Italo Calvino
Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu
Italo Calvino
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

http://en.wikipedia.org/wiki
http://www.amazon.com/
http://www.ece.cmu.edu/
 
Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu - Italo CALVINO

HÜSEYİN VELEVOĞLU

 
Italo Calvino’nun romanı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’nun yeni çevirisi hakkında bir yazı okumak üzeresin. Rahatla. Dikkatini okuduğun yazıya iyice bir ver. Diğer tüm düşünceleri at kafandan. Bırak çevrendeki dünya kararıp gitsin. En iyisi kapıları kilitle; yan odada siyasetten, davalardan bahseden TV’nin sesini duymak zorunda kalırsın yoksa.

Okuduğun eleştiri yazısı 22 bölümlük bir kitaptan, post-modern edebiyatın en önemli romanlarından birinden bahsediyor. Kitabın ilk bölümü ve üçüncü, beşinci, yedinci ve dokuzuncu ve on birinci bölümleri bir okurdan, Okur’dan bahsediyor: ona, tıpkı biraz da şimdi okuduğun eleştiri yazısında olduğu gibi, sen sen diye hitap ediyor. Bunun yarattığı duygunun etkisi altında, kahramanın kendin olduğunu hemen aklından sen de geçireceksin. Ve soracaksın: daha önce ben hiç kahraman olmuş muydum?

Antik eleştiri kuramları bize hikâyelerin başkarakterleriyle özdeşleşmemizin, bu şekilde arınmaya ulaşmamızın, hem sanatın ödevi, hem de toplum sağlığı için çok faydalı olduğunu söyler. Başkarakter bir üçüncü tekil kişidir çoğunlukla; onu okuyan biz arkasındayızdır ama olayları başkarakterle birlikte yaşadığımız için, onun içindeyizdir de. Böylece, eğer heyecanlı okurlarsak, Don Kişot’un maceralarını okurken, sadece bir üçüncü tekil kişinin başından geçenleri uzaktan izlemekle kalmaz, mucizevî bir biçimde kendi sıradan hayatımızdaki olayların bu başkarakter tarafından yaşanan olayların birer benzeri olduğunu hayal ederiz. Moby Dick’in peşine düşmüş Ahab’ın açtığı olasılıklar denizinde ister kendi ütopya arayışımızı, Allah sevgimizi veya devrim tutkumuzu görürüz ve bu oyuna katılmaktan zevk alırız.

Italo Calvino, ‘kötü okur’ üzerine çok düşünmüş, iyi bir yazardı. Teorik kitaplar yazdı; oyunlardan, düşüncelerden, mekanizmalardan zevk aldı, hikâye anlatmak Calvino için öncelikle bu oyunları oynamanın, bu soyut düşünceleri ilerletmenin ve saat gibi işleyen mekanizmaları kurmanın bir uzantısıydı. Ama ayrıca: hikâye anlatmakla oyun oynamak arasında derin ve koparılamaz bir bağ da vardı. Tıpkı hikâye anlatmakla hikâye okumak arasında olduğu gibi.

Henry James gibi bir romancı, ‘okur’la ‘okuduğu’ arasındaki ilişkiyi, anlattığı hikâyenin örgüsündeki bir motife veya hikâyenin ana meselesine hünerle dönüştürebiliyordu. Ama Calvino’nun ilgilendiği, hikâye anlatmakla okumak arasındaki ilişki hakkında bir hikâye anlatmaktı. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da benim ilginç bulduğum ve Bulgakov’un Usta ve Margarita’sına benzettiğim yan şudur: bu iki romanın içinde de ‘roman içinde romanlar’ vardır ve bu romanları güzel kılan, hiçbir zaman roman içindeki romanın güzelliği değildir. Aksine: roman içindeki romanlar, iki örnekte de sıkıcı ve ikinci sınıftır. Asıl güzellik o romanlarla bunu, bu romanların yaptığını yapabilmektir.

Calvino, artık doğrudan bir hikâye anlatmanın sıkıcılığını mı gösterir Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da? Yoksa gösterdiği, kendisinin doğrudan bir hikâye anlatmayı başaramayışı mıdır? Bence ikisi de: kendisine sıkıcı geldiği için eski usul yollarla hikâye anlatmayı istemiyordur. Ama zaten asıl hikâye de budur: hikâyelerin eski hallerinden bizim, biz okurların artık sıkılmamız.

Bu romandaki türden ‘numaralar’, eski usul hikâyeleri okumanın aklımızdaki sıkıntısını ortadan kaldırıyor. Ama Calvino’nun çektiği ‘numaralar’ın bize göstermeye çalıştığı şey de, paradoksal biçimde, eski usul hikâyelerin gerçekte en yenilikçi olanlar oldukları. Bu da bizi Calvino’nun ikinci meselesine getiriyor: eski hikâyeleri okumaktan sıkılan şu kötü okur kimdir, özellikleri nelerdir? Kötü okur, romandaki gibi romanı parça parça eden, onu ‘yapıbozuma’ uğratan akademik tipler midir, yoksa romanın bütünlüğünü, tefrika edilen hikâye heyecanını içinde hâlâ hisseden eski moda ‘mesafesiz’ okur mu? İyi bir roman olduğu için, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da bu soruların cevabı yoktur, sadece soruların kendisi vardır. Kötü okurlar hakkında iyi bir roman olarak değerlendirilebileceği gibi, roman, iyi okurlar hakkında kötü bir roman olarak da okunabilir. Çünkü Calvino’nun açtığı okuma yolunda yazar da, metnin özgünlüğü, yazara aitliği, benzersizliği ve bütünlüğü de yara almış, tersine döndürülmüştür. Hikâye kutsal değildir artık, anlatılmayabilir, devam ettirilmek, sona erdirilmek zorunda değildir. İyi edebiyat ve kötü olanının anlamı da değişmiştir.

