Anthony Burgess


Bir Elin Sesi Var

Anthony Burgess


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

06.01.2016

  Editörün  Notu:  Burgess "Bir Elin Sesi Var" adlı eserini güncel batı eğitim ve kültürünün çöküşünü yansıtmak için yazdığını söyler. Kitabın adını aldığı "İki eli çırptığınız zaman ses çıkar, tek elin sesi nedir? " sorusu bir "koan" yani bir Zen Budist bilmecesidir. Çözümü olmayan bir bilmece olarak tanımlanan, "koanlar" mantığın yetersizliğini ifade eder. Evlilik sürecinin başlangıcınde çırpan iki el zaman içinde tek ele indirgenir.  Ama tek el yine de el çırpar. 

   Karşılıksız aşk | Zeynep Sönmez

http://www.edebiyathaber.net

Burgess, Bir Elin Sesi Var’ı 1961’de müstear adla yayımladığında Britanya’nın Soğuk Savaş döneminde hızlı bir değişim geçirdiğine, kitabın tam da böyle bir zamanda yayımlandığına ilişkin arka kapakta yer alan not, romanın modern insanın tüketim kültürüne yöneltilen sert bir eleştiri olduğu göz önüne alındığında önemli bir zaman dilimini işaret ediyor.

İki büyük paylaşım savaşının ardından yükselen geç kapitalizmin doğasının yozluk, hoşluk ve boşluk üzerine kurulu olduğunu anlatan Bir Elin Sesi Var; yozluğu doğadan ve üreterek yaşamaktan kopuk, hoşluğu materyalizmin göz boyayan, tüketime kışkırtan ama bir kuyu misali yutan imgelerine teslim olan, boşluğu ise elde avuçta ne varsa verdikten sonra hiçbirinin karşılığını alamayan, yaşamları haybeye giden insan tasvirleriyle ortaya koyuyor.

Romanın anlatıcısı Janet, cahil ve sıradan bir kadındır. Dünyaya gözleri kapalıdır. En büyük eğlencesi televizyondur. Sık sık okulda iyi bir eğitim vermedikleri için bilgisiz kaldığı bahanesinin arkasına sığınır. Kocası Howard ise fotoğraf çeken beyne sahip, entelektüel ve sanatsal değerleri olan biridir. Çiftin çocukları yoktur çünkü Howard dünyanın tekinsiz olduğunu düşünmekte, sürekli yeni bir savaş tehlikesinden ve hidrojen bombasından bahsetmektedir.

Hırsızlık yapabilecek karaktere sahip olmayan Howard, dürüst yollardan zengin olabileceğini, bunun ise ancak şans sayesinde mümkün olduğunu söyler. Fotoğraf çeken beynini kullanır, kitaplar ve edebiyat üzerine bir TV yarışmasında birinci gelerek hem ünlü hem de zengin olur.

Çift, kapitalizmin simge ülkesi Amerika’ya yolculuğa çıkar. Howard’ın amacı elindeki onca parayla dünyanın değişip değişmeyeceğini görmek iken, Janet için süreç pek de aynı biçimde gelişmez. En baştan beri gelecek için kaygıları olan, paranın bir kısmını ayırmak gerektiğini söyleyen, eli para, sırtı kürk görünce modern zaman insanının düştüğü hataya düşerek hayata gereğinden fazla anlam yükleyen Janet’ın sonu, parayı yaşamak için harcamak gerektiğine inanan Howard’ınkine elbette benzemeyecektir.

Bir-Elin-Sesi-Var-Anthony-Burgess Bu anlamda romanın keskin bir biçimde aydın portresi çizdiği de söylenebilir. Howard’ın kişiliğinde anlatılan, uzlaşmazlığı, uyumsuzluğu ve isyanı ile 20.yüzyıl aydınının kaderidir. Onun “fotoğraf çeken beyni” ise, kendisini zengin edecek bir yeti olmaktan çok, romandaki simgesel varlığıyla, modern insanın yoz değerlerine ve açmazlarına odaklanan, her şeyi gören bilgece bakan gözlerdir.

