yapılar ve yaratımlar içinde, yeni anlam, yorum ve dil olanaklarıyla ifade edilme süreci devam edecek ve bence bu yeni edebiyat, insanı, hayat, zaman ve anlamla etkin bir biçimde buluşturacak. İncelemeye esas alınan metin: John Steinbeck, Bitmeyen Kavga, Türkçesi: Leyla Özcengiz, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2010, 294 sayfa

 


Hayatı ve üç romanı üzerinden ölümünün 50. yılında John Steinbeck

30-12-2018 13:47
Gökçesu Özgül

Ölümünün üzerinden elli yıl geçse de Steinbeck’in eserleri güncelliğini hala korumakta, bize dünyayı, insanları anlamak adına önemli bir kaynak oluşturmaktadır. O’nu anlamak için ise yazın hayatında önemli bir yer tutan Cennetin Doğusu, Bir Savaş Vardı ve Sardalye Sokağı adlı eserleri ile tanışmak, onlara daha yakından bakmak gerekiyor.

John Steinbeck, ırgat bir ailenin çocuğu olarak 27 Şubat 1902 tarihinde California’nın Salinas kentinde doğdu. Babası Prusya, annesi ise İrlanda göçmenidir. Çocukluğundan itibaren okuldan arta kalan zamanınında Salinas Vadisi’ndeki çiftliklerde çalıştı. Yapıtlarının pek çoğunda mekan olarak burası seçilmiştir. Steinbeck çok küçük yaşlardan itibaren yazar; yazmayı meslek olarak seçmeye karar verdiğinde henüz on dört yaşındadır.

1919 yılında Stanford Üniversitesi’ne kaydoldu ve burada sadece yazarlık için kendisine fayda sağlayacak dersleri aldı. Burada geçirdiği altı yıl içinde tezgâhtarlık, ırgatlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık ve benzeri işlerde çalışarak hayatını kazandı. İşçilerin hayatını, birbirleriyle olan ilişkilerini kusursuz bir şekilde ele almasında kendi yaşam tecrübesinin önemli bir etkisi vardır.

Üniversite eğitimini tamamlayamadan New York’a gidip gazetecilik yapmayı denese de yazdıklarını yayınlatamaz ve California’ya döner. 1929 yılında Korsan Henry Morgan’ın hayatını anlatan Altın Kupa’yı yayınlar ancak eser pek de ilgi görmez. Steinbeck’in dikkat çekmesi 1935 yılında Yukarı Mahalle’nin yayınlanması ile olur. Geniş kitlelere yayılan ilk önemli eseri, California yaşamını, Meksika asıllı Amerikalıları anlattığı Yukarı Mahalle’dir. Ardından sırasıyla, hepsi artık birer klasiğe dönüşmüş ve hepimizin iyi bildiği, Kaliforniya’daki tarım işçilerinin grevini anlatan Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) , (Pulitzer Ödülü de kazanan) Gazap Üzümleri (1939) gelir. Kariyerinin en önemli yapıtlarından biri kabul edilen Bitmeyen Kavga (1939) ile “kızıl”lar listesine alınır.

Gazap Üzümleri ile, Büyük Buhran yıllarında göçmen tarım işçilerinin yaşadığı büyük sefalet ile yüz yüze geliriz.

İkinci Dünya Savaşı cephelerinde mu­habirlik yaptı, Almanlara karşı direnen Norveçlilerin öyküsünü Ay Battı’da (1942) anlatır. Daha sonra tekrar Kaliforniya’yı yazmaya devam eder: Sardalya Sokağı (1945), Aşk Otobüsü (1947), İnci (1947), Alev (1950), Cennet Yolu (1952), Tatlı Perşembe (1954), Pippin IV’ün Kısa Süren Salta­natı (1957), son romanı olarak kabul edilen Mutsuzlu­ğumuzun Kışı (1961). Yazar 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü de alır. Steinbeck pek çok önemli yapıtın, yazmaya adanmış bir hayatın ardından 20 Aralık 1968 tarihinde yaşama veda eder. Ölümünün üzerinden elli yıl geçse de Steinbeck’in eserleri güncelliğini hala korumakta, bize dünyayı, insanları anlamak adına önemli bir kaynak oluşturmaktadır.

