Melih Cevdet Anday
Aylaklar

Melih Cevdet Anday

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

05.12.2012


  Editörün Notu :  Aylaklar çok varlıklı bir ailenin yoksul düşmesi şeklinde görünse de aslında Melih Cevdet Anday bir insan türünün, bir tür melankolinin, yavaşlamış bir zaman dilimi içinde yaşayan başka bir çağın insanlarının 20. yüzyılda kayboluşlarını anlatıyor. ‘Aylaklar’ çağdaş edebiyatımızın önemli klasiklerinden biridir ve mutlaka okunmalıdır. - (Asuman Kafaoğlu-Büke)

  1960'LI YILLARDA ROMAN
Nurkal KUMSUZ

16 Aralık 2011 00:00

http://www.kayseriolay.com/koseyazilari/

1960’tan başlayarak geçirilen siyasi, sosyal ve ekonomik değişmeler, bunların sonuçları, yazarların üzerinde durup ele aldığı belli başlı konulardır.

1960’tan başlayarak geçirilen siyasi, sosyal ve ekonomik değişmeler, bunların sonuçları, yazarların üzerinde durup ele aldığı belli başlı konulardır. Bu yıllarda ele alınan konulardaki çeşitlenmeyle birlikte, roman yazma tekniğinde de değişme ve gelişme göze çarpar. Bu dönemde İslâmı esas alan hayat ile karakterlerin ele alındığı romanlar büyük ilgi görmüştür. Hekimoğlu İsmail ile Şule Yüksel Şenler daha sonra hidayet romanları olarak değerlendirilecek romanların öncülüğünü yaptı. Münevver Ayaşlı (1906-1999), Hasan İzzettin Dinamo (1909-1989), Rıfat Ilgaz (1911-1982), Melih Cevdet Anday (1915), Mehmet Seyda (1919-1976), Yusuf Atılgan (1921-1989), Nezihe Meriç (1925), Muzaffer Buyrukçu (1928-2006), Hekimoğlu İsmail (1932), Bekir Yıldız (1933-1998), Yaman Koray (1934), Erdal Öz (1935-2006), Erol Toy (1936), Behzat Ay (1936-1999), Afet Ilgaz (1937), Emine Işınsu (1938), Şule Yüksel Şenler (1938) dikkati çeken yazarlar olmuştur.

Münevver Ayaşlı, romanlarında Osmanlı kültür ve medeniyetinin izlerini taşıyan değerlendirmelerini yansıttığı; Pertev Bey’in Üç Kızı (1968), Pertev Bey’in İki Kızı (1969), Pertev Bey’in Torunları (1976) romanlarını kaleme almıştır.

Hasan İzzettin Dinamo; I. Dünya Savaşı’ndan başlayarak Kurtuluş Savaşı’nı konu alan sekiz ciltlik Kutsal İsyan (1967-1968) ile tanınmıştır. Bu seriyi düşmanın İzmir’de denize dökülmesinden başlayarak Atatürk’ün ölümüne kadar geçen dönemi anlatan yedi ciltlik Kutsal Barış (1972-1976) tamamlar. Açlar (1968), Türk Kelebeği (1981) savaş ve savaş yıllarını daha değişik yönden ele alan iki romanıdır. Öksüz Musa (1973), Musa’nın Mapusanesi (1974), Koyun Baba (1976), Musa’nın Gecekondusu (1976), Açlık (1981) yazarın babasını ve ağabeyi’ni yitirdikten sonra hayatının dönemlerini anlattığı romanlarıdır.

Rıfat Ilgaz; Hababam Sınıfı (1959), Bizim Koğuş (1959), Meşrutiyet Kıraathanesi (1975) adlı romanlarına kendi yaşadığı çevreyi ve olayları mizahi bir üslupla anlatmıştır. Karadeniz’in Kıyıcığında (1969), Halime Kaptan (1975), Karartma Geceleri (1974), Sarı Yazma (1976), Yıldız Karayel (1981), Apartman Çocukları (1984) yine kendi hayatından izler taşıyan toplumcu- gerçekçi romanlarıdır.

Melih Cevdet Anday, ilk romanı Aylaklar (1965)’da II. Abdülhamit döneminden kalma bir ailedeki maddî ve mânevî çöküşü anlatır. Gizli Emir (1970) ’de, 12 Mart öncesi yaşanan tedirginliği; sanat adamları çevresinde geliştirmiştir. İnsan ve çevre konusunu işlediği İsa’nın Güncesi (1973) ve Raziye (1975) ilgi uyandıran diğer romanlarıdır.

Mehmet Seyda, bir üçlü oluşturan Bir Gün Büyüyeceksin (1956), Yaş Ağaç (1958) ve Cinsel Oyun (1966) ile aynı konuyu işlediği Ne Ekersen (1958) aile merkezli romanlara imza atmıştır. Askerliğini yaptığı Zonguldak ve dolaylarındaki izlenimlerine dayanan Yanartaş (2 cilt, 1970) ile 1932-1933 yıllarını içine alan ideolojik akımların etkisini konu alan İhtiyar Gençlik (1971) romanlarıyla adından söz ettirmiştir.

Yusuf Atılgan, sosyal eleştirinin hâkim olduğu; büyük şehir aydınının tedirginliği anlattığı Aylak Adam (1959) ve bir kasaba otelinde kâtiplik yapan, hayatındaki monotonluktan bunalan bir genci anlattığı Anayurt Oteli (1973) romanları ile ses getirmiştir.

Nezihe Meriç, kadının ekonomik ve cinsel yönden erkeklerin baskısından kurtulma çabalarını anlattığı Korsan Çıkmazı (1961) ile kapıcılık yapan bir ailenin merkezde olduğu ve çocuk, insan, tabiat sevgisinin işlendiği Alagün Çocukları (1978) romanları ile görülmüştür.

Muzaffer Buyrukçu; sosyal konuları günlük hayattan kesitlerle yansıttığı Gürültülü Birkaç Saat (1969), Bir Olayın Başlangıcı (1970), Dar Sokaklardaki Duman (1992), Gece Bitmedi (1995) romanlarını yayımlar.

Hekimoğlu İsmail (Ömer Okçu); Minyeli Abdullah (İttihad Gazetesi’nde tefrika 1967, kitap olarak 1968)’ta, Mısır’ın Minye şehrinde büyüyen, dönemin istibdadına karşı dini bir duruş sergileyen Abdullah’ın mücadelesini ve çektiği sıkıntıları başından geçenler anlatır. Maznun (1970)’da, bir insanın okumak ve dürüstçe yaşamak uğruna verdiği mücadelenin hikâyesi anlatılır. Sibel (2000), Ankara-Paris hattındaki Sibel′in kendini arayışı anlatılır. Bir Deliyle Evlendim (2001), Amerikalı bir öğretmen olan Selena ile Şeref isminde bir öğrencinin kesişen hayatları anlatılıyor. Cumhuriyet Çocuğu (2006)’nda, Yahya’nın yaşadığı olaylar çerçevesinde Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet sonrasına uzanan batılılaşma sürecini anlatır. Bekir Yıldız, Türkler Almanya’da (1966) romanında, Almanya’da geçirdiği dört yıldaki gözlemlerine dayanarak, orada çalışan işçilerin problemlerini, Almanlardaki yabancı düşmanlığını gözler önüne serer. Evlilik Şirketi (1972), Halkalı Köle (1980), Aile Savaşları (1984) romanlarında ise evlilik ilişkilerini inceleyerek eleştirilecek yanlarını ortaya koyar. Ve Zalim ve İnanmış ve Kerbelâ (1986) ile Alevilik ve inanç olgusunu işler. Darbe (1989)’de, 12 Eylül darbesinin insanımızın üzerindeki etkisini tahlil eder.

Yaman Koray; denizi, güzelliğini, denizle iç içe olan balıkçıları, deniz kıyısında yaşayan köylülerin hayatlarını işlemiştir. Deniz Ağacı (1962), Gelin Taşı (1963), Sığırcıklar (1967), Mola (1970), Büyük Orfoz (1979) önemli romanlarıdır.

Erdal Öz, ilk romanı Odalarda (1960)’da Anadolu’da yalnızlıktan bıkıp yeni tanıştığı bir kadınla evlenen ve ilginç bir hayata başlayan memuru anlatır. Yaralısın (1974)’da okuduğu kitaplar yüzünden tutuklanan bir gencin tutukluluk günleri ve cezaevinin durumu sergiler. Diğer önemli romanı Gülünün Solduğu Akşam (1986)’dır.

Erol Toy, belgelere dayalı olarak tarihe yönelen yazarlarındandır. İlk romanı iki ciltlik Toprak Acıkınca (1968), Kurtuluş Savaşı’nı Batı Anadolu’da verilen mücadeleyle yansıtır. Yine iki ciltlik Azap Ortakları (1973)’nda, Timur-Yıldırım çatışmasından sonra beyliklerin içine düştüğü bunalımı yansıtır. Kuzgunlar ve Leşler (iki cilt,1978, 1979), beylikleri, Türkmenlerin yaşayışlarını, törelerini, beyliklerin sarayla olan ilişkilerini; Zoroyunu (1980), 1938’de Atatürk’ün ölümünden başlayarak 1977 seçimlerine kadar geçirilen dönemi, Yitik Ülkü’de (1995) Mustafa Reşit Paşa’nın Paris’e gidişinden, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçişine kadar ki dönemi yansıtır. Tarihi konulu romanlarının dışında kalanlardan Gözbağı (1976) 1928’den başlayarak 1970’e kadar Türkiye’deki işçi hareketlerini; İmparator (1973), Türkiye’de hakim sınıfın gelişimini; Kördüğün (1974), 1960’tan sonra yaşanan sosyal ve siyasi bunalımı; Acı Para (1970), Ege Bölgesi’nde bir kasaba hayatından kesitleri verir. Son Seçim (1976) ve Doruktaki Öfke (1977) ise köylünün değişik sosyal yapısını ele aldığı romanlarıdır.

Behzat Ay; Dor Ali (1966)’de, Dor Ali’nin ailesiyle birlikte Samsun‟a göçerek orada arabacı ve küfeci olarak çalışmasını anlatır. Sis İçinde (1973)’de, 12 Mart döneminde aydınların durumunu gözler önüne serer. Sürgün (1975), öğretmen gerçeği ile kıyımı üzerine kuruludur.

Afet Ilgaz; Eşiktekiler (1960), Aşamalar (1977), Garip Bir Dava (1987), Sendika (1987), Feministin Doğruya Yakın Portresi (1988) romanları ile yol aldı. Daha sonra tasavvufa yöneldi ve bir nehir roman olan Ad-Semud-Medyen (1991), Yol (1993), Yolcu (1994), Menekşelendi Sular (1997), Sorgu ve Derviş (2010) kitaplarında; birbirine bağlı hayatların tasavvuf, edebiyat, siyaset ilişkileri tarihi süreç içinde anlattı. Ermiş (2000) ise, iki kadın yazarın hayatından kesitlerin verildiği bir dönüşüm hikâyesi üzerine kuruludur. Ayrıca; Annem Annem (1974), Değişen Sevgiler (1976), Çocuklar da Savaştı (1979), Karadaylak (1992), Filiz Büyüyor (1992) isimlerinde çocuk romanları da yayımlamıştır.

Emine Işınsu, romanlarının konusunu günümüz toplumundan ve dış Türklerin dramından seçerek şiir diline yakın bir üslûpla ve “tez”li tekniği ile yaşadığımız olayları romanlaştırmıştır. İnsanî ilişkilerin sıcak bir atmosferde ve iç tahlillerin öne çıktığı aşk konulu Küçük Dünya (1966) romanı ile adını duyurmuştur. Azap Toprakları (1969)‘nda, Batı Trakya’da yaşayan Türklerin; Tutsak (1975)’ta Kerkük Türkleri’nin; Çiçekler Büyür (1979)‘de Deliorman-Rodop Türklerinin çektikleri sıkıntıları anlatarak dış Türklerin hayatlarından kesitler vermiştir. Ak Topraklar (1971)’ı, Malazgirt Zaferi’nin 900. yıldönümü dolayısıyla yazmıştır. Sancı (1975) romanı, 1980 öncesi olaylarını Dursun Önkuzu’nun hayat hikâyesi paralelinde değerlendirir. Canbaz (1982) romanında; Türkiye’de sendikacılık hareketinin başlangıcını, bir kısım sendikacının yozlaşmasını, onlara direnen bir kadın sendikacıyı ve bu arada sağ ve sol gruplaşmalardaki fikir ayrılıklarını ve bazı grupların sendikalara hâkimiyetini anlatır. Kaf Dağının Ardında (1988)’da, Mevsim’in kendi içine doğru çileli seyahatini 1980 öncesi olayları ve aydınların durumunu sorgulayarak yapar. Cumhuriyet Türküsü (1993) ise Cumhuriyet’in kuruluşuna giden yoldaki mücadeleyi anlatır. Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri (2002)’de Yunus Emre’yi, Bukağı (2004)’da Ni¬yazi Mısrî’yi, Hacı Bayram (2005)’da Hacı Bayram Veli’yi hayatlarıyla beraber yaşadıkları dönemin siyasi ve tarihi olaylarını da işlediği romanlarıdır.

Şule Yüksel Şenler, Bugün Gazetesi’nde tefrika edilen, yalnız bir kadının dinin gereklerine uygun yaşama mücadelesi ve Huzur Sokağı ile sembolize edilen arayışın romanı Huzur Sokağı (1969-1970) ile İslâmi dünya görüşüne bağlı roman anlayışını güçlendiren isim olmuştur.


Melih Cevdet ANDAY (1915-2002)


http://www.siirakademisi.com

13 Mart 1915'te İstanbul'da doğdu. Saraylı bir babanın oğluydu fakat orta halli bir ailede, tahmin edilen sıkıntıları çekerek büyüdü. Babasını ‘sevmiyor’, onunla hayat duyumu ve ideolojisi uyuşmuyordu. Ankara Taş Mektep’ten Orhan Veli ve Oktay Rifat’ın sınıf arkadaşıydı. Bir süre Belçika’da sosyoloji okudu ancak eğitimi II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle kesintiye uğradı. O da yurda dönüp bir memuriyet edindi.

"Ukde" adlı ilk şiiri 1936 yılında Varlık Dergisi’nde yayımlanan Anday, adını ilk olarak 1941’de, Orhan Veli’nin "Garip" adlı kitabında yer alan şiirleriyle, bu akımın üç öncü şairinden biri olarak duyurdu. (Tam kadro: Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday) Garipler, iki savaş arasında yetişen ve dünyanın değişimine tanık olan bir şair demetiydi. 1920 - 40 arasında Batı şiirinde yaşanan çağdaş ve devrimci şiir akımlarının etkisi, Türk şiirine onların bilgi birikimi ve kalemi sayesinde yansıdı. 1940 ve Garip, şiirde burjuva duyarlılığının ve aşırı duygusallık dar çemberinin yıkıldığı bir dönüm noktasıydı. Gelenekçiler tarafından hiç de hoş karşılanmadılar. Ki bu hoşnutsuzluğu bugün bile sürdürenler var. Orhan Veli, durumu şöyle yorumluyor: "Tarihin beğenerek andığı insanlar, daima dönüm noktalarında bulunanlardır. Onlar bir ananeyi yıkıp yeni bir anane kurarlar."

Veli’nin ölümünün ardından Oktay Rifat ile şiir yolunu ayıran Anday, ironi sanatını konuşturduğu toplumcu şiir anlayışını bir süre devam ettirdi. 1956’da yayımlanan "Yanyana" nın ("Toplu Şiirler 1"in içinde var) üslubu kavgacı bulununca Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesi uyarınca toplatıldı. Anday ve eser, yapılan kovuşturma sonucunda aklandı. Anday, Rosenbergler ’in idam edilecekleri gece yazdığı "Anı" ve "Tohum" gibi meşhur şiirlerini toplumcu ağırlıklı ürünler verdiği bu dönemde yazdı. Lirizme karşı tavrı netti. Aşağılıyordu. Oysa derdi lirizmle değil yozlaştırılmış sanatlaydı.

1962 sonunda yayımlanan "Kolları Bağlı Odysseus", Anday şiirinin döndüğü en karakteristik kavşak oldu. Yazar bundan böyle felsefeye ağırlık vererek, anlamı yüzeyden derine çekerek yazıyordu. Mitolojik öyküler anlatan, çok daha kapalı bir tarzı vardı artık. Memet Fuat, Melih Cevdet’in ‘halkın beğenisi ’ni ölçü olarak almayı kesinlikle doğru bulmadığını söylüyor. Zira Anday, sanat ve edebiyatın halkın bilincini yükseltmek, halkı eğitmek gibi bir misyonu olması gerektiğine inanıyordu: "Geri bırakılmış halkın beğeni düzeyine seslenmek halkçılık değil, yeteneksizliğin örtbas edilmesidir."

Melih Cevdet Anday, yazdığı denemelerle bağnazlığı besleyen kaynaklara karşı mücadele eden biriydi. Türkiye törelerini ve geleneksel ahlakı yıllar boyunca eleştirdi. Dil meselesine de takılmıştı. Ona göre Türk dili özleştirilerek kullanılmalıydı. Deneme kitapları ve Cumhuriyet’teki köşe yazıları, ‘Anday meseleleri’nde gerçekten de etkili oldu. Bu yazılar da "Sevişmenin Güdüklüğü ve Yüceliği" (1990 - 94) adıyla kitaplaştırıldı.

İki romanı, "Aylaklar" (1965) ve "Gizli Emir" (1970) de olumlu eleştiriler aldı. Tefrika edilen iki roman, "Meryem Gibi" ve "Yağmurlu Sokak" ise 90’lı yıllarda kitap olarak yayımlandı. Melih Cevdet Anday’ın yazdığı tiyatro oyunları ise çorak bir ortama çim misali düştü. Absürdden etkilenmişti. Yazarın tüm oyunları "Toplu Oyunlar I - II" adıyla bir araya getirilerek yayımlandı. Türkiye’de tiyatro metni deyince ilk akla gelen eser olan "Mikado’nun Çöpleri"nin (1967) de Anday’a ait olduğunu söyleyelim yeter. Adam Yayınları, son olarak 2002 Ekim’inde "Bir Sis Çanı Gecenin İçinde" adıyla Melih Cevdet Anday şiir derlemesi yayımladı. 28 Kasım 2002'de İstanbul'da öldü. Anısını yaşatmak üzere Türkiye Yazarlar Sendikası ve Ören Belediyesi tarafından, ilki 2006 yılında olmak üzere "Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü" düzenlenmektedir.

Yapıtları:
Garip (1941, Orhan Veli ve Oktay Rifat'la birlikte)
Rahatı Kaçan Ağaç (1946)
Telgrafhane (1952)
Yan yana (1956)
Kolları Bağlı Odysseus (1962)
Göçebe Denizin Üstünde (1970)
Teknenin Ölümü (1975)
Sözcükler (1978, toplu şiirler)
Ölümsüzlük Ardında Gılgamış (1981)
Tanıdık Dünya (1984)
Güneşte (1989)
Yağmurun Altında (1995)

Ödülleri:

1976 Yeditepe Şiir Armağanı
1978 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü
1981 İş Bankası Büyük Ödülü
2000 Aydın Doğan Vakfı Şiir Ödülü
  Bir çağ ve bir aile yok olurken

ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

http://www.radikal.com.tr/

29/07/2011


Melih Cevdet Anday'ın en ünlü ve kendi adıyla yayımladığı ilk romanı 'Aylaklar', dört nesil boyunca Şükrü Paşa konağında yaşayan bir ailenin dramatik yok oluş hikâyesini anlatıyor.

Melih Cevdet Anday

1970’lerde, 1980’lerde gençlerin çok severek ve etkilenerek okuduğu Salah Birsel ve Melih Cevdet Anday gibi yazarları bugünün gençleri ne denli tanıyor, merak ederim. Birkaç yıl önce yeğenime Anday’ın kitaplarından hediye etmek istediğimde, girdiğim kitapçılarda ne bir romanını ne de deneme kitaplarını bulmuştum. Oysa yüzyıllar öncesinin değil, on yıl öncesinin en önemli yazarlarından biriydi. Neyse ki son yıllarda bazı yayınevleri dilimizin büyük ustalarının kitaplarını yeniden yayımlamaya başladılar. Melih Cevdet Anday’ın da tüm eserleri kitapçı raflarında artık bulunuyor.

Melih Cevdet Anday ilk başta şiirleriyle tanınırdı, sanki romanları deneme ve şiirlerinden sonra gelirdi. Bugün Anday’ın eserlerinin dirilmesi sanırım en çok romanlarına yarayacak. Yazarın en ünlü ve kendi adıyla yayımladığı ilk romanı ‘Aylaklar’, 1965’deki baskısından sonra çok kereler farklı yayınevleri tarafından basılmıştı. ‘Aylaklar’ dört nesil boyunca Şükrü Paşa konağında yaşayan bir ailenin dramatik yok oluş hikâyesini anlatır.

