Barbarları Beklerken

J.M. Coetzee


10.3.2004

Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

 

       
 Eren Arcan Zeynep Oral        

     Barbar Kim ?
Eren Arcan

Güçlü  ülkeler, medeniyet götürme bahanesiyle az gelişmiş  toplumları idareleri altına alıyorlar.  Ele geçirdikleri bu topraklar üzerlerinde baskı ile hegemonya kurdukları halktan kendilerini korumak için garnizonlar kuruyorlar.  Duvarlar örüyorlar.  Berlin duvarına bakın.  Bunca acılar yaşandıktan sonra insanlık yine de akıllanmıyor.  Yeni bir duvar örülüyor bugünlerde, İsrail’de.  

Duvarların ardına saklanan saldırganlar her an "Barbarların" gelişini bekliyor. 

Bakın Kavafis ne diyor.

Barbarları Beklerken

Neden toplanmış bekleşiyoruz pazar yerinde?
Barbarlar gelecek bugün.
Neden böyle hareketsiz senato?
Boş oturuyor Senatörler, yasalarla
uğraşacaklarına?

Çünkü barbarlar gelecek bugün.
Senatörler neden uğraşıp dursun yasalarla?
Barbarlar gelince yapacak nasıl olsa.

İmparatorumuz neden sabahın köründe kalkmış,
tacıyla tahtıyla kurulmuş oturuyor,

Çünkü barbarlar gelecek bugün.
İmparator şeflerini karşılamak için bekliyor.
Bir de ferman hazırlattı sunmak için.
Şan şerefle dolu adlar, ünvanlar yazılı üzerinde.

İki konsülümüz ve yargıçlarımız neden
kırmızı, işlemeli harmanileriyle gelmişler;
ya taktıkları mor taşlı bilezikler,
ışıl ışıl zümrüt yüzükler;
neden yanlarına almışlar bugün, paha biçilmez,
altın ve gümüş kakmalı asalarını?

Çünkü barbarlar gelecek bugün;
söylevler, ince sözler canlarını sıkar onların.

Ne oluyor, nedir bu huzursuzluk, bu kaynaşma?
(Yüzler nasıl da asıldı birdenbire.)
Hızla boşalıyor sokaklar, alanlar,
evinin yolunu tutuyor herkes düşünceler içinde?

Çünkü karanlık bastı, barbarlar hala görünmedi.
Sınır boylarından gelenlerin dediğine bakılırsa
barbarlardan bir iz yokmuş ortalıkta.

Peki, şimdi halimiz ne olacak barbarlarsız?
Onlar bir çeşit çözümdü bizim için.”
 

Konstantinos KAVAFİS
Çeviren Cevat ÇAPAN


 

Barbarların gelişi neden bir çözümdü ?  Bir saldırı bekliyorlardı.  Yöneticiler, halklarını bu saldırılardan ancak kendilerinin kurtarabileceğine inandırıyorlardı.  "Bak, orada seni yoketmeye hazır bir düşman var.  Seni ancak ben kurtarabilirim."   Yeni bir düşman yaratılıyor ve bu düşmandan halkı korumak için kendi çözümlerini öne sürüyorlardı.

Ama ya "barbarlar" gelmezse ?  Onlar kendi hallerinde barış içinde yaşamayı diliyorlarsa?  O zaman baskı, eziyet, işkence için dayanak kalmıyacaktı.

Coetzee'nin "Barbarları Beklerken" adlı kitabında yüreği barış dolu, insana saygılı,  pasifist diyebileceğimiz bir yargıç yukarıda sözünü ettiğimiz bu bu çözümlere karşı çıkarsa ne olur?  “Vatan Haini” damgasını yer.    Evinde bir barbar kızı kapatması olarak kullandığı için İşkence görür.  Oysa yargıç sevişmeden önce kızın işkence ile hurdahaş edilen ayaklarını yıkamaktadır, gerçek barbarların neden olduğu acıları temizlemek için...  Şefkatle...

Coetzee "Aslında Barbar kim ?" diye soruyor.  İlkel imkanlarıyla barış içinde yaşamaya çalışan bir toplum mu   yoksa kendi düzenini acımasızca kan ve işkence ile  güçsüz toplumlara dayatanlar mı ? 

10 Mart 2004



 

http://www.zeyneporal.com/yazilar/2003/05102003.htm
Coettzee ile baş başa…
Zeynep Oral

Nobel Edebiyat Ödülü'nün , Güney Afrikalı yazar J.M. Coetzee'ye verildiğini öğrendiğimden beri anılar labirentimde yolculuğa çıktım, dolanıp duruyorum. (Nerede şu fotoğraf? Nerede nerede? Ne biçim gazetecisin sen! İnsan hiç Coettzee ile baş başa çekilmiş fotoğrafının bir kopyasını, emin bir yere saklamaz mı! Acaba eskiden çalıştığım gazeteden istesem mi?)

