| | 'Romanlarım benim adıma konuşabilir' 18/04/2003
Uzun yıllardır Fransa'da yaşayan Çek kökenli yazar Milan Kundera'nın son kitabı 'Bilmemek', nihayet Fransa'da da yayımlandı.ANTOINE GALLIMARD (Arşivi)
L'IGNORANCEMilan Kundera, Gallimard, 2003, 16.50 euro.
Uzun yıllardır Fransa'da yaşayan Çek kökenli yazar Milan Kundera'nın son kitabı 'Bilmemek', nihayet Fransa'da da yayımlandı. 'Bilmemek' ilk olarak 2000 yılının Nisan ayında Tusquets Yayınevi tarafından İspanya'da basıldı, ardından Arjantin, Türkiye, İtalya, ABD'nin de bulunduğu on kadar ülkede okura sunuldu. Kundera, aradan yaklaşık üç yıl geçtikten sonra Fransa'ya gerekli vizeyi verdi. Kundera, 'Bilmemek'in Fransa'da yayımlanmasını neden istemediğini açıkça belirtmese de, Le Figaro Littéraire'in yorumuna göre bunun altında, 1998'de 'Kimlik' yayımlandığı zaman aldığı birtakım sert eleştirilerin yazarda yarattığı kırgınlık yatıyordu. 18 yıldır söyleşi yapmayı reddeden, romanlarının onun adına konuşabileceğini ifade eden yazar, 'Bilmemek'le ilgili olarak Gallimard Yayınevi'nin sahibi Antoine Gallimard'ın birkaç sorusuna yanıt vermeyi kabul etti.
1993'te, 'Saptırılmış Vasiyetler'in yayımlanmasından sonra, Le Monde'da bir yazın yayımlandı, 'Fransızca konuşmak; evet, böyle bir şey vardır,' diye. Orada, karın Vera'nın bir sözünü aktarmıştın: 'Fransa, senin doğduğun ikinci ülke.' 'Doğduğun ülke' demişti Vera, çünkü Fransa'ya göçmenle birlikte uzun bir sessizlikten sonra edebiyatta da yeniden doğmuştun. 1968'deki Rus işgalinden sonra, ülkemde yasaklı bir yazar haline geldim. 1969'da 'La Vie est ailleurs'ü, 1970'de yazarlık hayatına bir veda olarak yazdığım 'Ayrılık Valsi'ni tamamladım. Baban Claude, beni görmek için düzenli aralıklarla Prag'a gelirdi. Bu iki romanın elyazmalarını gizlice Fransa'ya götürdü ve yayımladı, böylece Gallimard benim sığınağım haline geldi. Bugün Fransa'da bulunmamı babana borçluyum. Beni göç etmeye teşvik ederdi sürekli, çünkü bir türlü kabul etmek istemediği 'yazarlığa veda'ma başka bir çare göremiyordu. Fransa'daki ilk yıllarını hatırlıyorum. Rennes'de otururdun; Paris'e geldiğinde, Claude seni çatı katında, benimkine çok yakın bir odaya yerleştirirdi. Birlikte çok zaman geçirdik. Çok renkli anılarım var o günlerden.
Doğruyu söylemek gerekirse, beni çok şaşırtsa da, Fransa'daki sürgünlüğüm sırasında, daha ilk dakikadan itibaren mutlu oldum. Ama kendimi yazıya vermekten çok uzaktım. Beni mutlu eden, tarihin yaşattığı onca şoktan sonra, normal, sıradan bir taşra profesörü hayatı sürmekti. Baban, ona 'Gülüşün ve Unutuşun Kitabı'nı vermeme kadar çok çaba harcamak zorunda kaldı. Yıl 1978'ti. Sekiz yıllık bir aranın üstüne gelmişti kitap. Fransızca yazmak ne zaman aklına geldi?
Hemen başladım Fransızca yazmaya! Üniversitedeki konferanslarım için. 1986'da, ardından 1993'te Fransızca olarak iki deneme derlemesi yayımlamam gayet normaldi. Ama Fransızca bir roman yazmak; hayır, böyle bir şey düşünmüyordum.