Ama bir yandan da okura sayfayı çevirtecek sürükleyici bir öğe gerekir: Tristram Shandy’de bu, İngiliz dilinin devrimci biçimde kullanılışı ve anlatının insanı oturduğu yerden aşağı düşüren eğlencesiydi. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da ise bu sürükleyici öğe, ‘bir kitap daha’ satın almış okurun, kendimizin yaşadığımız maceranın, sayfa üzerinde gezinen bakışımız ve yayıldığımız okuma koltuğunun, mucizevî biçimde sayfanın içine girişi, kitabın bir aynaya dönüşmesidir. Bu heyecan verici durumu Türk edebiyatında ikisi de okurlar hakkındaki romanlarda, Tutunamayanlar ve Yeni Hayat’ta yaşamıştık. İki kitabın da Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’dan çok şey öğrendiklerini, yaratıcılıklarında ve edebi tema ve tekniklerle cesaretle oynayabilmelerinde Calvino’nun kitabından çok şey olduğunu düşünebiliriz. Elbette kronolojideki yanlışlığı, yani okur Selim Işık’ın peşine düşen okurun peşine kendimizin düştüğü Tutunamayanlar’ın, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’dan on sene önce yazılmış oluşunu da roman sanatının kendi iç tarihinin bir eğlencesi olarak okumak şartıyla./zaman kitapzamanı/


Calvino'yu okuyabilmek
Ünlü İtalyan yazar İtalo Calvino on sekiz yıl önce öldüğünde eşi, Calvino'nun tam on dört tane daha kitap yayımlamayı planladığını açıklamıştı. 'Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu' ve 'Atalarımız Üçlemesi' gibi kitaplarıyla edebiyatın sınırlarını ve okuma becerilerimizi zorlayan yazarın yayımlamaya fırsat bulamadığı on dört kitabı okuyamamanın sıkıntısını hep taşıyacak olsak da, şu sıralar bu sıkıntımızı biraz olsun hafifletebilmek mümkün. Çünkü kitaplarında yazma ve okuma sürecini masaya yatıran ve okuru edebiyatla hesaplaşmaya zorlayan Calvino'nun kendisiyle hesaplaştığı 'Hermit in Paris' yayımlandı.
Calvino politik kimliği ile de gündemde oldu. 'Atalarımız Üçlemesi'nde ve diğer romanlarında faşizm altındaki İtalya'yı ve savaş sonrası İtalya'sını ironik ve fantastik bir dille kaleme alan yazar, yazma ve okuma süreci ile ilgili düşüncelerini sayfalarca anlatmış olsa da kendisiyle ilgili hep suskun kalmıştı. Bu açıdan 'Hermit in Paris' kitapları ardına gizlenen bir yazarı biraz daha yakından tanımak için bulunmaz bir fırsat.

Calvino'nun kaleme aldığı toplam on dokuz makaleden oluşan kitap çoğunlukla yazarın siyasi ve edebi görüşlerini yansıtıyor. Bu açıdan Calvino'nun bireysel suskunluğunu tam olarak bozduğu söylenemez. Yine de kitapta, Mussolini'yi kendi portrelerine karşı zaafı olan bir diktatör olarak hicvettiği 'Diktatör'ün Portreleri' ve dini bir itiraf olarak okunabilecek 'Ben de mi bir Stalinciyim?' gibi makalelerin yanı sıra, ilk kitabının yayımlanış öyküsünü ve ilk kez renkli televizyon seyrettiği Amerika yolculuğunu da okumak mümkün.

'Hermit in Paris', yazarın tamamlanmamış on romanı bir araya getirdiği romanı 'Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu'ya benzeyen, bir türlü tam olarak kavranamayan edebi ve bireysel serüvenine bir adım daha yaklaşabilmenin tek yolu gibi görünüyor...

 


