Luigi Pirandello Biri, Hiçbiri, Binlercesi
Luigi Pirandello



Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

17.05.2016


  Editörün Notu: Bir gün karım bana "burnun eğri" deyince, başkalarının gözünden bakınca, kendimi zannettiğim kişi olmadığımı anlamaya başladım. Eğer başkalarının gözünde bugüne kadar olduğumu sandığım kişi değilsem, kimdim ben? Kendimi onların beni gördüğü gibi görmek istiyordum. Ama herkes bir başkasını, kendi dünya görüşü içinde yaratıyordu. Ama benim kendime ait bir gerçekliğim yoktu. Sahip olduğum bankaya para yatıranlar için "tefeci" idim, Paramı dağıttığım zaman "deli, deli" diye bağırıştılar. Karım için "Genge" idim. Budala ama tatlı biri. Hayatım bir oyuncak bebeğin oyununa dönmüştü. Demek içimde başkalarının gördüğü binlerce Moscado yaşıyordu. Ben "birisiydim" ama ben kimdim, kim?

  Biri, Hiçbiri, Binlercesi

  Biri Hiçbiri Binlercesi / Luigi Pirandello

http://www.derindusunce.org/

“… İnsan, etrafındaki her şeyi, kendisini bile, kendisi için bir malzeme olarak görüyor ve aslında şehirler inşa ediyorum derken kendi kendini kesip biçiyor, şekillendiriyor […] Yalnızlık her zaman size dair bir durum değildir, bazen de sizsiz olma halidir […] Gerçek yalnızlık sadece kendinizden vazgeçtiğinizde mümkündür ve sesinizden hiçbir iz kalmadığında, kendi kendinize yabancı olduğunuzda […] Yaşadığımı halen göremiyorum, kendimi bir yabancı gibi hissediyorum, yani başkalarının kendi kafalarına göre gördükleri ve bildikleri ama benim göremediğim birisi […] İç dünyanızla yaşıyor ama dış dünyada yürüyorsunuz […] Ve hayat isimler hakkında bir şey bilmez. Şu ağaç, yapraklarla süslenmiş, ne güzel. Ben o ağacım. Ağaç, bulut; yarın kitap ya da bulut olurum belki. Okuduğunuz kitap, içinize çektiğiniz rüzgar. Her şey dışarıda, serseri gibi …” …
 
Sigmund Freud insandaki gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmiş hissini sorgulayan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Garip / yabancı / tuhaf bir endişe bu. Yani örümcek korkusu ya da işsizlik endişesi gibi sebebi belli olan bir duygu değil. Korkuyorum ama neden korktuğumu bilmiyorum. Korkumun sebepsiz oluşu bana tuhaf geliyor; alışık olmadığım bir hal; kendi korkumu yadırgıyorum. Aslında bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir ev

deyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Nereden geliyor bu huzursuzluk hali? Neden insan istediklerini elde etse bile mutlu olamıyor? Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi, buz dağının görünen ucu mudur?

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığa yine insan fıtratına dair cevaplar aramak için bulunmaz bir fırsat oldu “Das Unheimliche”. Ancak Freud’un bu eseriyle yetinmedik; diğer bazı kitaplarından, tez ve konferanslarından da alıntılar yaptık ve yorumladık: 1909’da Massachusetts Clark Üniversitesi’nde verdiği konferansların derlendiği Beş Psikanaliz Dersi, 1929’da yayınlanan Mutsuzluk Kültürü(Unbehagen in der Kultur), Uygarlık, Toplum ve Din (Zivilisation Gesellschaft und Religion -1926), Bir Yanılsamanın Geleceği (Die Zukunft einer Illusion – 1927),“Kültürel” Cinsel Ahlâk ve Çağdaş Sinir Hastalığı (Die «kulturelle» Sexualmoral und die moderne Nervosität –, 1908) Totem ve Tabu (Totem und Tabu – 1912), Savaş ve Ölüm Zamanları Üzerine (Zeitgemäßes über Krieg und Tod – 1915) ve nihayet 1921’de yayınlanan Sosyal Psikanaliz ve Ego(Massenpsychologie une Ich-Analyse)



Yaşasın delilik

26.06.2013

http://kitap.radikal.com.tr

Çok eskilerde yazılmış çağdaş bir roman Biri, Hiçbiri, Binlercesi. Bireyin hâlâ baş etmekte zorlandığı sorular etrafında kurgulanmış evrensel bir anlatı.