Hayatında ilginç bir simetri görüyorum. İlk romanın olan 'Şaka', Çekoslovakya'nın Ruslar tarafından işgalinden iki hafta sonra yayımlandı Fransa'da. Çekçe yazdığın son roman olan 'Ölümsüzlük' ise, komünizmin çöküşünden iki ay sonra. Roman yazarlığına ikinci kez 'elveda' dediğimi hissettim o zaman. Sanatsal açıdan, hiçbir romanımda 'Ölümsüzlük'teki kadar ileri gitmedim. Daha sonra gelecek her roman, aynı biçimin gereksiz bir tekrarı olacak, gibi geliyordu bana. Hem ayrıca, aynı zamanlarda tarih de kapıyı çaldığından, benim insanların gözü önünde yaşamaktan duyduğum korku da büyüdüğünden,
'romana veda' demek hoşuma bile gidiyordu neredeyse. O sıralar birkaç Fransızca deneme yazmaktaydım. Sonuncusunda Choderlos de Laclos'yla Vivant Denon ele alınacaktı. Birkaç sayfa sonra sıkıntıdan boğulacak hale gelmiştim. Çok çaba harcayarak ortaya koyduğum, ama pek de işe yaramayan yazılarımdaki ciddiyete artık katlanamıyordum. Kendimi rahatlatmak, eğlenmek için söz konusu denemeyi koca bir şakaya çevirdim. 'Hiçbir kelimesi ciddi olmayan', en hafif romanım olan 'Yavaşlık', 1995'te, işte böyle doğdu. İlk Fransızca romanım. 'Ölümsüzlük'ü yazdıktan yedi yıl sonra. Hatırladığım kadarıyla, seksenlerde, iki yılını olduğu gibi bütün romanlarının Fransızca çevirilerini gözden geçirmeye ayırmıştın. O zamanlar kendini, günün birinde romanlarını Fransızca yazmaya hazırladığını söylüyordum sana. Fransızca üçlemeni okurken, Çekçe romanlarında tanıdığım sesini duyuyorum, ve bana öyle geliyor ki hep aynı dünyayı buluyorum. Temalarımın dünyası. 'Tema' sözcüğü benim için şu anlama geliyor: Bir romanın içinde ele alınan varoluşsal bir sorun. Bir roman yazarının özgünlüğü, öncelikle hayatı boyunca kafasını kurcalayan birkaç büyük varoluşsal temayla belirlenir. Kimliğini kaybetme korkusu ilk öykülerimden biri olan, 1962'de yazdığım 'Otostop Oyunu'nun temasıydı. Bundan otuz beş yıl sonra, ikinci Fransızca romanım olan 'Kimlik'i kaleme aldım ve onda da aynı temayı işledim. Ya da son Fransızca romanım olan 'Bilmemek'. İnsanın kendi hayatı karşısındaki bilgisizliği, nostalji, unutuş...
... nostalji, unutuş... Kulağa 'Gülüşün ve Unutuşun Kitabı'nın bir yankısı gibi geliyor. Ancak, Fransızca romanlarında köktenci bir yenilik var. Kısa olmaları.
'Yavaşlık'ın benim için çok büyük değer taşımasının nedeni, yeni bir biçimi keşfetmemi sağlamış olması. Daha önceki romanlarım, bir anlamda sonat gibi düzenlenmişlerdi: Birbirini izleyen bölümler var, ki benim durumumda bunların sayısı yedi; her biri başka bir temaya odaklanmış ve tarzıyla mümkün olduğu kadar öbür bölümlerle bir tezat oluşturuyor.
'Yavaşlık', aynı anda iki yüzyılda birden geçiyor, düşünce eylemle yan yana, gerçeklik fanteziye karışıyor, ve yalnızca iki temanın (hız ve teşhircilik) sabit olarak varolması bütündeki katı birliği sağlıyor. Bu kompozisyon uç noktada bir sadelik gerektiriyor. İlk versiyonunda 'Bilmemek' 170 sayfaydı. Taslak 130 sayfaya inene kadar içim rahat etmedi.
Şimdi anladım. Bir sonraki romanın 12 sayfa olacak. Çeviren: Saadet Özen
Göçmen düşler
30/11/2001
Prag. İki yanı ağaçlarla çevrili dar sokaklarıyla o camdan kent. Havanın yumuşacık ve pek narin estiği kent.MÜGE İPLİKÇİ (Arşivi)
BiLMEMEKMilan Kundera, çeviren: Aysel Bora, Can Yayınları, 2001, 133 sayfa, 3 milyon 400 bin lira.
