http://tr.wikipedia.org/wiki/Yusuf_At%C4%B1lgan
Biyografi :
Yusuf Atılgan Türk roman ve öykü yazarı(Manisa 1921-İstanbul 9
Ekim 1989). Manisa Ortaokulu'nu (1936), Balıkesir Lisesi'ni
(1939) ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği
İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü
bitirdi.Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik
yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar
olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları
arasında yer aldı. Anayurt Oteli 1987'de Ömer Kavur tarafından
aynı adla sinemaya aktarıldı. Kitapları: Roman: Aylak Adam (1959),
Anayurt Oteli (1973), Canistan (2000). Öykü: Bodur Minareden Öte
(1960), Eylemci (Bütün Öyküleri; 1992). Çocuk Kitabı: Ekmek Elden
Süt Memeden (1981). Çeviri: Toplumda Sanat (K. Baynes; 1980).
Aylaklayarak Varolmacılık ve Romanı
Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı Üzerine
Raşit Tankut Aykut
Yusuf Atılgan bir mektubunda “Anlaşılan, bilinen anlamda bir yazar, açıkçası
yazar değilim,” diye yazmış Enis Batur’a; ‘Aylak Adam’ yazılıp da
yayınlandıktan yıllar sonra… Atılgan’ın kendisiyle ilgili bu teşhisini bir
hayıflanmayla yapmadığı açık olsa da, takındığı bu acımasız tavır üzücü.
Çünkü Atılgan, apaçık ki bir yazar; ancak bilinen anlamda bir Türk yazar
değil – diyebiliriz… Okuyacağınız yazıda, Yusuf Atılgan’ın hayatı, kişiliği
ve yazarlığından bahsedecek, ilk romanı ‘Aylak Adam’ı incelemeye
çalışacağım.
Atılgan, 1921’de Manisa’da doğuyor. 1944’te İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili
ve Edebiyatı bölümünü bitiriyor. İki yıl sonra Manisa’nın Hacırahmanlı
köyüne yerleşiyor ve 30 sene orada çiftçilikle uğraşıyor. 1976’da İstanbul’a
dönüp 1989’da ölünceye kadar burada yaşıyor. 1961’de Serpil Hanım’la
-ayrıntılarını Enis Batur’dan öğrendiğimiz ilginç bir sevda hikayesinin
ardından- evleniyor ve Memet isminde bir çocukları oluyor. Öldüğünde yarım
kalan ‘Canistan’ romanının yanı sıra, bol ödüllü öyküler ve kült
mertebesinde iki roman bırakıyor: Aylak Adam(1959) ve Anayurt Oteli(1973).
Oğuz Demiralp’in Yusuf Atılgan’ı sevgiyle andığı ‘Bir Ayrıntının Ardında’
isimli denemesinde belirttiği gibi “İnsanoğlu’nda Atılgan’ın görebildiği
yönleri gören, bizim yazınımızda azdır.” zira Atılgan, “insan ruhunun
dehlizlerine inmiş, kötücüllük tohumlarını bulmuş gibidir”. Zaten; Atılgan,
iki romanında da benzer konuları benzer karakterlerle işler: içlerinde
kötücüllük tohumları kök salan, toplumdan kopmuş yalnız bireylerin
yaşantıları. Arkadaşı Yusuf Çotuksöken’in yorumlarına bakılırsa, Atılgan’ın
romanlarında biraz da kendini betimlediği/yerdiği/hicvettiği fikrini de
kolayca benimseyebiliriz: “Yusuf Atılgan bende hep yalnız bir adam
görünümüyle yer etti. Yalnızlığının kapılarını dışarıya kapatmış gibiydi.
Kendi başına kurduğu yalnızlık evreninde bir başına dolaşırdı sanki hep.”
Hacırahmanlı köyünden yakın arkadaşı Nazmi Dönmez’in sözleri de Yusuf
Atılgan hakkında fikir verici: “Çok konuşmazdı, tartışmayı sevmezdi, köyünde
yalnız yaşayan bir insandı. İnsan evrenin özünü bilemez, aklı sınırlıdır.
Bugüne kadar her şey yazılmıştır. Bunların bilincindeydi o.”
Anlaşılan o ki, Yusuf Atılgan yalnızdı yalnız olmasına; ama yalnızlığı,
mecburi bir yalnızlık değil; seçilmiş, tasarlanmış, özel olarak inşa edilmiş
bir yalnızlıktı. İnsanlardan kaçmak değil, kendini insanlarla paylaşmamaktı
Atılgan’ın yalnızlığı… Enis Batur’a göre “sıcak, yakınlık kurmakta kararlı,
çünkü güdülerinin sağlamlığına inanan duygusal biri” idi Atılgan. Güven
Turan’ın, Ülkü Tamer’in, Eray Canberk’in anlattıklarına bakılırsa, sohbet
ortamında bulunmayı seven biriydi. Ancak; edebiyat çevrelerinin bu ünlü
simalarının hemfikir olduğu bir husus da, Atılgan’ın anlatmaktan ziyade
dinlemeyi tercih edişiydi… O her yerin yabancısıydı, hiç acelesi yoktu
(Batur). Hayatın sınırları içinde daralan insanların yazarı; “iç dünya”
denen şeyin de bir dıştan, bir yoksunluktan yapılmış olabileceğini
hissettiren; darlığın, rutinin alanına çekilmiş; sıkıntılı içeriklerle
uğraşan; “ben” demekte bile zorlanan biri (Gürbilek). “Kimse bir başkasına
ulaşamaz, çünkü kimse kendi sınırlarına varamaz.” diye yazmış bir yazarın
yalnız kalmayı tercih etmesi, herhalde oldukça anlaşılır, zaten “insan ancak
oynayarak, o da olmazsa ölerek kurtulabilir”.
Yazmak, Atılgan için asla bir kurtuluş olmamış; hep bir yük olmuş sırtında…
Enis Batur, arkadaşını şöyle anlatıyor; “yazı, en büyük huzursuzluk kaynağı
oldu hep. Bahçedeki kuşun sesi bahanesi olmuştur. Kaçacak delik muhakkak
bulurdu.” Son romanı Canistan’ı yıllar boyunca bitiremediğine, romanlarının
arasında on beşer yıllık aralıkların bulunmasına ve Güven Turan’ın “Yunus
Nadi Yarışması olmasa, Aylak Adam’ın da kolay kolay bitmeyeceğini”
söyleyişine bakılırsa, Atılgan’ın yazarken pek de eğlenmediği kolayca
anlaşılıyor. Zaten, ona keyif veren işler, kitap okumak, sinemaya gitmek ve
oğlu Memet’le zaman geçirmekmiş (Bayram).