Steinbeck gözlemlerini ve deneyimlerini gerçekçi bir üslupla yazıya döker. Belki de en önemli özelliği budur; toplumsal gerçekliğin detaylı bir gözlemi üzerine kurulu, olduğu gibi gerçeğin aktarılmasıdır.1 Steinbeck’in tezgahtar, duvarcı, boyacı ve benzeri işler yaparak edindiği tecrübeler işçilerin hayatına dair kuvvetli gözlem yapabilmesini ve aktarmasını sağlamıştır. O ağırlıklı olarak emekçilerin gündelik yaşamlarını, içinde yaşadıkları koşulları, karşılaştıkları zorlukları, mücadelelerini anlatır. Böylelikle yaşadığı çağın en önemli konularına da temas eder. Büyük Buhran döneminde ve sonrasında, Amerika’nın yok sayılanlarını, kültürler arası çatışmalarda kimlik krizi yaşayanları, en çok Meksikalı göçmen işçileri, yoksulları, işsizleri, anlatır. Arkadaşlık, yalnızlık, yabancılaşma, manevi erozyon kavramlarını bu kimselerin hayatları ve ilişkileri üzerinden bazen ironi ile bazen de sert bir üslup ile işler. O, çok yönlü bakmayı bilen ve pek çok konuda yazabilen biridir. Kimi kez de zenginlerin hayatını, hatta Kral Arthur efsanesini ele alır.

Dünyayı anlamaya çalışıp, baskı ve sömürü karşısında direnmeyi, mücadele etmeyi öğrenirken Bitmeyen Kavga ve Gazap Üzümleri biz okuyuculara yoldaşlık eder… Gazap Üzümleri’nde tarım işçilerinin karşı karşıya kaldığı sömürü, patronlarından gördüğü zalimane tavır, insanlık dışı çalışma şartlarını anlatır. İş ve aş bulma hayalinin peşinde, yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan yüzlerce aileden biri olan Jod ailesi, aynı hayali paylaşan diğerlerinin onlara duyduğu nefret ve hepsini sömüren tarım ekonomisi… Romanı kaleme alması şahsen tanıklık ettiği bir işçi kampı üzerine olmuştur. Asıl etkileyici olan anlattıklarının bizi gerçeğin soğuk yüzü ile karşı karşıya getirmesidir. Bu koşullara itirazın hapis ya da ölüm cezası ile karşılık bulduğu ABD demokrasinin de nasıl bir aldatmaca olduğunu gözler önüne serer.2 Gazap Üzümleri'nin 1940’da filmi de çekilecektir. Steinbeck Gazap Üzümleri’ni yazmasaydı Amerika’da göçmenlerin içinde yaşadığı koşulları kimse görmeyebilirdi.3

“Mektuplarda Bir Yaşam ile Steinbeck’i yakından tanıma imkanı buluruz. Kitap ilk mektuplarından başlar ve en sondakilere kadar uzanır. Kitabın hazırlığı Steinbeck’in ölümünden sonra başlar. Eşi Elaine Steinbeck ve Robert Wallstein ulaşmalarının mümkün olduğu herkesten yazara ait mektupları isterler. Bu çaba tahminlerin ötesine geçerek bin sayfalık bir kitabın ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Zira sosyal yanının çok kuvvetli olmamasına ve tam yazma sevdasına bağlı olarak , Büyük Buhran’ın yol açtığı ekonomik koşulların da etkisi Steinbeck iletişimini mektupla sürdürmeyi tercih etmiştir.4

Steinbeck müziğin matematiğinden ve formlarından yararlanarak yazdığını söylemiş; yazı masasının yanında Çaykovski'nin, Stravinski'nin plaklarının olması bundan olsa gerek.5 Steinbeck hala dünyayı anlamak için bize ışık tutar çünkü anlattığı bizim hikayemizdir.

O yirminci yüzyılın en önemli yazarlarından biridir. Bir yazarın başına gelebilecek her şeyi o da yaşar; kitapları yakılır, yasaklanır, milyonlarca kopya satar, klasikler arasına girer.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın onayıyla yıllardır liselerde okutulan ve 100 Temel Eser arasında yer alan John Steinbeck’in kült eseri “Fareler ve İnsanlar”, İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından sakıncalı bulunmuştu.6 Kitabın 1930’larda yazıldığını hatırlatmak gerekir. Arthur Miller, onun için “Mark Twain hariç, ülkenin siyasî yaşantısına böylesine derinden nüfuz eden onun gibi başka bir yazar aklıma gelmiyor,” der.7

'BUGÜNE KADAR YAZDIKLARIM, BU KİTAP İÇİN BİR HAZIRLIK NİTELİĞİNDEYDİ': CENNETİN DOĞUSU

Cennetin Doğusu için; “Bugüne kadar yazdıklarım, bu kitap için bir hazırlık niteliğindeydi” diyor Steinbeck. Salinas Vadisi Steinbeck’in doğduğu, çiftliklerinde çalıştığı yer olması sebebiyle yazar açısından önem taşıyor. Annesinin İrlanda’dan göçmeni olmasını Sam Hamilton’da yaşatır. Cennetin Doğusu bireyin, zihnin önemini gözler önüne serer.

