Bertold Brecht

Beş Paralık Roman

Bertold Brecht


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

27.04.2016
Editörün Notu: Brecht’in epik tiyatro adını verdiği oyunlar, izleyicinin oyun kişileriyle özdeşlik kurmasına engel olduğu için, ona dramatik tiyatro izlerken yaşadığı katharsis (arınma) duygusunu yaşatmıyordu. Dolayısıyla izleyen, oyundan rahatlamış bir halde çıkıp kendi hayatına kaldığı yerden devam edemiyor; her şeyi aynen sürdürmek yerine, kendi yaşadıklarını gözden geçiriyor; kafası sorularla dolu olarak ayrılıyordu salondan. Tiyatro hayata müdahale ediyor; yepyeni, adil bir dünyanın kurulması için insanlara düşünce ve bilinç kazandırıyordu. Sonuçta tiyatro devrimci mücadelenin bir parçası haline geliyordu.
Hülya Soyşekerci

<7tr>
Beş Paralık Roman Bertolt Brecht ve ‘Beş Paralık Roman’
Hülya Soyşekerci
25/01/2016

Devrimci mücadelenin yükseldiği ve sosyalist düşüncenin oldukça geniş bir alana yayıldığı 1970’lerde, kitaplarını ilgiyle okuduğumuz ve oyunlarını dikkatle izlediğimiz başlıca yazarlardan biriydi Bertolt Brecht.

Brecht’in oyunları, insanı uyandırıyor; başını, devekuşu misali gömdüğü kumdan çıkarmasını sağlıyor; bilinçlendiriyor; uğradığı haksızlıklara gözünü açmasını sağlıyordu. Şehirlerdeki büyük tiyatroların yanı sıra amatör gruplar da Brecht’in kara mizahla dolu benzersiz satirik oyunlarını büyük bir hevesle sahneliyorlardı.

Seyircilerin Brecht hayranlığı olağanüstü boyutlardaydı. Aslında kolay değildi bu tiyatro tarzı; çünkü seyircinin oyundaki olaylara kapılıp gitmesini engelleyen; tam tersine, izlediği her şeyin bir oyun olduğu gerçeğini ona sık sık hatırlatarak, sahnede gösterilenler üzerinden yaşadığı hayatı sorgulaması için yepyeni ve aydınlık pencereler açan oyunlardı hepsi.

Brecht

Brecht’in “epik tiyatro” adını verdiği oyunlar, izleyicinin oyun kişileriyle özdeşlik kurmasına engel olduğu için, ona dramatik tiyatro izlerken yaşadığı katharsis (arınma) duygusunu yaşatmıyordu. Dolayısıyla izleyen, oyundan rahatlamış bir halde çıkıp kendi hayatına kaldığı yerden devam edemiyor; her şeyi aynen sürdürmek yerine, kendi yaşadıklarını gözden geçiriyor; kafası sorularla dolu olarak ayrılıyordu salondan. Tiyatro hayata müdahale ediyor; yepyeni, adil bir dünyanın kurulması için insanlara düşünce ve bilinç kazandırıyordu. Sonuçta tiyatro devrimci mücadelenin bir parçası haline geliyordu.

Brecht oyunlarında duygudan çok düşünce, mantık ve sorular esastı. Buna göre; ironik söylem ve mizahi bir yaklaşımla gerçekleştirilen toplumsal eleştiri daha etkili oluyordu. İzleyenler ironi ve mizah aracılığıyla oyuna ve oyun kişilerine mesafe alıyor; duygulara kapılıp rahatlamak yerine; hayattaki her şeye, düşünerek, sorgulayarak bakıyor ve gözleri biraz daha açılıyordu. Hayatın oyunla, oyunun hayatla buluşma noktasında adeta bir mucize oluyor; üst seviyedeki bir toplumsal gerçeklik, kendi iç dinamikleriyle olağanüstü bir açılım yaparak varlığını ortaya koyuyordu. Bu noktada, Brecht gibi söylersek, “Bilim çağının tiyatrosu, diyalektiği hoşlanılır bir duruma dönüştürecektir,” çünkü “bütün sanatlar, en üstün sanat olan yaşama sanatına hizmet ederler.”

Brecht’in “epik” tiyatrosu

Brecht’e dair ilk bilgileri Özdemir Nutku’nun 1978 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde gerçekleştirdiği kapsamlı bir konferansı izleyerek edinmiştim. Özdemir Nutku, gayet yetkin bir perspektif sunuyor; Brecht oyunlarının yapısını Rembrant ve Bruegel’in bazı tablolarının “dia” sunumuyla, disiplinler arası bir yaklaşımla ve karşılaştırmalı yöntemle açıklıyordu. O yıllara göre son derece modern ve farklı bir konferans izlemiş, Brecht’i tanıma yolunda temel bilgilerimizi değerli bir ustadan almıştık.

Brecht’in dünyası çekiciydi; özgündü ve başkalarının oyun dünyasına benzemiyordu. Kapitalist sistemin eleştirisini, yergi dolu şarkı sözleriyle, şarkılarla; oyunculara söylettiği çarpıcı repliklerle gerçekleştiriyor, yadırgatan/yabancılaştıran bir bakış ve söylem üzerinden, “epik” bir yöntemle ifade ediyordu. Oyun metinleri “yabancılaştıran” metinlere dâhil ediliyordu.

“Uzun süre değişmemiş olan şeyler sanki hiç değişmezmiş gibi görünür,” der Brecht. “Bu aldatıcı görünümü, yani gerçeklerin üstündeki örtüyü kaldırmak için sahnede gösterilene irdeleyici, yargılayıcı bir biçimde yaklaşmak gerekir. Bunun için de, olaya, yabancılaşarak, iki kişiyi seyreden bir üçüncü kişi olarak bakmak doğrudur. Yabancılaştırma, olaylara, ilişkilere ve durumlara alışılmış biçimdeki kalıplı ve donuk bakışı yok etmek için önerilmiş bir estetik anlayıştır. Bu estetik anlayış yoluyla dış kabuk saydamlaşır ve insan ilişkilerinin nedenleri çelişkileriyle aydınlanmaya başlar. Yabancılaştırma, kişiyi duygusallıktan uzaklaştırdığı için nesnel bakışı sağlar.” (1)

Bertolt Brecht, epik tiyatronun hayatla ilişkisini ve etkileşimini birçok vesileyle dile getirmiştir: “Eğer sanat yaşamı yansıtıyorsa,” der Brecht, “bunu özel aynalarla yapar. Boyutları değişse bile sanat gerçek dışı olmamalı; bu değişimi öylesine yapmalı ki, seyirci bunu gerçek yaşam ile karşılaştırabilsin. Elbette, stilizasyon doğal ögeyi yok etmemeli, tersine yoğunlaştırmalıdır.” (2) Çağımızın öykü ve roman okurunun nasıl ki etkin ve yaratıcı bir okur olması isteniyorsa, epik tiyatro izleyicisi de aynı şekilde, etkin, yaratıcı, iyi yorumlayan ve düşünen bir izleyici olmak durumundadır.

Brecht epik

Özdemir Nutku’nun Bertolt Brecht ve Epik Tiyatro adlı kitabındaki temel bilgileri esas alarak, epik tiyatroyu ana hatlarıyla şöyle dile getirebiliriz: “Epik tiyatro epizotlarla kuruludur. Genel olarak anlatılan bir öyküden oluşur. Ayrıntılar dramatiktir. Her epizot kendi başına bir bütündür ve kendi içinde sürekli bir akışı vardır. Epik tiyatroda olaylar ön plandadır ve olaylardan karaktere gidilir. Tiyatronun epik biçiminde anlatıya başvurulur. Seyirci bir gözlemci durumunda bırakılır. Etkinliği uyanık duruma getirilir. Seyircinin birtakım kararlar vermesi sağlanır ve ona bir dünya görüşü sunulur. Böylece seyirciye bilinç götürülür. Seyircinin merakı oyunun gelişimi üzerine odaklanır. İnsanın oluşum ve değişim halinde bir varlık olduğu düşüncesine önem verilir. Epik tiyatroda akıl ön plandadır.” (3)

Brecht’in oyunlarında katharsis’in reddi, duyguların bütünüyle reddi anlamına gelmemektedir aslında. Brecht’in aklı ve mantığı öne çıkarmadaki amacı, duyguların ve katharsis’in insanın bilinçlenmesine mani olmasını engellemektir. Bu konuda Brecht, “duygulara karşı da tıpkı fikirlere karşı edinilen eleştirel tavır benimsenmelidir” der.

Brecht’in “epik” kavramı, bir edebi türü değil, anlatıcının, anlattığına karşı takındığı eleştirel tavrı ifade eder. Brecht, epik dramdan ve romandan söz eder. Anlatıcı, eylemin içinde olmadan ve kendini ona dâhil etmeden anlatır ve yorumlar. Böylece okurun ya da izleyicinin okuduğu metni veya izlediği oyunu belirli bir mesafeden gözlemlemesine ve fikir/yorum üretmesine zemin hazırlanmış olur. Özdemir Nutku’ya göre Brecht, seyircinin sahnede gördüklerine kendini kaptırmasını engellemek için oyunun akışı içinde izleyicinin dikkatini bölen birtakım şarkılar, tabelalar, projeksiyon ile gösterilen ara başlıklar, dekor değişikliğini izleyicinin önünde yapma, ışıkları seyircilerin görebileceği yerde değiştirme gibi birtakım araçlar ve yöntemler kullanır. (4)

Epik oyunculuk tekniği de izleyicide yabancılaşma duygusunu ve eleştirelliği oluşturma bakımından son derece önemlidir. Brecht şöyle der: “Oyuncu sahnede bir değişimle tümden oyunlaştıracağı kişinin kalıbına girmez. Ne Lear, ne Harpagon ne de Şvayk’tır; o, yalnızca seyirciye bunları gösteren kişidir.”

Brecht’in tiyatroda gerçekleştirmeye çalıştıklarının asıl amacı, dramatik tiyatrodan bağımsız gelişen bir devrimci tiyatronun kapısını aralamaktır. Daha sonra “epik tiyatro” yerine “diyalektik tiyatro” kavramına yer vermesi, onun bu amacının göstergesidir. Brecht, “Modern dünyanın var olan dramatik formlara girememesinin nedeni, bu formların artık dünyamıza uymamasıdır” sözleriyle, geleceğe doğru ilerleyen yeni bir tiyatro anlayışına dikkat çeker.

