|
Cesare PAVESE
http://site.mynet.com/hekartes/hekartes/id8.htm
1908'de İtalya'da Santo Stefano Belbo'da doğdu. Çağdaş İtalyan
edebiyatının en önemli temsilcisi, yenigerçekçilik akımının
kurucusu sayılır. Ailesiyle birlikte yaz aylarını doğduğu
köydeki çiftliklerinde geçirdiği için köy ve çevresindeki
kırlar, tepeler ilk şiirlerini etkiledi. Ayrıca olgunluk
döneminin en başarılı romanı olan Ay ve Şenlik Ateşleri'ne esin
kaynağı oldu. Babasını küçük yaşta kaybetti. Geçim sıkıntısı
nedeniyle Santo Stefano Belbo'daki çiftlik de satılınca çok
sevdiği kırlardan ve tepelerden uzaklaştı. Gençlik yıllarından
başlayarak yalnızlıktan hoşlanan, içe dönük biri oldu. Torino
Üniversitesi'nde edebiyat okudu. İngiliz ve Amerikan
edebiyatıyla yakından ilgilendi. 1933'te kurulan Einaudi
Yayınevinde görev aldı, anti-faşist çalışmaları yüzünden 1935'te
tutuklandı, 1 yıl hapis yattı. 1950 yılında yazarlık hayatının
doruğuna ulaştı. Ama özel hayatında yalnız ve bunalımlıydı. Sonu
gelmeyen aşk ilişkileri onun hayata olan bağını kopardı, sık sık
intiharı düşünmeye başladı. 1950 Nisanı'nda, Yalnız Kadınlar
Arasında adlı kitabına verilen Strega Ödülü'nü aldıktan sonra
Torino'da bütün özel kâğıtlarını yok etti. 26 Ağustos 1950'de
bir otel odasında uyku hapı alarak yaşamına son verdi.....
TÜRKÇE'YE ÇEVRİLMİŞ ESERLERİ
ÖYKÜ:
Ağustosta Tatil
ROMAN:
Ay ve Şenlik Ateşleri
Güzel Yaz
Senin Köylerin
Tepedeki Ev
Yalnız Kadınlar Arasında
Yoldaş
Tepelerdeki Şeytan
GÜNLÜK:
Yaşama Uğraşı
DÜZYAZI ŞİİR:
Leuko ile Söyleşiler
http://www.solplatform.org/archive/index.php?t-1425.html
Cesare Pavese
(9 Eylül 1908 – 27 Ağustos 1950)
İtalyan şair, romancı, çevirmen ve eleştirmen.
Cesare Pavese, ailesinin yazlarını geçirdiği Torino'nun Santa
Stefano Belbo köyünde bir memur çocuğu olarak doğdu. Torino
Üniversitesi'nde edebiyat okudu. İngiliz ve Amerikan edebiyatına
ilgi duydu; bitirme tezini Walt Whitman şiirleri üzerine yazdı.
Öğrenimini bitirdikten sonra orta öğrenimini tamamladığı eski
okulu Liceo d'Azaglio'da edebiyat ve dil dersleri verdi. Bu
dönemde İngiliz ve Amerikan yazarları ile ilgili yazıları La
Cultura dergisinde yayınlandı. Daha sonra bir arkadaşının
kurduğu Einaudi Yayınevi'nde çalışmaya başladı. 1935'te
anti-faşist çalışmaları nedeniyle tutuklandı, 1936'da serbest
bırakıldı. Brancaleone Hapishanesi'ndeki bir yılından
esinlenerek Carcera (Hapis) romanını yazdı. 1950'de Yalnız
Kadınlar Arasında romanı ile İtalya'nın önemli edebiyat
ödüllerinden Strega Ödülü'nü aldı. Gene aynı yıl Torino'daki bir
otel odasında uyku hapı alarak intihar etti.
Önemli Eserleri
Yaşama Uğraşı /günlük (1935-1950)
Ağustosta Tatil /öyküler
Ay Ve Şenlik Ateşleri /roman
Güzel Yaz /roman
Leuko İle Söyleşiler /deneme
Senin Köylerin /roman
Tepedeki Ev /roman
Tepelerdeki Şeytan /roman
Yalnız Kadınlar Arasında /roman
Yoldaş /roman
Aşağıdaki 2 filmi de seyretmiştim. İkisi de harika bence,
enteresannn!!Bulabilirsem, önerileriniz ve tanıtımlara
ekleyeceğim...
Pavese, ailesiyle birlikte yaz aylarını bu köydeki
çiftliklerinde geçirdiği için bu köy ve çevresindeki kırlar,
tepeler Cesare Pavese'nin ilk şiirlerine ve olgunluk döneminin
en başarılı romanı olan Ay ve Şenlik Ateşleri'ne esin kaynağı
oldu. Babasını küçük yaşta kaybeden Pavese, geçim sıkıntısı
nedeniyle Santo Stefano Belbo'daki çiftlik de satılınca çok
sevdiği kırlardan ve tepelerden uzaklaşmış oldu. Cesare Pavese,
gençlik yıllarından başlayarak yalnızlıktan hoşlanan, içedönük
biri oldu.
Can Yayınları'ndaki Kitapları: Adam intihar etmeseydi, can
yayınları çıkartmayacaktı herhalde bu kitapları…Her kitabının
tanıtım yazısında, intiharından bahsetmiş!
AĞUSTOSTA TATİL
Cesare Pavese, İkinci Dünya Savaşı’nın acı koşulları içinde
yetişen İtalyan edebiyatçılar kuşağından bir yazar.
Okurlarımızın Can Yayınları arasında çıkan birçok kitabıyla
tanıdığı Cesare Pavese, çürüyen değerlere, yokolan güzelliklere
karşı, insanları, coğu kez kırlara, köylere çağırır. Oysa
aradığı yalnızlıktır, günümüz insanının yalnızlığı. Ağustosta
Tatil, her okunuşta anahtar bir kitap olma değerini yeniden
hatırlatan bir yapıt. Bu kitaptaki öyküler, yazıldığı döneme
ilişkin belgesel nitelik taşırken, yazarın anlatımındaki
şiirselliğin oluşumu ve kuramı konusunda da okura ışık tutar.
Öykülerin geçtiği dönemin Torino’sunda büyüyen bir çocuğun
yazlarını geçirdiği Piemonte kırları, tepeleri; Po Irmağı
kıyılari başlı başına bir şenliktir. Kent, yazları bomboş kalır,
oysa kırsal alanlar cıvıl cıvıldır. Torinolu yazar Cesare
Pavese, hem kentini, hem kentinin çevresindeki kırları, köyleri
anlatırken, doğayı ve insanları tanımlamada gösterdiği
titizlikle okuru dünyasına çekiyor.
