Aylak Adam

Yusuf Atılgan


 

 

Anasayfa
Eleştiri Sayfasına


 

TOPLANTI TARİHİ  :23.8.2006
GRUP DEĞERLENDİRMESİ :


    
Bahar Vardarlı

Dipnotkitap üyesi olarak her okuduğum kitapla zenginleştiğimi hissediyorum. Yaşamın anlamı tekdüzelikten kurtulma ve yenilikler denizine açılma, değildir de nedir? Her yazar başka bir ben yaratıyor içimde; okudukça çoğalıyorum.

Yusuf Atılgan bilmediğim bir yazardı. Anayurt Oteli filmini görmüştüm ama yazarından haberim yoktu. İşte bu hafta Aylak Adam adlı eserini okuyunca içimde yarattığı hayranlığı dile getirmek istedim. 1959 yılında yazılan bu roman 2006 için de ne kadar geçerli! O kendine özgü yazın sitili ile bir klasik yazarıymış da haberim yokmuş. Bir bakıyorum karşımda bir Sartre var, bir bakıyorum Dosteyevski, bir bakıyorum Camus...

İnsanlığın özüne varmış bir yazar. Kitabı okumayanlara öneririm. 


Freud ve Edebiyat
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=1704
Türk edebiyatında en iyi "Freudian" yaklaşımlardan biri olan Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam romanını bilinç dışı açısından açıklayabilmek için lütfen bu yazıyı okuyunuz.


http://tr.wikipedia.org/wiki/Yusuf_At%C4%B1lgan

Biyografi :
 
Yusuf Atılgan Türk roman ve öykü yazarı(Manisa 1921-İstanbul 9 Ekim 1989).

Manisa Ortaokulu'nu (1936), Balıkesir Lisesi'ni (1939) ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi.Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları arasında yer aldı. Anayurt Oteli 1987'de Ömer Kavur tarafından aynı adla sinemaya aktarıldı. Kitapları: Roman: Aylak Adam (1959), Anayurt Oteli (1973), Canistan (2000). Öykü: Bodur Minareden Öte (1960), Eylemci (Bütün Öyküleri; 1992). Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden (1981). Çeviri: Toplumda Sanat (K. Baynes; 1980).


 
 
Aylaklayarak Varolmacılık ve Romanı
Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı Üzerine
Raşit Tankut Aykut

Yusuf Atılgan bir mektubunda “Anlaşılan, bilinen anlamda bir yazar, açıkçası yazar değilim,” diye yazmış Enis Batur’a; ‘Aylak Adam’ yazılıp da yayınlandıktan yıllar sonra… Atılgan’ın kendisiyle ilgili bu teşhisini bir hayıflanmayla yapmadığı açık olsa da, takındığı bu acımasız tavır üzücü. Çünkü Atılgan, apaçık ki bir yazar; ancak bilinen anlamda bir Türk yazar değil – diyebiliriz… Okuyacağınız yazıda, Yusuf Atılgan’ın hayatı, kişiliği ve yazarlığından bahsedecek, ilk romanı ‘Aylak Adam’ı incelemeye çalışacağım.

Atılgan, 1921’de Manisa’da doğuyor. 1944’te İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitiriyor. İki yıl sonra Manisa’nın Hacırahmanlı köyüne yerleşiyor ve 30 sene orada çiftçilikle uğraşıyor. 1976’da İstanbul’a dönüp 1989’da ölünceye kadar burada yaşıyor. 1961’de Serpil Hanım’la -ayrıntılarını Enis Batur’dan öğrendiğimiz ilginç bir sevda hikayesinin ardından- evleniyor ve Memet isminde bir çocukları oluyor. Öldüğünde yarım kalan ‘Canistan’ romanının yanı sıra, bol ödüllü öyküler ve kült mertebesinde iki roman bırakıyor: Aylak Adam(1959) ve Anayurt Oteli(1973).
Oğuz Demiralp’in Yusuf Atılgan’ı sevgiyle andığı ‘Bir Ayrıntının Ardında’ isimli denemesinde belirttiği gibi “İnsanoğlu’nda Atılgan’ın görebildiği yönleri gören, bizim yazınımızda azdır.” zira Atılgan, “insan ruhunun dehlizlerine inmiş, kötücüllük tohumlarını bulmuş gibidir”. Zaten; Atılgan, iki romanında da benzer konuları benzer karakterlerle işler: içlerinde kötücüllük tohumları kök salan, toplumdan kopmuş yalnız bireylerin yaşantıları. Arkadaşı Yusuf Çotuksöken’in yorumlarına bakılırsa, Atılgan’ın romanlarında biraz da kendini betimlediği/yerdiği/hicvettiği fikrini de kolayca benimseyebiliriz: “Yusuf Atılgan bende hep yalnız bir adam görünümüyle yer etti. Yalnızlığının kapılarını dışarıya kapatmış gibiydi. Kendi başına kurduğu yalnızlık evreninde bir başına dolaşırdı sanki hep.” Hacırahmanlı köyünden yakın arkadaşı Nazmi Dönmez’in sözleri de Yusuf Atılgan hakkında fikir verici: “Çok konuşmazdı, tartışmayı sevmezdi, köyünde yalnız yaşayan bir insandı. İnsan evrenin özünü bilemez, aklı sınırlıdır. Bugüne kadar her şey yazılmıştır. Bunların bilincindeydi o.”
Anlaşılan o ki, Yusuf Atılgan yalnızdı yalnız olmasına; ama yalnızlığı, mecburi bir yalnızlık değil; seçilmiş, tasarlanmış, özel olarak inşa edilmiş bir yalnızlıktı. İnsanlardan kaçmak değil, kendini insanlarla paylaşmamaktı Atılgan’ın yalnızlığı… Enis Batur’a göre “sıcak, yakınlık kurmakta kararlı, çünkü güdülerinin sağlamlığına inanan duygusal biri” idi Atılgan. Güven Turan’ın, Ülkü Tamer’in, Eray Canberk’in anlattıklarına bakılırsa, sohbet ortamında bulunmayı seven biriydi. Ancak; edebiyat çevrelerinin bu ünlü simalarının hemfikir olduğu bir husus da, Atılgan’ın anlatmaktan ziyade dinlemeyi tercih edişiydi… O her yerin yabancısıydı, hiç acelesi yoktu (Batur). Hayatın sınırları içinde daralan insanların yazarı; “iç dünya” denen şeyin de bir dıştan, bir yoksunluktan yapılmış olabileceğini hissettiren; darlığın, rutinin alanına çekilmiş; sıkıntılı içeriklerle uğraşan; “ben” demekte bile zorlanan biri (Gürbilek). “Kimse bir başkasına ulaşamaz, çünkü kimse kendi sınırlarına varamaz.” diye yazmış bir yazarın yalnız kalmayı tercih etmesi, herhalde oldukça anlaşılır, zaten “insan ancak oynayarak, o da olmazsa ölerek kurtulabilir”.