Yıl 1994. Güney Afrika'dayım.

Hayır, önce kısa bir geriye dönüş. 80'li yıllarda sık sık Afrika'dayım. Kenya, Uganda, Tanzanya, Burundi, Rwanda… Her birinde de ANC (Afrika Ulusal Kongresi) üyeleriyle bol bol görüşüyorum. Güney Afrika'ya gitmek istiyorum ama vize almam imkansız. Pasaportum beni hep ele veriyor… Güney Afrika'ya ancak Apartheid rejimi sona erdikten sonra gidebileceğim. Yıl 1993. Güney Afrika'dayım: Johannesbourg'da tarihi bir gün yaşanıyor. Başkan De Klerk ve Nelson Mandela'nın el sıkışıp kucaklaştığı, "Ortak Hedefler" toplantısını açtıkları güne tanıklık ediyorum… Ve yıl 1994. Güney Afrika'da ilk kez siyahların da katılacağı genel seçimler yapılacak ve ben seçim öncesi nabız yoklamak için yine oradayım.

J.M. Coetzee'nin Cape Town Üniversitesi'nde ders verdiğini öğrendiğim an, "Barbarları Beklerken" ve "Michael K. Nasıl Yaşadı" (Adam Yayınları) kitaplarını okuyup hayran olduğum yazarın peşine düşüyorum. "Kimseyle görüşmez, röportaj vermez, çok ketum ve nemruttur" uyarılarına aldırmıyorum.

Telefon'daki sesi buz gibi. Saatlerce dil döküyorum. "Röportaj vermiyorum" diyor. Kitapları hakkında düşüncelerimi sıralıyorum. Telefon konuşması uzadıkça uzuyor… Yanılmıyorsam buzları eriten şu cümlem oldu: " Siz, 'Barbarları Beklerken' kitabınızda anlattığınız çölün yalnız burada, Güney Afrika'da mı olduğunu sanıyorsunuz! Dünyanın her yerinde, bizde de barbarlar bekleniyor!"

Sessizlik… Uzun sürdü… Sonunda "Tamam gelin" dedi. "Üniversite'de , sanat blokları, 206 numaralı oda."

Cape Town Üniversitesi, kent dışında geniş yemyeşil bir alana yayılmış. Sanat Bloklarını buldum. 206 numaralı odayı buldum. Kapıyı vurdum. Kapının gerisinde bir anahtar döndü. Kapı açıldı. Karşımda J.M. Coetzee…

İçeri girdim. Telefondakinden çok daha sıcak bir sesle "hoş geldiniz" dedi, yolu kolay bulup bulmadığımı sordu. Arkamdan kapıyı yeniden kilitlerken, "Kusura bakmayın, güvenlik gereği…" diye bir şeyler mırıldandı.

Bembeyaz bomboş bir odadayım. Bir masa iki iskemle, önü camlı bir kitaplık. Duvarlarda, masada ne bir resim ne bir fotoğraf… Kişisel her şeyden arınmış, sanki içinde kimse yaşamıyormuş gibi bir oda… Buzlu camdan kitap adları bile seçilmiyor. Kepenkler ve perdeler sımsıkı kapalı…

Ben odayı incelerken, "Telefonda da söyledim, soruları yanıtlamıyorum. Soru sormadığınız sürece kalabilirsiniz," diyor. Tamam, o şartla kabul etmişti görüşmeyi, madem soru soramayacağım, "sohbet"e başlamak için, odaya ilişkin gözlemlerimi sıralıyorum. " Burada tek şahsi eşyam, bilgisayarım." diyor. "İşimi burada yapıyorum," diyor. "İşimi" sözünü öyle bir söylüyor ki, "işim yazmaktır"ı çıkarıyorum…

Kitaplarından ya da yazmaktan söz ettiğimde, konuyu değiştiriyor. Bana Türkiye, dolaştığım öteki Afrika ülkeleri ve Güney Afrika izlenimlerim üzerine sorular soruyor. Yanıtlıyorum…

Sonra yine sessizliğe gömülüyoruz…

Arada, örneğin yaklaşan seçimlere ilişkin "umutlu musunuz?" gibi bir soru ağzımdan kaçtığında… "Umut mu?" diyor, "Umut mu?" sanki bu sözcüğü yaşamında ilk kez duymuşçasına…

"Barbarları Beklerken" kitabına isim babalığı eden Kavafis'den, şiirinden söz ediyoruz…

Sonra yine sessizlik…

O sıralarda 53-54 yaşlarında olmalı. Ama sanki bin yaşındaymış gibi görünüyor. Çok alçak sesle konuşuyor, çok ağır hareket ediyor. Üzerinde milyonlarca ton ağırlığında bir yük varmış gibi. Tanrım ben hiç bu kadar hüzünlü bakışlar, bu kadar yalnız bir yüz görmemiştim. Ama o hüznün gerisinde müthiş bir öfke var.