AY VE ŞENLİK ATEŞLERİ
Cesare Pavese , 1949 yılının eylül-kasım ayları arasında yazdığı
son romanı Ay ve Şenlik Ateşleri’nde, kalemiyle yarattığı
dünyanın bireşimini yapıyor sanki. Kendi geçmişiyle ve
okurlarıyla hesaplaşıyor. Amerika’da para-pul sahibi olduktan
sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde doğduğu köye
dönen Anguilla, eski arkadaşı Nuto ile yaptığı konuşmalar
aracılığıyla çocukluğunun günlerine, kişilerine döner ve
direnişçilere ihanet ettiği için öldürülen genç bir kızın
ölüsünün yakıldığı ateş, aynı zamanda geçmişin de küllerini
savuran bir şenlik ateşine dönüşür. Kişisel anılarla bezeli
geçmişi dengeleyen şimdiki zaman da, aynı oranda çetindir ve
simgesini ailesini öldürdükten sonra evini tutuşturarak bir
başka şenlik ateşi yakan köylü Valino’da bulur. En olgun yapıtı
sayılan Ay ve Şenlik Ateşleri’nde Pavese benzersiz bir doğa
sevgisini, kırsal kesimin ahlak anlayışını ve yazgıya karşı
koymanın anlamsızlığını vurguluyor. Ay ve Şenlik Ateşleri
özlemlerin ve olağanüstü bir hüznün romanı.
GÜZEL YAZ
Güzel Yaz, çağdaş İtalyan edebiyatının en önemli adlarından
Cesare Pavese'nin 42 yaşındayken 1950 yılında bir otel odasında
intihar etmeden önce tek başlık altında topladığı üç romandan
biri. Aynı kitapta yer alan Tepelerdeki Şeytan ve Yalnız
Kadınlar Arasında ile birlikte ilk kez 1949 yılında topluca
yayınlanan bu çalışması için Pavese, üçleme dememeyi yeğlemişti.
“Her biri kendi başına bir kitap olabilir,” demişti yazar,
“ancak bu üç romanı birbirine bağlayan, ortak bir ahlak
anlayışı, temaların buluşması ve hayal gücünün serbestçe
oynadığı oyunlarda yinelenen koşullardır.” Pavese’nin ortak
özelliklere sahip bu üç çalışması kırsal yaşam açısından
zenginse de temelde kenti, kentliyi ve kent yaşamını anlatır;
gençlik coşkularını ve yenilgiyle sona ermiş tutkuları da. Güzel
Yaz’ın yazıldığı dönem İkinci Dünya Savaşı’nın ve faşist
Mussolini rejiminin en yoğun günleridir. Pavese de, suçlu ama
savunmasız, göreneklere yüreklice karşı çıkan, sınırlara dayanan
gençlerin yaşantılarını irdeler.
LEUKO İLE SÖYLEŞİLER
Cesare Pavese’nin en iyi kitabı olarak değerlendirdiği Leuko ile
Söyleşiler, İtalyan edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının
da benzersiz başyapıtlarından biridir. Leuko ile Söyleşiler’de
Pavese, yaşam gibi, aşk gibi, ölüm gibi insan varoluşunun temel
sorunlarını işlemek üzere, insanlığın en güzel yaratılarından
birine, mitolojiye döner. Ünlü mitoloji öykülerinden
kahramanları karşı karşıya getirerek, onların diyalogları
aracılığıyla insanların insanlarla, tanrılarla, yazgıyla,
doğayla olan ilişkilerini benzersiz bir kavrayışla aktarır.
Mitolojik öykülerin bir çerçeve olarak seçilmesi, hem okura bu
öyküleri yeni bir gözle okuma, onları yeni bir açıdan
değerlendirme olanağı verir, hem de Leuko ile Söyleşiler’e bir
tür kendine özgü tarihsel geri plan yaratır. Belki de yalnızca
Vergilius’un Çoban Türküleri’yle karşılaştırılabilecek olan
Leuko ile Söyleşiler, eşsiz bir yazarın düzyazı şiirleri olarak
da görülebilir.
SENİN KÖYLERİN
Cesare Pavese İtalyan edebiyatında hem kişiliği, hem de
yazdıklarıyla özgün bir yere sahip. Hayatı hep yalnız yaşayan
Pavese, 1950 yılının sıcak bir ağustos günü Torino’da bir otel
odasında intihar ettiği zaman dostları onun eski bir şiirinde
düşlediği ölümü bulduğunu anlamışlardı: “Yataktan kalkmak
gerekmeyecek / Yalnız şafak girecek bomboş odaya.” 1941 yılında
basıldığı zaman günün edebiyat eleştirmenlerinin hemen dikkatini
çeken Senin Köylerin, Pavese’nin romancılığını başlatan ve
İtalyan “yeni-gerçekçiliği”nin öncüleri arasında sayılan bir
romandır. Yayınlandığında büyük yankı yapan, alkışlanan,
üzerinde tartışılan, ama ağır eleştiriler de alan bu roman,
sonunda yeni ve usta bir romancıyı da gün ışığına çıkarmış oldu.
Pavese romancı olarak adını duyurduğu ve kırsal kesimi işlediği
Senin Köylerin’de, elindeki malzemeyi iyi bildiğini, romandaki
kişileri ve köyleri sanattan önce yüreğiyle yoğurduğunu
hissettiriyor. İnsanın isteklerini ve yönelişlerini dile
getirirken önemli bir yazarın ortaya çıkışını da duyuruyor.
TEPEDEKİ EV
Pavese, Tepedeki Ev’i yaşamının son yıllarında kaleme almıştır.
İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine yakın bir dönemde, faşistlere
karşı yürütülen iç savaş sırasında kentten kaçıp uzaklara,
çocukluğunun geçtiği yerlere giden öğretmen Corrado, geçmişte
kısa süreli bir ilişki yaşadığı kadınla karşılaşır. Yaşadığı
dönemin katı gerçeğinden ve belirsiz bir gelecekten kaçarken,
savaşın acımasızlığından, anlamsızlığından derinden etkilenir,
Savaş bir gün biterse, der, şunu sormalıyız kendimize: Peki ya
ölenleri ne yapacağız? Neden öldüler?