BİRİNCİ BÖLÜM

İtalo Calvino ‘nun yeni romanı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanını okumaya başlamak üzeresin. Gevşe. Dikkatini topla. Bütün öteki düşünceleri sav kafandan. Çevrendeki dünya bırak silinsin. En iyisi kapıyı kapatmak; yan odadaki TV hep açık. Hemen ötekilere söyle, ”Hayır, ben televizyon izlemek istemiyorum. ” Sesini yükselt -yoksa seni duymazlar- “Okuyorum! Rahatsız edilmek istemiyorum!” Belki duymadılar, onca gürültü arasında; daha yüksek sesle söyle, bağır: “İtalo Calvino’nun yeni romanını okumaya başlıyorum!” Ya da istersen hiçbir şey söyleme; belki seni rahat bırakırlar.
En rahat duruş biçimini bul: Oturmak mı olur, yayılmak mı, kıvrılmak mı yoksa kalas gibi uzanmak mı?Kalas gibi sırtüstü mü ,yan mı, karınüstü mü? Bir koltukta mı, bir kanepede mi, bir salıncaklı sandalyede mi, sandalyenin açılır kapanırında mı ,ayak yastıklısında mı? Bir hamakta mı, hamağın varsa? Yatağını üzeri de var, kuşkusuz, içi de. Ellerinin üzerinde yoga yapar gibi baş aşağı bile durabilirsin. O zaman kitap da baş aşağı olacak elbet .
Okumak için en iyi duruş biçimini bulmak kolay değildir, evet. Eskiden ayakta, bir sehpaya dayanarak okurlardı. İnsanlar ayakları üzerinde, hiç kımıldamadan durmaya alışkındılar. At sırtında oturmaktan yoruldukları zaman böyle dinlenirlerdi. At sırtında kitap okumak hiç kimsenin aklına gelmemişti ama bugün atın eğerine oturup kitabı yelesine dayamak ya da belki de özel bir koşumla kulağına tutturmak sana ilginç geliyor. Böyle ayakların üzengilerde okumak çok rahat olmalı; okumaktan tat almanın ilk koşuludur ayakları yerden kesmek.
E, ne bekliyorsun? Uzat bacaklarını haydi uzat, ayaklarını bir yastığın üzerine koy, olmadı, iki yastığın, kanepenin kollarının, sehpanın, masanın, piyanonun, dünya kürenin üzerine koy. İlkin ayakabılarını çıkar. İstersen bacaklarını dik, olmadı, indir. Dikilme orada öyle canım, bir elinde ayakkabılar, bir elinde kitap.
Işığı ayarla ki gözlerin yorulmasın. Bunu şimdi hemen yap yoksa bir kez okumaya daldınmı hiçbir şey seni yerinden kımıldatamayacak. Aman sakın sayfa loşlukta kalıp da, gri bir fon üzerinde fare ordusu gibi, hepsi aynı biçimde kara harflerden oluşan bir pıhtıya dönüşmesin; ama dikkat, sayfanın üzerine düşen ışık çok güçlü de olmamalı, kağıdın acımasız beyazı üzerinde parlayıp, güney öğlelerinde olduğu gibi, harflerin gölgelerini kemirmesin. Okumanı nelerin kesebileceğini önceden düşünmeye çalış. Sigara şuracıkta olmalı, içiyorsan, kül tablası da. Başka? Çişin var mı? Peki kendin bilirsin.
Şu kitaptan özellikle bir şey beklediğin yok. Hiçbir şeyden bir şey bekleyecek cinsinden biri değilsin, ilke olarak. Senden genç ya da yaşlı insanlar var, kitaplardan, insanlardan, yolculuklardan, olaylardan, yarının onlara hazırladığı sürprizlerden olağanüstü deneyimler bekleyerek yaşayan. Beklenecek tek şey vardır: Olabileceklerin en kötüsünden yakayı kurtarmak, bunu bilirsin. Vardığın sonuç budur, kişisel yaşamında, genel konularda, hatta uluslararası işlerde. Ya kitaplar? Eh, bütün öteki alanlardan bir şeyler beklemek zevkinden yoksun olduğun için, gençlik çağına özgü bu zevki, kitap gibi özellikle sınırlandırılmış alanlarda kendine tanıyabileceğine inanıyorsun, bu konuda şansın yaver gidebilir de, gitmeyebilir de ama düş kırıklığı tehlikesi ciddi değildir.
Evet, sonra, bir gazetede, yıllardır kitabı yayınlanmamış olan İtalo Calvino’nun yeni kitabı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’nun çıktığı haberi ilişti gözüne. Kitapçıya gidip bu cildi aldın. Aferin.
Dükkanın vitrininde aradığın kitabın başlığını taşıyan kapağı hemen buldu gözlerin. Bu gözizini sürerek güç bela ilerledin dükkanda, masaların, rafların üzerinden sana kaş çatıp gözdağı vermeye çalışan Okumadığın Kitaplar’ın oluşturduğu kalın barikatı geçtin. Ama bu huşu duygusuna asla pabuç bırakmaman gerektiğini biliyorsun, onların içinde Okumana Gerek Olmayan Kitaplar’ın, Okumak İçin Değil Başka Amaçlar İçin Yazılmış Kitaplar’ın, Yazılmadan Okunmuş Sınıfına Girdikleri İçin Kapağını Bile Kaldırmadan Okuduğun Kitaplar’ın kimbilir kaç evlek tuttuğunu biliyorsun. Böylece surların en dış duvarını geçtin ama o zaman da Bir Taneden Fazla Hayatın Olsaydı Kesinlikle Okuyacağın Ama Ne Yazık ki Günlerin Sayılı Olduğu İçin Okuyamayacağın Kitaplar’ın piyadeleri saldırdı üzerine. Hızlı bir manevrayla onlardan sıyırttın ama Daha Önce Okunması Gereken Öteki Kitaplar Olmasaydı Okumaya Niyetlendiğin Kitaplar’ın, Şimdi Çok Pahalı Olan ve Ucuzlamasını Bekleyeceğin Kitaplar’ın, gene öyle olup da Ucuz Baskısının Çıkmasını Bekleyeceğin Kitaplar’ın, Herkesin Okuyup da Senin de Okumuş Kadar Olduğun Kitaplar’ın mızraklı erlerinin içine dalarsın. Bu saldırıyı savuşturup kalenin kulelerinin dibine gelirsin, oraları da başka birlikler tutmuştur:
Yıllardır Okumayı Düşündüğün Kitaplar,
Yıllardır Arayıp da Bulamadığın Kitaplar,
Şu An Üzerinde Çalıştığın Şeyle İlgili Kitaplar,
Gerektiğinde Elinin Altında Olsun Diye Sahip Olmak İsteğin Kitaplar,
Belki de Bu Yaz Okumak İçin Bir Kenara Ayırabileceğin Kitaplar,
Raflardaki Öteki Kitapların Tamamlayıcısı Olarak Gereksindiğin Kitaplar,
Sende Birden, Haklı Bir Nedeni Kolayca Bulunmayacak Açıklaması Olanaksız Bir Merak Uyandıran Kitaplar.

Şimdi artık sıra sıra dizilmiş o sayısız savaş birliklerinin tek bir safa indirdin; kuşkusuz çok geniş ama gene de sonlu sayılarla ifade edilebilecek bir saf; gelgelelim bu göreli rahatlama da Çok Eskiden Okunmuş ve Yeniden Okunmasının Zamanı Gelmiş Kitaplar ile Hep Okunmuş Gibi Yaptığın Artık Oturup Gerçekten Okumanın Zamanı Gelmiş Kitaplar‘ın tuzağına düşer.
Hızlı bir zikzak çizip onlardan kurtulur bir sıçrayışta Ya Yazarı Ya da Konusu İlgini Çeken Yeni Kitaplar’ın bulunduğu kaleye dalarsın. Bu kalenin içinde bile savunma safları arasında bazı atlamalar yapılabilir, onları ikiye bölebilirsin: Yazarı Ya da Konusu (senin için ya da genellikle) Yeni Olmayan Kitaplar; Yazarı Ya da Konusu (hiç değilse senin için) Hiç Bilinmeyen Kitaplar.Onların ilgini çekmesinin nedenini, yeni olan ile yeni olmayana karşı duyduğun istek ve gereksinimle açıklarsın(yeni olmayanda yeniyi, yeni de yeni olmayanı bulma isteği).
Bütün bunlar şu anlama gelir: Kitapçıda sergilenen kitapların başlıklarına şöyle hızlıca göz attıktan sonra yeni çıkmış bir Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’nun dizildiği rafa yöneldin, bir tanesini alıp, ona sahip olma hakkının kesinleşmesi için, kasaya götürdün.
Çevrendeki kitaplara bir kez daha şaşkın bir bakış fırlattıktan sonra (ya da daha doğrusu sen kitaplara değil kitaplar sana Belediye’nin köpekhanesindeki kafeslerinden eski bir dostlarını tasmalanmış, efendisinin ardısıra giderken görüp onun yardımına koşan köpeklerin şaşkın bakışıyla baktı) çıkıp gittin.
Yeni çıkmış bir kitaptan bambaşka bir tat alırsın, alıp götürdüğün şey yalnızca bir kitap değil onun yeniliğidir de, fabrikadan yeni çıkmış bir nesnenin yeniliğinden farksız bir şeydir bu, kitaplıkların hızlı sonbaharında üzerlerini kaplayan toz tabakası sararıncaya, üst kenarına isli bir tül ininceye, kapaklarının köşeleri kulak gibi kıvrılıncaya kadar sürecek bir tazelik.Hayır, sen hep gerçek yenilikle karşılaşacağını umuyorsun -bir kez yeni olduğu için hep yeni kalacak bir yenilikle. Yeni basılmış bir kitabı okuyunca bu yeniliğe, hemen anında, yakalamak için hiç çaba göstermek zorunda kalmadan,peşinden koşmadan, sahip olacaksın. Bu kez de öyle olacak mı acaba? Hiç bilinmez. Dur bakalım nasıl başlıyor.
Belki de daha kitapçıdayken karıştırmıştın sayfalarını. Yapamadın mı yoksa, üzerinde zırh gibi selafon kağıdı geçirildiği için? Şimdi otobüstesin, kalabalığın arasında dikiliyor, bir elinle otobüsün kayışlarından birine tutunurken serbest olan elinle paketi açmaya çalışıyorsun, tıpkı bir yandan muz soymaya bir yandan da ağaca tutunmaya çalışan maymuna benzer hareketler yapıyorsun.Aman dikkat, çevrendekileri dirsekledin, hiç değilse özür dile.
Ya da belki de kitapçı kitabı sarmadı; bir poşete koyup verdi. O zaman işin daha kolay. Direksiyondasın, bir trafik ışığında durmuşsun, kitabı poşetten çıkarıp üzerindeki saydam kılıfı sıyırarak ilk satırları okumaya başlıyorsun. Arkandan bangır bangır korna çalıyorlar; yeşil yandı, trafiği tıkıyorsun.
Masandasın, kitabı sanki rastlantıyla iş kağıtlarının arasına koymuşsun; bir ara dosyayı kaldırıyor, kitabı karşında buluyorsun, dalgın dalgın açıyor, dirseklerini masaya dayıyor, başını , yumruk yapılmış, ellerinin arasına alıyor, sanki büyük bir dikkatle kağıtları incelermiş gibi görünerek romanın ilk sayfalarına göz atıyorsun. Giderek iskemleye yerleşip kitabı burun hizana kaldırıyorsun, iskemleyi geriye kaykıltıp arka ayakları üzerinde durduruyorsun, masanın yan çekmecelerinden birini açtın, ayaklarını daymak üzere; okurken ayakların duruş biçimi herşeyden önemlidir, bacaklarını masanın üzerine, gönderilecek dosyaların üzerine uzatıyorsun.
Ama bu biraz saygı eksikliği anlamına gelmiyor mu? Saygı, dedimse, işine karşı değil (hiç kimse senin mesleğindeki yeterliliğini yargılama savında bulunmuyor; ulusal ekonominin basbayağı büyük bir bölümünü oluşturan, o üreticilikten yoksun etkinlikler sisteminde senin görevinin yeri olduğunu kabul ediyoruz), kitaba karşı. Çalışmanın ciddi bir iş olduğunu, hem kendin için hem başkaları için gerekli ya da hiç değilse yararsız olmayan işler yapmak -bilerek ya da hiç düşünmeden- anlamına geldiğini düşünen insan tayfasındansan -ister istemez- işin daha da zor; o zaman bir muska ya da tılsım gibi iş yerine yanında getirdiğin kitap durup durup seni dürtükleyecek, elektronik fişlerin delinmesi mi olur, bir mutfak fırını mı, bir buldozerin kumanda kolları mı, ameliyat masasında barsakları delinmiş yatan bir hasta mı olur, asıl dikkatini vermen gereken şeyden her defasında birkaç saniye çaldırtacaktır sana.
Yani sabırsızlığı bırakıp kitabı evde açmak üzere beklemek senin için daha iyi olacak. Şimdi. Evet, artık odandasın, sakin; kitabın birinci sayfasını açıyorsun, hayır, son sayfasını, ilkin ne uzunlukta olduğunu görmek istiyorsun.Çok uzun değil, allahtan. Bugün uzun romanlar yazmak bir çelişki: Zamanın boyutu diye birşey kalmadı, parçalandı, ancak her biri kendi eğrisi üzerinde uzaklaşıp yok olan zaman parçacıkları içinde düşünüp, sevebiliyoruz. Zamanın sürekliliği, zamanın durdurulmuş görünmediği, henüz havaya uçmuş görünmediği dönemin romanlarında kaldı, en çok yüzyıl sürmüş bir dönemin romanlarında.
Elindeki kitabı çeviriyorsun, arka kapaktaki yazıları gözden geçiriyorsun, pek fazla bir şey söylemeyen, yuvarlak cümleler. Böylesi daha iyi, kitabın kendisinin doğrudan doğruya iletmesi gereken, senin kendinin kitaptan çıkarman gereken, zayıf ya da zengin, iletiyi boşboğazca ilan eden bir açıklama yok. Kuşkusuz kitabın hemen böyle dönüp dolaşmak, içini okumadan önce yanını yöresini okumak da yeni bir kitabın hazzının bir parçasıdır ama bütün ön hazlar gibi, eylemin yapılışının, yani kitabın okunuşunun daha önemli hazzına seni götürecek bir lokomotif olmasını istiyorsan bırak süreceği kadar sürsün.
İşte artık tamam, ilk sayfanın ilk satırlarına saldırmaya hazırsın.Onu öteki yazarlardan ayıran deyiş biçimini tanımak için paçaları sıvıyorsun. Hayır. Tanıyamadın. Ama şimdi düşünüyorsun da, kim dedi bu yazarın tanınabilir bir anlatış biçimi olduğunu? Tam tersine her kitapta büyük değişiklikler gösteren bir yazar olarak tanınıyor. Onun o olduğunu işte bu değişikliklerden tanırsın.Ama bu kitabın ötekilerle hiçbir ilişkisi yok gibi görünüyor, hiç değilse senin anımsayabildiğin kadarıyla.Düş kırıklığına mı uğradın? Dur bakalım. Belki başlangıçta biraz şaşalarsın, tıpkı adını belli bir yüzle birleştirdiğin bir kişi ortaya çıktığında onun görünen yüz çizgilerini kafandakilerle bağdaştırmaya çalışıp beceremediğin zaman şaşırdığın gibi. Ama o zaman okumayı sürdürür ve yazardan beklentilerin bir yana, kitabın gene de okunabilir olduğunu anlarsın, merakını uyandıran şey kitabın kendisidir; aslında şöyle sakin sakin düşünürsen böyle olmasını yeğlersin, bir şeyle karşılaşıp, onun ne olduğunu pek bilmemeyi.
 

 

Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu
http://www.ece.cmu.edu

adresinden çeviren Eren Arcan

Bazı kitaplarda anlatıcının kişisel deneyimleri birinci şahıs tekil olarak açıklanır.   Bazı kitaplar ise görünmez bir güç tarafından, üçüncü kişinin (yazarın) ağzından yazılır.  Ama ikinci şahıs kullanarak bir metin nasıl yazılır?  Yazıda birinci şahıs “Ben” veya üçüncü şahıs “O” kullanmak yerine ikinci şahıs “Sen” kullanılmasını gerektirecektir.  Böylece yazar okuyucuya mı gönderme yapıyordur?  Eğer durum böyle ise metin, okuyucuyu da hikayeye dahil etmek isteyecektir.  Italo Calvino bu işi büyük bir yaratıcılıkla yapmaktadır.

Kitap “Sen” in bir kitapçıya girip Italo Calvino’nun son kitabı “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” kitabını alman ile başlar.  Bir köşeye kıvrılıp kitabın sayfaları arasında kendini kaybedersin.  Ancak birinci bölümden sonra kitap aynı formayı durmadan yinelemektedir.  Bir basım hatası olmalı.  Koşa koşa kitapçıya doğru düzgün bir kopya istemek üzere gidersin.  Bu noktadan itibaren  hikayede “Sen” yani okuyucu, bir takım olaylar dizisi, bir öykü yaratmanın karmaşası, bir öykü okumanın ikilemleri, ve heyecanı  ile karşı karşıya kalırsın.  Gerçeküstü mü?  Pek çok yönden evet..

Bu kitabın odak noktası bir kitabın doğuşu, yazarı ve okuru üzerine felsefik bir sorgulamadır.  Yazar kendi keyfi için mi, yoksa okurun hazzı için mi yazmalıdır?  İnsanı şaşkına çeviren bir öykü yazmak mümkün müdür?  Eğer bu mümkünse, bir bilgisayar aracılığı ile bugüne kadar yazılmış kitapların yapısını irdeleyerek iyi bir öykü yaratmak imkânı var mıdır?  Calvino müthiş bir sanatsal yaratımla bu soruların cevabını aramaktadır.  Kusursuz hikayeyi bulma uğraşındaki sorgulama, kendi içinde başka bir hikayeye evrilir.  İkinci şahıs “sen” tüm metin boyunca devam etmez.  Hikaye birinci, ikinci, üçüncü şahıs adıllarını ihtiyacı olduğu şekilde kullanır.

Bu sorgulamanın merkezinde hem yazarın, hem de okurun kişiliklerinin incelenmesi gelmektedir.  Genelde iki çeşit yazar vardır.  Birbirlerinin zıddı olan üretken yazar ve azap çeken yazar.  Üretken yazar, çoksatar bir kitap olmaya aday  kitabını su gibi  geliştirirken, azap içindeki yazar tırnaklarını yer, kafasını kaşır, kağıtları buruşturur, abur cubur yemek için masasından kalkar, ve gününü hikayesinin yönünü tespit eden notlar alarak noktalar.  Üretken yazar, eziyet çeken okuru sevmez fakat acı çeken, ama yazınındaki o aydınlatıcı noktaya yaklaşmış olan  yazara da gıpta etmekten kendini alakoyamaz..  Acı çeken yazar ise toplumun isteklerine göre, bilgisayarla üretilmiş romanlar yazan üretken yazarı kınar. Ama yine de kendini bu kadar güvenle ifade eden yazarı da kıskanmaktan kendini alıkoyamaz.  Sonuçta acı çeken yazar üretken yazar gibi üretken yazar da acı çeken yazar gibi yazmak isterler.  Calvino içimizdeki bu gerçekleri katı bir felsefik anlatımla değil, hafif, komik karakterleri içeren öykülerle kaleme alır.

Tabii bir de kitabın anlatıcılığı görevini üstlenen Okur vardır.  Ayrıca okurun romantik ilişkide olduğu başka bir okur, hatta yazarlar ve okurlar arasında ilişkiler vardır.  Kitapta her iki tür yazarın da ulaşmak istediği “Mükemmel Okur” düşüncesi işlenir.   Komik olaylar çerçevesinde Calvino bizim özümüzü yakalar – sahip olmadığımızı elde etmek için arayışımızı.  Bu üretken yazar ile konuklarından biri arasında geçen bir konuşmada dile getirilir.

