Bir Parmak Bal
Ian McEwan
Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

27 Ağustos 2014

  Editörün Notu:  İkinci Dünya Savaşı sonunda kutuplara ayrılan dünyada savaş içten içe kültürel alanda devam etmektedir.  İngiliz istihbarat servisi M15, yazarları farkında olmadan devlet eliyle toplum mühendisliği yapmaya yönlendirir.  Bir kaç boyutlu olan roman casusluk, edebiyat, aşk temalarını ustalıkla işler.   Booker Edebiyat Ödüllü Ian Mc Ewan yazarın kitabı bir kadının ağzından kaleme alması da çok etkileyicidir.

 

Ian McEwan'dan "Bir Parmak Bal"
Eray Ak/Cumhuriyet Kitap Eki
Yayınlanma tarihi: 10 Mart 2014 Pazartesi

http://www.cumhuriyet.com.tr

Türkçede birçok kitabı bulunan Ian McEwan, yeni yayımlanan "Bir Parmak Bal"la tekrar okuyucu karşısında. McEwan romanda kurduğu ilişkiler yumağının içinde, bir araya gelmeyecek denen uçları aynı çatı altında buluşturarak, hem edebiyat-siyaset ilişkisi üzerine önemli sorular soruyor hem de elden bırakılamayan bir aşk ve casusluk öyküsü anlatıyor.

SOĞUK SAVAŞIN EDEBİYAT CEPHESİ

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD ve SSCB arasında tüm dünyanın yakından tanık olduğu, hatta bizzat yaşadığı “soğuk savaş” dönemi hakkında anlatılan çok hikâye var. Yalan haberler, karalama ya da kendini yüceltme amaçlı yapılan propagandalar, haber toplama faaliyetleri, casus maceraları, gizli servisler… Saymaya kalksak eminim sonu gelmez. Bunların yanında, insan yaşamına etki noktasında taşıdığı önemi de var tabii soğuk savaşın ve bu olayların. Tarihte gerçekleşenlere bu yönüyle baktığımızda daha da yara almış bir dünya çıkar karşımıza. Her savaşta olduğu gibi devletlerin yaptığından insanlar etkilenir bu hikâyelerde. Ancak bu soğuk savaş döneminin etkileri yıllar boyu devam etti. Bu da demek oluyor ki insanlar yıllar boyu korku atmosferini iliklerine kadar hissetti. Günümüzde bile en küçük sürtüşmede akıllara geldi soğuk savaş yılları. Tekrardan başlama ihtimali ise dünyaya korku saldı.

ÜÇ BENZEMEZ: GİZLİ SERVİS, EDEBİYAT VE AŞK
Birçok yazar gibi çağdaş İngiliz edebiyatının önemli isimlerinden, dünyada olduğu kadar Türkiye'de de okunan Ian McEwan da bu konu üzerine kalem oynattı. Yazarın bundan birkaç yıl önce yayımlanan romanı Masumiyet ya da Özel İlişki'yi hatırlayanlar olacaktır. McEwan bu romanında, İkinci Dünya Savaşı sonrası devam eden soğuk savaş yıllarında, bu soğuk savaşa hizmet etmek amacıyla hazırlanan bir projede yer almak üzere Berlin'e giden "katıksız" bir İngilizin, dış dünyaya ilk adımını ve bu adım çevresinde gelişen olayları anlatıyordu. Romanın kaharmanı Leonard'ın Berline'e gidiş nedeni ise tarihtede de kendine yer bulan, "Altın Operasyon" diye adlandırılan bir tünelle Doğu Almanya'nın telefon hatlarına girmek için kazılan devasa tüneldi. O dönem üzerine hikâye bitmez ya, bu da onlardan biriydi işte. McEwan, romanda bir aşk ve cinayet hikâyesi çevresinde, bu yılları çok vurucu biçimde anlatmıştı bize.