Yarattığı olay örgüsü ile romana oldukça kuvvetli bir iskelet oluşturuyor. Eserdeki karakterler ise oldukça dikkat çekicidir. İki aile Kuzey Kalifornia’da bulunan Salinas Vadisi’nde bir araya gelirler. 656 sayfalık Cennetin Doğusu, 1800’lerin sonundan başlar ve iki ailenin birkaç kuşak hikâyesini aktarır. Onların hikayesinde iyilik ve kötülük arasındaki ezeli ve ebedi çekişmeyi yorumlar. Kötülüğün kader olup olmadığını sorgular ve bunu yaparken de Kutsal kitapların mitleri, metaforlar ile buluşturur anlatısını. Kaderlerinin beklenmedik bir şekilde bir araya getirdiği Trask ve Hamilton aileleri sanki Cennet’ten kovulmayı, Habil ile Kabil’in yaşadıklarını tekrarlamaktadırlar.

“Önce kızıl dereliler vardı. Sonra keşif yapan kuru İspanyollar geldiler. Aç gözlü ve gerçekçiydiler. Bütün tutkuları altın yada tanrıydı. Mücevher toplar gibi toplarlardı insan ruhlarını. Dağlara, vadilere,ufuk çizgisi çizip sahiplendiler. İspanyollar bütün kıyıları tedirgin, tedirgin dolaştılar. Bazıları kendilere verilen topraklara yerleştiler.bu topraklar hakkında hiçbir bilgileri yoktu sadece bu toprakları İspanyol’ların verdiğini biliyorlardı. Topraklara yerleştiler, serbestçe dağılıp çoğaldılar. Hayvan sürüleri vardı. Sürüleri derileri ve yağları için kestiler ve gerisini akbabalara bıraktılar. İspanyol’lar geldiklerinde; gördükleri her şeye isim vermek zorunda kaldılar. Bu her kaşifin göreviydi ve ayrıcalığıydı. Elle çizdiklerini haritaya dökmeden önce her şeyi adlandırmak zorundaydılar. Bu işi yapanlarda dindar adamlardı ve okuması, yazması vardı hepsinin. Bu yüzden bulunan ilk yerler, azizlerin yada konak yerlerinde kutladıkları günlerin adını aldı. Sonra ise bayramlar gelirdi. Daha sonra keşfedilen yerler ise; hayvanların, kuşların ve bitkilerin adını aldı. Daha sonra Amerika ’lılar geldi; onlar İspanyollardan daha da açgözlüydüler çünkü; daha kalabalıktılar. Toprakları ele geçirerek yeni yasalar koydular ve çiftlikler her yana dağıldı. Önce vadilere, sonra dağ yamaçlarına daha sonrada nerde biraz su çıksa oraya yerleştiler. Daha sonra ayak izleriyle oluşan patikalarda iki kişilik arabaların tekerlek izleri yer aldı.yolculuk yapılan yolların üstüne on milde bir bakkal ve nalbant dükkanları oluştu ve daha sonra küçük kasabaların çekirdeği oldular.” “Hamiltonları size anlatırken; eski hikayeleri, söylenenleri, fotoğrafları, bulanık ve içine masal karışmış anılara dayanarak anlatacağım. Bunlar önemli kişiler olduğundan haklarında; doğum, evlenme, tapu senedi ve ölüm gibi şeylerin dışında bilgilere ulaşılamıyor. Genç Samuel Hamilton, kuzey İrlanda’dan gelmişti, karısı da öyleydi. Hamiltonlar oldukça okumuş insanlardı. Çok büyük kişilerden, çok önemsiz küçük kişilerden de akrabaları varmış. Yeğeninin biri baron, diğeri ise dilenciymiş.” Samuel‘in üzerinde hep bir yazarlık vardı. Beklide sesinin edasından kaynaklanıyordu. Dostlarına, arkadaşlarına, akrabalarına da anlatılmayacakları bile Samuel ‘e anlatırlardı. (…)”

Vadi insanda olan ve olabilecek her türlü duygunun da yeşerdiği bir yer olur; aşk, nefret, kıskançlık, hırs, sadakat, tembellik, zeka, saf iyilik, adanmışlık, saf kötülük… Zaman zaman övgü zaman zaman da yergi ile Hamilton ve Trusk’ların nesiller boyu devam eden hikayelerine tanıklık ederiz. İyinin ve kötünün ezelden gelen, bitmek bilmez savaşı vardır merkezde. Bunlar kaderimizde var mıdır yoksa nasıl olacağımıza biz mi karar veririz?