Yaşasın delilik

Uzun zamandır yeni basımları yapılmıyordu Luigi Pirandello’nun kitaplarının. Bu nedenle yeni kuşak okuyucular yeterince tanımadılar onu. Oysa insan ruhunu derinlemesine tahlil ve tasvir eden öykü, toman ve oyunlarıyla dünya edebiyatının “büyük” sıfatıyla anılmayı hak eden yazarlarından birisidir. Biri, Hiçbiri, Binlercesi adlı romanıyla Pirandello yeniden aramızda.

Vitangelo Moscarda adlı bir mirasyedinin varoluş sorunlarıyla yüz yüze geldiğinde yaşadığı kimlik bunalımını anlatan Biri, Hiçbiri, Binlercesi Pirandello’nun son ve en önemli romanıdır. 1926 yılında yayımlanan roman daha önce 1998 yılında Telos Yayınevi tarafından Türkçeleştirilmişti.

Kahramanımız yirmi sekiz yaşında, evli, aslında hiç bir işte dikiş tutturamamış ama babasının bıraktığı servet sayesinde refah içinde yaşayan bir banker. Moscarda’nın güvenli ve huzurlu hayatı bir gün karısının dış görünüşü ile ilgili bir yorumuyla sarsılıverir. Burnunun hafifçe yamuk olduğunu söyler karısı. O zaman dek burnuyla barışık yaşayan Moscarda gözlerini aynadan ayıramaz hale gelecektir. Evet kimdir aynada kendisine bakan eğri burunlu adam? Başkalarının gözünde, olduğunu sandığı kişi o değil ise, peki ya o kimdir?

“Karşımda, hayal meyal şimşek gibi çakan görüntü bana mı ait? Tam da böyleyim, ben, dışarıdan bakınca ama ben, kendi içimde böyle mi düşünüyorum? Öte yanda başkaları için ben, aynadaki şu yabancıyım. Daha öncesini tanımadığım, başkaları için yaşayan şu, aynadaki her kimse, önce fark ettiğim, sonra kim olduğunu çıkaramadığım. Bir an düşünmesem, yaşadığını göremediğim. Sadece başkalarının görebildiği ve bilebildiği bir yabancı. Ben görebiliyor muyum, hayır.”

Pandora’nın kutusu açılmıştır artık. Moscarda sadece dış görünümü değil kimliğini, kişiliğini, ilişkilerini, geçmişini, babasını, aslında tefecilikten başka bir şey olmayan bankerlik mesleğini, zenginliği, evlilik kurumunu, kentlerin boğuculuğunu, kısacası hayatla ilgili o güne kadar doğru sandığı her şeyi sorgulamaya başlar. Bu onu yalnızlığa ve yabancılaşmaya sürükleyecektir; “Yalnız kalmak istiyordum ama bahsettiğim öyle bir yalnızlık ki tamamen, alışılmadık bir biçimde yalnız kalmaktan bahsediyorum. Sizin aklınıza ilk gelen şekliyle, sadece insanlardan uzaklaşmak değil, kendi kendimden de uzaklaştığım ve kendi kendimi dışarıdan, bir yabancı gibi seyrettiğim bir hali arzuluyordum.”

Kendisini dışarıdan seyrettikçe hayatının ne denli anlamsız ve boşa geçtiğini, “tefeciliğin” utancını, karısı Dida’nın şımarıklıklarına tahammül edemediğini anlayacak ve her şeyi terk edip gitmek isteyecektir. Bunun için öncelikle zenginliğinden kurtulması gerekir. Ne var ki toplumsal kurallar buna engel olacak ve Moscarda deliliğe sığınacaktır...