"Çok mu öfkelisiniz?" diye soruyorum. Ve hemen ekliyorum: "Çok mu yalnızsınız diye soramayacağımdan, çok mu öfkelisiniz? diye sordum" diyorum.

Hani soru sormayacaktın, gibilerden bir bakış atıyor…

Yine karşılıklı susuyoruz…

Neredeyse bir saatin sonunda, izin istediğimde, beni kapıya geçirirken, gülümseyerek, "Öfkeyle yaşanmaz" diyor. Bu, o sıralarda, Güney Afrika'nın her yerinde seçim öncesi en sık kullanılan sloganlardan biriydi. Kendi düşüncesi olarak mı söyledi, yoksa sloganı mı tekrarlıyor acaba diye düşüne düşüne Coettzee'nin yanından ayrıldım.

Dilimde, Kavafis'in dizeleri:

"... hava karardı, barbarlar gelmedi. / Ve sınır boyundan dönen habercilere göre, / Barbarlar diye kimseler yokmuş artık. / Peki , biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan? / Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza..."

İşte Coettzee'yle baş başa geçen bir saatin öyküsü…


05 Ekim 2003- Cumhuriyet

Bir alegori ustası

 

Bir alegori ustası
2003 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi J. M. Coetzee, eserlerinde alegoriyi kullanmayı seçen ve başarıyla uygulayan bir romancı. Bu nedenle onun metni, hem kapalı ve sonlu hem de açık uçludur

 

05/01/2007 (609 defa okundu)

 

HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)

"Alegorilerin söylemek istediği tek şey, anlaşılmaz olanın anlaşılmaz olduğudur. Bunu zaten biliriz. Oysa her gün baş etmeye uğraştığımız sorunlar bambaşka bir iştir," der Franz Kafka. Söz etmeye çalıştığı, yalnızca metnin içindeki unsurların metnin kendisinden çıkarılarak tüm metinleri bir alegori olarak okumanın mümkün olduğu değil, aynı zamanda her okumanın kendi içinde bir alegoriye dönüştüğü ve başka okumaların hedefi haline geldiğidir. Kendi alegorisine dönüşen yapıt asla bitmez, dini, siyasi, mitolojik, kültürel okuma biçimlerine açılır ve okuruna pek çok kapı aralar. Simgecilik, deneyimi düşünceye, düşünceyi de bir imgeye çevirir; imge aracılığıyla anlatılan düşünce hep devinim içinde ve ulaşılmaz kalır ve her dilde anlatım bulmasına rağmen anlatılamaz olur.
Alegori ise deneyimi kavrama, kavramı da bir imgeye çevirir; kavram hep tanımlanmış ve imge aracılığıyla anlatılabilir, Goethe'nin tanımıyla. Kesinlik isteyen ve arayan bir çağın ya da toplumun edebiyattan beklentilerine cevap vermek üzere geliştirilmiş bir yöntemdir alegori. Bir belirlenemezlik, muğlaklık bilinci karşısında zihni aydınlatması, tekinsizlik ve tedirginliğe panzehir sunması beklenir. Anlaşılmazı anlaşılır kılmak, yeniden canlandırma yöntemiyle kısmen mümkündür. 2003 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee, eserlerinde alegoriyi kullanmayı seçen ve başarıyla uygulayan bir romancı. Bu nedenle onun metni, hem kapalı ve sonlu, hem de açık uçludur. Sonlanır ve bir yere bağlanır ama okuyanda daima devam eder, Kafka'nın romanları gibi.
 

