|
Barbar Kim ?
Eren Arcan
Güçlü ülkeler, medeniyet götürme bahanesiyle az gelişmiş
toplumları idareleri altına alıyorlar.
Ele geçirdikleri bu topraklar üzerlerinde baskı ile
hegemonya kurdukları halktan kendilerini korumak için garnizonlar
kuruyorlar. Duvarlar örüyorlar. Berlin duvarına bakın. Bunca acılar
yaşandıktan sonra insanlık yine de akıllanmıyor. Yeni
bir duvar örülüyor bugünlerde, İsrail’de.
Duvarların ardına saklanan saldırganlar her an "Barbarların" gelişini
bekliyor.
Bakın Kavafis ne diyor.
Barbarları Beklerken
Neden toplanmış bekleşiyoruz pazar yerinde?
Barbarlar gelecek bugün.
Neden böyle hareketsiz senato?
Boş oturuyor Senatörler, yasalarla
uğraşacaklarına?
Çünkü barbarlar gelecek bugün.
Senatörler neden uğraşıp dursun yasalarla?
Barbarlar gelince yapacak nasıl olsa.
İmparatorumuz neden sabahın köründe kalkmış,
tacıyla tahtıyla kurulmuş oturuyor,
Çünkü barbarlar gelecek bugün.
İmparator şeflerini karşılamak için bekliyor.
Bir de ferman hazırlattı sunmak için.
Şan şerefle dolu adlar, ünvanlar yazılı üzerinde.
İki konsülümüz ve yargıçlarımız neden
kırmızı, işlemeli harmanileriyle gelmişler;
ya taktıkları mor taşlı bilezikler,
ışıl ışıl zümrüt yüzükler;
neden yanlarına almışlar bugün, paha biçilmez,
altın ve gümüş kakmalı asalarını?
Çünkü barbarlar gelecek bugün;
söylevler, ince sözler canlarını sıkar onların.
Ne oluyor, nedir bu huzursuzluk, bu kaynaşma?
(Yüzler nasıl da asıldı birdenbire.)
Hızla boşalıyor sokaklar, alanlar,
evinin yolunu tutuyor herkes düşünceler içinde?
Çünkü karanlık bastı, barbarlar hala görünmedi.
Sınır boylarından gelenlerin dediğine bakılırsa
barbarlardan bir iz yokmuş ortalıkta.
Peki, şimdi halimiz ne olacak barbarlarsız?
Onlar bir çeşit çözümdü bizim için.”
Konstantinos KAVAFİS
Çeviren Cevat ÇAPAN
Barbarların gelişi neden bir çözümdü ? Bir
saldırı bekliyorlardı. Yöneticiler, halklarını bu saldırılardan ancak
kendilerinin kurtarabileceğine inandırıyorlardı. "Bak, orada seni
yoketmeye hazır bir düşman var. Seni ancak ben kurtarabilirim."
Yeni bir düşman yaratılıyor ve bu düşmandan halkı korumak için kendi
çözümlerini öne sürüyorlardı.
Ama ya "barbarlar" gelmezse ? Onlar kendi hallerinde
barış içinde yaşamayı diliyorlarsa? O zaman baskı, eziyet, işkence için
dayanak kalmıyacaktı.
Coetzee'nin "Barbarları Beklerken" adlı kitabında yüreği barış dolu, insana saygılı,
pasifist diyebileceğimiz bir yargıç yukarıda sözünü ettiğimiz bu bu
çözümlere karşı çıkarsa ne olur? “Vatan Haini” damgasını yer.
Evinde bir barbar kızı kapatması olarak kullandığı için İşkence görür. Oysa yargıç sevişmeden önce
kızın işkence ile hurdahaş
edilen ayaklarını yıkamaktadır, gerçek barbarların neden olduğu
acıları temizlemek için... Şefkatle...
Coetzee "Aslında Barbar kim ?" diye soruyor.
İlkel imkanlarıyla barış içinde yaşamaya çalışan bir toplum mu yoksa kendi düzenini
acımasızca kan ve işkence ile güçsüz
toplumlara dayatanlar mı ?