Filozofça

Pirandello’yu ilk kez sahaflardan bulduğum -1941 baskılı- Güneş ve Gölge adlı hikaye kitabıyla tanımış ve çok etkilenmiştim. 80’li yıllar. Başka kitaplarının izini sürdüğümde Varlık Yayınları’ndan çıkan Gölge Adam ve Karımın Kocası geçti elime. Sonra Altı Adam Muharririni Arıyor adlı oyun kitabı. Biraz daha derinlemesine araştırdığımda Pirandello’nun ilk çevirisinin Kanaat Kitabevi tarafından 1933 yılında yayımlanan Aptal’ı olduğunu öğrendim. Ancak bu kitap hiç geçmedi elime. Ve son olarak, Taviani Kardeşler’in Pirandello’nun dört hikâyesinden uyarladıkları “Kaos” adlı sinema filmini de sinema-edebiyat ilişkisi açısından mükemmel bir örnek olarak not etmek gerekiyor.

Pirandello’nun Vitangelo Moscarda tiplemesinin Dostoyevski’nin “Yeraltı Adamı”ndan Kafka’nın, Musil’in, Sartre’ın, Camus’nün roman kahramanlarına bağlanan çizgide bir yerlere yerleştiğini söyleyebilirim. 20. yüzyılın toplum tarafından kuşatılmış bireyinin bunaltısıdır anlatılan. Elbette İtalyan tarzı yorumlamasıyla mizahı öne çıkarıyor Pirandello. Moscarda Dostoyevski’nin öfkeli adamının parodisi sanki. Ancak parodi öğesi tartışılan meselelerin ciddiyetini ve önemini azaltmıyor.

Neredeyse bütün eserlerindeki temaları temize çekerken, Pirandello’nun tartıştığı asıl mesele gerçeğin ne olduğu, nasıl algılandığı, bunun bireylerdeki karşılığı... Böyle bir eğilimin çağın düşünce akımlarıyla, rölativite teorisi ya da Freud’un bilinçaltı öğretisiyle yoğrulduğu düşünülebilir. Ancak Pirandello’nun hikâyelerindeki bilinç ve bilinçdışı çatışması toplumsal etkenlere -ahlaka, kurumlara, değer yargılarına, maddi varlıklara- sıkı sıkıya bağlıdır.

Yabancılaşma ile ilgili tespitlerin ise varoluşçuluğun erken bir yorumu olduğunu söyleyebiliriz. Moscarda yalnızlığı gerçek kimliğini bulmak için seçmiştir; kendisine o zaman dek yön veren dış itkilerden sıyrılmak, düzene ayak uydurmamak ve böylece dehşetle farkına vardığı yabancılaşmayı aşmak ister. Ne var ki eyleme geçtiği anda karşısına dikilen toplumsal güç karşısında yegâne direniş noktası delilik olacaktır.

Çok eskilerde yazılmış çağdaş bir roman Biri, Hiçbiri, Binlercesi. Bireyin hâlâ baş etmekte zorlandığı sorular etrafında kurgulanmış evrensel bir anlatı. Kişi ve yer adlarını değiştirdiğinizde -sadece bir kredi kartı ya da telefon kattığınızda kahramanın cebine- göreceksiniz ki zaman ve mekânın önemi kalmayacak, hikâye gücünden, gerçekliğinden hiç bir şey yitirmeyecek. Şu satırlar mesela, duygularınıza tercüman olmuyor mu?

“Zaman, uzay, ihtiyaçlar. Şans, kader, kısmet; hepsi hayatın tuzakları. Peki ya siz bu hayatın içinde olmak istiyor musunuz? Sorun burada. Bir şekilde tuzağa yakalanmışsınız ve ha orada ha burada, isteseniz de istemeseniz de var olmak zorundasınız. Ve var olduğunuz sürece, içinde bulunduğunuz şeklin cezasını çekecek, sorumluluğunu taşıyacaksınız. Kaçarı yok. Katlanmak zorunda olduğunuz durum, size bir jest gibi sunuluyor. Ancak bir an katlanabileceğiniz bir şaka gibi.”