Ancak bu döneme dair McEwan'ın anlatacakları bitmemiş ki yeni yayımlanan Bir Parmak Bal'la tekrar çıktı karşımıza. Bir Parmak Bal, yazarın bir önceki romanında anlattığı dünyanın bir adım ötesinin resmini çiziyor ve soğuk savaşın kültürel cephelerde nasıl işlediğini gözler önüne seriyor. 1970'lerin İngilteresi'nde, ülkenin gizli servislerinden MI5'ın bir projesi kapsamında, yazarların, farkında olmadan devlet çıkarları doğrultusunda kalem oynatmaları sağlanacaktır. Projenin adı da "Bir Parmak Bal". Yazarlar, bu projeye göre, hissetmeden İngiliz istihbaratına hizmet etmeliler. Romanın omurgası bu proje üzerine kurulsa da McEwan'dan daha fazlasını bekleyebiliriz. McEwan da bu beklentilerinizi boşa çıkarmaz genelde. Aşk da var romanın içinde, bir aile hikâyesi de ama her şeyden önce bir kadının hikâyesi Bir Parmak Bal.

Ancak bu noktada sorulması gereken bir soru var: Gizli servis, aşk ve edebiyat bir araya gelir mi? Gelirse de bu bileşimden güçlü bir hikâye çıkabilir mi? Bir araya gelmesi zor bir bileşim burada bahsedilen, evet: Gizli servis, aşk ve edebiyat. Ancak söz konusu yazar McEwan ise bu üç benzemezden güçlü bir hikâye çıkacağını ummak boş hayal olmaz.


İLİŞKİLER YUMAĞI
"Bir kadının hikâyesi," diye yukarıda söylenmişti Bir Parmak Bal için. O kadının adı ise Serena Frome. Cambridge'in matematik bölümünden mezun, zeki ve güzel bir kadındır Frome. MI5'ta işe alındığında ise beklentilerinin altında bir iş dünyasıyla karşılaşır. Görevi, dosya tanziminden öteye gitmez. Ancak yaşamını değiştirecek bir başka özelliği daha vardır: Haftada üç dört kitabı bitirebilecek nitelikte bir edebiyat okurudur. Bunun yanında okudukları üzerine önemli çıkarımlar, değerlendirmeler yapabilecek bir zekâya da sahiptir. İşte bu özelliği, iş yerinde yaşadığı karışık bir aşk hikâyesiyle patronlarının dikkatini çeker ve soğuk savaş için önemli görülen bir operasyonun içine dahil edilir. Görevi; Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelere karşı tavır alan, geleceği parlak genç bir İngiliz yazar adayı keşfetmek, sonra da ona burs sağlayıp yükselmesini sağlamaktır.

"Adım Serena Frome ('Fruum' diye okunur) ve bundan yaklaşık kırk yıl önce İngiliz güvenlik servisi tarafından gizli bir göreve atandım. Teşkilata katıldıktan on sekiz aysonra itibarı yerle bir olmuş ve sevgilisinin hayatını ahvetmiş biri olarak işimden sepetlendim. Gerçi sonunu hazırlamada sevgilimin kendi parmağı da yoktu denemez."

Operasyon kapsamında Serena Frome'un bulduğu yazarın adı ise Tom Haley olacaktır ve aralarındaki ilişki, Frome'un gizli görevi bağlamından çıkıp bambaşka bir seviyeye taşınacaktır. Kahramanımız, sıradışı öykülerini okuyup etkilendiği bu genç adama gittikçe daha fazla kapılacak ve bir süre sonra aralarındaki ilişki aşka dönüşecektir. İşler Haley açısından oldukça yolundadır. Yıllardır beklediği, düşlediği fırsat ayağına gelmiştir ancak işin diğer yüzünde olaylar bambaşka ilerlemektedir. Serena'nın, görev dışında yaşadığı bu ilişki, onun MI5'taki konumunu olumsuz etkileyecektir. Bunun yanında, geçmişten gelen ve sürpriz bir şekilde MI5'ta da karşısına çıkan ilişkisi de Serena'yı bulunduğu kurumda zora sokacaktır.

Ian McEwan, bu ilişkiler yumağının içinde ise bir araya gelmeyecek denen uçları aynı çatı altında buluşturarak, hem edebiyat-siyaset ilişkisi üzerine önemli sorular soruyor hem de elden bırakılamayan bir aşk ve casusluk öyküsü anlatıyor.


