Beni Asla Bırakma

Kazuo Ishiguro


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Kazuo Ishiguro

Kazuo Ishiguro 1954'te Japonya'nın Nagasaki şehrinde doğdu. Eğitimini, babasının Ulusal Oşinografi Entitüsü'nde çalışmaya başlaması üzerine beş yaşındayken ailesiyle birlikte geldiği İngiltere'de tamamladı. Kent Üniversitesi'nde İngilizce ve felsefe eğitimi aldı. Mezun olduktan sonra Londra' da sosyal hizmetler görevlisi olarak çalışmaya başladı. East Anglia Üniversitesi'nde Maleolm Bradbury'den yaratıcı yazarlık eğitimi aldı ve yazarlık kariyerinin ilk dönemlerindeki akıl hocası Angela Carter'la tanıştı. 1981'de üç tane kısa hikayesi yayımlandı ve Kazuo Ishiguro o tarihten beri sa­dece yazarlık yapıyor.

1982' de ilk romanı A Pale View of Hills (Uzak Tepeler, çev. Pınar Besen, 1992) yayımlandı ve Winifred Holtby Memorial Ödülü'nü kazandı. 1983'te Granta dergisi tarafından en iyi genç İngiliz yazarları arasında gösterildi. 1986'da yayımlanan ikinci romanı An Artist of the Floating World'le Whitbread Book of the Year Ödülü'nü aldı, Booker Ödülü'ne aday gösterildi. 1989'da yayımlanan üçüncü romanı The Remains of the Day (Günden Kalan­lar, çev. Şebnem Susam, 1993) Booker Ödülü'nü kazandı ve 1993'te James Ivory tarafından filme alındı. 1995'te Cheltenham Ödülü'nü alan romanı The Unconsoled, 2000'de Booker Ödülü'ne ve Whitbread Ödülü'ne adayolan When We Were Orphans (Çocukluğu mu Arar­ken, çev. Nilden Beyazıt Tunç, 2002) yayımlandı.

1995'te edebiyata katkıları dolayısıyla İngiliz hükümeti tarafından Officer of the Order of the British Empire payesiyle ödüllendirildi. 1998' de Fransa hükümeti tarafından Sanat ve Edebiyat Şövalyesi Nişanı'yla (Chevalier de l'Ordre des Arts et des Lettres) ödüllendirildi. Son romanı Beni As!a Bırakma (2005), yayımlandığı yıl Time tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesinde gösterildi, Alex Ödülü'nü aldı ve National Book Crities Circle Ödülü'ne aday oldu. 2005'te The Saddest Music in the World adlı ilk uzun metraj sinema filmi senaryosunu tamamlayan yazarın romanları otuzdan fazla dile çevrilmiştir. Kazuo Ishiguro, karısı ve kızıyla birlikte Londra' da yaşamaktadır
 


Ishiguro'dan Yeni Bir Roman
http://www.ykykultur.com.tr/kitap/kitap.asp?id=2258

"Beni Asla Bırakma" romanında bir anlamda hiç siyaset yok; ama bir anlamda tepeden tırnağa siyasi. Doğrusu, kitabı okuyunca niçin solcu olduğumu daha iyi anladım.

 Murat Belge

Milliyet Kitap'a daha önce yazdığım bir yazıda Kazuo İshiguro'dan söz etmiştim: O sıralarda bu yazarın kitaplarından ikisi Türkçeye çevrilmişti. Benim okuduğum "Remains of the Day" ("Günden Geri Kalanlar" diyelim) Kazuo'nun başyapıtı sayılıyordu. Çok başarılı bir filmi de yapılmıştı.

Yazarla böylece tanıştıktan sonra öteki kitaplarını da okuma programıma aldım. "An Artist of the Floating World" ile "The Unconsoled"i (Bunlar, bildiğim kadarıyla henüz Türkçeye çevrilmedi) okudum.

Ama bu arada, bir yurtdışı gezisinde, son çıkan romanı "Never Let Me Go"yu görüp aldım ve hemen okudum. Şimdi, bunun da çevrildiğini ve "Beni Asla Bırakma" adıyla Yapı Kredi Yayınları'ndan yayımlandığını gördüm.


Bunu okuyun!
Bu bir 'kitap tanıtma' yazısı niyetiyle yazılan bir yazı ama, 'tanıtma'dan çok 'duyurma' ile sınırlı kalacak. "Bunu okuyun" diyeceğim; "Mutlaka vakit yaratın bunu okumak için" diye ısrar da edeceğim. Ama bundan ötesini söylemeyeceğim, çünkü kitabın kendine özgü bir sırrı ve dolayısıyla buna bağlı bir 'dönüm noktası' var.

'Yüksek Edebiyat', yani böyle 'büyük harf' kullanarak, 'Edebiyat' diye yazdığınız edebiyatta, böyle 'sır'lar pek olmaz. Bu daha çok popüler edebiyata, orada aranan 'merak' öğesi, 'sürükleyicilik' özelliği gibi şeylere bağlıdır.

Hani şurada bir 'polisiye roman' tanıtması yapıyor olsam ve yazının bir yerine, "Laf aramızda, katil de sonunda Mr. X çıkıyor, insan çok şaşırıyor" diye bir cümlü sokuştursam, tanıttığım kitabı mahvetmiş olurdum.

Çünkü o tip kitaplarda her şey bunun bilinmemesine bağlıdır. Kazuo'nun bu romanında böyle bir durum yok tabii; gene de, her okurun kendine göre bir seyir tutturup kitap içinde yol alması, yolda gördüklerini kendi bildiği gibi ve kendi zamanlaması içinde değerlendirmesi daha iyi olacaktır.

Kazuo, 1954'te Japonya'da doğmuş ama daha beş yaşındayken ailesiyle birlikte İngiltere'ye göçüp yerleşmiş bir yazar. Küçük yaşında ayrılmasına rağmen Japonya'yı ve Japon ruhunu çok iyi tanıdığı, özellikle "An Artist of the Floating World"den anlaşılıyor. Tamamen İngiltere'ye özgü bir insan tipi olarak tanıdığımız 'butler'ı (konağın baş uşağı) anlatırken de, Japonların 'kendini disiplin altında tutma' geleneğinden yararlandığını sanıyorum. Ama dünyası çok geniş Kazuo'nun; bunu en iyi göreceğimiz yerlerden biri de işte bu roman, "Beni Asla Bırakma".


Ishiguro'nun yöntemi
Dünya görüşünün bu genişliğine karşılık, anlatım tekniği konusunda ilginç bir ısrar var: Bütün olayı, bir kişinin iç monoloğu yoluyla vermek. Örneğin "The Unconsoled" baştan sona gerçeküstü bir kâbusu anlatan, çeşitli özellikleriyle 'post-modern' diyeceğimiz bir roman; ama burada da anlatı yöntemi değişmiyor.

Yazar, çok iyi kullandığı bu yöntemiyle anlatısını sizlere sunarken, size düşen iş, o anlatıda olmayanı yakalamak. Anlatan kişinin anlattıklarını toparlarken, anlatamadıklarını (o bilinç, o özelliğiyle bunları kapamayacağı için) da bunların yanına koyacak ve ancak bunu yaptığınızda sergilenmek istenen gerçekliğin 'tam'a yakın bir manzarasını çıkaracaksınız.

Onun için, Kazuo'nun kahramanları romandan romana değişiyor ama 'ima' yöntemi, her romanında -belki 'baş kahraman' olarak- kalıyor. Böyle bir yazarın 'siyasi görüşü' de öyle fazla açık seçik dile gelmez, normal olarak. 'Sol'cu diyemeyeceğim ben de, ama 'sol'da olduğunu kesinlikle söyleyebilirim.