Yazmak, Atılgan için asla bir kurtuluş olmamış; hep bir yük olmuş sırtında… Enis Batur, arkadaşını şöyle anlatıyor; “yazı, en büyük huzursuzluk kaynağı oldu hep. Bahçedeki kuşun sesi bahanesi olmuştur. Kaçacak delik muhakkak bulurdu.” Son romanı Canistan’ı yıllar boyunca bitiremediğine, romanlarının arasında on beşer yıllık aralıkların bulunmasına ve Güven Turan’ın “Yunus Nadi Yarışması olmasa, Aylak Adam’ın da kolay kolay bitmeyeceğini” söyleyişine bakılırsa, Atılgan’ın yazarken pek de eğlenmediği kolayca anlaşılıyor. Zaten, ona keyif veren işler, kitap okumak, sinemaya gitmek ve oğlu Memet’le zaman geçirmekmiş (Bayram).

Edebiyat’la dolu geçen uzun ömründe Atılgan’ın niçin sadece iki romanla yetindiği, yazarın sıklıkla maruz kaldığı bir soru. Sorunun cevabıysa hazır: ‘Benim gerçek eserim, günlük yaşamımdır.’ Atılgan’ın bunu söylerken ne kadar samimi olduğunu bilemiyoruz tabii, ama ‘Aylak Adam’, edebiyatımızdaki ayrıksı ve ayrıcalıklı yeri, insani duyarlılığı ve ustaca kaleme alınışı ile okura Atılgan’ın gerçek eseri ile ilgili çokça ipucu veriyor. Yoksa Enis Batur’un da dediği gibi, ‘Aylak Adam’ bir imgeye değil bir yaşamaya mı dayanıyordu, anlatılmadan susulamayacak bir yaşamaya? Dahası, Demiralp’in söylediği gibi, “Aylak Adam Türk duyarlılık tarihinde bir dönüm noktası mıdır?” ya da genç ve edip yazarlarımızdan Hamdi Koç’un iddia ettiği gibi, “aya gönderebileceğimiz tek bir şey varsa, o da Aylak Adam mıdır?”.

‘Aylak Adam’, bir ismin bile çok görüldüğü C.’nin bir yıl boyunca başından geçen olayları anlatır. Kitap dörde ayrılmış ve her bölümde farklı mevsimlerde C.nin yaşantısı ele alınmıştır. Babasından kalan emlaklerden aldığı kiralarla çalışmadan geçinebilen C., gününü kitap okuyarak, kahvehanelere, restoranlara, barlara giderek, film izleyerek, bol bol yürüyerek, sanat çevresinden arkadaşlarıyla sohbet ederek ve durmadan düşünerek geçirir… C., toplumla uyuşamayan, ataerkil yapıya ait olamayan, iki kişiden kurulmuş toplumların “en iyisi” olduğunu düşünen ve bu uğurda ‘gerçek aşk’ı arayan; huysuz, sıkılgan, mutsuz ve ‘aylak’ bir adamdır. Romanın konu edildiği bir yıl boyunca C.’nin başından iki aşk macerası geçer. İlkinde üniversite öğrencisi ‘süssüz, sade’ Güler’den umduğunu bulamayan C., yaz aylarında gittiği pansiyonda karşılaştığı eski sevgilisi ‘ressam ve kişilikli’ Ayşe ile de olaylı bir aşk süreci yaşar. Ne var ki, C. aradığı gerçek aşkı bir
türlü bulamaz.

“Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” cümleleriyle açılan roman, girişinin okurda uyandırdığı umudun aksine, bir imkânın değil, bir imkânsızlığın romanı olarak sürer ve bir imkansızlık tasavvuruyla son bulur: “Sustu, konuşmak lüzumsuzdu. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.”
Romanın son kelimesi üzerinde duralım biraz. Romanı roman yapan bütün süreçleri; yazma ve okuma çabalarını hiçleyen, boşlayan bir kelime bu… Okur olarak bizler yani, Aylak Adam’ı anlayamayız. Onun da bize kendisini anlatma çabası nafiledir. Zaten Atılgan da farkında Aylak Adam’ın ne acayip bir mahlûkat olduğunun. Ne yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Aylak Adam’ı anlatamayacak olduğunun farkında… (Bu Aylak Adam’ın erişilmez bir kişlik olduğu anlamına gelmesin. Bu durum daha çok, Aylak Adam’ın ruh dünyasının yazmakla içinden asla çıkılamayacak kadar karmaşıklaştığını gösterir.) Bu yüzden de zaten, romanın en doğurgan anlarını kısırlaştırıyor Atılgan, kısa kesiyor tabiri caizse. Oğuz Demiralp, bu durumu, biraz da Atılgan’ın kendi yapıtının varlığını küçümsemesi, yapıtı basit bir iletken durumuna düşürmesi olarak yorumluyor: “Yazma eylemini irdelemek için yazar-okur ilişkisinden önce yazar-yapıt ilişkisine bakmak gerek. Hele, yazar bildirişim umudu taşımıyorsa.” Yine Demiralp’in Goldman’den alıntı yaparak değindiği gibi; Yusuf Atılgan başkişisinin bilincini aşıyor. Bu, kendi yarattığı Aylak Adam karakterini lütfedercesine anlatmasından ve onunla içten içe dalga geçmesinden anlaşılabilir. Nurdan Gürbilek’e göre de, sıkıntılı bir dili var Atılgan’ın. Kelimelerin naçizliğinin, romanların gerçek hayatların yanındaki kifayetsizliklerinin bilincinde, kalemi de umudu da kırık bir yazarın dili…

Atılgan’ın dili dıştan beslenmiş, zengin, doyurucu bir dil değil; benzetmesiz, süssüz, neredeyse yoksun düşmüş, lise edebiyat kitaplarının ‘fakir’ diye niteleyeceği bir dildir…