Çağdaş bireyin erken tahlilini yaparken Pirandello öykü, oyun yazarı ve romancı yanlarını bir araya getirmiş. İçe ve dışa dönük keskin gözlemlerini insana ve topluma dair donanımıyla felsefe yapmadan ama filozofça hikâye ederken yalın, düzgün ve anlaşılır bir dil kullanıyor. Mizah öğesi dilde değil anlattığı olay ve durumlarda çıkıyor ortaya. Asıl ortaya çıkansa Pirandello’nun yazarlık mertebesi...

I. Dünya Savaşı bir başka acıyı yaşatır

Pirandello’nun savaşa katılan oğlu uzun süre esir kalır. Savaş bitiminde karısının hastalığı artar, hastaneye yatırılması kaçınılmaz olur. 1925’te Mussoli’nin desteği ile Roma Sanat Tiyatrosu’nun yönetmenliğine getirilmesi maddi açıdan rahatlama sağlamakla birlikte aslında faşistlerden nefret eden Pirandello’yu daha da mutsuz kılacaktır. Bu görevlendirme bir yandan dünya çapında ün sağlarken diğer yandan anti-faşist çevrelerin tepkisine yol açar. Öte yandan faşist harekete ve faşist edebiyatçılara gizlemediği nefreti yüzünden oyunları tutucu kesimler tarafından boykota uğrar. Buna karşılık halk, özellikle Sicilyalılar tarafından çok sevilen bir yazardır. 1934 yılında ise Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Ölümünden sonra yazarın popülerliğinden yararlanmak isteyen Mussolini cenazesini ulusal bir törenle kaldırmak isteyecek ancak oğlu, babasının vasiyetine bağlı kalarak teklifi geri çevirecekti. 1934 yılında ölen Pirandello’nun bir cümleden ibarettir; “Kimse gelmesin cenazeme, cesedim yakılıp rüzgârlara ve eğer mümkün olursa, Sicilya’daki denizimize savrulsun...”

 
  Uno, Nessuno e Centomila
http://www.newworldencyclopedia.org/

One, No one and One Hundred Thousand (in orig. Italian Uno, Nessuno e Centomila) was Pirandello's last, and perhaps greatest, novel. Pirandello began writing it in 1909. In an autobiographical letter, published in 1924, the author refers to this works as the "…bitterest of all, profoundly humoristic, about the decomposition of life: Moscarda one, no one and one hundred thousand." The pages of the unfinished novel remained on Pirandello's desk for years and he would occasionally take out extracts and insert them into other works only to return, later, to the novel in a sort of uninterrupted compositional circle. Finally finished, Uno, Nessuno e Centomila came out in episodes between December of 1925 and June of 1926, in the magazine Fiera Letteraria. The search for authenticity, a predominant theme of Pirandellian narrative writing, culminates precisely in the adventures of Vitangelo Moscarda, the protagonist of this novel.

Plot summary
Vitangelo discovers, by way of a completely irrelevant question that his wife poses to him, that everyone he knows, everyone he has ever met, has constructed a Vitangelo persona in their own imagination and that none of these personas corresponds to the image of Vitangelo that he himself has constructed and believes himself to be. The reader is immediately immersed in a cruel game of falsifiying projections, mirroring the reality of social existence itself, which imperiously dictate their rules. As a result, the first, ironic "awareness" of Vitangelo consists in the knowledge of that which he definitely is not; the prelimary operation must therefore consist in the spiteful destruction of all of these fictitious masks. Only after this radical step toward madness and folly in the eyes of the world can Vitangelo finally begin to follow the path toward his true self. He discovers, though, that if his body can be one, his spirit certainly is not. And this Faustian duplicity gradually develops into a disconcerting and extremely complex multiplicity. How can one come to know the true foundation, the substate of the self? Vitangelo seeks to catch it by surprise as its shows itself in a brief flash on the surface of consciousness. But this attempt at revealing the secret self, chasing after it as if it were an enemy that must be forced to surrender, does not give the desired results. Just as soon as it appears, the unknown self evaporates and recomposes itself into the familiar attitudes of the superficial self. In this extremely modern Secretum where there is no Saint Augustine to indicate, with the profound voice of conscience, the absolute truth to desire, where desperation is entrusted to a bitter humorism, corrosive and salvific at the same time, the unity of the self disintegrates into diverse stratifications. Vitangelo is one of those "…particularly intelligent souls …who break through the illusion of the unity of the self and feel themselves to be multiform, a league of many Is…" as Hermann Hesse notes in the Dissertation chapter of Steppenwolf.