Adam Samuel ve Çinli uşak Lee Habil ve Kabil’in hikayesini tartışırlar. Kabil kötülüğe hakimi olacak mıdır? Lee’ye göre kullanılan ifadeden Kabil’in kötülüğü alt edebileceği sonucu çıkar. Incil’deki açıklama ile yetinemeyince Lee bu kez Tevrat’a yönelir. Tevrat ise “yapabilmekten” bahseder; insanın seçimine bağlıdır.8 Steinbeck, Habil ve Kabil hikayesi üzerinden bize özgürlüğümüzü hatırlatır; yapmamak da elimizdedir. Belki ikizlerin annesi Kate’nin iyiliği tercih etmemesi de bu yüzdendir.

Sam Hamilton, Cathy, ikizler, Lee, Adam Trask eserin en önemli karakterleridir. Eylemleri ve seçimleri bize hep irade ve kaderle ilgili aynı soruyu sordurur.

Buradaki Sam Hamilton karakteri tıpkı Viva Zapata!’nın Zapata’sı gibi cesur bir karakterdir; yenmeyecek olsalar da başkaldırmayı bilmişlerdir. KÜNYE: Cennetin Doğusu, John Steinbeck, Çevirmen: Roza Hakmen, Sel Yayıncılık, Eylül 2017, 656 Sayfa.

ACININ İÇİNDEN: BİR SAVAŞ VARDI

John Steinbeck, 2. Dünya Savaşı sırasında savaş muhabiridir. Bu dönemde Avrupa ve Afrika’dan yazdıkları onun kişiliği ile ilgili çarpıcı noktaların anlaşılmasına da olanak verir. İnsanları seven, savaşın ortaya çıkardığı acıları içinde hisseden yazar, duygularına ortaklık ettiği insanları anlatır.9 Savaşın bilinmeyen yanlarını, ona can yakıcı niteliğini veren tüm detayları anlatır. Onun dikkatini çeken şey insanların ruhsal durumu ve savaşa karşı geliştirdikleri direnç mekanizması. Zamanını erlerle, gündelik işlerden sorumlu gemi mürettebatı ile geçiriyor. Onun yazdıklarını diğer savaş muhabirlerinkinden ayıran da bu olsa gerek. Ön plana çıkardığı şey savaşın meydana getirdiği ruh hali. Belki de pek çoğu yaşadığı yeri hiç terk etmemiş gencecik askerlerin, nereye gittiğini bile bilmedikleri bir gemide yol almaları… "Bu gemide askerleri birer birey olarak ele almak olanaksız. Dikey olsun yatay olsun, her biri 1.80'e 1.00 metrelik yer kaplayan birer eşya”

O, savaşa, içinde bulunulan koşullara askerlerin gözünden bakar. “Yazdığım olayların hepsi gerçektir. Gerçek olan, benim yazmadığım olaylar da vardır. Çeşitli nedenlerden yazamadım onları… Askeri güçler, gazeteler birer baskı grubuydu. Baskı gruplarının en güçlüsü kimlerden oluşmuştu, biliyor musunuz? Savaşsever sivillerden, Stork Club’ün, Time ve The New Yorker dergilerinin savaşmayan komandolarından.”

Kitap, Steinbeck’in New York Herald Tribune gazetesine 1943’de yazdığı makalelerin bir derlemesidir. Kitabın aynı zamanda özel hayatında hüküm süren karmaşadan uzaklaşmanın etkisinde yazılmış olduğu da söylenebilir.10 “Askerler Londra'da geçit törenine katıldı; giydirilmiş makineler gibiydi hepsi: Heybetli, tüfekleri gibi dimdik (...) Daha düne kadar kasap, memur, veznedardılar. Ama artık kahramanlar. Birbirini tutmayan adımlarıyla yüce bayraklarının ardından ayaklarını sürüyerek yürüyorlar”.

Norbert Schultze ve Hans Leit tarafından yazılan 'Lilli Marlene' adlı şarkıya da değiniyor yazar: “Savaş şarkılarının savaşa dair olması, savaşı anlatması şart değil ki. Zaten savaş şarkılarının çoğu kadınlara ve aşka dair (…)”. Ölmek, yaralanmak askerlerin zihninde en çok yer tutan düşüncelerdir; “İlk kurşunla yaralanmak vardı. İlk kurşunla ölmek vardı. Bir de ilk kurşunun kendisine hiç değmemesi vardı. En iyisi de buydu galiba. Sonra ölmek yaralanmaktan, uzun süre acı çekmekten daha iyiydi’”.

KÜNYE: Bir Savaş Vardı, John Steinbeck, Çevirmen : Elif Ersavcı, Sel Yayıncılık, Nisan 2015, 238 Sayfa. *****


  

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!