KADININ TOPLUMDAKİ YERİ
Sıkı bir araştırmanın ürünü Bir Parmak Bal. Cümle aralarında dönemin siyaset algısına, gündelik akışa, hatta gazete haberlerine kadar birçok öğe katılıyor yaşanılan dönemi anlamlandırma adına. Bu da romanın gerçeklik katmanına önemli bir katkıda bulunuyor. Her ne kadar kurmaca bir hikâye olsa da okuduğumuz, araya salınan bu küçük gerçeklik unsurları, romanın havasını da değiştiriyor bir anlamda.

Tüm bunların yanında, bir kadının, zamanın İngilteresi'nde toplumsal ve sosyal yaşamdaki yeri hakkında da önemli ip uçları veriyor roman bize. Serena Frome, Bir Parmak Bal'ın baş kahramanı ama bu romanın da dışına taşabilecek güçte bir karalter. Her ne kadar tumtutraklı, hepten erkek işi olarak görülen bir meslek edinmiş olsa da kendine, öncelikli olarak "kadın" kimliği üzerinden tutunmaya çalışıyor yaşama. Bu da dönemin kadına bakışının ne yönde olduğuna dair gerçekçi bir tabloyu izleme fırsatı veriyor bize.

İncelikli işlenmiş bir kurgu McEwan'ın son romanı. Kurgunun içinde ilerlerken önümüze çıkacak her taşa dikkat etmemiz gerekiyor çünkü hiçbir şeyi, sadece hikâye içinde var olsun diye kullanmamış yazar. Hikâye içinde kullandığı bir taşsa eğer, bilmemiz gerekir ki o taş romanın bir sayfasında mutlaka ayağımıza dolaşacak.

e.erayak@gmail.com
Bir Parmak Bal/ Ian McEwan/ Çeviren: Duygu Akın/ Yapı Kredi Yayınları/ 368 s.


Cinsel politikaları anlamak ister misiniz?

Katie Roiphe 26-02-2014
http://www.sabitfikir.com/

Uyarı: Bu makalede Ian McEwan’ın Bir Parmak Bal romanında yer alan önemli bir sürprize yer veriliyor. Söz konusu açıklamadan önce uyarıyla yine karşılaşacaksınız.


Erkek romancılar tarafından yazılmış, zengin hayal gücünün ürünü, muhteşem kadın kahramanlardan yana bir kıtlığımız yok (Gustave Flaubert’in Madam Bovary’sini, Henry James’in Bir Kadının Portresi’ni, Norman Rush’ın Çiftleşme’sini veya Ian McEwan’ın Kefaret’ini düşünelim mesela) ama kadın kahramanlar hakkında yazmak hakkında yazan erkek romancı örneği az.

Ian McEwan, şaşırtmacalı ve okuyucuyu cezbeden yeni romanı Bir Parmak Bal’da, “kadının bilincine nüfuz eden (ya da bu örnekte, bir kadının bilincine haneye tecavüzle giren) erkek yazar” gibi karmaşık bir konuyu ele alıyor.

İnsan henüz baştan itibaren yazarın ana karakteri Serena Frome’la ilgili bir huzursuzluk hissediyor. MI5’ta alt kademe casus olarak çalışan Serena, biraz yumuşak başlı, biraz budala, biraz yavan, bir erkek yüzünden kazara içine düştüğü ve bir başka erkek yüzünden ayrılamadığı işine olan ilgisi açısından da biraz umarsız biri. “Yaz mavisi gözleri” ve “eski moda yavruağzı- krem görüntüsüyle” romantik bağlılıkları ve güzel saçları olan bir varlık. Heyecanlı, cesur ya da karmaşık kadın kahramanlarımızdan alışık olduğumuz gibi heyecanlı, cesur ya da karmaşık değil. Sıradışı kariyerinde bile bir bağımsızlık, bir başkaldırı, bir kıvılcım unsuru eksik. Peki, kim Serena Frome, diye düşünmeden edemiyor okuyucu. Ve neden okuyoruz onun hikâyesini?