Edebiyat’la dolu geçen uzun ömründe Atılgan’ın niçin sadece iki romanla
yetindiği, yazarın sıklıkla maruz kaldığı bir soru. Sorunun cevabıysa hazır:
‘Benim gerçek eserim, günlük yaşamımdır.’ Atılgan’ın bunu söylerken ne kadar
samimi olduğunu bilemiyoruz tabii, ama ‘Aylak Adam’, edebiyatımızdaki
ayrıksı ve ayrıcalıklı yeri, insani duyarlılığı ve ustaca kaleme alınışı ile
okura Atılgan’ın gerçek eseri ile ilgili çokça ipucu veriyor. Yoksa Enis
Batur’un da dediği gibi, ‘Aylak Adam’ bir imgeye değil bir yaşamaya mı
dayanıyordu, anlatılmadan susulamayacak bir yaşamaya? Dahası, Demiralp’in
söylediği gibi, “Aylak Adam Türk duyarlılık tarihinde bir dönüm noktası
mıdır?” ya da genç ve edip yazarlarımızdan Hamdi Koç’un iddia ettiği gibi,
“aya gönderebileceğimiz tek bir şey varsa, o da Aylak Adam mıdır?”.
‘Aylak Adam’, bir ismin bile çok görüldüğü C.’nin bir yıl boyunca başından
geçen olayları anlatır. Kitap dörde ayrılmış ve her bölümde farklı
mevsimlerde C.nin yaşantısı ele alınmıştır. Babasından kalan emlaklerden
aldığı kiralarla çalışmadan geçinebilen C., gününü kitap okuyarak,
kahvehanelere, restoranlara, barlara giderek, film izleyerek, bol bol
yürüyerek, sanat çevresinden arkadaşlarıyla sohbet ederek ve durmadan
düşünerek geçirir… C., toplumla uyuşamayan, ataerkil yapıya ait olamayan,
iki kişiden kurulmuş toplumların “en iyisi” olduğunu düşünen ve bu uğurda
‘gerçek aşk’ı arayan; huysuz, sıkılgan, mutsuz ve ‘aylak’ bir adamdır.
Romanın konu edildiği bir yıl boyunca C.’nin başından iki aşk macerası
geçer. İlkinde üniversite öğrencisi ‘süssüz, sade’ Güler’den umduğunu
bulamayan C., yaz aylarında gittiği pansiyonda karşılaştığı eski sevgilisi
‘ressam ve kişilikli’ Ayşe ile de olaylı bir aşk süreci yaşar. Ne var ki, C.
aradığı gerçek aşkı bir
türlü bulamaz.
“Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi.
İçimdeki sıkıntı eridi.” cümleleriyle açılan roman, girişinin okurda
uyandırdığı umudun aksine, bir imkânın değil, bir imkânsızlığın romanı olarak sürer ve bir imkansızlık tasavvuruyla son bulur: “Sustu, konuşmak
lüzumsuzdu. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu;
anlamazlardı.”
Romanın son kelimesi üzerinde duralım biraz. Romanı roman yapan bütün
süreçleri; yazma ve okuma çabalarını hiçleyen, boşlayan bir kelime bu… Okur
olarak bizler yani, Aylak Adam’ı anlayamayız. Onun da bize kendisini anlatma
çabası nafiledir. Zaten Atılgan da farkında Aylak Adam’ın ne acayip bir
mahlûkat olduğunun. Ne yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Aylak
Adam’ı anlatamayacak olduğunun farkında… (Bu Aylak Adam’ın erişilmez bir
kişlik olduğu anlamına gelmesin. Bu durum daha çok, Aylak Adam’ın ruh
dünyasının yazmakla içinden asla çıkılamayacak kadar karmaşıklaştığını
gösterir.) Bu yüzden de zaten, romanın en doğurgan anlarını kısırlaştırıyor
Atılgan, kısa kesiyor tabiri caizse. Oğuz Demiralp, bu durumu, biraz da
Atılgan’ın kendi yapıtının varlığını küçümsemesi, yapıtı basit bir iletken
durumuna düşürmesi olarak yorumluyor: “Yazma eylemini irdelemek için
yazar-okur ilişkisinden önce yazar-yapıt ilişkisine bakmak gerek. Hele,
yazar bildirişim umudu taşımıyorsa.” Yine Demiralp’in Goldman’den alıntı
yaparak değindiği gibi; Yusuf Atılgan başkişisinin bilincini aşıyor. Bu,
kendi yarattığı Aylak Adam karakterini lütfedercesine anlatmasından ve
onunla içten içe dalga geçmesinden anlaşılabilir. Nurdan Gürbilek’e göre de,
sıkıntılı bir dili var Atılgan’ın. Kelimelerin naçizliğinin, romanların
gerçek hayatların yanındaki kifayetsizliklerinin bilincinde, kalemi de umudu
da kırık bir yazarın dili…
Atılgan’ın dili dıştan beslenmiş, zengin, doyurucu bir dil değil;
benzetmesiz, süssüz, neredeyse yoksun düşmüş, lise edebiyat kitaplarının
‘fakir’ diye niteleyeceği bir dildir…
Kısa, kesik, başı sonu olmayan bir tempo, sıkıntının temposu: Atılgan, dili,
bu temponun hizmetine sunmuş gibidir; cümleleri tonuyla, temposuyla bu
sıkıntıyı tekrarlar, dilde onun benzerini yaratır.
Atılgan’ın, Hacırahmanlı’dan dostu Nazmi Dönmez’in sözlerini hatırlayalım:
“Bugüne kadar her şey yazılmıştır. Bunun bilincindeydi o.” Bu sıkıntı, işte
bundan kaynaklanıyordu muhtemelen. Dünyayı değiştirmeyeceği müddetçe yazmak
istemeyen, ama “yazmadan da susulamayan bir yaşama”nın mecbur kıldığı bir
yazma eyleminden kaynaklanıyordu…
Ne kadar ‘sıkılarak, boş vermişlikle ve umursamazlıkla’ yazılmış gibi
görünüyorsa da, Atılgan’ın Aylak Adam’da özgün bir üslup oturttuğu da gözden
kaçırılmamalı. Benzersiz bir kahraman yaratmasının yanı sıra, bu kahramanı
okura en iyi şekilde sezdirebilecek ifade yollarını da bir şekilde
kullanıveriyor yazar. A. Ömer Türkeş’e göre, Aylak Adam’da her cümle, her
sözcük yerli yerinde. Romanın anlatımında tekdüzelikten kurtulmak için,
anlatı bazen birinci bazen üçüncü kişinin ağzından yapılıyor; mektup
yazdırılıyor, günlük tutturuluyor (Naci). Okur da C.’nin sorununu,
düşüncelerini, yaşam felsefesini ve duygularını kah C.’nin iç
konuşmalarından, kah anlatıcıdan, kah C.’nin başkalarına söylediklerinden
öğreniyor(Moran).