"Beni Asla Bırakma"da bir anlamda hiç siyaset yok; ama bir anlamda tepeden tırnağa siyasi. Doğrusu, bunu okuyunca niçin solcu olduğumu daha iyi anladım.


V. Şirin
Zaman Kitap, sayı: 16, Mart 2007

Yeryüzündeki yerimiz, yalnızlığımız

Kazuo Ishiguro’nun son romanı Beni Asla Bırakma, Time dergisince son 80 yılın en parlak yüz romanından biri seçilmişti. Geçtiğimiz günlerde Türkçede yayımlanan roman, ‘ahlâkî ve insanî’ sorunlara değiniyor.

Nagazsaki doğumlu Kazuo Ishiguro altı yaşındayken ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşındı ve University of East Anglia’da edebiyat alanında master yaptıktan sonra kendini yazmaya verdi; hayatı boyunca da yazarlıktan başka bir iş yapmadı. Şimdiye kadar yayımladığı romanlardan “Günden Kalanlar” filme çekilip Britanya’da verilen en önemli edebiyat ödülü olan Booker’ı aldı; “Değişken Bir Dünyanın Ressamı”yla Whitbread ödülünü kazandı ve son romanı “Beni Asla Bırakma”yla Time dergisinin seçtiği son seksen senenin en parlak yüz kitabından birinin yazarı olma onuruna layık görüldü. Ishiguro’nun romanları, bir tür doğal halden karakterlerinin politik dertler ya da değişik dış koşullar yüzünden nasıl başka kişilere dönüştüklerini anlatan, yirmi beş senelik bir kariyere serpiştirilmiş ufak Japon bahçeleridir. Karakter artık yaşını başını almıştır... Geçmişin fırtınalı havası dinmiş, deniz sakinleşmiş, ölüm yaklaşmış ya da heyecan bitmiştir. Peki bahçıvanın görevi nedir? Geride kalan çimenleri, çalıları ve ufak ağaçları en mükemmel biçimde düzenlemek ve akılda kalan, olağanüstü bir bahçe yaratıp insanlara sunmak. Şimdi bu bahçeye şöyle bir bakalım.

Ishiguro’nun kahramanları, başka pek az romancının karakterlerinin yaptıkları bir biçimde hatırlarlar. Onların asli işleri hatırlamaktır, ama bunu alelade bir biçimde yapamazlar. Eşyalara, ufak ayrıntılara, gölgelere, ses tonlarına, bir bardaktan yükselen kokuya, içine kapanık bir dostun yaşadığı beş gün süren bir buhrana takıntıyla bakan, çevredeki başka her şeye boş verip bu takıntılarının üzerine bütün zihni melekelerini seferber edebilen bu özel mahlukların tüm hakları Ishiguro’ya aittir. Biraz da bu yüzden, “Beni Asla Bırakma”nın tuhaf karakterleri romancının bu edebi yöntemine bir eldiven gibi uyum sağlıyorlar; tanıdığımızı en çok zannettiğimiz bir İngiliz uşağı anlatırken dahi, onun iç sesine bir yabancılık, doğal olmayan bir yan katan Ishiguro’nun İngiliz edebiyat dünyasındaki yeri de aslında bir mesafe ve uzaklaşma ilişkisi üzerine kurulu. Zaten yazdığı romanlar da hep dünyaya yön veren kültürlerin bir köşesinde kalmış bölgelerde geçiyor, ‘bugün’ün merkezine ve diline öyle çok alaka göstermiyorlar. Bunun sonucu olarak da bir Ishiguro romanı okumak, Londra’da geçen sene ortak biçimde hissedildiğini hayal edeceğimiz bir halet-i ruhiyeyi de, şehirlilerin kullandıkları son moda dil oyunlarını da bize vermiyor, bunun yerine dikkatlerimizi hep geçmişe çekiyorlar. “Beni Asla Bırakma”, bu açıdan ilk bakışta Ishiguro’nun romancılığından bir sapma gibi duruyor, ama gelecekte geçen hikâyenin dünyasına girdiğimiz vakit, başrolde yine hafıza ve geçmişin olduğunu hiç gecikmeden görüyoruz.