Güney Afrika gerçekliği
Irkçı rejimler ve kapitalizme karşı insandaki yabancılaşmayı, dönüşümü, sinikliği ve kinizmi anlatırken bir yandan da kaçışı, kurtuluşu ve anlamsızlığa anlam arayış çabasını gösteren Coetzee, kimi kez kafkaesk diye adlandırdığımız sembolik ve imgesel bir yapı kurar. Kurgusal olmasına karşın gerçekliğin izdüşümünü, tüm siyasi ve ideolojik sistemlerin alegorisini sunar romanları. Yıllarca sulh yargıçlığı yapan bir adamın zaman içinde değişen duyguları, kurbanlara karşı sempati beslemeye başlaması ve hapse düşüşünü anlattığı başyapıtı Barbarları Beklerken ezen ile ezilenin bir alegorisidir. Güney Afrikalı bir beyaz olmasına karşın Coetzee'nin orada yaşanan ırkçı rejime içrek şiddetten bağımsız kalması, mesafe alması elbette mümkün değildir. Hem şiddete içrek her tür uygulamadan uzaklaşmak hem de, 19. yüzyıl alegorik romancıları gibi, kapitalizme eşlik eden pozitivist mantığın körelttiği duyguları, rasyonalizmin öngördüğü yıkıcı insan ilişkilerini ve insanların karşı karşıya olduğu bu trajediyi okuruna anlatmak ister. Coetzee'nin romanlarında kurduğu ikilemler, ırk ayırımı ve sömürgeciliğin pençesindeki Güney Afrika gerçekliğinden temellenir, ama bireyin böylesi bir toplum içindeki yabancılaşması ve umarsızlığının derinliklerine yönelir. Bu çelişkiyi aşabilmek için alegoriyi kullanır; olayları tarihi süreçleri içinde canlandırır ve bu alegori eserlerinde, okurunu şok eden bir üslupla belirir. Nadine Gordimer'in (Ki Coetzee, Gordimer'den sonra Nobel alan ikinci Güney Afrikalı edebiyatçıdır), bir makalesinde belirttiği gibi, yazarın alegoriyi bilinçle seçmesi başka bir şeydir, alegorinin gelip yazarı seçmesi başka şey. İlkinde kimi zaman eski efsane, sihir ve ahlâk kökenlerinden bağlarını gevşetmiş alegori havada kapılıverir ve hayalgücünün sığ ve sıradanlığını örtüp gizlemek ya da anlaşılmaz bir nedenle, yazarla konusu arasına mesafe koymak için kullanır. İkincide ise alegori, yazarca amaçlanmamış olan ama kitap yazılıp bittiğinde onda, orada var olan bir anlam belirişidir. Coetzee'de iki biçim de görülür. Gerçek ile kurgu arasına mesafe koyma amacıyla kullandığı alegori, yapıtına anlamını da kazandırır.
Gordimer'in yazdığı gibi, Barbarları Beklerken adlı romanı kuzey kutbuysa, acılar içindeki siyah yazarların slogancı kitapları güney kutbudur. Bu iki kutup arasında yalanlardan oluşan bir dünya vardır ki işte bu dünya, Michael K'nın yaşamı ve çağıdır.
Coeetze'ye 1983 Booker Roman Ödülü'nü kazandıran Michael K: Yaşamı ve Yaşadığı Dönem'de, hem bedensel hem de ussal bakımdan ayrıksı bir karakterin, anlayamadığı ve denetleyemediği koşullar karşısındaki trajik ikilemi söz konusudur. Siyah ya da beyaz olsun, kendi çocuklarını bağımlılara, asalaklara ve mahpuslara dönüştüren, kurban olduklarının bilincine varmalarını önleyesiye onları sindiren Güney Afrika'nın hüznünü ve acısını, didaktizme düşmeyen bir etikle ördüğü bu romanın kahramanı Michael K, Franz Kafka'nın, çektikleri acının anlamını bulamayan karakterlerinin soyundan gelir.
Cape Town'da hizmetçilik yapan bir kadının oğlu olan Michael K, yüzünde sümüklüböcek gibi kıvrık, silinmez bir işaret ile doğar; doğduğu an kaybedilmiş bir savaştır yaşam. Ayrıksı bedeniyle gün günden kabuğuna çekilir, insanların yüzlerinde kendisine ilişkin gördüğü tiksinti karşısında giderek sinikleşir ve her türlü iletişimi keserek kendisini toprağa adar.
Dostoyevski'nin sığ insanları kadar Kafka'nın Bay K'sını anımsatan, kendini "bağırsakta uyuklayan bir parazit" olarak tanımlayan Michael K'nın büyüyüp gelişimine roman boyunca tanıklık ederiz, ancak onun yabancılaşması tıpkı, yabancılaşma süreci böceklikle simgelenen ve kurumuş bir böcek ölüsü olarak süpürülünceye kadar nesneleşmesi süren Gregor Samsa'nınki kadar bitimsiz ve acılı bir süreçtir. Sürecin bitimsizliği, metni açık uçlu kılar; ideolojinin içinden çıkan ve insanlığın kültürel hafızasında daima yaralara neden olan bu evrensel sorun sonlanmadığı takdirde hiçbir metin de bitmeyecektir.
 