Bir karakter ve kişilik durumu olarak Aylak Adam’dan bahsetmeye başlamadan
önce romana ve romanın ana kahramanına eleştirmenlerin yaklaşımları üzerinde
durmak istiyorum. Kitap ile ilgili yapılan yorumların başlıcalarından biri,
kitabın “zamanımızın kahramanı”nı çok iyi anlattığıdır (Naci). Bu yorum,
başka birçok varoluşçu edebiyat ürünü için de yapılagelen, kanımca yetersiz
bir yorumdur. Aylak Adam, herhangi bir zamanın, belirli bir mekanın ya da
özel koşulların sebep olduğu bir yaratık değil; daha derindeki bir kimlik,
daha içsel bir varlıktır. Demiralp’in ‘Bir Ayrıntının Ardında’da belirttiği
gibi “yıllar bizimle birlikte geçmiş, Aylak Adam kalmıştır.” Çünkü Aylak
Adam yalnızca yazıldığı yılların değil; neredeyse tüm zamanların kahramanı
olagelmiştir. Bunu Yusuf Atılgan’ın romanın içinde “insan en çok kalabalık
içinde yalnızdır” fikrinin anlamsızlığını vurgulaması ile de
destekleyebiliriz. Zira Atılgan’ın Aylak Adam’ı, ne kadar insanlarla
iletişim kuramıyor olursa olsun, bu iletişimsizliğin suçu ne yaşadığı
zamanda ne de mekanda aranmıştır. Sorun Aylak Adam’ın kendisinde, onun
kişiliğinde, varoluşunda, hatta ontolojisindedir. Aylak Adam’ın yalnızlık
derdi de öyle canlı bir biçimde ele alınmış, onun tekilliği öyle çarpıcı bir
biçimde yansıtılmıştır ki, bu yalnızlık herhangi bir devirde kimi insanların
başına gelebilecek en doğal insanlık hallerinden biri olup çıkmış; Aylak
Adam, yalnızca toplumu inceleyen, onu sorgulayan, kendini ondan soyutlayan
bir kişinin değil; doğası gereği ayrıksı olan ve böylece muhtemel bir
insanlık durumu prototipini işaret eden bir kahramana dönüşmüştür…
Yusuf Atılgan’ın kişiliği, yazarlığı, ‘Aylak Adam’ hakkındaki genel yorumlar
ve romanın genel özelliklerinden sonra biraz da bu romanı bunca özel kılan,
-kanımca- ‘edebiyatımızın en benzersiz karakterlerinden biri olarak Aylak
Adam’dan bahsedeceğim. Öncelikle C.’yi ‘Aylak Adam’a dönüştüren başlıca
etmenler üzerinde durmak istiyorum. Bu etmenler tabii, C.yi Aylak Adam’a
dönüştürdükleri gibi, aynı zamanda romanın ana izleklerini ve romanı
başarılı kılan başlıca öğeleri de teşkil ederler…
C.yi ‘Aylak Adam’ yapan ilk etken C.’nin babasıdır. Ataerkil bir figür
olarak baba, bu romanın psikanalitik yükünün en ağır bölümünü çeker. C.
babası sayesinde/yüzünden aylaktır. Babasının kendisine bıraktığı malvarlığı
sayesinde rahatça yaşarken, babasının manevi mirası C.nin kendisi olmasını
daima engelleyecek, özgürlüğüne gölge düşürecektir. Okura, oğluna sevgi
göstermemiş bir baba olarak sezdirilen C.’nin babası, bir de C.’nin dünyada
en çok değer verdiği kişi olan Zehra Teyze’siyle mutlu bir yatak arkadaşlığı
sürünce, C. için buhranlar ve bunalımlar kaynağına dönüşür. Babasının
‘bıyıklı’, ‘kadın bacaklarına düşkün’, ‘zengin’ ve ‘C.nin kulağını yırtmış’
oluşu, C.’nin takıntılarının birebir sebeplerini oluşturacak; C.
bıyıklılardan nefret edecek (Güven Turan’a göre Aylak Adam’da bıyık: Baba
tanımıyla gelen, kaba güce dönüşmüş, otorite ile iç içe geçmiş cinsel
saldırganlık), sevgilisi Ayşe’nin bacaklarına dokunabilmesi C. için
varoluşsal bir soruna dönüşecek, sorulduğunda “zengin değilim, paralıyım.”
diyecek, roman boyunca ilgili ilgisiz birçok yerde C. kulağını kaşıyacak,
tramvayda arkasına oturduğu yolcuların kulak kirleriyle ilgilenecektir. Baba
figürü ve C.’nin kökü-babada problemleri romanın başlıca izleklerinden
birini oluşturacak ve Aylak Adam karakterinin hastalıklı ruh halinin en
önemli unsurunu teşkil edecektir. Öte yandan Aylak Adam’ın “baba parası”
yiyor olması, dünyaya ve yaşama karşı olan isyanında tutarlı ve kararlı gibi
gözüken ‘Aylak Adam’ın dünya görüşünün temelsizliğine bir gönderme olarak
değerlendirilebilir. (Bu yaklaşım aslında romanın geneline yedirilmiştir.
Demiralp’in önerdiği ‘yazarın başkişisinin bilinci aşma durumu’nu da buna
bağlayabiliriz. Atılgan, kendi karakterini sevip kolladığı ve gerçeklik
içinde ele aldığı gibi, onunla biraz dalga geçip zaman zaman onu hafife
aldığını da okura hissettirir) C.yi Aylak Adam’a dönüştüren bir başka
psikolojik unsur da -ayrıca romanı başarılı kılan bir başka psikanalitik
öğe- Aylak Adam ile Zehra Teyze arasındaki ilişkidir. Zehra Teyze, C.yi
sarıp sarmalayan, C.yi sorgulama alışkanlığından kurtaran , onu dinlendiren,
seven, özgürleştiren bir figür olarak C. için daima ‘zihinsel bir kaçış
umudu’ olacaktır. Sıkıntılıyken, üzgünken, çaresizken C.nin Oidipus
kompleksi nüksedecek ve C. teyzesinin kucağında yattığı o saadet
dakikalarını anmaya başlayacaktır.