Serena duygusal yakınlık duyduğu ana karakter Tom Haley’yi, yeni yeni yükselen genç romancıyı, kendisinin casus olduğunu ve teşkilatın fon sağladığı bir vakfın parasıyla onu işe aldığını gizleyerek kandırıyor. Ancak asıl kandırmacası bir kandırmacadan çok, kadınsı bir hata, bir kaybetme korkusu, bir kaçırılan doğru an meselesi. Gençliğinde kendisi için söylediği gibi “Fethedilmeyi bekleyen, yontulmamış zevklere sahip, boş kafalı bir kız” o ve bu özelliklerini pek de aşmış görünmüyor. Kısacası insan bu karakterin kendi yaşamı ve dönemine dair bir kitap dolusu tahlili sürdürmekte biraz zayıf kalacağını hissediyor. Ancak nihayetinde anlaşılıyor ki McEwan, evirip çevirdiği, amansızca tahlil ve ifşa ettiği bu zayıflığın, bu kadın bilinci fantezisinin bir gerçeğini ortaya koymuş; tüm bunlar aslında bir erkeğe ait…

Tom Haley’nin kadınlar hakkındaki gizil duyguları ya da fikirleri, yazdığı hikâyelere kaçamak göz atma şansını yakaladığımızda aydınlığa kavuşuyor. Mücevherimsi karanlığı ve tematik hassasiyetiyle McEwan’ın ilk dönemiyle çarpıcı benzerlikler gösteren öyküler bunlar (bkz. yazarın 1978 tarihli öykü kitabı, Çarşaflar Arasında). Yapılan yorumların hepsi fantezinin saptırılması üstüne; bir erkeğin kafasındaki kadın anlayışının, o kadına benzeyen herhangi bir şey üstündeki korkutucu hakimiyeti üstüne; ve aşkın ürkütücü kandırmacalarıyla kendini aldatmalar üstüne rahatsızlık veren yorumlar...

Örneğin Haley bir mağaza vitrin mankenine delice âşık olup onu evine getiren ve onunla yattıktan sonra mankenin evdeki hizmetli kadınla girdiği hayali ilişkiyi kıskanarak onu parçalayan bir adamın öyküsünü yazıyor: “Kadının suçu Carder’ın ona pervasızca bahşettiği güçteydi. Hüsran dolu aşkın tüm vahşiliğiyle girdi onun içine, parmaklarını boğazına doladı o gelirken, ikisi de gelirken. İşi bittiğinde kadının kolları, bacakları ve kafası gövdesinden ayrılmıştı. Carder onları yatak odasının duvarına fırlattı. Her bir köşeye dağılmıştı şimdi, paramparça bir kadın gibi."

Okuyucu sunulan kışkırtıcı parçalar yerine hikâyenin tamamını okumak istiyor ama kapanışla yetiniyoruz. Aynı anda hem tuhaf hem moral yükselten hem de kaygılandıran bir son bu: “...çünkü o, sıradan biri olarak, muhayyilenin muhteşem gücünü kendi kendine keşfettiği halde olup bitenleri düşünmemeye çalıştı. İlişkiyi bütünüyle aklından çıkarmaya karar verdi ve kompartımanlara ayrılmış zihnin verimliliği sayesinde başarıya da ulaştı. Hermione’yi tamamen unuttu. Ve bir daha asla öyle dolu dolu yaşamadı.”

McEwan romanın meta-dokusunu parçaladığında ise bir aydınlanma ânı yaşıyoruz (bunun ne olduğunu bilmek istemiyorsanız, bu noktada yazıyı okumayı bırakın): Serena’nın hikâyesini baştan beri Tom Haley yazmış. Bu ifşa okuyucuya (bu tür şeylerde olduğu gibi insanı bir miktar çileden çıkarmak yerine) epey bir tatmin yaşatıyor. Nedeni ise akıl oyununun büyük bir incelikle işlenmiş olması; mükemmel ya da ideal kadının, yani akıllı ve hassas adamın o ilkel eşlikçisinin nasıl olması gerektiğine dair o ince, kırılgan fikrin bir anda odağına oturması. Baştan beri neyi okuduğumuzu görüyoruz bir anda. Diğer bir deyişle bu yumuşak başlı, hoş, neşeli, hafif bön kadın aslında bir erkeğin kadın fantezisi... Romanın o huzursuzluk ve bir miktar rahatsızlık veren esrarı çözülüyor. Serena aslında bazı açılardan, anlatılan hikâyedeki o mağaza mankeni.

