Umbertp Eco


Baudolino

Umberto Eco

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Editörün Notu:
Büyük sahtekâr Baudolino'yu tarihin en ciddi dönemlerinden biri olan Haçlı Seferleri zamanına  yerleştiren Eco,   kitabında macerayı, kahkahalarla, tarih ve  felsefe ile kaynaştırarak, bizlere mizah yüklü bir hakikatı arayiş kitabı sunuyor.  Eco kitabı için şöyle diyor; “İmparator Friedrich Barbarossa’nın ölümünden sonra Baudolino, arkadaşlarıyla birlikte canavarların yaşadığı diyarlara doğru fantastik bir geziye çıkar. Buralarda benim çok hoşuma giden bir aşk hikayesi de dahil olmak üzere inanılmaz şeyler yaşar. Yazarken, aslında Baudolino'yu aşık etmem gerekirken, hikayenin kadın kahramanına ben de aşık olmuştum.”

 

 

Yalanın ölümsüzleştirdiği kahraman: Baudolino


http://www.dogankitap.com.tr/

Göstergebilimci ve günümüz dünya edebiyatının önemli isimlerinden İtalyan yazar Umberto Eco’nun son romanı Baudolino Doğan Kitapçılık tarafından satışa sunuldu.

Eco’nun ilk romanı Gülün Adı’ndan yirmi yıl sonra yazdığı ve yazarın “uzmanı olduğu ortaçağa yeniden dönüşü” olarak nitelenen Baudolino, İtalya’da 2000 yılında yayımlandı. Önce Almanca ve Fransızca’ya çevrilen Baudolino’nun İngilizce baskısı da geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitabın İtalyanca aslından Şemsa Gezgin’in özenli çevirisiyle Türkçe’ye aktarılması, bir yıldan fazla sürdü.

Tipik bir Eco romanı olan Baudolino, 11. yüzyıl sonunda Piemonte’nin güneyinde, Umberto Eco’nun da doğum yeri olan bir köyde, Alessandrio’da çiftçi bir ailenin çocuğu olarak doğan Baudolino’nun serüvenlerle dolu yaşamını anlatır.

Baştan çıkarıcı, kurnaz ve tescilli bir yalancı olarak büyüyen Baudolino, gözüne girmeyi başardığı Kutsal Roma Germen İmparatoru Friedrich Barbarossa tarafından evlat edinilir ve Paris’te okutulur. Daha sonra sarayda görev alan Baudolino, sadık bir danışman olarak imparatorun yanından ayrılmadığı gibi, onun, İtalya Beylikleri ve Papa ile olan sonsuz çekişmelerden çok daha yüce bir amaç uğruna mücadele etmesini ister. Bu amaçla canavarların ve büyüleyici güzelliklerin toprağı, uzak ve ulaşılmaz Doğu’nun egemeni olduğu söylenen efsanevi Rahip Johannes’in ağzından İmparator Friedrich Barbarossa’ya bir iyi niyet mektubu uydurur. Baudolino’nun cesaretlendirmesiyle yollara düşen Barbarossa, Doğu yolunda kuşkulu bir şekilde ölse de Baudolino, kendi yalanının esiri olarak, tuhaf ortaçağ haritalarının resmettiği ülkelerin tümünü gezer. Korkunç Acbazia ormanını ve içinde kaya ve çakıltaşlarının aktığı Sambatyon Nehrin’in akıntılarını geçer; canavarlarla, kafası olmayan, tek ayaklı, abartılı büyüklükte kulaklı adamlar ve tek gözlü devler ve pigmelerle karşılaşır.

Sonunda, Haçlı seferlerine kurban giden Konstantinopolis’e gelir. Orada, Bizans’ın yolsuzluklarının ve daha sonra da yıkılışının önde gelen tarihçilerinden Niketas Honiates ve ailesini Latin yağmacıların elinden kurtaran Baudolino, yaşadıklarını bire bin katarak bu kez de Niketas’a anlatır. Böylece Baudolino’nun yalanları tarihe de mal olur.