C.’nin babasıyla ve Zehra Teyze’siyle olan ilişkileri aynı zamanda büyük
ölçüde Aylak Adam’ın karşı cinsle olan ilişkilerini de belirleyen
etkenlerdir. Babası C.’nin aşk yaşamındaki neredeyse bütün hasarlardan
sorumluyken, Zehra Teyze C.’nin her kadında arayacağı bir ruh olacaktı.
C.nin kadınlarla yaşayacağı fırtınalı ilişkilerin bir başka sebebi de
“C.deki hastalıklı ‘o’ arayışı”dır. C.ye göre bu dünyada insanı sıkıntıdan
kurtaracak, yaşamı anlamlı ve katlanılır kılacak tek şey O idi. O, gerçek
aşk, yapmacıksız sevgi, Aylak Adam’ın imkânsızlıklarından bir diğeridir. Bu
bağlamda ‘O’ da romanın önemli izleklerinden birini teşkil etmiş oluyor ve
okur, ancak romanı bitirdikten sonra romanın açılış cümlesini
anlayabiliyordu: “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da
olabileceği aklıma geldi.”
‘Aylak Adam’ da elbette –her romanda olduğu gibi- yan-izlekler, başka ilginç
öğeler de mevcuttur. Bunlardan biri de ‘garson’lar... Zamanının büyük
bölümünü lokantalar, kahveler, pastaneler de geçiren Aylak Adam, roman
boyunca da birçok garsonla muhatap olmak durumunda kalır. Ama Aylak Adam
garsonları sevmez. Onların Aylak Adam’ı izleyişlerinden, Aylak Adam’a
müşteri muamelesi göstermelerinden (ne de olsa Aylak Adam herkese benzemez),
işleri icabı yalaka oluşlarından tiksinir. Ancak bir garson vardır ki;
“adamın ne bokun soyu olduğunu anlayıverir.” Ne var ki Aylak Adam onu arayıp
bulmak istediğinde, adam yok olur, romandaki bir başka imkansızlığa, saf
olumlunun erişilmezliğine dönüşür.
Romanda sıklıkla karşılaştığımız bir Aylak Adam yaftalaması da vardır:
Elipaketliler. Bu tabir ile Atılgan orta sınıf mensuplarını kastederek,
onların yaşayışlarına, ritüellerine, kültürlerine burun kıvırıp onları kıt
birer imgeye ve ekonomik anlamlarının ötesinde hiçbir anlamı olmayan
duygusuz bir kitleye dönüştürür. Şöyle söz eder C. onlardan: “Biliyorum
sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları
elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne
kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok.” Ne de olsa Aylak Adam kolaya
kaçmaz, uyuşmaz, uylaşmaz. Peki bu anti-konformist kahramanın “aylak” diye
imlenmesi bir tezat değil midir? Yine mi dalga geçmektedir Atılgan
kendi(siyle) yarattığı karakterle? Ya da Aylak Adam’ın sevgilisi Ayşe “bütün
sorun işsiz olmasında” diye düşünürken haklı mıdır?
Ancak her zaman da mutsuz değildir Aylak Adam. Bazen –mesela sinemadan
çıkınca- içi yaşama sevinciyle dolabilir. Böyle anlarda da Atılgan “yaşama
sevinci” dediğim duyguyu romantikçe abartmadan, öyle yalın ve etkili anlatır
ki, Aylak Adam’ı da mutlu eden; her şeyin anlamlanması, cisimlerin yerlerini
bulması, eksikliklerin yerinin dolması duygusu okuyucuya doğrudan nüfuz
eder.
Şunların arasında sevilmeye değer birkaç kişi niye olmasın?
Vardı işte. Çocuklar, elmalar vardı.
Doğrusu böyle tatlı şakalar da olmasa, insan bu dünyada nasıl yaşardı?
Biraz da edebiyatımızın en ‘cool’ karakteri olarak incelemeye çalışalım
‘Aylak Adam’ı… Fethi Naci, Aylak Adam ile ilgili inceleme yazısında ‘düşleri
kendilerine bir süre için gerçekleşmiş gibi geldiği için romanları seven
okuyucular’a dikkat çekiyor ve Aylak Adam’ın bu tarz okurlar tarafından da
beğenilebileceği ve böylece genç aydınların romanın bildirisini gözden
kaçırabileceklerine işaret ediyor. Bu konuda Naci’ye katılıyorum. Zira Aylak
Adam bir ‘gençlik romanı’ gibi de okunabilir. Hele ki berberlere
konuşmamaları için para veren, sokakta karşılaştığı ilk kadını öpüveren,
sigara içen dilencilere kafayı takan böylesine pervasız karakterler
yaşıtlarım için -elbette benim için de- ilgi çekicidir. Gerçekten de Aylak
Adam, bu yönüyle daima genç kalmayı başarabilmiş ve tazeliğini korumuş bir
romandır. Ne var ki; yazımın sonlarına yaklaşırken, Aylak Adam’ın -ve ona
benzer kimi başka figürlerin- Türk Gençliği’nce niçin görmezden gelinmiş,
niçin gençlik için asla mesele teşkil edememiş ve ciddiye alınacak bir
figüre/figürlere dönüşememiş olduğunu da sorgulatmak isterim... Amerikan
üniversitelerinde yapılan bir araştırmaya göre, kampuslarda en çok okunan
kitap J. D. Saliner’ın –bizde Gönülçelen ve Çavdar Tarlasında Çocuklar
isimleriyle iki farklı çevirisi bulunan- The Catcher in the Rye kitabıymış.
Aylak Adam C.ye çok benzer ruh hallerinde gezinen The Catcher in the Rye’ın
kahramanı Holden Caulfield, ülkesinde gençlik için sevimli bir karaktere
dönüşebilirken, Aylak Adam, daha önce de belirttiğim gibi, Türk Gençliği’nin
dikkatini fazla çekememiştir. Bu durumu, gençliğin kitap okumaya olan
ilgisizliğiyle mi, yoksa hala feodal kahramanlara olan düşkünlüğüyle mi
açıklamalı?
1957-1958 Yunus Nadi Roman Yarışması’na son anda katılabilir Aylak Adam.
İhsan Bayram’a göre, son katılım tarihinin dolmasına saatler kala yetişir
müsveddeler Cumhuriyet Gazetesi’ne. Sonuçlar açıklandığında ise Aylak Adam
ikincilik ödülünü kazanır ve 1959’da da Varlık Yayınları tarafından basımı
yapılır. Böylesine prestijli bir yarışmada ödül kazanmasına karşın, ortalama
okuyucunun pek ilgisini çekmez roman. Hatta, dönemin sanat çevrelerinde bile
pek ciddiye alınmaz, hakkınca irdelenmez. 1950lerin ve 1960lı yılların
politik koşullarından etkilenilip sosyal duyarlılıklarla yazılmış toplumcu
gerçekçi sanat anlayışı, Aylak Adam’ı görmezden gelir. O yıllarda, özellikle
‘köy romanları’ revaçtadır. Fakir Baykurt’un, Talip Apaydın’ın yazdıkları
hem okunur hem tartışılır. (Burada Atılgan’ın da bir köylü olduğunu ancak
‘köy edebiyatıyla’ hiç ilgisi olmayan bir edebiyat geleneğini sürdürdüğünü
hatırlamakta yarar var.) Bir de Orhan Kemal ile Kemal Tahir okunur ve Atilla
İlhan’ın hafif grotesk kitapları dolaşır elden ele… Gerçi Orhan Duru’nun ve
A dergisinin başını çektiği bir ‘varoluş bunalımcıları’ grubu da var, Yusuf
Atılgan yalnız sayılmaz yani, ama Aylak Adam’ın gerçek hakkı ancak uzunca
bir süreden sonra verilebilecektir (Fidan). Varlık Yayınları’ndan sonra
1974’te Bilgi Yayınevi tarafından, 1985’te İletişim Yayınları’nca ve 2001
yılında da Yapı Kredi Yayınları tarafından basılıp satışa sunulan ‘Aylak
Adam’, en yüksek satış değerlerine 2001 yılındaki basımından sonra
ulaşmıştır. Bu durum, inanıyorum ki, YKY’nin kurumsal başarısı olduğu kadar,
1960lardaki Türk okuru profilinin 2000li yıllarda kendini daha bireyselci ve
gerçekçi bir doğrultuda evirdiğiyle de ilgilidir…
Kaynakça
Atılgan, Yusuf (Ağustos 2001), Aylak Adam, İstanbul: YKY
Batur, Enis (Mayıs-Haziran 2000), Yusuf Atılgan: Bir Profil Denemesi, YKY
Kitap-lık v.41, s.80-88
Bayram, İhsan (Mayıs Haziran 2000), Her Kötü Yazarın Aptal Bir Hayranı
Vardır, YKY Kitap-lık v.41 s.116-117
Çotuksöken, Yusuf (Mayıs-Haziran 2000), Aylaklığı, Yalnızlığı ve Güzelliği
Seven Adam, YKY Kitap-lık v.41 s.117-118
Demiralp, Oğuz (Mayıs Haziran 2000), Bir Ayrıntının Ardında, YKY Kitap-lık
v.41, s.89-92
Demiralp, Oğuz (Eylül 1995) Okuma Defteri; Acılı Devinim İstanbul: YKY
Fidan, Fatma (Mayıs-Haziran 2000), Anayurt Oteli Üzerine, YKY Kitap-lık v.41
s.119
Gürbilek, Nurdan (1995) Yer Değiştiren Gölge; Taşra Sıkıntısı İstanbul:
Metis Yayınevi
Moran, Berna (1995) Türk Romanına Eleştirel Bakış v.2; Aylak Adam’dan
Anayurt Oteli’ne İstanbul: İletişim Yayınları
Naci, Fethi (2000) 100 Yılın 100 Türk Romanı; Yusuf Atılgan – Aylak Adam
İstanbul: Adam Yayınevi
Savlı, Pelin Özer (Mayıs Haziran 2000), Hacırahmanlı’daki Yalnız Ev, YKY
Kitap-lık v.41, s.106-108
Tamer, Ülkü (Mayıs Haziran 2000), Kaplanın Yüreğindeki Kuş Tüyü Elmas, YKY
Kitap-lık v.41, s. 112-113
Turan, Güven (Mayıs Haziran 2000), Atılgan’da Kıl-Tüy, YKY Kitap-lık v.41,
s.100-104
Türkeş, A.Ömer (n.d) Bodur Minareden Öte; 13.10.2004,
http://www.pandora.com.tr/sahaf/eski.asp?pid=30
Raşit Tankut Aykut - 31 Ocak
2005, Pazartesi
|
|
http://www.pandora.com.tr/sahaf/eski.asp?pid=30
E S K İ K İ T A P L A R

Yusuf Atılgan
Toplam iki romanı ve bir hikaye
kitabı yayınlanmakla birlikte, romanımızın önemli isimlerindendir Yusuf
Atılgan. 1921 Manisa doğumlu yazar, İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yapmış, daha
sonra Hacırahmanlı köyüne dönerek çiftçilikle uğraşmıştı. Edebiyat hayatı
lise yıllarında şiir ve öykü yazmakla başlamış, edebiyat çevrelerinde
tanınması ise Tercüman ve Cumhuriyet gazetelerinin öykü ve roman
yarışmalarında elde ettiği derecelerle olmuştu. Belki az ürün vermiş
olmasından, belki de mütevazi ve sakin kişiliğinden dolayı fazla
popülerleşmemişti, ta ki 1973’de yazdığı ikinci romanı “Anayurt Oteli”
1987’de sinemaya uyarlanana kadar. Ömer Kavur’un yönettiği filmin
kazandığı başarı ile –1959 tarihli- ilk romanı “Aylak Adam”da yeniden
hatırlandı. 1989’da –İstanbul’da- ölen bu değerli yazarla ilgili tanıtma
ve eleştiri yazılarını, yapılan söyleşileri ve yayınlaşmamış çalışmaları
kapsayan “Yusuf Atılgan’a Amağan” kitabı ise 1992‘de yayınlandı.