Üç Kuruşluk Opera
Brecht’in oyunları arasında Üç Kuruşluk Opera’nın farklı bir yeri vardır. Brecht’in bizzat vurguladığı gibi bu oyun epik tiyatronun ilk örneği sayılır. Üç Kuruşluk Opera geleneksel opera türünü aristokratik kaynağından koparmış, opera sanatçıları yerine tiyatro oyuncularının gerçekleştirdiği bir tavır müziği haline getirmiştir. İlk kez 1928’de sahnelenen bu oyun, Brecht’in güçlü metninin yanı sıra atonal müziğin temsilcilerinden Kurt Weill’in besteleriyle ölümsüz bir yapıt olarak sanat tarihi içindeki yerini almıştır. Brecht tiyatrosunun müzikle kurduğu sağlam bağ, ilk kez bu eserde kendini gösterir.

Üç Kuruşluk Opera’nın asıl kaynağı John Gay’in 1728’de yazdığı Dilenciler Operası’dır. Brecht, Londra’nın alt toplumsal tabakalarında geçen Dilenciler Operası’nı kendi dönemine uyarlar. Bu oyunda Brecht burjuvazinin suça eğilimini açığa çıkarmayı amaçlar. Burjuva ahlakını derinden sorgulayan ve eleştiren satirik bir eser olan Üç Kuruşluk Opera için şunları söyler: “Edebiyat tarihi beni yalnızca şu cümleleri yazdığım için anımsayacak: ‘Önce ekmek gelir sonra ahlâk.’” Gerçekten de oyunun ana fikri bu çarpıcı sözler içinde özetlenmiştir.

“İnsan neyle yaşar'” sorusunun ortaya atıldığı oyun, bu sorunun ince bir alaysamayla yanıtlandığı çeşitli durumları ve insanın çelişkilerini irdeler. Oyun, 1900’ün başlarında Londra’da geçer. Perde, yeraltı dünyasına açılır; burası dilencilerin, yankesicilerin patronu olan Peachum’un işyeridir. Peachum, insanların acıma duygularından yararlanıp duygu sömürüsü yapan, emrindeki dilenciler ordusuyla bol para kazanan bir patrondur. Olayların akışı içinde, büyük çaplı bir dolandırıcı olan Mack ile karşı karşıya gelirler, birbirlerine düşman olurlar ancak maddi çıkarlar onları bir araya getirecektir sonuçta.

Oyunda “İnsan İlişkilerinin Güvensizliği Üzerine” adlı balad, her şeyin belirleyicisi olan para ve maddi çıkarlar karşısında insanın durumunu eleştirel ve alaysamalı bir söylemle dile getirir. “Peygamber olmayı / kim istemez? / Sevaptır yoksulları beslemek / Cennete konmayı kim istemez? / Melek gibi olmak, insan sevmek/Cennette bir köşkün olsun demek / Gel gör ki dünyanın gerçeği başka / Koşullar kötü, insanlar alık / Yer yoktur ne barışa ne aşka / Yeltenmek bunlara şarlatanlık! Altta kalma, çalmana bak/Köşeyi dön, dalgana bak…” Bu sözlerden sonra “Dünya yoksul, insan kötüdür” cümlesi nakarat olarak sürer.

Brecht, bu eserinde kapitalist düzenin insan ahlakı üzerindeki olumsuz etkisini işler. O ünlü “İnsan neyle yaşar?” sorusuyla başlayan ikinci perdenin final baladında Mack’ın söyledikleri müthiştir: “Karnın açsa kuru öğüt çekilmez/ Önce doyur da ardından konuş / Nedense size hep göbek, bize ahlak / Unutma, kulak ver de dinle bak / İster böyle düşün, ister başka türlü: / Önce ekmek gelir sonra ahlâk.”

Kapitalist sistemin acımasızlığını, bu dünyada yaşamak için başkalarını ezmek gerektiği fikri üzerinden gösteren eser, insanın kapitalist dünyada ancak insanlıktan çıkıp başka insanları ezerek var olabildiğini anlatır. Özdemir Nutku’ya göre, “Bu müzikli oyun 20. yüzyılın ilk yarısını bu kadar başarılı yansıtabilen birkaç oyundan biridir. Buruk tersinlemesi, operadaki içliliğin parodisi ve hayal kurma özellikleri ile o dönemin katı gerçekçi taleplerine uygun bir biçimde yazılmıştır. Brecht, oyununa geleneksel ve genellikle anlamsız opera librettosu yerine, kolay anlaşılır, şiirli ama gerçekçi ve çağdaş bir atmosferi kurgulamıştır; aynı zamanda eleştirel bir uzaklık sağlamayı da başarmıştır.”(5)

Üç Kuruşluk Opera’dan Beş Paralık Roman’a

Brecht, ilk gösteriminden birkaç yıl sonra Üç Kuruşluk Opera’yı Beş Paralık Roman adıyla sıra dışı bir romana dönüştürür. Kitap, 1934’te Amsterdam’da Dreigroschenroman orijinal adıyla yayımlanır. Walter Benjamin, Brecht’i Anlamak adlı kitabında, bu yeni eserin eskisinden çıkarak geliştiğini ve büyük çapta bir satirik roman olduğunu belirtir. Bu kitabı yazmak için Brecht’in tekrar ve en baştan çalışmaya başladığını dile getiren Benjamin, operanın temel ögeleri ve senaryosundan pek az şey kaldığını, yalnızca ana karakterlerin aynen bırakıldığını ifade eder.

bes-paralik-roman
20110311010637


Kapitalist sistemin içinde palazlanan gangster tipi burjuvalar ve sermaye sahiplerinin, büyük maddi çıkarlar için her türlü ayak oyununa; ahlaksızlık, yolsuzluk ve üçkâğıtçılığa nasıl yöneldiğini, sistemin bu yollarla kendini nasıl beslediğini net olarak görürüz bu romanda. Üç Kuruşluk Opera’daki Peachum, burada da dilenciler patronudur; çevirdiği işlerden büyük ve haksız kazançlar sağladığı halde, bununla yetinmeyip daha başka işlere yönelir.

Devletin savaşa asker göndermek için gemiler alacağını öğrenince, nakliye gemileriyle ilgili bir ihaleye girer bir grup üçkâğıtçı iş adamıyla. Peachum’un dâhil olduğu bu ihale grubunun, daha doğrusu suç çetesinin başında yer alan Coax, pek çok kirli işe bulaşmıştır. Coax’ın ve beraberindekilerin Bakanlık’ta rüşvetçi bir bürokratla işbirliği yapması; bin bir hile ve dalavereyle çürük ve işe yaramaz gemileri hükümete satması, gemilerden birinin yola çıkar çıkmaz batması ve gemideki yüzlerce askerin “şehit olması” ve bu masum askerler için düzenlenen törene Peachum’un dâhil olduğu bu suç çetesinin de katılması, son derece trajikomik sahnelerdir. İçimiz sızlarken acı acı gülümseriz. Bu karanlık kişilerin beyefendi tavırlarla ortada gezinmeleri, “kirlerinden arınmak için” geldikleri hamamda, rüşvetçi bürokrat dostlarıyla birlikte “ihale toplantısı” yapmaları bizi derinden düşündürür.

Romanda, “U-dükkânları” diye söz edilen ucuzluk dükkânlarının sahibi Macheath ile dilenciler patronu Peachum’un yollarının Pechum’un kızı Polly dolayısıyla kesişmesini izlerken, U- dükkânlarına gelen pek çok malın hırsızlıktan elde edilmiş mallar oluşuna şaşırmayız artık. Polly hem babası hem de çevresindeki başka erkekler tarafından maddi çıkarlar için araç olarak kullanılmak istenen bir kızdır. Romandaki karakterlerin çoğu gibi, o da oldukça kurnaz ve açıkgözdür; tutarsızlıklarla dolu çelişkili bir kişilik sergiler.

Roman polisiye bir olayla sürer. U- dükkânlarının işletmecilerinden olan Mary Swayer adlı kadının ölümü şüphelidir; intihar mı cinayet mi olduğu belirsizdir. Patron Macheath şüpheli olarak hapse atılır ama orada da krallar gibi rahattır. Poliste, yakından tanıdığı bir dostu vardır. Macheath, dalavereli işlerini kodesten yönetmekte de ustadır.

Brecht'i anlamak

Polisiye kurgu, romanın akışına hız kazandırır. İyi bir polisiye okuru olan Brecht, polisiye kurguyu alışılagelenden daha farklı bir şekilde oluşturur; suçluların aklanmayıp ya da yakalanmayıp daha da güçlendiği, haydutların birbirleriyle ittifak kurduğu acımasız bir düzenin kara anlatısıdır Brecht’in polisiyesi. Walter Benjamin Beş Paralık Roman’ın bu yönü hakkında şunları yazmıştır: “Detektif romanının böyle sınırdaki bir örneğinde bir detektifin olmaması çok doğaldır. Oyunun kuralları içerisinde detektife verilmiş olan meşru düzenin temsilciliği görevi burada rekabet tarafından devralınmıştır. Macheath ve Peachum arasında geçenler rakip çeteler arasındaki bir mücadeledir ve ganimeti paylaşmalarını sağlayan noter tasdikli bir centilmenlik anlaşmasıyla mutlu sona ulaşır.”

Brecht’in bu romanında mekânları ve kişileri büyük bir başarıyla çizdiğini belirtmeliyiz. Yasadışı olaylara ve suça bulaşmış kişilerin iç dünyalarını sergileyerek, onların kendi çevrelerine ve birbirlerine ne denli acımasız olduklarına tanık olmamızı sağlar Brecht. Walter Benjamin’in yerinde tespitleriyle vurguladığı gibi, eserde Charles Dickens’ın Londra’sına da göndermeler vardır.

Hangi dönemi anlatırsa anlatsın; kapitalizmin işleyişi aynıdır. Burjuvaların her zaman dürüst kalamadıklarını, sık sık yolsuzluğa bulaştıklarını veya suça eğilim gösterdiklerini gösteren Brecht, bu romanında kapitalizmi içeriden ve derin bir bakışla sorguluyor. Bu sorgulamayı alaysama, satir ve yadırgatma yöntemleriyle gerçekleştiriyor.

