Jasmina Khadra

Bağdat'ın Sirenleri

Jasmina Khadra



Arap Medeniyetinin İnsanlığa Armağanları (İngilizce) sayfası için tıklayınız

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

29.02.2012

 


 

Editörün Notu: İkinci Irak Savaşı sırasında bir bedevi köyü olan Kafr Karam’da kendi halinde yaşayıp giden bir aile Amerikan askerlerinin insanlık dışı saldırısına uğrar.  Bu saldırı sırasında bedevi törelerine göre bir babanın en mahrem yerlerinin gözler önüne serilmesi ile kutsal bir tabu yıkılır. "Onur" Arap dünyasının merkezinde olan, üzerine titrenen, her şeyin üstünde  tutulan bir kavramdır.  Onuru bu şekilde çiğnenen ailenin uslu, hürmetkâr delikanlısı için artık bu utancı ve kirlenmiş özsaygısını kanla temizlemekten başka bir yol yoktur.


  Yasmina Khadra: "Bağdat'ın Sirenleri"

Terörün Mantığı

Susanne von Schenck
Almancadan çeviren Mustafa Tüzel

Cezayirli yazar Yasmina Khadra nam-ı diğer Mohammed Moulesshoul, netameli konuları ele almaktan hoşlanıyor. Son yazdığı polisiye roman "Bağdat'ın Sirenleri"nde, çekingen bir gencin nasıl bir intihar eylemcisi olduğunu anlatıyor.

Beyrut, Bağdat ve Irak’ın bir çöl köyü olan Kafr Karan; Yasmina Khadra’nın yeni romanı "Bağdat'ın Sirenleri" buralarda geçiyor. Yasmina Khadra 1956 doğumlu yazar Mohammed Moulesshoul’un takma adı. Cezayir ordusunda yüksek rütbeli bir subay olan yazar, gerçek adını ancak 2000 yılında Fransa’ya iltica ettiğinde açıkladı.

Yazar, Sürükleyici yeni polisiye romanında, genç bir Iraklının öyküsünü anlatıyor. Adı verilmeyen bu ben-anlatıcının son durağı ve aynı zamanda romanın başlangıç noktası Beyrut. Genç adam, Lübnan’ın başkentinde, bir görevi yerine getirmek üzere Londra'ya uçmak için bekliyor: Düşman topraklarında gerçekleştirilecek gelmiş geçmiş en büyük harekât söz konusuydu, etkisi Eylül saldırılarından bin kat daha fazla olacaktı.

Bir teröristin biyografisi

Okur, geriye dönüşlerle, genç bir adamın nefret dolu bir insana dönüşmesini izliyor. Genç adam barışçıl bir köy olan Kafr Karan’da büyüyor, ama savaş oraya da geliyor. Bir gece ABD askerleri silah aramak için, köy sakinlerini yataklarından kaldırıyorlar. Baskın, ben-anlatıcının en temel inançlarını sarsıyor. Ailesinin onuru çiğnenmiştir. Çok gaddar olarak betimlenen "GI"ların (Amerikan askerleri) bunu anlaması mümkün değildir. Yasmina Khadra, burada iki dünyanın karşılaştığını söylüyor:

Bild:
"Bagdat'ın Sirenleri" 2007 yılında da Türkçeye çevrilmiş.  "Arap dünyasında onur, şah damarı gibidir; onursuz yaşanmaz. Yoksulun yegane serveti budur; onuru elinden alındığında, tamamen bitmiş demektir, kendisinin ve başkalarının gözünde."

Khadra romanda, intikam arayışı içindeki genç adamı "Cihadçılar" için kolay bir lokma olacağı Bağdat'a getiriyor.

Geleceği olmayan gençler
Hayal kırıklığı ve ümitsizliğin genç insanları nasıl kökten dincilerin eline düşürdüğü izleği, Khadra’nın romanı boyunca bir sürükleyici motif gibi yer alıyor. Aslında sadece bir iş, bir ev ve bir kadın düşlemişlerdi ama, gelecekleri yoktu.

Khadra, "bizde yalnızca kendilerini düşünen, yalan söyleyen ve aldatan hükümetler var. Gençler enerji ve hırs dolular, kendi ülkelerinin şekillenmesine neden katkıda bulunamadıklarını anlayamıyorlar. Kökten dincilere katılıyorlarsa, bu öncelikle siyasal bir davranıştır." Diyor

Dünyalar arasında aracı
Afganistan, İsrail, Irak – Yasmina Khadra’nın üç romanı da dünyanın sıcak noktalarında geçiyor. Yazar, kendini bir aracı olarak görüyor ve Batı'ya, Arap düşünüş tarzını anlatmak istiyor. Yazdığı romanların geçtiği ülkelere ise şimdiye kadar hiç gitmemiş, romanlarındaki yerler hayal gücünün ürünleri. Ancak, Khadra’ya göre, Cezayir’de bir asker olarak yaşadığı deneyimler, kolaylıkla öteki Arap ülkelerine de aktarılabiliyor.

Sahra çölündeki bir köyün Irak'taki Kafr Karan köyünden bir farkı yok. Yine de, Khadra'nın terörizm hakkındaki roman üçlemesi yer yer bir açıklama metni olarak öne çıkıyor. Roman kahramanları, tiyatro oyuncularının repliklerini söylemesi gibi konuşuyorlar.

Khadra'nın, roman figürlerini incelikle karakterize etmek ve onların psikolojilerine nüfuz etmek gibi güçlü yanları yok. Yazar siyasal yöne daha çok önem veriyor. Bu da merak uyandırıcı bir tarzda yazılmış kitaplarının yine de son derece güncel olmasına yol açıyor ve bazı siyasal analizlerin olabildiğince daha fazla şeyi açıklamalarını sağlıyor.

Sonunda yazar başarıya ulaşıyor: Yaklaşık yirmi dile çevrilen kitapları toplam üç milyon adet basıldı.

© Deutsche Welle 2008 /Qantara.de 2008

Yasmina Khadra; Mohamed Moulessehoul: 1955 Cezayir doğumlu Mohamed Moulessehoul, 1964 yılında askeri okula girdi. 36 yıllık askerlik yaşamından sonra 2000 yılında binbaşı rütbesiyle Cezayir ordusundan ayrıldı. Kitaplarını Yasmina Khadra takma adıyla yayımlayan Mohamed Moulessehoul'un "Bagdat'ın Sirenleri" adlı kitabı 2007 yılında Destek Yayınları'ndan çıkmış.