TEPELERDEKİ ŞEYTAN
İtalyan edebiyatında yenigerçekçilik akımının kurucusu sayılan
Cesare Pavese, bu kitabında cinselliği, aşkı, yaşamı tanımaya ve
anlamaya çalışan bir grup gencin bir arada geçirdiği bir dönemi
anlatıyor. Yaşadıkları kentin kıyısındaki bir tepeye sık sık
tırmanmaktan büyük zevk alan gençler, bir gün orada, bir
arabanın içinde, bir arkadaşlarıyla karşılaşırlar. İçlerinde tek
evli odur. Öldü sandıkları bu genç, karısına ihanet etmiş, bir
kızla birlikte olmuştur. Olaya değişik bir bakış açısıyla
yaklaşan gençler, izleyen günler boyunca hem birbirlerini
keşfetmeye, hem de aralarında oluşan bir başka aşk üçgeninin
yarattığı gerginliğin üstesinden gelmeye çalışırlar. Cesare
Pavese, pastoral bir yazar; çoğu yapıtında olduğu gibi bu
romanında da doğanın tatlarını, kokularını, renklerini, insan
yaşamıyla iç içe, okuruna sunuyor. İkinci Dünya Savaşı’nın en
şiddetli günlerinde kendini kırlara “hapseden”, doğadan
kopamayan yazar, “yürünecek kaldırımlar, tadına varılacak
günbatımları vardı,” diyor. Tepelerdeki Şeytan, klasik romanın
uzağında duran, birkaç gencin yaşam kesitinde insan’ı irdeleyen
bir yapıt.
YALNIZ KADINLAR ARASINDA
Cesare Pavese, bu yapıtında kadınların dünyasına eğiliyor ve
günlük gerçeklerin ötesine geçerek, insanı saran büyük
yalnızlığın ve hüznün romanını yazıyor. Çocukluk yıllarını
geçirdiği Torino’ya, bu kez bir iş kadını olarak dönen
Clelia’nın resim sergilerinde, bohem çevrelerde karşılaşıp
dostluk edeceği genç, orta yaşlı ve yaşlı kadınlar,
erişemeyeceklerini bildikleri bir mutluluğun peşinde ömür
tüketirler. Mutluluğun anahtarı kimisi için erkektir, kimisi
için eşcinsellik, kimisi için para, kimisi için de ölümdür.
Clelia’nın, bir otel odasında intihara giriştiğine tanık olduğu
gencecik Rosetta ile kuracağı dostluk, Rosetta’yı yaşama
bağlayabilecek midir? Sorunun yanıtını yine Torino’da, yine bir
otel odasında 27 Ağustos 1950’de yaşamını kendi elleriyle
noktalayan Cesare Pavese veriyor. Yalnız Kadınlar Arasında,
dostlukların, başlamadan biten aşkların, umutsuzluğa dönüşen
umutların ve büyük yalnızlıkların romanı. Her Pavese romanı gibi
bir çırpıda okunuyor ve okur ancak son satıra ulaştığında,
Pavese’nin kırık dökük cümlelerle anlattığı öykünün gizlediği
derinlikleri kavrıyor.
YAŞAMA UĞRAŞI
İlkgençlik yıllarının geçtiği köy ve çiftlïk ortamı, Cesare
Pavese’nin ilk şürlerine olduğu kadar Ay ve Şenlik Ateşleri adlı
ilk romanına da esin kaynağı oldu. Çocukluğu yoksulluk içinde
geçti. Lisedeyken iki yakın arkadaşının intiharları, Pavese’yi
çok etkiledi. Ondaki intihar eğilimi, böyle başladı.
Üniversitede edebiyat okudu. Amerikan edebiyatının dev
yapıtlarını İtalyanca’ya çevirdi. Özgürlük ve demokrasi
ağırlıklı çevirileri ve yazılan yüzünden Faşist yönetimce
tutuklandı, bir yıl kadar hapis yattı. “Kısık sesli bir kız”a
aşık oldu. Bu aşk, Cesare Pavese’yi, içedönüklükten ve aşağılık
duygusundan kurtarmıştı. Ancak “kısık sesli kız”ın alaycı
sözleri, yazarı yine intihar düşüncesiyle yüz yüze getirdi.
Kadınlardan nefret eden, karamsar bir insan oldu. İlerleyen
yıllarda iki kez evlenmeye kalktıysa da, olmadı. Hayal
kırıklıklarıyla dolu bir yaşamı 1950 yılına kadar sürdürebildi.
Yalnız Kadınlar Arasında adlı romanına, İtalya’nın en büyük
edebiyat ödülü olan Strega Ödülü verilmişti. Ödülünü almak
üzere, Roma’ya bir uyurgezer gibi gitti. Ödülü aldıktan sonra,
1935 yılından beri tuttuğu bu günlük dışındaki bütün yazılarını,
notlarını yok etti ve 26 Ağustos 1950’de, küçük bir otel
odasında, uyku haplarıyla intihar etti. Bu günlükte gündelik
olaylardan çok, bu büyük yazarın sanatıyla ilgili düşüncelerini
bulacaksınız. Ölümünden iki yıl sonra Yaşama Uğraşı adıyla
yayınlanan bu çok değerli kitabı ilk kez tam metin olarak
yayınlıyoruz.
YOLDAŞ
Belki de, çevresini saran yalnızlık ve hüznün sınırlarını
parçalayabilmek için, yaşamını bir otel odasında kendi elleriyle
noktalayan Cesare Pavese (1908-1950), Yoldaş’ta, geleneksel
çizgisinden ayrılarak, geleceğe umutla bakıyor ve bir siyasal
bilinçlenmenin romanını yazıyor. Burjuva sınıfından gelen
gençlerin faşizmin son yıllarında yaşam ve tarih karşısındaki
tavırlarının birçok romana konu olduğunu, ama proleter gençlerin
ele alınmadıklarını belirten yazar, Yoldaş’a kahraman olarak
işsiz, eğitimsiz küçük burjuva Pablo’yu seçiyor. Cesare Pavese
romanlarının belki de en önemli kadın kahramanı Linda’nın
huzursuz aşkı, halk kadını Gina’nın sevecen yüreği, Pablo’nun
büyük kentler aracılığıyla toplumsal dayanışmayı öğrenmesi, bu
arada kahvelerden, meyhanelerden, hapishanelerden insan
manzaraları, Yoldaş’ı bir solukta okunan bir roman yapıyor.
Yaşamın anlamı üzerine, dostluklar üzerine, “yoldaşlık” ve
“umut” üzerine bir roman Yoldaş.