Kahkahaların sürekli heyecanla, felsefî ya da tarihî bakışın hayal gücü ve mizahla yarıştığı, tam bir arayış kitabı olarak nitelenen Baudolino’yu Umberto Eco, “Bu, diğerlerinden biraz daha değişik bir roman. Aziz Baudolino inanılmaz bir yalancı. Ama yalanlarıyla topluma doğruyu aşılıyor” sözleriyle tanımlıyor. Romanı yazdığı sürede yaşadıklarının bir kısmını ise şöyle anlatıyor: “İmparator Friedrich Barbarossa’nın ölümünden sonra Baudolino, arkadaşlarıyla birlikte canavarların yaşadığı diyarlara doğru fantastik bir geziye çıkar. Buralarda benim çok hoşuma giden bir aşk hikayesi de dahil olmak üzere inanılmaz şeyler yaşar. Yazarken, aslında Baudolino'yu aşık etmem gerekirken, hikayenin kadın kahramanına ben de aşık olmuştum.”

 

Baudolino


http://www.kitapyurdu.eu/.htm

Umberto Eco
DOĞAN KİTAPÇILIK


Baştan çıkarıcı ve kurnaz bir çocuk, ayrıca tescilli bir yalancı olan Baudolino, Piemonte'nin güneyinde bir köyde büyür. O dönemde İmparator Friedrich Barbarossa da orada, Milano ile Pavia arasında bir yerde savaşmaktadır. Daha ilk karşılaşmalarında Baudolino İmparator'un ilgisini çekmeyi başarır ve İmparator onu manevi oğlu ilan eder. Bir bukalemunun renk değiştirmeye yatkınlığı gibi, dilleri duyar duymaz konuşabilme yeteneğine sahip Baudolino hızla gelişir, önce Paris'te önemli hocaların ve sefahatin çifte eğitiminden geçer, ardından da İtalya ve Almanya'da Friedrich'in yanında, güvenilir adamı ve danışmanı olarak dolaşır. Hayal kurmaya ve uydurma hikayeler anlatmaya devam eder, ne var ki hayal ürünü öyküleri sonunda tarihin ta kendisi olacaktır. Baudolino'nun, canavarların ve büyüleyici güzelliklerin toprağı, uzak ve ulaşılmaz Doğu'nun egemeni olduğu söylenen Rahip Johannes'in ağzından yazdığı bir mektup da hayal ürünüdür.
İmparator, Baudolino'nun cesaretlendirilmesiyle Üçüncü Haçlı Seferi'ne çıkar, bu vesileyle Rahip Johannes'e Hıristiyanlığın en kutsal emanetini verecektir.

Baudolino'nun hikayesi, bundan sonra her biri birbirinden heyecanlı serüvenlerle devam eder. Konstantinopolis'in yağmalanması, Friedrich'in esrarengiz ölümü, korku verici olaylar geçidi, oynanan oyunların açığa çıkışı, aşk esintileri, kanlı hesaplaşmalar... Kahkahaların sürekli heyecanla, felsefi ya da tarihi bakışın hayal gücü ve mizahla yarıştığı, tam bir arayış kitabı.

Doğu'ya ve ışığa yapılan bu yolculukta Eco, romanın sihirli anahtarlarını yeniden buluyor ve bir araya getiriyor: bir aşk hikayesi, savaş meydanlarında ve katliamların ortasında yaşanan serüvenler, bugünün siyasi gerilimlerinin ve savaşlarının yansıdığı tarihi bir fresk, mükemmel denilebilecek bir cinayeti konu alan polisiye bir kurgu, bir intikamlar kitabı, son derece eğlenceli bir dilbilim tiyatrosu.

Erken Ortaçağ, karanlık bir dönem olarak gibi kötü bir üne sahiptir. Umberto Eco Baudolino'da bu döneme aydınlık, ışıklı bir elbise giydiriyor.

SİTE:http://www.uludagsozluk.com/k/hypatia/


Baudolino (Umberto Eco) 

Suzan Başarslan

http://www.derindusunce.org/

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın http://www.derindusunce.org/
 


Yalanlardan ‘Gerçeğe’ Ulaşan Baudolino


Deniz Şarman 
Dipnot Kitap Kulübü Üyesi

Dünyaca ünlü ortaçağ ve gösterge bilim (semiology) uzmanı Umberto Eco, bu eserinde hakim olduğu iki konuyu birleştirerek, değişik çarpıcı bir roman çalışmasını, üzerinde düşünmemiz için bizlere sunuyor. Düşünceleri, ve türlü fikirleri bir sihirli değnekle sembollere yaratıklara dönüştürmedeki tüm becerisini ustaca ortaya koyan Eco; düşüncenin ve insanın gelişiminin nerelerden nereye gelebileceğini anlatıyor. Burada sihirli değnek olarak da sevgiyi kullanıyor. Sevginin her şeye muktedir olan gücünü.