Suskun antikahramanlar
Kiniklik derecesinde sessiz, tarihi umursamayan, bir antikahramandır Michael K. Güney Afrika'daki aparteid uygulamaları üzerine gözünü budaktan sakınmayan, son derece duyarlı ve sert politik romanlar yazan Coetzee'nin kahramanları ve onların hikâyeleri bu amaçtan ayrışır nedense. Örneğin Utanç'ta, bir kız öğrencisiyle girdiği ilişki sonucu okulundan ayrılmak zorunda kalan Profesör Lurie, kendisini savunmaktan kaçar. Oysa tümüyle arkadaşlarından oluşan jüri bu suçu örtbas etmeye hazırdır. Lurie, suskun kalarak yargılama olgusunun ve kabul gerçeğinin altını üstüne getirir. Ardından bulunduğu kentten ayrılır ve tıpkı Michael K gibi bir çiftliğe gider. Coetzee'nin roman kahramanları, herkes kadar sıradandır ama Hasan Bülent Kahraman'ın belirttiği gibi, "bütün o iç acıtan, her şeyi bir varoluş sorunsalı olarak irdeleyen" bu kahramanlar tepeden tırnağa politik romanlara hizmet ederler. Evet onlar suskundurlar, bu halleriyle yürek acıtan bir umarsızlığa sahiptirler. İşte tam da bu zamanlarda yapıt konuşmaya başlar. Alegorinin ortaya çıktığı yerdir burası. Michael K tek bir insandır ama aynı zamanda Güney Afrika'nın tüm siyahlarıdır; Auschwitz'in, Gulag kamplarının ve ağır bir utanca meyyal tüm imha kamplarının tutsak kıldığı, yok ettiği insanların ortak sesidir; bedensel farklılığı nedeniyle dışlanan tüm ötekilerdir. Sadece ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı çıkmakla kalmayıp bu uygulamaların uygarlığın kör noktası olduğunu gösteren Coetzee, suskun ve çözüm önermeyen kahramanları nedeniyle eleştirilir. Ama onun tek derdi, kendi kimliğinin, yani Batılılığın veya modern insanlığın ve öznelliğin eleştirisini yapabilmektir. Robinson Cruose'un öyküsünü bir kadının bakış açısından ele aldığı Düşman'da, romanın anlatıcısı, Cuma'nın dilinin öyküsünün anlatılamaz bir öykü olduğunu söyler. Çünkü gerçek öykü dilsiz olan Cuma'nın içine gömülüdür. Ve gerçek öykü, bir sanatın yardımıyla Cuma'ya bir ses vermenin yolunu bulana kadar da bilinmeyecektir. Michael K'nın sesini okur verir; onun yerine bağırmak ister. Çalışma kampındaki arkadaşlarından birinin dediği gibi uyanmasının zamanı gelmiştir artık. Oysa uyanmak, toprağı ekip biçmek, canlı tutmaktır Michael K için. Çünkü o bir bahçıvandır:
"Bahçıvanlığı, en azından bahçıvanlık düşüncesini ayakta tutmaya yeterli sayıda insan kalmalı geride. Çünkü bağ bir kez koptu mu toprak katılaşır ve çocuklarını unutur."
Kapitalistleşmenin ardındaki uğursuz gölgeyi gören ama bu uğursuzluğu ileteceği okurun da aynı düzenin bir parçası olduğunu bilen Coetzee, vahşi kapitalizme karşı, toprağın sağladığı varoluşun tek kurtuluş olduğunu ortaya koyar bu romanıyla. 'Ulusal alegori' kavramının önemli düşünürü Fredric Jameson'ın dediği gibi, insanlar dünyanın sonunu tahayyül edebilir ama kapitalizmin sonunu tahayyül edemez çünkü...
 

Türkçede J. M. Coetzee
Düşman, çeviren: Nihal Geyran Koldaş, Adam Yayınları, 1990.
Demir Çağı, çeviren: Şamil Beştoy, Alan Yayıncılık, 1993.
Utanç, çeviren: İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2001.
Petersburglu Usta, çeviren: İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2003.
Romancının Romanı, çeviren: E. Efe Çakmak, Can Yayınları, 2004.
Barbarları Beklerken, çeviren: Dost Körpe, Can Yayınları, 2006.
Yavaş Adam, çeviren: Dost Köpre, Can Yayınları, 2006.
Michael K. Yaşamı ve Yaşadığı Dönem, çeviren: Tülin Nutku, Can Yayınları, 2006.