Hayat, kuyusuna akıtılan onca paraya rağmen değişmemektedir. Karşılığında hiçbir şey vermemekte, geriye hiçbir şey bırakmamaktadır. Howard’a göre vazgeçmek, eşiyle birlikte bu dünyadan göçmek ve böylece bir karşı ses yükseltmek en iyi çözüm gibi görünmektedir…

Bir Elin Sesi Var, Malay dilinde “karşılıksız aşk” anlamına geliyormuş. Romanın bir yerinde Howard’ın ağzından öğreniriz ne olduğunu:

“Zen Budizm’den bir şey bu… Hayal edebilmek için uğraşmak gerek… Bu, Gerçeklik’le ilişki kurabilmenin bir yolu, saçmalıktan geçen bir yol… Sessiz bir gök gürültüsünü, başsız, vücutsuz ve kanatsız bir kuşun uçmasını hayal etmek gibi. Tanrı’ya ulaşmanın yollarından biri diye kabul ediliyor.”

Bir el, eşini kurban vermiş ve tek kalmış olmakla alkışa devam edebilir mi? Karşılıksız aşktan sonra insan yeniden âşık olabilir mi, kendine ve insanlara inancını kaybetmeden? Ödün vermenin, adayışın sonunda hayatla uzlaşmak olmasa bile bir çıkış yolu görmek mümkün olur mu, hayal eden ve uğraşan insan için?

“Bir elin nesi var, iki elin sesi var”, dilimizde birlikte üretmeye, yardımlaşmaya verilen önemi gösterse de, sanırım hiç yalnızlaşmayı çağrıştırmadı. Oysa Burgess’ın romanında bu deyim, üstelik manidar biçimde atasözünün yarısı, eşlik beklentisinin aldatıcılığını, yaşama biçimleri ortak gibi görünse de bakmak ve görmek söz konusu olduğunda nasıl da tek başına kaldığımızı, artan yalnızlıklarımızla kör topal idare ettiğimizi düşündürmüyor değil.

Kitabın yayımlandığı 1960’lı yıllarda Zen Budizminin Batıda yoğun ilgi gördüğünü ve modern yaşayışa bir alternatif olarak edebiyatta yer aldığını belirtmek gerekir belki. Aynı izlere Amerikan edebiyatında Salinger’ın eserlerinde rastlanıldığını hatırlayalım. Bu bağlamda iki yazar arasında bir köprü de kurulabilir…

“Hayatın kendisi büyük bir ceza, ama Tanrı’ya şükür istediğimizden fazlasına katlanmak zorunda değiliz,” diyen Howard’la, “Kötü olan dünya değil, dünyadaki insanlar,” mottosuna yürekten bağlı Janet arasında bir tercih yapmalı: Vazgeçmek mi, savaşmak mı? Ne yazık ki kitabın sonunda okurun bu soruya cevabı acıtıcı olabilir çünkü onur denilen şey bazen direnmenin değil, vazgeçmenin parçasıdır…

Kitabın akıcı, pırıltılı Türkçesini Roza Hakmen’in enfes çevirisine borçlu olduğumuzu da belirtelim.

Zeynep Sönmez – edebiyathaber.net (31 Aralık 2014)

Yazarın başka yazıları için

http://www.edebiyathaber.net

 

Bir Elin Sesi Var -
Anthony Burgess

http://www.hepsiburada.com/blog/bibliyoman

Otomatik Portakal romanıyla ve bu efsanevi romanın sinema uyarlamasıyla dünya çapında büyük bir üne kavuşan Anthony Burgess‘in Joseph Kell mahlasıyla yayımlattığı Bir Elin Sesi Var, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın, Modern Klasikler Dizisi’nde kendine yer buldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın etkileri yavaş yavaş kaybolurken modern toplum da şimdikine çok yakın ama ilk temas gerçekleştiği için çok daha sancılı bir popüler kültüre geçiş dönemi yaşamaya başlamıştı. 60’lar ve 70’ler bu ‘köküne kadar’ ayrılıkların içinde geçmiş anlaşılan. Sanat en verimli ve en uçlarda günlerini yaşarken, popüler kültür de ilk fanatiklerini doğuruyordu.