BÖLÜNÜK ÜLKE EDEBİYATININ ÇEVİRİSİNDE
TEMSİL NOKSANLIĞI

ASIM ÖZ

http://www.hece.com.tr/heceoyku.35.ozel.6.htm

"Cezayir vatanım, Arapça dilim, Müslümanlık dinim" Abdülhamit Bin Badis

"Cezayir'deki Fransız politikası Arap nüfusu bütünüyle yabancılaştırmış ve onları mutlak bir depersonalizasyon içinde yaşamaya mahkûm etmiştir." Frantz Fanon

"Ben, annemle Arapça konuşuyorum, kendimi Fransızca ifade edebiliyorum, bu nedenle de kitaplarımı Fransızca yazıyorum."
Asiye Cebar


"Cezayirli okurlar beni çok seviyor. Kitaplarımı Fransızca okuyorlar; çünkü kitaplarım Arapça'ya çevrilmedi. Kitaplarım Arapça hariç, Endonezya ve Malezya dillerine, Japoncaya ve diğer birçok dile çevrildi."
Yasmina Khadra


Kuzey Afrika'da Osmanlı Devleti'nin hâkimiyet alanının ulaştığı ve en son sınırının çizildiği ülke olarak Cezayir'in Türkiye ile ilişkileri, çok uzun bir ortak geçmiş nedeniyle yakın ve sıcak ama aynı zamanda uzak. Önce sıcaklıktan, sıcaklığa zemin teşkil eden hususlardan bahsedelim. İlişkilerin sıcak oluşunda Cezayir'in, Osmanlıya bağlanmasının, diğer örnekleri gibi bir sefer sonrası bağlanma olmaması etkilidir kuşkusuz.

Cezayir, kendisinden üstün güç olan İspanya'nın tehditlerine karşı koymanın zorluğu ve koruyucu lideri Barbaros Kardeşlerin isteğiyle Osmanlının gücünün doruk noktasında olduğu bir dönemde imparatorluk topraklarına bağlanmıştır. Cezayir'in hâkimi Barbaros Hayrettin'e Kaptan-ı Deryalık verilerek, onun denizcilik deneyiminden yararlanılmış; Osmanlı Devleti'nin deniz gücü Akdeniz'de en yüksek noktasına erişmiştir. Bu sayede Barbaros, düşmanları olan Avrupalı deniz filolarını etkisiz hâle getirmiştir. Osmanlıların gücünün zayıfladığı bir dönemde; Navarin'de donanmasını kaybettikten sonra, Cezayir'i Fransa'ya bırakmak zorunda kalmıştır. Fransa'nın işgali karşısında, sonuçsuz diplomatik girişimlerle Cezayir'i geri almaya çalışmıştır. Güçsüzleşen Osmanlı'dan beklenen yardım gel(e)mese de; Cezayirliler 130 yıl sürecek bir direniş içine girerek Fransız sömürgeciliğine karşı koymuştur.

Fransa'nın Cezayir'i işgal ederek giriştiği Akdeniz ve Akdeniz'de bulunan ticaret yollarını kontrol etme isteği, sonraki dönemlerde Tunus ve Fas'ı işgal etmesiyle devam ederek, Suriye, Lübnan ve Türkiye'nin güneyine kadar uzanmıştır. Fransa, Avrupa'da yaşanan endüstrileşme sonrasında kapitalist üretimin her alana yayılması ve buna bağlı hammadde ihtiyacının büyümesi nedeniyle Ortadoğu'yu sömürgeleştirmeye girişen bir devlet konumuna gelmiştir.

Cezayir'de toprakların, kolon denilen sömürge halkına dağıtılması 1833-1878 yılları arasında resmî olarak yapılmıştır. Fransa'nın Cezayir'e taşıdığı Avrupalı nüfusun Hıristiyan ve Yahudi olması ve bu din ayrılığının yerlilerle Avrupalılar arasında bizzat devlet tarafından ayırt edici bir unsur olarak kullanılması, Avrupalı ve Cezayirli yerine Fransız- Müslüman olarak ayırt edilmesine yol açmıştır. Cezayirli, kendisini bir ırk temeline dayandırmadan kendini Müslüman olarak adlandırmayı seçmiştir. Mülksüzleştirilen Cezayirliler, siyasî olarak da Fransız vatandaşı değil, Yerli Kanunu çerçevesinde tebaa denilen, yurttaşlık hakkından yararlanamayan, medenî haklardan yoksun ikinci sınıf bir duruma getirilmiştir. Yetkili makamların izni olmadan seyahat özgürlüğü, Arapça eğitim yapan okulları, kendi dillerinde yayın yapan gazeteleri yoktu. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Cezayirlilerin siyasal bilinci arttı. Emir Abdülkadir'in torunu Emir Halit öncülüğünde başlayan siyasal örgütlenmelerle gelen istekler, 1954'te silahlı mücadelenin başlangıcına kadar ulaşarak devam etmiş, bu tarihten sonra bağımsızlık için Ulusal Kurtuluş Cephesinin öncülüğünde hem siyasî hem silahlı mücadeleye dönüşmüştür. Bu mücadele edebiyatın ve insanlığın vicdanında da yankı uyandırmıştır.


Entelektüel Üçgen
Fransa'nın sömürge politikalarının acımasızlığını ve adaletsizliğini her fırsatta okuyucularıyla paylaşan Sartre, Cezayir Bağımsızlık Savaşı boyunca düşüncelerini özerk bir aydın olarak savunmaya devam etmiş ve Fransa'yı Cezayir'de işgalci ve sömürgeci olarak tanımlamış, bağımsız Cezayir fikrini benimsemiştir. Ona göre sömürgeciliği ve onun emperyal söylemini terk ederek Cezayir'in bağımsızlığı için çalışmak aynı zamanda Fransızların ırkçı ve despot anlayışlardan uzaklaşmalarını sağlayacak bir erdemdir.2 Sömürgeciliğin, politik tahakkümün ve ırkçılığın psikolojisi üzerine yazan Franz Fanon, bir doktor olarak tıp alanından hareketle yazdığı kitaplarda genelde sömürgeciliğe karşı bir başkaldırı sergilemiştir. Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nı, "sömürgeci zulmünü kırabilecek en olağanüstü savaş" olarak görmüştür. 1959 yılında, yani savaşın beşinci yılında kaleme aldığı Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi kitabında bu düşüncesini örneklerle kanıtlama yoluna gitmiştir.3 Ona göre binlerce silahsız sivilin işkence görmesine neden olan savaşın Cezayir halkı için anlamı bağımsızlık fikrinden başka bir şey değildir.

Fransa'nın bölgedeki kolonyal siyasetinin yaralı benliği olarak Albert Camus, bağımsızlık savaşı döneminde Cezayir kökenli bir Fransız olması sebebiyle konuya uzak kal(a)mamıştır. Camus, Cezayir konusunda federasyon fikrine inanan bir yazardır. İki toplumun eşit haklara sahip olacağı bir yapıyı savunmuştur. Bu amaçla ateşkesin sağlanmasını desteklemiş fakat düşündüğü ateşkes planı ya da Cezayir tasarımı ütopik olarak kalmıştır. Camus, 22 Ocak 1956 tarihli ateşkesten itibaren sessizliğe bürünmüştür. L'Expres gazetesindeki yazılarına son veren yazar, ateşkes için toplantılar düzenlediyse de Cezayirliler tarafından Fransız ve hain; Fransızlar tarafından ise Cezayirli olarak görülmekten öteye geçememiştir. Bu soyutlanma ölümüne kadar geçecek dört yıl içerisinde Cezayir'le ilgili hiçbir yazı kaleme almamasına neden olmuştur Cezayir bağımsızlık mücadelesi ise 1962 yılında zaferle sonuçlanmıştır.4 Bu mücadele zamanın İslâmcı dergilerinden Sebilürreşad ve Büyük Doğu başta olmak üzere farklı gazetelerde de büyük bir destek görmüştür.