Prag. İki yanı ağaçlarla çevrili dar sokaklarıyla o camdan kent. Havanın yumuşacık ve pek narin estiği kent. Öyle bir kent ki o cam kırıkları üzerinde çıplak ayakla yürüyebilirsiniz. Sakin semtlerden oluşmuş geniş, gepgeniş yeşil mi yeşil bir kıvrım. Onun, yani tüm göçmen ruhuyla Irena'nın -ya da göçmen yaşamış bütün ruhların bağlı olduğu bir kent burası. Hayali bir kent. Bir atın üstündeki tavuskuşu. Adına Prag diyelim. Irena'nın Prag'ı. Merkezdeki görkemli Prag değil bu, geçmişi bugüne alelade bir hararet, kaba bir merakla taşımaya hevesli Prag'dan söz etmiyoruz. Şu imparator Rudolf'un (ressamların ve simyacıların koruyucusu olan), Mozart'ın (metresi buralıymış) ve dahası Franz Kafka'nın (seyahat acentalarının broşürlerinde bol keseden kullandıkları ve turistik tişörtlerde tüm endamıyla boy gösteren o yazıyla birlikte: Dikkat Kafka is born in Prag, ona göre ha!) kemiklerinin üzerinde greyder renginde yükselen on - on beş katlı olağan binaların Prag'ı değil bahsettiğimiz.
Irena'nın Prag'ı geçen yüzyılın sonunda doğdu. Başka bir deyişle Çek küçük burjuvazisinin Prag'ı o. Çocukluğu. Onun iniş çıkışlı yollarında (çocukluğunun mu, yoksa Prag'ın mı, ne önemi var, bellek her nasılsa istediğini hatırlar) kayak yaptığı, çocukluğunun mamure Prag'ı. Irena, anıların darası var mıdır, diye düşünmeye başlar o zaman. Şimdi'nin içine ne kadarı sığar anıların? Tortular öznel olduğuna göre, anıları esas kılan ne? Belleğin kapasitesinden vazgeçer bir dem; biri öteki hakkında ama en çok kendisini hatırlatan zaman ve mekânlardan bir Prag'ı hatırlar, bir de Paris'i o zaman. İşte tam o 'zaman' Prag'ın bu halini, yüreğine, dimağına bastırdığı bu halini kendi İthaka'sı diye adlandırır. Bu duygunun dili yokDüşler düşleri kovalar. Çocukluğunun sesleri arasında yürür. Paris ilk kez bir düşman gibi belirir karşısında. Zaman ve mekân: 1969 yılında terketmek durumunda kaldığı Prag'dır. Zaman ve mekân: 1969 yılında hasta bir koca, yanında küçük bir kız çocuğu, karnında bir bebek sığındığı Paris'tir. Zaman, geniş caddelerin o soğuk geometrisiyle hatırladığı Paris'tir şimdi. Champs - Elysées'nin kibridir, eşitliği temsil eden soğuk ve uzak heykellerin suratlarında gördüğü manasızlıktır. Şimdi, belleğinin ona hatırlattığı çocukluğunun Prag'ının mutluluğunu, şenlikli fotoğrafını bir daha hiçbir sefer Paris'te yaşayamamış olduğudur. Tüm göçmenliği boyunca kalbinin çizdiği bir çerçeve içersinde, uzak bir yerlerde, hep unutarak hatırlayacağı esinin kristalleşmiş resmidir o, esansıdır. Yersizyurdsuzluğunun miğferinin siperinden o çerçeveyi şöyle görür: Vadiler, vadiler... Vadiler vadileri kovalar, bahçeli küçük evler diğerlerini. Evet, bu resmi hatırlamaksızın, sadece o resme ve uzak tınısına bakarak, Paris'te kendini çok daha mutlu, özgür, kentli ve dünyalı hissetmiştir. Yirmi yıl bu unutuşun ve uzaktan seyredişin kanıtıdır. Yirmi yıl yeni bir kimlik, yeni bir dil, yeni bir sayfa demektir. Ama kalp bağı hep bu unutularak hatırlanan Prag için dile gelmiştir, bu seyrelmiş görüntü için. Prag'ı ne kadar çok sevmiştir, oradan ayrılmak, ayrı düşmenin ta kendisi olmuştur. Bu yaşadığı, zamanla tecrübe ettiği duygunun dili yoktur. Çekçe değildir. Kişiliksiz, bir mırıltıdan, sesli bir dekordan başka bir anlama gelmeyen Çekçeden farklı bir dildir bu.