10 Mart 2004
BARBARLARI BEKLERKEN
Nevcihan Oktar
Yıllarca sulh yargıçlığı yapan bir
adamın zaman içinde (30 yılda) değişen duyguları, kurbanlara karşı duyduğu
vicdan hesabı ile Barbarlara sempati beslemeye başlaması ve hapse düşüşü ile
tüm değer yargılarını sorgulayışı anlatılıyor.
Coetzee şu soruyu dile getiriyor:
Gerçek Barbarlar kim? Topraklarını ve özgürlüklerini ellerinden aldığımız
uygar diye geçinen biz mi? Coetzee ‘nin yalın ve şiirsel anlatımına hayran
olmamak mümkün değil. “Barbarları Beklerken” 1980 yılında yazılmış ama bugün
yazılmış kadar taze ve dipdiri bir konuyu içeriyor. Her zaman güncel...
Yöneticilerin kendi yarattıkları
“öteki” fikriyle halkı korkuttukları ve bu korkuyla toplumu istedikleri gibi
yönettikleri konusu işleniyor. Romanda “barbar “ olarak adlandırılanlar
kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşuyor. Cahil ve ilkeller ama kesinlikle
saldırgan değiller. Yabancılar ve “ötekiler” . İmparatorluğun gücüne karşı
kayıtsız ve edilgenler.
Romanın kahramanı yargıç bilmeyi
seçiyor. Bir kez feneri eline aldıktan sonra tekrar yerine bırakmanın yolu
olmadığını biliyor.
“Ben eski kafalı olduğu kadar
güvenilmezim de. Hem sonuçta söylediklerime gerçekten inanıyor muyum?
Gerçekten barbarların kazanmasını mı istiyorum: Entelektüel uyuşukluğu,
pasaklığı, tembelliği, hastalık ve ölüme karşı kaderci olmayı mı? Ortadan
yok olsaydık barbarlar boş zamanlarını harabelerimizde kazılar yaparak mı
geçirirdi? Nüfus kağıtlarımızı ve buğday tüccarlarımızın defterlerini cam
fanusta mı saklarlardı? İmparatorluğun politikasına karşı bu öfkenin nedeni
sınır boyundaki son birkaç yılında rahatının kaçmasını istemeyen yaşlı bir
adamın huysuzluğundan daha mı fazlası?”
Yargıç tüm zaaflarıyla ortaya konmuş.
Cinsellik böylesine yalın ama hiç müstehcen olmayan bir şekilde nasıl
anlatılır?
Kızı geri götürmesinin nedenini şöyle
dile getiriyor ”Geçmiş ile geleceğin insanları arasındaki ilişki,
bağışlanma dileğiyle , özsuyunu sömürdüğümüz bu bedeni geri vererek onarmaya
çalışıyorum”
Bir yargıcın adalet kavramını
sorgulaması ise çok ironik.
Yazarın dili, betimlemeleri muhteşem,
kitaba hayran olmamak imkansız, soluksuz okunan dört dörtlük bir kitap.
Utanç
"Utanç" kendi adıma Coetzee’den okuduğum üçüncü eser (‘Barbarları
Beklerken’ ve ‘Petersburg’lu Usta’ okumuştum); son dönemlerde okuduğum en
iyi romanlardan biri olduğunu söyleyebilirim.
Çevirmen İlknur Özdemir’in de yazdığı gibi Coetzee öncelikle bir dil
ustası..(Üstelik kullandığı dil, her romanda ayrı bir biçim ve özellik
kazanıyormuş..) ‘Utanç’ı okurken bunu görmek mümkün..Son derece yalın bir
dil, çarpıcı ve vururcu kısa diyaloglarla, inanılmaz bir derinlik ve
genişlik kazanarak, okuyucuyu, gizemli ve bir o kadar da doğurgan sisler
dünyasında sürüklüyor ve bir çırpıda da okunuyor..Roman kurgusu ise tam
bir usta işi; ‘baştan sona gereksiz bir tek sözcük ya da cümle
içermiyor..’