Romanda pek çok cümle olağanüstü etkileyici ve düşündürücü… Mesela “Ciddi Görüşmeler” başlığını taşıyan 4. Bölüm şöyle açılıyor: “Ah keşke herkes iyi insan olsa/ ama şartlar imkân vermiyor buna.” Bu cümlelerin Üç Kuruşluk Opera’dan geldiğini görüyoruz. Düşüncelerini, anlatıcısının sesine yükleyen Brecht şöyle konuşuyor: “Belki herkes bilmez ama, savaşlar duyguları kamçıladıkları kadar, ticareti de canlandırırlar. Savaşlar arkalarında bir yığın zarar ziyan bırakırlar, ama tüccarın bundan şikâyeti yoktur pek.” (s. 55)

Elbette kapitalist sistem her daim savaştan, kandan, insan kayıplarından beslenir. Marx’ın, Kapital’de sömürü düzenini “vampirlik” olarak betimlemesi boşuna değildir. Silah sanayii ve silah ticareti sürdükçe, insan kanı döküldükçe kapitalist kârlara daha fazla kâr eklenecektir. Brecht bu romanında silah sanayiinin savaşlarla olan kan bağını sergilerken aynı zamanda finans sektörünün bundan nasıl pay aldığını olayların akışı içinde gösterir.
Walter Benjamin, Brecht’i Anlamak’ta, romandaki italik yazılı hitabet ve özdeyişlerden oluşan bölümlerin, “itiraf ve mazeretler koleksiyonu olduğunu” vurgulayarak, “yalnızca bu bile kitabın yaşayacağını garanti eder” der.

Bu bölümler, romanı hayatla ve toplum olaylarıyla buluşturan; toplumsal yergiyi oluşturan yerlerdir. Seçilen yergi yöntemi, Brecht’in sanat anlayışına, yani “eserin bilinç sıçraması yaratması gerektiği” fikrine uygundur. Bu bölümler metni kesintiye uğratır; Walter Benjamin’e göre, “bu anlamda, bir kitaptaki resimleri andırırlar ve okuyucuyu arada bir yanılsamayı kırmaya çağırırlar. Satirik bir roman için bundan daha uygun bir şey olamaz.”

Beş Paralık Roman’ı bütün bu nedenlerden dolayı renkli, hareketli, satirik bir Brecht oyunu izler gibi okuyoruz. Kurgunun başarısına, Brecht’in yaratıcı zekâsına hayran olmamak imkânsız. Kurgu, hem hareketli, hem de bir o kadar karmaşık, iç içe giren entrikalarla dolu. Çok sayıda olay, kişi ve entrika söz konusu. Brecht çok karmaşık bir kurgusal yapının üstesinden gelerek, romanın sonunda eksik ya da havada kalan hiçbir şey bırakmadan metnin mimari yapısını ustaca tamamlamayı başarıyor. Kısacası, bu romanda entrikanın, ilişkilerin ve olayların mükemmel bir biçimde kurgulanmış olduğunu görüyoruz.

Beş Paralık Roman’ın metin içi gerçekliği, yaşadığımız ve tanık olduğumuz güncel gerçeklere; günümüzün savaşları, silah ticareti ve suç örgütlerinin durumuna o denli uygunluk gösteriyor ki, sadece bu yönüyle bile eseri gerçek bir edebiyat klasiği olarak tanımlayabiliriz. Beş Paralık Roman’ın adı, romanın değersizliğine değil; romanda anlatılan olayların kötülüğüne; kişilerin düzenbazlığı ve hilekârlığına; bu kişilerin rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, dolandırıcılık, maddi çıkar odaklı ahlaksız teklif ve cinayet gibi olaylara bulaşmış olmalarına işaret eder. Öyle ki -ve ne yazık ki- her şeyin odağında daima ve daima para yer alır. Para olmadan ne ahlak, ne dürüstlük, ne de insanlık söz konusudur. Her şey sahtedir ve maddi çıkarlar her şeyi belirler. Masumiyetin kaybedildiği, daha doğrusu tamamen yok olduğu bu dünyada güç, iktidar ve kötülük sarmalı, hem kişisel hem de toplumsal planda, hayatın üzerine bir kâbus gibi çöker.

Beş Paralık Roman, daha önce de belirttiğim gibi, tam anlamıyla satirik, ironik, mesafeli, yadırgatan ve yabancılaştıran bir metin; tıpkı Brecht’in sıra dışı epik oyunları gibi… Bu roman, huzursuz eden, düşündüren, sorgulamalara yönelten, şaşkınlığa uğratan, vicdanları harekete geçiren, okuyana bazen “pes” bazen de “yuh” dedirten olay ve kişilerle dolu, insanın ve toplumun en karanlık noktalarını kara mizah ve “satire” üzerinden gösteren, insanı hakikatle yüzleştiren olağanüstü bir eser.

Uzun zamandan beri böyle çarpıcı, bu denli sarsıcı bir roman okumadığımı düşünüyor; Sevgi Soysal’ın, 12 Mart döneminin cezaevinde bir “düşünce suçlusu” iken, akıcı ve güzel anlatımıyla Türkçe’ye kazandırdığı bu büyük ve unutulmaz eseri, bir okur olarak hayatıma katmış olduğum için kendimi şanslı hissediyorum.

1 Özdemir Nutku, Bertolt Brecht ve Epik Tiyatro, s. 105.
2 Özdemir Nutku, a.g.e. s. 107.
3 Özdemir Nutku, a.g.e, s. 110-112-113.
4 Bkz. Özdemir Nutku, a.g.e, s: 153.
5 Özdemir Nutku, a.g.e, s.202.

Kaynaklar
Bertolt Brecht, Epik Tiyatro, Türkçesi: Kamuran Şipal, Agora Kitaplığı, Kasım 2011.
Bertolt Brecht, Oyun Sanatı ve Dekor, Türkçesi: Kamuran Şipal, Agora Kitaplığı, Kasım 2011.
Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman, Çev: Sevgi Soysal, İletişim Yayınları, 2015.
Michael Thoss-Patrick Boussignac, Yeni Başlayanlar İçin Brecht, Çev: Tuvana Gülcan, Habitus Yayıncılık, 2013.
Özdemir Nutku, Bertolt Brecht ve Epik Tiyatro, Özgür Yayınları, 2. Basım, Eylül 2015.
Walter Benjamin, Brecht’i Anlamak, Çev: Haluk Barışcan- Güven Işısağ, Metis Yayınları, 2000.

 

Bertolt Brecht - Beş Paralık Roman 23 Tem 2011

Aslında ilk olarak Oda Yayınları tarafından, "Üç Kuruşluk Roman" adıyla yayımlananını okumuştum. O zaman da çok büyük keyif almıştım. Pardon, düzeltiyorum, acı çekmiştim diyelim. Çünkü Brecht'in herhangi bir metininden dahi keyif alabilmek, yalnız vicdan terazisi bir daha düzeltilemez şekilde ayarından çıkan insanlar için geçerli olabilir ancak.

Walter Benjamin'in de dediği gibi "Brecht, içinde yaşadığımız koşulları hukuki kavramlar örtüsünden soyar. Böylece bu koşulların insani içerikleri, gelecek kuşaklara aktarılacak biçimde çırılçıplak ortaya çıkar.(...) Satirist için, yurttaşına ayna karşısında çıplaklığını seyrettirmek yeterlidir. İşi bundan öteye geçmez.". Yergi dediğimizde, taşlama dediğimizde; aklımıza bu sanatın icracıları olarak Müjdat Gezen ya da Levent Kırca geliyorsa eyvallah. O zaman "güldürebilen" bir satirizmden söz edebiliriz. Yok, Brecht'in satirizminden söz ediyorsak gülebilemeyiz, utanırız. Benjamin'in üstteki alıntısından yola çıkarak, sözgelimi çıplaklığımızdan utanmamamız gerekir tabii. Ve fakat çıplaklığımıza gülemeyiz de. Eğlenceli bir şey sanıp çıplaklığımızdan keyif alamayız. İşte çıplaklığımızdan ne kadar keyif alabiliyorsak Brecht'in yazdıklarından da o kadar keyif alabiliriz. Gerisi hep acıdır. Kendinizin ya da bir başkasının yarası beresi. İnsandan bahsediyorsak muhakkak ki bir de yarası olacak, belki birden fazla. İşte hepsini Brecht'in tuttuğu aynada görüyoruz. Ne kadar sahici olmasını istersek o kadar acı verir. Brecht çok iyi acı verir.

Üç Kuruşluk Roman, Üç Kuruşluk Opera'dan sekiz yıl sonra dönüşmüş, roman olmuştur. Sanırım Türkiye ilk olarak Üç Kuruşluk Roman olarak tanıdı kitabı. 2011'de İletişim, Sevgi Soysal çevirisiyle Beş Paralık Roman adıyla bastı. Brecht'i bir de Sevgi Soysal'ın dilinden okumak için aldım kitabı.

Mekan Londra, İngiltere Güney Afrika'da savaşta. Tommy'lerin savaşa taşınması lazım. Tommy'lerin savaşa nasıl taşınacağı Tommy'lerden çok kodamanların ensesini kaşındırıyor tabii. Dönemin ünlü bir komisyoncusu da aynı hassasiyete sahip, ekliyor: "Her zaman söylerim, hep savaş açmalı, o zaman iş olanakları sonsuz gelişiyor, o zaman yeni hırsızlar gün ışığına çıkıyor. Beklenmeyen sömürülmesi gereken güdüler! Sermayesiz ticaret bile yapılabilir böyle zamanlarda. Harika bir şey!". Bir kez daha görülebileceği gibi, ne kadar çok Tommy kol-bacak kaybederse o kadar çok iş alanı açılacaktır. Sistemin kusursuzluğu her seferinde kendini bir adım daha meşru bir zemine iter ve her adımda düşmanı yeneceğine olan inancı artarken insanoğlunun, bir alay Tommy daha denizin yolunu tutar. Umut arttıkça ölümler artar. Annelerin feryatları hiç dinmesin, dinmesin ki sömürülmedik tek bir alan kalmasın diye beklenir. Hepsi de tutar. Savaş aslında iki ülke arasında değildir. Ülkenin kendi savaşıdır. Birileri ölür diğerleri çıkar. Savaşa konu ikinci ülke bir yanılsamadan ibarettir. Sen o zahiri görüntüye çarpıp kafanı gözünü yardıkça üstüne bahis oynayanlar kazanır. Üstalik sen de, her seferinde aslında olmayan bir düşmana zarar verdiğini düşünerek bir dahaki sefer daha hızlı vurursun kendini o sanal duvara.