Bugünkü Prag'ı çevreleyen İngilizce de değildir bu duygu: Skateboarding, snowboarding, cars for hire, falan... Fransa günlüğünü oluşturan Fransızca da değildir: Je m'ennuie de toi (Seni özlüyorum, seni delicesine özlüyorum, ah hem de nasıl!). Saf bir genç kadın olarak ayrıldığı, şimdi arkasında bir hayata, gururlanarak sahip olduğu bir hayata sahip kırklarında güzel bir kadın olarak döndüğü Prag'da, bu kente duyduğu özlemin dili, hayır, bilebildiği, duyabildiği, konuşabildiği hiçbir dile ait değildir. Birbirlerini dinlemeyen kadınlarBiranın yerine Bordeaux şarabı, unutuşun, unutmak isteyişin bir rengi olabilirdi Irena için. Sakin sakin, ağır ağır içilen hayat... Böyle bir şeyler. Taşralılıktan kaçış, şıklıktan uzak o hayattan kopuş, bir köy öğretmenine yaraşır özelliklerden kurtuluş...
Prag'da kalsaydı kendisini bulacak o kaderi sevmez Irena. O haliyle hiç de antipatik olmayan o kadını ve o kadının çağrıştırdığı kaderi yaşamayacaktır Irena. Görüntüsü itici olmasa da o acınası kadının kaderini üstlenmeyecektir... Sadece insanda durduk yere ağlama hissi uyandıracak o kaderi, o kaderin acınacak bir kırılganlıkla buluştuğu o zavallılığı, güçsüzlüğü, uysallığı tercih etmeyecektir... Kadınların hep bir ağızdan konuştukları sohbetlere daldıkları ortamlardaki Irena olmak... Sorular soran, sonra o soruların cevaplarıyla ilgilenmeyen, hep birden açılan ağızlarda tuhaf sözcükler geveleyen kadınlardan biri olmak. Hiç durmadan kahkahalarla gülen ağızlar. Birbirlerini dinlemeyen kadınlar. Birbirlerini dinlemedikleri halde birbirlerinin söylediklerine gülebilen kadınlar.
Bohemya'da bira içilirdi, kafaya dikip içilirdi biralar. Bir dikişte. Oysa Irena Fransa'da içkisini küçük yudumlarla içip hayatın tadını çıkarmayı öğrenmişti. Buna rağmen Prag'a dönmüştü. O Büyük Dönüş'ü gerçekleştirerek. Ve Fransız dostu Sylvie'yi, ona artık evine dönmelisin diyen Fransız dostunu şöyle hatırlayacaktı:
"Biliyor musun Sylvie, bugün anladım. Yeniden onlarla birlikte yaşayabilirim ama, seninle, sizinle, Fransızlarla bütün yaşadıklarımı törenle vatan sunağının üzerine yığıp ateşe vermem koşuluyla. Yurtdışında geçirdiğim yirmi yıllık hayatım, kutsal bir törenle dumana dönüşecek. Ve kadınlar, havaya kaldırdıkları bira kupalarıyla ateşin etrafında benimle birlikte dans edip şarkılar söyleyecekler. Bağışlanmamızın bedeli bu. Kabul görmemin. Onlardan biri olmamın..."
Onlardan biri olması zamanın sıkışması, daralması ve yaşamının her nerede başlamışsa orada bitmesi anlamına geliyordu. Geçmişle şimdiki zamanın benzerliğinin çekiciliğine bırakmak istiyordu kendini, ancak bu büyük bir lükstü. Geride bırakılan hayatın -her nerede olunursa olunsun karanlıktan çıkıp gelmek, şikayet etmek, insanı suçlu bulmak gibi huyları varken büyük bir lükstü bu, büyük bir lüks!