Haley, Serena’nın yaşattığı kandırmacayı sanat olarak ortaya koymak amacıyla onun hakkında bir roman yazmaya karar verdiğinde, bir yazar olarak kadının bilincine girmesi gerektiğine de karar vermiştir: “Kendi bedenimden çıkıp seninkine girmem gerekiyordu. Tercüme edilmem, bir travesti olmam, kendimi senin eteklerine, topuklu ayakkabılarına, külotlarına sığdırıp parlak beyaz çantanı askısından asmam gerekiyordu. Omzuma asmalıydım. Sonra da senin gibi konuşmaya başlamalıydım.” Ancak bu çaba, tam da olması gerektiği üzere, yetersiz kalır; Haley’nin kendi kırılganlıkları, ümitleri ve kibriyle gölgelenir. Nihayetinde aradığı kendisidir aslında.

Haley’nin sözleriyle, “İşim, kendimi senin bilincinin prizmasından geçirerek yeniden yapılandırmaktı” ve bizler işte bu noktada erkek romancının arzularını hissediyoruz; kadın kahramanın neredeyse tapınmaya varan abartılı hayranlığı, erkeğin fiziksel özelliklerini durmaksızın takdir edişi, entelektüel beğenilerinin erkeğinkine küçük düşürücü derecede boyun eğişi… Meseleyi takdir edecek kadar zeki oluşu ama erkeğin entelektüel üstünlüğüne meydan okuyacak kadar zeki olmayışı… İlişkinin ilk safhalarında şöyle diyor kadın: “Spenser’ın şiirine hayrandı ama benim henüz ona hazır olduğumdan emin değildi.”

Erkek yazarın hassas olanı, sanatsal yatkınlığa, entelektüel derinliğe sahip olanı bile kadını, kadının kendisini göreceğinden farklı bir şekilde görüyor. McEwan’ın incelemeye yatırdığı aradaki bu uçurum gerçekten devasa ve akıllara durgunluk verici nitelikte. Ve eğer cinsel politikaları anlamayı sahiden istiyorsak, ironik blog’lar, Caitlin Moran ve sahte sosyoloji okumak yerine bunun gibi romanlardan daha çok okumalıyız.

McEwan’ın üstkurmaca hilesi, bastığı zemini okuyucunun ayakları altından çekişi hayli ilginç, çünkü okuyucudan romanı yeniden okumasını, yeniden düşünmesini, romanın yeniden üstünden geçmesini istiyor. İnsanın aklı şu tür satırlara geri gidiyor: “Akşamın erken saatlerinde Tom sessizce odaya girdi, yanıma uzandı ve benimle yine sevişti. Muhteşemdi.” Karakterin aslında bir erkek romancının hayalindeki kız arkadaş olduğunu, erkeğin düşü olduğunu anladığımızda capcanlı ve rahatsızlık verici bir biçimde aşkın yalanlarıyla, başkalarını zihnimizde canlandırış ve kurgulayış şekillerimizle, onlar adına onların kafasına yerleştirdiğimiz fikirlerle, erkeklerin kadınlara yönelik çoğu zaman gizli hor görüleriyle yüzleşiyoruz. Bir Parmak Bal uzun süre üstüne düşünebileceğiniz, zihninize takılıp size rahatsızlık verecek bir kitap, ama iyi anlamda. Bu noktada aklıma Serena ile Tom arasındaki bir konuşma geliyor: “…hilelerden hoşlanmadığımı, hayatın bildiğim şekliyle yeniden yaratılarak sayfalara taşınmasını sevdiğimi söyledim. O ise hilelere başvurmadan hayatın sayfalarda yeniden yaratılamayacağını ileri sürdü.”
Çeviren: Duygu Akın

 

  Ian McEwan Casuslarla edebiyatın yolunu kesiştirdi

 http://www.sabah.com.tr

KAYA GENÇ 15.03.2014


İngiliz yazar Ian McEwan, 1970'li yılların Londrası'nda geçen ve edebiyatla ve istihbarat dünyasını bir hikaye eşliğinde anlattığı Bir Parmak Bal adlı kitabında, sadık okurlarına kendi yaşamından da ipuçları veriyor