Ferhan Şensoy'un Üç Kurşunluk Opera'sında karanlık bir adam olan Mahmut Abi sıkı Kemalisttir. Atatürk'e laf edeni vurur. Normal yaşantısında ise sakat bırakma konusunda ihtisas yapmıştır. Brecht'in Beş Paralık Roman'ında ise savaşın sürmesini isteyenler sıkı vatanperverdirler. Vatanlarını o kadar severler ki, yeni bir tabur Tommy'i Güney Afrika'ya götürmek için can atarlar. Bu uğurda ihalelere fesat karıştırırlar, birbirlerinin canına kast ederler. Yeter ki gemi yetişsin, bir tabur Tommy daha savaşa gitsin.

Savaşın bilançosunu basit bir aritmetik hesabından ibaret görenlere tek tavsiyem olabilir Brecht. Üstelik sözünü ettiğimiz romanda savaş, asıl olaylara eşlik eden bir arka plandan başka bir şey değildir. Gönderen Kieran zaman: 19:25

----------------------------------

Tahterevalli

İyice görüyorum artık düzeni.
Orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda,
Aşağıda da bir çok kişi.
Ve bağırıyor yukardakiler aşağıya:
“Çıkın buraya gelin ki,
Hepimiz olalım yukarıda.”
Ama iyice gözlediğinde görüyorsun,
Neyin saklı olduğunu
Yukardakilerle, aşağıdakiler arasında.
Bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta.
Yol değil ama.
Bir tahta bu.
Ve şimdi görüyorsun açıkça;
Bu bir tahterevalli tahtası.
Bütün düzen bir tahterevalli aslında.
İki ucu birbirine bağımlı.
Yukardakiler durabiliyorlar orada,
Sırf ötekiler durduğundan aşağıda
Ve ancak;
Aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece
Kalabilirler orada.
Yukarıda olamazlar çünkü,
Ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı.
Bu yüzden isterler ki;
Aşağıdakiler sonsuza dek
Hep orada kalsınlar.
Çıkmasınlar yukarı.
Bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden.
Yoksa durmaz tahterevalli.
Tahterevalli.
    Evet, bütün düzen bir tahterevalli.
 
ÇAĞRI  
Doğrudur yıldırımın düştüğü, yağdığı
           yağmurun,
Bulutların rüzgarla sökün ettiği.
Ama savaş öyle değil, savaş rüzgarla
           gelmez;
Onu bulup getiren insanlardır.
Duman tüten topraktan bahar boyunca,
Dökülüp yükselir birden gökyüzü.
Ama barış ağaç değil, ot değil ki
           yeşersin:
Sen istersen olur barış, istersen
           çiçeklenir.
Sizsiniz uluslar, kaderi dünyanın.
         Bilin kuvvetinizi.
Bir tabiat kanunu değildir savaş,
Barışsa bir armağan gibi verilmez
          insana:
         Savaşa karşı
         Barış için
Katillerin önüne dikilmek gerek,
" Hayır yaşayacağız!" demek.
İndirin yumruğunuzu suratlarına!
Böylece mümkün olacak savaşı önlemek.

Onlar demir çeliği elinde tutan birkaç 
kişidir,
Yoktur karabasandan bir çıkarları
Dünyaya bakıp "ne küçük" derler,
Bir şeylerle yetinmezler acunda,
Para hesap eder gibi hesaplıyorlar
           bizi,
Savaş da bu hesabın ucunda.
Ürkmeyin tutmuşlar diye suyun başını:
Korkunç oyunları, davranın, bitsin.
Söz konusu olan çocuğundur, ana: 
Koru onu, dikil karşılarına, 
Biz milyonlarca kişi 
Savaşı yener miyiz? 
Bunu sen bileceksin. 
Bunu biz bilecek, biz seçeceğiz. 
Bir de düşün "Yok!" dediğini: 
Düşün ki savaş geçmişin malı ve barış taşıyor gelecekten.

Çeviri : Attilâ TOKATLI
KÜÇÜK OĞLUM SORUYOR(*)

Küçük oğlum soruyor bana : Matematiği öğreneyim mi?
Şöyle cevaplamak geliyor içimden : Ne diye!
İki parça ekmeğin tek parçadan fazla olduğunu
Okumadan da anlayabilirsin sen.
Küçük oğlum soruyor bana : Fransızca öğreneyim mi?
Şöyle cevaplamak geliyor içimden : Ne diye!
Bu ülke çökmek üzere.
Sen karnını oğuştur elinle, biraz da inle
Onlar anlarlar derdini.
Küçük oğlum soruyor bana : Tarih öğreneyim mi?
Şöyle cevaplamak geliyor içimden : Ne diye!
Başını toprağın altına sokmayı öğren
Böylece hayatta kalırsın belki.

Ve sonra : Evet öğren -diyorum- matematiği.
Öğren Fransızcayı, öğren tarihi!
Bertolt BRECHT
Çeviri : Hasan KURUYAZICI
(*) "1940" isimli şiirin altıncı bölümü


KARDEŞİM BİR PİLOTTU  

Bir pilottu kardeşim.  
Güzel bir günde emri geldi.  
Hazır etti çantasını,  
güneye doğru koyuldu yola. 

Bir fatihti kardeşim.  
Yerimiz yoktu yaşamaya.  
Topraklar ele geçirmekti  
öteden beri hayalimiz. 

Kardeşimin fethettiği yer şimdi  
Guadarama dağlarında.  
Boyu tam bir seksen,  
Derinliği bir elli.  

Bertolt BRECHT
Çeviri : A. KADİR - Asım BEZİRCİ

 

  Bertolt Brecht ya da “Brekt” Diyenler İçin Beş Paralık Roman – Kamuran Şirin
01 Eylül 2012

Yazının Kaynağı: Gündoğusu Dergisi, Sayı 2 Mayıs-Haziran 2012
 

Üç Kuruşluk Opera(1928), Üç Kuruşluk Film(1931), Üç Kuruşluk (ya da Sevgi Soysal'ın çevirisiyle Beş Paralık) Roman(1934). 20. yüzyılın önemli bir oyun yazarı, kuramcısı, şairinin kuruşlarla bu denli uğraşmasına ilişkin birkaç şey söylemek bu yazının varlık amacına değinir. Yılmaz Onay Evrensel Kültür'de(Ağustos 2011) Brecht romanıyla ilgili yazısında bir belirlemede bulunur: 'Öyle ki burjuva tiyatro aygıtı, Üç Kuruşluk Opera'yı nasıl ve neden hala sahnelemekten zevk alıyorsa, Üç Kuruşluk (Beş Paralık) Roman'a da aynı şekilde ve aynı nedenlerle tam tersine yok muamelesi çekmeyi uygun görmüş olsa gerek?. Bu yazı bu belirlemeyi elinden geldiği biçimiyle ve dolaylı olarak araştırır.

'Bu opera, ancak dilencilerin düşleyebileceği kadar görkemli ama dilencilerin ödeyebileceği kadar da ucuz olsun diye düşünüldüğünden, adı Üç Kuruşluk Opera.'(1) der Brecht bir plak şirketi için operanın şarkılarını kayıt ederken. Bugün için Brecht'e ulaşmamıza engel olan ciltli olmasının nedeni Suhrkamp Verlag olsa da bu pahalı ciltlerle aramıza mesafe koyan piyasa şartlarına sitem dolusu bakışlar unutulmadan yazılmıştır.
***
Bertolt Brecht'in kuruşlar macerası (Brecht'in zamanında bile ününden bir şey kaybetmeyen) 1728'de basılan John Gay'in Dilencilerin Operası (The Beggar's Opera) ile başlar. Müziklerini John Christopher Pepusch, Handel'in 'şaşaalı operasına karşı bir çıkış' olarak besteler.(2) Oyun uzun bir süre İngiltere'de sıkça oynanıp geniş yankılar bulur. Brecht oyunla arkadaşı Elisabeth Hauptmann ile müzisyen Kurt Weill aracılığıyla uğraşır. Gay'in oyununda eleştirinin temelini ahlakçı bakış açısı oluşturur. Brecht ise bu temeli kapitalizmin kar hırsı uğruna her yolu olası gören doğası üzerinde açıklamaya çalışır. Öncelikle oyunun öyküsüyle başlayalım. Opera Sustalı Mackie(kısaca Mac) Moritatı ile başlar. Mac genç kadınlarla dümenden evliliklerle birlikte olan bir haydutlar çetesinin lideridir. Bir gün 'Dilenciler Kralı' olarak bilinen Peachum'un ('Londra'nın en yoksul insanı'(3)) genç varisi Polly ile yolda karşılaşır. İşin sonu evlilikle bağlanır. Bunu duyan Peachum kızını boşanmaya ikna etmeye çalışır. Polly buna yanaşmaz. Peachum Mac'i polis şefi Brown'a şikayet eder.(Aslında ikisi çok iyi arkadaştır) Bunu duyan Mac işlerini Polly'ye devreder. Orospular evine giden Mac burada yakalanır. Hapse girer ama kaçmayı da başarır. Çünkü Brown'un kızı Lucy de onun dümenden evlendiği kadınlar arasındadır. Kaçışa yardım eder. Peachum Kraliçe'nin taç giyme törenini dilencilerden oluşan ordusuyla sabote etme tehdidiyle Mac'i tekrar tutuklatır. İdam edilecekken 'kurtarıcı atlının gelişi'yle Kraliçe'nin taç giyme töreni onuruna hayatı bağışlanır. Ayrıca devletçe ödüllendirilir.