Bireyin uyumsuzluğu
1960 tarihinde “a” dergisi yayınları tarafından basılan “Bodur Minareden
Öte”, üç bölümden ve toplam dokuz öyküden oluşuyor. Yazarın romanlarını,
daha doğrusu “Anayurt Oteli”ni okumuş olanların hiç yabancılık çekmeyeceği
öyküler bunlar. Çünkü Atılgan, kasabadan, köyden, kentten biçiminde
sınıflandırdığı öykülerinde hep aynı temayı, toplumun baskılarından
bunalmış, ötekileşmiş, uyumsuzlaşmış insanları işliyor. Nasıl soluk alınıp
verildiği meçhul kalan bir karabasanlar dünyasıdır onun anlattıkları.
“Evdeki” adlı öyküdeki genç kız, Anadolu’da yaşayan, okumuş, hayatta
farklı renkler, adını tam koyamadığı özgürlükler peşinde olan genç
kızların bugün bile yaşamak zorunda kaldıkları dışlanma, ya da sindirilme
ikilemiyle karşı karşıyadır. Her şeye rağmen direnmeyi seçer, cinselliğini
doğallığı içinde değil, bir varolma sorunu olarak yaşar, ama kendisini
kuşatan bu baskıdan –kasabadan kurtulsa da- kurtulması mümkün müdür?
Öykünün bu sorusunu, kitabın diğer öykülerindeki farklı mekanlara da
yayılmış toplumsal baskılara bakarak, kolaylıkla hayır diye
yanıtlayabiliriz.
Kitabın en önemli öyküsü “Saatlerin Tıkırtısı”. İlginç bir biçim
kullanıyor yazar. İç içe geçmiş öykülerden bir tanesi, monoton bir tempo
ile tıkırdayan saatlerle dolu küçük dükkanında yaşayan saatçi, diğeri onu
kurgulayan, ona çemberlerini kırdırmak isteyen anlatıcı üzerine kuruludur.
Bu kasabadaki bütün çemberler kırılmadıkça, anlatıcıyı daraltan çember
kırılmayacaktır; böylelikle saatçiden sonra sıra ayakkabıcı anlatımına
gelir.
Atılgan, kasabada geçen iki öyküsünün ardından köye çevirir gözünü.
Buradaki kuşatılmışlığı temsilen bir deli, kümesteki tavuküsü olan “Tutku”da, deli olarak nitelenen
Osman’ın bilincinden izleriz olup bitenleri, ama bu bilinc hiç de bir
delinin bilinci değildir, belki de o köyde yaşayan herkesten daha duru bir
değerlendirişi vardır Osman’ın. Delilik damgası dışlanmanın ve baskının
meşruiyetini sağlar. “Kümesin Ötesinde”ki, daha iyi tavuklar arasında daha
anlayışlı horozlarla geçecek bir hayatı düşleyen tavuk, bir sonraki
öyküdeki –“Dedikodu”daki- küçükgelinin hayatının allegorisidir. Yusuf
Atılgan, köyü anlattığı öykülerinde, basitçe dedikodu diyerek
küçümsediğimiz toplumsal “eğlencenin”, aslında genel ahlak ve davranış
normlarını üreten bir kurum olduğunu çok iyi yakalıyor.
Yusuf Atılgan kente gelindiğinde bireyler üzerindeki kıskacı biraz daha
daraltır. Belki de o yıllarda Avrupa’da çok etkili olan düşünce
akımlarının, “varoluşçuluğun” da etkisiyle, uyumsuzluk, bunaltı,
saçmalaşan yaşam gibi temaları çıkarır öne. Yazarın klasik bir köy,
kasaba, kent çizgisi yerine, kasaba, köy, kent sıralamasını yeğlemesinden
de anlaşılacağı gibi, “nerede yaşarsa yaşasın, bu dünyaya düşmüş birey
için kurtuluş yoktur” kötümserliğini taşıyan “Bodur Minareden Öte”, her ne
kadar varoluşçu bir bunaltı üzerine kurulmuşsa bile, tuplumsal olana da
gözlerini kapamıyor. Yusuf Atılgan’ın “bireyi” hiç bir zaman yalıtık
olarak yalnız ve bunalmış değil. Yazarın çok iyi bildiği o durağan Anadolu
yaşamının muhafazakarlığından kaynaklanıyor çemberler.
Yusuf Atılgan üslubu
“Aylak Adam” 1959 yılında yazılmıştı. “Bodur Minareden Öte”nin tarihi
1960. “Anayurt Oteli”nin roman dünyamıza katılışı ise 1973’te oldu. Bu üç
kitabında da sanki aynı zaman diliminde yazılmışçasına benzer bil dil,
benzer bir uslup yakalamış Atılgan. Abartılı gelse bile, her cümlenin, her
sözcüğün yerli yerinde olduğunu söylemeliyim. Son derece temiz bir dil
kullanıyor yazar. Ancak asıl övülmesi gereken özellik temiz bir dille
sınırlı değil; bu dili kendine özgü bir uslup içinde eritiyor, dile biçim
veriyor o.
Anlatım tekniği ve kurgusundan, ayrıntıları, imgeleri, çağırışımsal
ifadeleri kullanışı açısından baktığımızda, Yusuf Atılgan’ın
edebiyatımızdaki farklılığı hemen ortaya çıkacaktır. Öyküdeki uyumsuz
kişilerin kendi ağzından dinliyoruz toplumsal çatışmaları. Yani birinci
tekil şahıs ağzından yapılan bir anlatı ağırlık kazanıyor, yer yer
anlatıcının kendisi giriyor devreye. İç monolog ve zaman zaman bilinç
akışı tekniğini de kullanıyor yazar. Böylelikle anlatım hiç bir zaman
monotonlaşmıyor. Bu teknik özellikler yalnızca biçimsel denemeler değil,
anlatılan konuyu pekiştiren özellikler oluyorlar. İsimleri çağrışımlar
yaptıracak bir tarda seçmiş Atılgan. Mesela daracık dükkanında daralmış
bir yaşam süren saatçinin soyadı “Yayladan”dır. “Kocagelin” - “Küçükgelin”
karşıtlığı, aynı zamanda eşitsiz ilişkileri de işaret eder.
Edebiyatımızdan bir Yusuf Atılgan geçmişti sessiz sedasız. Onun
yazdıklarını okuyunca, bu kadar az üretmiş olmasına üzülmemek gelmiyor
elimizden. Hele metinler arasında üretilmiş kişi ve konulara ağırlık veren
yeni yazım akımlarının istilasına uğramış kitapevlerini gördükçe,
Anadolu’nun öğütüp tükettiği insanları konu edinen Yusuf Atılgan gibi
ustaların eserlerine daha da sıkı sarılmak gerektiğini anlıyoruz.