1914'de Pavese ‘nin babası beyin kanserinden öldü. Lisedeyken
tek yakın arkadaşının intiharı, yine aynı zamanlarda başka bir
öğrencinin kendini öldürmesiyle; "intihar" O'nun için saplantı
haline geldi. Üniversitedeki son yıllarında beş yıl süren ve
sonu hüsranla biten aşk ilişkisinin sonunda iyice karamsarlığa
gömülen Pavese bir çok roman yazmış ve türlü edebiyat ödüllerine
layık bulunmuştur.
Bu vakitlerde başka bir kadın hayatına girer ve evlilik planları
yaparken kadın kendisini terkedip Amerika'ya gider. Pavese'yi
hayata bağlayan bir şey kalmamıştır artık. Bu sıralarda büyük
bir hayranlık duyduğu Amerikalı yazar T.O. Mathiessen'in 1950
Nisan'ında intihar etmesiyle iyice kabuğuna çekilen Pavese 26
Ağustos 1950'de küçük bir otelde uyku hapıyla intihar eder.
Geride bir çok eser bırakan Cesare Pavese, Tezer Özlü'nün de en
sevdiği yazardır. Charles Bukowski'nin de en sevdikleri
arasındadır.
Özellikle 1935-1950 yılları arasında yazdığı günlüğü, O öldükten
sonra arkadaşları tarafından yayımlandı. "Yaşama Uğraşı" adı
verilen kitap 1952 yılında yılın edebiyat olayıydı. Çağdaş
İtalyan Edebiyatının en önemli simalarından Pavese'nin kitapları
bir çok dile çevrildi. Türkiye'deki kitapçılarda da bir çok
kitabını kolayca bulabilirsiniz.
“Yaşama Uğraşı” ndan alıntılar:
* Hayatımda çok daha umutsuzum, eskisinden çok daha şaşkınım. Ne
biriktirdim? Hiç. Yıllarca boş verdim eksik yanlarıma, onlar
yokmuşçasına yaşadım. Katlanmasını bildim. Yiğitlik miydi bu?
Hayır, gerçek bir çaba göstermedim. Sonra, “acı veren
tedirginlik” lerle karşılaşınca da, hemen bataklığa saplandım.
* On beş yıllık başarısızlığın benden esirgediği şeyin dışında,
istediğim hiçbir şey yok yeryüzünde.
* Uğraşmak her gün biraz daha boş ve anlamsızmış gibi geliyor.
* Sanatçı için dayanılmaz bir şey varsa, o da başlama duygusunu
yitirmesidir.
* Ben mutlu anılarımı saymak istiyordum, oysa yalnız çektiğim
acılar geliyor aklıma.
* Bir insanın başına gelenleri geçmişinin tümünün belirlediği
saplantısından vazgeçmem için hiçbir neden göremiyorum.
Kısacası; hakedilmiş bir sonuçtur bu.
* Ben hiçbir zaman dünyayı umursamadan hayatın tadını
çıkarabilen rahat bir insan olamadım. O yürek yok bende.
* Ne zaman bir güçlükle ya da acıyla karşılaşsam, hep intiharı
düşünmeye yargılı olduğumu biliyorum.
* Kendini yıkan kişi, her şeyden önce, bir güldürücü, kendi
kendisinin efendisi olan biridir. Kendisini dinleme ve doğrulama
konusunda hiçbir fırsatı kaçırmaz. Hayattan her şeyi bekleyen
bir iyimserdir. Yalnızlığa dayanamaz. Ama sürekli olarak, bir
gün, hiç farkında olmadan, bir şey yaratmak ya da her şeyi
düzene koymak tutkusuna kapılacağı korkusuyla yaşar. İşte o
zaman durmadan acı çeker, belki de kendini öldürür.
* Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek
ve kendini o boşluğa bırakmaktır.
* Herhangi bir talihsizlik sonucu acı çekmekse sadece utanç
verir insana. Bu haksızlığı tattım ben, uğradığım haksızlığın,
iyilik bilmezliğin daha da büyüğü olmasını isterdim. Yaşamak
budur, bunu yirmi sekiz yaşında öğrenmek hiç de erken sayılmasa
gerek.
* Yaşamak uzun bir toplama işlemi gibidir, arada bir toplama
yanlışı yaparsan, doğru sonucu hiçbir zaman bulamazsın.
* Her mutsuzluk ya bir yanlışın sonucudur, talihsizlik değildir
ya da kendi suçlu beceriksizliğimizin sonucu. Herhangi bir
yanlış da, bizim sorumluluğumuza girdiğine göre,
karşılaşacağımız mutsuzluklar için kendimizden başkasını
suçlamamalıyız.
* İntiharı düşünen bir insan için en kötü şey kendisini
öldürmesi değil, bunu düşünüp yapamamasıdır.
* Sen her şeyden vazgeçince, sana kalan en küçük şeyler bile
büyük önem kazanır.
Cesare Pavese, "Kadınlar akıllıdırlar," der. "Ancak evlenmeyi
kafalarına koydukları erkeğe aşık olurlar." Pavese, Susan
Sontag'ın o benzersiz nitelemesiyle, "örnek bir çilekeş"tir -ve
çileyi, elbette en çok kadınlardan çekmiştir!
O "örnek çilekeş"in çektikleri, aşk çileleridir; daima bir aşk
kırgınıdır o -kadınların önünde ezilen, küçülen, acı çeken, ama
bunu, Sontag'ın deyişiyle "en iyi ifade edebilen"lerden biri!
Bir yazar, bir çağdaş aziz... Susan Sontag aktarıyor; Pavese bir
yerde şöyle demiştir: "Kadınları düşünmemek mümkündür; tıpkı
ölümü düşünmemek gibi..."
Pavese, bu sözleriyle çok daha öte bir düşünceyi; ölümü
düşünmenin kadını düşünmeden ya da kadını düşünmenin ölümü
düşünmeden düşünülemeyeceğini vurgulayan trajik bir düşünceyi
dile getirmek istemiş olabilir. Gerçekten trajik, çünkü insanın
bir kadını seçtiğinde ölümü seçmiş olduğunu (kaçınılmaz olarak)
gösteren tanıklar vardır. Örneğin, Althusser! Pavese de bu
trajik kişilerden biridir. "Yaşamının son aylarında, Amerikalı
bir film yıldızıyla giriştiği ilişkinin ortasında" şöyle der
Pavese: "İnsan kendini bir kadına duyduğu aşk yüzünden öldürmez.
Çünkü sevgi, her türlü sevgi bizi kendi çıplaklığımız,
sefaletimiz, kırılganlığımız, hiçliğimizle ortaya çıkarır.