Brecht bu eserde burjuva dünyasında hırsızlık, cinayet ilişkileriyle banka kurmanın aynı şey olduğunu Mac'in öyküsüyle anlatmayı dener. İkinci perdede Mac ile Polly arasında şu konuşma geçer:'Kazancımızı, eskisi gibi Manchester' deki Jack Poole bankasına yatırırsın. Aramızda kalsın, zaten birkaç hafta içinde bankacılığa başlayacağım. Hem daha güvenli, hem de daha kazançlı.'(4) Banka kurmadan bir daha söz edilmez oyunda…

Üç Kuruşluk Film'de ise Polly bankayı kurar(5). Mac'in bankanın müdürü olduğu gazetelerde yazılır. Kurtarıcı atlının gelişi yoktur, bağışlanma yoktur. Hatta Opera'daki kurtarıcı atlı Brown'un atının geri dönüşü gösterilir. Şöyle de söylenebilir kurtarıcı atlı başka bir biçimde de ''bir yazın için vazgeçilmez koşulu sonuçsuzluk olan bir vazgeçilmez koşuldur.' (6)

Başlangıçta söylenen Sustalı Mackie Moritatı'nın ezgisiyle ama başka bir şarkıyla biter film' Filmin sonunda Mac Peachum'a bir soru yöneltir: 'Eğer fakirler bu kadar güçlüyse neden bize ihtiyaçları olsun'? Peachum'un tarihsel yanıtı: 'Çünkü bizim onlara ihtiyacımız olduğunu bilmiyorlar.' biçimindedir. Kesting 'Tarihte ve Çağımızda Epik Tiyatro' adlı eserinde oyunun epik bir dramaturjisinin olmadığını söyler. ' Biçimin hicivli oluşu epiktir besbelli. Ne var ki, her güldürü öğesi zaten kendi başına epiktir.(')Opera Brecht'in kendi koyduğu hedeflerden şaşmış sayılır. Nitekim o da bunu sonradan 'Notlar'la (Anmerkungen), Üç Kuruşluk Film'le (Dreigroschenfilm) ve Üç Kuruşluk Roman'la (Dreigroschenroman) doğrultmaya çalışmıştır.'(7)

O dönemin bir eleştiri yazısı Brecht'in seyircide aradığı '? istemediklerini de göreceğinden, istedikleriniyse salt istediği gibi değil de eleştiriden geçirerek göreceğinden, böylece ilkesel anlamda tiyatroya da yeni bir işlev kazandırabilir'(8) yargısını şöyle olumsuzlar: 'Bu arada seyircinin keyfi yerinde.'(9)

Romanda(10) Brecht'in amacına ulaşabilmesi yalnızca türün kendi doğasından kaynaklanan nedenselliklerin iyi kuruluşuyla, nesnelerle karakterlerin gerçekçi bir biçimde ilişkiye geçmesiyle açıklanamaz. Öykünün kuruluşu farklıdır. Yeni karakterler çağrılmıştır. Bu yeni karakterlerden biri Coax'tır. Hükümetin uzak sömürgelerinde halk direnişi başlar. Hükümet asker göndermek için bir nakliyat şirketi arar. Coax bir komisyoncu olarak bu işe girer(11). Amacı ülkesini değil kolay yoldan paralar kazanmayı düşünen zenginleri dolandırmaktır. Antik Yunan'ın Peitho'su (İknanın tanrısallaştırılmış şekli) Coax da kendi eylemlerinin kurbanı olarak dolandırmaya çalıştığı insanların dolandırmasına gelecek. Peachum eski yöntemlerle ilişkisi sorgulayıp onu öldürtecektir.

Mac'in (birçok adı olmasına karşın baskın olan Macheat'tir) cinsel düşkünlüğü romanda da vardır. Ama dümenden evlilik yoktur. Gizlice o da bankalardan kredi almak için (Peachum'un bankalar üzerindeki büyük etkisini kullanmak amacıyla) evlenir. Evlilikle ilişkisi daha gerçekçidir. Polly'nin hamileliği onda mirasını bırakabileceği bir varis anlamındadır. Oyunculara notlarda şöyle der Brecht: 'Cinsel yaşamın trajik bir anlatımına karşı çıkmıyorlar. Ama çağımızda cinsel yaşam tartışılmaz bir şekilde komiğin bölgesinde. Çünkü cinsel yaşam, toplumsal yaşamla bir çelişki içinde. Ve bu çelişki tarihsel olduğu için, bir başka deyişle, ancak başka bir toplumsal düzen aracılığıyla ortadan kaldırılabilir olduğu için, komik.'(12) Bu çelişki Coax'da hastalıklı bir cinsel ilişki biçimiyle yeniden üretilir. Otel odasında Peachum'un gözünde bu 'normal' ve zeki adamın cinsellikle kurduğu ilişkiyi görürüz. Ama bu 'anormal' cinsel ilişki biçimi yalnızca Coax'da yoktur. Bir burjuvanın aile mutluluğuna
Bertolt Brecht - Beş Paralık Roman
23 Tem 2011

Aslında ilk olarak Oda Yayınları tarafından, "Üç Kuruşluk Roman" adıyla yayımlananını okumuştum. O zaman da çok büyük keyif almıştım. Pardon, düzeltiyorum, acı çekmiştim diyelim. Çünkü Brecht'in herhangi bir metininden dahi keyif alabilmek, yalnız vicdan terazisi bir daha düzeltilemez şekilde ayarından çıkan insanlar için geçerli olabilir ancak.

Walter Benjamin'in de dediği gibi "Brecht, içinde yaşadığımız koşulları hukuki kavramlar örtüsünden soyar. Böylece bu koşulların insani içerikleri, gelecek kuşaklara aktarılacak biçimde çırılçıplak ortaya çıkar.(...) Satirist için, yurttaşına ayna karşısında çıplaklığını seyrettirmek yeterlidir. İşi bundan öteye geçmez.". Yergi dediğimizde, taşlama dediğimizde; aklımıza bu sanatın icracıları olarak Müjdat Gezen ya da Levent Kırca geliyorsa eyvallah. O zaman "güldürebilen" bir satirizmden söz edebiliriz. Yok, Brecht'in satirizminden söz ediyorsak gülebilemeyiz, utanırız. Benjamin'in üstteki alıntısından yola çıkarak, sözgelimi çıplaklığımızdan utanmamamız gerekir tabii. Ve fakat çıplaklığımıza gülemeyiz de. Eğlenceli bir şey sanıp çıplaklığımızdan keyif alamayız. İşte çıplaklığımızdan ne kadar keyif alabiliyorsak Brecht'in yazdıklarından da o kadar keyif alabiliriz. Gerisi hep acıdır. Kendinizin ya da bir başkasının yarası beresi. İnsandan bahsediyorsak muhakkak ki bir de yarası olacak, belki birden fazla. İşte hepsini Brecht'in tuttuğu aynada görüyoruz. Ne kadar sahici olmasını istersek o kadar acı verir. Brecht çok iyi acı verir.

Üç Kuruşluk Roman, Üç Kuruşluk Opera'dan sekiz yıl sonra dönüşmüş, roman olmuştur. Sanırım Türkiye ilk olarak Üç Kuruşluk Roman olarak tanıdı kitabı. 2011'de İletişim, Sevgi Soysal çevirisiyle Beş Paralık Roman adıyla bastı. Brecht'i bir de Sevgi Soysal'ın dilinden okumak için aldım kitabı.

Mekan Londra, İngiltere Güney Afrika'da savaşta. Tommy'lerin savaşa taşınması lazım. Tommy'lerin savaşa nasıl taşınacağı Tommy'lerden çok kodamanların ensesini kaşındırıyor tabii. Dönemin ünlü bir komisyoncusu da aynı hassasiyete sahip, ekliyor: "Her zaman söylerim, hep savaş açmalı, o zaman iş olanakları sonsuz gelişiyor, o zaman yeni hırsızlar gün ışığına çıkıyor. Beklenmeyen sömürülmesi gereken güdüler! Sermayesiz ticaret bile yapılabilir böyle zamanlarda. Harika bir şey!". Bir kez daha görülebileceği gibi, ne kadar çok Tommy kol-bacak kaybederse o kadar çok iş alanı açılacaktır. Sistemin kusursuzluğu her seferinde kendini bir adım daha meşru bir zemine iter ve her adımda düşmanı yeneceğine olan inancı artarken insanoğlunun, bir alay Tommy daha denizin yolunu tutar. Umut arttıkça ölümler artar. Annelerin feryatları hiç dinmesin, dinmesin ki sömürülmedik tek bir alan kalmasın diye beklenir. Hepsi de tutar. Savaş aslında iki ülke arasında değildir. Ülkenin kendi savaşıdır. Birileri ölür diğerleri çıkar. Savaşa konu ikinci ülke bir yanılsamadan ibarettir. Sen o zahiri görüntüye çarpıp kafanı gözünü yardıkça üstüne bahis oynayanlar kazanır. Üstalik sen de, her seferinde aslında olmayan bir düşmana zarar verdiğini düşünerek bir dahaki sefer daha hızlı vurursun kendini o sanal duvara.

Ferhan Şensoy'un Üç Kurşunluk Opera'sında karanlık bir adam olan Mahmut Abi sıkı Kemalisttir. Atatürk'e laf edeni vurur. Normal yaşantısında ise sakat bırakma konusunda ihtisas yapmıştır. Brecht'in Beş Paralık Roman'ında ise savaşın sürmesini isteyenler sıkı vatanperverdirler. Vatanlarını o kadar severler ki, yeni bir tabur Tommy'i Güney Afrika'ya götürmek için can atarlar. Bu uğurda ihalelere fesat karıştırırlar, birbirlerinin canına kast ederler. Yeter ki gemi yetişsin, bir tabur Tommy daha savaşa gitsin.

Savaşın bilançosunu basit bir aritmetik hesabından ibaret görenlere tek tavsiyem olabilir Brecht. Üstelik sözünü ettiğimiz romanda savaş, asıl olaylara eşlik eden bir arka plandan başka bir şey değildir. Gönderen Kieran zaman: 19:25 giden yolda eşler farklı cinsel deneyimler yaşarlar. Polly ilk aşkından hamiledir. Çocuk Mac'ten değildir. Coax ile O'Hara cinsel ilişki yaşadığı adamlardandır.(13) Kilise kürtajla, sinema anne sevgisini perçinleyen melodramla, tıp parasal nedenlerle her şeyin 'mutluluğa' ve 'dinginliğe' ulaştığı aile kurumuna yönlendirir herhangi bir biçimde hamileliğe yol açan bir ilişkiyi'

Mac'in romanda, konumunda, işlerinde bir değişim vardır. O hırsızlıkla elde edilen malları kurduğu ucuzluk dükkânlarında (U dükkânları) sattırır. Mac orta sınıfla kurulması gereken ilişkinin farkındadır. 'Çalışanların başlıca güdüleri kendi çıkarlarıdır. Firmanın iyiliği ve çıkarı satıcının umurunda mıdır'? diyordu Macheat. Satıcı, ücretini aldığı sürece müşterilerin dükkânını terk etmelerini umursamazlıkla seyreder. Tek yol onu işe ortak etmektir.'(14) U dükkânları satıcıyı şu biçimde ortak yapar: Satıcı dükkân için kira öder. Malları yalnızca Mac'ten alacaklar ve fiyatları sabit olacaktır. Bunun dışında satıcıya hiçbir biçimde karışılmaz. Benjamin bu konuda şunu der: 'Yüz çeşit otorite tarafından yönetilen, art arda gelen fiyat artışlarının oyuncağı, krizlerin kurbanı, istatistiklerin 'sıfırı' küçük burjuva, güvenebileceği birini arar.' Devamında romandan şu alıntıyı yapar: 'Benim görüşüme göre, benim görüşüm ciddi çalışan bir iş adamının görüşleridir, devletin başında olması gereken insanlar yok. Hepsi şu ya da bu partinin adamları, partiler ise bencil kurumlar. Görüş açıları tek yönlü. Partiler üstü adamlara ihtiyacımız var, bizim ticaret adamlarına.'(15) Romanın 1934 yılında basıldığına dikkat edilmelidir. Hitler'in iktidara gelişinden bir yıl sonra' Özellikle orta sınıfların desteğini alarak yükselen faşizm iktidarına Hitler'in' 'Fakat bu' diyor Benjamin 'bir sanat eserinin olgunlaşması için gerektiği düşünülen karmaşık yolla olmamıştır. Bu yıllar politik açıdan belirleyici yıllardı. Yazar bunların derslerini özümsemiş, bu yıllarda işlenen suçlara gerçek adlarını takmış, kurbanları içinde bir mum yakmıştır(')o yıllarda gözlerimizin önünde palazlanmaya ve bunun için gerekli alana gaddarca yerleşmeye başlayan onlardı.'(16)