Bir okul dünyasının, İngiliz edebiyatının o eski türünün en cânım mekanının bir başka örneğinin içindeyiz: Her taraf koşuşturan öğrencilerle, dertli talebelerle, yumuşak başlı hocalarla dolu. Bu alemi bizim için gözlemleyen kişi bir kız çocuğu, ama aradan yıllar geçtiği için sesi olgun birininki gibi kalın çıkıyor. Doğal olduğu varsayılan bir çevrenin aslında ne olduğunu bize bu mesafeli, soğuk ve meraklı ses anlatacak: Fakat bir yandan da, Ishiguro’nun sadık okurları için bu ses de artık doğallaşmış durumda.

Ahlâkî ve insanî sorunlar

“Değişken Bir Dünyanın Ressamı”nda İkinci Dünya Savaşı döneminde hünerlerini geliştirmek yerine milliyetçi yönetimde kendine bir yer arayan bir ressamın hafızası, Japon resim sanatının usullerine uygun bir biçimde hikâyeleşiyordu; burada ise, sanki bir görsel üsluptan çok karakterin doğasındaki yapaylığın bir edebi karşılığını Ishiguro bulmaya çalışmış. “Ben ben” diye anlatan ses, yüksek sesle okunduğunda, mesela Amerikan edebiyatının hikâyesini birinci tekil şahısla anlatan romanlarına kıyasla hiç de ikna edici gelmeyen, aşırı düzenli, bol virgüllü yapısıyla vagonlara bölünmüş ve noktalı virgüllü zincirlerle birbirlerine geçirilmiş trenleri akla getiriyor; Proust ve John Ruskin örneklerini takip ederek, Ishiguro uzun cümlenin hafızanın işleyiş biçimlerini en iyi yansıtan edebi araç olduğunu gösterip bir yandan da bu aşırı tertipli dünyanın inandırıcı olmasını sağlamaya uğraşıyor. Peki bunu başarıyor mu? “Beni Asla Bırakma”nın sayfalarını çevirdikçe okurların tanık oldukları hikâyenin gerçekliğinden çok yapısını, uzaktan bakınca beliren şeklini, ince kıvrımlarını, hünerli ayrıntılarını fark edeceğini ve yazının sonuna dek içindeki sürprizini dile getirmemekten değişik bir mutluluk (ve onur) duyduğum bu romanın bildiğimiz dış dünyadan çok İngiliz romanının dünyasından faydalandığını hissedeceklerini düşünüyorum. Kitabın gündeme getirdiği ahlâki ve insani sorunlar da, “Değişken Bir Dünyanın Ressamı”yla “Günden Kalanlar”ın savaş ve yıkım dolu temalarından daha akılda kalıcı olabilir: “Beni Asla Bırakma”, yeryüzündeki yerimiz, yalnızlığımız, yalnızlığımızdan duyduğumuz korkumuz, bir Allah ve ilk sebep arayışımız, bulamayışımız, çaresizliğimiz içinde bir araya gelişimiz, birlik oluşumuz ve birbirimize elimizden geldiğince sıkı sıkıya sarılışımız ve en sonunda da, ne kadar sıkı sarılsak da sevdiğimiz her şeyi yitirip yine tek başımıza kalmak zorunda olacağımız gerçeği hakkında
.

 

 
Meşrulaşmış ve Ayinsel Şiddet
Hande Öğüt:  " Kazuo Ishiguro - Beni Asla Bırakma"
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=2936

Hitler'in nazizminin yinelenmeyeceği nikbinliğiyle düşünsek dahi öjeninin hortlaması değil, öjeniyi doğuran indirgemeci ve faşizan anlayışın egemenliğini sürdürmesi, yıkıcı şiddet kısırdöngüsünün yerini ayinsel, yaratıcı ve koruyucu şiddete bırakması son derece gerçek ve ürkütücü. Hailshamlı öğretmenlerden biri şöyle der:


"Şu sanat eserlerine bir bakın! Bu çocukların birer insan olmadığını kim iddia edebilir?" Peki Hindistan, Türkiye, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde, organları için yüzlerce çocuğu öldüren, insan üzerinde deneye sadece bir ila üç yıla kadar hapis cezası veren bir ceza kanununu yapanın insan olduğunu kim iddia edebilir?

* * *
Kazuo Ishiguro, özgünlüklerin asimile edildiği, varlığın çoğaltılıp çoğaltılmayacağına göre değer kazandığı çağımızı klonlama kavramı üzerinden hicvediyor

Sömürgecilik sonrası dönemin yaratıcı yazarlarından Kazuo Ishiguro'nun, Time tarafından ölmeden önce okunması gereken 100 kitap listesine alınan son romanı Beni Asla Bırakma, hem kısa süre önce bizleri bırakıp giden Baudrillard'ı anmama vesile olduğu için, hem de acıyı popülist bir trajedi boyutuna getirmeyip şiddetin günümüzde nasıl ayinleştiğini, öjeni düşünün halen sürgittiğini göstermesi bakımından dört dörtlük bir roman.

Adından ve kapağından ötürü bir aşk hikâyesi vaadi sunan Beni Asla Bırakma, sanatın, aşkın ve edebiyatın gücünün mistifike edilen şiddeti önlemeye ne yazık ki yetmeyeceği ancak seyirci kalmakla da yetinmediği üzerine düşündürüyor okurunu. Günümüzde bilgi ve mesaj stoku haline getirilerek, bilişsel bir öz olmaktan başka anlam taşımayan beden meselesine odaklandığı romanında Ishiguro, tüm özgünlüklerin asimile edildiği, varlığın, sınırsız olarak çoğaltılıp çoğaltılmayacağına göre değer ve anlam kazandığı çağımızı, klonlama kavramı üzerinden didaktizme düşmeyen bir ustalıkla hicvediyor.


Çocukluk yıllarına gönderme

Vaktiyle ruhun ardından cinselliğin metaforu olan beden Baudrillard'ın tanımıyla günümüzde artık hiçbir şeyin metaforu değil, bir metastaz; bir simülasyon yeri. İnsanı makineleştiren simülasyon uygulamaları nihayet dönüşsüz bir noktaya ulaştı ve her olası beden, onun değişmez bir tekrarından ibaret kalarak hem bedenin hem de bedenin tarihinin sonu geldi. Beden simülasyonunun en üst evresi olan klonlama temasına odaklanan Ishiguro, bireyin soyut ve kalıtsal bir formüle, tüm ruhani ve fiziksel duyarlıklardan, ince zevklerden yalıtılarak bir-biyo-feed back'e ve üst üste eklenmiş bir dijital bilgi haline getirilişini gösteriyor yalın dili, sade kurgusu ve mükemmel inceliklerle şekillendirilmiş ayrıntı düşkünlüğüyle...

Romanlarında İngiltere'de azınlık olmayı ve göçmenlik sorununu işleyen Ishiguro, yeni romanının kahramanı Kathy'yi yatılı okulda geçirdiği tuhaf günleri hatırlayarak yaratmış. Zira İngiltere'ye beş yaşındayken gelen yazarın Nagasaki'deki ilk çocukluk yılları, bir romanı kuracak denli geniş yer tutuyor hafızasında.

Beni Asla Bırakma, otuz bir yaşındaki Kathy H.'nin organ bağışçılarına bakıcılık yaparken, eğitim gördüğü Hailsham'dan iki arkadaşının yeniden hayatına girmesi üzerine eski günlerini anımsamasıyla başlar.