Televizyon gibi mucizevi bir aletin, icadının ardından her evden içeri adımını atmasıyla daha da çılgın ve fanatik bir boyut alan popüler kültüre karşı sert uyarıcı eserler veren Burgess, bu kez hikâyesini bize -pek de alışık olmadığımız türden- sorunun gözünden ve dilinden aktarıyor. Bilge ve her şeye kadir bir anlatıcının aksine televizyon bağımlısı, sığ bir kadının hayat hikayesini kendi kelimeleriyle (kitabın kelime dağarcığını 800 kelime oluşturmaktaydı) dinlemek daha da bir vurucu. Zaten dönemin edebiyatının sertlik ve vuruculuk kaygısını göz önüne alırsak Burgess’i bambaşka bir noktaya koymak durumunda kalıyoruz. Popüler kültürün içerisinde neredeyse ‘underground’ kalan Burgess’in türevleriyle şimdiki ‘bağımsız’ (Indie) popüler sanat içinde cool bir süperstar halini aldığı da aşikar.

Bu değişimin geleceğini hisseden Burgess ve diğerleri içerisinde yaşadıkları günü anlatırken geniş kitlelere hitap eden ‘pop’un değişmeyeceğini de biliyorlardı. Fotografik hafıza yeteneğiyle ve televizyon sayesinde servet kazanan Howard, karısıyla birlikte dünyayı gezer. Entelektüel değerleri hor gören materyalizmden nefret eden Howard’ın elinden bir şey gelmez. Dönemin ‘Angry Young Men’ portresini başarılı bir karakterle kaleme alan Burgess, anlatıcı olarak Janet’i, Howard’ın eşini seçer. Düz bir kadındır Janet, vasattır, ortalamadır. Soyu da tükenmeyecektir! Hatta bir müddet sonra devir onların devri olacaktır… Okuyun, tanıklık edin.


Bir Elin Nesi Var - Anthony Burgess

http://kitap.radikal.com.tr

Anthony Burgess’ın 1961’de Joseph Kell müstear adıyla yayımladığı Bir Elin Sesi Var, Soğuk Savaş’ın tam ortasında kalan Britanya’da yaşanan hızlı değişim dönemine denk gelmiştir. Romanın başlığı Malay dilinde “karşılıksız aşk” anlamına gelen bir atasözüdür. Bu “karşılıksız aşk” tüketim kisvesi altında karşımıza çıkar. Oyunu kuralına göre oynayıp parayla sahip olabileceğiniz her şeyi satın alsanız da, bir “karşılık” elde edemezsiniz…

Tıpkı “fotoğraf makinesi beyni”yle kazandığı bir TV yarışması sayesinde servete kavuşan Howard gibi... Modern hayatın entelektüel ve sanatsal değerleri hakir gören materyalizmine öfke duyan Howard, dünyanın çürümüşlüğünü bizzat uğradığı bir hakaret olarak algılamaktadır. Romanın anlatıcısı olan karısı Janet ise eğitimsiz ve sığ bir kadındır. Hayatını reklamlar, kadın dergileri ve televizyon belirler. Televizyonun amaç ve değerden yoksun hayatlara işaret eden bir metafor olarak kullanılması ise Jerzy Kosinski’nin unutulmaz yapıtı Being There’i önceler.

  Bir Elin Ses Var- BurgessBüyük yazarlardan ziyade büyük besteciler

Ceyhan Usanmaz 01-07-2013
http://www.sabitfikir.com/
Otomatik Portakal’ın nispeten daha az bilinen yönü, sonudur.