İnsan ömrünün kısalığı düşünüldüğünde Gustaf, Josef, Irena, Irena'nın annesi aslında nereye aitti? Hayatlar, duygular peki ya aşk nereye aitti bu dörtlü arasında? Tanımı huzur - aşk, unutuş - aşk, firar - aşk, aldırmazlık - aşk, anlamsızlık - aşk diyarlarına taşınabilecek olsa da aşk nereye, kime ve hangi zamana aitti -tüm diğer yer, zaman ve duygulardan bağımsız ve onlara mahkum? 1948 yılında ithal komünist devrim sırasında nereye aitti aşk, 1968'de işgal sırasında kime, 1969 sonbaharındaki neydi, 1989 sonbaharı kime neyi getirdi? Tarihlerin analizi kişileri anlamaya yeter mi? Ya göç sebeplerini? Belleğin unutma gerekçelerini? Peki ya diğer coğrafyalar? Unutuşlar? Yeniden hatırlayışlar? Sonra bir kez daha unutuşlar. Hayatlarımızın kaleydeskop görüntüler olması uğruna göçmeye devam edecek miyiz -en çok da ruhlarımızla?
'Bilmemek' bu mu olacak yoksa; yersizyurdsuzluğumuz böyle yani, meçhullük ve konuştuğumuz dil İthakaca?
Ne dersin Irena, ne dersin Josef, nam - ı diğer Kundera? | | BİLMEMEK
Milan Kundera
Nevcihan OktarBilmemek, hatırlama üzerine, yalnızlık, yabancılaşma, yurtsuzluk, bellek ve unutuş üzerine bir roman. Yoğunluk, derinlik, duyarlık ve yorum açısından Milan Kundera'nın en önemli yapıtlarından olduğu kesin.
Yazar BİLMEMEK’te kendi kendine şu soruyu soruyor: “Göç sanatçıların yaratıcı güçlerini zayıflatır mı? Sanatçının yaratıcı esini doğduğu ülkenin köklerinden beslenmediği zaman tükenir mi?” Kundera’nın kendi durumunu da ortaya koymaya yönelik bir soru bu; yirmi yıldan beri kendisini evlat edinen Fransa’da yaşayan bu sürgündeki yazar, günümüzde hala komünizmin sanatçı kurbanı simgesi olarak yaşıyor ve yazıyor.
Zorunlu olsun olmasın göç, yirminci yüzyılı nitelendiren olaylardan biri ve Kundera için çifte anlamı var: Yazarı hem ülkesinden, hem de ana dilinden sürgün etmiştir. Kundera son üç yapıtını (Ölümsüzlük, Yavaşlık, Kimlik) Fransızca yazmıştır ve eleştirmenler bu romanları Çekçe yazdığı romanlardan daha yetersiz bulmuşlardı. Parise göç etmek zorunda kalmak ve dilini değiştirmek yazarın da yaratıcı gücünü etkilemiştir sanki. Bellekle ilgili efsaneler ve sürgün yaşamının dramından söz eden Bilmemek parlak ve derinlikli bir roman.
Romanı sık raslanan temalar üzerine kurulmuş, dairesel yolculuklar, geçmişe dönüşler, eve dönüş, Homeros Odeyseeeia’da Ithaka’ya, kayıp vatana duyulan nostaljinin ve ona kavuşmanın destanını anlatır. Kundera romanına Odeysseia’nın beşinci şarkısından bir alıntı ile girer, Odysseues şöyle der: “Ama gene de her gün ettiğim tek dua oraya dönmek, gün doğumunu evimde görmek”.
Romanı baş kahramanları Irena ve Josef adında iki göçmen, belki de sürgün demek daha doğru. 1968 Sovyet işgalinden sonra Prag’ı terk ederler;Josef Danimarka’ya, Irena da Paris’e yerleşir. 1989 yılında Berlin Duvarı çökünce her ikisi de anavatanlarına dönmeye karar verirler.İkisinin de dramı aynıdır. Kendilerini vatanlarından koparan vahşi kader yüzünden acı çekerler. Irena Pariste, Josef Danimarka’da kendine yani bir yaşam inşaa etmiştir. Yirmi yıl sonra kendilerini gençliklerinin aşağılanmış ve boyun eğmiş Çekoslavakyası’na değil, yeni Çek Cumhuriyeti’ne götüren uçakta karşılaşırlar. İkisi de bu yolculuklarının aslında anlamsız bir yolculuk olduğunun, yıllar önce bıraktıkları yaşama yüreklerinin derinlerinden geri dönmek istemediklerinin farkında değildirler; onları vatanlarına çeken özlem, ıstırap ve bilmemektir (vatanım uzakta kaldı, orada neler olduğunu bilmiyorum).