A. Ömer Türkeş
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2841
Yusuf Atılgan
Yusuf Atılgan (Manisa, 27 Haziran [nüfus kaydında 25 Ağustos] 1921-
İstanbul, 9 Ekim 1989) Romancı, öykücü.
Tam adı Yusuf Ziya Atılgan. Nevzat Çorum ve Ziya Atılgan imzalarını da
kullandı. Avniye Hanım ile tahsildar Hamdi Atılgan'ın oğlu. Manisa
Ortaokulu'nu (1936), parasız yatılı olarak Balıkesir Lisesi'ni (1939) ve
ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İÜEF Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1944). A. N. Tarlan yönetiminde hazırladığı
bitirme tezinin konusu "Tokatlı Kâni, Sanat, Şahsiyet ve Psikoloji" idi. O
dönemde Akşehir'de bulunan Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat
öğretmenliği yaptı (1945). Üniversite öğrenciliği sırasında Komünist
Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim
mahkemesince tutuklanarak Ceza Kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse
mahkûm edildi. Altı ay Sansaryan Hanı'nda, dört ay da Tophane Cezaevi'nde
olmak üzere on ay hapis yattı. Tahliye olduktan (25 Ocak 1946) sonra
doğduğu yer olan Manisa'nın Hacırahmanlı köyüne yerleşti; burada evlenerek
uzun süre çiftçilik yaptı. Hacırahmanlı Spor Kulübü'nün kurucuları
arasında yer aldı (1950). 1976'da tiyatro oyuncusu Serpil Gence ile ikinci
evliliğini yaparak İstanbul'a yerleşti; bir çocuğu oldu. 1980'den sonra,
Ü. Tamer'in isteğiyle, Milliyet (daha sonra Karacan) Yayınları'nda
danışmanlık ve çevirmenlik, kısa bir süre de Can Yayınları'nda redaktörlük
yaptı. Üzerinde çalıştığı "Canistan" adlı romanını tamamlayamadan kalp
krizi sonucu Moda'daki evinde öldü; Bülbülderesi Mezarlığı'nda (Üsküdar)
toprağa verildi. Hacırahmanlı Belediyesi tarafından "Yusuf Atılgan Halk
Kitaplığı" kuruldu (1990). Hakkında yazılan yazı ve röportajlar ve
kendisine adanan yazılar ölümünün ardından bazı "Perşembeci Dostları"
tarafından Yusuf Atılgan'a Armağan adlı kitapta derlendi.
Tercüman gazetesinin 1955'te açtığı öykü yarışmasında birincilik ödülü
alan "Evdeki" (Nevzat Çorum adıyla) ve aynı yarışmada dokuzunculuk ödülü
alan "Kümesin Ötesi" (Ziya Atılgan adıyla) adlı yapıtları yayımlanan ilk
öyküleri oldu (Tercüman gazetesi); son öyküsü "Eylemci" ise 1987'de
yayımlandı (Gergedan dergisi). "Ölü Su" adlı şiiri Yazı (1978), "Ayrılık"
adlı şiiri ise Milliyet Sanat'ta (1980), S. Kierkegaard'dan çevirdiği bazı
pasajları Değişim dergisinde (1961-62) yayımlandı.
İlk romanı Aylak Adam'la modern Türk edebiyatı içinde çok önemli bir yere
sahip olan Y. Atılgan, özellikle yabancılaşma ve bunun zorunlu sonucu
yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı. Geçimini
ailesinden kalan mirasla, herhangi bir işte çalışmak ihtiyacı duymadan
sağlayan; kendi tanımıyla "zengin değil ama paralı" bir adam olarak hemen
hiçbir sorumluluk üstlenmeden bohem bir hayat yaşayan ve "gerçek sevgiyi
arayan" C. adlı genç bir adamın anlatıldığı Aylak Adam, öncelikle, Türk
edebiyatında çağdaş bireyi olanca trajedisiyle yansıtabilen bir ilk roman
olarak öne çıkar. Romanda, "ku-ya-ra" (kumda yatma rahatlığı) ve "a-da-ko"
(ağaç dalı kompleksi) kavramlaştırmalarıyla iletilmeye çalışan birey
durumları, aynı zamanda bireyin trajedisini de oluşturan gerçeklikler
olarak, bireyin özgürlüksüzlüğü, yabancılaşması ve yalnızlığına farklı bir
perspektif getirir. C.'ye göre: "Bütün çağların trajedisi(dir) bu,
Ku-ya-ra: 'Kumda yatma rahatlığı.' A-da-ko: 'Ağaç dalı kompleksi'. Şimdi
kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara,
alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek.
Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden
ayrılma eğilimini farkettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin
toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır.
Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla
Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç
dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını
budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu
da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi
insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona."
Ancak romanın sonu, C.'nin kesin yenilgisiyle gelir çünkü bireyin gövdeden
ayrılmak biçiminde dışavurduğu özgürlük isyanı ve öylece kazandığı asi
karakter, aynı zamanda gövde (hayat, toplum) tarafından alaşağı edilmesi
gereken bir karakterdir; çünkü aykırıdır, uyumsuzdur ve bu yönüyle bünye
dışına atılması gerekir. İkinci roman Anayurt Oteli ise, Aylak Adam'ın C.