Ortaçağ, Avrupa için karanlık ve batıl düşüncelerin hakim olduğu bir zamandı. Din istismar ediliyor, batıl ‘ın hakim olduğu yorumlar, yanlış bir takım olgulara sebep oluyordu. Uzantıları günümüze kadar ulaşan bazı yanlışların temeli atılıyordu. İşte tüm bu yanlış, köhne, düşünceler Baudolino’da birer yaratık olarak görsel hale getiriliyor, düşüncenin nelere sebep olabileceğini sembolize edilerek gözler önüne seriliyor. Mala, eşyaya, şana, şöhrete, insana (vs) bağımlılığın kişileri ne durumlara getireceği mizahi bir dille sembolize ediliyor.

Ortaçağda Hristiyanlığın yanlış yorumlanması en üst düzeydedir. Bu toplumsal bir takım sıkıntılara yol açtığı gibi önemli çapta savaşlara sebep olmuştur. Oysa her karanlığın bir aydınlığı vardır. Ve Baudolino aydınlanacaktır. İnsanlık ortaçağın sonunda aydınlık çağlara adım atacaktır. Ortaçağı izleyen Rönesans aydınlanmayı ismen getirmiştir. Ama insanlık hala gerçek aydınlanmanın çabasını vermekte, ve umutla beklemektedir. Eco, ortaya koyduğu yaratıklarla bu bekleyişi çok anlamlı olarak anlatmaktadır.

Uzak bir yol’un sonunda örnek bir bilge ( Rahip Johannes) ve örnek bir ülke vardır. Güneşin battığı topraklardan, güneşin doğduğu topraklara bir ekip oluşturarak yönelen Baudolino yol boyunca bir çok engelle karşılaşıp mücadele etmektedir. Bu serüven, aynı zamanda bir gerçeği bulma yani hakikate erişme yolculuğudur. Budizm, kabala, mistisizm, tasavvuf ve diğer öğretilerde olduğu gibi. Bu yolculuk sırasında Baudolino Hipatya ile karşılaşır. Hipetya (Eco’nun yaratıklarından biri), güzelliği doğruluğu sembolize eden olumlu bir yaratıktır ve gerçeğe varan bir çok yoldan birini öğretmekle görevli hisseder kendini.

Baudolino der ki : “- benim hayatımın sorunu, gördüğüm şey ile görmek istediğim şeyi genellikle karıştırmış olmam .......“. Bu söylemden hareket ederek O’nun aslında bir yalancı değil ‘Yanılsama’ yı bir çok boyutu ile yaşayan biri olduğu fikrine varabiliyoruz. Biz bu yolu çözmek için Tasavvuf’a başvurduk ve Hipetya’nın yolundaki bilgilerle tasavvufi bilgileri örtüştürerek Onlar’ın gerçeğine varmaya, hakikatlerini görmeye çalıştık. Şimdi deryadan damla misali biraz tasavvufu tanımaya çalışalım ve kitaptaki bazı bölümlerle bağdaştırmaya çalışalım.


Baudolino
http://www.kitapyurdu.eu/

Umberto Eco

Baştan çıkarıcı ve kurnaz bir çocuk, ayrıca tescilli bir yalancı olan Baudolino, Piemonte'nin güneyinde bir köyde büyür. O dönemde İmparator Friedrich Barbarossa da orada, Milano ile Pavia arasında bir yerde savaşmaktadır. Daha ilk karşılaşmalarında Baudolino İmparator'un ilgisini çekmeyi başarır ve İmparator onu manevi oğlu ilan eder. Bir bukalemunun renk değiştirmeye yatkınlığı gibi, dilleri duyar duymaz konuşabilme yeteneğine sahip Baudolino hızla gelişir, önce Paris'te önemli hocaların ve sefahatin çifte eğitiminden geçer, ardından da İtalya ve Almanya'da Friedrich'in yanında, güvenilir adamı ve danışmanı olarak dolaşır. Hayal kurmaya ve uydurma hikayeler anlatmaya devam eder, ne var ki hayal ürünü öyküleri sonunda tarihin ta kendisi olacaktır. Baudolino'nun, canavarların ve büyüleyici güzelliklerin toprağı, uzak ve ulaşılmaz Doğu'nun egemeni olduğu söylenen Rahip Johannes'in ağzından yazdığı bir mektup da hayal ürünüdür.
İmparator, Baudolino'nun cesaretlendirilmesiyle Üçüncü Haçlı Seferi'ne çıkar, bu vesileyle Rahip Johannes'e Hıristiyanlığın en kutsal emanetini verecektir.