İstenmeyen çocuklar olan Irena ve Josef kendilerini unutmuş bir ülkeye geridönerler,ne dostlari anımsar onları ne de akrabaları; geçmişle korktukları gibi ürkütücü bir karşılaşma da yaşamazlar çünkü geçmişleri de yoktur. Josef yokluğu sırasında görünmeyen bir süpürgenin gençliğine ait görüntüleri, kendisine tanıdık gelen her şeyi süpürdüğünü düşünür. Geriye ne heyecan kalmıştır ne kayıtsızlık ne de sevinç. Josef yeterince özlem duymadığı için acı duyar, bunu belleğinin mazoşist bir deformasyonu olarak adlandırır. Geçmişini düşününce kendinden memnun olmadığı zamanları anımsar yalnızca ve bu nedenle geriye mümkün olduğu kadar az bakar.
Böylelikle Kundera bize mazoşist bellek yasasını Sunar: Insanlar yaşamlarınınn farklı bölümlerini unuturken her şeyin üzerine en hoşlanmadıkları dönem ve olayların örtüsünü örterek kendilerini daha özgür,daha hafif hissederler. Ama tehditkar geçmiş hep yanıbaşılarında durmaktadır. Kundera bellek kavramını yaşanmış zamanlarla insanın belleğine depoladığı zamanlar arasında matematiksel bir ilişki olarak nitelendirir. Belki de belleğimiz yaşadıklarımızın milyonda, milyarda birini koruyordur ancak, bu noktada Kundera, insan belleğinin eleştirisi diye adlandırdığı konuya değinir: Sevdiğimiz biriyle ya da sevgili bir dostla yaşadığımız ortak yaşamdan kalan anıları birer birer toplasak ne kadar zaman edecektir, bir dakika mı, iki dakika mı?
Irena ve Josef geçmişlerinin koridorlarında dolaşırken o yaşamı pek anımsamasalar da durmadan kendi hayatlarının kalıntılarına takılırlar Irena’nın bir birahanede buluştuğu arkadaşları her cümlelerine “Anımsıyor musun...” diye başlarlar, “hani.. olmuştu ya....” Irena arkadaşlarının kendisini denediklerini , onların anımsadıklarını anımsayıp anımsamadığını yokladıklarını anlar, arkadaşları yaban ellerde geçirdiği yirmi yılla ilgilenmezler bile, Irena’nın yaşamının yirmi yılını keser atar, onu kötürüm bırakırlar; çok çok geçmişte kalan bölük pörçük anıları şimdiye iliştirmeye çalışırlar.
Uzun süre anadillerinden uzak kalan insanların çektikleri lingustik zorlukları çeker, kaygıları duyarlar, bu nedenle kendilerini ortak ve tümüyle kendine özgü bir dili olan cinselliğe teslim ederler. İlk kez sevişirken Çekçe mahrem sözcükleri telafuz eder, Çekçe bir başkasına dokunur, cinsel yakınlıklarını ve cinsel anlamda yaşadıklarını Çekçe birbirlerine iletirler. Belki de uzun süre sürgünde yaşamış olan insanların yolculuklarını sonunda kavuşabilecekleri yegane Ithaka da budur.
Bilmemekte bu tarz pek çok olay var. Pariste yaşamış olan Irena ,kendi vatanında bile bir göçmen olduğuna ve bunun değişmeyeceğine dair bilince, kendine Prag’da rüküş bir giysi aldığında ve dükkanın vitrininde kendini gördüğünde varır.Vatanında kalmış olsaydı, vitrinde gördüğü rüküş kadın olacaktı, ancak değildir; anavatanından bir Praglıdan çok Parislidir ve göçmenlik varlığına öyle işlemiş bir durunmdadır ki, vitrindeki kadın olmasına imkan yoktur artık.. Ne Paris’te bir Praglı ve de Prag'da bir Parislidir ; bir göçmendir ve bu varoluşsal konumunun değişmesine olanak yoktur. Josef de otelinin penceresinden ne anlama geldiğini bir türlü çözemediği bir reklam panosu görünce benzer duygular yaşar. Ayrıca Josef’in eski bir komünist olan N: ‘le karşılaşıp iki arkadaşın bir türlü anlaşamamaları, yani aynı dili konuşup, aynı ideolojiden söz edememeleri, birbirlerinin sözcüklerinin anladıkları halde sözlerin anlamını çözememeleri Kundera’nın kusursuz bir uslupla çağımızın en büyük ikilemlerinden birini anlattığı olağanüstü güçlü kurgulanmış bir bölüm..