Derinlerde, çok derinlerde akıp gitmekte olan bu şaşırtıcı aşk
ilişkisine var gücümle tutunmamış mıydım? Salt kendimi o eski
düşünceye geri götürmek için, onu eskiden beri hep aklımı çelip
duran o itkiye, o eski düşünceye, aşka ve ölüme (altını ben
çizdim) geri dönmenin bir özürü yapmamış mıydım?" Sontag
ekliyor: "Kadınlar ve ölüm, Pavese'yi hep aynı huzursuzluk ve
kötümserlik havasıyla büyülemiştir. Çünkü her iki durumda da
Pavese'nin başlıca sorunu, bunlara yeterli olup olamayacağı
düşüncesidir."
Ölüm Gelecek ve Senin Gözlerinle Bakacak
Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak -
sabahtan akşama dek, uykusuz,
sağır, eski bir pişmanlık
ya da anlamsız bir ayıp gibi
ardını bırakmayan bu ölüm.
Bir boş söz, bir kesik çığlık,
bir sessizlik olacak gözlerin:
Böyle görünür her sabah
yalnız senin üzerinde
kıvrımlar yansıtırken aynada.
Hangi gün, ey sevgili umut,
bizler de öğreneceğiz senin
yaşam olduğunu, hiçlik olduğunu.
Herkese bir bakışı var ölümün.
Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.
Bir ayıba son verir gibi olacak,
belirmesini görür gibi
aynada ölü bir yüzün,
dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı.
O derin burgaca ineceğiz sessizce.
Çeviri : Cevat ÇAPAN |
|
AY VE ŞENLİK
ATEŞLERİ
http://site.mynet.com/hekartes/hekartes/id8.htm
Yaşamını bir otel odasında kendi elleriyle noktalayan, çağdaş İtalyan
edebiyatının büyük ustası Cesare Pavese (1908-1950) 1949 yılının eylül-kasım
ayları arasında yazdığı son romanı Ay ve Şenlik Ateşleri'nde, kalemiyle
yarattığı dünyanın bireşimini yapıyor sanki. Kendi geçmişiyle ve okurlarıyla
hesaplaşıyor. Amerika'da para-pul sahibi olduktan sonra, İkinci Dünya
Savaşının hemen ertesinde doğduğu köye dönen Anguilla, eski arkadaşı Nuto
ile yaptığı konuşmalar aracılığıyla çocukluğunun günlerine, kişilerine döner
ve direnişçilere ihanet ettiği için öldürülen genç bir kızın ölüsünün
yakıldığı ateş, aynı zamanda geçmişin de küllerini savuran bir şenlik
ateşine dönüşür. Kişisel anılarla bezeli geçmişi dengeleyen şimdiki zaman
da, aynı oranda çetindir ve simgesini ailesini öldürdükten sonra evini
tutuşturarak bir başka şenlik ateşi yakan köylü Valino'da bulur. En olgun
yapıtı sayılan Ay ve Şenlik Ateşleri'nde Pavese benzersiz bir doğa
sevgisini, kırsal kesimin ahlak anlayışını ve yazgıya karşı koymanın
anlamsızlığını vurguluyor. Ay ve Şenlik Ateşleri özlemlerin ve olağanüstü
bir hüznün romanı
“Ne hazineler, ne
rütbeler, ne cüppeler atabilir yüreklerden yıldızlı direkler altında
uçuşan acı dertleri, kaygıları.” Horatius
Dünyanın en acımasız katliamının, yine bir Ağustos ayında üç gün arayla
yarım milyon insanın ölümüne neden olan atom bombalarının Hiroşima ve
Nagazaki’ye atılmasının üzerinden tam beş yıl geçmiş.
Tarih 26 Ağustos 1950, bir yazar; eleştirmenlerin övgü ve alkışlarıyla
karşılanan, başarısının doruğunda, en son yazdığı “Yalnız Kadınlar Arasında”
romanı İtalya’nın en önemli Strega edebiyat ödülünü hak etmiş, henüz 42
yaşında ve yapılacak çok şey var, oysa o Torino’da, küçük bir otel odasında
uyku hapı alarak intihar etmeyi tercih ediyor.
Edebiyat dünyasında kendi elleriyle yaşamına son veren ilk yazar değildir
Cesare Pavese. 1900’lü yılların ilk yarısı, akıl almaz işkenceler içinde
geçen Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının sonuçlarına tanık olmuş ve
milyonların ölüm acılarıyla yoğrulmuş bir dünya nüfusu bırakmıştır geriye.
Aynı yıllarda savaşlara rağmen iyi şeyler yaratmak için uğraş verenler bu
yılların dramını, içlerinde hapsedilmiş ürkütücü ve bir o kadar korkunç
çığlıkları geride bıraktıkları eserlere yansıtmışlardır bir şekilde.
“İnsan altmışını aşınca, her şeye bütünüyle yeniden başlamak, çok büyük güç
gerektirir. Benim gücüm ise, vatanımdan uzak, yıllarca dolaşma sonucunda
tükendi. Bu nedenle, düşünce düzeyindeki çalışmaları en yüce mutluluk,
kişisel özgürlüğü ise en değerli varlık saymış bir yaşamı, henüz dimdik
dururken noktalamayı uygun buluyorum” diyen ve savaşın ağır sonuçlarına
katlanamayarak 23 Şubat 1942’de 61 yaşında intihar eden Avusturyalı yazar
Stefan Zweig ölmeden önce “Satranç”, “Acımak”, “Amok Koşucusu”, “Korku”,
“Günlükler” ve "Üç Büyük Usta” gibi önemli eserleri gelecek nesillere
bırakmayı başarabilmiştir.
Bombardıman uçakları tarafından ülkesi her gün ölüm yağmuruna tutulan
Virginia Woolf’da 59 yaşında Ouse ırmağına atlayarak intihar ettiğinde
takvim yaprakları 1941 yılını göstermektedir. Sık sık gelen sinir krizleri
ve intihar eğilimleri, ruhi çöküntüler ve ağır depresyon halleri bile
“Yıllar”, “Dalgalar”, “Deniz Feneri”, “Kendine Ait Bir Oda” ve “Mrs.
Dalloway” gibi birbirinden başarılı eserler bırakarak bu dünyadan
ayrılmasına engel olamamıştır. Woolf’un mezar taşında “Dalgalar'” isimli
romanının son cümlesi yer alır; “Senin üzerine atacağım kendimi, yenik
düşmeden, boyun eğmeden, Ah. Ölüm!"
Her üç yazarın da en önemli ortak özellikleri yaşadıkları dönemlerde
edebiyat alanında son derece başarılı çalışmalar yapmaları, eserlerinin en
ünlü eleştirmenler tarafından takdir edilmiş olmasıdır. Ve hepsinden öte her
üç yazarın ortak yazgısı yazılarını sık sık yapılan hava bombardıman
anonslarının altında yazıyor olmalarıdır şüphesiz. Ve her üçünde ortak bir
başka nokta en iyisini yazma tutkusudur. İşkencelerle ölmüş milyonların
çığlıklarını, o güne kadar alışagelmedik yeni anlatım yollarıyla ifade etmek
zorundadırlar. Onlar adına bunu fazlasıyla hak etmişlerdir. Bu nedenle
yazılarındaki duygu ve düşünceleri asla tatmin edici bulmazlar. Daha fazlası
gereklidir. Woolf, “Yıllar” isimli kitabını bir çok kez gözden geçirir ve
her seferinde onda eksik bir şeyler bulur, kitabı yeteneksizliğinin bir
kanıtı olarak görüp sinir krizleri geçirir. Oysa kitabın Woolf’a verdiği
yanıt gerek Amerika’da gerekse Avrupa’da en fazla okunması ve beğenilmesi
şeklinde olur.
Yaşadıkları savaş dönemlerini, yüklenmiş oldukları sosyal, tarihi ve siyasi
sorumluluğu eserlerine yeterince yansıtamadığını düşünmek sanatçıların
ruhlarında sonsuz acılar uyandırır. Sancılar bir tek mükemmellik duygusuyla
yok olabilir. Yaratılan her eserde bir öncekini aşma tutkusu vardır. İç
sesler, iç hesaplaşmalar onları asla rahat bırakmaz, eserlerinin aslında
kusursuz olduklarına inanmazlar ve yeterince duyuramadıklarını düşündükleri
yaşam çığlıkları ne yazık ki onların da sonları olur. “Dalgalar kıyıda
parçalandı.” (V. Woolf, Dalgalar isimli romandan)
Ölümünden iki yıl sonra “Yaşama Uğraşı” adıyla yayımlanan güncelerini 1935
yılında tutmaya başlar Pavese -ölümünden 15 yıl önce-. Yaşadığı her
deneyimden kendine özgü düşünceler ve sonuçlar çıkarmıştır. Özellikle
yazdığı şiirlerde kendini geliştirme, farklı teknikler ve konular
yakalayarak yeni bir başlangıç noktası bulma çabaları, başarıları ve
hüsranları, kadınları, terk ettiği ve terk edenler nedeniyle çektiği aşk
acıları, yalnızlığı, nedensiz acıları, kendine, yazdıklarına ve kişiliğine
yönelik acımasız eleştirileri, sürekli kendi kendisiyle yaptığı iç
hesaplaşmaları, romanları, etkilendiği diğer yazarlar ve eserleri hakkında
tuttuğu kısa günlük notlar, intiharla sonuçlanan acımtırak bir yaşamın
analizini yapmak için bir çok ipuçları verir.
Roma’da Strega ödülünü aldıktan hemen sonra yaşadığı Torino’ya dönen Cesare
Pavese günlüğü dışındaki tüm çalışmalarını yok eder. 1949 yılında simgesel
gerçeklik üzerine iki ayda tamamladığı “Ay ve Şenlik Ateşleri” yazarın son
eseridir. Güncesinde “Her şeyi koymalıyım bu kitaba” derken son kitabı
olduğunu kendisi de biliyordur zaten. İntihar düşüncesi güncenin yazıldığı
ilk günlerden itibaren kendini hep korumuştur. Bilinmeyen şey gerçekleşeceği
zamandır. Sevdiği kadınlar tarafından terk edildikten hemen sonra yaşanan
içini kemiren yalnızlık duygusu, (“kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece
aynanın karşısında oturdum”) onu sık sık intihar olgusu ile karşı karşıya
getirir.
“Ne zaman bir güçlükle yada acıyla karşılaşsam, hep intiharı düşünmeye
yargılı olduğumu biliyorum. Beni korkutan da bu: temel ilkem intihar,
gerçekleştiremediğim, hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim ama düşüncesi
duyarlığımı okşayan intihar.” İntiharından on dört yıl önce, güncesinde yer
alan satırlardır bunlar. Ve devam eder.
“Bir iç trajediyi sanat biçiminde dile getirmek ve böylece ondan arınmak,
ancak bu trajedinin içindeyken bile duyargalarını geren ve incecik
ipliklerle örgüsünü örebilen, kısacası, bir yandan yaratıcı düşüncelerin
kuluçkasına yatabilen bir sanatçının başarabileceği bir iştir. Bir çıkar yol
olarak intihar yerine, bir sanat eserinin aracılığı ile fırtınayı yaşamak ve
baskı altındaki duygulardan böylece kurtulmak diye bir şey olamaz. Bunun ne
kadar doğru olduğunu, kendini gerçekten başına gelen bir felaket yüzünden
öldüren sanatçıların genellikle sıradan şairler, duygu taşkınlıklarında
içlerini kemiren kanserin en ufak bir belirtisini bile duyurmayan gösteriş
düşkünleri oluşu gösterir. Bundan şunu öğrenir insan: uçurumdan kurtulmanın
yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.”
“Bir arabanın altında kalmanın yada öldürücü bir hastalığa yakalanmanın
korkusuyla kendini öldürmeyi düşünmenin hiç de gülünç ve saçma bir yanı
yoktur. Acı çekme derecesinin dışında, insanın kendini öldürmek istemesi,
ölümünün önemli, bilinçli ve yanlış yorumlanmaması gereken bir eylem
sayılmasını istemesidir. Bu yüzden intihar edecek kimsenin ezilmek yada
zatürreeden ölmek düşüncesi gibi anlamsız bir şeye katlanamamasını doğal
karşılamak gerekir. Onun için üşütmemeye ve dönemeçlere dikkat”
Sorar kendine. “Bu yıl iki kere intiharı aklından geçirdin. Herkes sana
hayranlık duyuyor, seni övüyor, seni kutluyor. Öyleyse?”
Övgüler, kutlamalar ve başarılar artık kanıksandığı için midir? Hayaller
gerçekleşmiştir. Yapılacaklar tamamlanmıştır. Geriye bir şey kalmamıştır.