Nobel Komitesi, ödülün Coetzee’ye “İnsanın, varoluşunun çeşitliliğine
şaşırtıcı biçimde katılışını resmedebildiği için” verildiğini
belirtmiş.Okuyucu, ‘Utanç’ romanında varoluşsal sorunların izlerini, gerek
bireysel ve gerekse toplumsal düzeylerde rahatlıkla gözleyebiliyor..Ellili
yaşlarında olan profesör Lurie’nin, bir kız öğrencisiyle girdiği ilişki
sonucu yaşadığı kişisel çöküş süreci; yine profesörün kızı ile uğradığı
bir saldırı sonucu gelişen olaylarla daha da derinleşerek, temelde
ahlak’ın sorgulandığı bir varoluşsal sorun ve hesaplaşmaya
dönüşüyor.Üstelik bu durum, sadece profesörün kendi kişiliğiyle sınırlı
kalmıyor, aynı zamanda ciddi bir değişim süreci yaşayan Güney Afrika’nın
sosyokültürel ve siyasal tarihi ve siyasal yapısıyla da ilişkilendirilerek
daha da genişletiliyor.
Başa
Dön
|
http://www.zeyneporal.com/yazilar/2003/05102003.htm
Coettzee ile baş başa…
Zeynep
Oral
Nobel Edebiyat
Ödülü'nün , Güney Afrikalı yazar J.M. Coetzee'ye verildiğini öğrendiğimden
beri anılar labirentimde yolculuğa çıktım, dolanıp duruyorum. (Nerede şu
fotoğraf? Nerede nerede? Ne biçim gazetecisin sen! İnsan hiç Coettzee ile
baş başa çekilmiş fotoğrafının bir kopyasını, emin bir yere saklamaz mı!
Acaba eskiden çalıştığım gazeteden istesem mi?)
Yıl 1994. Güney Afrika'dayım.
Hayır, önce kısa bir geriye dönüş. 80'li yıllarda sık sık Afrika'dayım.
Kenya, Uganda, Tanzanya, Burundi, Rwanda… Her birinde de ANC (Afrika Ulusal
Kongresi) üyeleriyle bol bol görüşüyorum. Güney Afrika'ya gitmek istiyorum
ama vize almam imkansız. Pasaportum beni hep ele veriyor… Güney Afrika'ya
ancak Apartheid rejimi sona erdikten sonra gidebileceğim. Yıl 1993. Güney
Afrika'dayım: Johannesbourg'da tarihi bir gün yaşanıyor. Başkan De Klerk ve
Nelson Mandela'nın el sıkışıp kucaklaştığı, "Ortak Hedefler" toplantısını
açtıkları güne tanıklık ediyorum… Ve yıl 1994. Güney Afrika'da ilk kez
siyahların da katılacağı genel seçimler yapılacak ve ben seçim öncesi nabız
yoklamak için yine oradayım.
J.M. Coetzee'nin Cape Town Üniversitesi'nde ders verdiğini öğrendiğim an,
"Barbarları Beklerken" ve "Michael K. Nasıl Yaşadı" (Adam Yayınları)
kitaplarını okuyup hayran olduğum yazarın peşine düşüyorum. "Kimseyle
görüşmez, röportaj vermez, çok ketum ve nemruttur" uyarılarına aldırmıyorum.
Telefon'daki sesi buz gibi. Saatlerce dil döküyorum. "Röportaj vermiyorum"
diyor. Kitapları hakkında düşüncelerimi sıralıyorum. Telefon konuşması
uzadıkça uzuyor… Yanılmıyorsam buzları eriten şu cümlem oldu: " Siz,
'Barbarları Beklerken' kitabınızda anlattığınız çölün yalnız burada, Güney
Afrika'da mı olduğunu sanıyorsunuz! Dünyanın her yerinde, bizde de barbarlar
bekleniyor!"
Sessizlik… Uzun sürdü… Sonunda "Tamam gelin" dedi. "Üniversite'de , sanat
blokları, 206 numaralı oda."
Cape Town Üniversitesi, kent dışında geniş yemyeşil bir alana yayılmış.
Sanat Bloklarını buldum. 206 numaralı odayı buldum. Kapıyı vurdum. Kapının
gerisinde bir anahtar döndü. Kapı açıldı. Karşımda J.M. Coetzee…
İçeri girdim. Telefondakinden çok daha sıcak bir sesle "hoş geldiniz" dedi,
yolu kolay bulup bulmadığımı sordu. Arkamdan kapıyı yeniden kilitlerken,
"Kusura bakmayın, güvenlik gereği…" diye bir şeyler mırıldandı.
Bembeyaz bomboş bir odadayım. Bir masa iki iskemle, önü camlı bir kitaplık.
Duvarlarda, masada ne bir resim ne bir fotoğraf… Kişisel her şeyden arınmış,
sanki içinde kimse yaşamıyormuş gibi bir oda… Buzlu camdan kitap adları bile
seçilmiyor. Kepenkler ve perdeler sımsıkı kapalı…
Ben odayı incelerken, "Telefonda da söyledim, soruları yanıtlamıyorum. Soru
sormadığınız sürece kalabilirsiniz," diyor. Tamam, o şartla kabul etmişti
görüşmeyi, madem soru soramayacağım, "sohbet"e başlamak için, odaya ilişkin
gözlemlerimi sıralıyorum. " Burada tek şahsi eşyam, bilgisayarım." diyor.
"İşimi burada yapıyorum," diyor. "İşimi" sözünü öyle bir söylüyor ki, "işim
yazmaktır"ı çıkarıyorum…
Kitaplarından ya
da yazmaktan söz ettiğimde, konuyu değiştiriyor. Bana Türkiye, dolaştığım
öteki Afrika ülkeleri ve Güney Afrika izlenimlerim üzerine sorular soruyor.
Yanıtlıyorum…
Sonra yine sessizliğe gömülüyoruz…
Arada, örneğin yaklaşan seçimlere ilişkin "umutlu musunuz?" gibi bir soru
ağzımdan kaçtığında… "Umut mu?" diyor, "Umut mu?" sanki bu sözcüğü yaşamında
ilk kez duymuşçasına…
"Barbarları Beklerken" kitabına isim babalığı eden Kavafis'den, şiirinden
söz ediyoruz…
Sonra yine sessizlik…
O sıralarda 53-54 yaşlarında olmalı. Ama sanki bin yaşındaymış gibi
görünüyor. Çok alçak sesle konuşuyor, çok ağır hareket ediyor. Üzerinde
milyonlarca ton ağırlığında bir yük varmış gibi. Tanrım ben hiç bu kadar
hüzünlü bakışlar, bu kadar yalnız bir yüz görmemiştim. Ama o hüznün
gerisinde müthiş bir öfke var.
"Çok mu öfkelisiniz?" diye soruyorum. Ve hemen ekliyorum: "Çok mu
yalnızsınız diye soramayacağımdan, çok mu öfkelisiniz? diye sordum" diyorum.
Hani soru sormayacaktın, gibilerden bir bakış atıyor…
Yine karşılıklı susuyoruz…
Neredeyse bir saatin sonunda, izin istediğimde, beni kapıya geçirirken,
gülümseyerek, "Öfkeyle yaşanmaz" diyor. Bu, o sıralarda, Güney Afrika'nın
her yerinde seçim öncesi en sık kullanılan sloganlardan biriydi. Kendi
düşüncesi olarak mı söyledi, yoksa sloganı mı tekrarlıyor acaba diye düşüne
düşüne Coettzee'nin yanından ayrıldım.
Dilimde, Kavafis'in dizeleri:
"... hava karardı, barbarlar gelmedi. / Ve sınır boyundan dönen
habercilere göre, / Barbarlar diye kimseler yokmuş artık. / Peki , biz ne
yapacağız şimdi barbarlar olmadan? / Bir çeşit çözümdü onlar
sorunlarımıza..."
İşte Coettzee'yle baş başa geçen bir saatin öyküsü…
05 Ekim 2003- Cumhuriyet
Bir alegori ustası
2003 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi J. M. Coetzee,
eserlerinde alegoriyi kullanmayı seçen ve başarıyla uygulayan bir romancı.
Bu nedenle onun metni, hem kapalı ve sonlu hem de açık uçludur
05/01/2007 (609 defa okundu)
HANDE ÖĞÜT (E-mektup
|
Arşivi)
"Alegorilerin söylemek istediği tek şey, anlaşılmaz olanın anlaşılmaz
olduğudur. Bunu zaten biliriz. Oysa her gün baş etmeye uğraştığımız sorunlar
bambaşka bir iştir," der Franz Kafka. Söz etmeye çalıştığı, yalnızca metnin
içindeki unsurların metnin kendisinden çıkarılarak tüm metinleri bir alegori
olarak okumanın mümkün olduğu değil, aynı zamanda her okumanın kendi içinde
bir alegoriye dönüştüğü ve başka okumaların hedefi haline geldiğidir. Kendi
alegorisine dönüşen yapıt asla bitmez, dini, siyasi, mitolojik, kültürel
okuma biçimlerine açılır ve okuruna pek çok kapı aralar. Simgecilik,
deneyimi düşünceye, düşünceyi de bir imgeye çevirir; imge aracılığıyla
anlatılan düşünce hep devinim içinde ve ulaşılmaz kalır ve her dilde anlatım
bulmasına rağmen anlatılamaz olur.
Alegori ise deneyimi kavrama, kavramı da bir imgeye çevirir; kavram hep
tanımlanmış ve imge aracılığıyla anlatılabilir, Goethe'nin tanımıyla.
Kesinlik isteyen ve arayan bir çağın ya da toplumun edebiyattan
beklentilerine cevap vermek üzere geliştirilmiş bir yöntemdir alegori. Bir
belirlenemezlik, muğlaklık bilinci karşısında zihni aydınlatması,
tekinsizlik ve tedirginliğe panzehir sunması beklenir. Anlaşılmazı anlaşılır
kılmak, yeniden canlandırma yöntemiyle kısmen mümkündür. 2003 Nobel Edebiyat
Ödülü sahibi Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee, eserlerinde alegoriyi
kullanmayı seçen ve başarıyla uygulayan bir romancı. Bu nedenle onun metni,
hem kapalı ve sonlu, hem de açık uçludur. Sonlanır ve bir yere bağlanır ama
okuyanda daima devam eder, Kafka'nın romanları gibi.
Güney Afrika
gerçekliği
Irkçı rejimler ve kapitalizme karşı insandaki yabancılaşmayı, dönüşümü,
sinikliği ve kinizmi anlatırken bir yandan da kaçışı, kurtuluşu ve
anlamsızlığa anlam arayış çabasını gösteren Coetzee, kimi kez kafkaesk diye
adlandırdığımız sembolik ve imgesel bir yapı kurar. Kurgusal olmasına karşın
gerçekliğin izdüşümünü, tüm siyasi ve ideolojik sistemlerin alegorisini
sunar romanları. Yıllarca sulh yargıçlığı yapan bir adamın zaman içinde
değişen duyguları, kurbanlara karşı sempati beslemeye başlaması ve hapse
düşüşünü anlattığı başyapıtı Barbarları Beklerken ezen ile ezilenin bir
alegorisidir. Güney Afrikalı bir beyaz olmasına karşın Coetzee'nin orada
yaşanan ırkçı rejime içrek şiddetten bağımsız kalması, mesafe alması elbette
mümkün değildir. Hem şiddete içrek her tür uygulamadan uzaklaşmak hem de,
19. yüzyıl alegorik romancıları gibi, kapitalizme eşlik eden pozitivist
mantığın körelttiği duyguları, rasyonalizmin öngördüğü yıkıcı insan
ilişkilerini ve insanların karşı karşıya olduğu bu trajediyi okuruna
anlatmak ister. Coetzee'nin romanlarında kurduğu ikilemler, ırk ayırımı ve
sömürgeciliğin pençesindeki Güney Afrika gerçekliğinden temellenir, ama
bireyin böylesi bir toplum içindeki yabancılaşması ve umarsızlığının
derinliklerine yönelir. Bu çelişkiyi aşabilmek için alegoriyi kullanır;
olayları tarihi süreçleri içinde canlandırır ve bu alegori eserlerinde,
okurunu şok eden bir üslupla belirir. Nadine Gordimer'in (Ki Coetzee,
Gordimer'den sonra Nobel alan ikinci Güney Afrikalı edebiyatçıdır), bir
makalesinde belirttiği gibi, yazarın alegoriyi bilinçle seçmesi başka bir
şeydir, alegorinin gelip yazarı seçmesi başka şey. İlkinde kimi zaman eski
efsane, sihir ve ahlâk kökenlerinden bağlarını gevşetmiş alegori havada
kapılıverir ve hayalgücünün sığ ve sıradanlığını örtüp gizlemek ya da
anlaşılmaz bir nedenle, yazarla konusu arasına mesafe koymak için kullanır.
İkincide ise alegori, yazarca amaçlanmamış olan ama kitap yazılıp bittiğinde
onda, orada var olan bir anlam belirişidir. Coetzee'de iki biçim de görülür.
Gerçek ile kurgu arasına mesafe koyma amacıyla kullandığı alegori, yapıtına
anlamını da kazandırır.
Gordimer'in yazdığı gibi, Barbarları Beklerken adlı romanı kuzey kutbuysa,
acılar içindeki siyah yazarların slogancı kitapları güney kutbudur. Bu iki
kutup arasında yalanlardan oluşan bir dünya vardır ki işte bu dünya, Michael
K'nın yaşamı ve çağıdır.
Coeetze'ye 1983 Booker Roman Ödülü'nü kazandıran Michael K: Yaşamı ve
Yaşadığı Dönem'de, hem bedensel hem de ussal bakımdan ayrıksı bir
karakterin, anlayamadığı ve denetleyemediği koşullar karşısındaki trajik
ikilemi söz konusudur. Siyah ya da beyaz olsun, kendi çocuklarını
bağımlılara, asalaklara ve mahpuslara dönüştüren, kurban olduklarının
bilincine varmalarını önleyesiye onları sindiren Güney Afrika'nın hüznünü ve
acısını, didaktizme düşmeyen bir etikle ördüğü bu romanın kahramanı Michael
K, Franz Kafka'nın, çektikleri acının anlamını bulamayan karakterlerinin
soyundan gelir.
Cape Town'da hizmetçilik yapan bir kadının oğlu olan Michael K, yüzünde
sümüklüböcek gibi kıvrık, silinmez bir işaret ile doğar; doğduğu an
kaybedilmiş bir savaştır yaşam. Ayrıksı bedeniyle gün günden kabuğuna
çekilir, insanların yüzlerinde kendisine ilişkin gördüğü tiksinti karşısında
giderek sinikleşir ve her türlü iletişimi keserek kendisini toprağa adar.
Dostoyevski'nin sığ insanları kadar Kafka'nın Bay K'sını anımsatan, kendini
"bağırsakta uyuklayan bir parazit" olarak tanımlayan Michael K'nın büyüyüp
gelişimine roman boyunca tanıklık ederiz, ancak onun yabancılaşması tıpkı,
yabancılaşma süreci böceklikle simgelenen ve kurumuş bir böcek ölüsü olarak
süpürülünceye kadar nesneleşmesi süren Gregor Samsa'nınki kadar bitimsiz ve
acılı bir süreçtir. Sürecin bitimsizliği, metni açık uçlu kılar; ideolojinin
içinden çıkan ve insanlığın kültürel hafızasında daima yaralara neden olan
bu evrensel sorun sonlanmadığı takdirde hiçbir metin de bitmeyecektir.
Suskun
antikahramanlar
Kiniklik derecesinde sessiz, tarihi umursamayan, bir antikahramandır Michael
K. Güney Afrika'daki aparteid uygulamaları üzerine gözünü budaktan
sakınmayan, son derece duyarlı ve sert politik romanlar yazan Coetzee'nin
kahramanları ve onların hikâyeleri bu amaçtan ayrışır nedense. Örneğin
Utanç'ta, bir kız öğrencisiyle girdiği ilişki sonucu okulundan ayrılmak
zorunda kalan Profesör Lurie, kendisini savunmaktan kaçar. Oysa tümüyle
arkadaşlarından oluşan jüri bu suçu örtbas etmeye hazırdır. Lurie, suskun
kalarak yargılama olgusunun ve kabul gerçeğinin altını üstüne getirir.