Şaşaalı bir dönem

Abdülhamit’in eczacıbaşısı Şükrü Paşa, sultanın sevdiği paşalardan biridir. Sarayın desteğiyle mal varlığını günden güne çoğaltan Şükrü Paşa, padişahın emriyle görkemli bir konak yaptırır ve burada üçüncü karısı ve küçük kızı Leman ile yaşar; diğer iki eşi ve çocukları ayrı konaklarda yaşamaktadırlar. Halayıklar, hizmetçiler, uşaklar, seyislerle dolu Şükrü Paşa konağının şaşaalı dönemi, 1909 yılında Abdülhamit tahtan indirilinceye dek sürer. Paşa Anadolu ’ya sürgün edilir fakat konaktaki hayat tarzında bir değişim olmaz, paşanın mal varlığı o kadar çoktur ki, sahip olunanlar fazlasıyla yeter aileye. Şımartılarak büyümüş paşanın kızı Leman Hanım, tüm lüks zevklere sahip, gösteriş seven bir kadın olarak büyür. Konakta babasının ölümünden sonra da kocası ve iki kızıyla yaşamayı sürdürür.

Roman başlarında Leman Hanım artık yaşlı bir kadındır; konakta kocası, avukat torunu Muammer, gelini, damadı ve evde kalmış kızıyla birlikte otururlar. Gitgide küçülmüş bu ailenin yanında bir de parazit hayatı yaşayan bir grup tanıdık yerleşmiştir. Konakta yaşayanlar hep bir elden Şükrü Paşa’nın mirasını hızla tüketmektedirler fakat paranın tükeneceği ve er geç çalışmaları gerekeceği düşüncesi akıllarına hiç gelmez. Para işlerinden Leman Hanım sorumludur. Leman Hanım bu konuda garip bir tavır geliştirmiştir, aylardır ödeme yapmadığı mahalle esnafı kendinden para istediğinde, onları soylu davranmamakla suçlar ve ağır dille azarlar. Para isteyenler onun gözünde ancak sonradan görmelerdir. Kocası ile birlikte gerçeklerden kopuk, kendi içine kapalı bir dünyada yaşarlar.


İlkemiz çalışmadan yaşamak

Evdeki diğer insanlar da evin hanımefendisinden çok farklı değillerdir. Çoğu mizantrop kişilik sergiler: insanlardan, iş hayatından kaçarlar, odalarına kapanıp boşluklara bakarak bol içki tüketirler. Romandaki birkaç karakterin çok ciddi içki sorunu vardır, erkekler sırayla evdeki küçük hizmetçi kıza sarkıntılık ederler, kadınlar da birbirleriyle çekişmeden duramazlar. Hepsinin ortak özelliği, çalışmadan yaşamayı ilke edinmiş olmalarıdır. Bazıları kendilerini soylu saydıkları için, bazıları ne işe yarayacaklarını bilmediklerinden ve bazıları da hazır yiyiciliği hak ettiklerini düşündüklerinden çalışmazlar. Roman kahramanlarından biri bu hakkını ironik biçimde şöyle dile getirir: “Bu toplum beni yaşatmak, yedirmek, içirmek zorundadır. Çünkü, ben ona küfrediyorum, onu sarsıyorum, onu dövüyorum. (...) Uzağa gitmeyelim, bu ev neyle dönüyor? Bilmiyor musunuz? Şükrü Paşa’nın çaldığı paralarla... O kadar çalmış ki, artık ona hırsız denemez, soylu denir. O yemiş, karıları, çocukları yemişler, siz yiyorsunuz, biz yiyoruz hâlâ bitmiyor... bu parada benim neden hakkım olmasın?”

Çöküş başlıyor

Sonunda bu kadar insanın sorumsuzca yemesine Şükrü Paşa’nın mirası bile dayanamaz ve konak rehinecilerin eline düşer. Ailenin tükenişine doğru giden yolda büyük darbedir bu. Yıllardır yanlarında yaşayan cimri damadın biriktirdiği paralar imdatlarına yetişir ve hep birlikte bir apartman dairesine taşınırlar. İşin garibi kimse olanlardan ders almamıştır, evde aynı şekilde yemeye ve içmeye devam edilir. Romanın kurgusu iki farklı anlatıdan oluşuyor. Birinci bölüm, konak hayatının dış gözlemle anlatısıdır ve konaktan atılana kadar geçen zamanı anlatır, ikinci bölüm ise Leman Hanım’ın torunu Muammer’in günlüğüdür, apartman dairesine çıktıktan sonraki zaman dilimini anlatır.