The total detachment of Vitangelo from false certainties is fully realized during a period of convalescence from illness. Sickness, in Pirandello as in many other great writers, is experienced as a situation in which all automatic behavior is suspended and the perceptive faculties, outside of the normal rules, seem to expand and see "with other eyes." In this moment the ineptitude that Vitangelo shares with Mattia Pascal and other literary characters of the beginning of the twentieth century demonstrates its positive potential and becomes a conscious rejection of any role, of any function, of any perspective based on a utilitarian vision.

Once cured of his illness, Vitangelo has a completely new perspective, completely "foreign." He no longer desires anything and seeks to follow moment by moment the evolution of life in him and the thing that surround him. He no longer has any history or past, he is no longer in himself but in everything around and outside of him.
 

One, No One, and One Hundred Thousand by Luigi Pirandello
http://www.amazon.co.uk

Who are we? Are we really who we believe we are? Or are we someone completely different than we think? Do others see us the way we see ourselves? These are questions that occupied and still occupy the minds of many ordinary people and of scores of philosophers worldwide. While philosophers necessarily take a scientific point of view on matters of identity, writers can deal with it more freely, and in fact, they do so rather often – to their own as well as to their readers’ delight. Often the philosophical aspects of a novel almost disappear under the surface of an intricate plot, but One, No One and One Hundred Thousand by Luigi Pirandello offers a direct approach. The work of the Nobel laureate 1934 centres on the narrating protagonist’s search for his only true identity which disturbs him to the point of madness and confuses his surroundings.

Luigi Pirandello was born in a country house on the outskirts of Agrigento, Sicily, Italy, in June 1867 and grew up in a well-to-do family. After having finished high school in Palermo, he began to study law and letters at the local university, but only continued his philological studies in Rome and finished them in Bonn, Germany, in 1891. Although he had been making poems already as a teenager, he dedicated himself to writing more seriously only after his return to Italy, above all after the family business was ruined by natural disaster in 1903. During his life the prolific author produced some volumes of poetry, several novels, hundreds of short stories, and about forty plays. It was above all his innovative dramatic work which earned him international fame and the Nobel Prize in Literature 1934, but also his novels and short stories were celebrated. The most notable among them are The Late Mattia Pascal (Il fu Mattia Pascal: 1904), Her Husband (Suo marito: 1911), The Old and the Young (I vecchi e i giovani: 1913), and One, No One and One Hundred Thousand (Uno, nessuno e centomila: 1926) along with his short stories and novellas republished in a 15-volume edition titled Short Stories for a Year (Novelle per un anno: 1922-37). Luigi Pirandello died in Rome, Italy, in December 1936.

The narrator and central figure of One, No One and One Hundred Thousand is twenty-eight-year-old Vitangelo Moscarda, called Gengè by his wife Dida. Thanks to his share in the bank that his father left him at his death and that is now run by his father’s partners and friends (fatherly director Sebastiano Quantorzo and brotherly legal consultant Stefano Firbo), he enjoys a good life without work in the invented Italian town Richieri. He is sure of himself until his wife jokingly tells him that his nose leans slightly to the right, when she finds him contemplating in front of the mirror one morning. He never noticed the tiny defect and the unexpected revelation pushes him into a state of self-doubt. For the first time he realises that his picture of himself differs considerably from the picture that others have of him and he becomes obsessed with the idea of laying bare his true, universal self. His task proves much more difficult than he thought. He becomes aware of the great number of people he is due to the mere fact that every person has a different opinion of him and that not one coincides with another or at least his own. He tries to shake off his idea of himself to be able to see himself in the mirror as a stranger would, but if he succeeds it’s only for split seconds. Then he includes the aspect of situation and communication into his considerations which confuses him even more because it proves that the one and only identity that he seeks doesn’t exist, can’t exist because everybody lives in a world of his/her own separated from all others. At this point he begins to put his findings to test, ie to shock his surroundings behaving in a different way than he normally would. People begin to think him crazy, but he isn’t willing to back down and resume old habits as well as roles… not even for his beloved wife.