Kısa, kesik, başı sonu olmayan bir tempo, sıkıntının temposu: Atılgan, dili, bu temponun hizmetine sunmuş gibidir; cümleleri tonuyla, temposuyla bu sıkıntıyı tekrarlar, dilde onun benzerini yaratır.
Atılgan’ın, Hacırahmanlı’dan dostu Nazmi Dönmez’in sözlerini hatırlayalım: “Bugüne kadar her şey yazılmıştır. Bunun bilincindeydi o.” Bu sıkıntı, işte bundan kaynaklanıyordu muhtemelen. Dünyayı değiştirmeyeceği müddetçe yazmak istemeyen, ama “yazmadan da susulamayan bir yaşama”nın mecbur kıldığı bir yazma eyleminden kaynaklanıyordu…

Ne kadar ‘sıkılarak, boş vermişlikle ve umursamazlıkla’ yazılmış gibi görünüyorsa da, Atılgan’ın Aylak Adam’da özgün bir üslup oturttuğu da gözden kaçırılmamalı. Benzersiz bir kahraman yaratmasının yanı sıra, bu kahramanı okura en iyi şekilde sezdirebilecek ifade yollarını da bir şekilde kullanıveriyor yazar. A. Ömer Türkeş’e göre, Aylak Adam’da her cümle, her sözcük yerli yerinde. Romanın anlatımında tekdüzelikten kurtulmak için, anlatı bazen birinci bazen üçüncü kişinin ağzından yapılıyor; mektup yazdırılıyor, günlük tutturuluyor (Naci). Okur da C.’nin sorununu, düşüncelerini, yaşam felsefesini ve duygularını kah C.’nin iç konuşmalarından, kah anlatıcıdan, kah C.’nin başkalarına söylediklerinden öğreniyor(Moran).

Bir karakter ve kişilik durumu olarak Aylak Adam’dan bahsetmeye başlamadan önce romana ve romanın ana kahramanına eleştirmenlerin yaklaşımları üzerinde durmak istiyorum. Kitap ile ilgili yapılan yorumların başlıcalarından biri, kitabın “zamanımızın kahramanı”nı çok iyi anlattığıdır (Naci). Bu yorum, başka birçok varoluşçu edebiyat ürünü için de yapılagelen, kanımca yetersiz bir yorumdur. Aylak Adam, herhangi bir zamanın, belirli bir mekanın ya da özel koşulların sebep olduğu bir yaratık değil; daha derindeki bir kimlik, daha içsel bir varlıktır. Demiralp’in ‘Bir Ayrıntının Ardında’da belirttiği gibi “yıllar bizimle birlikte geçmiş, Aylak Adam kalmıştır.” Çünkü Aylak Adam yalnızca yazıldığı yılların değil; neredeyse tüm zamanların kahramanı olagelmiştir. Bunu Yusuf Atılgan’ın romanın içinde “insan en çok kalabalık içinde yalnızdır” fikrinin anlamsızlığını vurgulaması ile de destekleyebiliriz. Zira Atılgan’ın Aylak Adam’ı, ne kadar insanlarla iletişim kuramıyor olursa olsun, bu iletişimsizliğin suçu ne yaşadığı zamanda ne de mekanda aranmıştır. Sorun Aylak Adam’ın kendisinde, onun kişiliğinde, varoluşunda, hatta ontolojisindedir. Aylak Adam’ın yalnızlık derdi de öyle canlı bir biçimde ele alınmış, onun tekilliği öyle çarpıcı bir biçimde yansıtılmıştır ki, bu yalnızlık herhangi bir devirde kimi insanların başına gelebilecek en doğal insanlık hallerinden biri olup çıkmış; Aylak Adam, yalnızca toplumu inceleyen, onu sorgulayan, kendini ondan soyutlayan bir kişinin değil; doğası gereği ayrıksı olan ve böylece muhtemel bir insanlık durumu prototipini işaret eden bir kahramana dönüşmüştür…

Yusuf Atılgan’ın kişiliği, yazarlığı, ‘Aylak Adam’ hakkındaki genel yorumlar ve romanın genel özelliklerinden sonra biraz da bu romanı bunca özel kılan, -kanımca- ‘edebiyatımızın en benzersiz karakterlerinden biri olarak Aylak Adam’dan bahsedeceğim. Öncelikle C.’yi ‘Aylak Adam’a dönüştüren başlıca etmenler üzerinde durmak istiyorum. Bu etmenler tabii, C.yi Aylak Adam’a dönüştürdükleri gibi, aynı zamanda romanın ana izleklerini ve romanı başarılı kılan başlıca öğeleri de teşkil ederler…

C.yi ‘Aylak Adam’ yapan ilk etken C.’nin babasıdır. Ataerkil bir figür olarak baba, bu romanın psikanalitik yükünün en ağır bölümünü çeker. C. babası sayesinde/yüzünden aylaktır. Babasının kendisine bıraktığı malvarlığı sayesinde rahatça yaşarken, babasının manevi mirası C.nin kendisi olmasını daima engelleyecek, özgürlüğüne gölge düşürecektir. Okura, oğluna sevgi göstermemiş bir baba olarak sezdirilen C.’nin babası, bir de C.’nin dünyada en çok değer verdiği kişi olan Zehra Teyze’siyle mutlu bir yatak arkadaşlığı sürünce, C. için buhranlar ve bunalımlar kaynağına dönüşür. Babasının ‘bıyıklı’, ‘kadın bacaklarına düşkün’, ‘zengin’ ve ‘C.nin kulağını yırtmış’ oluşu, C.’nin takıntılarının birebir sebeplerini oluşturacak; C. bıyıklılardan nefret edecek (Güven Turan’a göre Aylak Adam’da bıyık: Baba tanımıyla gelen, kaba güce dönüşmüş, otorite ile iç içe geçmiş cinsel saldırganlık), sevgilisi Ayşe’nin bacaklarına dokunabilmesi C. için varoluşsal bir soruna dönüşecek, sorulduğunda “zengin değilim, paralıyım.” diyecek, roman boyunca ilgili ilgisiz birçok yerde C. kulağını kaşıyacak, tramvayda arkasına oturduğu yolcuların kulak kirleriyle ilgilenecektir. Baba figürü ve C.’nin kökü-babada problemleri romanın başlıca izleklerinden birini oluşturacak ve Aylak Adam karakterinin hastalıklı ruh halinin en önemli unsurunu teşkil edecektir. Öte yandan Aylak Adam’ın “baba parası” yiyor olması, dünyaya ve yaşama karşı olan isyanında tutarlı ve kararlı gibi gözüken ‘Aylak Adam’ın dünya görüşünün temelsizliğine bir gönderme olarak değerlendirilebilir. (Bu yaklaşım aslında romanın geneline yedirilmiştir. Demiralp’in önerdiği ‘yazarın başkişisinin bilinci aşma durumu’nu da buna bağlayabiliriz. Atılgan, kendi karakterini sevip kolladığı ve gerçeklik içinde ele aldığı gibi, onunla biraz dalga geçip zaman zaman onu hafife aldığını da okura hissettirir) C.yi Aylak Adam’a dönüştüren bir başka psikolojik unsur da -ayrıca romanı başarılı kılan bir başka psikanalitik öğe- Aylak Adam ile Zehra Teyze arasındaki ilişkidir. Zehra Teyze, C.yi sarıp sarmalayan, C.yi sorgulama alışkanlığından kurtaran , onu dinlendiren, seven, özgürleştiren bir figür olarak C. için daima ‘zihinsel bir kaçış umudu’ olacaktır. Sıkıntılıyken, üzgünken, çaresizken C.nin Oidipus kompleksi nüksedecek ve C. teyzesinin kucağında yattığı o saadet dakikalarını anmaya başlayacaktır.