Melankolinin içinde yaşayanlar

Roman sürekli bir çöküşe doğru giden, frenleri patlamış, hızla yokuş aşağı inen bir otobüse benzetilebilir. Bu tür kurgularda bir sonraki bölümün daha kötü olacağı hissedilerek okunur, her gün daha kötüye gider, sonunda hiçlik olacağını tahmin etmek zor olmaz. Aslında sadece kötüye gitse kurgu fazla ilginç olmazdı, Melih Cevdet Anday hızlı tükenişe doğru giden yoldan arada bazı sapmalar yapıyor ve böylece kurguya yoğunluk kazandırıyor. Romanda yer alan gidişatın tekdüzeliğini kıran şeylerin başında birkaç karakterin uyanışı geliyor. Özellikle romanın sonuna kadar Muammer’in bu aylaklık karabasanından uyanıp eyleme geçmesini bekliyoruz. Muammer beklentimizi boş çıkarmayıp üç kez hayatını eleştirecek düzeye geliyor fakat alkol ve çevrenin uyuşukluğu her seferinde yeninden kapanmasına neden oluyor. Muammer yeni eve taşındıktan sonra “Yeni bir ev, yaşamaya yeniden başlamak demektir” diye yazıyor günlüğüne. “Demek ki aylaklıktan ilk kurtulan ben olacağım bu evde. Bunu sağlam bir temel olarak alıp oradan işe başlamalıyım.” Oysa Muammer’in sorunu çalışıp çalışmamak değil, hayatının hedeften yoksun olması. Kısa bir süre için de olsa işe başlaması, ardından bir partiye üye olup politikaya girmesi bunu gösteriyor, fakat her seferinde karşısına çıkan ikiyüzlü, çıkarcı, yalancı insanlar vazgeçmesine neden oluyor.

‘Aylaklar’ konusu ya da ele aldığı temalarla değil, yarattığı karakterlerle önem kazanan bir roman. Örneğin Leman Hanım’ın kocası Davut Bey, ender rastlayacağımız bir karakter. Don Kişot benzeri çılgınca davranışları onu hem sevimli hem de anlaşılmaz kılıyor. Aynı şeyi diğer roman kahramanları için de söylemek mümkün. Anday eşsiz bir yetenekle her bir roman kahramanını benzersiz bir kişiliğe dönüştürüyor. Her birini yakından tanımış gibi, her birini canlı olarak karşımızda görmüş gibi okuyoruz onun satırlarını. Roman çok varlıklı bir ailenin yoksul düşmesi şeklinde görünse de aslında Melih Cevdet Anday bir insan türünün, bir tür melankolinin, yavaşlamış bir zaman dilimi içinde yaşayan başka bir çağın insanlarının 20. yüzyılda kayboluşlarını anlatıyor. ‘Aylaklar’ çağdaş edebiyatımızın önemli klasiklerinden biridir ve mutlaka okunmalıdır.

AYLAKLAR - Melih Cevdet Anday - Everest Yayınları - 2011 - 250 sayfa - 12.5 TL.



'Romancı' Melih Cevdet Anday

19/08/2011


http://www.radikal.com.tr

Anılara dalmak uğruna, şöyle bir karıştırayım dedim, bir kez daha kapılıp gittim. Gerçekten bir ironi başyapıtı 'Aylaklar'

SELİM İLERİ / Arşivi


‘Şair’ Melih Cevdet’in unutamadığım şiirleri vardır. Unutamadığım şiir çevirileri de. Poe’unun öykülerini Fransızcaya Baudelaire çevirmiş. Bunun bir iyi talih olduğu söylenegelir. Melih Cevdet’in ‘Annabell Lee’ çevirisi olmasaydı, Edgar Allan Poe, Türk okurunca bunca tanınır mıydı, tartışmaya değer. Daha ilk dize, “Senelerce senelerce önceydi”, ikide birde kulaklarımda yankıyıp durur. ‘Garip’le başlayarak, Melih Cevdet’in şiirinde birkaç dönem geçip gitmiş. Bazı dönemlerini yadırgayanlar çıkmış. Aklın, sadece aklın yordamıyla yetinmesini yadırgayanlar. Mitologyadan zaman zaman çokça esinlenmesini de. Beni de çok etkileyen şiiri, galiba, 1981 tarihli “Gelinlik Kızın Ölümü”.

‘Denemeci’ Melih Cevdet’in sadık okuruydum. Ama hemen hep uzağında durarak. Bir ara, bulanık bir tartışmanın içine düştük. Anday beni “Genç Osmanlı aydını” diye sarakaya aldı. Geçmişin, özellikle Osmanlı tarihiyle ilintili geçmişin kesenkes yadsınmasından yanaydı.

Oyun yazarı Melih Cevdet, ‘Mikadonun Çöpleri’yle tiyatromuza eşsiz bir eser armağan etmiştir. Bir de ‘romancı’ Melih Cevdet var. Takma adla yazdıkları, kendi adıyla yazdıkları; Melih Cevdet roman alanında epey emek vermiş. Takma adla yazdıklarının tümü, öyle sanıyorum ki, henüz kitaplaşmadı. Gazete tefrikası halinde kalanlar söz konusu. Melih Cevdet, gazete okurunun isterlerini göz önünde tutarak yazdığı bu romanlarında bile etkileyicidir. 1985 tarihli ‘Aylaklar’ı çok severek okumuştum. Yayımlanışından bir iki yıl sonra okumuştum. Remzi Kitabevi’nin yayınıydı. Ferruh Doğan’ın romanın ironisine eşdeğerde, değerli çizimleriyle bezenmiştir bu ilk basım. Yazık ki sonraki basımlarda bu ‘güzellik’ten -her nedense- yoksun kaldık.

‘Aylaklar’ yenilerde, Everest Yayınları arasında bugünün okurlarına sunuldu. Anılara dalmak uğruna, şöyle bir karıştırayım dedim, bir kez daha kapılıp gittim. Gerçekten bir ironi başyapıtı ‘Aylaklar’. Geçmişin sert hesaplaşması ama, ‘yeni’nin bir türlü özümsenmediğini, yerleşiklik kazanamadığını da dile getirmekten uzak durmamış. Hatta, ‘yeni’ kimileyin trajikomik bir sancı olup çıkıyor.


Eski servet suyunu çekiyor

Erenköyü’nde koca konak. II. Abdülhamit çağından kalma, hep hazır yiyici bir aile. Eski günlerin saltanatı epeydir sona ermiş. Gerçi Leman Hanım’ın konağında sofralar yine kuruluyor, konağa gelip gidenler, daha doğrusu konağın yanaşmaları azımsanacak gibi değil. Ama bir şeyler değişmiş, adamakıllı değişmiş. Eski servet suyunu çekiyor. Kısacası, Erenköyü’nde bu konak, “ İstanbul ’un öyledir bahârı” filan demiyor, diyemiyor. Yahya Kemal’in hatırladığı semt ve zamanla, ‘Aylaklar’ınki karşılaştırılsa, kim bilir neler dökülüp saçılır... Konak, köşk yaşamasının, kalabalık aile geleneğinin bitmeye yazgılı olduğunu duyumsuyoruz. Bugünkü gibi kesenkes bitmemiş. Ne var ki ‘çöküş’ kapıya dayanmış. Melih Cevdet, belki, bir tür, ‘Kiralık Konak’ parodisinin ardına düşmüş. Yakup Kadri’nin içten üzüntüsüne karşılık, gerçekliği serinkanlılıkla, hatta bazen hain bir zekânın eşliğinde kabul ediyor.

‘Aylaklar’ bence edebiyatımızın en güzel romanlarından biri. Ayrıca, perspektif değiştirilerek yazılmış ikinci bölüm, “Muammer’in Günlüğü”, roman sanatı açısından atak bir davranışı sergiliyor. Melih Cevdet Anday’ın eleştirmenlerce en sevilen romanı ‘Raziye’ oldu. Fethi Naci, Rauf Mutluay, Vedat Günyol çok sevmişlerdi. Arada –harikulâde bulduğum- ‘Gizli Emir’ güme gitti. Hâlâ birebir ‘yaşadığımız’ ‘Gizli Emir’. ‘Aylaklar’ ve ‘Gizli Emir’! İkisini de salık veririm.


ANI

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Melih Cevdet ANDAY

Not:

Julius ve Ethel Rosenberg, 19 Haziran 1953'te, New York'ta idam edildiklerinde, casusluk nedeniyle idam edilen ilk ABD yurttaşları oldular. Suçlu olup olmadıkları uzun süre tartışıldı. Bugün, idamları McCarhty döneminin baskıcı havasına yorulmaktadır.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!

1960'LI YILLARDA ROMAN
Nurkal KUMSUZ -