IAN McEwan'ı neden bu kadar seviyoruz? Bu ay Türkçesi yayımlanan Bir Parmak Bal romanının da hatırlattığı gibi farklı türlerde kitaplar yazmaktan çekinmediği, yeni yollarda yürümekten korkmadığı, yeni denizlere açılmaktan ürkmediği için mi? Bugüne kadar yayımladığı 12 roman, üç hikaye kitabı, dört senaryo, bir libretto, bir oratoryo, bir tiyatro oyunu ve iki çocuk kitabının ortak temaları ve üslubu nedeniyle mi? Üretkenliği ve yazarlık enerjisi mi onu bu kadar sevmemizi sağlayan özelliği, yoksa tutarlılığı ve sebatı mı? 1948'de dünyaya gelmiş McEwan. İşçi sınıfına mensup, askerlik mesleğini icra edip orduda yükselen bir babanın oğlu. Çocukluğunun mühim bir kısmı gezerek geçmiş. Onu Libya'da, Singapur'da, Almanya'da şehir şehir yolculuklar yapan, bu esnada kendi benliğini oluşturmaya çalışan, meraklı bir çocuk olarak hayal edebilirsiniz. İngiliz edebiyatı eğitiminin ardından East Anglia Üniversitesi'nin meşhur yaratıcı yazarlık programına kaydolmuş, buradan mezun yazarların en yaratıcılarından biri olmuş.

YAZARIN İŞÇİLİĞİ KUSURSUZ

Gerçekten de McEwan'ın romanlarındaki işçiliğin ne kadar kusursuz olduğunu fark etmemek güç. Türk okurunun en sevdiği kitabı olması muhtemel Kefaret'te, anlatılan hikaye kadar anlatanın sesi de önemli. 2007'de Keira Knightley'nin başrolde olduğu bir filme de uyarlanan kitap, 13 yaşında bir kız olan Briony Tallis'in dünyasını resmediyor. 1935'te bir malikanede başlayan hikayede olup bitenleri okurken, Briony'nin sıradan bir kız olmadığını, kitapta çok daha hayati bir rolü olduğunu ancak romanı bitirince idrak ediyorduk. McEwan'ın başarısı da romanın ince ince inşa ettiği yapısındaki bu tür oyunları gizleyebilmesinde, Kefaret'i pek çok farklı düzeyde ilginç bir roman yapabilmenin ilginç bir yolunu bulabilmesindeydi.

Bana en sevdiğim McEwan romanını sorsalar, Amsterdam'da Düello derdim. Bu kitabın başında, Molly isimli bir kadının cenazesinde bir araya gelen üç erkek karakterle tanışırız. Üçü de Molly ile ilişki kurmuş bir siyasetçi, besteci ve gazeteci... Kitap bu üç erkeğin arasındaki gerilimli ilişkiyi resmediyordu ve McEwan birbirinden çok farklı dünyalara ait bu üç karakterin zihnine giriyor, kişisel ve kamusal hayatlar arasında gidip gelen bir roman yazmak gibi zor bir işin altından başarıyla kalkıyordu.

Londra'nın en pahalı semtlerinden Fitzrovia'da Irak'ın işgaline karşı düzenlenen protestoların ortasında başlayan Cumartesi isimli romanı ise pek çok McEwan okuru için bir hayal kırıklığı oldu. Kitabın kahramanı Henry Perowne isimli bir beyin cerrahıydı. Perowne'un perpsektifinden dünyaya bakarak hem dünyada yaşanan çılgın savaşların ve haksızlıkların ardında bir anlam kırıntısı bulmaya çalışıyordu McEwan, hem de inançsız biri olan Henry'nin teolojisini yapmaya girişiyordu.

Benzer şekilde toplumsal tartışmayla kişisel meseleleri birlikte ele aldığı romanı Solar'da ise, yine bir bilim insanının, bu defa Nobel ödüllü bir fizikçinin tüm hayata bir bilim insanının hırslarla bakmasıyla ince ince alay ediyordu. Bilim dünyasını ve küresel ısınma konusudaki tartışmanın aldığı boyutları makaraya alan bu romanda yazarın alametifarikası olan oyun, şefkat, merak duygularının eksikliği hissediliyordu.

 Kısacık, 166 sayfalık bir roman olan Sahilde ise bu iki kitabın bir antitezi gibiydi. 1962'de Chesil Sahili'ne yakın ufak bir otelde balaylarını geçiren bir çiftin ilişkilerine odaklanan Sahilde'de McEwan cinsellik gibi çetrefilli bir konuyu tüm açıklığıyla inceliyordu.

Yeni yayımlanan Bir Parmak Bal ise 1970'li yılların Londrası'nı, edebiyat ve istihbarat dünyalarını çok ilginç bir hikaye eşliğinde anlatıyor. Kitabın kahramanı Serena Frome, İngiliz istihbarat teşkilatı MI5'da çalışıyor. Amacı, genç bir romancı olan Thomas Haley'i çaktırmadan İngiliz devletinin ideallerini yayan birine dönüştürmek. McEwan'ın kendi gençliğinden izler taşıyan bir adam Haley. Romanı kişisel, güzel ve ilginç kılan unsurların başında bu özyaşamöyküsel nitelik geliyor. McEwan, tıpkı Amsterdam'da Düello'da olduğu gibi farklı dünyaları, istihbarat ve edebiyat dünyalarını bir araya getiriyor ve ortaya daha önce çok rastlamadığımız bir karışım çıkarıyor. Bir Parmak Bal yaratıcısını sevmeye devam etmeleri için okurlarına pek çok yeni neden veren bir roman.


 Spying with McEwan’s eye
In a new book, MI5 sets its sights on a writer who has interesting parallels to the author’s life

Mike Doherty

August 17, 2012

Spying with McEwan’s eye
Zoe Norfolk


From the patio of the Italian restaurant in London where Ian McEwan has chosen to chat about his new spy novel, Sweet Tooth, one can just about read the blue plaque on a building that declares, “Ian Fleming lived here.” His latest book mentions the James Bond author—but the connection, he insists, is coincidence.

McEwan’s life seems full of happenstance. His blue-grey eyes glinting under his defiantly wispy grey-white hair, he recounts how he had to change the name of Tom Healy, a major character in Sweet Tooth, a lecturer in English at the University of Sussex, when his lawyers discovered an English lecturer at Sussex of the same name.

Shortly thereafter, McEwan was invited to the university (where he graduated with a B.A. in English in 1970) to accept a medal. “I was introduced to Tom Healy, because he was going to give the citation. It was an amazing series of coincidences.”

Some say such unlikely events recall his own novels, which include the Booker Prize-winning Amsterdam (1998), the Second World War novel Atonement (2001, filmed by Joe Wright in 2007), and the unsettlingly comic climate-change tome Solar (2010).

But the 64-year-old author disagrees. Take the 2002 appearance of his long-lost brother David Sharp, a bricklayer, who was given up for adoption at a train station six years before McEwan was born to the same parents. “It seemed to me much more the sort of thing that happens in a Dickens novel than one of mine. I suppose if they’re referring to various high-paced, dark moments, then I’d understand it.”

McEwan’s books are famously rife with jarring incidents of violence—in the late ’70s, he was saddled with the nickname “Ian Macabre”—although his themes have steadily become more universal. In Britain, reporters often call on him to speak about issues such as climate change and euthanasia. Louise Dennys, his Canadian editor, says it’s because of “his willingness to engage with the world—in his own fairly quiet way. He’s not only steadfast; I think he’s enormously courageous.”

When McEwan was awarded the literary Jerusalem Prize in 2011 “for the freedom of the individual in society,” he travelled to Israel to accept the prize in person, despite what he describes as “huge pressure” from writers to editorialists to professors. “I was just shocked that he would go,” says his American editor, Nan Talese, “because it didn’t seem like the kind of thing Ian would do, but in fact what he said was marvellous. He used it as an opportunity to speak out for fairness.”

He donated the $10,000 prize money to a charity through which Israeli and Palestinian combatants speak about the consequences of violence, and retreated to London to write Sweet Tooth. “I came back from Jerusalem and said to myself, ‘I’m now not going to poke my nose into anything at least until this is finished.’ So I stayed out of everyone’s way.”

But McEwan isn’t the kind of writer who’ll just park himself in front of a computer and make everything up. In researching 2005’s Saturday, which details a day in the life of a neurosurgeon, he shadowed a surgeon, and became so knowledgeable he once explained a procedure to two med students in an operating theatre who thought he was a doctor. Solar arose in part from a trip he made to the Arctic to observe the effects of climate change.