- Teleskobumla vadideki bir evin terasında kitap okuyan bir kadını gözlerim ve okuduğu kitabın rahatlatıcı mı yoksa rahatsız edici mi olduğunu merak ederim.

-Sana nasıl görünüyor? Rahat mı, sıkkın mı?

-Rahat.

-Öyleyse rahatsız edici kitap okuyor demektir.

Özetle Bir Kış Gecesi Eğer bir Yolcu, öykünün yaratılması üzerine yazılmış bir kitaptır.  Aynı zamanda öykünün yaratıldıktan sonraki yaşamını da anlatır.  Hikaye kitabın okurları, kitaba sansür koyabilecek politikacılar, ihtilalcilerle savaşan karşı ihtilalciler üzerinedir.  Aynı zamanda kısa, tamamlanmamış öykülerle doludur.  Bu birbirinden farklı fikirleri  şiirsel, lirik, gerçekçi ama aynı zamanda komik potada kaynaştırabilmek ancak Calvino gibi bir dahice mümkün olabilmektedir.  Kitabın diğer bölümleriyle uyumlu mükemmel bir sonu da vardır.  Söyle bakalım, aklından geçen ne, sevgili Okur?


http://www.dnm-ler.com

Alegori ve İmgelem Ustası Bir Yazar: Italo Calvino
Tülin Sadıkoğlu

"Edebiyatın çabası gerçekte dilin sınırlarından kurtulma çabasıdır; bu çaba, söylenebileceklerin en son noktasına kadar uzanır; edebiyatı harekete geçiren, sözlükte olmayanın çağrısı ve çekiciliğidir."

Bazı yazarlar vardır, yapıtlarıyla esin kaynağı olurlar; bazı yazarlar vardır hem yapıtları, hem yaşamlarıyla esin verirler. Bu yazarlar sadece dünyayı anlamaya, anlatmaya çalışmamışlardır, onu değiştirmek için de uğraş vermişlerdir.

İtalyan Edebiyatının en özgün, en yaratıcı yazarlarından biri olan Italo Calvino, uluslararası saygınlığı ve duruşu olan bir yazardır aynı zamanda. 1985'teki zamansız ölümüne kadar adı, gerek İtalyan edebiyatına, gerekse dünya edebiyatına getirdiği yenilikler ve yazılarındaki politik, etnik boyut nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasında geçer.

Ülkemizde de geniş bir okur kitlesi bulunan bu büyük, usta yazarın tüm kitapları şimdilerde Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanıyor. Calvino okurları bu özel yazarı tüm kitaplarıyla Türkçe'de okuma keyfini bir kez daha yaşayacaklar. Calvino'yla hiç tanışmamış olanlar içinse güzel bir fırsat olacak. 

Calvino, duru zekâsı ve coşkulu hayal gücüyle ilgi alanını Ortaçağ'ın masalsı öykülerinden modern uzay fantezi ve bilim kurgularına kadar genişletir. Halk hikâyelerinden, şövalyeler ve şövalyelik ruhundan, sosyal-politik alegorilerden ve sözde-bilimsel efsanelerden beslenir. Değişik İtalyan lehçelerinden halk hikâyeleri derler. 

Çok verimli bir edebiyat yaşamı olan Calvino, sıra özel yaşamıyla ilgili konuşmaya geldiğindeyse her zaman gönülsüzdür. Sayısız söyleşi yapmış olsa da çok özel duygu ve düşüncelerini açık etmekten geri durur. Okurlarının kendisini yalnızca yapıtlarıyla tanımasını bekler, başka bir şeyle değil. Fransız eleştirmen Paul Fournel, Calvino'yu "az konuşan adam", ama bununla birlikte kendini kitaplarıyla anlatan biri olarak tanımlar. Bu "gizli" adam, hakkında pek çok şey yazılmasına karşın bir muammadır. Yine de Calvino'nun yaşamıyla ilgili bildiğimiz bazı şeyler yok değil. Bunlar yazarın hayatında silinmez izler bırakmıştır: Bilimi çok önemseyen, sol görüşlü, güçlü bir ailede yetişmesi, Nazi işgali altındaki İtalya'da Faşist rejim döneminde (1943-45) yaşadıkları, Einaudi'de editör olarak geçirdiği yıllar ve Paris'teki uzun süreli ikâmeti...

Özyaşam öyküsü

Italo Calvino, 15 Ekim 1923'te Havana-Küba'nın bir banliyösü olan Santiago de Las Vegas'ta doğar. Anne-babası burada bilimsel araştırmalar yaparlar. Tarım mühendisi ve botanikçi olan babası Mario Calvino, yıllarca Meksika ve başka Orta Amerika ülkelerinde yaşar. Annesi, Sardenyalı  Eva Mameli-Calvino da, botanikçi ve aynı zamanda  üniversitede hocadır. Ebeveynleri, çocuklarına Italo adını verirler, çünkü onun İtalyan köklerini unutmasını istemezler. Ama Italo doğduktan iki yıl sonra Calvinolar İtalya'ya dönerek San Remo'ya yerleşirler. Böylelikle Calvino çocukluğunu, İtalyan Riviera'sında, doğayla içiçe, zamanını babasının yönettiği bir çiçekçilik araştırma merkezinin olduğu San Remo'daki evleri "La Meridiana" ve ihtiyar Calvino'nun greyfrut ve avokado yetiştirmekte öncülük ettiği küçük bir çiftliğin bulunduğu köy evi arasında geçirir. Ligurya kıyısında, tüm bu egzotik bitkilerin arasında yaşamanın Calvino üzerinde önemli bir etkisi olur. Italo ve kardeşi Florio, Villa Meridiana'dayken günlerinin büyük bir kısmını ağaçlara tırmanarak ve dalların arasına tüneyerek geçirirlerdi. Yazarın Il Barone Rampante (Ağaca Tüneyen Baron) adlı kitabı işte bu tecrübelerden doğar.  