Oysa bir sanatçının yaratıcılıktan uzak kalması düşünülemez. Aslında Pavese
bilinçli ve de ne istediğini bilen bir insandır. Nitekim:
“Cecchi’nin yazısı.. De Robertis’in yazısı, Cajumi’nin yazısı. En büyük
“üstatlar” ca övülüyorsun. Sana” Kırk yaşındasın ve ününü yapmış durumdasın:
kendi kuşağının en iyisisin ve tarihe geçeceksin; başkalarına benzemeyen,
sahici bir yazarsın…” diyorlar. Yirmi yaşındayken bundan başka bir şeyi
düşlemiş miydin?”
“Peki? ‘Hepsi bu kadar, şimdi ne olacak?’ demeyeceğim. Ne istediğimi
bildiğim gibi, elde ettiğim şeyin değerinin ne olduğunu da biliyorum. Bundan
başka bir şey istemiyordum. Bunu sürdürmek, daha ileri gitmek başka bir
kuşağı da kapsamak, bir tepe gibi sonsuzlaşmak istiyorum. Yarından
başlayarak yılmadan aynı yolda yürüyeceğim.”
“Ama nasıl inanılmaz bir gözle görmüşüm geleceği isteklerimle yazgım
arasında bu ne güzel rastlaşma! Ya bu sonucun değeri eserlerde değil de, bu
rastlaşmadaysa?”
Doğrusu bu ya, oldukça ürkütücü cümleler…
Ama intihara giden yol yine de devam eder… Birkaç ay sonra…
“…içimde yazma dürtüsü kalmadı artık, beynimdeki boşluk yeniden beliriyor…
Hangi yeniliği bulmalı, nasıl yaşamalıyız ki, bu yenilik de kokmaya
başladığı zaman bunu görebilelim… Peki sonra? Bir şeftalinin, bir üzümün
mutluluğu. Kim daha fazlasını ister? Yaşıyorum, bu da yeter.”
Ve sonrası…
“Yaptıklarıma, eserlerime karşı bir tiksinti duyuyorum... Çizginin aşağı
doğru inmesi… Hayatı suçlamıyorum, dünyayı güzel ve sevilmeye değer
buluyorum. Ama batmaktayım. Yapacağımı yaptım. Olabilir mi? İstek, özlem,
bir şeyi almak, yapmak, yeni bir şeye sarılma dürtüsü. Yeniden başlayabilir
miyim? (Bütün bunlar “Tepelerdeki Şeytan” ile ilgili bir sürü olumsuz
eleştiri çıkması yüzünden.)”
Boşluk devam ediyor…
“Kendimi hiçbir zaman, şu öğle sonları ve akşamları olduğu kadar bir köşeye
kıstırılmış ve sıfırı tüketmiş hissetmemiştim. İçimdeki boşluğu aydınlatacak
bir hayat kıvılcımı hala yok. Bu noktadan öteye gidemeyeceğimi, söyleyecek
neyim varsa, söyleyip bitirmiş olduğumu çok iyi biliyorum. En kötüsü, bir
şeyler başarmış olmam, bu yüzden de her şeyden büsbütün vazgeçmeyi göze
alamam. Bu durumdan kurtulacağımı ve başka eserler vereceğimi de biliyorum.
Ama çatlak ortada, açıkça görülüyor.”
“Acının düzenli vuruşları başladı. Her akşam, hava kararırken, yüreğim gece
oluncaya kadar sıkılıyor.”
Birkaç gün sonra…
“Artık sabahı da kaplıyor acı.”
Nitekim Pavese adım adım gittiği bu sona hazırdır.
“Gizlice en korkulan şey hep gerçekleşir sonunda.”
“Yazıyorum: Ey, sen, acı. Peki sonra?”
“Bütün gerekli olan biraz cesaret”
“Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım”
Bunlar son sözleridir yazarın.
İntihar düşüncesi Pavese’in tek saplantısı değildir. Yazar her mutluluğun
acı bir sonla biteceğine inandırmıştır kendini. 1948 yılının başında şu
notları düşmüş günlüğüne.
“Toprağa, sulara vuran pırıl pırıl güneşiyle Roma’yı hatırlatan ılık bir
sabah. Şimdiye kadar hiç böyle bir yıl başlangıcı görmedim. Önümüzde korkunç
bir yıl mı var acaba?”
Ama bu boş inancı gerçekleşmez, tam tersine kısa bir süreliğine de olsa
yaşamındaki en mutlu günlerin başlangıcı olur. 48-49 lu yıllar; 4 başarılı
kitabın -“Tepedeki Ev”, “Tepelerdeki Şeytan”, “Yalnız Kadınlar Arasında” ve
“Ay ve Şenlik Ateşleri”, ödüllerin ve her şeyden önemlisi büyük bir tutkuyla
bağlandığı son sevgili, Amerikalı sinema oyuncusu Constance Dawling’in
yazarın hayatında olduğu yıllardır. Constance’ın onu terk edip ülkesine
dönmesi ise Pavese’in sonunu hızlandırır. 1950 Mayısında düştüğü bir notta
bu saplantı yine açığa çıkar. “48-49’daki mutluluğumun hesabı görüldü”
derken içinde bulunduğu ruhsal çöküntüden kurtulmasına yönelik dış dünyadan
bir umudu kalmamıştır artık.
Nasıl kalsın ki…
“Sokakta insanların bu kaynaşmadan habersizce omzuna çarpıp geçmelerine
neden şaşıyorsun, sen kendin, yanından geçen nice insanın acılarının,
içlerini kemiren kurdun ne olduğunu bilmez, buna aldırmazken.”
1950 yılında düştüğü bazı notlar içinde bulunduğu dış dünyanın durumunu
belirtir.
“İnsanlar gene cephelerde ölmeye başladı. Bir gün barış içinde, mutlu bir
dünya kurulursa, bütün bu olanlar için acaba ne düşünür o dünyanın
insanları. Bizim yamyamlar, Aztek kurbanları, büyücü yargılamaları hakkında
düşündüklerimizi belki de.”
Pavese’i yalnız bırakmayan bir diğer saplantısı ise sürekli çektiği
acılardır. Bu da mutluluğun ve tutkuların sonu mutsuzluktur saplantısından
kendisini kurtaramayan bir kısır döngünün sonucu olsa gerek. Cümlelerinin
sonunda gelen “Peki sonra?” sorusu yaşamdan ne umduğunu yada hiçbir şey
ummadığını gösterir. Elde edilen başarılar ve gerçekleşen umutlardan daha
fazlası, mükemmelliği arayanların sonunda yaşama amacını unutturacak kadar
daha iyisini, daha fazlasını isteyenlerin sahip olabildikleri tek duygudur
acı, daha fazlasını istemekten vazgeçmeyeceğimiz sürece ona katlanmak
gerekir.