Baudolino'nun hikayesi, bundan sonra her biri birbirinden heyecanlı serüvenlerle devam eder. Konstantinopolis'in yağmalanması, Friedrich'in esrarengiz ölümü, korku verici olaylar geçidi, oynanan oyunların açığa çıkışı, aşk esintileri, kanlı hesaplaşmalar... Kahkahaların sürekli heyecanla, felsefi ya da tarihi bakışın hayal gücü ve mizahla yarıştığı, tam bir arayış kitabı.

Doğu'ya ve ışığa yapılan bu yolculukta Eco, romanın sihirli anahtarlarını yeniden buluyor ve bir araya getiriyor: bir aşk hikayesi, savaş meydanlarında ve katliamların ortasında yaşanan serüvenler, bugünün siyasi gerilimlerinin ve savaşlarının yansıdığı tarihi bir fresk, mükemmel denilebilecek bir cinayeti konu alan polisiye bir kurgu, bir intikamlar kitabı, son derece eğlenceli bir dilbilim tiyatrosu.
Erken Ortaçağ, karanlık bir dönem olarak gibi kötü bir üne sahiptir. Umberto Eco Baudolino'da bu döneme aydınlık, ışıklı bir elbise giydiriyor.
 

 

Eco, Borges, Martel ve Tasavvuf


Deniz Şarman 
Dipnot Kitap Kulübü Üyesi

İnsan denilen üstün varlık, bedenle- ruh, madde ile mana karışımından oluşmuş bir bütündür. İnsanı diğer canlılardan ayıran ve farklı kılan tarafı aklı ve manevi değerleridir. Kişinin fiziksel varlığı ile manevi boyutu arasındaki denge önemlidir. Bu dengenin bozulması, kişilik sapmalarına sebep olur. İşte insandaki kalp, ruh, gönül veya kısaca “mana” dediğimiz bu cevherin diri tutulması için yapılan çalışmalar ve gösterilen gayretlerden birisinin adına tasavvuf denir. Tasavvuf, her şeyden önce bir gönül terbiyesidir. Gayesi ise insanın manevi yönünü geliştirip olgunlaştırmaktır. İnsana kendini tanıtır, eksiklerini giderip iç güzelliğe, huzura sükuna ve barış’a erme yollarını gösterir. Başta kendisi ve tüm varlıklarla barışık olmasını sağlar.. Tasavvuf sevgi üzerine kurulmuştur. Sevginin olduğu yerde taassup yoktur. Bu düşünce, menfaat- çıkar merkezli bir yaşama şekli yerine sevgi- muhabbet merkezli bir yaşam tarzıdır. Burada şevkat, merhamet ve herkesi kucaklayan engin bir duygu hakimdir. ( M.Demirci, 2001, Sorularla Tasavvuf ve Tarikatler, Damla Yayınevi, 458, İstanbul).
Tasavvuf bir eğitim sürecidir. Bu eğitim sürecini; ilk öğretim, lise, lisans, yüksek lisans , doktora, ve profesörlük gibi bizim dünyamızdaki eğitim basamaklarına benzetebiliriz. Hacı Bektaş Velinin anlatımı ile : “-Kul ÇALAB’a (tasavvufta Allah’a ÇALAP da denmektedir ve arkadaş, samimi , değerli dost anlamında kullanılır) kırk makamda erişir.”. Buradaki kırk, yedi gibi rakamlar sembolik rakamlardır. “Ulvi olan ruh yozlaşmış bedenle birleşince, yedi perde ile asli halinden perdelenmiştir....” Bu perdelerden her birine nefis dereceleri veya makamları (kişisel eğitim aşamaları) denir. Tasavvufta kişinin eğitilmemiş yedi perdeli haline Nefs-i emmare , bir perdenin kalkması ile Levvame, iki perdenin kalkmasıyla Mülhime, üç perdenin kalkmasıyla Mütmaine .. gibi tasavvufi isimler vardır. . Her perde kalktıkça ruha manevi alemden ışıklar sızar. Tam perdeli halinde ışık sızmaz. Perde sayısı azaldığı oranda nefis saflaşır.Aydınlanır. Tüm perdelerin kalkması halinde ise tamamen nur’lanır (Peygamberlik durumu).
Bu faaliyetlere devam sırasında, kişinin iç dünyasında bir takım gelişmeler olur. Hayata, eşyaya , insana bakışı değişir. Son zamanlarda üzerinde çalıştığımız, YANN MARTEL ‘in Booker2002 ödüllü “Pi’nin Yaşamı” adlı kitabında aynı duygular şöyle ifade edilmiştir: “- Fırıncı bir Sufi’ ydi. Tasavvufu, Tanrı ile birliği araştırıyordu ve Tanrı ile ilişkisi sevgi doluydu. “Tanrı’ya doğru iki adım atarsan ,” demişti bana, “O sana doğru koşar!”.... “Bay Kumar ile Bay Kumar bana İslam’ı ve Biyolojiyi öğretiyorlardı. Bay Kumar ile bay Kumar sayesinde ben Toronto Üniversitesinde hayvan bilim ve ilahiyat okumaya karara verdim. Bay Kumar ile Bay Kumar gençliğimin iki kahiniydi. Birlikte dua ettik ve Esma-Hüsna’yı, Tanrının doksan dokuz adını birlikte okuduk. O bir hafızdı , Kuran’ı Kerim’ i çok iyi biliyor ve onu yavaş ve sade bir dille okuyordu. Bay Kumar’ın evini harap bir kulübe olarak tanımladım. Yine hiçbir cami, kilise ya da tapınak bana bu denli kutsal gelmemişti.”
Bu tasvir bana Ayn Rand –Hayatın Kaynağı-Roark’un Sandford Tapınağını hatırlattı .