Geri dönüşlerle örülen geçmişe, ustalıklı manevralarla bugünü de eklemleyerek romanını kuran Ishiguro'nun tüm romanlarında olduğu gibi Beni Asla Bırakma'da da yine roman kahramanı, yaşamını şekillendirmiş olan olayları değerlendirmeye çalışarak geriye bakar. Öğretmenler değil gözetmenler tarafından eğitilen, spora ve sanata büyük önemi verilen Hailsham'da, önceki yaşamlarını asla bilmeyen, dış dünyayla bağlantıları tümüyle kesik öğrenciler, sürekli özel oldukları temriniyle yetiştirilirler. Haftada bir tıbbi muayeneden geçirilirler ve sanat alanında yaratıcı olmaları şart koşulur. Yılda dört kez düzenlenen sergilerde görücüye çıkan el işleri ve eserlerini 'madam' sıfatlı yaşlı bir kadın alarak galerisinde sergiler. Çocuklar bunun nedenini bir türlü anlayamaz. Çünkü madam onlardan hem hoşlanmamakta hem de sanki birer yaratıklarmışçasına ürkmektedir. Tam da o sıralar gelecekte kendilerine ne olacağına dair sözler duymaya başlarlar, kendilerinden daha büyük öğrencilerden: 'Bağışçılık' ve 'bakıcılık' gibi anlamlarına nail olamadıkları kavramlar beyinlerine kazınmaya başlamıştır. Romanın üçüncü bölümü itibarıyla kader ve gelecek sorgulanmaya başlanır Kathy üzerinden. Kahramanın farkındalığı ve sorgulamalarla yüklü anımsaması, romanı o andan itibaren cazip kılmaya başlar. Kaderine razı gelmiş, çarkın dışına çıkamamıştır belki ama yine de sorgulayan, anımsayan ve araştıran bir bilinç olarak empatimizi kazanarak romanı sırtlayıp sürükleyen bir anti-kahraman olarak yükselir Kathy.


Bilimkurgu değil gerçek!

Hailsham'daki, organ nakli için her biri özel olarak yaratılan klonlardan yalnızca biridir Kathy. Çocuklar, on altı yaşına kadar burada eğitilir ve 'bağışlar' için hazırlanırlar. Her klon, bağışçı olmadan önce bir süre bakıcı olacaktır. Bakıcıların görevi, bağışçılara bağıştan sonraki zor dönemde bakmaktır. Kathy, Hailsham'daki en iyi arkadaşları Ruth ile Tommy'nin bakıcısı olur bir süre sonra. Üçüncü bağışında artık gücü kalmayan Ruth ve ardından Tommy görevlerini tamamlayarak ölürler. Zira onların varoluş nedeni, sağlıklı insanlardan kopyalanarak, klonu oldukları insanların ihtiyacı olduğunda, organlarını bağışlamaktır. Tüm bu eğitim ve içlerindeki yaratıcı gücü çıkarmaları konusundaki baskı ise onların bir insan olduğunu kanıtlamak için yapılan korkunç bir deneydir. Gerçekten de başarılı çalışmalar ortaya koyar çocuklar. Kendileri gerçek olmasa da sanatları gerçektir.

Nitekim Barthes'ın dediği gibi gerçekçi sanatçı, doğadan kopya eden değil, kopyalardan kopyalar çıkarabilendir. Gerçeklik, gerçeğin kopyalanmasını değil, bir kopyanın kopyalanmasını içerir. Ishigura'nın da duyumsatmak istediği gibi klonlama asla kendini yaratma fantazması değildir. Klonlama yalnızca anneyi değil babayı da yok eder; genlerin iç içe geçişini, farklılıkların yarattığı karmaşayı ve her şeyden önemlisi iki eylem olarak döllenmeyi ortadan kaldırır. Tekhücreli hayat ütopyası, kalıtımbilimden yararlanarak karmaşık varlıkları tekhücreli canlıların kaderine doğru sürükler. Cinsiyeti olan canlıları eşeylilikten önceki bir üreme biçimine iten şey de ölüm itkisidir. Böylelikle cinsellik reddedilmiş olur ve çoğalma da kendi bünyesinde hayatı, yani üremenin kritik ve ölümcül bir biçimini barındırır.

Nitekim çocuk sahibi asla olamayan Hailshamlılar, seksten azade kılınırlar. Seks dersleri, bir iskelet üzerinden verilir. Her tür keyfi cinsellikten arınmış bu somut kopyalar, içkin ölümün ta kendisidir çünkü. Kathy gençliğinde porno dergilere merak salar, gizli gizli, derin bir hüzün ve korkuyla bu dergileri karıştırmakta, porno yıldızlarının yüzlerini, bedenlerini irdelemektedir. Olası modelinin bu yıldızlardan biri olduğunu düşünür. Öğrencilerin her biri normal bir insandan kopyalanmıştır ve hepsinin dışarıda bir yerde kendi hayatını yaşayan bir modeli vardır. Kathy'nin olası modelini bu dergilerde aramasının nedeni, sevişmek istediğinde çok güçlü bir duyguyla tüm bedeninin sarsılması değil, gerçekliğin ikinci bir mimesis aracılığıyla kopya olanı kopyalamasıdır. Zira bir güzellik ideali ve prototipi olarak yaratılan bu kopya yıldız kadınlar, gerçekmişçesine mistifike edilir eril güzellik anlayışı tarafından.

Anlatım tekniği ve dili Salman Rushdie'ye benzetilen, Jane Austen'ın güncellenmiş ve daha pesimist versiyonu olarak görülen Ishiguro'nun ilk romanları eleştirmenler tarafından Japon meseleleri olarak ele alınırken, son romanı Beni Asla Bırakma klon ve klonlama üzerine temellendiği için bilimkurgu olarak adlandırıldı. Keşke öyle olsaydı! Nitekim sağlıklı bedenlerden üstün ırk yaratılması temeline dayanan nazizmden ve onun Napola okullarından hiçbir farkı yok Ishigura'nın anlattıklarının.

Erkekler ve kızlar için ayrı yapılandırılan bu okullarda beden eğitimi, tarih ve Alman edebiyatı ana derslerdir. Kızlar ve erkekler bir araya getirilerek çiftleştirilir ve doğan çocuklar doğdukları andan itibarıyla gestapo tarafından teslim alınır. Nihayetinde Hailsham da öjenizmin temsilcisidir. İnsanın birer makineye indirgendiği, anlamları sadece yararlılıklarıyla sınırlı, faşist beden formunun sürekli teşvik edildiği, cinsiyet rolleri üzerinde sıkı kontrollerin yapıldığı, üstün soyun yüceltilip ötekinin asimile edildiği tek kamplı dünyamızı bir okul metaforu üzerinden anlatan Ishigura'nın romanına bilimkurgu demek maalesef mümkün değil.

Hitler'in nazizminin yinelenmeyeceği nikbinliğiyle düşünsek dahi öjeninin hortlaması değil, öjeniyi doğuran indirgemeci ve faşizan anlayışın egemenliğini sürdürmesi, yıkıcı şiddet kısırdöngüsünün yerini ayinsel, yaratıcı ve koruyucu şiddete bırakması son derece gerçek ve ürkütücü. Hailshamlı öğretmenlerden biri şöyle der:

"Şu sanat eserlerine bir bakın! Bu çocukların birer insan olmadığını kim iddia edebilir?" Peki Hindistan, Türkiye, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde, organları için yüzlerce çocuğu öldüren, insan üzerinde deneye sadece bir ila üç yıla kadar hapis cezası veren bir ceza kanununu yapanın insan olduğunu kim iddia edebilir?

BENİ ASLA BIRAKMA
Kazuo Ishiguro, Çeviren: Mine Haydaroğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2007, 271 sayfa.