For Sweet Tooth, whose narrator, Serena Frome, is recruited into the domestic British intelligence agency MI5 from Cambridge, he quizzed Dennys, who was approached by MI6 (the foreign intelligence service) in 1972. “The last thing you wanted to do, being a total hippie, was be involved,” she says. John le Carré (a.k.a. David Cornwell), who worked for MI5 and MI6, also offered him his observations of the spy process. “I wrote to him and said, ‘Listen, what you told me is so good that surely you want to use it,’ and he said, ‘No no, please have it. It’s yours.’”

In Sweet Tooth, McEwan’s spy, Frome, is assigned to help advance the career of Tom Haley via the work of an ersatz “foundation” set up by the agency because they’ve decided his work is anti-Communist and supports their cause. The idea seems far-fetched, except that there were literary magazines secretly funded by the CIA, including Encounter, to which McEwan contributed a story. At the time, he wasn’t aware it was a propaganda tool, but now he grimaces. “I should have known. I don’t think I got paid, so it didn’t come up. There were many writers who shrugged and said, ‘Fine. We’re in a cultural war, and we’ll get our money from wherever we can get it.’ ”

Haley has other parallels with his author: the stories he writes are subtly changed tales from McEwan’s own 1978 collection, In Between the Sheets, and a post-apocalyptic novella is derived from an abandoned novel of McEwan’s. “There was a sort of gaminess with that,” McEwan admits, as a waiter sprinkles Parmesan over his ravioli. “And other little thoughts of mine I’ve given to Haley: the way he bridles at Serena’s automatic assumption that Cambridge is a superior place to Sussex, somewhat drawn from my own experience of being turned down at Cambridge because I fluffed the interview.”

Though the plots of earlier works such as The Comfort of Strangers and Black Dogs involve malign forces and characters, the murkiness of Sweet Tooth makes it harder for a reader to assign blame or offer sympathy. “Often in moral systems,” he says, “norms get defined by the immediate behaviour around you, rather than by some abstract principle. Serena does a terrible thing: travels to Brighton, meets a young man, whom she immediately fancies, but immediately starts telling him lies, and yet it’s sort of acceptable within the terms in which she’s operating.” Perhaps there’s an element of fantasy when McEwan doesn’t make Frome an out-and-out villain: “No beautiful girl ever came into my room and offered me a stipend—maybe I just wished that had happened.” But many years later, in 1994, he was interviewed by the woman he would later marry—Annalena McAfee, who was writing for the Financial Times. “I was six months into a terrible divorce, and she assumed I was a happily married family man—and then I asked her out to dinner a few days later.”

The pair are selling their London house and moving full-time to the country near Oxford, where he will have immediate access to the rural England where he takes long country walks that help generate the ideas for his books. According to Talese, “A lot of [writers of] his generation do put themselves out [there in the public], but I think that the public comes to Ian; I don’t think he searches them out.” Among McEwan’s famed friends and contemporaries are Salman Rushdie, whom he sheltered briefly during the fatwa declared by Iran after the 1988 publication of The Satanic Verses. “I think I would have just headed off to remote northwest Scotland, come back when everyone had forgotten who I was,” McEwan says. “He really did fight his corner, and made it everyone else’s corner.” Then there’s author Martin Amis, who appears briefly as a character in Sweet Tooth. In one episode, Amis reads a hilarious excerpt from his work onstage in Manhattan; Haley follows with a morbid passage and bombs.

After lunch, in a cab on the way to his publisher’s office, McEwan says the scene was based on a reading they did together years ago. “Martin read first, and people were rocking in their seats, and I was going to go and read something pretty dark.” The moderator, Christopher Hitchens, “put his hand on my shoulder and said, ‘No, don’t go on yet—I need to talk them down.’ ”

In Random House’s lobby, McEwan sees a display copy of Sweet Tooth and jokingly asks the receptionist if she’ll move it closer to Fifty Shades of Grey “so some of its sales can rub off on me.” But having sold more than four million books, he is one of the few writers who can restore an avid reader’s faith in the popular potential of “literary” fiction. Part of his success stems from his underrated insight into human psychology and emotion. “I think where he is most powerful is in the intimate moments,” says Canadian novelist Camilla Gibb. “Some of those tensions in intimate relations [between his characters] reflect tensions in the wider world.”

As he prepares to retreat to the country, McEwan affirms that he won’t just hide away: “I want to stay in the current of my friends and family,” he says. “I’m convinced that real happiness is other people.”

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!