Calvino, 1927 yılında St George College çocuk yuvasına gider. Aynı yıl geleceğin ünlü jeologu kardeşi Floriano doğar. 1929 yılında Valdesi okuluna devam eder (İlkokulun sonuna doğru Calvino, Balilla* olur.) 1934'te G.D.Cassini lisesine girer. Italo, okula başladığında, ona dini bir eğitim vermemiş olan ailesi din derslerinden muaf tutulmasını ister. Bu durum, Katoliklerin çoğunlukta olduğu bir ülkede Calvino'nun bazı sorunlar yaşamasına yol açar.

Calvino'nun kitaplarla ilk tanışması 12 yaşındayken Kipling ile olur.  Bu, onun  egzotik dünyalara, fantastik serüvenlere olan tutkusunun başlangıcıdır. Aynı dönemde mizah dergileri okumaya başlaması Calvino'yu çizgi roman çizmeye yöneltir. Öte yandan sinemaya da ilgi duyar. Bu ilgi ergenliği boyunca sürer. San Remo'da yaşadıkları "bell'epoque" olarak tanımlanan bu dönem, dünya tarihindeki en dramatik olaylardan biriyle sona erer. "Gençlikten, toplumdan, kızlardan, kitaplardan keyif almaya başladığımız zaman, 1938 yazıydı: Monaco'da bu dönem, Chamberlain, Hitler ve Mussolini'yle son buldu."

Savaş başlar. Calvino'nun ideolojik duruşu belirsizdir.

16 ve 20 yaşları arasında kısa hikâyeler, tiyatro oyunları ve şiirler yazar. 1941'de liseden mezun olduktan sonra Torino Üniversitesi Tarım Fakültesi'ne yazılır. 1943'te Floransa Üniversitesi'ne transfer olur.  Lise arkadaşı Eugenio Scalfari ile olan yakın ilişkisi kültürel ve siyasi bir bilinçlenme dönemini başlatır. Huizinga, Montale, Vittorini, Pisacane okumaya başlar. Politik fikirleri daha da netleşir; anti-faşist bir tutum benimser.

8 Ekim 1943'te Salò Cumhuriyeti* tarafından askere çağrılır. Fakat Calvino gitmez ve bu yüzden bir süre gizlenmek zorunda kalır.

Bir çatışmada genç bir komünistin ölmesi üzerine, bir arkadaşından kendisini İtalyan Komünist Partisi'ne tanıtmasını ister. 1944'te İtalyan Komünist Partisi'ne katılır. Daha sonra Garibaldi grubuna dahil olur. Yirmi ay boyunca Deniz Alpleri'nde partizan mücadelesinde yer alır. Bu süreç içersinde anne-babası da kısa bir süre Almanlar tarafından tutuklanır.

Calvino, savaş bittikten, anne babası da salıverildikten sonra, gazete ve dergilerde çalışır. Torino'da Vittorini'nin dergisi Politecnico'ya, Parti'nin resmi gazetesi L'Unita'ya yazılar yazar. Calvino, Parti'ye yalnızca ideolojik nedenlerle katılmamıştır; İtalya'nın yeniden yapılanmasında ve faşizme karşı çıkılmasında en gerçekçi programa Komünist Parti'nin sahip olduğuna inanır.

Calvino, bu arada Tarım Fakültesi'nden ayrılıp Edebiyat Fakültesi'ne geçer. Tezini Joseph Conrad üzerine yazar ve 1947'de mezun olur. Aynı yıl Torino'daki Einaudi yayınevinde çalışmaya başlar. Daha sonraları bu yayınevinde editör olan Calvino'nun tüm yapıtları burada yayınlanır.

Kırkların sonu, ellilerin başında Calvino, savaş zamanında bir partizan ve anti-faşist olarak yaşadıklarını anlatan öyküler yazmaya ve yayınlamaya başlar. Örümceklerin Yuvalandığı Patika adlı kitabını 1946'nın sonunda bitirdiğinde daha o zamanlar tanınmış bir yazar olan arkadaşı Cesare Pavese'ye gösterir. Pavese, Natalia Ginzburg ile Einaudi yayınevini tekrar canlandırmaya çalışmaktadır. Pavese, bu kitabın yayınlanmasını önerir. Kitap 1947'de yayınlandığında hatırı sayılır bir başarı sağlar (6000 adet satılır, bu savaş sonrası İtalya'da bir başarıdır). Calvino'nun bir yazar olarak kariyeri başlar. İlk kitabı Örümceklerin Yuvalandığı Patika'yla da prestijli Riccione Ödülü'nü kazanır.

Canlı bir endüstri kenti ve proleter mücadelenin merkezi olan Torino'daki deneyimleri, yanı sıra Einaudi'de editör olarak tecrübeleri genç yazar Calvino'nun entelektüel ve artistik gelişiminde önemli etkenlerdir. Calvino, kendini yaralarını saran bir ülkede ideolojik, politik ve edebi tartışmaların tam ortasında bulur. Dahası bir editör olarak işinin gereği modern İtalya'nın en önemli yazarlarının eserlerine katkıda bulunma fırsatını yakalamış, aynı zamanda editörlük onu bir metin okuyucusu durumuna getirmiştir. Bu deneyim Calvino'nun olağanüstü kurguların yanı sıra yarı-kurgu eserler yaratmasını sağlar. En göze çarpanı Bir Kış Gecesi Eğer bir Yolcu adlı kitabıdır. Bu kitapta yazarın, okur ve metin arasındaki en kapsamlı analizini görürüz.

1949'da yayınlanan ve kısa hikayelerden oluşan Karga Sona Kaldı adlı kitabında Direniş ve savaş sonrası İtalya'yı konu eder.

İlk eserlerinde Calvino, Cesare Pavese ve Elio Vittorini ile birlikte İtalyan neo-realizm akımının üyesi olarak görülür. Ancak bu tam bir hareket değildir ve belli bir edebi programı yoktur. O dönemin pek çok yazarı Herman Melville, Ernest Hemingway, Sinclair Lewis, Sherwood Anderson, Edgar Lee Masters, John Dos Passos, Theodore Dreiser, William Faulkner gibi yazarların etkisi altında kalırlar. Pavese ve Vittorini, bu iki anti-faşist romancı gerçekçi yazarların ateşli destekleyicisidirler.

1950'lerde Calvino, yayınladığı üçlemeyle yön değiştirir: İkiye Bölünen Vikont (1952), Ağaca Tüneyen Baron (1957) ve Varolmayan Şövalye (1959). 1960 yılında Calvino'ya Salento Ödülü'nü kazandıran bu son derece fantastik romanlar o zamanki toplumu konu almasa da alegorik olarak o günkü sosyal ve politik meselelere dair derin bir endişeyi dile getirir.

1957 yılında, pek çok İtalyan gibi, Calvino da Komünist Parti'den ayrılır. 1956'da Rusya'nın Macar İsyanına müdahalesi ve İtalya'daki sosyalist reformlar onu hayal kırıklığına uğratır. Bir sanatçının, bir edebiyatçının politikadan uzak kalması gerektiğine inanır. Bu politik gönülsüzlük satirik ve alegorik novellası Arjantin Karıncası, Emlak Vurgunu ve Kirli Hava Buluntu'nda, ama en çok da son derece gerçekçi bir roman olan Gözlemcinin Bir Günü'nde görülür. Kitapta gönülsüz bir sandık gözlemcisi olan Amerigo Ormea, "Ahlak insanı eyleme zorlar, ama ya eylem boşunaysa?"sorusu üzerine derin düşüncelere dalar.

1959'da Calvino savaş sonrası entelektüel sol kanadın öncüsü Elio Vittorini ile birlikte Il Menabò adlı dergiyi kurar. Burada sol politik partilerin karşı karşıya kaldıkları ideolojik krizleri, aydınların rolünü tartışmış; sosyal, tarihî ve edebî sorunları çözmeye eğilmişlerdir.

Calvino, Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, modern dilbiliminin kurucusu İsviçreli Ferdinand de Saussure, eleştirmen Roland Barthes ve Vladimir Propp, göstergebilim ve yapısalcılığın etkisi altında bir kez daha biçemini değiştirir ve Kozmokomik Öyküler ile Sıfır Zaman'ı yazar. Alışıldık temalarından uzaklaşarak yeni bir gerçeklik görüşünü anlatmak için modern bilimi, hayali koşullar yaratmak üzere bir araç olarak kullanır.

Calvino, 1964'te Paris'e taşınır, ama Einaudi'deki işinden ayrılmaz. Arjantin asıllı Esther Singer (takma adı Chichita) ile evlenir. Bir yıl sonra kızları Abigail doğar. Calvino İtalya'dan uzakta yaşamaktan mutludur: "Benim için en ideal yer bir yabancı olarak yaşamanın en doğal olduğu yerdir," diye yazar.

Paris'te şair, romancı, matematikçi Raymond Queneau ve matematik tarihçisi François LeLionanais önderliğinde yürütülen Oulipo (Potansiyel Edebiyat Atölyesi) çalışmalarından haberdar olur. Grubun amacı yazı yazmakla ilgili tüm olasılıkları keşfetmek ve yazıya matematiksel yapıları uygulamaktır. Bunun sonucu Calvino, Kesişen Yazgılar Şatosu'nu yayınlar. Burada daha çok anlatım diline ve yoruma odaklanmıştır. Kitapta öyküler büyülü tarot kartlarının okunmasıyla oluşturulur; kartlar yalnızca geleceği tahmin etmekte değil, ama geçmişi tekrar yaratmak için de kullanılır.

Calvino, 1969'da Queneau'nun Mavi Çiçekler adlı kitabını İtalyanca'ya çevirir.

1972'de Görünmez Kentler'i yayınlar. Bu kitabın kahramanı, zayıflayan imparatorluğundaki çeşitli hayali kentleri anlatarak yaşlı Kubilay Han'ı eğlendiren efsanevi Marco Polo'dur.

Calvino bir kez daha şaşırtır ve anlatıda bir gövde gösterisi olarak değerlendirilebilecek, Borges'in özyinelemeli labirentlerindeki gibi göndergesel bir edebi oyun olan Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı kitabı 1979'da yayınlar.

1980'de Calvino ailesi İtalya'ya geri döner ve Roma'ya yerleşir. Yazar, burada, La Repubblica gazetesiyle olan çalışmalarını daha da yoğunlaştırır. Denemelerini topladığı Una Pietra Sopra: Discorsi di letteratura e societa adlı kitabını 1980'de, Palomar'ı ise 1983'de yayınlar. Bu kitapta ana karakter Bay Palomar, doğayı gözlemler ve anlatır; insan ve evren, doğa ve insan iletişimindeki gizli benzerlikleri bir iç konuşmayla sorgular.

19 Eylül 1985'te Calvino geçirdiği beyin kanaması nedeniyle Sinea'da yaşamını yitirir. Tam da bu sıralarda Charles Eliot Norton Lectures'ı sunmak üzere Harvard Üniversitesi'ne gitmeye hazırlanmaktadır. Altı dersten oluşması gereken bu proje ne yazık ki tamamlanamaz, ama beşi bir kitapta yayınlanır:  Amerika Dersleri.

Amerika Dersleri - Bütün Kozmokomik Öyküler
- Görünmez Kentler
- Jaguar Güneş Altında
- Kesişen Yazgılar Şatosu
- Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler
- Örümceklerin Yuvalandığı Patika
- Öyküler
- Palomar
- Paris'te Bir Münzevi - Özyaşamöyküsel Notlar
- Sandık Gözlemcisinin Uzun Günü
- Sen "Alo" Demeden Önce

Tülin Sadıkoğlu

>

Valid HTML 4.01 Transitional