Yaralı Kültürel Biçimleniş
O yıllardan bu yana Cezayir ile Türkiye arasında zaman zaman durgunluklar yaşansa da bozulamayacak nitelikte derin bir bağ var. Ama bu bağ Cezayir halkının Osmanlı yönetiminden hoşnutsuz olduğunu, kendi halkına karşı bir propaganda olarak sunan Fransa'yı anımsatırcasına İslâmî Cezayir söz konusu olduğunda benzer bir kara propagandayla karşılaştı doksanlı yıllar boyunca Türkiye halkı. Tabii bu karşı kara propagandadan bağımsız bir biçimde işleyen ya da işleyemeyen bir de çeviri süreci var kültürel planda. Bu çeviriler ise daha çok düşünce yoğunluklu kısmen de Cezayir'in yakın geçmişine ışık tutan siyasî çalışmalar var. Fransız kökenli ünlü Cezayirliler arasında filozof Jacques Derrida son yıllarda öne çıkan bir isim. 1905-1973 yılları arasında yaşamış olan Malik bin Nebi, Cezayir halkının sosyolojik dönüşümünde oldukça emeği geçmiş ve bu konularda önemli eserler vermiştir. Bu eserler yetmişli yıllardan itibaren Türkçeye kazandırılmış bilinç ışıklarının yanmasında epey etkili olmuştur. Yine aynı şekilde Frantz Fanon'un eserleri de bilinç ışıklarına psikiyatri, sömürgecilik vb. noktalarda oldukça önemli katkılarda bulunmuştur. Üstelik bu eserler, bir şair tarafından Türkçeye kazandırılmıştır çoğunlukla. Ama edebiyat alanında bu kadar ses getiren insanları etkileyen çeviriler yapılamamıştır ne yazık ki. Dergilerde yer edinen ve belli yıllarda yoğunlaşan ve orada kalan çeviriler kültürel kamuda dolaşamamıştır. Kuşkusuz bu, sadece çevirinin Türkçe boyutuyla ilgili değil. Daha çok Cezayir'in sömürülen kültürel biçimlenişinin getirdiği sorunlarla ilgili. Bu edebiyat ise yukarıda ana hatlarıyla ortaya koymaya çalıştığımız ve farklı boyutları da olan benlik bölünmüşlüğünü yansıtıyor. Cezayir'de sanatın güçlü kolu olarak edebiyat bu benlik bölünüklüğünü birebir yansıtıyor. Bu alanda kolonyal Fransız etkisinin oldukça fazla olduğu görülüyor. Ne Cezayirli ne de Fransız olabilen; Abdülhamit Bin Badis'in Cezayir halkının Müslüman kimliğini kaybetmemesi üzerine kurulu olan mücadelesinden uzak bir çeviri edebiyatla karşı karşıya olduğumuzu söylemek bir indirgemecilik olarak algılanmamalıdır.

Onun mücadelesi halkın Cezayirli kalmasının koşulu olarak, Arapça konuşmaları ve dinî kimliğini korumalarını esas olarak benimsemiştir. Abdülhamid Bin Badis, 1919- 1939 yılları arasında siyasal çalışmalarda, Konstantin şehrinde imamlık yanında dinî düşüncelerini benimsettiği bir öğrenci grubu oluşturmuştur. Eşsihab dergisini yayınlayarak düşüncelerini halka ulaştırmıştır. 1925 yılında El Müntekid isimli gazeteyi çıkararak. Arapça ve Arap kültürünün öğretilmesi için mücadelesini basın yoluyla yapmıştır. 1931 yılı Mayıs ayında "Cezayirli Müslüman Âlimler Cemiyeti"ni kurarak cemiyetin başkanlığını da yapmıştır. Dernek, Cemaleddin Afganî ve Muhammed Abduh'un görüşlerini savundu. Bin Badis'in geliştirdiği "Cezayir vatanım, Arapça dilim, Müslümanlık dinim" sloganı halk arasında geniş yankı uyandırdı. Abdülhamit Bin Badis, 1940'ta öldükten sonra, onun arkadaşları 1954 yılında başlayan kurtuluş savaşına katıldılar.

Modern Cezayir edebiyatı Arapça ve Fransızca arasında bölünmüş durumda olup ülkenin yakın geçmişinden etkilenmiştir. Bugün Cezayir edebiyatına baktığımızda eserlerini Fransızca kaleme alan bir çok edebiyatçı var. Hatta Medine'den Uzaklarda5 ile Aşk ve Fantazya 6 adlı eserleriyle Türk(çe) okurunun da tanıdığı çağdaş Cezayir edebiyatının önde gelen isimlerinden Asiye Cebar (Assia Gjebar), aynı zamanda "Académie Française" üyesi. Asiye Cebar, bu kitapları hakkında şunları ifade eder: "Medine'den Uzaklarda bir üçlemenin ilk kitabıydı. Benim romanlarımı yazarken çalışma önce olayların tarihine bakarım. Çünkü ben özümde bir tarihçiyim. Bunu yaparken de akademik bir çalışma yapmaya çalışmıyorum. Sadece tarihi gerçeklere bağlı kalmaya çalışıyorum ve bu kitaba başladığımda Cezayir'de dinî konular üzerinde ceza alan şiddet gören kadınlar üzerine yazdım. Kadın-erkek Cezayirde 200 bin kişiyi kaybettik.

Paris'te oturuyordum ve bu dönemler üzerine yazmak istedim ama konuya öncelikle İslâm'ın kökenlerine inerek bakmak lazım. Çünkü bu yaşanan şiddet yalnızca özünde olan değil politik olarak kullanılmasıyla ilgili olduğunu düşünüyordum. Bu nedenle Hz. Muhammed'in öldüğü yıldan başladım anlatmaya ve bütün sonraki halifeler dönemini, Hz. Ali'nin değil de Hz. Ebu Bekir'in halife olmasını; ardından bu dönem içinde gördüm ki öne çıkan otuz üç tane önemli Müslüman kadın var.

Ben, bütün bunları yaparken her şeyi kadınların gözünden anlatıyorum. Bir tarihçi olduğum için gerçek olayları öğreniyorum ve bunları öğrendikten sonra romancı hayal gücüm işin içine giriyor ve sanki o dönemde yaşayan kadınların gözünden anlatmaya çalışıyorum." "Osmanlıların boyunduruğunda yaşadı ülkem, yaklaşık 300 yıl, Fransızlar gelene kadar. Sömürgesine girdiğimiz zaman Fransızlar, kişiliğimizi bile değiştirmek istediler. O zaman Osmanlı hükümranlığında geçen sömürge dönemi özlemle hatırlandı. O nedenle ne zaman Cezayir'de Osmanlıdan bahsedilse bir nostaljiyle hatırlanır.

Türkçeye çevrilen ikinci kitabım olan Aşk ve Fantazya'da babamla olan ilişkimden çok bahsediyorum. Şundan da bahsediyorum, babam Fransız eğitimi sayesinde hoca olabildi ve Fransız dili eğitimi alabildi. Ama şunu belirtmem gerek, babam, çok büyük bir Mustafa Kemal hayranıydı. Zaten 40'lı yıllara kadar yaşayanların hepsi Mustafa Kemal hayranıdır. Tüm çocukluğumda bana Mustafa Kemal'den bahsetti, onun ne kadar ilerici ve yenilikçi olduğundan."