Romanda Tolstoy'unkiler kadar uzun olmamakla beraber çok sayıda iç monolog vardır. Karakterlerin bir durum karşısında düşünceleri kendi psikolojik süreçlerinden çok onların sınıfsal karakterlerini anlama işlevi taşırlar. İşlerinin kötü gitmesi yüzünden kızına yaptığı yatırımların yok olacağı endişesi, karısı onu aldattığı halde işlerinin etkilenmemesi için susan ama aldatmanın da önemsizleştiğinden yakınan koca, yatırımlarını bir dolandırmaya kurban eden iş adamının trajedisini Oedipüs'dan acıklı bulması, işini kaybetmenin eşiğinde bir adamın patron karşısında vazgeçilebilirliğini tartıştığı iç monolog' Romanda diğerlerinden farklı olarak bu dünyada var olan bütün zenginliği üretenlerin varlığını görürüz. Doklarda gemileri tamir ederler. Savaşta uzuvlarından bir ya da daha çoğunu kaybederler. Grev yaparlar. Savaşa gitmek amacıyla yola çıkar ama kapitalist girişimcinin kâr hırsı yüzünden denizlerde boğulurlar. Dilenme bir iş olarak vardır. Gittikçe fakirleşen üreticiler Peachum'un dilencilik fabrikasında 'dilencilikle ilgili her şeyin en ufak ayrıntısına kadar düşünülüp organize edildiği; elbiselerin, dilenilecek yerlerin, İncil'den sözlerle oluşturulmuş afişlerin sınıflandırıldığı- anlaşma üzerine işe alındığı görülür. Burada işçi sınıfı savaşta bacağından olmuş, şikâyetçi olmazsa alabileceği tazminatı kötü bir işe yatırıp iflas etmiş George Fewkoombey üzerinden temsil edilir. 'Çerçevenin iç kenarında yer alıp, resmin merkezini işaret eden gerçek boyutlarında bir figürdür.'(17)

Roman bir İrlanda şarkısıyla başlar. 'Niçin barındırıp niçin besliyorsunuz beni'/ Bilmeliyim hakkımdaki niyetinizi.' Bu soruyu Fewkoombey ancak romanın sonunda o da düşünde soracaktır. Olayların çözüme yaklaştığı bir sırada sorumlusu komünistler olarak gösterilen bir geminin batması sonucu ölen askerler için yapılan kilise töreninde Piskopos'un vaazı bu düşe neden olur. Piskopos kimi uyarlamalarını bu topraklarda da duyduğumuz bir kralın kâhyalarına bir miktar para verip sonunda ne kadarla döndükleri üzerine çıkarılan derslerle ilgili konuşur. Artım sağlayanlar ödüllendirilir diğerleri cezalandırılır. Tanrı'nın bize her şeyi bağışlamış ve karşılığında ne yapıp yapmadığımızın sorgulandığı mahkemeye göndermelerle doludur öykü'(18) Kendisin başkanı olduğu mahkemede Fewkoombey bu kazançla dönen kâhyalar üzerinden bu kazancın nedenini sorguladığı düşte ta başlarda çöpte bulmuş olduğu Britanya Ansiklopedisi'nin bu kez bütün ciltleriyle çağırır. Onlara kimi kavramları sorar ama bu bilgi kazancın nedenini açıklamaya yetmez.

Burada Brecht Marksist dünya görüşüyle ilgili olan kapitalist sistemde kazancın nedeninin iş gücü metası olduğunu Fewkoombey'in gözünden açıklayacaktır. Bir yazısında Brecht, 'Oyunlarımı, Marks'ın Kapitali'ni okuduğumda anladım.(') bu sözlerimle Marks'ı okuduğumda farkında olmaksızın birçok Marksist oyun kaleme almış olduğumu anladığımı söylemek istemiyorum hiç kuşkusuz. Ama bu Marks, bugüne dek tam benim oyunlarımın seyircisi diye nitelendirebileceğim tek kişiydi. Çünkü onun konularıyla uğraşan bir adamın doğrudan doğruya bu tür oyunlarla ilgilenmesi doğaldı. Bunun nedeni ise oyunlarımda belirginleşen kavrayış gücü değil, fakat Marks'ın kavrayış gücüydü. Oyunların içeriği onun için sezgi malzemesiydi.'der.(19)

Fewkoombey uzun uğraşılardan sonra ağzında şu sözler savrulur. 'İşte sizin paranız! Bizleriz bu' İnsan insanın parası! Sömürmek için insanı olmayan kendini sömürür! Ortaya çıktı! Sizler gizlediniz bunu!'(20) Kapitalistler bunu gizlemeyi sürdürecektir. Bilgiye rahatça erişebilenlerin bunu düşünecek zamanları olanların yapacağı bu iş Mac kadar Peachum için 'kimi yerde hatta daha çok- somutlaşır. Savaşta ölen askerler için sigorta işini düşünen Peachum'dur. Kimi teknolojiler romanın yazıldığı güne aitse de olay daha eski bir zamanda geçiyordur. Girişimci Peachum'un bu işi ne kadar iyi yaptığına dair örnekler çoktur. Mahalleleri yıkılan; yeni sağlam evlere taşınan insanlarla ilgili bir istatistikten örnek verir. 'Tam istatistikler tutuldu ve beş yıl sonra tabelalara bakıldığında ölüm oranının gecekondularda yüzde 2, yeni evlerde ise yüzde 2,6 olduğunu görünce herkes şaşırdı. Yeni evler haftada 4-8 şilin daha pahalıya geliyordu ve kiracılar bu paraları yiyeceklerden kısmak zorunda kalıyorlardı. Tabii bizim dünya düzelticileri ve insan severler bu konuda düşünmemişlerdi!'(21)

Bugün kentsel dönüşümle ilgili her şeyi düşünen sayın girişimci kişi ve kurumların aslında hangi istatistiklerle çalıştığı bilmecesi süredursun! Biz yazımızı Benjamin'den bir alıntıyla sonlandıralım. 'Gelecek nesillerin Beş Paralık Roman'ın içinden kolayca çıkacağını umabiliriz.'(22)

DİPNOTLAR
1: Bertolt Brecht, Bütün Oyunları Cilt 3, Çev: Yücel Erten, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul, 1998, s. 383
2:Bertolt Brecht, Bütün Oyunları Cilt 3, age, s. 270. Bu konuda Sidney Finkelstein şunları yazar:'İngiltere'de John Gay'in (1685-1732) ballad operası Dilenci Operası, uygulamada grand operayı, üstelik Handel gibi bir müzik dehası tarafından beslendiği halde, sahneden sildi' Müzik Neyi Anlatır, Çev:M. Halim Spatar, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, s. 35
3: Bertolt Brecht, Bütün Oyunları Cilt 3, age, s. 62
4: Bertolt Brecht, Bütün Oyunları Cilt 3, age, s. 40]
5:[Üç Kuruşluk Film (1931), Yönetmen: G. W. Pabst]
6: Bertolt Brecht, Bütün Oyunları Cilt 3, age, s. 382]
7:[Aktaran:Yılmaz Onay, Evrensel Kültür, sayı 236, Ağustos 2011]
8:[Marianne Kesting ,Tarihte ve Çağımızda Epik Tiyatro, Çev: Yılmaz Onay, Adam Yayınları, İstanbul, 1985
9: Bertolt Brecht, Bütün Oyunları Cilt 3, age, s. 286]
10:Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman, Çev: Sevgi Soysal, , İletişim Yayınları, İstanbul, 2011
11: Coax'ın İngilizce karşılığı söz ile ikna eden kişidir
12: : Bertolt Brecht, Bütün Oyunları Cilt 3, age, s. 280]
13: Sinema'da Brecht'ten etkilenen Jean Luc Godard, 'Haftasonu'(1967) filminde burjuva dünyasında cinsel sapkınlığın örneklerini verir. Birbirlerini aldatan bir çiftin miras uğruna birlikteliğiyle eşlerden birinin başkalarıyla yaşadığı deneyimleri duymaktan zevk alan ilişki biçimleri dikkat çeker.
14: Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman,age, s.137
15:Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman,age, s. 354, romanın içinde s. 305
16: Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman, age, s. 349
17: Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman, age, s.352
18: Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman, age, s.330, 331
19: Brecht'ten aktaran: Mutlu Parkan, Brecht Estetiği ve Sinema, Donkişot Yayınları, İstanbul, 2004, s.61
20: Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman, age, s.348
21: Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman, age, s.278
22: Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman, age, s.359


Brecht Üzerine Bir Radyo Konuşması" (1930, s. 7-14)

Henüz hayatta olan yazarlar hakkında tarafsız, açık ve objektif olarak konuştuğunu iddia etmekte dürüstçe olmayan, aldatıcı bir şey vardır. Her ne kadar hiç kimse bu çağdaş kişiyi saran havanın kendisini, neredeyse birini bile bilinciyle kontrol edemediği bin bir biçimde etkilemesini engelleyemezse de bu, yalnızca kişisel olmaktan çok bilimsel bir aldatıcılıktır. Tabii bu, böylesi bir sunuma kendini salıvermek ve bulanık bir dizi çağrışımda, anekdotta ve analojide şansını denemek anlamına gelmez. Tam tersine, eğer edebiyat tarihi buraya uygun düşmüyorsa, uygun olan eleştiridir. Bu da kendini her türlü ucuz asaletten ne denli uzak tutar ve eserin güncel yanlarına ne denli kararlılıkla bağlı kalırsa, bir biçim olarak o denli güç kazanır. Örneğin Brecht söz konusu olduğunda, yaratıcılığının içsel tehlikelerini, politik tavır sorununu ve hatta araklayıcılığı sessizce geçiştirmek aptallık olacaktır. Bu, onun yaratıcılığına gerçek bir yaklaşımı imkânsız kılar. Dahası, bunların yanı sıra teorik düşüncelerinin, konuşma tarzının ve hatta dış görünüşünün ele alınması, eserlerinin biçim, içerik ve etkilerini sıralayıveren kronolojik bir diziden daha önemlidir. Bu yüzden, işe en son kitabını ele alarak başlamaktan vicdan azabı duymuyoruz. Bir edebiyat tarihçisi için şüphesiz hatalı sayılabilecek bu tavır, bir eleştirmen için tümüyle haklı görülebilir; çünkü (Berlin'de, Kiepenheuer yayınevi tarafından basılan) Denemeler [Versuche] adındaki bu kitap, Brecht'in en zorlu eserlerindendir ve olayın tümünü bir çırpıda, kararlı ve doğrudan kavramaya zorlar bizi.