C.’nin babasıyla ve Zehra Teyze’siyle olan ilişkileri aynı zamanda büyük ölçüde Aylak Adam’ın karşı cinsle olan ilişkilerini de belirleyen etkenlerdir. Babası C.’nin aşk yaşamındaki neredeyse bütün hasarlardan sorumluyken, Zehra Teyze C.’nin her kadında arayacağı bir ruh olacaktı. C.nin kadınlarla yaşayacağı fırtınalı ilişkilerin bir başka sebebi de “C.deki hastalıklı ‘o’ arayışı”dır. C.ye göre bu dünyada insanı sıkıntıdan kurtaracak, yaşamı anlamlı ve katlanılır kılacak tek şey O idi. O, gerçek aşk, yapmacıksız sevgi, Aylak Adam’ın imkânsızlıklarından bir diğeridir. Bu bağlamda ‘O’ da romanın önemli izleklerinden birini teşkil etmiş oluyor ve okur, ancak romanı bitirdikten sonra romanın açılış cümlesini anlayabiliyordu: “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi.”

‘Aylak Adam’ da elbette –her romanda olduğu gibi- yan-izlekler, başka ilginç öğeler de mevcuttur. Bunlardan biri de ‘garson’lar... Zamanının büyük bölümünü lokantalar, kahveler, pastaneler de geçiren Aylak Adam, roman boyunca da birçok garsonla muhatap olmak durumunda kalır. Ama Aylak Adam garsonları sevmez. Onların Aylak Adam’ı izleyişlerinden, Aylak Adam’a müşteri muamelesi göstermelerinden (ne de olsa Aylak Adam herkese benzemez), işleri icabı yalaka oluşlarından tiksinir. Ancak bir garson vardır ki; “adamın ne bokun soyu olduğunu anlayıverir.” Ne var ki Aylak Adam onu arayıp bulmak istediğinde, adam yok olur, romandaki bir başka imkansızlığa, saf olumlunun erişilmezliğine dönüşür.

Romanda sıklıkla karşılaştığımız bir Aylak Adam yaftalaması da vardır: Elipaketliler. Bu tabir ile Atılgan orta sınıf mensuplarını kastederek, onların yaşayışlarına, ritüellerine, kültürlerine burun kıvırıp onları kıt birer imgeye ve ekonomik anlamlarının ötesinde hiçbir anlamı olmayan duygusuz bir kitleye dönüştürür. Şöyle söz eder C. onlardan: “Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok.” Ne de olsa Aylak Adam kolaya kaçmaz, uyuşmaz, uylaşmaz. Peki bu anti-konformist kahramanın “aylak” diye imlenmesi bir tezat değil midir? Yine mi dalga geçmektedir Atılgan kendi(siyle) yarattığı karakterle? Ya da Aylak Adam’ın sevgilisi Ayşe “bütün sorun işsiz olmasında” diye düşünürken haklı mıdır?

Ancak her zaman da mutsuz değildir Aylak Adam. Bazen –mesela sinemadan çıkınca- içi yaşama sevinciyle dolabilir. Böyle anlarda da Atılgan “yaşama sevinci” dediğim duyguyu romantikçe abartmadan, öyle yalın ve etkili anlatır ki, Aylak Adam’ı da mutlu eden; her şeyin anlamlanması, cisimlerin yerlerini bulması, eksikliklerin yerinin dolması duygusu okuyucuya doğrudan nüfuz eder.
Şunların arasında sevilmeye değer birkaç kişi niye olmasın?
Vardı işte. Çocuklar, elmalar vardı.
Doğrusu böyle tatlı şakalar da olmasa, insan bu dünyada nasıl yaşardı?

Biraz da edebiyatımızın en ‘cool’ karakteri olarak incelemeye çalışalım ‘Aylak Adam’ı… Fethi Naci, Aylak Adam ile ilgili inceleme yazısında ‘düşleri kendilerine bir süre için gerçekleşmiş gibi geldiği için romanları seven okuyucular’a dikkat çekiyor ve Aylak Adam’ın bu tarz okurlar tarafından da beğenilebileceği ve böylece genç aydınların romanın bildirisini gözden kaçırabileceklerine işaret ediyor. Bu konuda Naci’ye katılıyorum. Zira Aylak Adam bir ‘gençlik romanı’ gibi de okunabilir. Hele ki berberlere konuşmamaları için para veren, sokakta karşılaştığı ilk kadını öpüveren, sigara içen dilencilere kafayı takan böylesine pervasız karakterler yaşıtlarım için -elbette benim için de- ilgi çekicidir. Gerçekten de Aylak Adam, bu yönüyle daima genç kalmayı başarabilmiş ve tazeliğini korumuş bir romandır. Ne var ki; yazımın sonlarına yaklaşırken, Aylak Adam’ın -ve ona benzer kimi başka figürlerin- Türk Gençliği’nce niçin görmezden gelinmiş, niçin gençlik için asla mesele teşkil edememiş ve ciddiye alınacak bir figüre/figürlere dönüşememiş olduğunu da sorgulatmak isterim... Amerikan üniversitelerinde yapılan bir araştırmaya göre, kampuslarda en çok okunan kitap J. D. Saliner’ın –bizde Gönülçelen ve Çavdar Tarlasında Çocuklar isimleriyle iki farklı çevirisi bulunan- The Catcher in the Rye kitabıymış. Aylak Adam C.ye çok benzer ruh hallerinde gezinen The Catcher in the Rye’ın kahramanı Holden Caulfield, ülkesinde gençlik için sevimli bir karaktere dönüşebilirken, Aylak Adam, daha önce de belirttiğim gibi, Türk Gençliği’nin dikkatini fazla çekememiştir. Bu durumu, gençliğin kitap okumaya olan ilgisizliğiyle mi, yoksa hala feodal kahramanlara olan düşkünlüğüyle mi açıklamalı?