Kitabın başlığında geçen "Fantazya" sözcüğü Arap atlılarının yaptığı binicilik gösterilerinin ifade ediyor fakat aynı zamanda kendi kurdukları hayal aleminde yaşayan kadınların fantezilerine gönderme yapıyor. Asiye Cebar, ülkesine ve sömürgeciliğe kadınların gözünden bakarak Cezayirli kadınların belli belleğini romanlarına taşırken bilinç ve benlik yabancılaşmasını da büyük ölçüde dışa vuruyor bu sözleriyle.

Cezayir edebiyatı, genel olarak üç döneme ayrılıyor: Bağımsızlık öncesi, bağımsızlık dönemi ve 90 sonrası olmak üzere. İlk dönemde Muhammed Dib, Mouloud Feraoun, Mouloud Mammeri ve Kateeb Yaseen öne çıkıyor. İkinci dönemde Fransız işgaline karşı duran ve Cezayirlilik kimliğini öne çıkaran eserler üretilmiş. Bağımsızlık sonrasında ise sosyalist bakış açısının baskın olduğu görülüyor. 90'lı yıllarla birlikte İslâmcı yazarlar öne çıkıyor. Yaklaşık 100.000 kişinin hayatına mal olan çatışmalar, şiddetin ve kaosun kökleri ve getirdikleri sorgulanıyor. Yeni kuşak yazarlar arasında Reşid Bu Cudra (Rachid Boucera), Rachid Mimoni ve Cezayir ordusunda bir dönem binbaşı olarak görev yapan Yasmina Khadra takma adıyla yazan Muhammed Moulessehoul'u görüyoruz.7

"Her ne olursa olsun, bizim de en az Batı edebiyatı kadar güzel ve zengin sanatçılarımız var: Mısır'dan Taha Hüseyin'i, Francois Mauriac'ı, Tunus'tan Ebu El Kassam Ech-Chabbi veya Necip Mahfuz ve Cezayir'den Malek Haddad'ı, Avrupalı olup başarı vaat eden, ancak fos çıkan yazarlara tercih ederim" diyen Yasmina Khadra da eserlerini Fransızca yazıyor. Beyrut, Bağdat ve Irak'ın bir çöl köyü olan Kafr Karan'da geçen Bağdat'ın Sirenleri'nde, çekingen bir gencin nasıl bir intihar eylemcisi olduğunu anlatıyor. Hayal kırıklığı ve ümitsizliğin genç insanları nasıl kökten dincilerin eline düşürdüğü izleği yeni oryantalizmden bildiğimiz bir yaklaşım. Khadra'nın romanı boyunca bir "sürükleyici" motif gibi yer alıyor. Aslında sadece bir iş, bir ev ve bir kadın düşlemişlerdi ama, gelecekleri yoktu. Hegel'in efendisinin bakışının yani "köleyi" kendi iradesinin bir oyuncağı kılmanın onu sadece efendisinin ihtiyaçlarını giderecek uygun bir vasıta olarak görmenin bir sonucudur bu romanda işlenen.

Khadra, "Bizde yalnızca kendilerini düşünen, yalan söyleyen ve aldatan hükümetler var. Gençler enerji ve hırs dolular, kendi ülkelerinin şekillenmesine neden katkıda bulunamadıklarını anlayamıyorlar. Kökten dincilere katılıyorlarsa, bu öncelikle siyasal bir davranıştır" diyor. Bu yaklaşımları onun eserlerinde dile getirdiğini ifade ettiği "Cezayirli bakış açısının", "kızgınlığının" ve "Cezayirli umutlarının" da bir yansıması ama aynı zamanda yerel nüfusa ve onun İslâmî yönelişine karşı mütehakkim bir edayla konuşmanın da göstergesi aslında.

İbrahim Demirci'nin bir yazı ile kısmen tanıttığı Reşid Bu Cudra'yı Halep Kültür Müdürlüğü tiyatro salonunda düzenlenen etkinlikte "Fransızca yazışı konusundaki sorulardan sıkılmış gibiydi" der. Arapçaya bir çeşit aşkla bağlı olduğunu belirtirken onun "Kur'an dili" oluşunu da anan Reşid Bu Cudra ilk eserlerini neden Fransızca yazdığı sorusuna şöyle cevap verir: "Arapça benim ana dilim ama o zamanlar Cezayir'de okullarda Arapça yasaktı, biz evde özel dersler alarak öğrendik Arapçayı. Ayrıca, benim yazdığım kitapları Arap dünyasında -ne Kuzey Afrika'da, ne doğuda- kimse basmazdı!"8 Onun edebiyata ilişkin en azından gerçekçi edebiyatın siyasî araçsallığına katılmadığını biliyoruz ama dine ilişkin yaklaşımlarının ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz..

Fanon, karşılıklı tanımanın insan hayatı ve ilişkisi için gerekli olduğunu söyler. Karşılıklı tanıma olmaksızın bir kimlik, öz değer, saygınlık olamaz. Bu imkândan mahrum bırakılan kişiler lânetli bir hizmetkârlığın ve nesneliğin zindanına hapsolurlar. Türkiye ile Cezayir arasında birlikte yaşanan ortak geçmiş, müziğe de yansımış; bir türküde olduğu gibi:


"Cezayir'in yüksek olur evleri
İçindedir ağaları beyleri
Türkçe de bilmez Arapçadır dilleri
Sokakları mermer taşlı
Güzelleri hilal kaşlı
Hep bakışırlar bize karşı
Sultan Cezayir vay aman aman ...."

Ama edebiyat düzleminde bu türkünün yakıldığı zamanlardan bu yana pek bir değişiklik olmamış. Hâlâ bölünmüş benlikli yazarların birkaç kitabıyla sınırlı bir tanışıklık var. Onların ise algıladığımız çerçevede Cezayir'i temsil ettiği söylenemez. Bu yüzden Cezayir edebiyatının Türkçedeki temsil biçiminin gerçekliği sorgulanmalıdır. Sorgulama ise önce şimdinin şeyleştiriciliğini yani var olanı anlamak, eleştirmek sonra ise dönüştürmek için gerekli çabaları ortaya koymakla tamamlanabilir.-

1 Akt.Sabri Hizmetli; Bin Badis (Cezayir Bağımsızlık Mücadelesi Önderi), Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara, 1994.
2 Jean Paul Sartre, Hepimiz Katiliz, Sömürgecilik Bir Sistemdir, (Çev. Süheyla N. Kaya), İstanbul, Belge Yayınları, 1999.
3 Frantz Fanon, Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi, (Çev. Kamil Çileçöp), İstanbul, Pınar Yayınları, 2009
4 Georges-Marc Benamou, Bir Fransız Yalanı, Bir Soykırım Soruşturması Cezayir Savaşı ve Gerçekler, (Çev. Sonat Ece Kaya), İstanbul, Babıâli Kültür Yayıncılığı, 2006
5 Assıa Djebar, Medine'den Uzaklarda,Çeviren: Veysel Uysal, İstanbul,Cep Kitaplar,1992
6 Asiye Cebar, Aşk ve Fantazya, Çevirmen: Ayşegül Sönmezay, İstanbul, Can Yayınları,2003.
7 Yasmina Khadra; Mohamed Moulessehoul: 1955 Cezayir doğumlu Mohamed Moulessehoul, 1964 yılında askeri okula girdi. 36 yıllık askerlik yaşamından sonra 2000 yılında binbaşı rütbesiyle Cezayir ordusundan ayrıldı. Kitaplarını Yasmina Khadra takma adıyla yayımlayan Mohamed Moulessehoul'un "Bağdat'ın Sirenleri" adlı kitabı 2007 yılında Destek Yayınları'ndan çıktı.
8 İbrahim Demirci, "Cezayir'den Bir Romancı: Reşid Bu Cudra" Hece 146.sayı



-YASMINA KHADRA-

10 Ocak 19551e Kenadsa Cezayir'de doğdu. 1964'te babası tarafından askeri okula gönderildi. 1973 yılında ilk hikaye kitabı "Houria"yı tamamladı ancak bu eseri 11 yıl sonra yayınlandı. 1975'te Cherchell Askeri Akademisi'ne girdi. 2000 yılında 36 yıllık askeri yaşamdan sonra, orduyu binbaşı rütbesiyle terk etti ve kendini edebiyata adadı. Yasmina Khadra'nın kadın kimliğinin arkasında aslında bir erkek bulunmaktadır. Gerçek adı Mohamed Moulessehoul olan Khadra'nın geçmişteki askeri kariyeri ve köktendinci muhalefete eleştirel yaklaşımı . adını değiştirmesinde önemli rol oynadı.

Romanları 14 dile çevrildi ve 25 ayrı ülkede yayınlandı. 2003 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Güney Afrikalı J. M Coetzee'nin, günümüzün en önemli yazarlarından biri olarak tanımladığı Yasmina Khadra, örnek aldığı ustaların, Camus, Nietzsche ve Nazım Hikmet olduğunu dile getirmektedir.

 

 

Arap kültürünün medeniyete katkılarını  içeren İngilizce bir metni aşağıda sunuyoruz.

A is for Arabs

From algebra and coffee to guitars, optics and universities -- an alphabetical reminder of what the West owes to the People of the Crescent Moon. BY GEORGE RAFAEL

TOPICS:RELIGION, ISLAM, BOOKS
Even before Sept. 11 forced the West to face the cultural friction between it and the Arab/Islamic world, there was an unwarranted sense of superiority. The renowned Italian journalist and interviewer Oriana Fallaci wrote Arab culture off as a few interesting architectural flourishes and the Quran. Apparently, it’s easy to forget that history is cyclical and the roles were once reversed. A millennium ago, while the West was shrouded in darkness, Islam enjoyed a golden age. Lighting in the streets of Cordoba when London was a barbarous pit; religious tolerance in Toledo while pogroms raged from York to Vienna. As custodians of our classical legacy, Arabs were midwives to our Renaissance. Their influence, however alien it might seem, has always been with us, whether it’s a cup of steaming hot Joe or the algorithms in computer programs. A little magnanimity is called for.

A is for algebra
From “al-jabr,” Arabic for “restoration,” itself a transliteration of a Latin term, and just one of many contributions Arab mathematicians have made to the “Queen of Sciences.” Al-Khwarizmi (c.780-c.850), the chief librarian of the observatory, research center and library called the House of Wisdom in Baghdad, was the man responsible for making my life miserable at school. The motivation behind his treatise, “Hisab al-jabr w’al-muqabala” (“Calculation by Restoration and Reduction”: widely used up to the 17th century), which covers linear and quadratic equations, was to solve trade imbalances, inheritance questions and problems arising from land surveyance and allocation. In passing, he also introduced into common usage our present numerical system, which replaced the old, cumbersome Roman one. Al-Karaji of Baghdad (953-c.1029), founder of a highly influential school of algebraic thought, defined higher powers and their reciprocals in his “al-Fakhri” and showed how to find their products. He also looked at polynomials and gave the rule for expanding a binomial, anticipating Pascal’s triangle by more than six centuries. Arab syntheses of Babylonian, Indian and Greek concepts also led to important developments in arithmetic, trigonometry (the algorithm, for instance, thanks to al-Khwarizmi) and spherical geometry.

devamı için lütfen tıklayınız.


Bağdat'ın Sirenleri kitabında ünlü Arap müzisyeni Feyruz'un bestesinin kaynağı olan Arap Filozofu Halil Cibran'ın ünlü şiirini aşağıda sunuyoruz.

youtube videosu aşağıdaki adrestedir.

http://www.youtube.com/watch?v=uEXkWCtymeY

A'tini Al-Nay
Give Me The Flute (ney)

Give me the flute, and sing
immortality lies in a song
and even after we've perished
the flute continues to lament
have you taken refuge in the woods
away from places like me
followed streams on their courses
and climbed up the rocks.
Did you ever bathe in a perfume
and dry yourself with a light
drink the dawn as wine
rarefied in goblets of ether
give me the flute then and sing
the best of prayer is song
and even when life perishes
the flute continues to lament
have you spent an evening
as I have done
among vines
where the golden candelabra
clusters hang down
did you sleep on the grass at night
and let space be your blanket
abstaining from all that will come
forgetful of all that has passed
give the flute then and sing
in singing is Justice for the heart
and even after every guilt
has perished
the flute continues to lament
give the flute
and sing
forget illness and its cure
people are nothing but lines
which are scribbled on water.

Üçüncü dünya romanının sorunu

16/09/2011

Yasmina Khadra Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nın haklılılığını çok iyi anlatmış, ama bu geçmişte kalmış ve meşruiyetini zaten kazanmış bir süreç. Sorun günümüzdeki isyanların yorumlanmasında...

Yasmina Khadra

A.ÖMER TÜRKEŞ

http://www.radikal.com.tr

‘Günün Geceye Borcu’ başlamadan biten büyük bir aşkın, dostlukların, düşmanlıkların, yitirilişlerin, acıların, pişmanlıkların ve bunlara yol açan savaşın; kısaca özetlemek gerekirse Cezayir’in romanı. Romanı okurken Jameson’un şu tartışmalı tespiti hiç düşmeyecek aklınızdan; üçüncü dünyalı yazarların romanlarında “bireysel kahramanın kaderi, daima, üçüncü dünya kültür ve toplumunda mücadele veren kamunun alegorik temsili”dir. Yasmina Khadra’nın yeni romanındaki Fransız kadın ile Cezayirli adam arasındaki tutkulu ve dramatik aşk hikâyesi de son tahlilde, Cezayirliler için Kuzey-Güney, bizim için Doğu-Batı, aslında sömürgecilerle sömürenler, gelişmişlerle az gelişmişler arasındaki çatışmanın metaforu olarak okunabilir.

Yasmina Khadra, Cezayirli yazar Mohammed Moulessehoul’un takma ismi. 1955 doğumlu Moulessehoul, Cezayir ordusunda subaylık yaparken kaleme aldığı romanlarında, askeri sansüre takılmamak için karısının ismini kullanmış. Bu isimle yayımlanan romanları Cezayir’de ses getirmesine rağmen 2001’de ülkesini terk ederek Fransa’ya yerleşen Moulessehoul, kimliğini açıklamakla birlikte takma ismini kullanmayı sürdürüyor.

‘Saldırı’, ‘Kabil’in Kırlangıçları’, ‘Bağdat’ın Sirenleri’ gibi tanınmış ve ödüle değer bulunmuş romanlarında Filistin, Afganistan, Irak gibi ülkelerde Müslüman dünyası ile Batı arasındaki çatışmaları konu edinen Moulessehoul, ilk kez 2007 yılında ‘Bağdat’ın Sirenleri’ ile  Türkçeleştirilmişti.

Cezayir’in dramı

Küçük bir çocuğun –Yunus’un- bakış açısıyla kesif bir yoksulluk ve umutsuzluk tasvirleriyle -1920’li yıllarda- başlıyor hikâye. Verimsiz topraklarını ekip biçerek aileyi geçindirmeye çalışan babaları o yılki mahsulü bir sabotaj sonucu kaybedince çaresiz kalarak topraklarını üç kuruş paraya satıp şehre göç etmeye karar veriyor. Ancak Oran’a geldiklerinde işler hiç de umdukları gibi çıkmayacaktır. Şehrin varoşlarında, yıkık dökük evlerden müteşekkil bir mahalleye yerleşirler. Sefalet dipsiz bir kuyu gibidir bu mahallede. Baba bütün çırpınmalarına rağmen ailesini geçindirmeyi başaramayınca Yunus’u –Fransız bir kadınla evlendiği için reddettiği- eczacı abisinin evine yollar. Amcası ve onun Fransız karısı tarafından sevgiyle karşılanan, Fransız çocukların gittiği iyi bir okula gönderilen Yunus kötü kaderinden kurtulmuştur. Ne var ki annesi, babası ve kız kardeşinden ayrılmış olmanın acısını unutmayacaktır.

Çok okuyan, Cezayir halkının özgürlük mücadelesine ve Cezayir’de kurulacak adaletli bir düzene inanan, bu amaçla evinde toplantılar düzenleyen entelektüel bir adamdır amca. Ama eylem adamı hiç değildir. Faaliyetleri nedeniyle göz altına alınıp işkence görmeyi, salıverildiğinde arkadaşları tarafından kuşkulu hale gelmesini kaldıramaz. Eczaneyi satıp kentin yakınlarındaki bir kasabaya taşınırlar. Bağları ve şarapları ile meşhur Rio Salado’ya, “muhteşem sömürge köy”üne. Bu seferki göç, kasabasının pastoral kır manzarasının da yardımıyla küçük çocuğun neşesi yerine gelecektir. Yunus yerine Jonas ismini kullansa da Cezayirli Müslüman kimliğini unutmayan ama Fransız tarafında yaşayan Yunus, ilk zamanlar biraz zorluk çekmekle birlikte Rio Salado’da sağlam dostlar edinir.

Ve yıllar hızla akmaya başlayar. Çocukluk çağı biter, ilk aşklar, ilk cinsellikler yaşanırken Avrupa’da patlayan savaş Cezayir’e kadar taşınır. Avrupa’da savaşın sona ermesini kutlarken yeni bir felaketle karşılaşacaktı Cezayir halkı; “Ve 8 Mayıs 1945 günü gelip çatmıştı. Tüm gezegende insanlar bir kâbusun sona ermesini kutlarken, Cezayir’de salgın hastalık kadar acımasız, kıyamet günü kadar kıyıcı yeni bir kâbus başlamıştı. Halk şenlikleri trajediye dönüşüyordu. Rio Salado’nun hemen yakınında bulunan Ayn Temuşent’te düzenlenen Cezayir için bağımsızlık yürüyüşü, güvenlik güçleri tarafından bastırılmıştı. Mostagenem’deki çatışmalar çevredeki yerleşim birimlerine de sıçramıştı. Ama Aurès ve Kuzey Constantinois bölgelerinde vahşet doruk noktasına ulaşmış, binlerce Müslüman, milis güçlerine dönüştürülmüş askeri birliklerin desteklediği güvenlik güçleri tarafından katledilmişti.”

Cezayirlilerle Fransızlar arasında giderilmesi imkânsız bir kinin aktığı bu karanlık zamanlarda başlar Emilie ve Yunus arasındaki aşk. Kızın annesi ile yaşadığı bir gecelik macera ve ona verdiği söz nedeniyle, bütün yalvarmalarına rağmen Emilie’den uzak duran Yunus “yüzünü” kaybetmiştir. Kaybolan aidiyet duygusudur. Bağımsızlık savaşı başladığında ne Cezayirli ne Fransız hisseder kendisini. Olayları pasif bir gözlemci gibi izleyen Yunus, arkadaşlarının ve komşularının teker teker Cezayir’i terk edişlerinin acısını duyacak, kaybettiği aşkını unutmayacaktır...


İki kültür arasında

Küçük bir çocuğun ürkek ve şaşkın zihninden aktarılan parçalarla başlayan roman 80yaşındaki bir adamın yorgun ve hüzünlü anlatımıyla noktalanırken hem hikâyedeki eksik kalan yerleri dolduruyor hem de umut dolu bir mesaj gönderiyor Khadra.
Bir çocuğun çağını gözleyerek büyümesini anlatan ‘Günün Geceye Borcu’ –eskilerden kalma deyişle- “acıklı” bir roman. En sondaki umut mesajının bile kurtaramadığı dehşet ve düşmanlık sahneleri, delikanlılık çağlarındaki neşenin üzerini hüzün perdesiyle örtmüş. Hızla akan yıllar arasından çekip alınan sahneler çocukluk coşkusu, neşesi eksik bir ‘Amorcord’ tadında. Coşkusu, neşesi eksik ama acı duygusu hiç eksik değil. Üstelik bu duyguyu da hiç abartmadan çok iyi ifade etmiş yazar. Karakteristik anları ve ayrıntıları yakalamış, Yunus ve Jonas kimlikleri arasında sıkışmış genç bir adamın melankolik ruh haline uygun tasvirlerle aktarmış.
Emilie ve Jonas arasındaki aşkın imkânsızlığı kadar roman kahramanının isminin seçimi de kuşkusuz metaforik. Doğrusu yerini bulan metaforlar. Ancak günümüz edebiyatında üçüncü dünya ükelerinin Batı okuyucularına sunumu için sanki olmazsa olmaza dönüşen metaforlar bunlar. Cezayirli, Pakistanlı, Afgan, Türk, Trinidatlı, Jamaikalı ya da kendisine Batı’da bir yer sağlamak için uğraş veren herhangi bir üçüncü dünya ülkesi yazarının ülkesindeki kültürler çatışmasından, iki kültür arasında sıkışmışlıktan, çokkültürlülükten bahis açıp radikal akımlardan şikâyetlenmekten ve dostluk mesajları vermekten başka bir seçeneği yok gibi görünüyor. Batı “ötekilerden” kendisine uygun konular ve temalar bekliyor. Nitekim Yasmina Khadra, 2004 yılında, Newsweek tarafından “bugün Cezayir’deki şiddete bir anlam verecek yeteneğe sahip ender yazarlardan biri” olarak gösterilmiş. Aslındaki buradaki cümlede Cezayir’deki şiddeti anlamlandıran Newsweek dergisinin kendisi. Khadra’nın yaptığı onların verdiği anlamı doğrulamak.

Edward Said ‘Kültür ve Emperyalizm’ adlı incelemesinde üçüncü dünya vatandaşı olan bizlere, doğulu kimliklerimizden neden utandığımızı, batılı kimliklerimizin nasıl oluştuğunu anlamak bakımından heyecan verici kanıtlar sunmuştu. Gerçekten de her kültür, daha derinlemesine egemen olmak ya da bir biçimde denetim altında tutmak istediği yabancı kültürlere ilişkin tasavvurlar oluşturmak eğilimindedir. Batı kendi sorunlarını evrensel sorunlar olarak sunarken, kültürlerinin zenginliği ve emperyal dönemle birlikte evrenselleşmesi, bu tutumlarını haklıymış gibi gösterebiliyor ve birçok Doğulu aydın ve yazarı, kendi ülkelerinde Batı’nın sorunlarıyla benzer sorunlar aramaya itiyor. Kültürel kimliklerin oluşmasında bu tasavvurların büyük rolü var (mesela, geçmişte Yunanlı olmanın her zaman Barbarların varlığını, bugün Batılı olmanın ise Afrikalıların ve Doğuluların varlığını, gerektirmesi gibi). Batı’nın üçüncü dünya ülkelerine ve İslami yönetimlere ilişkin fundemantalizm ve terörizm anlatıları, bugünkü emperyal kültürün savunma refleksi olarak iş görürken, “biz”i haklı bir öfke ve savunma duygusuyla doldurup “öteki”ni uygarlığı ve yaşam tarzımızı yıkıcı düşmanlar olarak görüyor. Hakkını yemeyelim; Yasmina Khadra Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın haklılılığını çok iyi anlatmış, ama bu geçmişte kalmış ve meşruiyetini zaten kazanmış bir süreç. Sorun günümüzdeki isyanların yorumlanmasında...


GÜNÜN GECEYE BORCU
Yasmina Khadra

Komşunun çığlıkları

Avrupa'ya göçen bir Arap aydını olan Yasmina Khadra, 'Bağdat'ın Sirenleri' adını verdiği yeni kitabında çığlıkları sözcüklere dönüştürerek, okurun yüreğine sesleniyor...

http://www.radikal.com.tr
23/02/2007

DEVRİM ŞAHİNOĞLU

Fransız kitap dergisi Lire'in, 2006 yılında Avrupa'da basılan en iyi kitap olarak seçtiği Bağdat'ın Sirenleri okurla buluştu. Eserleri on dört dile çevrilen ve yirmi beş ayrı ülkede yayımlanan Yasmina Khadra, insanlığın zaferi için usanmadan çağdaş militan tarihi araştırıyor. Kâbil Kırlangıçları ve Saldırı'dan sonra Bağdat'ın Sirenleri, yazarın, Doğu ile Batı arasındaki sağır diyaloğunu kutsadığı üç perdelik oyunun son bölümü.

Her gün gazeteyi elimize aldığımızda, televizyonu açtığımızda, komşumuz Irak'ta olanlara tanık oluyoruz. Yine her gün artık kanıksadığımız, "Bugün Irak'taki saldırıda 100 kişi öldü" haberlerini takip ediyoruz. İnsan bir yakınını kaybettiğinde günlerce yaşamın anlamını tartışır içinde. Oysa Irak'ta her gün yüz kişi ölüyor. Çığlıklar, hüzünleri bastırıyor. Haberler ve birbiri ardına yayımlanan kitaplar, Irak'ta politik duruma kilitlenmiş durumda. Ya hissedilenler? Bir şairin, romancının, müzisyenin ya da ressamın gözüyle olup bitenler? Yasmina Khadra, yeni kitabı Bağdat'ın Sirenleri'nde çığlıkları sözcüklere dönüştürerek, okurun yüreğine sesleniyor...

Efsanelere göre sirenler büyülü şarkıları ile gemicileri etkisi altına alan ve gemilerinin kayalıklara çarpıp batmasına sebep olan perilerdir. Parthenope ise Odysseia efsanesinde adı geçen sirendir. Odysseus çok zeki bir adamdır. Sirenlerin tehlikeli olduğunu bilir. Bu yüzden tüm gemi mürettebatının kulaklarını balmumundan tıkaçlarla tıkar. Ama sirenlerin şarkılarını da merak etmektedir. Daha önce sirenlerin şarkılarını dinleyip de yaşamayı başaran bir insanoğlu olmamıştır. Bu yüzden kendisini geminin direğine bağlatır. Doya doya şarkıyı dinleyebilmek ama kendisinin ve adamlarının ölümüne sebep olmamak için.

Batı'nın kirlenmişliği

Parthenope usul usul gemiye yaklaşıp şarkısını söylemeye başlar. Ama gemi rotasından çıkmadan yoluna devam eder. Bu sırada gemicilerin kulaklarını tıkadığını fark eder. Üstelik direkte, onu büyük bir zevkle dinleyen bağlanmış bir adam görür. Bu Parthenope'u çok öfkelendirir. Nasıl olur da bir insanoğlu ondan daha zeki olup onu bu kadar aşağılayabilir? Kendisini denize atıp gururundan intihar eder.... Belki de Khadra'nın Bağdat'ının sirenleri ile Odysseia'daki sirenler aynı güzel şarkıları söylüyorlar. Bir solukta okunan kitapta aslında bunun işaretleri de veriliyor.

Yasmina Khadra, 10 Ocak 1955'te Kenadsa Cezayir'de doğdu. 1964'te babası tarafından askeri okula gönderildi. 1973 yılında ilk hikâye kitabı Houria'yı tamamladı ancak bu eseri on bir yıl sonra yayımlandı. 1975'te Cherchell Askeri Akademisi'ne girdi. 2000 yılında otuz altı yıllık askeri yaşamdan sonra, orduyu binbaşı rütbesiyle terk etti ve kendini edebiyata adadı. Yasmina Khadra'nın kadın kimliğinin arkasında aslında bir erkek bulunuyor. Gerçek adı Mohamed Moulessehoul olan Khadra'nın geçmişteki askeri kariyeri ve köktendinci muhalefete eleştirel yaklaşımı adını değiştirmesinde önemli rol oynuyor.

2003 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Güney Afrikalı J. M Coetzee'nin, günümüzün en önemli yazarlarından biri olarak tanımladığı Yasmina Khadra, örnek aldığı ustaların, Camus, Nâzım Hikmet ve Nietzsche olduğunu dile getiriyor.

Bağdat'ı ve işgali inceleyen bir isim Khadra. Fransa'da yaşıyor ancak onun 'içerden' olması romanını daha bir anlamlı kılıyor. Özellikle Avrupa'ya göçen bir Arap aydını ile, Batı'nın kirlenmişliğini gören ve ülkesine geri dönerek direnişi destekleyen aydın arasındaki tartışma bugün ülkemizde yaşanan tartışmalara da ışık tutuyor. Batılı bir aydın gözüyle bakışın yanı sıra Doğu'nun kültürünü de yaşayan bir roman Bağdat'ın Sirenleri...