The quality of One, No One and One Hundred Thousand as a philosophical novel through and through is striking from the first page to the last. Although it’s not a scientific treatise it requires an open as well as a very focused mind to be able to fully enjoy it. The sharp logic of the protagonist’s reasoning can make spin the head and it certainly lingers on in the mind long after having finished the book. It makes think about how we usually perceive our environment, including people, as stable and consistent with our own idea of the world although we know well enough that there use to be more sides to everything. The fact that the narrator directly addresses the reader ever again may add to the novel’s great power. Since the concept of identity proper is so complex, the plot is reduced to the necessary minimum. There isn’t much happening although the author has included several unexpected turns to show the protagonist’s growing confusion or madness. As requires the task, the main focus is on the protagonist himself and his considerations, while all other characters of the story, including his wife Dida whom he loves, remain rather flat and colourless: their true selves are out of his reach. Since I read the Italian original, I can say little about the language except that it didn’t give me too much trouble to understand what the author wished to say although 88 years after the first release of the novel some of the vocabulary or at least the spelling seem to be a bit outdated.

Reading One, No One and One Hundred Thousand was quite a special experience for me, namely slightly disturbing and enjoyable at the same time. However, as regular readers of my blog know, I have a bit of a bent for the philosophical and therefore delighted in the read. Someone who is convinced that everybody sees the world through the same – objective – eyes (and I know people who do!), might not enjoy at all reading this great novel… and the more warmly I recommend it to every such person. It’s not an easy read, but marvellously thought-provoking.


JAMES B CHESTER
AUGUST 2, 2014
One, No One and One Hundred Thousand by Luigi Pirandello

One, No One and One Hundred Thousand by Luigi Pirandello took a long time to get through, even at 160 pages of very short chapters. (There are 63 chapters in the book, which is translated by William Weaver.)

The story has an unreliable narrator, which is either part of the problem or part of the fun, depending on one’s personal tastes I suppose. (I like an unreliable narrator now and then, myself.) The narrator of One, No One, and One Hundred Thousand, Moscarda, Genge to his wife, has come to the realization that no one knows who he really is. Everyone he knows sees him in such a different light, that if they were to describe him to each other, none of them would know who was being discussed. In fact, Moscarda himself no longer recognizes himself in their eyes at all. He has even begun to question his own interpretation of who he is. The man he sees in the mirror is not someone he recognizes anymore. Confused? So was I, but then so is the narrator.

Moscarda’s relationship with his wife sums things up fairly clearly. Moscarda’s wife calls him Genge, and has created a version of Moscarda that she loves. Genge is handsome, caring, dotes on her, is a bit absent-minded, but very, very loving–her ideal husband. The novel’s central conflict comes from Moscarda’s realization that the Genge his wife has been in love with has nothing to do with him. In fact, he becomes jealous of the man she thinks she is kissing when she kisses him. Who is this Genge that his wife loves? Not Moscarda. When he finally tells his wife that she does not know the real him, and tries to reveal the his true self to her, she finds she does not want Moscarda at all. She loves Genge and wants him back. So she leaves him.

This is not an easy situation to get one’s head around. The fact that the narrator may be the clearest thinker in his village or may be going slowly crazy, does not make the book any easier to follow. Still, I enjoyed the struggle. The situations Moscarda ends up in are often comic and suited my sense of humor, at least what I think my sense of humor is. That makes One, No One & One Hundred Thousand a love/hate book. I expect more people will hate it than love it, but there are probably many people out there who’ll find it has much to say to their experience. Maybe 100,000 people, maybe just the one, me. After all, if you live long enough, there will surely come a morning when the face you see in the mirror is just not the same one you saw the day before.

This review makes me want to re-read this book. I first published this review on my old blog, Ready When You Are, C.B. back in the early autumnof 2008. I’ve been slowly migrating my old reviews over to this new site.

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!