Anthony Burgess’a, 1959 yılında ameliyat edilemez bir beyin tümörü tanısı konur ve yaklaşık bir yıllık ömrü kaldığı söylenir. Bu haberin ardından Burgess, karısının geçimini sağlamak üzere on iki ay içinde beş buçuk roman yazar. Ne var ki, durmasını gerektirecek bir durum yoktur aslında ortada, bu on iki aylık sürenin ardından teşhisin yanlış olduğu anlaşılır. Artık tanınan bir yazar olduğu için yazmaktan vazgeçmeyen Anthony Burgess, 1993 yılında hayatını kaybettiğinde ardında elliden fazla eser bırakmıştı. Biz ise, sanırım onu yalnızca Otomatik Portakal romanıyla biliyoruz. Gerçi onu da acaba gerçekten biliyor muyuz?

“‘Eee, ne olacak şimdi ha?’ Ben vardım, yani Alex, yanımda da üç kankam, yani Pete, Georgie ve Dim, Korova Sütbarı’nda oturmuş akşam ne yapacağımıza karar veriyorduk, arsız karanlık, buz gibi kış piçlik yapıyordu, ama yağmur yoktu. Korova Sütbarı, katkılı süt verilen bir mekândı (...) sütünüze sintemesk ve denkrom gibi çeşitli uyuşturucular koydurabiliyordunuz (...) veya eski tabirimizle bıçaklı süt içebilirdiniz, bu da adamı pislik yapıp yirmiye bir girişmeye hazır hale getirirdi, ki öyküye başladığım akşam içtiğimiz buydu.” (çev. Dost Körpe, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) Bir modern klasik olarak nitelendirilen Otomatik Portakal, pek de parlak olmayan bir gelecekte yaşamları şiddet üzerine kurulu bu on beş yaşındaki gençleri anlatır. Kahramanımız –daha doğrusu antikahramanımız– Alex ve kankalarının içtikleri sütlerindeki bıçakların bir süre sonra “batmaya” başlamasının gecenin devamında nelere yol açtığı az çok bilinir... (Romanı okumamış olanların imdadına da, 1971 tarihli uyarlamasıyla Stanley Kubrick yetişmiştir.) Hikayenin arka planı üzerine de derin okumalar yapmak mümkün; örneğin romanın Aziz Üstel’in çevirdiği ve ilk baskısı 1973 yılında Bilgi Yayınevi tarafından yayımlanan versiyonunda, arka kapakta şu satırlar yer alır: “Otomatik Portakal, bir süper toplumun parıltılı görünümü altındaki yalnız ve umarsız insanın, cinsel, ekonomik ve politik topoğrafyasını çizerken, ruhsal yıkımlarda bile yeni bir dünya yaratma ülküsünü alabildiğine canlı tutuyor.”

Biz Burgess'i yalnızca Otomatik Portakal romanıyla biliyoruz. Gerçi onu da acaba gerçekten biliyor muyuz?

Stanley Kubrick’in “desteğiyle” hikayesi geniş kitlelerce bilinir hale gelmiş, sonuçta bir kült eser olarak hakkında çokça yazılıp çizilmiş Otomatik Portakal’ın nispeten daha az bilinen yönü ise, sonu. Otomatik Portakal, bildiğim kadarıyla, Türkçede ilk olarak ve sonrasında uzun yıllar Aziz Üstel çevirisiyle okundu. Fakat bu çeviri aslında Otomatik Portakal’ın kısa versiyonundan yapılmış. Toplamda yirmi bir bölümden oluşan romanın son bölümünün hikayenin geneline uymadığını, sonunun o şekilde (ne şekilde olduğunun ayrıntılarına girmeyeceğiz!) olmaması gerektiğini düşünen Amerikalı yayıncılar, bu son bölümü çıkararak yayımlarlar Otomatik Portakal’ı. Zamanında Bilgi Yayınevi’nden okuduğumuz çeviri işte bu yirmi bölümlük versiyon; hatta aynı şekilde Stanley Kubrick’in filmi de... Dolayısıyla Otomatik Portakal’ın Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan Dost Körpe çevirisine de en azından bir göz atmakta fayda var!