tipiyle iletmeye çalıştığı kentli bireyin yalnızlığını, Zebercet tipiyle
kasabaya; ama daha önemli olarak da yalnızlığın kimsesizlik olarak
biçimlendiği bir çıkışsızlığa, bunalıma, giderek de cinayet ve intiharla
sonuçlanan bir trajediye taşır. Aylak Adam'ın C.'si gibi Anayurt Oteli'nin
Zebercet'i de esas olarak sevgiyi aramaktadır ancak Zebercet'in yaşadığı
sevgi açlığı C.'nin yaşadığıyla kıyaslandığında katıksızdır ve bir dizi
cinsel problemle de bütünlenerek bunalım düzlemine taşınır. Yusuf
Atılgan'ın ölümünden sonra yayımlanan "bitmemiş" romanı Canistan ise
romanın yaşandığı zaman dilimi ve coğrafya göz önünde bulundurulduğunda
"birey"den, dolayısıyla da birey planında yaşanan çelişki ve açmazdan
bağımsızdır; Y. Atılgan, Canistan'da, insan gerçekliğine daha dolaysız,
hatta güdüsel bir düzlemde yaklaşmaya çalışır. Bu çerçeveden bakıldığında,
Aylak Adam'ı kentin, Anayurt Oteli'ni kasabanın ve Canistan'ı köyün romanı
saymak gibi bir değerlendirmeden yola çıkılabilir ki bu, Y. Atılgan'ın
yazı serüvenine olduğu kadar, Türk romanının serüvenine de farklı bir
perspektif getirir. Canistan, "köy romanı" gerçekliğine Y. Atılgan'ın
kaleminden, Türk edebiyatında örneğine daha önceki örneklerde hiç
rastlanmayan biçimde şiddet öğesi ve cinselliğin şiirsel katkısını
getirir. Bu çerçeveden bakıldığında Canistan, aynı zamanda "can"a, bu da
demek ki insana (hayata) yazılmış bir destan niteliğindedir. 1921 yılında
bir yaz gecesi başlayan Canistan, geriye dönüşler aracılığıyla 1906'ya
kadar gidip yeniden 1921 yılına dönerek, Meşrutiyet'ten Kurtuluş Savaşı'na
uzayan bir süreçte ve "Duruşma", "Yargıç", "Tanık" bölümlerinde ağırlıklı
olarak "Tokuç Ali , Selim ve Kadir"in hikâyesini anlatır; kitabın
yazılmadan kalan son bölümünün adı ise "Sanık"tır.
S. Kierkegaard gibi varoluşçu filozoflardan psikanalize, J. Joyce ve W.
Faulkner'dan modern dünya edebiyatının ve sinemasının diğer yapıtlarına
uzanan bir yelpazede değerlendirilebilecek olan Aylak Adam ile Anayurt
Oteli'nin kahramanları hakkında pek çok inceleme-çözümleme yapılmıştır.
Örneğin E. Batur, Anayurt Oteli'yle W. Faulkner'ın Ses ve Öfke romanı
ilişkisi üzerinde dururken H. Yavuz, L. Cavani'nin "Gece Bekçisi" filmi
arasında birtakım paralellikler bulmuştur. Ü. Onart ise birtakım "ahlaki"
değerlendirmelere maruz kalan Anayurt Oteli için "Türk yazınının
'lanetlenmiş' romanlarından biri" tanımını kullanmış ve "özgürlük, olanak,
eylem, neden, suç ve sorumluluk" bağlamında romanın düşünsel boyutlarını
irdelemiştir.
Anayurt Oteli'nde iletişimsizlik, yaşamın anlamsızlığı, olayların rasyonel
bir biçimde açıklanamayacağı, davranışların nedeninin bilinemeyeceği tezi
işlenirken, B. Moran'a göre bu tez romanın biçimine de yansımıştır. Y.
Atılgan ilk romanı Aylak Adam'da klasik anlatı yöntemlerinden
yararlanırken Anayurt Oteli'ni daha değişik bir yöntemle, "Saçma
kavramının göstergesi olarak" kurmaya çalışmıştır. "Ne karakter çizmede,
ne olay örgüsü kurmada ne de kullandığı anlatıcı konusunda geleneksel
roman konvansiyonlarına uymuş yazar. Atılgan Aylak Adam'ı bir roman
olarak, Anayurt Oteli'ni ise bir tür anti-roman olarak yazmış diyebiliriz"
(B. Moran). Yusuf Atılgan'ın tek öykü kitabı Varlık ve a dergilerinde
yayımladığı, gene çağdaş bireyin yalnızlık ve açmazları çerçevesinde
örülmüş, ağırlıklı olarak iç gözlem ve deneyime yaslanan öyküler toplamı
olan Bodur Minareden Öteye adlı öyküler toplamıdır. Ekmek Elden Süt
Memeden adlı bir de çocuk kitabı bulunan Yusuf Atılgan, anılan bu kitaplar
dışında yazdıklarını yayımlamamıştır. Çağdaş bireyi aşk ve yalnızlık
temaları çerçevesinde ve dildeki yalınlığının çarpıcılığıyla ileten Yusuf
Atılgan, ele aldığı konular kadar o konulara yaklaşım biçimi ve
işleyişiyle de farklılaşmış ve Türk romanında modern anlatının öncüleri
arasında yer almıştır.
Anayurt Oteli 1987'de Ömer Kavur tarafından aynı adla sinemaya aktarıldı;
büyük beğeni toplayan film birçok ulusal ve uluslararası festivalde
ödüller aldı.
Ödül: "Evdeki" öyküsüyle 1955 Tercüman Gazetesi Hikâye Yarışması (Nevzat
Çorum adıyla, birincilik); "Kümesin Ötesi" öyküsüyle 1955 Tercüman
Gazetesi Hikâye yarışması (Ziya Atılgan adıyla, dokuzunculuk); Aylak Adam
ile 1957-58 Yunus Nadi Roman Armağanı (ikincilik).
Yapıtları: Roman: Aylak Adam, İst.: Varlık, 1959; Anayurt Oteli, Ank.:
Bilgi, 1973; Canistan, İst.: Yapı Kredi, 2000.
Öykü: Bodur Minareden Öte, İst.: a Dergisi, 1960; Eylemci, (Bütün
öyküleri) İst.: Simavi, 1993; Bütün Öyküleri (Bodur Minareden Öte ve Ekmek
Elden Süt Memeden) İst.: Yapı Kredi, 2000.
Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden, İst.: Cem, 1981.
Çeviri: Toplumda Sanat (K. Baynes), İst.: Milliyet, 1980.
Kaynaklar: Necatigil, İsimler, 60-61; Necatigil, Eserler, 30-31, 43;
"Atılgan, Yusuf", TDEA, I, 224; Özkırımlı, TEA, I, 156; Yusuf Atılgan'a
Armağan, (haz. T. Yüksel, E. Canberk, A. Hatipoğlu, Y. Çotuksöken, M. S.
Koz) İst., 1992; N. Gürbilek, "Taşra Sıkıntısı", Yer Değiştiren Gölge,
İst., 1995, s. 42-67; Özgüç, II, 252-253; E. Batur, "Yusuf Atılgan, Bir
Profil Denemesi", kitap-lık, S. 41 (Mayıs-Haziran 2000); O. Demiralp, "Bir
Ayrıntının Ardında", aynı yerde; İ. Ertürk, "Yusuf Atılgan'ın Sinema
Salonlarında Bir Gezi Denemesi", aynı yerde.
|