“Çoğu zaman fırıncıdan övünç içinde çıkardım. Bisikletime biner ve bu övüncü havalara savururdum. Böylesi günlerden birinde şehirden ayrıldım ve dönüş yolunda toprağın yüksek olduğu ve sol yanda denizi, aşağılarda da uzayan yolu görebildiğim bir noktada, birden bire kendimi cennette hissetim. Aslında bulunduğum yer, kısa süre önce geçtiğim yerden farksızdı, ama görüş açım değişmişti. İtici güç ve derin huzurdan oluşan duyduğum paradoksal karışım çok yoğun ve mutluluk vericiydi. Eskiden yol, deniz, ağaçlar, hava, güneş benimle farklı dille konuşurlardı. Oysa şimdi hepsi ahenk içindeydi. Ağaç yolla ilgilendi, o da havanın farkındaydı, hava denize saygı gösterdi, o da tüm bunları güneşle paylaştı. Her öğe komşularıyla uyumlu bir ilişki içindeydi. Bir fani olarak diz çökmüş; bir ölümsüz olarak doğrulmuştum. Çok daha büyük bir dairenin merkezi ile kesişen küçük bir dairenin içindeydim sanki. Atman, Allah’la buluşmuştu. ."

"Allah’ın varlığı en değerli mükafattır. (Kuran-ı Kerim: 18: 2).” (MARTEL, 2001:81-82). Bu yeniden varoluşta kişi hakikati bulmuştur. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse insanın tüm duyu organları, uzuvları bir hudut ve ölçü dahilinde faaliyet gösterir. Göz bir görüş ufkundan ötede olanları ya görmez veya hayal meyal fark ettiği cisimlerin insan mı ağaç mı olduğunu karıştırabilir. Kulak ve diğer duyu organları da böyledir.
Bir insan ilahi düzenin, hakikatin sistemine uyumu tam olarak kabullenirse ölçü ortadan kalkar. İnsandaki görme ve işitme sınırları ortadan kalkar . Perdeler ortadan kalktığı için mutlak sistemi tam olarak algılar. Kimsenin görmediklerini görür, kimsenin duymadıklarını duyar . (Doksan dokuz isminden Semi ve Basar isimlerin tecellisi, Tayyi mekan, Tayyi zaman - ışınlama- ). Tasavvufa göre zaman ve mekan belli bir katmandan sonra farklıdır. Eşzamanlı eş mekanlı bir boyut söz konusudur.