Ardından bulunduğu kentten ayrılır ve tıpkı Michael K gibi bir çiftliğe
gider. Coetzee'nin roman kahramanları, herkes kadar sıradandır ama Hasan
Bülent Kahraman'ın belirttiği gibi, "bütün o iç acıtan, her şeyi bir varoluş
sorunsalı olarak irdeleyen" bu kahramanlar tepeden tırnağa politik romanlara
hizmet ederler. Evet onlar suskundurlar, bu halleriyle yürek acıtan bir
umarsızlığa sahiptirler. İşte tam da bu zamanlarda yapıt konuşmaya başlar.
Alegorinin ortaya çıktığı yerdir burası. Michael K tek bir insandır ama aynı
zamanda Güney Afrika'nın tüm siyahlarıdır; Auschwitz'in, Gulag kamplarının
ve ağır bir utanca meyyal tüm imha kamplarının tutsak kıldığı, yok ettiği
insanların ortak sesidir; bedensel farklılığı nedeniyle dışlanan tüm
ötekilerdir. Sadece ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı çıkmakla kalmayıp bu
uygulamaların uygarlığın kör noktası olduğunu gösteren Coetzee, suskun ve
çözüm önermeyen kahramanları nedeniyle eleştirilir. Ama onun tek derdi,
kendi kimliğinin, yani Batılılığın veya modern insanlığın ve öznelliğin
eleştirisini yapabilmektir. Robinson Cruose'un öyküsünü bir kadının bakış
açısından ele aldığı Düşman'da, romanın anlatıcısı, Cuma'nın dilinin
öyküsünün anlatılamaz bir öykü olduğunu söyler. Çünkü gerçek öykü dilsiz
olan Cuma'nın içine gömülüdür. Ve gerçek öykü, bir sanatın yardımıyla
Cuma'ya bir ses vermenin yolunu bulana kadar da bilinmeyecektir. Michael
K'nın sesini okur verir; onun yerine bağırmak ister. Çalışma kampındaki
arkadaşlarından birinin dediği gibi uyanmasının zamanı gelmiştir artık. Oysa
uyanmak, toprağı ekip biçmek, canlı tutmaktır Michael K için. Çünkü o bir
bahçıvandır:
"Bahçıvanlığı, en azından bahçıvanlık düşüncesini ayakta tutmaya yeterli
sayıda insan kalmalı geride. Çünkü bağ bir kez koptu mu toprak katılaşır ve
çocuklarını unutur."
Kapitalistleşmenin ardındaki uğursuz gölgeyi gören ama bu uğursuzluğu
ileteceği okurun da aynı düzenin bir parçası olduğunu bilen Coetzee, vahşi
kapitalizme karşı, toprağın sağladığı varoluşun tek kurtuluş olduğunu ortaya
koyar bu romanıyla. 'Ulusal alegori' kavramının önemli düşünürü Fredric
Jameson'ın dediği gibi, insanlar dünyanın sonunu tahayyül edebilir ama
kapitalizmin sonunu tahayyül edemez çünkü...
Türkçede J. M.
Coetzee
Düşman, çeviren: Nihal Geyran Koldaş, Adam Yayınları, 1990.
Demir Çağı, çeviren: Şamil Beştoy, Alan Yayıncılık, 1993.
Utanç, çeviren: İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2001.
Petersburglu Usta, çeviren: İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2003.
Romancının Romanı, çeviren: E. Efe Çakmak, Can Yayınları, 2004.
Barbarları Beklerken, çeviren: Dost Körpe, Can Yayınları, 2006.
Yavaş Adam, çeviren: Dost Köpre, Can Yayınları, 2006.
Michael K. Yaşamı ve Yaşadığı Dönem, çeviren: Tülin Nutku, Can
Yayınları, 2006.
|