1957-1958 Yunus Nadi Roman Yarışması’na son anda katılabilir Aylak Adam. İhsan Bayram’a göre, son katılım tarihinin dolmasına saatler kala yetişir müsveddeler Cumhuriyet Gazetesi’ne. Sonuçlar açıklandığında ise Aylak Adam ikincilik ödülünü kazanır ve 1959’da da Varlık Yayınları tarafından basımı yapılır. Böylesine prestijli bir yarışmada ödül kazanmasına karşın, ortalama okuyucunun pek ilgisini çekmez roman. Hatta, dönemin sanat çevrelerinde bile pek ciddiye alınmaz, hakkınca irdelenmez. 1950lerin ve 1960lı yılların politik koşullarından etkilenilip sosyal duyarlılıklarla yazılmış toplumcu gerçekçi sanat anlayışı, Aylak Adam’ı görmezden gelir. O yıllarda, özellikle ‘köy romanları’ revaçtadır. Fakir Baykurt’un, Talip Apaydın’ın yazdıkları hem okunur hem tartışılır. (Burada Atılgan’ın da bir köylü olduğunu ancak ‘köy edebiyatıyla’ hiç ilgisi olmayan bir edebiyat geleneğini sürdürdüğünü hatırlamakta yarar var.) Bir de Orhan Kemal ile Kemal Tahir okunur ve Atilla İlhan’ın hafif grotesk kitapları dolaşır elden ele… Gerçi Orhan Duru’nun ve A dergisinin başını çektiği bir ‘varoluş bunalımcıları’ grubu da var, Yusuf Atılgan yalnız sayılmaz yani, ama Aylak Adam’ın gerçek hakkı ancak uzunca bir süreden sonra verilebilecektir (Fidan). Varlık Yayınları’ndan sonra 1974’te Bilgi Yayınevi tarafından, 1985’te İletişim Yayınları’nca ve 2001 yılında da Yapı Kredi Yayınları tarafından basılıp satışa sunulan ‘Aylak Adam’, en yüksek satış değerlerine 2001 yılındaki basımından sonra ulaşmıştır. Bu durum, inanıyorum ki, YKY’nin kurumsal başarısı olduğu kadar, 1960lardaki Türk okuru profilinin 2000li yıllarda kendini daha bireyselci ve gerçekçi bir doğrultuda evirdiğiyle de ilgilidir…

Kaynakça
Atılgan, Yusuf (Ağustos 2001), Aylak Adam, İstanbul: YKY
Batur, Enis (Mayıs-Haziran 2000), Yusuf Atılgan: Bir Profil Denemesi, YKY Kitap-lık v.41, s.80-88
Bayram, İhsan (Mayıs Haziran 2000), Her Kötü Yazarın Aptal Bir Hayranı Vardır, YKY Kitap-lık v.41 s.116-117
Çotuksöken, Yusuf (Mayıs-Haziran 2000), Aylaklığı, Yalnızlığı ve Güzelliği Seven Adam, YKY Kitap-lık v.41 s.117-118
Demiralp, Oğuz (Mayıs Haziran 2000), Bir Ayrıntının Ardında, YKY Kitap-lık v.41, s.89-92
Demiralp, Oğuz (Eylül 1995) Okuma Defteri; Acılı Devinim İstanbul: YKY
Fidan, Fatma (Mayıs-Haziran 2000), Anayurt Oteli Üzerine, YKY Kitap-lık v.41 s.119
Gürbilek, Nurdan (1995) Yer Değiştiren Gölge; Taşra Sıkıntısı İstanbul: Metis Yayınevi
Moran, Berna (1995) Türk Romanına Eleştirel Bakış v.2; Aylak Adam’dan Anayurt Oteli’ne İstanbul: İletişim Yayınları
Naci, Fethi (2000) 100 Yılın 100 Türk Romanı; Yusuf Atılgan – Aylak Adam İstanbul: Adam Yayınevi
Savlı, Pelin Özer (Mayıs Haziran 2000), Hacırahmanlı’daki Yalnız Ev, YKY Kitap-lık v.41, s.106-108
Tamer, Ülkü (Mayıs Haziran 2000), Kaplanın Yüreğindeki Kuş Tüyü Elmas, YKY Kitap-lık v.41, s. 112-113
Turan, Güven (Mayıs Haziran 2000), Atılgan’da Kıl-Tüy, YKY Kitap-lık v.41, s.100-104
Türkeş, A.Ömer (n.d) Bodur Minareden Öte; 13.10.2004, http://www.pandora.com.tr/sahaf/eski.asp?pid=30

 

Raşit Tankut Aykut - 31 Ocak 2005, Pazartesi

 

http://www.pandora.com.tr/sahaf/eski.asp?pid=30

E S K İ   K İ T A P L A R 


Yusuf Atılgan

Bodur Minareden Öte


 
 