Bu tasavvufi bilgiler doğrultusunda Borges’in Alef’inden bir parçayı tam olarak açıklamak mümkündür. Sayfa 143: “ Hakikat direnen bir zihne zorla girmez. Eğer evrendeki her yer alef’in içindeyse o zaman bütün ışık kaynakları da içindedir.” “Ben bir tek dev saniye içinde hem fevkalade hem korkunç olan milyonlarca eylem gördüm; hiçbiri de beni, hepsi mekanda aynı noktayı kapladıkları halde, birbirlerini gölgelememeleri, örtmemeleri kadar etkilemedi. Gözlerimin yakaladığı şey eşzamanlıydı, ama şimdi yazacaklarım zaman içinde sıralanacak, çünkü dil sıralayıcıdır.

Basamağın arka kısmında, sağa doğru, neredeyse dayanılmaz bir parlaklıkta, gökkuşağının tüm renklerini içeren bir çember gördüm. Önce döndüğünü sandım, ama sonra bu titreşimin kapsadığı dünyanın sersemleticiliğinden gelen bir yanılgı olduğunu anladım. Alef’in çapı herhalde birkaç santimden fazla değildi, ama tüm alem gerçekten ve eksiksiz içindeydi. Her şey (sözgelimi bir aynanın yüzü) sonsuzdu; çünkü her şeyi evrendeki açıdan açıkça görebiliyordum. Denizin dalgalanışını gördüm, güneşin doğuşunu, günün batışını gördüm; Amerika’daki insan yığınlarını görüm: siyah bir piramidin ortasındaki gümüş rengi örümcek ağını gördüm; parçalanmış bir labirent gördüm, (bu Londra’daydı); bitmez tükenmez sayıda gözün bir aynaya bakar gibi bende kendilerine baktıklarını gördüm ve hiç biri beni yansıtmıyordu; ...................................... “.(BORGES,2002, Alef:146).

Tasavvuf eğitiminin ilerleyen noktalarında Vahdet-i Vücut anlayışı vardır. Hakikat basamağından sonra ilerleyip Vahdet-i Vücut seviyesine azm eden mürit (öğrenci) fena fillah (Nirvana) durumunu yaşar. Bu deyim, Allah düşüncesinde yok olma anlamına gelmektedir. Benliğini yok eden mürit, mutlak varlık fikri ve görüşü ile tamamen özünde hissettiği Allah’ın varlığıyla bir önceki halinden farklı düşüncelerle tekrar var olur. Bu durumu Muhabbetullah izleyecektir. Allah’ın sonsuz ve sınırsız sevgisi ile tüm yaratılanları kuşatan ilahi aşk halidir. Yunus Emre’nin çıktığı noktadan yaratılmış her şeyi seyr ederek ta içten özden “severiz yaratılanı, Yaratan’dan ötürü” diyebilmektir.
Tasavvuf inancına göre varlıklar birbirinden farklı birer vücut sahibi değillerdir. Tüm kainat Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisidir. Tecelli görünme anlamındadır. Bir başka ifade ile ilahi kudretin varlıklarda görünmesi – ortaya çıkmasıdır. (ECO, Baudolino, sayfa 436, 448,).

Eco, Baudolino romanında Tek’lik kavramı üzerinde durup ayrıntılı açılımlar yaparak Tek lik ve Benzemez’lik kavramlarını izah etmiştir. Bu kavramlar İncil’deki ve Kur’an ‘daki ayetlerin tercümesiyle hemen hemen aynı kelimelerle açıklanmıştır. Romanın 442.sayfasında zıtlıklarla gerçeği açıklamıştır.444.sayfada ise tek’ten çoğul’a geç,iş kavram olarak ortaya konmuştur. Bu, tasavvufta Vahdet’ten Kesret’e yani tek’likten çokluk’a yayılış olarak anlatılmaktadır. “Allah bilinmeyi istedi ve kainat ile birlikte insanı yarattı”. Bu, tasavvufun temel bir öğretisidir. “Ben gizli bir hazineydim , bilinmeyi diledim”.

Eco, kitabının 448 .sayfasında bu öğretiyi sonuçlandırırken Marifetullah, Muhabbetullah, ve Fenafillah seviyelerinde hissedilenleri güzel bir dille ifade etmiştir. Bu seviyeleri yaşamış olan Mevlana Celadettin-İ Rum’i’nin Mesnevi’sinden kısa bir alıntıyla Hipetya öğretisini bağdaştırarak şimdilik bu tasavvufi bilgileri toparlayalım. Koptuğumdan beri kamışlıktan ben, Ağlar kadın erkek inleyişimden, Aslından kopup da ayrı kalanlar, gene o kavuşma gününü ararlar.