Kitabın finalini ise herkes kendince yorumlayacak. Kimimiz hâlâ balmumu dökerken kulaklarımıza, kimimiz direğe bağlayıp kendimizi sirenlerin şarkılarını dinleyeceğiz. 


2006 YILINDA AVRUPA'DA BASILAN EN İYİ KİTAP

http://www.beyazadam.com

"Oyun başladı, yazgı yazıldı. Babam sırtüstü düştü, yoksul fanilası yüzüne kapanmıştı; zayıf karnı, ölü balık karnı gibi griydi... Ailenin onuru yerlerde sürünürken, görmemem gereken şeyi, onurlu, saygıdeğer bir oğlun, eski bir Bedevi'nin asla görmemesi gereken şeyi gördüm. O gevşemiş, porsumuş, alçaltıcı şeyi gördüm; yasak, tabu alanı: Babamın penisi... Söylenecek söz kalmadı artık! Gerisi hiçlik, sonsuz bir boşluk, bitmeyen bir düşüş, yokluk..."

Eserleri 14 dile çevrilen ve 25 ayrı ülkede yayınlanan Yasmina Khadra, usanmadan insanlığın zaferi için çağdaş militan tarihi araştırıyor. Kabil Kırlangıçları ve Saldırı'dan sonra Bağdat'ın Sirenleri, yazarın, Doğu ile Batı arasındaki sağır diyaloguna kutsadığı üç perdelik oyunun son bölümü.

"...KOMŞUNUN ÇIĞLIKLARINA KAPINI KAPATIRSAN, ÇIĞLIKLAR PENCEREDEN ULAŞIR SANA"


Irak: Gerçeklerin dünyasına hoşgeldiniz!

http://arsiv.kultur.sabah.com.tr

22 Mart 2007

Kurgunun gerçeğe dönüştüğü 'an'da yazarın kalemi nasıl çalışır? Eserlerinde Yasmina Khadra adını kullanan Mohammed Moulessehoul, Bağdat'ın Sirenleri'yle gerçeği sorgulamada çağının sorumluluğunu yerine getiriyor IRAK:.

Yer, Irak. Tarih 2007

Bağdat'ın Sirenleri kitabın kahramanlarından kuzen Kadem'im sözüdür. Yazar; Kadem, kitabın kahramanı ve diğerlerinin Irak'ın Kafr Karam bölgesinde yaşadığını düşünür. Sayfalarda anlatılan her 'an', -biz o sayfaları okurken- yaşanmaya devam eder. Irak ateşler içinde yanmakta ve pek çok masumu da beraberinde yakmaktadır. Ölüm, Beyrut, Bağdat ve tüm Irak sokaklarının yerlisidir artık. Kafr Karam ise sakindir. Halkın vicdanı ve ruhu, işgalin aşağılayıcı duygularını barındırsa da bir şey yapamamanın acısı hakimdir, Kafr Karam'ın evlerinde, sokaklarında. Çölün açıklarında kaybolmuş bir köydür Kafr Karam. Genç kahramanız da sakindir köyü gibi. Oysa kaderi -ya da Khadrafarklı bir yol çizecektir ona. Yolun seyircisi olan
bizler ise bir yandan genç kahramanımıza kulak verirken bir yandan da yazarın sesini dinleriz. Kitabında bugünün tarihini yazan Yasmina Khadra'nın analizleri, savaşı, Irak halkını, işgalcileri ve tüm dünyayı 'doğru', 'yanlış', 'haklı' ve 'haksız' seçeneklerinde sorgular. Yansız bir bakışa sahiptir Khadra. Kitabı ilginç ve etkileyici kılan da budur. Kitapta herkes konuşur; acımasız, hırçın bir diller ordusu... "Burada insan bir şeye parmak bastığında ne olduğundan tam olarak emin olmaz. Beyrut, sürgülenmiş bir sorun..." Kahramanın acımasız eleştirilerinden sadece biri. Üstelik hüküm daha da acı: "Sandıklar boşsa Arap, komplolar paralıysa Batılı'dırlar...." Beyrut'tadır. Bir görevi vardır. İntikam almak. Acıyı, başka ölümler yaratarak yok etmeye çalışmak!

Öldürüyor, ölüyorsun...

Khadra'nın yapmaya çalıştığı bir şey var, bu kitabın en başından sonuna kadar açık bir dil, ustalıkla seçilen kahramanlar, sorgulamalar ve önerilerle oldukça belirgin. İşaret edilen ana nokta savaşın sorgulanmasının yanında, bu topraklarda yetişenlerin tutumları, bölgenin tarihsel sorunları ve bugüne dek bu sorunlar için neler yapıldığı ya da yapılmadığı... Kitapta gerçekleri kurgusal bir yapı destekliyor. Irak'ta yaşayan onlarca genç adamdan yalnızca biri bizim kahramanımız. Bu genç adamın başına gelenler durmadan, sürekli başkalarının başına gelmeye devam ediyor. Kitabın hemen başında etkileyici bir konuşmaya tanık oluyoruz. Konuşanlar genç kahramanımız ve Irak'ın önde gelen savaş kahramanlarından biri. "Aydınlarımız, savaşımızda bir araya gelselerdi iyi olurdu," diyor genç adam. "Sence bu mümkün müdür?" "Korkarım yığınlar halinde birleşmeleri olanaksız," diyor Dr. Celal. "Ama
kuşkusuz bir kısmı birleşebilir. Batıdan hiçbir beklentimiz yok artık. Aydınlarımız sonunda gerçeği kabul edecekler. Batı yalnız kendini sever. Kendini düşünür. Bize sırık uzattığında bunu olta iğnesi olarak kullanır. Bizimle oynar, bizi bizimkilere karşı kışkırtır ve kafalarımızın bedelini ödeyince, bizi gizli çekmecelere dizer ve unutur." Kendine, Irak haklına karşı gerçekçi, bir o kadar da acımasız... Irak'ta ve kitapta anlatılanlar ve yaşananlar ne yazık ki sadece bu kadar değil! Köktendinci muhalefete eleştirel yaklaşımı dolayısıyla adını değiştirmek zorunda kalan Mohammed Moulessehoul, eserlerinde Yasmina Khadra adını kullanıyor. 36 yıl asker olarak görev yapan Khadra, orduyu binbaşı rütbesiyle terk etti ve kendini edebiyata adadı.
İlk hikâye kitabı 1984 yılında yayımlanan yazarın romanları 14 dile çevrildi. Kabil Kırlangıçları ve Saldırı isimli kitapları da Türkçe'ye çevrilen Khadra'ın Bağdat'ın Sirenleri adını verdiği kitabı 2006 yılında Fransız kitap dergisi Lire tarafından Avrupa'da yayımlanan 'en iyi kitap' seçildi. Bağdat'ın Sirenleri'nde Doğu ile Batı arasındaki belirsiz diyaloğu bir kez daha gözler önüne seren yazar, Bağdat ve işgalini 'içerden' bir göz olarak inceliyor.

>

Valid HTML 4.01 Transitional