Denemeler'in yazarından inançlarını, kahramanlarından talep ettiği gibi, kabaca itiraf etmesini istediğimizde şunları söylediğini duyabiliriz: "Yeteneğimi özgürce kullanmayı reddediyorum. Onu bir eğitimci, bir politikacı, bir örgütleyici olarak kullanıyorum ben. Edebi tavrıma yöneltilmiş hiçbir itham yoktur ki –arakçı, kışkırtıcı veya sabotajcı– edebi olmayan, anonim, fakat planlı çalışmalarım için bir övgü olarak kabul etmeyeyim." O halde şurası açıktır ki Brecht, bugün Almanya'da, yeteneklerini ne yönde kullanacaklarını kendilerine soran ve ancak gerekliliğine inandıkları alanda kullanan, bu şart yerine gelmediğinde ise işi bırakan az sayıdaki yazardan biridir. Denemeler, Brecht'in yeteneğini uygulama noktalarıdır. Burada yeni olan, bu noktaların tüm önemleriyle belirmeleridir. Yazar, bunların uğruna "eser"ini terk eder ve çölde petrol sondajına başlayan bir mühendis gibi, tüm etkinliğini bugünün çölündeki iyice belirlenmiş noktalara yöneltir. Burada bu noktalar tiyatro, anekdot ve radyodur – diğerlerine daha sonra sıra gelecektir. "Denemeler'in yayınlanışı," diyor yazar, "belli çalışmaların kişisel deneyimler olmaktan (bitmiş eser niteliğini taşımaktan) çok, belirli kurum ve kuruluşları kullanmaya (dönüştürmeye) yöneldikleri bir zamanda gerçekleşti." Yenileştirmelerin duyurusu değil, yeniliklerin tasarıları yapılmaktadır. Burada edebiyat, yazarın dünyayı değiştirme isteğinde olmayan, ılımlılıktan yana geçmiş duygularından bir şey beklemez artık. Bilir ki tek şansı, dünyayı değiştirmek denen karmaşık süreçte bir yan ürün olabilmektir; ve burada böyledir. Hem de paha biçilemez bir yan üründür. Asıl ürün ise yeni bir tavırdır. Lichtenberg(1) şöyle der: "Önemli olan, kişinin neye inandığı değil, inandığı şeyin onu ne yaptığıdır." Brecht'in tavır dediği işte budur. Yenidir ve en yeni olan yanı da öğrenilebilirliğidir. "Bay Keuner' in Öyküleri [Geschichten vom Herrn Keuner] adlı ikinci deneme, jestleri alıntılanabilir kılma girişimini temsil eder," der yazar. Fakat alıntılanabilen yalnızca Bay Keuner'in tavırları değildir; alıştırmalar yoluyla, Lindberglerin Uçuşu'ndaki(2) [Flug der Lindber-ghs] öğrencilerin ve bencil Fatzer'in tavırları da alıntılanabilir. Üstelik yalnızca tavırlar değil, onlara eşlik eden sözler de. Bu sözler üzerinde de alıştırma yapılması gerekir; yani önce fark edilecek, sonra anlaşılacaktır. Önce pedagojik, ardından politik etkileri ortaya çıkar, şiirsel etkileriyse en arkadan gelir.

Şu pek az sözle, Brecht'in eserlerindeki önemli temaların hemen tümünü, biraz fazlaca sıkıştırılmış olarak da olsa, görmüş olduk. Şimdi şöyle durup bir soluklanmayı hak ettik sayılır. Duraklama burada, Brecht'in karakterler yığınına genel bir bakış atıp, içlerinden yazarın niyetini en iyi dışavuranlarını seçip almamızı sağlar. Önce, ilk kez Brecht'in son eserinde öne çıkmak cüretini gösteren şu Bay Keuner'i ele almak istiyorum. İsmin nereden geldiği üzerinde durmayacağız; Brecht'in eski çalışma arkadaşlarından Leon Feuchtwagner gibi bu ismin Yunanca xoıvós –genel, her şeye ilişkin ve her şeye ait olan– kökünü içerdiğini kabul edebiliriz. Gerçekten de Bay Keuner her şeye ilişkin ve her şeye aittir; önderdir yani. Fakat yine de genel olarak kafada canlandırıldığı şekliyle bir önderden tümüyle farklıdır. Bir hatip, bir demagog değildir kesinlikle; hava atan, tuttuğunu koparan biri de değildir. Temel uğraşı, bugün bir önderin temel uğraşı olarak düşünülenden çok uzaktadır. Çünkü Bay Keuner bir düşünürdür. Brecht'in bir keresinde Bay Keuner'in sahnede nasıl canlandırılabileceğini tanımlayışını hatırlıyorum: Kendisi zahmet edip de gelemeyeceğinden sahneye bir sedyeyle getirilecek ve sahnedeki olayı sessizce izleyecek, belki de hiç izlemeyecekti. Günümüz koşullarının tipik bir özelliğidir, düşünen adamın bunları izleyebilme yetisinden tümüyle yoksun oluşu. Tüm davranışları, bu düşünürü katı bir stoacı(3) veya Epikürcü(4) yaşam sanatçısı türünden Yunanlı bilgeyle karıştırmamızı imkânsız kılacak şekildedir. Daha çok Paul Valéry'nin duygusal etkilenimden uzak, saf düşünce adamı Monsieur Teste'ine benzer. Her ikisinde de Çinlilere özgü özellikler vardır. Her ikisi de sonsuz derecede kurnaz, ağzı sıkı, nazik, yaşlı ve ortama uyabilen kişilerdir. Fakat Bay Keuner Fransız dostundan, bir an için bile gözden yitirmediği bir hedefi olmasıyla kesin olarak ayrılır. Bu hedef, yeni bir devlettir. Felsefi ve edebi temelleri Konfiçyüs'teki kadar derin bir devlet. Çinlilere özgü özellikleri bir yana bırakacak olursak, Bay Keuner'de Cizvitlere(5) özgü özelliklerin de bulunabileceğini söyleyebiliriz. Bu hiç de rastlantısal değildir. Brecht'in yaratmış olduğu tipleri ne kadar dikkatlice parçalarına ayırıp incelersek (ki bunu Bay Keuner'in de aralarında bulunduğu üç tanesi için yapacağız) tüm güçlerine ve canlılıklarına karşın bunların, anatomi dersinde kullanılan mankenlere benzer politik modeller, hayaletler olduklarını o kadar açık olarak görürüz. Hepsinde de ortak olan şey, insan sevgisi, yardımseverlik, idealizm, soyluluk ya da benzeri bir şey değil, yalnızca duruma göre takındıkları tavırdan kaynaklanan akılcı politik eylemlerdir. Bu tavır aslında şüphe çekici, sevimsiz ve çıkarcı olabilir; ancak bu tavrı takınan kişi kendini kandırmadığı ve gerçekliğe sıkıca tutunduğu sürece bunu düzeltecek çare kendiliğinden bulunur. Bu, kişiyi daha iyi bir insan haline getiren ahlaki bir çare değil, toplumsal bir çaredir: Davranışları onu yararlı kılar. Ya da Brecht'in başka bir yerde dediği gibi:

Tüm kusurlar bir şeylere yarar
Onları yapan adam, değil ama

Bay Keuner'in kusuru, soğuk ve namuslu akılcılığıdır. Ne işe yarar bu? Şuna: İnsanların önder, düşünür veya politikacı denen kişilere, onların kitaplarına ve nutuklarına hangi varsayımlarla bağlandıklarını kendilerinin görmelerini sağlamaya. Çünkü, amacı bu varsayımları olabildiğince sarsmaktır. Bu varsayımlar demetini bir arada tutan bağ bir kez çözülmeyegörsün, hepsi dağılıp gider. Bu bağ, biryerlerde her şeyin eksiksiz düşünüldüğüne ve bizim de buna bel bağlayabileceğimize duyulan kesin inançtır. Böyle görevleri olan ve bunun için para alan insanlar, bütün diğerleri için düşünürler ve işlerinin uzmanıdırlar; hiç durmaksızın geride kalmış kuşku ve belirsizlikleri temizlemekle meşguldürler. Biri tutup da bunu inkâr eder ve böyle olmadığını gösterebilirse, halk epey rahatsız olacak ve kendisinin de düşünmek zorunda oluşunun sıkıntısını duyacaktır. Şimdi Bay Keuner'in ilgisinin yoğunlaştığı nokta, sorunlar ve teoriler, tezler ve dünya görüşleri âleminin hayali olduğunun gösterilmesidir. Bunların karşılıklı olarak birbirlerini geçersiz kılmaları, rastlantısal veya düşüncenin kendisinden kaynaklanan bir şey değil, düşünürleri şimdiki yerlerine atamış olan kişilerin çıkarına olan bir şeydir. –"Yani düşünce belli çıkarların işine mi yarıyor?" diye sorar insanlar. "Düşünce çıkarlardan arınmış bir şey değil mi?"– Belli bir huzursuzluk kaplayacaktır içlerini. Eğer düşünce belli çıkarların hizmetindeyse, bunun kendi çıkarları olduğunu kim garanti edebilir? İşte tam burada bağ çözülür ve varsayımlar demeti baştan başa kuşkuya dönüşecek şekilde dağılıp gider. "Düşünmeye değer mi?", "Bir işe yarar mı?", "Gerçekte neye yarar? Kime?" – Kuşkusuz tam anlamıyla kaba sorulardır bunlar. Ama, der Bay Keuner, bizim bu kaba sorulardan çekinmemiz için hiçbir neden yoktur ve en ince yanıtlarımızı da onlara saklarız. Bu, bizi onlardan ayıran şeydir: Onlar ancak ince ve nazik sorular sormayı bilirler; fakat sorularının kanallarını, yalnızca küçük bir azınlık için yararlı, geri kalan herkes içinse zararlı olan süzülmemiş yanıtların çamuruyla tıkarlar. Biz ise soruları sert sorarız. Fakat yalnızca çok iyi süzülmüş yanıtları kabul ederiz; yalnızca işin içyüzünün değil, konuşmacının tavrının da görülebilir olduğu açık ve kesin yanıtları. Bay Keuner'den bu kadar. Demin de söylediğimiz gibi, Bay Keuner, Brecht'in tipleri arasında en yeni olanıdır. Şimdi temkinli bir şekilde en eskilerinden birine geçebiliriz. Brecht'in yaratıcılığında varolan tehlikelerden bahsetmiş olduğumu hatırlayacaksınız. Bu tehlikeler Bay Keuner'den gelir. Eğer şimdiden yazarın her günkü misafiri olduysa, kendisine hiç benzemeyen ve onun yazar için taşıdığı tehlikeleri kapı dışarı eden diğer ziyaretçilerle karşılaşmak zorunda olduğunu umabiliriz. Gerçekten de Baal ile, Ustura Mac ile, Fatzer ile; Brecht'in oyunlarını dolduran ve şu şaşırtıcı Ev Vaazları' nda(6) [Hauspostille] (Propylaeen-Verlag, Berlin) toplanmış bulunan şarkıların gerçek şarkıcıları olan bir alay serseri ve caniyle karşılaşır. Bu şarkılı türkülü külhanbeylik, Brecht'in, dostu ve çalışma arkadaşı Caspar Neher(7) ve diğerleriyle birlikte garip melodiler ve kaba, yürek parçalayıcı nakaratlarda sonraki oyunların motiflerini ortaya koyduğu eski Augsburg dönemine uzanır. Ayyaş bir şair-katil olan Baal ve nihayet bencil Fatzer de bu dünyanın insanlarıdırlar. Fakat bu tiplerin, yazarı yalnızca korkutucu örnekler olmaları sıfatıyla ilgilendirdiklerini sanmak hiç doğru olmaz. Brecht'in Baal ve Fatzer'e olan ilgisi daha derinlere gider. Bu tipleri gerçekten bencil ve toplumdışı olarak görür. Ama bitmek bilmeyen çabası, bu toplumdışı öğeleri, serserileri, gizli devrimciler olarak göstermektir. Burada söz konusu olan, bu tiplere duyduğu kişisel bir yakınlığın yanı sıra, teorik bir noktadır. Nasıl ki Marx, tabiri caizse, sorun olarak devrimin kendisine yabancı bir şeyden, kapitalizmden, hiçbir ahlaki boyuta gereksinme duymaksızın ortaya çıkışını ele almışsa, Brecht de bu sorunu insani alana aktarmıştır: Devrimciyi, kötü ve bencil bir tipten, hiçbir ahlaki dönüşüm olmaksızın, kendiliğinden ortaya çıkarmak ister. Wagner'in test tüpü içerisinde, sihirli bir karışımdan bir homunkulus(8) yaratmak istemesi gibi, Brecht de test tüpü içerisinde, adilik ve bayağılıktan bir devrimci yaratmak istemektedir.

Üçüncü olarak Adam Adamdır(9) [Mann ist Mann] adlı komedinin kahramanı Galy Gay'i ele alacağım. Karısına balık almak için evinden çıkmıştır, fakat kapısının önünde İngiliz sömürge ordusundan üç askerle karşılaşır. Bunlar bir mabedi yağmalarken dördüncü arkadaşlarını yitirmişlerdir ve tüm dertleri onun yerine en kısa zamanda yeni bir adam bulabilmektir. Galy Gay "hayır" diyemeyen bir adamdır. Kendisi hakkında neler tasarladıklarını bilmeksizin bu üç askerin peşine takılır. Savaştaki bir askerde bulunması gereken eylemleri, fikirleri, tavırları ve alışkanlıkları tek tek benimser ve tümüyle yeniden inşa edildiğinde, izini bulmayı becermiş olan karısını artık tanımaz. Sonunda korku saçan bir savaşçı ve Sir El Dchowr kalesinin fatihi olur. İşin aslını şu sözlerden çıkarabilirsiniz:

Bay Brecht der ki: Adam adamdır,
Sıradan bir laf bu aslında
Ama o bunu kanıtlar da:
Ne isterseniz yapabilirsiniz bir adama
Bir araba gibi bu gece monte edilecek burada
Ve göreceksiniz, sonunda hiçbir şey kaybetmeyecek.

Burada sözü edilen söküp takma, Brecht tarafından edebi bir biçim olarak ortaya atılmıştır zaten. Yazı onun için eser değil, bir aygıt, bir alettir. Ve değerini belirleyen şey de sökme, dönüştürme ve değiştirme yeteneğidir. Büyük dini [kanonisch] edebiyatı ve özellikle de Çin edebiyatını okuması ona, yazılı bir metinden talep edilebilecek en üst düzeydeki şeyin, aktarılabilirlik olduğunu göstermiştir. Bu da burada, nüktecilerin nefeslerini kesen bir arakçılık teorisinin temellendirilmiş olduğunu ima eder.

Brecht için neyin belirleyici olduğunu bir çırpıda söylemek isteyen bir kişinin şu cümleyi kullanması akıllıca olacaktır: "Onun konusu yoksulluktur." Düşünürlerin, varolan pek az sayıdaki geçerli düşünceyle; yazarların, sahip olduğumuz pek az sayıdaki sağlam formülasyonla; devlet adamlarınınsa insanların yetersiz enerji ve zekâlarıyla nasıl yetinmek zorunda olduklarıdır tüm çalışmalarının teması. Lindberghler aygıtları için: "Yaptıkları şeyler bize yetmelidir," derler. Kıt gerçekliğin burnunun dibine sokulmak – parola budur. Bay Keuner yoksulluğun, yoksulu gerçekliğe herhangi bir zenginin hiçbir zaman yaklaşamayacağı kadar yaklaştıran bir hile olduğuna inanır. Bu, ne Maeterlinckvari,(10) ne de Rilke'nin "yoksulluk, içten gelen büyük bir parıltıdır" derken kastettiği gibi Fransiskenvari(11) bir yoksulluk mistiğidir. Brecht'in yoksulluğu bir tür üniformadır ve onu bilinçli olarak giyen herkese yüksek bir rütbe verir. Kısacası, insanın makine çağındaki fizyolojik ve ekonomik yoksulluğudur. "Devlet zengin, insanlarsa fakir olmalıdır; devletin çok şey yapma görevi, insanların az şey yapma hakkı olmalıdır." Bu, Brecht tarafından formüle edildiği, verimliliğinin araştırıldığı ve çelimsiz ve dağınık görünüşüyle ortaya çıkarıldığı şekliyle, yoksulluğun genel insan hakkıdır.Bertolt Brecht ve ‘Beş Paralık Roman’ Yayınlanma Tarihi: 25/01/2016

Sözlerimizi bir sonuca bağlamayıp burada kesiyoruz. Bu incelemeyi, bayanlar baylar, iyi bir kitabevinin yardımıyla, sizler de sürdürebilir, hatta daha esaslısını bu yardım olmaksızın yapabilirsiniz. Notlar

(1) Lichtenberg, Georg Christoph (1742-1799): Alman sanat yazarı. Göttingen Üniversitesi'nde fizik profesörlüğü yapmıştır. Zamanında moda olan duygusallığa karşı çıkmıştır. Yukarı
(2) Brecht'in 1929'da yazdığı, aynı yıl sergilenen didaktik oyun. Daha sonra bu oyuna Okyanusun Üzerinde Uçuş adını vermiştir. Yukarı
(3) Stoacılık: Antikçağ Yunan Felsefesi'nin kamutanrıcı ve maddeci doğa öğretisi. Kıbrıslı Zenon (M.Ö. 336-264) tarafından kurulmuştur. En büyük ilkesi doğaya göre davranmaktır. Bilgenin kendi kendine yeterli olduğunu savunmuştur. Yukarı
(4) Epikürcülük: Epiküros'un (M.Ö. 341-270) acıların yokluğuna dayanan bir haz anlayışını temel alan, doğa konusunda maddeci ve rastlantıyı kabul eden felsefesi. Boş inançlardan ve usa aykırı alışkanlıktan kurtulmuş bilgeyi üstün görür. Yukarı
(5) Cizvitler: 1534'te kurulan Hıristiyan tarikatı. Yoksulluk, bekâret ve itaat vaadlerinde bulunurlar. Sıkı bir hiyerarşi ve kesin itaat vardır. Yukarı
(6) Özgün adı Bertolt Brechts Hauspostille, 1927. Brecht'in ilk şiir kitabı. Yukarı
(7) Neher, Casper (1897-1962): Alman sahne düzenleyicisi. Münih Sanat Akademisi'nde öğrenim görüp 1932'de Berlin'de çalışmaya başlamıştır. Epik tiyatro kurallarına bağlanan hem akılcı hem de izlenimci bir sanat anlayışı vardır. Berliner Ensemble'de Brecht ile birlikte çalışmış ve Bay Puntilla ve Uşağı Matti, Cesaret Ana ve Çocukları, Sezuan'ın İyi İnsanı gibi oyunların sahne düzenlemelerini yapmıştır. Yukarı
(8) Homunkulus: Simyacıların yaratmaya çalıştığı küçük boy insan. (Goethe, Faust'un kimyasal işlemlerle yarattığı küçük adama bu ismi vermiştir.) Yukarı
(9) Brecht'in o sıralarda dünyada yaratılmaya çalışılan "yeni insan tipi"ni açıklamak için 1924-26'da yazdığı ve komedi olarak nitelediği Mann ist Mann, yine aynı yıl Landestheater, Darmstadt'ta sahnelendi. Yukarı
(10) Maeterlinck, Maurice (1862-1949): Fransızca yazan Belçikalı yazar. Şiir, oyun ve denemeler yazmış, 1911 Nobel Ödülü'nü almıştır. Denemeleri doğa ve insanoğlunun bilinmeyen yanları üzerinde durur. İnsan mutluluğunun kaynaklarını bilgide arar. Yukarı
(11) Assisi'li Francesco (1182-1226) tarafından kurulmuş olan ve arılık, maddiyattan uzaklaşma, barış ilkelerini temel alan Hıristiyan tarikatı. Yukarı
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!