ANASAYFA BİYOGRAFİ  ROMAN  ÖYKÜ ve NOVELLA  DENEME  ŞİİR  TIYATRO

 

Editörün Notu :Beni Kör Kuyularda bütün mümkünlerin kıyısından, tam da oradan konuşuyor. İnsanlardaki seyir merakı, bu merakın doğurduğu acımasızlık, habire dönen karanlık bir çark, çarkın öğüttüğü insanlar, yarım kalmış sevdalar ve parçalanmış hikayeler…  Beri yandan, roman boyunca iki soru peşimizi bırakmıyor: Hakikaten gittiler mi? Gittilerse nereye gittiler?


 Siz yaşayanlar, çok tuhafsınız!
Onun yeni tılsımlı cümlelerini okumayalı üç sene geçmiş, insan yaşamı için bazen uzun zaman ama Hasan Ali Toptaş, "Beni Kör Kuyularda" ile beklemeyi onurlandırmış yine. BERİL AKAR05

Her insan ruhunun ucundan tutarak anlar kitapları. Ben cümlelerin ardında saklanan ruh avcılığına soyunurum. Hasan Ali Toptaş’ın kaleme aldığı her kitabın müptelası olduğumu söyleyebilirim, onun cümlelere kattığı her melodinin peşine takılır, andan ana dolaşırım. Onun yeni tılsımlı cümlelerini okumayalı üç sene geçmiş, insan yaşamı için bazen uzun zaman ama Hasan Ali Toptaş, Beni Kör Kuyularda’da beklemeyi onurlandırmış yine.

Bu kez hepimizi derinden vuran çocuk tacizi, kadına şiddet, toplumsal yozlaşma ve sürü psikolojisine dokunmuş. Üstü örtülü cümlelerin gizemini herkesin kendi heybesine bırakmış, kötülüğü iplik iplik sermiş, kör kuyulara salmış. Kimbilir belki hepimiz toplanıp çıkaralım diye itiyor kör kuyuya bizi.

Everest Yayınları’ndan çıkan Beni Kör Kuyularda tepkisizliğimizi taşlıyor, vicdanımıza gedik açıyor. Ama her şey eşsiz bir büyü içinde sunuluyor, uykumuza sızıyor, sarhoşluğumuzun sisine itiyor, büyüleyici bir gösteri sergiliyor ki düşünelim.

BİR HUZURSUZ ANNE

“Saçları odayı aydınlatan” gencecik Güldiyar’ın tarağından dünyaya iniyoruz yavaş yavaş, “yüzüne, alnına düşen kâkülleri, burnunun etrafındaki çilleri ve çizgileri”yle Bahriye çıkıyor karşımıza, “anne sütünden yapılmışa benzeyen sıcacık bir sesle” konuşan kadının dili kızını sokağa gönderirken tedirginliğin sertliğine bürünüyor: “Git ama dikkatli ol, tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanmış cesetleri bulunuyor sağda solda. Ayrıca, biliyorsun, insanların gözleri önünde her Allah’ın günü kadınlar öldürülüyor. Bu yüzden diyorum dikkatli ol diye.”

“Mor benekli beyaz eteği, canlanıveren ot kokularıyla püfür püfür” dalgalanarak bir sefertasında babasına yemek götürmeye giderken Bahriye’yi bozulan çamaşır makinesi yüzünden bir leğenin içinde kirlenmiş çamaşırlarla bırakıyor. Kırlangıçların çığlıkları avluyu sardıkça huzursuzlanıyor anne. “Zaman bir kazan dolusu su olup ateşin üstünde kaynadıkça huzursuzluğu” alevlenmişken kızı geliyor suskun ve mahsun. Sorularıyla zamanı geriye alacakmış gibi peşine düşüyor, ama Güldiyar arkasını dönüp kendi dünyasına çekiliyor.

Bahriye Ankara’nın kenar mahallesindeki gecekondusunun avlusunda ince bir sisle başbaşa kalıyor, sislerin içinden salkımlar halinde gelip doluşan “bazıları geniş, bazıları dar alınlı”, “bazıları çöp misali ince, bazıları göbekli”, “saçlarına kar yağmışlar”, “bıyıkları yeni terlemişler”, “kıl ormanı görünsün diye bağrındaki düğmeleri çözmüşler, tespihini bileğine geçirmişler ve yakasına gül takmışlar” adamları izliyor, korkuyla onları izlerken geldikleri gibi anszın kaybolan adamların görüntülerini itip kızının yanına varıyor. “Dudakları bir çift yaprak gibi pembe pembe” titrese de sorular cevapsız kalıyor, ağladıkça “gözlerinden yaş yerine, yaş büyüklüğüne taşlar” dökülüp ortalığa saçılıyor.

Komşu Emine’nin gelişi hikâyenin seyrini değiştiriyor. Kulaktan kulağa yayılan haberle dalga dalga yayılarak gelen insan manzaralarını, yazarın her an eğilip bükülen cümlelerini takip ederek izlemeye başlıyoruz.

Ankara’da, Hüseyin Gazi Türbesi civarında, “yeşil minareli caminin bulunduğu dik yokuş”a yakın, “gecekondularla kaplı tepelerin” birinde oturuyor Muzaffer, Bahriye, Güldiyar ve bir süredir haberi alınamayan Hüseyin.

Güldiyar gözyaşlarının uykusunda inilderken Bahriye yanı başında kıvrılıyor, Muzaffer ne yapacağını bilemez halde bekliyor. Bir süre sonra meraklı kalabalıklar bu tuhaf kızı görmek için akın akın gelmeye başlıyor.

Muzaffer kızını doktora göstermek istese de, onun cılız vücuduna, perişan haline bakan Bahriye istemiyor. Tanıdıkların soluğu bir bir azalırken, yabancıların meraklı nefesleri kaplıyor odalarını. “İçlerinde zerre kadar merhamet kalmamış” bu insanlardan bunalıyor Bahriye. Güldiyar’ın içine şeytan oturduğunu söyleyen sakallı hocalar, gözlerini ayırmadan onun ağlamasını ve dökülen taşları toplama hevesine kapılan insanlardan yorulan Bahriye, yedinci günün sonunda seriliveriyor.

KENDİ VARLIKLARINI SUSANLAR

Muzaffer kalabalığın hoyratlığından sıkılmışken, yıllardır küs olduğu köylüsü Dursun yardımına koşuyor, kalabalık düzene sokulurken başka düzenler oluşmaya başlıyor. Her işin menfaati gecekondunun avlusunu sarıyor, nereden çıktığı belli olmayan adamlar cılız bir kızın taşlaşan gözyaşlarını izletmek için düzen kuruyor, listeler yapıyor.

Zengini fakiri bu gösteriyi kaçırmamak için sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar bekleşmeye başlıyor. “Kendi hikâyelerini anlatabilmek için fellik fellik kulak arayanlar, divane kılıklı, avare kılıklı, meczup kılıklı adamlar” kaplıyor ortalığı.

Muzaffer, çaresiz, sessiz, yılgın, kızına ve kendine bir çıkış yolu arıyor, ama kara minibüslü adamlar izin vermiyor. Muzaffer kalabalığı kimi zaman izliyor, kimi zaman içlerine katılıp kendi iç dünyasının çığlıklarının karşılığını buluyor, yaşamla yüzleşmenin ağır yükü, kızının sessizliği ve onun giderek cılızlaşan bedeni adamı bir girdaba sürüklüyor: “… karanlık insanın dişlerini takırdatacak kadar soğudu yine, camlar, çerçeveler soğudu, duvarlar soğudu, kendi varlıklarını susan, kendi varlıklarını fısıldayan görüntüler soğudu…”

Roman karakterleri Emine, Dursun, Cevher sokakta yanından geçtiğimiz, pazarda rastladığımız, minibüste yan yana oturduğumuz insanlar. Karanlığı yüzümüze vuran siyah minibüslü adamlarınsa sadece ismi değişiyor: Rüstem, Cihan, Nedim, İsmail. Ama bir de Halil var, insanlığın yüzünü ağartan, kendisinin ölü olduğuna karar vermiş Halil. Onun “Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem.”, “Siz yaşayanlar, çok tuhafsınız!” cümleleriyle insanlığımızı hatırlıyoruz.

Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Hasan Ali Toptaş her kitabında olduğu gibi Beni Kör Kuyularda’da da hem kullandığı dilin ahengiyle hem konuyu incelikli işleyişiyle hem de eşsiz zarafetiyle yine bizi büyülüyor.


Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşlar

‘Beni Kör Kuyularda’ romanında Hasan Ali Toptaş, ayakkabıcı babasına yemek götürüp eve döndükten sonra suskunlaşan Güldiyar’ın neler yaşadığıyla ilgilenmiyor; gözlerinden yaş yerine taş akan bu genç kadını bir gösteriymiş gibi izlemeye gelen insanlarla, daha doğrusu ‘seyir toplumu’yla ilgileniyor. Masalsı bir anlatı kursa da gerçekliği terk etmiyor Toptaş. Tutkulu okurları Hasan Ali Toptaş’ın romanlarını kapağından okumaya başlıyorlar. Kapaklarda yer alan Nuri Bilge Ceylan fotoğraflarının romanın içeriği hakkında bilgi verdiğini düşünüyorlar. Toptaş’ın yeni romanı ‘Beni Kör Kuyularda’nın kapağında da merdivenli bir kuyu ve karlar altında bir köy manzarası var. Fotoğraf, Ceylan’ın ‘Ahlat Ağacı’ filminden alınmış. ‘Ahlat Ağacı’nda kuyu imgesinin önemli bir rolü olduğunu biliyoruz. Altta ise karlar altında bir köy görüntüsü var. O da yabancı değil: ‘Beni Kör Kuyularda’ Ankara’nın son gecekondu mahallelerinden birinde geçiyor. ‘Beni Kör Kuyularda’ adı ise doğrudan Münir Nurettin Selçuk’un umutsuzların her zaman dillerindeki şarkısı ‘Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın’a gönderme yapıyor. Şarkının güftesi Ümit Yaşar Oğuzcan’dan ve Oğuzcan’ın acısını derinden yaşadığı bir intihar olayından ilham aldığı söyleniyor.

‘Kör kuyularda merdivensiz kalma hali’ bana daha etkileyici geliyor. Hasan Ali Toptaş’ın romanının kahramanı Güldiyar’ın gözlerinden yaş yerine taş dökülmesine ve sonrasında tamamen suskunlaşmasına neden olan olayın onu merdivensiz bırakmış olması ihtimali daha yüksekmiş gibi görünüyor.

Hasan Ali Toptaş şiir gibi yazmayı sever. Düzyazıya gizlenmiş bir şairdir. ‘Beni Kör Kuyularda’ da şiirsel cümlelerle, imgelerle, sisli puslu doğa betimlemeleriyle masalsı bir ortamda başlıyor. Toptaş şiirsel de olsa gerçekliğini yansıtarak bir gecekondu mahallesi anlatıyor. İlerleyen sayfalarda verdiği ipuçlarından buranın Ankara’nın Hüseyin Gazi Mahallesi olduğunu anlıyoruz. Mahalle henüz kentsel dönüşüme uğramamış, gecekondular apartman olmamış. Günümüzden birkaç on yıl öncesini anlatıyor diye tahmin ediyorum. Yani ne kadar masalsı bir anlatı kursa da gerçekliği terk etmiyor Toptaş. Bu tavrıyla da Latin Amerika’nın Büyülü Gerçekçilik akımının geç bir takipçisi olduğunu söyleyebiliriz.

Evin tek kızı, ağabeyi kayıp olduğu için evin biricik çocuğu Güldiyar, ilk kez babasına yemek götürüyor. Ayakkabıcılık yapan babası sefertasını almadan dükkâna gitmiş. Anne Bahriye’nin korktuğu, kızı Güldiyar’ın başına geliyor. Babasına yemek götürüp geldiğinde kızının kötü şeyler yaşadığını anlıyor. “Yüzü allak bullak olmuş, bakışları donmuş, evden çıkarken taradığı o güzelim saçları da biraz dağılmış gibiydi.”

Güldiyar anlatmıyor, susuyor. Ağzından tek kelime bile çıkmıyor. Ağlıyor. Öyle büyük bir acısı var ki gözünden yaş yerine yaş büyüklüğünde taşlar geliyor.

Annesiyle beraber Güldiyar’ın başından geçenleri anlatmamasının nedeni ne olabilir diye düşünüyoruz ister istemez. Güldiyar’ın ailesi köyden kente göçmüş. Töreler var mıdır, yürürlükte midir? Güldiyar başına gelenleri anlatsa bu töreler mi uygulanır? Adının çağrıştırdığı Güldünya’nın yaşadıklarını ailesi ona da yaşatır mı? Bilmiyoruz, Toptaş anlatmıyor. Toptaş, Güldiyar’ın neler yaşadığıyla ve bu yaşadıklarının anlatsa başına neler geleceğiyle ilgili değil. Oysa ilk sayfalarda olayın faili olabilecek, “Cevher denen sivri kafalı” gibi şüpheli şahıslardan söz ediliyor. Uzaktan uzağa duyulan klarnet sesi var bir de. O klarneti çalanın ve evin bahçesindeki dut ağacına konan Halil’in, nasıl birer rolü olacağını merak ediyoruz. Okur olarak bu ipuçlarından olayın gerçekliğine varacağımızı, Güldiyar’ın başına neler geldiğini, bu suçu kimlerin işlediğini öğrenebileceğimizi düşünüyoruz.

Tabii kitabın kapağından itibaren vurgulanan kör kuyuda kalma hali var bir de. Bu ruh haline, nedenlerine ve sonuçlarına da odaklanmıyor Toptaş. Güldiyar romanın ilk sayfalarında başkahraman olacak gibi görünürken hızlıca silikleşip bir figür olarak kalıyor. Toptaş olayın başka bir yönüyle ilgileniyor. ‘Seyir toplumu’nu ele alıyor. Kör kuyularda yalnız kaldığını hisseden Güldiyar’la değil de onun gözünden yaş yerine taş akmasıyla ilgili insanlara yoğunlaşıyor. Güldiyar’ın taş ağladığı kısa zamanda duyuluyor ve insanlar onun ağlamasını izlemeye geliyor. Onun neden böyle ağladığını sorgulama gereği duymaksızın sadece yaş yerine taş gelmesiyle ilgililer.

Seyir toplumunu Prof. Hüsamettin Arslan şöyle açıklamış: “Modern insan artık yaşamıyor, yalnızca seyrediyor. İnsanın ve toplumun kendisi dahil her şey imaja, pazar seyir mekânına dönüşmüştür. Süpermarket çağdaş tiyatrodur. İnsan artık hayatın her noktasında bir seyircidir. Seyirci tüketici, tüketici seyircidir.” Güldiyar’ın taş ağlamasını görmeye gelen insanlar da sadece seyrediyor ve bu seyrin ardındaki gerçeği merak etmiyor. Böylece Güldiyar’ın babasıyla yaşadığı ev ve çevresi bir şenlik alanına dönüyor. Güldiyar’ı seyretmeye gelenleri seyretmeye gelenler de çoğalıyor. Seyreden   seyrediliyor.

Güldiyar’ın başına ne geldi de böyle ağlıyor, diye sormuyor acıya, derde değil, sonucundaki görüntüye odaklanıyorlar. Bunun farkındaki kişiler de sıraya girip ücretini ödemek karşılığında izlenebilecek bir gösteriye dönüştürüyor. İzleyicinin görüntüye odaklandığını bildiklerinden Güldiyar artık ağlamaz olunca başka yöntemlerle acıyı oluşturup gözlerinden taş akmasını sağlamanın yolunu buluyorlar. Öyle ki Güldiyar ölse bile bu gösterinin nesnesi olmaktan kurtulamayacak, gelir kaynağı olmaya devam edecektir diye düşündürüyorlar. ‘Beni Kör Kuyularda’ oldukça akıcı bir roman. Toptaş, sonuna kadar merak unsurunu korumayı biliyor. İlerleyen sayfalarda olay ağır basıp şiirsel anlatım geriye kaçsa da masalsılık ihmal edilmemiş.

 

 

Toplum ötekine yabancıdır: Hasan Ali Toptaş ve "Beni Kör Kuyularda" üzerine

Her türlü kötülüğe karşı sessiz, kökten gelen bir kabullenişle hareketsiz, gölgesi yeryüzüne düşmüş bir kast sistemi içinde gücünü yitirmiş bir şeydir içinde bulunduğumuz bu toplum
ABDULLAH EZİK
@e-postaKritik
21 Kasım 2019 11:30
Hasan Ali Toptaş’ın geçtiğimiz günlerde Everest Yayınları tarafından yayımlanan son romanı Beni Kör Kuyularda, başta Güldiyar ve babası Muzaffer olmak üzere iç içe geçmiş birçok karakterin, bir toplumun, sosyal bir hadisenin hikâyesi aslında.

Her metin, özellikle de Hasan Ali Toptaş gibi bir yazarın elinden çıkmış bir metin, kendi içinde çeşitli travmalar, kırılma ve aydınlanma anları taşır. Bu kırılmalar okur için kimi zaman büyülü anlar yaratırken kimi zamansa aslında gündelik hayatın sıradanlığını içinde barındırır. İşte Toptaş, Beni Kör Kuyularda'da tam da bunu yapıyor ve kırılma ânını, aslında başta bizim basit bir tutulma olarak kabul edebileceğimiz bir durum üzerine kurguluyor. Yazar, metnini farklı karakterler ve konular etrafında örerken merkeze Güldiyar ve babası Muzaffer’in hikâyesini koyuyor. Roman, her şeyin aslında normal gibi gözüktüğü ama büyük kırılmanın da yaklaşmakta olduğunu hissettiren bir diyalogla açılıyor. Güldiyar ve annesi Bahriye, Muzaffer’in o gün dükkâna yemek götürmeyi unuttuğu üzerine konuşuyor. Ardından ona yemek götürmek için yola çıkan Güldiyar, geri döndüğünde büyük bir sessizliğe gömülüp işlenecek asıl hikâye ve dolayısıyla anlatıyı başlatıyor. Taşlar, bir kez devriliyor.

Güldiyar yolda ne gördü, başına ne geldi, ne türden bir travmanın içine düştü? Tüm bu sorular içerisinde metnin mistisizmini ve hikâyenin açık uçlu yanını ifade ediyor. Toptaş’ın metninde mistik duygular ön plana çıkıyor çünkü içerisinde birçok bilinmeyen, gölgede kalan, görmekten ziyade hissedilen yan var. Okur olarak biz daha ilk andan itibaren bir tür mistisizmin, ilahi bir hadisenin içinde buluyoruz kendimizi. İnsanın aklını kaybettiği, gerçeklikle bağlarının zayıfladığı yerde bu mekanizma harekete geçiyor. Sanki ilahi bir karar söz konusu oluyor ve her şey bu kararın uygulanışından ibaret gibi gözüküyor. Toptaş’ın metni kendi bağlamında kendi gerçekliğini inşa ederken buna ilave olan mistisizm, aslında metni daha zengin ve ileride oluşacak hadiseler için daha cazip bir hâle getiriyor. Toptaş oldukça gerçek, gününe de geçmişine de yaslanan ve farklı bakışlar için fırsatlar üreten bir metin kurguluyor ve aslında bundan başka hikâyeler de yaratıyor. Metnini dört nala koşan bir at gibi doludizgin sürüyor. Bu mistisizmin izlerini birçok kez evine dönen ve varlığını hissettiren Bahriye’de, onu gören Emine ve Muzaffer’de, meczup Halil’in “sözde ölüm”ünde ve kişisel serüveninde, ak sakallının ve çevresindeki “cemaat”in varlığında, saklandıkları sandıktan canlanıp taşan geyiklerde ve tüm bu hadiselerin olup bittiği gecekondunun kendi bünyesinde rahatlıkla bulabiliyoruz. İşte mistisizm, bu açıdan metni zenginleştiren, ona aslında masal, halk ve sözlü edebiyat unsurlarını da taşıyan bir yapı üstleniyor ve olabildiğince canlanmasını, coşmasını, kıvrak bir şekilde hareket etmesini sağlıyor.

Beni Kör Kuyularda’ya bakıldığında derinlemesine ve çok katmanlı bir şekilde sözlü edebiyat unsurlarına rastlanıyor. Anlatıcının arka planda zengin bir kültürel, sosyal ve sözlü kültür ürününden yararlandığı âşikâr. Sözgelimi Anadolu halk kültüründen âşina olduğumuz ak sakallı dede motifinden Türk masallarında kahramanların sıklıkla başvurdukları üç tüye, Sünni-İslam dairesinde önemli bir yer tutan türbe ziyaretlerinden sözlü kültürde karşılığını bulan taşlaşan gözyaşlarına/bedenlere kadar birçok unsur kökenini bu geniş skaladan alıyor. Bu açıdan metin farklı okumalara açık bir hâle gelirken aslında onu değerlendirmemiz için birkaç farklı pencere açmayı da ihmal etmiyor. Dolayısıyla bu geniş halk edebiyatı unsurlarının aslında belirli amaçlara hizmet ettiğini söyleyebiliyoruz. Bunlar yalnızca metni zenginleştirip arka planına daha kapsamlı hikâyeler yerleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda metnin günüyle geçmişi arasına da çeşitli ilmekler atıyor. Ankara’nın bir gecekondu mahallesinde geçen tüm bu hadiseler bir yerde zamanı belirsiz kılıyor. Açık bir tarih ve mekândan yoksun, olayları biraz daha elemine edilmiş bir düzleme taşıyan yazar, ondaki gerçeklik duygusunu bu açıdan yıpratıyor ve metnin kendi gerçekliğini kurması için elinden geleni yapıyor. Bu açıdan daha önceden bahsettiğim mistisizm de ön plana çıkıyor ve bu iki unsur birbirlerine kenetleniyor. Başka bir açıdan da yine kullanılan motifler metin üzerinde bu tür oyunları daha elverişli yapıyor. Peki yazarın buradaki amacını nasıl yorumlayabiliriz? Aslında Toptaş, okur için yalnızca günümüzden bir hikâye anlatmıyor, anlatmak istediği belirli bir zamanın içine sıkıştırılmış/yerleştirilmiş bir masal da değil. Aslında onun yaptığı bu zaman ve mekân birlikteliğinin belirli kesişim kümelerinde ortadan kaldırılması; bu, ona anlatısını evrensel boyuta taşıma konusunda yardımcı olurken tıpkı bir Gabriel García Márquez romanında, tıpkı bir Jorge Amado veya Jorge Luis Borges metninde olduğu gibi elini metni daha büyüsel yapma konusunda güçlü kılıyor. Sözgelimi Yüzyıllık Yalnızlık’ta Márquez nasıl bir ucu gerçekliğin orta yerinde, bir ucu hayali ama bir yandan da kendi bağlamında gerçek ve tutarlı Macondo’da geçen bir roman inşa ediyorsa; Toptaş da bir ucu Ankara’da bir ucu belirsiz ama hepimize tanıdık gelen bir gecekondu mahallesinde bir metin kaleme alıyor. Her ikisi de kimi yerde içinden büyülü kıvılcımlar saçarak, kimi zaman gerçek dünyamız için akıl almaz hadiselere zemin hazırlayarak, kimi zamansa beklenmedik ve sıradışı misafirlere ev sahipliği yaparak kendi dünyasını oluşturuyor. Böylece kendi gerçekliğini, tarihini, mekânını, karakterlerini doğuran metin, dur durak bilmeden serüvenine devam ediyor.

Lev Tolstoy’un dediği gibi, “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” İşte Beni Kör Kuyularda da böylesi bir durum söz konusu. Romanın başında Güldiyar daha önce yapmadığı türden bir yolculuğa çıkıyor. O gün, her şeyin başladığı o gün işe giderken aceleyle yanına yemek almayı unutan babasının dükkânına sefer tasıyla yemek götürmek için yola çıkıyor. Onun alışık olmadığı için bizim de bir şeyler olabileceğine dair şüphelerimizi uyandıran bu yolculuk, çok geçmeden sonucunu da veriyor. Birkaç cümlede başlayıp biten bu yolculuk, aslında tüm serüvenin düğüm noktasını oluşturuyor. Anlatıcı okura o gün orada Güldiyar’a tam olarak ne olduğunu hiçbir zaman söylemez, çünkü meselesi, ilgilendiği, göstermek ve söylemek istediği bu değildir. Yalnızca metnin etrafına çeşitli ipuçları saçmakla yetinir. Bunlardan en belirgini zaman zaman duyduğumuz klarnet sesidir. Biz bu klarneti ilk kez Güldiyar’ın yolculuğu sırasında uzaktan duyarız. İlerleyen bölümlerdeyse klarnetin sahibinden dolaylı olarak Bahriye vasıtasıyla haberdar oluruz. Artık romanın son kısımlarına doğruysa ilk kez doğrudan klarnetin sahibini tanırız. Üstelik klarnetin sahibi, Cevher, büyük aşkını ve onsuz hayatın zorluğunu hıçkırarak anlatır. Güldiyar, onun biricik aşkıdır ve onsuz hayat kendisi için zehir olmuştur. Gerek metne yerleştirilmiş bu dipnotlar, gerekse Güldiyar ile isim ve bir yerde “kader benzerliği” olduğu düşünülebilecek “Güldünya”nın hikâyesi bu açıdan çeşitli yorumların önünü açıyor. Güldiyar’ın başına ne geldiği konusuna böylelikle çeşitli önergeler sunulabiliyor. Ancak metinde öne çıkan ve asıl olay da bu olmuyor. Güldiyar, kendi acısıyla boğuşurken etrafındakiler bambaşka arayışların, bambaşka düşüncelerin ve niyetlerin peşine düşüyor ve tüm bunlar, bize bambaşka şeylerin önünü açıyor.

Toplum dediğimiz olgu, aslında duyarsızlığı, ötekileştirmesi ve vahşiliğiyle gerek geçmişte gerekse günümüzde ne denli korkunç olabildiğini gösterdi/gösteriyor. Her türlü kötülüğe karşı sessiz, kökten gelen bir kabullenişle hareketsiz, gölgesi yeryüzüne düşmüş bir kast sistemi içinde gücünü yitirmiş bir şeydir içinde bulunduğumuz bu toplum. Üstelik hem “modern insan” hem de modern insanın bir parçası hâline geldiği “modern toplum”, tüm bunlardan hareketle “diğerleri/ötekiler”e karşı çok sessiz hâl alıyor. Lars von Trier’in Dogville (2003) filminde olduğu gibi. Başkalarının acılarına karşı sağır, eziyet çekenlere karşı kör, hakkı söyleme konusunda dilsiz olan bu “modern insan”, çevresindeki her şeyi bir “seyirlik” hâline getirmeye ise oldukça istekli. Hem bunu filmdeki gibi bir tiyatro sahnesine dönüştürüyor, hem de dilden dile bunu bir hikâye gibi anlatıyor. Toptaş, metninde asıl mesele olarak aslında toplumun bu sağır/kör/dilsiz ve tüm bunlar kadar önemli olan umarsızlığına eğiliyor. Orada, herkesin gözü önünde; devletin, toplumun, hüküm-koyucuların ve uygulayıcıların şahitliğinde bir aile ilmik ilmik ediliyor. Toplum, bu genç kızın neden ağladığını bir kez dahi sormuyor ve tüm ilgilendikleri taşlaşan gözyaşları oluyor. Çünkü onlar için Güldiyar’da da onun kişisel hikâyesinde de seyirlik bir yan yoktur; ancak gözyaşlarında, daha doğrusu taşlayan gözyaşlarında onların ilgisini çeken, onları seyre daldıracak bir yan vardır. Muzaffer’in neden delirdiği, Bahriye’nin nasıl öldüğü, Hüseyin’in evden neden kaçtığı/kaçırıldığı; hiçbir şey bu insanların merakını veya merhametini cezbetmiyor. Merhametini yitirmiş bu toplum, görülecek bir nesne, ziyaret edilecek bir dergâh, seyredilecek bir temaşa gibi Güldiyar’ın evine doluşuyor. Kız ağlamadığında huysuzlanan, ardından saplanan bıçaklar kızın gövdesini delik deşik ederken seyrin zevkine dalan bu toplum, bu modern insan, bu eskiyle yeniyi kendinde toplamış örgüt, tüm acımasızlığıyla yalnızca oyunun bir parçası oluyor ve burada yalnızca ilk insandan günümüze dek hiçbir şeyin değişmediğini, toplumun aynı acımasızlığı muhafaza ettiğini gösteriyor. İşte bu, Beni Kör Kuyularda’nın asıl zeminini oluşturan hadisenin ta kendisidir: Bilincini, merhametini, hassasiyetini yitirip taşlaşmış bir kalp taşıyan toplumun, acı çeken insanın hikâyesini bir seyirlik oyununa çevirmesi, işte, tüm mesele bu!

Toptaş’ın romanı aslında bir yerde Andy Warhol’un dediği gibi “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak,” sözünden hareketle Güldiyar’ın etrafına konuşlanmış kişilerin hikâyesini de anlatıyor. Biz burada birçok aktörün sahneye çıkıp yeri geldiğinde indiğini, görevi daha büyüklerine devrettiğini görüyoruz. Hepsi belli bir dönem için hikâyedeki başat unsur, kural-koyucu, oyun-bozucu oluyor ancak bir süre sonra görevi başkasına devrediyor. Rüstem’den Şakir’e kadar tüm serüven böyle akıyor. Ne evi kontrole gelen polisler, ne Halil ne de Ak Sakallı bu duruma çare olamıyor. Sistem çarklarını öylesine sağlam bir şekilde döndürüyor ki o ân herkesi öğütüp geçebilir. Bu yüzden bir parça merhameti olanlar bile fazla dayanamıyor. Söz gelimi metindeki meczup Halil. Halil’in Amsterdam’a kadar uzanan o garip ve huzursuz edici aşk hikâyesi, Ak Sakallı’ya söylediği “O, hepimizin kızı,” cümlesi, sistemin ve toplumun merhametsizliğine karşı öfkesi ve kendi ekseninde mücadelesi... Biz okur olarak hem onun kendi kişisel hikâyesine karşı merhamet, hem de onun Güldiyar için şefkatine karşı hayranlık ve takdir hissediyoruz. Aslında burada Halil bir turnusol kâğıdı gibi iyilerle kötüleri, sessiz kalan iyilerle esip gürleyen kötüleri farklı yönleriyle ortaya çıkarıyor. Kimi yerde Ak Sakallı’nın kimi zamansa Muzafferler’in komşusu Dursun’un yüzü bu açıdan farklı durumlarda kendisini gösteriyor. Halil, bu açıdan dile getirdiği doğrularla, peşinden sürüklediği anlatılarla, herkese gerçek yüzünü gösteren varlığıyla önemli bir yer tutuyor. Herkesin belirli süreler için sahne alıp ünlü olduğu bu alan, böylelikle yine sessizliğe, yine karanlığa hapsoluyor.

Hasan Ali Toptaş, 1987’de yayımlanan ilk kitabı Bir Gülüşün Kimliği’nden bugüne inşa ettiği dilin yaratıcılığı, kendisine mahsusluğu, sesleri; anlattığı hikâyelerin benzersizliği, arzusu, özgünlüğünü; dil ile hikâyenin birleştiği ortak alanda kendine özgü harmanıyla Türk edebiyatında kendi köşesini inşa etmiş bir yazar. Son romanı Beni Kör Kuyularda hem onun edebiyatının her gün gücüne güç katarak yükselişini, hem de zenginliğini muhtevasında barındıran önemli bir metin ve güçlü bir anlatı olarak okurunu bekliyor.


https://www.yenisafak.com/hayat/baskalarinin-sevgisinde-vicdanlarini-citileyenler-3512569