Toplam iki romanı ve bir hikaye kitabı yayınlanmakla birlikte, romanımızın önemli isimlerindendir Yusuf Atılgan. 1921 Manisa doğumlu yazar, İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yapmış, daha sonra Hacırahmanlı köyüne dönerek çiftçilikle uğraşmıştı. Edebiyat hayatı lise yıllarında şiir ve öykü yazmakla başlamış, edebiyat çevrelerinde tanınması ise Tercüman ve Cumhuriyet gazetelerinin öykü ve roman yarışmalarında elde ettiği derecelerle olmuştu. Belki az ürün vermiş olmasından, belki de mütevazi ve sakin kişiliğinden dolayı fazla popülerleşmemişti, ta ki 1973’de yazdığı ikinci romanı “Anayurt Oteli” 1987’de sinemaya uyarlanana kadar. Ömer Kavur’un yönettiği filmin kazandığı başarı ile –1959 tarihli- ilk romanı “Aylak Adam”da yeniden hatırlandı. 1989’da –İstanbul’da- ölen bu değerli yazarla ilgili tanıtma ve eleştiri yazılarını, yapılan söyleşileri ve yayınlaşmamış çalışmaları kapsayan “Yusuf Atılgan’a Amağan” kitabı ise 1992‘de yayınlandı. Bireyin uyumsuzluğu
1960 tarihinde “a” dergisi yayınları tarafından basılan “Bodur Minareden Öte”, üç bölümden ve toplam dokuz öyküden oluşuyor. Yazarın romanlarını, daha doğrusu “Anayurt Oteli”ni okumuş olanların hiç yabancılık çekmeyeceği öyküler bunlar. Çünkü Atılgan, kasabadan, köyden, kentten biçiminde sınıflandırdığı öykülerinde hep aynı temayı, toplumun baskılarından bunalmış, ötekileşmiş, uyumsuzlaşmış insanları işliyor. Nasıl soluk alınıp verildiği meçhul kalan bir karabasanlar dünyasıdır onun anlattıkları. “Evdeki” adlı öyküdeki genç kız, Anadolu’da yaşayan, okumuş, hayatta farklı renkler, adını tam koyamadığı özgürlükler peşinde olan genç kızların bugün bile yaşamak zorunda kaldıkları dışlanma, ya da sindirilme ikilemiyle karşı karşıyadır. Her şeye rağmen direnmeyi seçer, cinselliğini doğallığı içinde değil, bir varolma sorunu olarak yaşar, ama kendisini kuşatan bu baskıdan –kasabadan kurtulsa da- kurtulması mümkün müdür? Öykünün bu sorusunu, kitabın diğer öykülerindeki farklı mekanlara da yayılmış toplumsal baskılara bakarak, kolaylıkla hayır diye yanıtlayabiliriz.

Kitabın en önemli öyküsü “Saatlerin Tıkırtısı”. İlginç bir biçim kullanıyor yazar. İç içe geçmiş öykülerden bir tanesi, monoton bir tempo ile tıkırdayan saatlerle dolu küçük dükkanında yaşayan saatçi, diğeri onu kurgulayan, ona çemberlerini kırdırmak isteyen anlatıcı üzerine kuruludur. Bu kasabadaki bütün çemberler kırılmadıkça, anlatıcıyı daraltan çember kırılmayacaktır; böylelikle saatçiden sonra sıra ayakkabıcı anlatımına gelir.

Atılgan, kasabada geçen iki öyküsünün ardından köye çevirir gözünü. Buradaki kuşatılmışlığı temsilen bir deli, kümesteki tavuküsü olan “Tutku”da, deli olarak nitelenen Osman’ın bilincinden izleriz olup bitenleri, ama bu bilinc hiç de bir delinin bilinci değildir, belki de o köyde yaşayan herkesten daha duru bir değerlendirişi vardır Osman’ın. Delilik damgası dışlanmanın ve baskının meşruiyetini sağlar. “Kümesin Ötesinde”ki, daha iyi tavuklar arasında daha anlayışlı horozlarla geçecek bir hayatı düşleyen tavuk, bir sonraki öyküdeki –“Dedikodu”daki- küçükgelinin hayatının allegorisidir. Yusuf Atılgan, köyü anlattığı öykülerinde, basitçe dedikodu diyerek küçümsediğimiz toplumsal “eğlencenin”, aslında genel ahlak ve davranış normlarını üreten bir kurum olduğunu çok iyi yakalıyor.

Yusuf Atılgan kente gelindiğinde bireyler üzerindeki kıskacı biraz daha daraltır. Belki de o yıllarda Avrupa’da çok etkili olan düşünce akımlarının, “varoluşçuluğun” da etkisiyle, uyumsuzluk, bunaltı, saçmalaşan yaşam gibi temaları çıkarır öne. Yazarın klasik bir köy, kasaba, kent çizgisi yerine, kasaba, köy, kent sıralamasını yeğlemesinden de anlaşılacağı gibi, “nerede yaşarsa yaşasın, bu dünyaya düşmüş birey için kurtuluş yoktur” kötümserliğini taşıyan “Bodur Minareden Öte”, her ne kadar varoluşçu bir bunaltı üzerine kurulmuşsa bile, tuplumsal olana da gözlerini kapamıyor. Yusuf Atılgan’ın “bireyi” hiç bir zaman yalıtık olarak yalnız ve bunalmış değil. Yazarın çok iyi bildiği o durağan Anadolu yaşamının muhafazakarlığından kaynaklanıyor çemberler.

Yusuf Atılgan üslubu
“Aylak Adam” 1959 yılında yazılmıştı. “Bodur Minareden Öte”nin tarihi 1960. “Anayurt Oteli”nin roman dünyamıza katılışı ise 1973’te oldu. Bu üç kitabında da sanki aynı zaman diliminde yazılmışçasına benzer bil dil, benzer bir uslup yakalamış Atılgan. Abartılı gelse bile, her cümlenin, her sözcüğün yerli yerinde olduğunu söylemeliyim. Son derece temiz bir dil kullanıyor yazar. Ancak asıl övülmesi gereken özellik temiz bir dille sınırlı değil; bu dili kendine özgü bir uslup içinde eritiyor, dile biçim veriyor o.

Anlatım tekniği ve kurgusundan, ayrıntıları, imgeleri, çağırışımsal ifadeleri kullanışı açısından baktığımızda, Yusuf Atılgan’ın edebiyatımızdaki farklılığı hemen ortaya çıkacaktır. Öyküdeki uyumsuz kişilerin kendi ağzından dinliyoruz toplumsal çatışmaları. Yani birinci tekil şahıs ağzından yapılan bir anlatı ağırlık kazanıyor, yer yer anlatıcının kendisi giriyor devreye. İç monolog ve zaman zaman bilinç akışı tekniğini de kullanıyor yazar. Böylelikle anlatım hiç bir zaman monotonlaşmıyor. Bu teknik özellikler yalnızca biçimsel denemeler değil, anlatılan konuyu pekiştiren özellikler oluyorlar. İsimleri çağrışımlar yaptıracak bir tarda seçmiş Atılgan. Mesela daracık dükkanında daralmış bir yaşam süren saatçinin soyadı “Yayladan”dır. “Kocagelin” - “Küçükgelin” karşıtlığı, aynı zamanda eşitsiz ilişkileri de işaret eder.

Edebiyatımızdan bir Yusuf Atılgan geçmişti sessiz sedasız. Onun yazdıklarını okuyunca, bu kadar az üretmiş olmasına üzülmemek gelmiyor elimizden. Hele metinler arasında üretilmiş kişi ve konulara ağırlık veren yeni yazım akımlarının istilasına uğramış kitapevlerini gördükçe, Anadolu’nun öğütüp tükettiği insanları konu edinen Yusuf Atılgan gibi ustaların eserlerine daha da sıkı sarılmak gerektiğini anlıyoruz.

A. Ömer Türkeş


http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2841

Yusuf Atılgan

Yusuf Atılgan (Manisa, 27 Haziran [nüfus kaydında 25 Ağustos] 1921- İstanbul, 9 Ekim 1989) Romancı, öykücü.

Tam adı Yusuf Ziya Atılgan. Nevzat Çorum ve Ziya Atılgan imzalarını da kullandı. Avniye Hanım ile tahsildar Hamdi Atılgan'ın oğlu. Manisa Ortaokulu'nu (1936), parasız yatılı olarak Balıkesir Lisesi'ni (1939) ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İÜEF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1944). A. N. Tarlan yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu "Tokatlı Kâni, Sanat, Şahsiyet ve Psikoloji" idi. O dönemde Akşehir'de bulunan Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı (1945). Üniversite öğrenciliği sırasında Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak Ceza Kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. Altı ay Sansaryan Hanı'nda, dört ay da Tophane Cezaevi'nde olmak üzere on ay hapis yattı. Tahliye olduktan (25 Ocak 1946) sonra doğduğu yer olan Manisa'nın Hacırahmanlı köyüne yerleşti; burada evlenerek uzun süre çiftçilik yaptı. Hacırahmanlı Spor Kulübü'nün kurucuları arasında yer aldı (1950). 1976'da tiyatro oyuncusu Serpil Gence ile ikinci evliliğini yaparak İstanbul'a yerleşti; bir çocuğu oldu. 1980'den sonra, Ü. Tamer'in isteğiyle, Milliyet (daha sonra Karacan) Yayınları'nda danışmanlık ve çevirmenlik, kısa bir süre de Can Yayınları'nda redaktörlük yaptı. Üzerinde çalıştığı "Canistan" adlı romanını tamamlayamadan kalp krizi sonucu Moda'daki evinde öldü; Bülbülderesi Mezarlığı'nda (Üsküdar) toprağa verildi. Hacırahmanlı Belediyesi tarafından "Yusuf Atılgan Halk Kitaplığı" kuruldu (1990). Hakkında yazılan yazı ve röportajlar ve kendisine adanan yazılar ölümünün ardından bazı "Perşembeci Dostları" tarafından Yusuf Atılgan'a Armağan adlı kitapta derlendi.

Tercüman gazetesinin 1955'te açtığı öykü yarışmasında birincilik ödülü alan "Evdeki" (Nevzat Çorum adıyla) ve aynı yarışmada dokuzunculuk ödülü alan "Kümesin Ötesi" (Ziya Atılgan adıyla) adlı yapıtları yayımlanan ilk öyküleri oldu (Tercüman gazetesi); son öyküsü "Eylemci" ise 1987'de yayımlandı (Gergedan dergisi). "Ölü Su" adlı şiiri Yazı (1978), "Ayrılık" adlı şiiri ise Milliyet Sanat'ta (1980), S. Kierkegaard'dan çevirdiği bazı pasajları Değişim dergisinde (1961-62) yayımlandı.

İlk romanı Aylak Adam'la modern Türk edebiyatı içinde çok önemli bir yere sahip olan Y. Atılgan, özellikle yabancılaşma ve bunun zorunlu sonucu yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı. Geçimini ailesinden kalan mirasla, herhangi bir işte çalışmak ihtiyacı duymadan sağlayan; kendi tanımıyla "zengin değil ama paralı" bir adam olarak hemen hiçbir sorumluluk üstlenmeden bohem bir hayat yaşayan ve "gerçek sevgiyi arayan" C. adlı genç bir adamın anlatıldığı Aylak Adam, öncelikle, Türk edebiyatında çağdaş bireyi olanca trajedisiyle yansıtabilen bir ilk roman olarak öne çıkar. Romanda, "ku-ya-ra" (kumda yatma rahatlığı) ve "a-da-ko" (ağaç dalı kompleksi) kavramlaştırmalarıyla iletilmeye çalışan birey durumları, aynı zamanda bireyin trajedisini de oluşturan gerçeklikler olarak, bireyin özgürlüksüzlüğü, yabancılaşması ve yalnızlığına farklı bir perspektif getirir. C.'ye göre: "Bütün çağların trajedisi(dir) bu, Ku-ya-ra: 'Kumda yatma rahatlığı.' A-da-ko: 'Ağaç dalı kompleksi'. Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini farkettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona." Ancak romanın sonu, C.'nin kesin yenilgisiyle gelir çünkü bireyin gövdeden ayrılmak biçiminde dışavurduğu özgürlük isyanı ve öylece kazandığı asi karakter, aynı zamanda gövde (hayat, toplum) tarafından alaşağı edilmesi gereken bir karakterdir; çünkü aykırıdır, uyumsuzdur ve bu yönüyle bünye dışına atılması gerekir. İkinci roman Anayurt Oteli ise, Aylak Adam'ın C. tipiyle iletmeye çalıştığı kentli bireyin yalnızlığını, Zebercet tipiyle kasabaya; ama daha önemli olarak da yalnızlığın kimsesizlik olarak biçimlendiği bir çıkışsızlığa, bunalıma, giderek de cinayet ve intiharla sonuçlanan bir trajediye taşır. Aylak Adam'ın C.'si gibi Anayurt Oteli'nin Zebercet'i de esas olarak sevgiyi aramaktadır ancak Zebercet'in yaşadığı sevgi açlığı C.'nin yaşadığıyla kıyaslandığında katıksızdır ve bir dizi cinsel problemle de bütünlenerek bunalım düzlemine taşınır. Yusuf Atılgan'ın ölümünden sonra yayımlanan "bitmemiş" romanı Canistan ise romanın yaşandığı zaman dilimi ve coğrafya göz önünde bulundurulduğunda "birey"den, dolayısıyla da birey planında yaşanan çelişki ve açmazdan bağımsızdır; Y. Atılgan, Canistan'da, insan gerçekliğine daha dolaysız, hatta güdüsel bir düzlemde yaklaşmaya çalışır. Bu çerçeveden bakıldığında, Aylak Adam'ı kentin, Anayurt Oteli'ni kasabanın ve Canistan'ı köyün romanı saymak gibi bir değerlendirmeden yola çıkılabilir ki bu, Y. Atılgan'ın yazı serüvenine olduğu kadar, Türk romanının serüvenine de farklı bir perspektif getirir. Canistan, "köy romanı" gerçekliğine Y. Atılgan'ın kaleminden, Türk edebiyatında örneğine daha önceki örneklerde hiç rastlanmayan biçimde şiddet öğesi ve cinselliğin şiirsel katkısını getirir. Bu çerçeveden bakıldığında Canistan, aynı zamanda "can"a, bu da demek ki insana (hayata) yazılmış bir destan niteliğindedir. 1921 yılında bir yaz gecesi başlayan Canistan, geriye dönüşler aracılığıyla 1906'ya kadar gidip yeniden 1921 yılına dönerek, Meşrutiyet'ten Kurtuluş Savaşı'na uzayan bir süreçte ve "Duruşma", "Yargıç", "Tanık" bölümlerinde ağırlıklı olarak "Tokuç Ali , Selim ve Kadir"in hikâyesini anlatır; kitabın yazılmadan kalan son bölümünün adı ise "Sanık"tır.

S. Kierkegaard gibi varoluşçu filozoflardan psikanalize, J. Joyce ve W. Faulkner'dan modern dünya edebiyatının ve sinemasının diğer yapıtlarına uzanan bir yelpazede değerlendirilebilecek olan Aylak Adam ile Anayurt Oteli'nin kahramanları hakkında pek çok inceleme-çözümleme yapılmıştır. Örneğin E. Batur, Anayurt Oteli'yle W. Faulkner'ın Ses ve Öfke romanı ilişkisi üzerinde dururken H. Yavuz, L. Cavani'nin "Gece Bekçisi" filmi arasında birtakım paralellikler bulmuştur. Ü. Onart ise birtakım "ahlaki" değerlendirmelere maruz kalan Anayurt Oteli için "Türk yazınının 'lanetlenmiş' romanlarından biri" tanımını kullanmış ve "özgürlük, olanak, eylem, neden, suç ve sorumluluk" bağlamında romanın düşünsel boyutlarını irdelemiştir.

Anayurt Oteli'nde iletişimsizlik, yaşamın anlamsızlığı, olayların rasyonel bir biçimde açıklanamayacağı, davranışların nedeninin bilinemeyeceği tezi işlenirken, B. Moran'a göre bu tez romanın biçimine de yansımıştır. Y. Atılgan ilk romanı Aylak Adam'da klasik anlatı yöntemlerinden yararlanırken Anayurt Oteli'ni daha değişik bir yöntemle, "Saçma kavramının göstergesi olarak" kurmaya çalışmıştır. "Ne karakter çizmede, ne olay örgüsü kurmada ne de kullandığı anlatıcı konusunda geleneksel roman konvansiyonlarına uymuş yazar. Atılgan Aylak Adam'ı bir roman olarak, Anayurt Oteli'ni ise bir tür anti-roman olarak yazmış diyebiliriz" (B. Moran). Yusuf Atılgan'ın tek öykü kitabı Varlık ve a dergilerinde yayımladığı, gene çağdaş bireyin yalnızlık ve açmazları çerçevesinde örülmüş, ağırlıklı olarak iç gözlem ve deneyime yaslanan öyküler toplamı olan Bodur Minareden Öteye adlı öyküler toplamıdır. Ekmek Elden Süt Memeden adlı bir de çocuk kitabı bulunan Yusuf Atılgan, anılan bu kitaplar dışında yazdıklarını yayımlamamıştır. Çağdaş bireyi aşk ve yalnızlık temaları çerçevesinde ve dildeki yalınlığının çarpıcılığıyla ileten Yusuf Atılgan, ele aldığı konular kadar o konulara yaklaşım biçimi ve işleyişiyle de farklılaşmış ve Türk romanında modern anlatının öncüleri arasında yer almıştır.

Anayurt Oteli 1987'de Ömer Kavur tarafından aynı adla sinemaya aktarıldı; büyük beğeni toplayan film birçok ulusal ve uluslararası festivalde ödüller aldı.

Ödül: "Evdeki" öyküsüyle 1955 Tercüman Gazetesi Hikâye Yarışması (Nevzat Çorum adıyla, birincilik); "Kümesin Ötesi" öyküsüyle 1955 Tercüman Gazetesi Hikâye yarışması (Ziya Atılgan adıyla, dokuzunculuk); Aylak Adam ile 1957-58 Yunus Nadi Roman Armağanı (ikincilik).


Yapıtları: Roman: Aylak Adam, İst.: Varlık, 1959; Anayurt Oteli, Ank.: Bilgi, 1973; Canistan, İst.: Yapı Kredi, 2000.

Öykü: Bodur Minareden Öte, İst.: a Dergisi, 1960; Eylemci, (Bütün öyküleri) İst.: Simavi, 1993; Bütün Öyküleri (Bodur Minareden Öte ve Ekmek Elden Süt Memeden) İst.: Yapı Kredi, 2000.

Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden, İst.: Cem, 1981.

Çeviri: Toplumda Sanat (K. Baynes), İst.: Milliyet, 1980.

Kaynaklar: Necatigil, İsimler, 60-61; Necatigil, Eserler, 30-31, 43; "Atılgan, Yusuf", TDEA, I, 224; Özkırımlı, TEA, I, 156; Yusuf Atılgan'a Armağan, (haz. T. Yüksel, E. Canberk, A. Hatipoğlu, Y. Çotuksöken, M. S. Koz) İst., 1992; N. Gürbilek, "Taşra Sıkıntısı", Yer Değiştiren Gölge, İst., 1995, s. 42-67; Özgüç, II, 252-253; E. Batur, "Yusuf Atılgan, Bir Profil Denemesi", kitap-lık, S. 41 (Mayıs-Haziran 2000); O. Demiralp, "Bir Ayrıntının Ardında", aynı yerde; İ. Ertürk, "Yusuf Atılgan'ın Sinema Salonlarında Bir Gezi Denemesi", aynı yerde.