Kundera bu kısacık romanında yaşamın en önemli gerçeklerine değiniyor:. Arzu edilen yerde bulunamamak, arkadaşlık, unutuş, özlem, bilmemek..
Kundera kişisel Odeyssei'a’sını anlattığı bu romanında “ geri dönüş efsanesinin “ günümüzde hala geçerli olup olmadığını sorup, kendi yanıtını arıyor.
Bilmemek30/11/2001 Paris'te yaşayan Çekoslovak yazar Milan Kundera'nın yeni romanı üç açıdan ilgi çekici.
Hiçbir vatan, hiçbir yer, hiçbir dilParis'te yaşayan Çekoslovak yazar Milan Kundera'nın yeni romanı üç açıdan ilgi çekici. Birincisi, Kundera'nın Fransızca olarak kaleme aldığı bu roman, önce İspanya'da ve İspanyolca çevirisiyle yayımlandı. Son romanları konusunda kendisini, 'üslubunun zayıf' olduğunu öne sürerek eleştiren, Fransızca ve bu dilin olanakları konusunda yeterince bilgi sahibi olmamakla suçlayan birkaç Fransız eleştirmeni Kundera atlatmak istemiş olmalı. İkincisi, Milan Kundera, son romanı 'Bilmemek'te, ilk kez, Paris'teki kendi sürgün yaşamından az ya da çok açıkça söz ediyor; kendi yurtsuzluk duygusundan, göçmenliğin güçlüklerinden de. Üçüncü ve en önemli nokta ise şu: Yıllar sonra bir kez daha Kundera karşımıza büyük bir romanla çıkıyor, gerçekten önemli bir yapıt bu. Sürgünün ortak yazgısıMilan Kundera'nın bu romanında dört değişik ülkeden beş kişinin yaşam yolları kesişiyor. Irena bir Çek kadını, 50 yaşlarında, 1969 yılında kocası Martin ile birlikte Paris'e kaçmış. Çok geçmeden ölen Martin'in yerini isveçli Gustav almış, onun yolu da İrena gibi Paris'e düşmüş, onun da tıpkı Irena gibi ilk evliliğinden iki çocuğu var. Josef ise bir veteriner, o da Prag baharının hüsranla sona ermesinin ardından Danimarka'ya göç etmiş. Beşinci kişi ise Milada, Çekoslovakyalı bu kadın ülkesini terk etmemiş ve 1968'i izleyen dönemin bütün iniş çıkışlarını yaşamış. Kundera'nın romanında bu beş kişi birbirinden çok farklı deneyimlerin ve yaşantıların kaynakları oluyorlar.
Milan Kundera, yarattığı bu beş kahramanın yazgılarını yıllar içinden ve ülkeden ülkeye izliyor. Ustaca kurulmuş geri dönüşlerle, bu insanların çocuklukları ve gençliklerindeki karşılaşmalarını veriyor, idealist ya da kaderine boyun eğmiş gençlerin düşlerini ve karabasanlarını paylaşmamızı sağlıyor. Boyun eğiş öncelikle aşk konularında ortaya çıkıyor, çünkü Kundera, sevgilileri pek ender olarak birleştiriyor: Duyguları farklı olduğu için, yaşam onları birbirinden kopardığı için, karı ve kocanın arasına dünyalar girdiği için birleşmiyorlar. Onları bağlayan yalnızca sürgünün ortak yazgısı. Onların farklı yaşamöyküleri sürgün olmanın bütün sorunlarına değiniyor: Örneğin dil sorununa, yeni ve alışıldık olmayan deyimlerdeki yabancılığa; yersizlik ve yurtsuzluk sorununa; kaçırılmış kişisel ve siyasal fırsatlara; kişinin yeni yurdundaki ve döndüğü, ama tarihini, gelişimini kaçırmış olduğu eski yurdundaki dostluk sorununa. Ya da insanın aslında nereye ait olduğuna. Kundera bu büyük, akıcı ve belli etmeden insanın yüreğine işleyen romanında göçmenliğin tüm kozmosunu tanıtıyor. Yabancı bir ülkede yabancı olmayı, kişinin yolun bir yerinde koptuğu ve geride bıraktığı kendi tarihine yabancı kalmasını, hem geride bırakmak zorunda kaldığı insanlara hem de yeni yaşamının birer parçası olan insanlara yabancı olmasını anlatıyor. Kundera, bu durumun doğurduğu suçluluk sorununa da değiniyor. İnsanın, koşulların, zamanın, bütün bir dönemin suçu bu; bu romanda komünizm döneminde zorla yaşanan sürgüne karşı bu suçluluk.
Kundera'nın romanında bütün kahramanlar kaderin kurbanları, zamanın getirdiklerinin ağına yakalanmış, koşulların önünde sürüklenen tutsaklar, yaşam sahnesinde çaresiz aktörler. Bir kişinin bireysel tarihi dünya tarihinde yansıyor, bütün kahramanlar kendilerini kuşatıp üzerlerine binen bastıran şeylerin birer yansısı ve odak noktası.
Bu bakımdan 'Bilmemek', büyük, muhteşem bir roman. Hatırlama üzerine, bellek ve unutma üzerine bir roman; yoğunluk ve derinlik, akıcılık ve zarafet açısından 'Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nin başarısına kusursuzca eklemlenebilecek bir yapıt. Kundera, belli ki Josef'in kişiliğinde kendi portresini çiziyor: Acaba Kundera, başkasının kişiliğine, bir başkasının kimliğine gizlenip kendisinden söz ettiği zaman mı en güçlü oluyor? 'Bilmemek', bu varsayım için en güzel kanıtı sunuyor bize. (Literaturkritik'ten Nur Özkan tarafından çevrildi. Hayatın içinden geçip gitmekPrag'da olduğunu İrena'nın ağzından öğrenmek çok tuhaf bir tesadüftü. Ama belli bir yaşa gelince tesadüfler büyüsünü kaybeder, şaşırtmaz olur, sıradanlaşır. Josef'in anısı artık onda heyecan yaratmıyor. Acı bir mizahla, sadece onun kendisini yalnızlıkla korkutmaktan hoşlandığını ve gerçekten de, şimdi onu öğlen yemeğini tek başına yemeye mahkum ettiğini hatırlıyor. Yalnızlık hakkındaki sözleri. Belki bu kelime, o zaman ona çok anlaşılmaz geldiği için, belleğinde kaldı: genç kızlığında, iki erkek ve iki kız kardeşi olduğundan kalabalıktan tiksinirdi, çalışmak için, okumak için kendine ait bir odası yoktu ve yalnız kalabileceği bir köşe bulmakta çok zorlanırdı.
Dertleri açıkça aynı değildi, ama o, arkadaşının ağzında 'yalnızlık' kelimesinin daha soyut ve daha soylu bir anlam kazandığını anlıyordu: kimseyi ilgilendirmeden hayatın içinden geçip gitmek; kimse dinlemeden konuşmak, merhamet uyandırmadan acı çekmek: yani, daha sonra kendisinin gerçekten yaşadığı gibi yaşamak.
Evinden uzak bir mahallede arabasını park etti ve bir bistro aramaya koyuldu. Beraber yemek yiyeceği biri olmazsa, asla restorana gitmez (orada, yalnızlık boş bir sandalye karşısında oturup onu seyrederdi) tezgaha dayanıp bir sandviç yemeyi tercih eder. Bir vitrinin önünden geçerken, bakışları kendi aksiyle karşılaşıyor. Duruyor. Kendine bakmak, onun kötü bir huyu, belki de tek kötü huyu. Sergilenen şeyleri inceler gibi yapıp kendini inceliyor: Kahverengi saçlar, mavi gözler, yüzün yuvarlaklığı. Güzel olduğunu biliyor, ezelden beri biliyor ve bu onun tek mutluluğu.
(Kitaptan) | |