Stendhalvari bir çaba
Üretken bir yazar olarak, büyük bir ihtimalle Anthony Burgess da yalnızca Otomatik Portakal romanının ön plana çıkarılmasından memnun değildir. Bu üretken yazarın Türkçeye Otomatik Portakal dışında yalnızca üç kitabı daha çevrildi; ilk dönem yapıtlarından Bir Elin Sesi Var ve son dönem yapıtlarından Deptford'daki Ölü Adam (her iki kitabın da şu an için baskılarına ulaşmak pek kolay değil). Yakın bir zamanda ikinci baskısı yapılan diğer kitabı ise Mozart ve Deyyuslar ismini taşıyor.

Anthony Burgess’ın klasik müziğe olan yakınlığını Otomatik Portakal’da da hissetmek mümkündü, ancak Mozart ve Deyyuslar’da bestecilere, eserlere ve klasik müzik tarihine hakimiyeti apaçık ortaya çıkıyor yazarın. Bu noktada Anthony Burgess’ın da bir müzisyen olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Biyografisine baktığımızda, aralarında senfoni ve librettolar da olmak üzere 250’nin üzerinde müzikal esere imza attığını öğreniyoruz.

Anthony Burgess’ın klasik müziğe olan yakınlığını Otomatik Portakal’da da hissetmek mümkündü, ancak Mozart ve Deyyuslar’da bestecilere, eserlere ve klasik müzik tarihine hakimiyeti apaçık ortaya çıkıyor yazarın. (Görsel çalışma: Nearchos Ntaskas)

İlk olarak Mozart’ın 200. ölüm yıldönümü olan 1991 yılında yayımlanan Mozart ve Deyyuslar, kimi eleştirmenlerce, "40. Senfoni'yi edebiyata dönüştürmek için Stendhalvari bir çaba" olarak nitelendiriliyor. Beethoven, Mendelssohn, Haydn, Wagner, Prokofiyev, Bliss, Gershwin, Schonberg gibi bestecileri bir tiyatro oyunu şeklinde kurguladığı kitabında bir araya getirerek, hayat hikayelerinden anekdotlarla birlikte müzikal anlayışlarını, çekişmelerini, kıskançlıklarını, takdirlerini, müthiş ezgilerin daha çok hangi topraklardan fışkırmış olduğuna dair tartışmaları da dillendiriyor. Ancak elbette başrolde Mozart yer alıyor...

Tam da 41. İstanbul Müzik Festivali’ne (4-29 Haziran 2013) denk gelen yeni baskısıyla, Mozart ve Deyyuslar’ın çok daha keyifli okunacağını söyleyebiliriz; her ne kadar kitabın kimi bölümlerinde klasik müzik bilgimizi biraz zorlamak gerekiyorsa da... Ancak sanırım Anthony Burgess kitapları için biraz da gerekli bu birikim; çünkü şöyle yazmış: “Sanat kariyerime kendi kendini yetiştirmiş bir besteci olarak başladım ama kabiliyet eksikliğinden ve söylemek istediğim şeyleri müzikle söyleyemediğimi fark ettiğim için neredeyse orta yaşta, ifade imkanları daha çok olan bir zanaatı icra etmeye başladım. Yine de müzik geçmişimi geride bırakmadım; kendime koyduğum standartları büyük yazarlardan ziyade büyük bestecilere borçluyum.”

Mozart ve Kurt Sürüsü
Eren Arcan
Dipnot Kitap Kulübü

Anthony Burgess’in Mozart and the Wolf Gang adlı kitabı üzerine :

Anthony Burgess (1917- 1993) sanat hayatına müzisyen olarak başlamıştır.  1959 yılında beyin tümörü teşhisi konunca para kazanmak amacıyla yazı yazmaya başlamış ve bir sene içinde beş kitap yazmıştır.  Daha sonra teşhisin yanlış olduğu ortaya çıkmış ama Burgess  yazmaya devam ederek ardında elliden fazla eser bırakmıştır 

Burgess bir distopia olan en ünlü romanı  “Otomatik Portakal” da toplum için şiddet dolu, karamsar bir gelecek öngörmektedir.  Bu şok edici kitapta kendi özel “Nadsad” dilini oluşturan, saldırgan bir grup gencin, devlet eliyle ehlileştirilmesi ele alınmaktadır.

