
Kayıp Güvercin Kuşu ve
Asude Bir Bahar Ülkesi
Deniz Şarman
“Pek çok
İstanbul Ermenisi var Kaliforniya’da. Sende gelebilirsin. Sana ve ailene
yardım etmek için can atacak geniş bir Ermeni cemaati var.”
Adam bu sefer
kahkaha atmadı. Onun yerine buruk bir tebessüm yayıldı suratına.
“Böyle bir şeyi neden
isteyeyim ki sevgili Armanuş? Burası benim şehrim. İstanbul’da doğdum burada
büyüdüm. Ailemin bu şehirdeki tarihi en azından 5oo yıl geriye gidiyor.
İstanbullu Ermeniler İstanbul’a aittir. İstanbullu Türkler, Kürtler, Rumlar
ve Yahudiler gibi. Bir zamanlar birlikte yaşamayı başarmıştık, sonra
çok kötü çuvalladık. Şimdi tekrar öğrenmeliyiz kozmopolitliği. Bir daha
çuvallama şansımız yok.
(Elif Şafak/ Baba Ve Piç,
sayfa:260)
Yukarıdaki bu bölüm son derece can alıcı bir soruna getirilen harika birer
çözüm gibi görülüyor. Üstelikte daha önce bunu başarmış tekrar başarmaya
gönüllü, genç, dinamik ve daha iyi eğitilmiş daha hoş görülü pırıl pırıl bir
nesil için. Bu elbette başarılabilecek çok olumlu bir çözüm. Ne mutlu Elif
Şafak’a ki, genç kozmopolit nesilin safiyane, barışçıl, akıllıca gelişen
dimağının ürettiği bu güzel dileği dile getirebiliyor. Tabii nar meyvesi
olgunlaştığı zaman ortasından yarılıp ayrılır. Bu onun oluşumunun doğal bir
sonucudur. Ama taneler her zaman saçılıp dört bir yana dağılmaz. Ağaçta
yarılıp dağılanlar da vardır elbet. Ama ortadan ikiye ayırdığımız zaman bir
tabakta toplanıp değerlendirilirler. Suyu sıkılıp çok faydalı bir içecek
olurlar. Bu içeceğin içinde nar tanecikleri yoktur artık. Narın özü
karışımı, en faydalı hali vardır. Kitapta geçen ebru sanatı da böyle bir
şeydir. Damlatılan değişik renklerin çok ahenkli bir akış içinde birbirine
karışmasıdır ebru. Bizlerin kültürünü ebru sanatı temsil eder. Dağılan nar
taneleri değil. Usta bir kuyumcunun bir araya getirdiği nar taneciklerinden
oluşan o güzel broşta bizim kültürümüzü temsil eder. Bu broş,
“Nar şeklinde zarif mi
zarif altın tellerle inceden inceye işlenmiş, ortasından yarılmış, içinde
kırmızı yakuttan nar taneleri ışıldayan bir broş” (Baba ve Piç s:231)
Roman boyunca bu
sembol meyveler, nefis lezzetleri meydana getiren malzemeler, tatlar, güzel
kokular, bölüm başlıklarını oluşturuyor. Aynı zamanda Ermenilerle müşterek
olan kültürümüzü, mutfağımızı sembolize ediyor. Bizler birlikte çok güzel
lezzetleri tattık. Müşterek mutfağımızın o eşsiz tatlarının zevkine
varırken, bazen de ağlayarak, acı çekerek yedik bu güzel yemekleri.
Hayatlarımız, zevklerimiz, acılarımız hep müşterekti. Birlikte tezatları
yaşadık. Bölüm başlıklarının o özel tatları, (tarçın, badem, kuru üzüm,
incir, gül suyu vs), hem ıstırabı hem hazzı, bir araya getirmek için çok
ustaca kullanılmış.
Müşterek
acıları, sevinçleri, müşterek tatları, hazları vardı bu insanların….
Müşterek sevgileri vardı….Müşterek hüzün hikayeleri vardı…., müşterek sevgi
hikayeleri vardı…..
“Kimindi hikayeler,
anlatanın mı?, yaşayanın mı?, devralanın mı? Söz ki kutsaldı. Söz ki salt
“kün”demekle koskoca kainatı ve dahi insanı oldurmuştu, peki söze dökülen
hakikatler kimin malıydı? Hikayelerin sahipleri var mıydı?( s:336)
Kimindi
hüzünler, tatlar…Sadece bir tarafın mıydı?
12.12.2006 Deniz Şarman
http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Book.asp?ID=1930
Hande Öğüt, “Hafızanın kapılarını kırmak”, Radikal kitap Eki, 10 Mart
2006
"Allah-û Teâlâ insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından
ve onları Adem'den vücuda, yokluktan varoluşa çıkardığından beri insanlar
hep birer yolcu olmuşlardır. Bu yolculuklarını ancak ya cennete ya da
cehenneme vardıklarında bırakabilirler." İbn Arabî'nin Nurlar Risâlesi'nde
işaret ettiği bu görüş, Elif Şafak'ın yazınının da orijini olarak kabul
edilebilir. Doğumda başlayıp ölümde biten bir süreç ise bedenin dirimi;
insanoğlunun hayatı bir eşiktir, kaos ile kozmos arasındaki. Bir araftan
ibarettir yaşamlarımız; yazılanın vücut bulduğu simgesel bir bekleme odası,
yazgının çekildiği bir çilehane...
Göçebelik, kimliksizlik, belleksizlik, varlıkla yokluk, iç ve dış,
hayat ve ölüm, dolu ile boş, yerlilik, yabancılık, zıtların benzerliği,
bölünmedeki bütünlük, birlik ve parçalanma kavramları halesinde eserlerini
ören ve göçebe ruhunu karakterlerine yansıtan Elif Şafak; kozmopolit,
heterojen, çokboyutlu bir dünya arayışıyla, romanları boyunca ara dünyaların
keşfinde, akılcılığın aralarına güven verici sınırlar koyarak aralarından su
bile sızmasını istemediğimiz gerçeklerin iç içe geçmiş ve birbirine karışmış
(ebru modeli) olduğu bir 'araf' üzerine bina ediyor yeni romanı
Baba ve
Piç'i de. Çok çağrışımlı, müstehzi metaforlarla temellendirilmiş,
acımasız ironilerle çağrışımsallaştırılmış, farklı okumalara açılan bir
roman
Baba ve
Piç; hafızaya, unutulanlara, hatırlananlara, gizlere, suskunluğa,
sırlara dair bir kuşak romanı; Türkiye'deki milliyetçi ve cinsiyetçi
ideolojiye neşter savuran sivri dilli bir anlatı...
Bir doğumla başlayıp bir ölümle sonlanan romanda, teklifle mükellef
kılınan pek çok yolcu var yine. Batı hayranlığı ile zenofobinin, kendine
dönme ısrarı ve hırçınlığıyla geçmişi yok saymanın, katı Kemalist reformist
yaklaşım ile ona tepkisel göveren muhafazakâr İslami söylemin, Tanzimat'tan
beri yaşanan kültürel ikiciliğin inkârından mustarip, 'anımsayan'
Çakmakçıyanlar ile gözünü geleceğe dikerek geçmişini unutan 'hafıza mağduru'
Kazancıların iç içe geçmiş hikâyelerini aktarırken Bergsoncu bir zaman
kavrayışıyla ilerliyor Şafak, döngüsel yolunda...
Erkeklerin bir tekinsizliğe meylederek erkenden öldüğü, anaerkil
Kazancı Ailesi kurşuncu cicianne; geleneksel bir Türk kadını olan anne
Gülsüm, cinlerle kafayı bozan Banu; sınır kişilik Feride; tarih öğretmeni
Cevriye; tüm ayrıksılığıyla eril alana karşı çıkan deli dolu Zeliha'dan
mülhem. Ailenin tek erkeği Mustafa ise üniversite eğitimi için Amerika'ya
gidip de bir daha geri dönmediğinden ne bu aileye ait, ne de ailenin tümüyle
dışında. 1915 tehciriyle İstanbul'dan sürgün edilerek Amerika'ya yerleşen
Çakmakçıyanlar da yine kadınların hâkim olduğu bir aile. Babaanne Şuşun,
kızları Surpun, Zaruhi, Varsenig ve tek oğulları Barsam...
Bu iki ev arasında yaşananlar bir yana, Türkiye'deki 'entel' tayfanın
kendini hapsettiği o dar alanı simgeleyen, müdavimleri Alkolik Karikatürist,
Aşırı Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristi, Gizli Gay Köşe Yazarı
ve Olağanüstü Yeteneksiz Şair tarafından ikinci ev bellenen Cafe Kundera'nın
da romana eklenmesiyle
Baba ve
Piç'de yine bir 'ev' romanına dönüşüyor. Jale Parla'nın dediği gibi,
bir metne ev teması girdi mi, beklentimiz ya bir kaçış, ya da hapsoluş; ya
bir sürgün, ya da eve dönüş öyküsü okumaktır. Tümü de bir arafta
sıkışmışlığı yaşayan kahramanlarımız da evden ne denli uzağa giderlerse
gitsinler, evi içinde taşırlar; ne denli eve yerleşirlerse o denli
sürgündürler.
Zeliha'nın kürtaj için doktora gidişi, ancak başaramayıp bu babası
belirsiz, uğursuz bebeği doğurmasıyla başlıyor roman. 'Deli kadınlar evi'nin
yeni üyesi Asya,
Araf'ta
da bahsi geçen 'dasein'in (dünyaya fırlatılmış olmanın, istem dışı var
olmanın ağırlığı altında düşen insan) bir örneği. Annesi Zeliha'ya asla anne
diyemeyen dört teyzesi ile yaşayan ve Cafe Kundera'da, benzerleri arasında
kimliğini arayan Asya ile Çakmakçıyanlar'ın torunu Armanuş'un kaderi
kesişince, her iki ailenin de yıllardır sakladığı sırlar su yüzüne çıkar,
lanetler tekerrür eder. Geçmiş şimdide canlanır, zaman halkası nihayetine
ererek yine kendine döner. Nurlar Risalesi der ki: hakikat, sürekli olarak
bir yüzden ötekine geçiştir, onun manevi ve maddi; mutlak ve nisbî; nuranî
ve zulmanî çift yüzü vardır. "Bu kitapta ben yine kendimden kendime hitap
etmeye ve kendimden yola çıkarak yine kendime dönmeye devam ediyorum. Geçsem
de daha böyle nice halden nice hale ben; varoluş içinde başkası değilim ben
benden," diye yazar Arabî. Keza kendinden çıkarak kendine döner Elif Şafak
bu romanında da. Çünkü zaman hep döner.
Geçmiş, gelecek, belleğin sürekliliği
Temel kavramı sezgi olan -ki Elif Şafak da sezgileriyle yazar- Bergson,
bellek ve süreklilik arasındaki özdeşliği iki yoldan açıklar: Geçmişin
şimdide korunması ve saklanması ile şimdinin, geçmişin sürekli olarak
büyüyen imgesini kapsayıp kapsamadığı. Bergson'da geçmiş, kendi içine kapalı
bir alan değildir. Yani şimdi olmaksızın geçmişi tanımlamak ve hatta yaşamak
olanaksızdır. Arkadan gelen an, öncekinin bellek tortusunu içerir. Öte
yandan da iki an, birisi ortaya çıktığında öteki bütünüyle yok olmadığı için
büzüşüp birbirine karışır. Velhasıl iki bellek vardır: Anımsayıcı bellek ile
daraltıcı bellek.
Baba ve
Piç'in iki ana kahramanından Armanuş, anımsayıcı; Asya ise daraltıcı
belleğin temsilcileridir. Bir hatırlama seferi, bir hafıza fetişidir
Armanuş'unki. Asya ise hatırlamamayı tercih eder. Babasının bile izini
süremiyorsa nasıl atalarına bağlı hissedecektir kendini? O bir piçtir ve
geçmişi, bir kapalı devre olarak niteler, geleceğe, şimdiye odaklı yaşar.
Ancak 'şimdi', her ortaya çıkışında ikiye ayrılır: Bir parçası geçmişe,
öteki parçası da geleceğe dönüktür. Bununla birlikte saf süreklilik, ancak
ilke düzeyinde geçerli olan bir gerçekliktir ve süreklilikle özdeştir
bellek. Asya, belleksizdir bu anlamda, sürekliliği kabullenir ama geçmişin
boşluğunu hayalgücü ile doldurur. Armanuş ise 'saf anımsama'nın
teşmilindedir: Sanal -ki Cafe Constantinopolis adlı bir chat odasındaki
sanal bellek ve tarih tartışmaları, bu anımsamanın sembolleştirilmiş
hâlidir- edimsiz ve bilinçsiz bir eylemdir bu hâliyle anımsama. Kendini
öncelikle geçmişe yerleştirir; şeyleri, nesneleri oldukları yer itibariyle
algılar. Geçmişi de keza kendi içinde ya da şimdide değil, 'kendi içinde
olduğu yerde' algılar. Köklerini aramak için geldiği İstanbul'da konuştuğu
insanlar, kendileriyle geçmişte bu suçları işleyenler arasında bir bağ
görmediklerinden 1915 tehcirini üstlenmezler. Armanuş bunun 'zaman algısında
farklılık' olduğuna kanaat getirir sonunda.
Döngüsel düşünceye yakın duran, bu anlamda romanını da Bergson'cu
zaman anlayışınca kuran Şafak, ancak biz Türkler hatırladıktan sonra
Ermenilerin unutmasını bekleyebiliriz, düşüncesindedir ve bunu Armanuş'un
diline tercüme eder:
"Ermeniler için zaman bir çemberdi; geçmişin şimdide yeniden doğduğu,
şimdinin geleceği doğurduğu bir döngüydü. Halbuki Türkler için zaman pek çok
yerinden bölünmüş, kesik kesik bir çizgi gibiydi; geçmiş belirli bir noktada
sona eriyor, şimdi sıfırdan başlayıveriyordu."
Yine de her iki ailede geçmişin hafızası, kadınlar aracılığıyla, tam
da kadınsı bir alan olarak kurgulanan mutfak üzerinden iletilir. Çünkü
kadınlık bilgisi, kelama içrektir. Mutfağı politikleştirip yemeklere etnik
bir tat katan Şafak'ın romanında yemek pişirme usulleri ve mutfak kültürü
başat bir konumda. Kadınlar yemekler aracılığıyla aktarıyor sivil tarihi bir
sonraki kuşağa. Ancak kadınsı iletimin en önemli şartı, anneliğin aktarımı
ise her iki ailenin kadınları arasında da geçerli değil. Chodorow'a göre
kadın, anne olarak annesinin kimliğine bürünür ve aynı rolü yeniden üreterek
kendisine iletileni kızına aktarır. Böylece yitirilmiş olan geri çağrılır.
Ancak
Baba ve
Piç'in kadınları arasında böyle bir iletim kurulamadığı için, anne
çocuğuna, simgesel mesajları da aktaramaz. Oysa anne için yalnızca babanın
soyzincirine kaydolacak bir çocuk yapmak yeterli değildir, çocuğa baba
tarafının değerlerini ve eril alanın şifrelerini de iletmek gerekir. Çünkü
babayı çocuğun simgesel düzenine sokan annedir, babanın var olabilmesi
anneye bağlıdır. Anne yoksa, baba nasıl olacaktır, Asya'nın hayatında?
Anneliğin iletimi, babasızlık ve tecavüz
Kendi babasıyla da büyük bir iletişim kopukluğu yaşayan, hiçbir zaman
babasının kızı olmadığını belirten (ulus devletleşme sürecinde yüceltilen
kadın tiplemesi babasının kızıdır ki iyi ki babasız kızlar balosundandır
Şafak!) yazar, 'piç' kahramanı üzerinden hem kendi babasızlığıyla ödeşir,
hem de toplumsal bellekten mahrum tahayyül dünyamızla... Jale Parla'ya göre
(Babalar ve Oğullar), Tanzimat romanı bir babasızlığa, bir yetimliğe
doğmuştur. Kahramanın yetim oluşu, yabancı topraklarda tutunmaya çalışan bu
türe özgü yapısal bir sorunun işaretidir aynı zamanda. İlk Türk romancıları
savundukları cemaatçi değerlerin koruyucusu olabilecek kudretli bir babadan,
romanlarının epistemolojik temelinin Batı'ya yenik düşmesini engelleyecek
güçlü bir otoriteden yoksundur. Bu metinlerdeki otoriter ses tonu, arkasını
bir kuruma dayamış olmanın verdiği bir yazarlık kudretinden çok, o kudrete
hiçbir zaman sahip olamamış yazarın bir an önce yetimlikten kurtulma
telaşını yansıtır. Türk romanı, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir
baba arayışının içine doğmuştur. İsmiyle müsemma
Baba ve
Piç'te Şafak'ın temel sorunsallarından biri de bu arayışı ironik
biçimde eleştirmektir.
Asya -ki hep eril olanı çağrıştıran piçi de bir kız yaparak yerleşik
kanıyı altüst eder Şafak- adeta Türkiye'nin bir prototipidir. Türkiye'nin
Batılılaşma, ulus-devletleşme sürecine paralel bir mikrokozmos olarak
babasızdır; fikre geç bırakılmış, salt duygudan ibaret kılınmıştır. Gerek
Türk romanında, gerek Yeşilçam Sineması'nda romantize edilerek yüceltilen bu
tarz bir çocukluk, yetişkin ergenlik durumunun pek çok görünümünün tüm satha
yayıldığı bu dramın, 'dramenon'u Asya'nın piçlik hâlidir. Bir kavramı, bir
hâli hem gerçek, hem mecaz anlamıyla kullanarak dünyayı çoksesli bir
estetiğin içinden alımlayan Şafak, iki önemli Bakhtinyen kavramı kullanır
Baba ve
Piç'te: Polifoni (çokseslilik) ile heteroglossia (değişik dil ve
söylemlerin bir arada bulunup çarpışması).
Piçlik bir acz, bir zillet durumudur ki yoksulluk, az gelişmişlik,
milliyetçilik gibi bizi Batılıların gözünde küçük düşüren negatif değerlere
eklemlenir; tıpkı tecavüz gibi.
(...)
Kalp ile ten arasındaki berzâh: Dövme
Romanlarında insan bedenini de ana temalarından biri yapan Şafak, tecavüz
üzerinden yine bir metaforik ifadeyle vatanın dış güçlerce ele geçirileceği
paranoyasını hicvederken tasavvufi bir mânâda da kullanıyor bedeni. Beden
yazısı, ten ile kalp arasında kalan bir perde; bu dünya ile ötedünya
arasında bir geçit, bir berzâh olan dövme aracılığıyla. Zira sevenle sevilen
arasında sadece yaratıkların perdesi vardır. Dövmecilik gibi bir uğraşı iş
edinen Zeliha, 'Dinmeyen Aşk Acısını Zaptü Rapt Altına Almanın Yolları' adlı
dövme koleksiyonu ile ünlenir, kısa sürede. Koleksiyondaki her dövme tek bir
tema etrafında şekillenir: Eski sevgili. Sevilenin, akıldan çıkmayanın ama
hayırsız olanın sureti, müşterinin bedenine dövme olarak geçirilir. Amaç,
totem ile birey arasında özel bir ilişki yaratmak suretiyle kişiyi totem
karşısında kuvvetlendirmektir. Eski sevgiliyi düşmanlaştırmak değil, düşmanı
bünyeye almak suretiyle zayıflatmaktır arzulanan. (Ki dış düşman mihraklı
obsesyonlara ironik bir göndermedir bu.) Evvela onu kabul etmek, bağrına
basmak sonra dönüştürmektir aslolan (ötekini asimile politikası). Dövme
suretiyle eski sevgili içe alınır, bedene zerk edilir ama aynı zamanda
dışarıda bırakılır, yani tenin dışına atılır. (Cemaatten dışlanarak
ötekileştirilir, bizden olmayan.) Böylece kurtulunur eski sevgiliden, hatta
onun ruhunu zaptetmişçesine üstün hisseder kendini terk edilen; zira aşk
iktidarı sever!
Bir yanıyla da Arabî'nin aşk felsefesine içrek bir anlayıştır bu.
Seven, gerçekte bir Hâlik, bir de mahluk, bir Yaratıcı, bir de yaratılmış
olduğunu bilir. Aradaki bu hakikat perdesini anlamaya gücü yetmez; çünkü o
perde bizzat kendisidir. Zeliha kendi gerçekliğinin üstüne çıkacak bir üstün
güç bulamaz, kendisinden bezginlik duyar. Kendi üstüne kapanmış bir perdedir
kendisi. Bezginliği gittikçe de artar, çünkü bu vücuttan (heykel) ayrıldığı
zaman, tabii 'terkip' hâlinden de ayrılacağını, sonra da basit hâline
döneceğini düşünür. Mustafa'nın ölüsünün başında, yıllardır gizlediği
sırrını kızının eline verişiyle bir hafifliğe kavuşur; hayalden kelâm
alemine geçer Zeliha.
Ten imgesi, bir başka bölümde daha çıkar karşımıza. 1915 tehcirinde
öldürülen Şuşan'ın babası Ohannes İstanbuliyan'ın yazdığı Kayıp Güvercin
Yavrusu ve Asude Bir Bahar Ülkesi adlı kitabı, İbn'i Hazm'ın ten tutkusuyla
hemhal eseri Güvercin Gerdanlığı'na bir atıftır adeta. Hazm şöyle yazar:
"Sırrın kalbimde öyle bir yeri var ki başka hiçbir canlı varlık orayı işgal
edemez; demek ki yok olması düşünülemez. Böylece onu öldürüyorum, mezara
koyuyorum ama sırrın hayatta kalması ancak öldürülmesiyledir."
Âşık'ın, zalimin öldürülmesiyle gömülmez hiçbir sır. Hikâyeler
birbiriyle öyle iç içedir ki nesiller önce vuku bulmuş hadiseler, şimdiki
zamanın tümüyle alakasız gelişmelerine etki eder. Geçmiş geçip gitmez kolay
kolay. Mirasın reddi, tarihin belleğini; maziye gömülen sırların ifşası
yangın yerine dönmüş hayatların isini silebilir mi? Devinerek silemez insan,
çünkü devinen zaman silinmez. Yuvarlanan kayalar, yosun tutmaz sadece...
Arabî ile başladım söze onunla bitireyim öyleyse:
"Evet ben Sahr'ım yani ki kayayım,
Benden fışkırır anlam."
'Baba ve Piç'te ne yazıyor?
Kuşkusuz bugüne kadar Türkiye'nin çok zor
dönemleri oldu. Ama bence kitlesel olarak hiç bu kadar büyük karamsarlık
yaşamadık. Ülke sorunlarına biraz ilgi duyan herkes adeta diken üstünde.
Devleti yönetenlere güvensizliğin etkisi dalga dalga her katmana yayılıyor
26/09/2006 (4311 kişi okudu)
AYSEL EKŞİ (Arşivi)
Son günlerde büyük gürültü koparan 'Baba ve Piç' adlı romanı bir okuyucu
gözüyle irdelemek istiyorum. Amacım ne yazarı savunmak ne de suçlamaktır.
Kitabın özeti şu: Amerikalı genç kadın Rose, ABD'de Ermeni kökenli bir
Amerikalı ile evlidir. Ailenin ilk kuşak yaşlıları tehcir sonrasında
Türkiye'den ABD'ye göç edip San Francisco'ya yerleşmiştir. Çiftin Armanuş
adını verdikleri bir kızları olur, ama Ermeni ailenin aşırı baskı ve
müdahalesi sonucu kısa sürede boşanırlar. Rose bu boşanmayı hazmedemez,
kocasının ailesini suçlu bulur ve onlardan intikam alma arzusu tutku
haline gelir. Bir Türkle beraber olmasının en iyi intikam yolu olacağını
düşünür, çünkü Ermeni aile Türklere karşı tarihten kaynağını alan büyük
kin ve nefret duygularıyla doludur. 'O cadı babaanne benim bir Türkle
beraberliğimi görse tüyleri diken diken olur, Çakmakçıyan sülalesi için
bundan büyük kâbus düşünemiyorum'. Rose'un karşısına bir tesadüf eseri
Mustafa adlı Türk çıkar. Mustafa ABD'de yalnız yaşayan, içe kapanık bir
jeologdur. Rose onunla evlenir.
Ermeni aile evlilik haberiyle çılgına döner. Torunları bir Türk üvey baba
tarafından büyütüleceği için isyan içindedir. 'Bu masum kuzu ilerde ne
söyleyecek arkadaşlarına? Bütün akrabalarını 1915 de kasap Türklerin
ellerinde kaybetmiş soykırımzede bir sülalenin torunuyum ve bir Türk
tarafından büyütüldüğüm için köklerime ihanet etmeyi öğrendim, soykırımı
inkâr etmek üzere yetiştirildim mi diyecek? Torunumuzu nasıl olur da bu
kadar kederli olmamızdan sorumlu olan Türklerin ellerine bırakırız?' Tüm
aile bireyleri öfke ve çaresizlik içindedir.
Armanuş zaman zaman anne yanında, zaman zaman babasının aile ortamında
yaşayarak, iki ailenin taban tabana zıt görüş ve değer yargıları etkisinde
büyür. Üvey baba Mustafa iyi bir insandır ve Rose eşiyle mutludur. Armanuş
bu yıllarla ilgili duygularını şöyle ifade etmiştir: 'Doğduğum günden beri
eşikte kaldım. Mağrur ama travmalı bir Ermeni aile ile histeri ölçüsünde
Ermeni karşıtı bir Amerikalı anne arasında gidip geldim'. Armanuş için
büyük sorun her iki tarafın da üzerine aşırı düşmeleridir; onların sevgi
ve şefkatle örtülü kuşatması altında boğulur. Üstelik kafasında yanıtını
bulamadığı pek çok soru vardır. Amerikalı anne Ermenilerle ilgili olan her
şeye karşıdır. Diyasporadaki insanlar ve baba ailesi fanatik biçimde Türk
düşmanıdır. Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığına inanarak tartışmaya
bile yanaşmazlar. Onlara göre Ermeniler hâlâ ıstırap çekmektedir.
Savundukları tez şudur: 'Türkler kalkıp Orta Asya'dan geldiler, dosdoğru
Anadolu'nun ortasına daldılar ve Ağrı Dağı çevresinde yaşayan milyonlarca
Ermeniyi asimile ettiler, ülkesinden kovdular, katlettiler, yetim
bıraktılar, sürdüler, malından-mülkünden ettiler'.
Armanuş kendi değer yargılarını ve kişiliğini bulmakta zorlanır. 'En başta
Ermeni olmayı başaramadım. Kimliğimi bulmam gerek. Ailemin geçmişine bir
yolculuk yapabilsem, geçmişimi kaşfedebilsem' diye düşünür. Türkiye'deki
Ermeni köklerini nesnel olarak değerlendirmek amacıyla ani bir kararla ,
üvey babasının ailesinin yanına İstanbul'a gider. İstanbul'da üvey
babasının ailesi onu büyük bir sevgi ve ilgiyle karşılar. Aile yaşlı bir
anne ve dul kalmış ya da hiç evlenmemiş yetişkin dört kız kardeşten
oluşur. Kardeşlerden birinin Asya adlı kızı da Armanuş'la yaşıttır.
Armanuş, Ermeni olduğunu söylediği zaman kendisine büyük tepki duymalarını
bekler. Ama aile bunu hiç de önemsemez, çok doğal karşılarlar. Onlara
büyük ninelerinin, dedesinin ve diğer Ermenilerin tehcir sırasında başına
geldiğini düşündüğü trajik olayları anlatır. Gene herkes dikkatle dinler,
hatta üzülür ama hiçbirinden bir tepki gelmez. Arkadaşlarına gönderdiği
e-mail mesajında şöyle yazmıştır Armanuş: 'Yirmi yıllık inkılap-tarih
hocası olan teyze bile, Osmanlı İmparatorluğu'nu modern Türkiye
Cumhuriyeti'nden kesinkes öyle ayırmaya alışkın ki, bütün hikâyeyi başka
bir ülkede, başka insanların yaptığı hadise gibi dinliyorlar'.
Peki ne bekliyordu kendisi? Özür bekliyordu, suçun kabul edilmesini
bekliyordu. 1915 de Ermenilere bunları yapanlar Türklerdi. Kendisi Ermeni,
onlar da Türk olduklarına göre özür dilemeleri gerekmez miydi? Oysa kimse
üstüne alınmış görünmüyordu? Kendisi bir Ermeni kızı olarak kendi
kuşağından nesiller önce yaşamış atalarının ruhlarını 'ta içinde'
barındırdığına inanıyordu. Halbuki sıradan bir Türk'ün kökleriyle arasında
böyle bir süreklilik hissi bulunmuyordu.
Armanuş İstanbul'da bulunduğu kısa süre içinde Ermenilerin tehcir olayını
çok dramatik şekillerde ve her fırsatta gündeme getirir. Evin kızı Asya
onu şöyle yanıtlar: 'Geçmiş seni ne kadar esir etmiş. Geçmişin senin ve
ailen için ne kadar önemli ve trajik olduğunu görüyorum, ne olursa olsun
anılarınızı canlı tutma isteğinize saygı duyuyorum. Ama yollarımız tam da
bu noktada ayrılıyor. Seninki bir nevi hafıza fetişizmi, ben geçmiş değil
gelecek odaklı olmayı yeğlerim'.
Asya ve Armanuş birlikte Istanbul'u dolaşır, Armanuş'un ninesinin anılarda
kalan evini ararlar. Tabii bulamazlar. Aralarında hoş bir arkadaşlık
ilişkisi gelişmiştir. Asya onu kendi grup arkadaşlarıyla tanıştırır:
'Armanuş'un ailesi İstanbullu imiş. 1915'te türlü türlü acılar çekmişler.
Çoğu tehcirde ölmüş, açlıktan, yorgunluktan, şiddetten'. Söze Armanuş
devam eder:
'Biliyor musunuz, büyük dedem sırf entelektüel olduğu için Türkler
tarafından 1915'te öldürülmüş. Cemaat öncü beyinlerinden mahrum kalsın
diye, Türkler ilk olarak Ermeni entelektüellerini öldürmüş'.
Aralarındaki senarist arkadaşları itiraz eder: 'Ben bu konu üzerinde titiz
araştırma yürütmüş biri olarak konuşuyorum. Öyle bir şey olmadı. Hiç öyle
bir şey olmadı. Ailen için üzüldüm ama o zamanlar savaş zamanıydı, iki
taraftan da insanlar öldü. Ermeni isyancıların ne kadar Türk öldürdüğünü
biliyor musun? Hikâyenin öbür tarafını düşündün mü hiç? Acı çeken Türk
aileleri için ne diyeceksin? Olanlar çok trajik ama ben tarihi gerçekleri
her türlü safsatanın üstünde görürüm. Ermeni gençlerinin beyninin
yıkandığını görüyorum. Ermeni iddiaları abartı ve çarpıtma üzerine kurulu.
Yapmayın, bazıları iki milyon Ermeni öldürdüğümüzü bile söylüyorlar. Aklı
başında hiçbir insan bunu ciddiye alamaz'.
Tüm yaşamını Türkiye'de huzur içinde sürdürmüş olan Ermeni Aram da
Armanuş'un görüşlerine katılmaz:
'Siz diyasporadaki Ermenilerin hiç Türk arkadaşınız yok. Yegâne aşina
olduğunuz şey ninelerinizden, dedelerinizden ya da birbirinizden
duyduğunuz hikâyeler. O hikâyeler de son derece üzücü. Ama inan bana her
ülke gibi Türkiye'de de iyi insanlar ve kötü insanlar var. Bana kendi öz
kardeşimden daha yakın Türk arkadaşlarım var burada'
Özü itibarıyla roman bu. Elif Şafak'ın bir Ermeni insanının duygu,
düşünce, tutum ve değer yargılarını iyi anlamış olduğu anlaşılıyor.
Onlarla uzun süre birlikte yaşamış olabilir. Ermenilerin düşüncelerini ve
duygularını aktarırken hiç zorlanmadığı görülüyor. Onlardan biri gibi.
Örneğin geçmiş yıllarla ilgili hikâyenin içinde Ermeni taburları
meselesini ele alıyor:
'Ermenilerin yol yapımında ağır işçi olarak çalıştırıldığı söyleniyordu.
Diyorlardı ki taburlar sadece görünüşte yol kazmak içindi, aslında onlara
çukur kazdırıyorlardı, yeterince derin ve geniş... Sonra Ermenilerin bu
kazdıkları çukurlara gömüldükleri anlatılıyordu'
Ya da başka hikâyeler anlatılıyor:
'Ne demiş Enver biliyor musun? Demiş ki Ermeniler Paskalya yumurtalarını
kendi kanlarıyla boyayacakmış bu sene. Ama Ohannes İstanbuliyan bu
söylentilere inanmıyordu. Devir ne zaman kötü olsa, felaket haberlerine
meyyal olanlar bire bin katmayı severdi.'
Kitapta Türk ailelerinin ve Türk genç gruplarının yazar tarafından pek iyi
tanınmadığı söylenebilir. Onlar biraz yapay, biraz zorlamalı kalıyor. Türk
aile yapıları, görüş açıları, değer yargıları gerçekçi görünmüyor. Ama yer
yer çok kritik noktalarda Ermeni savunmaları yerle bir ediliyor.
Senarist diyasporadaki Ermenilerin tutumunu şöyle yorumlar:
'Toplu histeri diye bir şey varsa toplu hafıza diye bir şey vardır.
Ermenilerin histerik olduğunu filan söylemiyorum, yanlış anlamayın. Ancak
toplulukların tek tek üyelerinin inançlarını, algılarını, hatta bedensel
tepkilerini yönlendirmeye muktedir olduğu bilimsel bir gerçek. Bir
hikâyeyi tekrar tekrar dinlersen anlatıyı içselleştirirsin.
İçselleştirdiğin anda da o başkasının hikâyesi olmaktan çıkar. Hatta
hikâye olmaktan çıkar, gerçek olur, senin gerçeğin. Kendi gerçeğinmiş gibi
canını dişine takıp mücadele edersin. Bu yüzden yirmisine gelmemiş bir
sürü Ermeni-Amerikalı, dedelerinin ninelerinin anlattıkları hikâyeleri bu
kadar derinden yaşıyorlar'.
Romanda aktarılmaya değer olan ne? Bence Ermenilerin biz Türklere bakış
açısını çok iyi yakalamış Elif Şafak. Türkiye'de yaşayan Türklerin
Ermenilere karşı bir düşmanlığı yoktur. Oysa gerek ABD; Kanada ve Fransa
gibi ülkelerde yaşayan Türkler, gerek konuya biraz ilgi gösterenler
Ermenilerin Türklere karşı ne kadar kin duyduğunu ve düşmanlık
gösterdiğini bilirler. Bu kitapta Elif Şafak acı da olsa bu gerçekleri
sergiliyor. Bu nedenle ben bu görüş açısını bilmemizde yarar olduğunu
düşünüyorum. Biz ve Ermeni diaspora Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan
olayları çok farklı değerlendiriyoruz. Romanda yer yer bu farklı görüşler
vurgulanıyor. Armanuş, 19 yaşındaki bir genç kız, bundan 91 yıl önce savaş
sırasında olanların hesabını şimdiki kuşaklardan soruyor 'nasıl bu kadar
pervasız ve gamsız olabilirsiniz?' diyor. Ermenilerin kolektif olarak
geçmişi daima diri tutma ihtiyacı içinde olduğu görülüyor Şu konuşmalar
geçiyor gençler arasında:
- Söylesene Allahaşkına bu gün bu devirde ortalama bir Türk'ten ne
bekliyorsunuz? Acınızı, yasınızı azaltmak için ben ne yapabilirim?
- Devletin özür dileyebilir.
- Benim devletle işim olmaz ki
- Madem öyle kendin özür dileyebilirsin
- Şahsen hiç alakam olmayan bir şey için özür dilememi mi bekliyorsun?
- Sana öyle geliyor. Alakan var aslında.. Çünkü hepimiz bir soydan,
kültürden, milletten geliriz. Devletiniz tarihi inkâr ediyor, o devleti de
sizler var ediyorsunuz, suça ortaksınız demektir bu. Hep beraber bir inkâr
politikası içindesiniz.
- Yani diyelim ki babamın büyükbabası bir suç işledi. Bundan ben mi
sorumluyum?
- O suçun inkâr ve ihmal edilmemesinden sen sorumlusun.
Armanuş'un bilgisayarına ABD'deki Ermeni arkadaşlarından devamlı olumsuz
mesajlar gelmektedir:
- Sıradan Türklerle ne konuşacaksın? Eğitim görmüşleri bile ya
milliyetçidir ya da cahil. Sıradan insanlar tarihi gerçekleri kabul
ederler mi sence? Sizi katliamdan geçirip sürdüğümüz, sonra da bütün
bunları inkâr ettiğimiz için özür dileriz diyecekler mi sanıyorsun?
Romandaki konuşmalar ya da gençler arasında gidip gelen e-mail
mesajlarında Türk görüşünün savunulduğu da görülüyor:
- Maalesef Amerika'ya Türklerden önce giden Yunanlılar ve Ermeniler
yüzünden Amerikalıların da beyni yıkanmış durumda. Türkiye'yi 'Geceyarısı
Ekspresi'ndeki gibi zannediyorlar.
Ya da:
'- Soykırım aşırı ağır, fazlasıyla yüklü bir kelime. Sistematik, örgütlü
ve belli bir ırkçı felsefeye dayandırılan topyekûn yok etme faaliyeti
demek. Doğrusu o sıralarda Osmanlı Devleti'nin böyle bir yapısı olduğundan
emin değilim. Ermenilere yapılan haksızlığın farkındayım. Ama benim bu
konularda bilgim sınırlı ve yanlı. Kabul edin, sizinki de öyle. Bu durumda
yapılacak şey geleceğe bakmak, onu farklı kılmak olmalı.'
Ülkemizde Elif Şafak'ın işte bu romanı büyük tepki çekti ve yazar bir
bakıma psikolojik anlamda linç edildi. Ülkemizde görmezden gelinmiş,
üzerinde pek de durulmamış ve açılmamış bir yaranın üstünü deştiği
anlaşılıyor genç yazarın.
Peki bu yazıda Türklüğe hakaret var mı? Yukardaki özet bu soruya yanıt
veriyor sanıyorum. Ama bir kitabın yayınına gösterilen tepkiler bağlamında
üzerinde durmak istediğim bir başka husus var. Ben son yıllarda
Türkiye'mizin çok tehlikeli bir dönemden geçtiğini düşünüyorum. Kuşkusuz
bugüne kadar Türkiye'nin çok zor dönemleri oldu. Ama bence kitlesel olarak
hiç bu kadar büyük karamsarlık yaşamadık. Ülke sorunlarına biraz ilgi
duyan herkes adeta diken üstünde. Devleti yönetenlere güvensizliğin etkisi
dalga dalga her katmana yayılıyor. Din devletine mi gidiş var, İran mı
Suudi Arabistan mı oluyoruz, yoksa Sevr mi hortlatılıyor, topraklarımız
bölünüyor mu, satılıyor mu? En ufak bir kıvılcımla patlamaya hazır
gibiyiz. Herkes şüpheci, herkes savunmada, herkes duyarlı, bir şekilde
kendini görev başında nöbette hissediyor. Ben Elif Şafak'ın kitabına
gösterilen bu aşırı duyarlılığın temelinde bilinçdışı kaygıların yattığını
düşünüyorum.
Prof. Dr. Aysel Ekşi: Psikiyatrist
|
|
http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Book.asp?ID=1930
Zeren Somunkıran, “Aşureye Elif Şafak eli değdi”, Bianet, 8 Nisan 2006
Şehrin
Aynaları'ndan yansıyanlarla sarhoş olup
Pinhan'ın
gizemine tutulurken en Mahrem kuytularınızı keşfettiğiniz,
Bit Palas'ın
çatısı altında, doğum ile ölüm arasındaki hayat denen o
Araf'ta
tutunmaya çalışıp 'Baba' ve 'Piç'liğinizle yüzleştiğiniz bir anlar bütünü Elif
Şafak romancılığı.
Öyle ki, bütün bu anların okuyanda bıraktığı izdüşümler oldukça gerçekçi,
yalın, cismani ve denge yüklü ama bir o kadar da masalsı, karmaşık, ruhani ve
çelişki dolu.
Tıpkı hayatın kendisi gibi. Yaşamın döngüselliğini, içinde barındırdığı
tezatlıkları ve karmaşayı yansıtmakta çok başarılı Elif Şafak. Her bir romanı,
bunun birer kanıtı.
Elif Şafak'ın son romanı
Baba ve Piç,
eşsiz kurgusu ve üslubuyla insanı, İstanbul ve San Francisco, şimdi ile geçmiş,
insani ve ruhani arasında bir yerlerde gezdirirken bir yandan da, toplumun
kabuklaşmış yaralarına (Ermeni meselesi, ataerkillik ve ensest) dokunuyor.
Uğraştığı meselelerin ağırlığına rağmen Elif Şafak'ın en iyimser
romanlarından biri bu kanımca. Hem toplumsal hem bireysel geçmişleriyle
yüzleşen, meraksızlık örtüsünden sıyrılıp hafıza sahibi olabilen insanların daha
temiz vicdanlı ve sağlam temelli bir gelecek oluşturmalarının mümkün
olabildiğini hissettirmesidir, bu iyimserliğin en önemli katmanı.
Kimliksel varoluşunun en birincil düşmanı olarak belletilmiş "Türkler"le
yüzleşip 'Türkler, eşittir caniler' argümanının katılığından kurtulan Armanuş,
Armanuş'tan dinledikleri ile tarihsel gerçekliğin farklı bir yüzü de olduğunun
algısına varan Kazancı Ailesi, kendi piçliğiyle yüzleştiği sürece yarınıyla da
barışması mümkün olan Asya.
Oldukça katı gerçekler ve ıstıraplarla bezeli olsa da bütün bu
karakterlerin dünleri ve bugünleri, her daim çıkışa giden bir yol mevcut
hayatlarında.
Dilinin ağdalığını çok yerinde ve katman katman kullanan bir yazar Elif
Şafak. İlk romanı 'Pinhan' ve son romanı 'Baba
ve Piç' arasındaki serüveni, değişken karakterler ve ruhlarla beraber
değişken diller ve üsluplarla da bezeli.
Katıksız bir ağdalık hedefleyen bir üslup değil, tersine, karakterlerinin
hayattaki varoluşlarıyla orantılı, gerçeklerden kopuk olmayan, Pinhan'la
Asya'nın aynı dilde konuşamayacağını farkında olan bir üslup onunkisi.
Dile olan meftunluğunu her satırda hissetmek mümkün. Öyle bir meftunluk
ki bu, uzak duramıyorsunuz, sizin de üzerinize bulaşıyor. O serüvenin içinde
adım adım derinleşirken dilin de, bilinmeyen derinliklerini keşfe dalıyor insan.
Merak etmek, Elif Şafak romancılığı; kendini, kendin olmayanı, dili, dünü
ve bugünü, uhrevi olanla cismani olanı merak etmek, topyekün bir merak hali...
Bu yıl aşureye Elif Şafak eli değdi. Çokkültürlülüğü, çoksesliliği, iç
içe geçmişliği anlatmada derin bir başarısı var Elif Şafak'ın. Bütün bu
kavramların hayatta birer karşılıkları var, onun romanlarında yüzleştiğimiz.
Aşure, her bir malzemenin kendi tadını yitirmeden diğerleriyle karışarak
oluşturduğu o eşsiz tat...
Ebru, mozaiğin tersine, renklerin yılankavi bir hülyalılıkla
birbirlerinin içine süzülerek kaynaştığı o cümbüşün sanatı...
Nar, ortak birleştirici bir kabuğun altında irili ufaklı, tatlılı ekşili
taneler bütünü... Görmeyi ve göstermeyi başarabilmek önemli.
İşte bu nedenle, artık aşurenin tadı daha bir leziz ve ebruli.
http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Book.asp?ID=1930
Asuman Kafaoğlu-Büke, “Baba ve Piç”, Cumhuriyet Kitap, 23 Mart 2006
Bir romanda, konuya hangi açıdan bakıldığı, okurun belki de ilk dikkatini çeken
şeydir. Anlatıcının kim olduğu ya da anlatılanın kimin öyküsü olduğundan çok,
asıl ilgiyi çeken şey, ahlaksal ve estetik merceğin nereden ayarlandığıdır.
Bu hafta okuduğum Elif Şafak'ın
Baba ve Piç
romanında da, kitabın daha ilk sayfalarında yazarın çifte mercekten bakarak
öyküye yaklaştığı dikkatimi çekti. Şafak romanı, farklı açılardan bakan, iki
mercek üzerinde bir dengeye oturtmuştu. Kurgunun yapısı her iki merceğin aynı
mesafeden ayarlandığı izlenimini veriyordu; ayrıca bu ikili iskelet, romandaki
siyasi dengeyi bulmaya yarıyordu.
Merceklerinden biri, çoğunluğu kadınlardan oluşan, İstanbullu bir ailenin
üzerinde, diğeri ise San Fransisco ve Arizona'da yaşayan, Türkiye'den Amerika'ya
göçmüş Ermeni ailenin üzerindeydi ama özellikle her iki ailenin son kuşak
temsilcileri olan Armanuş ve Asya adlı iki genç kıza odaklanmıştı. Tüm öykü iki
koldan, birinden diğerine geçerek, iki kızın aile geçmişlerinden başlayarak
bugünlerine getiriyordu.
Simetri
İki başlı anlatı her zaman simetriyi beraberinde getirmez ama
Baba ve Piç
kusursuz bir simetri sunuyor bize. Amerika'da yaşayan Armanuş'un Ermeni
ailesinin halalarla dolu, İstanbul'da eski bir köşkte oturan on dokuz yaşındaki
Asya'nın ailesinin de teyzelerle dolu olması bir bakıma aynı soyağacının eksik
kalmış dalları gibi birbirlerini tamamlıyorlar. Birbirlerinden habersiz sağda
halalar solda teyzeler şeklinde ilerleyen dallar, köklerinde bir birleşme
noktasını önceden haber verir gibiler fakat bu haber müjdeli bir bütünlüğe
götürmeyeceğini de başından hissettiriyor.
Aslında kadınların baskın olduğu bu parçalanmış "soyağacında," yalnız
ruhlar çoğunlukta. Simetriyi sağlayan bir başka olgu da Armanuş ve Asya ilk
başlarda çok farklı kadınlar gibi görünseler de, aynı yaşlarda, aynı boylarda
(her ikisi de uzun boylu) ve kemerli burunlular. Aralarındaki fark birinin esmer
diğerinin sarışın olması, bu da belki simetriyi resmin negatif kopyası gibi
tamamlıyor.
Armanuş ve Asya'nın görünüşleri ve kişiliklerini alt altta sıralayınca
ortaya benzerlikten çok, bir bulmacanın iki anahtar parçası gibi birbirlerine
uydukları hatta belki birbirlerini tamamladıkları çıkıyor. Elif Şafak roman
kahramanlarını tanıtırken onları benzeteceğimiz nitelikler şeklinde basitçe
sunmuyor karakterlerini, romanın bir noktasında uyum ve bütünlük hissini verdiği
için başa dönüp yeniden değerlendiriyoruz onları.
Aşure
Aslında bu yazıya aşure tarife vererek başlamayı düşünmüştüm. Aşure, kuşkusuz
Elif Şafak'ın zihninde Anadolu'yu simgeliyor, içinde birçok öğe barındıran,
birlikte pişen ve dolayısıyla birbirlerine karışmış tatlar benzetmesi, tam da
Anadolu'nun etnik mozaiğini betimliyor. Her bir yemiş diğeriyle birlikte pişmiş
olmaktan dolayı tatları karışmış ama kendi özünü de yitirmemiş. Tüm bu karışık
doğasına rağmen aşurenin kendine has lezzeti var, aynı Anadolu'da yüzyıllarca
birlikte yaşamış, birbirlerinin mutfaklarından, kültürlerinden etkilenmiş
halklar gibi.
Romandaki bölüm adları aşure malzemelerinden oluşuyor. Yiyecekleri Şafak
roman boyunca farklı anlamlarda kullanıyor. En başta Ermeni ve Türk
mutfaklarının yakınlığı ama çok daha yoğun olarak ailenin yemek masası etrafında
toplanması ve farklı ailelerin yemek alışkanlıklarındaki benzerlikler olarak
ortaya çıkıyor. Yemekler çocuklara kültürün bir parçası olarak sunuluyor. Ayrıca
onların karınlarının doyması ile garip bir mutluluk duyan aile büyükleri var her
iki tarafta da. Romanda özellikle en duygulu anlar da yemek sunumuyla ilgili,
örneğin Banu teyzenin eve misafir gelmiş Armanuş'a gece yatmadan önce soyulmuş
ve dilimlenmiş portakal sunması, belki de bu yabancının kendini ilk kez evinde
hissettiren olay oluyor.
Ensest
Baba ve
Piç Elif Şafak'ın diğer romanlarında görmediğimiz denli sürükleyici bir
yapıya sahip. Roman bir yandan geçmişin izini süren Armanuş'un bulduklarını
damla damla verdiği için, öte yandan da ailelerin acı dolu geçmişlerini sır
perdesi ardında koruduğu için olağanüstü bir gerilim yaratıyor. Burada da yine
simetrik negatif yansıma söz konusu: birinin hatırlansın, kabul edilsin
istediğini diğeri unutmak ve yok saymak istiyor.
Elif Şafak, Ermeni-Türk tartışmasını da bu bağlamda ele alıyor romanda.
Türklere karşı nefret dolu gençlerin katıldığı internet sitesinin forumundaki
tartışmalar en çok da, karşılığını bulmadıkları için sürekli artan kızgınlığa
dönüşüyor. En azından bu sitede tartışan Ermeni ve Rumlar, Türklerden
bekledikleri nefreti, başka deyişle, kendi kızgınlıklarının karşılığını
bulamıyorlar. Armanuş da ilk başlarda en çok buna şaşırıyor, ailesinin başına
gelen felaketleri anlattığında, karşısında onu anlayışla dinleyen, hatta
anlattıklarına çok üzülen insanlar (Türkler) görüyor.
Baba
ve Piç bir bakıma öykülerini anlattığı bu iki aileye, daha büyük Anadolu
resminin örnek bir kesiti olarak bakıyor. İki ailenin hikâyesi ve tabii aynı
zamanda soyağacı, Şuşan adlı büyükannede birleşiyor. Küçük bir çocukken dağılan
ailesi onun mutsuzluğunun nedeni iken, geride terk ettiği çocuğu da, diğer
ailenin üç nesil boyunca sürecek trajedisinin nedeni oluyor. Bütün roman boyunca
iki aileyi Anadolu'yu simgeler olarak düşünmek belki kurguyu zorlamak oluyor,
yazarın amacının bu olduğundan emin değilim fakat özellikle romanın merkezine
ensest tecavüz yerleştirmiş olması (bu satırlarda anlatı doruğa ulaşıyor)
olayları bir cinnet anına hapsetmesi çok düşündürücü geldi.
Romanın en güzel yanlarından biri, bölümleri birbirlerine bağlayan
iplerin çok zekice dolanmalarıydı. Örneğin, politikacıları hayvan
benzetmeleriyle betimlediği için hapse girmeye hazırlanan karikatürist, bir
sonraki bölümde aşklarını hayvan betimleri ile bedenlerine dövme şeklinde
yapanlarla bağlanıyordu; ilk bölümde laf atan taksi şoförü, yirmi yıl sonra
cenaze arabasının önünü tıkıyordu, böylece
Baba ve Piç,
roman başından beri hiçbir araya gelmemiş iki kişi, garip bir rastlantı sonucu
taksi şoförü ile zihnimizde bir araya gelebiliyordu.
Bir de tabii söz etmeden geçilemeyecek kadar önemli cinler var romanda.
Sağ omuzda Şekerşerbet Hanım, sol omuzda da cin taifesinin gulyabani kümesine
mensup Ağulu Bey. Belki Elif Şafak'ın sol omzunda da, ancak cinlerin ilham
kaynağı olabilecek güzellikte roman yazdığı için, bir baron oturmakta.
http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Book.asp?ID=1930
Ahmet Oktay, “İnce ayar marketing”, Birgün Kitap Eki, Sayı 20, Temmuz 2006
Elif Şafak'ın son romanı
Baba ve Piç,
değindiği/dillendirdiği izlekler, anlattığı/gönderdiği olaylar ve yaptığı
imalar, raslantısal somut olgular dolayısıyla yeni emperyalizmin bağlamı içinde
değerlendirilmeyi/anlaşılmayı gerektiriyor.
Baba ve Piç,
postkolonyal söylemin uluslararası jeopolitik kültürel dalgalanmaları,
salınımları çerçevesinde üretilmiş, bu salınanlar göz önünde bulundurularak,
hesaplanarak yazılmış tekno-mekanik bir metin çünkü. Metnin, günümüz
Türkiye'sinin Dil devrimi, Geçmiş Sorunu ya da Tanpınar'ın daha çerçeveleyici
olan sözleriyle söylersem, "medeniyet değiştirmesi" Sorunu (A. H. Tanpınar,
Yaşadığım Gibi, Dergah Yay., 1996, 470 sayfa. s. 24’te), gibi konularda yaptığı
ideolojk/politik içerimlere sahip değerlendirmelerinin oryantalist siyasal
uzanımlarını söz konusu etmeden birkaç anımsatma yapmakla yetineceğim:
Jeopolitik ve etnik bir sorun: Milliyetçilik. Yani Türk/Ermeni karşıtlığı. Bu
temel üzerinde konumlandırılmış Etnik ve Kültürel Ötekilik sorunu. Romanın,
Avrupa Birliği görüşmeleri sırasında Ermeni sorununun Amerikan Diasporasında
tazelenerek gündeme geldiği günlerde İngilizce yazıldığını ve Türkçeye
çevrildiğini, Vintage/Penguin Yayınevi'nce basılacağının (şu an basılmış
olabilir) duyurulduğunu da unutmayalım. Unutmamamız gereken ve edebiyat-dışı
gibi görülmeye uygun bir olgu daha var: Roman yazılırken/yazıldığında,
Amerika'da kimi çevrelerde ulusallık-sonrası edebiyat (bu kavramın kültürel
emperyalizm sorunuyla bağlantısı olup olmayacağına hiç değinilmeden) kavramı
tanışmaya açılmış, kültürler arası hiyerarşinin dışlanabilirliğinin ve
Goethe'nin söz ettiği Dünya Edebiyatı düşüncesinin gerçekleşmesinin somut
olanakları kurcalanmaya başlanmış ve New Perspectives Quarterly dergisinin
soruşturmasına katılanlardan biri de Elif Şafak olmuş; Şafak "Türkiye'de kendini
yabancı hissettiğini, Amerika'da kendini yabancı hissetmediğini" (NPQ Türkiye,
sayı 3, 2005) açıklamıştı. Bu noktaya yazımın sonunda döneceğim, şimdilik
yeterli.
Gayp alemi ve siber uzay
Baba ve
Piç'i tekno-mekanik saymamın nedeni daha açık ve basit: Metin,
geleneksel ve modern romanın olduğu kadar postmodern romanın da kullandığı
anlatım tekniklerini ve kurgu yöntemlerini (iç monolog, zaman/mekân
kaydırmaları, düşselliğin ve gerçekliğin belirsizleştirilmesi, öykü ve öyküleme
zamanlarının iç içe geçmesi, anlatıcılar ve Üst Anlatıcı'nın özerklik ve
benzerlikleri vb.) yazınsal etkiyi arttırmak amacıyla hoyratça denebilecek bir
bollukla kullanıyor. Elif Şafak, özellikle anımsama süreçleriyle ilgili yazınsal
öğeleri düzenlerken zamansa! sıçramalara çok sık yer veriyor (örneğin Zeliha'nın
Mustafa tarafından ırzına geçildiği gün gül suyu kokulu krem sürmesi, (s. 322),
Mustafa'nın yıllar sonra evine döndüğünde gül suyu kokusunu anımsaması (s. 350).
Olayların ve kişilerin karmaşası içinde dağılmış okur, romanın son sayfalarında
ortaya çıkan ve Banu Teyzeyi sorgulamaya başlayan Ağulu Bey ve Şekerşerbet
Hanımı anımsayabilmek için romanın başlarına dönmek zorunda. Banu Teyzenin
dinle-imanla ve gayb âlemiyle ilgilendiği günlere dönmek zorunda. Biri sol
omzundaki kötü, öteki, sağ omzundaki iyi cinlerdir bunlar (s. 80).
Baba
ve Piç'in dizgesel bir çözümlemesini öngörmüyor, uyarıcı gözlemler
yapmakla yetiniyorum: Şafak'ın dikkat çeken bir virtüozite (ustalık) merakı var:
Yerli yersiz, öyküyle örgensel ilişkisi olmayan bilgiler aktarmaktan, yorumlar
yapmaktan çekinmiyor. Örneğin Ohannes İstanbuliyan'ın evinin aranması epizodunda
kitaplığı aranırken yazar adlarının anılmasıyla yetinmiyor: Rousseau'nun
Toplumsal Sözleşme (Şafak "Akit" demeyi seçiyor) kitabından bir alıntıya da yer
verme gereksinimi duyuyor. Mustafa'nın tecavüz olayına hiçbir gönderme
yapılmaksızın kardeşi Zeliha'yı ve ailenin erkek çocuklarının erken ölümlerini
anımsadığı bir sahnede, her şeyi bilen anlatıcı şöyle bir cümle yazıyor : "Evlat
sahibi olmayı hak etmediğini düşündüğünü hiç kimse bilmezdi" (s. 302). Kuşkusuz
bu cümle, etkin ve daha önce okuduklarını unutmadığı varsayılan yazarsal okuru
(authorical reader) öngörerek yazılmıştır ve zamansal - olgusal ve tinsel
öğeleri eklemler: Geçmişi, tecavüzü, yani unutulması gereken ensesti ve
pişmanlığı. Yazarsal okur, yazarın bildiklerini bilen okurdur. Şafak, yazınsal
okur ile anlatısal okur (narrative reader); ki okuduğunun kurmaca, uydurma bir
metin olduğunu bilmesine rağmen, anlatılanlara inanma taklidi yapan biridir;
arasındaki sınırları öylesine sık zorluyor ve sınır aşmaları yapıyor ki,
virtüozitesi, hem yorucu ve bezdirici oluyor hem de bir tür teşhirciliğe
dönüşüyor. En azından benim açımdan. Şafak'ın Osmanlıca merakı da, okültik
göndermeleri de aynı bağlam içinde değerlendirilmeye uygun görünüyor. Teknik
oyunlar da çabası: Banu Teyze falcılığa vuruyorsa, Asya ve Armanuş, elbette
modern ve monden teknolojiyi seçeceklerdir: İnternet.
Sırlar cinlere sorulur
Teknik konusuna değinmişken söyleyeyim: Anımsama, bu romanda belirleyici bir
yöntem: Kazancı ailesinin tek erkek üyesi Mustafa'nın, ablalarının yanma geldiği
bir zamanda tuhaf bir şekilde ölmesinin (öteki erkekler de çok genç yaşta ve
olmayacak nedenlerle ölürler) nedenini anlayabilmek için, okurun çok dikkatli
olması, Tanpınar'ın bir başka söyleyişiyle "tasavvufî ilhamla" (a.g.e s. 100)
dolmuş, yarı kaçık Banu'nun cinleriyle yaptığı konuşmaları (s. 351) Her şeyi
bilen anlatıcının açıklamalarını (s. l95 "Kimvurduya giden cinayetler",
"açılmamış sırlar, çözülmemiş gizemler" gibi sözleri, vb), kimi iç konuşmaları
(s. 351– "Kâsenin yanında duran sol eline baktı. Şimdi sol eli, pis eli, murdar
eli bu kâseyi ya alabilir ya da itebilirdi. İkinciyi seçerse, ertesi sabah yeni
bir İstanbul gününe uyanacaktı. Ama birinciyi tercih ederse, nihayet tamamına
erecekti halka. Tamamlanacaktı ömrü. Uyanacak yeni bir gün olmayacaktı” –
Şafak'ın pek sevdiği tasavvuf terimleriyle söylersem, son kertede bir irade-i
külliye/ irade-i cüz'iye sorunudur bu) hiç unutmamak zorundadır. Yoksa cinayeti
asla fark edemeyecektir. Elif Şafak, ökültik olana ilgi duyduğu gibi
anlatıcıları da sırlara ve cinlere meraklıdır. Banu, Zeliha/Mustafa ilişkisini
Ağulu Bey aracılığıyla öğrenir, sonrasında kaderin işine karışır, Mustafa'yı
zehirler "Karışmamalıydım. Gaipten gelen bilgi neye yarar o bilgiyle bu cihanda
bir şeyler yapamadıktan sonra" (s. 373) diye bir itiraz geliştirmekten de geri
kalmaz ama. Okur, bu sorun çerçevesinde romanın 18 bölüm başlığının adını ve
aşure tarifini (s. 281-2) de aklında tutmalıdır: Bölüm adları aşure
malzemesidir. Cinayet de Banu'nun kardeşi için pişirdiği "potasyum siyanid"li
(son bölümün adıdır) aşure ile işlenir. "Zehirlenme" sorunu, hiç ilgisiz
bölümlerde anılır: Asya'nın doğum günü pastası yemek istememesi dolayısıyla.
Feride ile kardeşi arasındaki iki cümlelik konuşmada (s. 85). Cinayetle
gastronomi arasında anlatısal düzlemde bağlantı kurulması, bana J. Mario
Simmel'in Yalnız Havyarla Yaşanmaz adlı romanını anımsattı (Papaz Her Zaman
Pilav Yemez adıyla bir çevirisi daha vardır).
Baba
ve Piç'in meraklısına çözümlenmesi zevk verecek zekâ, kurgu, felsefe ve
sosyolojik bilgi gösterileriyle dolu birçok bölümü var. Vakti olanlar, Kazancı,
İstanbuliyan ve Çakmakcıyan ailelerinin soy ağaçlarını çıkartabilir, "Kafe
Kundera"ya gelen kişilerin adlarındaki kara-alayla perdelenmiş oryantalist
horgörmeyi (örneğin Alkolik Karikatürist'in Türkiye'nin kültürel travmasına
ilişkin yorumunu -ss. 92-93) çözümleyebilir. Anlatıcıların, vekâletine sahip
oldukları Elif Şafak'ın da elbet, 12 Eylül darbesine ilişkin değerli
sosyolojik-felsefî yorumlarını irdeleyebilirler (Örneğin s. 323'deki Zeliha'nın
kuramı). Ben bağlamak üzere, Ermeni sorununa dönmek istiyorum: Gerçi, Elif
Şafak'ın bu konuda kendilerine vekâlet verdiği bazı anlatıcılar, Ermeni/Türk
sorunu çerçevesinde barışçıl ve insancıl düşüncelerini açıklıyor olsalar bile,
Amerika'daki Ermeni diyasporasının hoşuna gidecek şuna benzer sözler de yer
alıyor: "Bütün akrabalarını 1915'te kasap Türklerin ellerinde kaybetmiş
soykırımzede bir ailenin torunuyum. Amma Mustafa diye biri tarafından
büyütüldüğüm için köklerime ihanet etmeyi öğrendim, soykırımı inkâr etmek üzere
yetiştirildim" (s. 64), "Milyonlarca Ermeni'ye ne oldu peki? Asimile edildiler.
Katledildiler. Yetim bırakıldılar. Sürüldüler. Mal mülklerinden oldular" (s.
65). Bu cümlelerin diyaspora mensuplarını memnun edeceğini, ilgilerini
çekeceğini ve tirajı kışkırtacağını göz ardı edemeyiz. Rastlantıya bakın: Bir
anlatı kişisinin sözleri olduğu için yazarın kendisini suçlu kılmayacağı açık bu
sözler, bir hukuk adamınca "Türklüğe hakaret" iddiasıyla mahkeme veriliyor,
mahkemenin dava açmama kararı bir üst mahkeme tarafından reddediliyor. Ve Elif
Şafak'ın gıyabında gelişen bu olaylar, romancının fotoğraflarıyla sayfalara
taşınmasına neden oluyor anında. Alın size medyatik-kültürel bir dedikodu
konusu. Elif Şafak keşke Amerika'daki yoksul Ermenilerin yaşamlarını anlatsaydı.
Kendini yabancı hissetmediği ülkenin içindeki etnik sorunlara değinseydi
|