Önce kuş oldum uçtum semaya
Sonra vuruldum düştüm sevdaya.
Yandım ateşte korlar misali...
Öyle derindi... VARDIM MİHRAB’a
(Tuluyhan .Uğurlu.)

Deniz Şarman, 17.Ekim. 2003. İzmir


Yalanın ölümsüzleştirdiği kahraman: Baudolino



http://www.dogankitap.com.tr/

Göstergebilimci ve günümüz dünya edebiyatının önemli isimlerinden İtalyan yazar Umberto Eco’nun son romanı Baudolino Doğan Kitapçılık tarafından satışa sunuldu.

Eco’nun ilk romanı Gülün Adı’ndan yirmi yıl sonra yazdığı ve yazarın “uzmanı olduğu ortaçağa yeniden dönüşü” olarak nitelenen Baudolino, İtalya’da 2000 yılında yayımlandı. Önce Almanca ve Fransızca’ya çevrilen Baudolino’nun İngilizce baskısı da geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitabın İtalyanca aslından Şemsa Gezgin’in özenli çevirisiyle Türkçe’ye aktarılması, bir yıldan fazla sürdü.

Tipik bir Eco romanı olan Baudolino, 11. yüzyıl sonunda Piemonte’nin güneyinde, Umberto Eco’nun da doğum yeri olan bir köyde, Alessandrio’da çiftçi bir ailenin çocuğu olarak doğan Baudolino’nun serüvenlerle dolu yaşamını anlatır.

Baştan çıkarıcı, kurnaz ve tescilli bir yalancı olarak büyüyen Baudolino, gözüne girmeyi başardığı Kutsal Roma Germen İmparatoru Friedrich Barbarossa tarafından evlat edinilir ve Paris’te okutulur. Daha sonra sarayda görev alan Baudolino, sadık bir danışman olarak imparatorun yanından ayrılmadığı gibi, onun, İtalya Beylikleri ve Papa ile olan sonsuz çekişmelerden çok daha yüce bir amaç uğruna mücadele etmesini ister. Bu amaçla canavarların ve büyüleyici güzelliklerin toprağı, uzak ve ulaşılmaz Doğu’nun egemeni olduğu söylenen efsanevi Rahip Johannes’in ağzından İmparator Friedrich Barbarossa’ya bir iyi niyet mektubu uydurur. Baudolino’nun cesaretlendirmesiyle yollara düşen Barbarossa, Doğu yolunda kuşkulu bir şekilde ölse de Baudolino, kendi yalanının esiri olarak, tuhaf ortaçağ haritalarının resmettiği ülkelerin tümünü gezer. Korkunç Acbazia ormanını ve içinde kaya ve çakıltaşlarının aktığı Sambatyon Nehrin’in akıntılarını geçer; canavarlarla, kafası olmayan, tek ayaklı, abartılı büyüklükte kulaklı adamlar ve tek gözlü devler ve pigmelerle karşılaşır.

Sonunda, Haçlı seferlerine kurban giden Konstantinopolis’e gelir. Orada, Bizans’ın yolsuzluklarının ve daha sonra da yıkılışının önde gelen tarihçilerinden Niketas Honiates ve ailesini Latin yağmacıların elinden kurtaran Baudolino, yaşadıklarını bire bin katarak bu kez de Niketas’a anlatır. Böylece Baudolino’nun yalanları tarihe de mal olur.

Kahkahaların sürekli heyecanla, felsefî ya da tarihî bakışın hayal gücü ve mizahla yarıştığı, tam bir arayış kitabı olarak nitelenen Baudolino’yu Umberto Eco, “Bu, diğerlerinden biraz daha değişik bir roman. Aziz Baudolino inanılmaz bir yalancı. Ama yalanlarıyla topluma doğruyu aşılıyor” sözleriyle tanımlıyor. Romanı yazdığı sürede yaşadıklarının bir kısmını ise şöyle anlatıyor: “İmparator Friedrich Barbarossa’nın ölümünden sonra Baudolino, arkadaşlarıyla birlikte canavarların yaşadığı diyarlara doğru fantastik bir geziye çıkar. Buralarda benim çok hoşuma giden bir aşk hikayesi de dahil olmak üzere inanılmaz şeyler yaşar. Yazarken, aslında Baudolino'yu aşık etmem gerekirken, hikayenin kadın kahramanına ben de aşık olmuştum.”

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional