|
||||||||
|
|
Nevcihan Oktar |
|
|
|||
|
|
||||||
|
Yazar
BİLMEMEK’te kendi kendine şu soruyu soruyor: “Göç sanatçıların yaratıcı
güçlerini zayıflatır mı? Sanatçının yaratıcı esini doğduğu ülkenin
köklerinden beslenmediği zaman tükenir mi?” Kundera’nın kendi durumunu
da ortaya koymaya yönelik bir soru bu; yirmi yıldan beri kendisini evlat
edinen Fransa’da yaşayan bu sürgündeki yazar, günümüzde hala komünizmin
sanatçı kurbanı simgesi olarak yaşıyor ve yazıyor. Zorunlu
olsun olmasın göç, yirminci yüzyılı nitelendiren olaylardan biri ve
Kundera için çifte anlamı var: Yazarı hem ülkesinden, hem de ana
dilinden sürgün etmiştir. Kundera son üç yapıtını (Ölümsüzlük,
Yavaşlık, Kimlik) Fransızca yazmıştır ve eleştirmenler bu romanları Çekçe yazdığı romanlardan
daha yetersiz bulmuşlardı. Parise göç etmek zorunda kalmak ve dilini değiştirmek
yazarın da yaratıcı gücünü etkilemiştir sanki. Bellekle ilgili
efsaneler ve sürgün yaşamının
dramından söz eden Bilmemek parlak
ve derinlikli bir roman. Romanı
sık raslanan temalar üzerine kurulmuş, dairesel yolculuklar, geçmişe dönüşler,
eve dönüş, Homeros Odeyseeeia’da Ithaka’ya, kayıp vatana duyulan
nostaljinin ve ona kavuşmanın destanını anlatır. Kundera romanına
Odeysseia’nın beşinci şarkısından bir alıntı ile girer, Odysseues şöyle
der: “Ama gene de her gün ettiğim tek dua oraya dönmek, gün doğumunu
evimde görmek”. Romanı
baş kahramanları Irena ve Josef adında iki göçmen, belki de sürgün demek
daha doğru. 1968 Sovyet işgalinden sonra Prag’ı terk ederler;Josef
Danimarka’ya, Irena da Paris’e yerleşir. 1989 yılında Berlin Duvarı çökünce
her ikisi de anavatanlarına dönmeye karar verirler.İkisinin de dramı aynıdır.
Kendilerini vatanlarından koparan vahşi kader yüzünden acı çekerler. Irena
Pariste, Josef Danimarka’da kendine yani bir yaşam inşaa etmiştir. Yirmi yıl
sonra kendilerini gençliklerinin aşağılanmış
ve boyun eğmiş Çekoslavakyası’na değil, yeni Çek Cumhuriyeti’ne götüren
uçakta karşılaşırlar. İkisi de bu yolculuklarının aslında anlamsız bir
yolculuk olduğunun, yıllar önce bıraktıkları yaşama yüreklerinin
derinlerinden geri dönmek istemediklerinin farkında değildirler; onları
vatanlarına çeken özlem, ıstırap ve bilmemektir (vatanım uzakta kaldı,
orada neler olduğunu bilmiyorum). İstenmeyen
çocuklar olan Irena ve Josef kendilerini unutmuş bir ülkeye geridönerler,ne
dostlari anımsar onları ne de akrabaları; geçmişle korktukları gibi ürkütücü
bir karşılaşma da yaşamazlar çünkü geçmişleri de yoktur. Josef yokluğu
sırasında görünmeyen bir süpürgenin gençliğine ait görüntüleri,
kendisine tanıdık gelen her şeyi süpürdüğünü düşünür. Geriye ne
heyecan kalmıştır ne kayıtsızlık ne de sevinç. Josef yeterince özlem
duymadığı için acı duyar, bunu belleğinin mazoşist bir deformasyonu
olarak adlandırır. Geçmişini düşününce kendinden memnun olmadığı
zamanları anımsar yalnızca ve bu nedenle geriye mümkün olduğu kadar az
bakar. Böylelikle
Kundera bize mazoşist bellek yasasını Sunar: Insanlar yaşamlarınınn farklı
bölümlerini unuturken her şeyin üzerine en hoşlanmadıkları dönem ve
olayların örtüsünü örterek kendilerini daha özgür,daha hafif
hissederler. Ama tehditkar geçmiş hep yanıbaşılarında durmaktadır.
Kundera bellek kavramını yaşanmış zamanlarla insanın belleğine depoladığı
zamanlar arasında matematiksel bir ilişki olarak nitelendirir. Belki de belleğimiz
yaşadıklarımızın milyonda, milyarda birini koruyordur ancak, bu noktada
Kundera, insan belleğinin eleştirisi diye adlandırdığı konuya değinir:
Sevdiğimiz biriyle ya da sevgili
bir dostla yaşadığımız ortak yaşamdan kalan anıları birer birer toplasak
ne kadar zaman edecektir, bir dakika mı, iki dakika mı? Irena
ve Josef geçmişlerinin koridorlarında dolaşırken o yaşamı pek anımsamasalar
da durmadan kendi hayatlarının kalıntılarına takılırlar Irena’nın bir
birahanede buluştuğu arkadaşları her cümlelerine “Anımsıyor musun...”
diye başlarlar, “hani.. olmuştu ya....” Irena arkadaşlarının kendisini
denediklerini , onların anımsadıklarını anımsayıp anımsamadığını
yokladıklarını anlar, arkadaşları yaban ellerde geçirdiği yirmi yılla
ilgilenmezler bile, Irena’nın yaşamının yirmi yılını keser atar, onu kötürüm
bırakırlar; çok çok geçmişte kalan bölük pörçük anıları şimdiye
iliştirmeye çalışırlar. Uzun
süre anadillerinden uzak kalan insanların çektikleri lingustik zorlukları çeker,
kaygıları duyarlar, bu nedenle kendilerini ortak ve tümüyle kendine özgü
bir dili olan cinselliğe teslim ederler. İlk kez sevişirken Çekçe mahrem sözcükleri
telafuz eder, Çekçe bir başkasına dokunur, cinsel yakınlıklarını ve
cinsel anlamda yaşadıklarını Çekçe birbirlerine iletirler. Belki de uzun süre
sürgünde yaşamış olan insanların yolculuklarını sonunda kavuşabilecekleri
yegane Ithaka da budur. Bilmemekte
bu tarz pek çok olay var. Pariste yaşamış olan Irena ,kendi vatanında bile
bir göçmen olduğuna ve bunun değişmeyeceğine dair bilince, kendine
Prag’da rüküş bir giysi aldığında ve dükkanın vitrininde kendini gördüğünde
varır.Vatanında kalmış olsaydı, vitrinde gördüğü rüküş kadın
olacaktı, ancak değildir; anavatanından bir Praglıdan çok Parislidir ve göçmenlik
varlığına öyle işlemiş bir durunmdadır ki, vitrindeki kadın olmasına
imkan yoktur artık.. Ne Paris’te bir Praglı ve de Prag'da bir Parislidir ;
bir göçmendir ve bu varoluşsal konumunun değişmesine olanak yoktur. Josef
de otelinin penceresinden ne anlama geldiğini bir türlü çözemediği bir
reklam panosu görünce benzer duygular yaşar. Ayrıca Josef’in eski bir komünist
olan N: ‘le karşılaşıp iki arkadaşın bir türlü anlaşamamaları, yani
aynı dili konuşup, aynı ideolojiden söz edememeleri, birbirlerinin sözcüklerinin
anladıkları halde sözlerin anlamını çözememeleri Kundera’nın kusursuz
bir uslupla çağımızın en büyük ikilemlerinden birini anlattığı olağanüstü
güçlü kurgulanmış bir bölüm.. Kundera
bu kısacık romanında yaşamın en önemli gerçeklerine değiniyor:. Arzu
edilen yerde bulunamamak, arkadaşlık, unutuş, özlem, bilmemek.. Kundera
kişisel Odeysseia’sını anlattığı bu romanında “ geri dönüş
efsanesinin “ günümüzde hala geçerli olup olmadığını sorup, kendi yanıtını
arıyor.
|
||||||