Burgess yalnızca romancı, olarak değil aynı zamanda bestekar, söz yazarı, deneme yazarı, semioloji uzmanı, çevirmen ve eleştirmen olarak değişik dallarda eserler bırakmıştır.

Bu kadar verimli bir yazar olmasına rağmen Burgess kendisinin “roman yazan bir müzisyen” olarak anılmasını istemiştir.  “Müzik daha arı bir sanat çünkü insanî olaylarla doğrudan ilgili değil.  Ahlak değerlerin tamamen dışında.  Bu yüzden müziği baştacı ediyorum.” der.

Mozart’ın ölümünün 200. yılı nedeniyle 1991 yılında yazdığı “Mozart and the Wolf Gang”  -  Mozart ve Kurt sürüsü olarak tercüme edebileceğimiz başlıktaki “Wolf Gang”  hem Mozart’ın Wolfgang ismine hem de kitapta boy gösteren ve birbiriyle dalaşan pek çok müzisyen ve yazara gönderme olarak kullanılmıştır.  Kitap Türkçeye “Mozart ve Deyyuslar” olarak çevrilmiştir.

Okurun entellektüel kapsamı kadar algılayabildiği bu bilgi ve yorum yüklü kitapta Burgess birbirinden çok farklı yazın çeşitlemeleri denemiştir.  Kitap Beethoven, Mendelssohn, Prokofiev, Wagner gibi  ünlü kompozitörlerin  Mozart üzerine, yürüttükleri semavi bir konuşma ile başlar.  Mozart bu hararetli tartışmada yoktur çünkü müziğe merak salan Tanrı’ya piyano dersi vermektedir!  Daha sonraki “Opera Buffa” (komik opera) tarzındaki bölümde Mozart’ın, ailesi, saray erkanı, ve toplum tarafından sömürülmesi işlenir. 

Mozart ve Deyyuslar’ın diğer bir bölümünde  yazar, kimliğini Anthony ve Burgess olarak ikiye ayırıp bir iç diyalogla ikisini birbiri ile kıyasıya tartıştırır.  Bu iki kimlik aracılığı ile Burgess müzik ile mimari, resim, heykel gibi sanat dallarıyla paraleller çizerek Barok, Rokoko ve Romantik tarzlarını örnekleriyle irdeler.  Kitap boyunca Burgess tutkuyla müziğin anlamını arar.  Kitabın sonunda da birkaç sayfalık muhteşem epilogda Burgess,  Mozart’ın müziğinin niçin bu kadar önemli olduğu anlatır. 

“Mozart asla beceriksizlik yapmamıştır.  Falsosuz ustalığı romantik mizaçlılara itici gelebilir.  “Profesyonellik” kirli bir kelime olabilir.  Elini neye değdirse çeki düzen vermiştir.  Shakespeare gibi o da nadiren yanlış adım atmıştır, tabii atmışsa – belki buna itiraz eden çıkar.  Tatlı dili, ya da iğneli zerafetiyle daima hayret uyandırır.  Kötülenmesine neden olan da bu mükemmelliğidir...

Tarihi perspektifin gözlük camlarını parlatırken Mozart’a yaklaştığımızın farkında olmalıyız.  Nostalji gereklidir ama durağandır.  Bize sunduğu vizyon umutsuzca özlemini çektiğimiz bir istikrar vizyonu olmamalıdır.  Günbegün karşımıza savaşla, açlıkla, çevre kirliliğiyle, yağmur ormanlarının yokolmasıyla, kamu ve aile ahlakının çöküşüyle çıkan bir dünyada geçici bir huzur beklentisiyle Mozart’ın yaylı çalgılar dörtlüsünü teybe koyabiliriz.  Ama Mozart’ın işlevi yatıştırmak değildir; o dolaptan alınıp içilecek bir müsekkin değildir.  Bir daha ele geçmeyecek geçmişten ziyade olası bir gelecek simgesi sunar. “

“Mozart ve Deyyuslar” William Hoffman’ın dediği gibi Mozart için bir övgü şarkısı, yürekten bir saygı sunuşun kitabıdır.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!