Başkalarının sevgisinde vicdanlarını çitileyenler “Beni Kör Kuyularda” Hasan Ali Toptaş’ın son kitabı. Romanında büyük kentlerdeki yoksulluğu, kimsesizliği, başkalarının sevgisinde vicdanlarını çitileyenleri, soğuğu ve tüm bunların peşi sıra gelen duyguları etkili bir dille anlatıyor. Bir aileyi karanlık kuyulara iten kötülüğün çıkış noktasını öğrenme işini ise okuyucuya bıraktık. Hatice Saka 02 Kasım 2019, 04:00 Yeni Şafak Hasan Ali Toptaş’ın yeni romanı Beni Kör Kuyularda Everest Yayınları’ndan çıktı. Kitabın adını görür görmez, çoğu insanın aklına “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, açık denizlerde yelkensiz bıraktın” şarkısı gelecektir. Evet, bu roman da tıpkı sözleri Ümit Yaşar Oğuzhan’a bestesi Münir Nurettin Selçuk’a ait o şarkı gibi his bırakıyor okurunun üzerinde. Toptaş’ın şiir, felsefe, mistizm, sosyoloji ve masal gibi çok sayıda unsuru barındıran dilini ve güçlü anlatımını kullandığı bu yeni romanı, kuyulardan seslenenleri ve aynı zamanda onları o kuyulara itenleri anlatıyor. KÖTÜLÜĞÜN GÖZLERİNE BAKAMAYANLAR Bahriye, Güldiyar ve Muzaffer gecekondularında kendi hallerinde yaşayan yoksul insanlardır. “Pılıyı pırtıyı traktöre yükleyip geldiğimiz gün, şehre göçtük diye öyle sevinçli, öyle sevinçliydik ki sorma gitsin! “ diyen Muzaffer’in bu sevinci, dağ başındaki taşlı bir gecekondu mahallesine gömülür. Muzaffer kızı Güldiyar’a şöyle anlatır özlemini çektiği köyünü: “Köy şimdiki gibi değildi tabii, neredeyse kasaba büyüklüğündeydi o yıllarda. Daha rızk darlığı başlamamıştı, göç möç yoktu, orada doğan orada kalır, orada yaşar, orada yaşlanır, orada ölürdü.” Dedesi Süleyman köyün ayakkabı tamircisidir ve o da bu mesleği şehirde devam ettirir. Karısı Bahriye, kızı Güldiyar ve yolunu gözledikleri oğlu Hüseyin. Yazar, sıradan bir ailenin kötülüğün ve acımasızlığın kucağındaki çaresizliğini nakış gibi işler. Önü alınmaz, kimsenin müdahale etmediği kötülükleri, etrafındakiler dillendirmeye bile cesaret edemezler. Sesini çıkaranların ortadan kaybolduğu söylenir, polisler umursamaz. Korku korkuyu doğurur ve dilden dile dolaşan hikayeler yüzünden derin bir çaresizliğe gömülür Muzaffer. Bir görünüp kaybolan ve insanların umursamadığı Halil şöyle der: “Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam o zaman da kendi yüzüme bakamam diyorum. ” Yazar, kötülüğün gözlerinin içine bakıp gülümseyen insan yığınlarını getirir gözünüzün önüne. Halil’in sonunda pes edip, “Sen diyorsun ki, kötüler gelip bize kötülük edinceye kadar iyidirler, başımızın üstünde yerleri vardır.” sözüyle de kötülük karşısındaki ikiyüzlülükle yüzleşirsiniz. Toptaş, günümüzün yoksul insanını tek boyutlu anlatmaz ve karakterleri çeşitlendirir. Acıma, nefret ve tiksinti uyandıran yığınları betimlerken, sizi onların iç dünyasına götürmeyi de ihmal etmez. Örneğin Muzaffer’in evlerini beraber inşa ettikleri arkadaşı Dursun ve karısı Emine. Onlar ailenin başına gelenlerden dolayı kendilerini suçlu hissetseler de sessiz kalmayı seçerler. Akıllarını yitirme pahasına korkularının esiri olurlar. SOĞUK HEP YÜZÜNÜZE ÇARPIYOR Toptaş’ın şiirsel ve masalsı anlatımı, su gibi akan kelimelerin içine daldırır okuyucuyu. Mesela Güldiyar’ın büyük korkuyla sallandığı anı şu sözlerle anlatır: “ Onunla birlikte, o an yeryüzünün çeşitli köşelerinde irili ufaklı milyonlarca gül de sallandı hiç kuşkusuz aynı şekilde; alı boyuna, boyu alına vurmuş milyonlarca gelincik, olgunundan hamına milyonlarca başak, envai çeşit milyonlarca ot, milyonlarca hayvan ve insan da sallandı.” Yazarın kelimeleri, tıpkı bir kuş misali oradan oraya uçarken siz de peşi sıra kanatlanıyorsunuz. Kimi zaman onu yakalamaya çalışırken birden duraklayıp tekrar tekrar okumaya ihtiyaç duyuyorsunuz. Satırlar arasında dolaşırken en çok da soğuğu hissediyor insan iliklerine kadar. “Onu yutan karanlık insanı ürpertecek kadar soğudu sonra, camlar, çerçeveler soğudu, duvarlar soğudu, yapraklar soğudu, kendi genişliklerini susan, kendi genişliklerini fısıldayan boşluklar soğudu, kapılar soğudu, sular soğudu ve gece çatıların, antenlerin, avluların, ağaçların ve cümle mahlûkatın üzerine basa basa yürüdü, ...” Toptaş, roman boyunca öyle ayrıntılı ve çarpıcı anlatıyor ki bu keskin havayı duyumsatıyor insana. Ankara’nın taşlı gecekondu mahallesinde bir gece yarısı insanlar uykusunda iken gezindirir sizi: “Ağrısı sızısı, gamı kasaveti olmayanlar uyudu, içinden kafasına takılan şeyi izah etseydim şimdi yârimden ayrılmaz, mis gibi onun koynunda yatardım diye geçirenler yastıklarına sarılarak bir sağa bir sola döndü, işsizler gözlerini boşluğa dikip acı acı of çekti, çocuklar uçurumlarla dolu, korkunç ve karanlık rüyalar gördü, ...” Bu tadımlık alıntılar ile romanın büyülü ve sinematografik havasından bir esinti getirmeye çalıştık. Doğu’nun Kafkası olarak nitenlendirilen Toptaş, büyük kentlerdeki yoksulluğu, kimsesizliği, başkalarının sevgisinde vicdanlarını çitileyenleri, soğuğu ve tüm bunların peşi sıra gelen duyguları etkili bir dille anlatıyor. Ancak bunu yaparken o sokakların ve insanların kalbine öylesine nüfuz ediyor ki, kimi zaman bir masalın, kimi zaman bir şiirin, kimi zaman da kaskatı gerçeklerin içinde buluyorsunuz kendinizi. Sözün özü , usta yazar Hasan Ali Toptaş, romanını özlemle bekleyen okuyucularını hayal kırıklığına uğratmıyor.