“Kendini bırak, acıya dayanmayı öğren. Denemek yiğitliği gösterip acı
çekmek, korkup kaçmaktan yeğdir.”
“İnsanın acı çekmeye alıştığı doğruysa, nasıl oluyor da insan yıllar
geçtikçe daha çok acı çekiyor?” diye sorar kendisine.
“Bir insan kendisini herhangi bir tutkuya ne kadar kaptırırsa kendi
başlarına kişisel niteliği olmayan olaylar ona o ölçüde acı vermeye başlar.”
“Yalnızlık acı çekmektir: sevişmek acı çekmek, malını mülkünü çoğaltmak yada
yığınlara karışmak acı çekmek; bütün bunlara son verir ölüm.”
“Bir şey meydana getirmenin çilesi, bu iyi bilinen işkence, bir şey meydana
getirip bitirdikten sonra ne yapacağını bilmemenin acısı yanında hiçtir.”
“İnsanın ülkülerine erişememekten de acı bir şey vardır; onları
gerçekleştirmiş olmak.”
Korkutucu…
Ve noktayı koyar…
“Acı çekmemek için her şeyin acı çekmek olduğuna inandırmamız gerekir
kendimizi. Acı çekmemek için acı çekmeyi “kabul etmek” gerekir. Bunu
yapabilmek içinse, pisliği altına çevirebilecek bir simya bilgisine sahip
olmalı insan. Acı çekmeyi “kabul edemeyiz” üstelik, bunun da ötesi yoktur.
Hem neden edelim? Denecektir ki;
(1) daha iyi bir insan olunur,
(2) Tanrı’ya varılır,
(3) Bize şiir yazma esini verir (en zayıf gerekçe),
(4) Herkesin ödediği bir vergi ödenmiş olur.
Ama en son acıya, ölüme, gelince, (1) ile (3) geçerliliklerini yitirir,
geriye Tanrı’ya erişmek ve insanlığın ortak yazgısı kalır.”
İnsanlığın ortak yazgısı acı, kelimenin kendisi bile söylenirken bir ok gibi
saplanıyor insanın yüreğine ve tüketiyor ruhun gücünü. Keşke olmasaydı
hiçbir sözlükte. Belki o zaman daha kolay olurdu yaşam. Kim bilir?
Acılardan uzak mutlu günler dileğiyle…
ŞİİRLERİ...
Gelecek Ölüm - Gözleri Gözlerin Olacak
Gelecek ölüm - gözleri gözlerin olacak
sabahtan akşama dek, gözünü kırpmadan,
sağırcasına, eski bir vicdan acısı gibi
saçma bir alışkanlık gibi
ardımızdan kovalayan bu ölüm
gelecek bir gün
Boş bir sözden ayrımsız olacak gözlerin
aynada kendini gördüğünden ayrımsız her sabah,
suskun bir çığlık, bir sessizlik olacak.
Ey sevgili umut, o gün biz de bileceğiz
hem yaşam hem hiçsin sen bile, ey sevgili umut!
Herkese birdir bakışı ölümün
Gelecek ölüm - gözleri gözlerin olacak
bir alışkıyı bırakırcasına
ölü bir yüzün belirdiğini görürcesine aynada
kenetli bir dudağı dinlercesine
sessizce ineceğiz o dipsiz burgaca.
Çeviri : Bedrettin Cömert
Acı
Sokaklarda dolaşacağım yorgunluktan tükenene dek
yalnız yaşamayı bileceğim ve geçen her yüzün
gözlerine gözlerimi dikmeyi ve aynı kalmayı.
Damarlarımda beni aramaya çıkan bu serinlik
sabahları hiç böylesine gerçek olarak yaşamadığım bir
uyanış: Yalnızca, kendimi bedenimden daha güçlü
Duyuyorum
ve sabahıma daha soğuk bir titreme eşlik ediyor.
Yirmi yaşında olduğum sabahlar uzak.
Ve yarın, yirmi bir: yarın sokaklara çıkacağım,
her taşı ve göğün çizgilerini anımsıyorum.
Yarından sonra insanlar beni yeniden görmeye başlayacak
ve ayağa dikilmiş olacağım ve durup
vitrinlerde kendime bakabileceğim. Bir zamanların sabahları
gençtim ve bunu bilmiyordum, geçenin ben olduğumu
bile bilmiyordum- bir kadın, kendi kendisinin
efendisi. Bir zamanlar ki zayıf çocuk
yıllar süren bir ağlayıştan uyandı:
şimdi sanki o ağlayış hiç olmamış gibi.
Ve yalnızca renkleri algılıyorum. Renkler ağlamıyor,
bir uyanış gibi: yarın renkler
dönecek. Her kadın sokağa çıkacak,
her beden bir renk- çocuklar bile.
Açık kırmızı giyinmiş bu beden
onca solgunluktan sonra kendi hayatına yeniden kavuşacak.
Çevremde bakışların kaydığını hissedeceğim
ve kendim olduğumu bileceğim: bir bakış fırlatarak
kendimi insanlar arasında göreceğim: Her yeni günle
yollara çıkacağım renkleri arayarak.
(Çev: Kemal Atakay)
Çalışmak Yorar
Evden kaçmak için yolu geçmeyi
yapsa yapsa bir çocuk yapar.
çocuk değil ki artık
bütün gün sokaklarda sürten bu adam
üstelik evden de kaçmıyor.
Hani yaz ikindileri vardır
meydanlar bomboş uzanır batan güneş altında,
geçip gereksiz bitkilerle bir bulvardan
durur yalnız adam.
Değer mi bunca yalnızlık, gittikçe daha yalnız olmak için?
Boştur yollar meydanlar yalnız gezildiğinde.
Oysa bir kadın durdurmalı
konuşup da birlikte yaşamaya inandırmalı,
yoksa hep kendisiyle konuşur insan. bunun için de
kimi vakit körkütük olur geceleri
ve anlatır durmadan, anlatır yapıp edeceklerini.
Böyle ıssız meydanda bekleyerek
rastlanmaz elbette kimseye, ama dolaşırken sokakları
durduğu olur insanın şöyle bir.
Olsalardı iki kişi, başka olurdu ev
sokaklarda bile. Kadın olurdu, değerdi dolaşmaya.
Gece kimsecikler kalmaz meydanda
Oradan geçen bu adam görmez
yararsız ışıklar içinden evleri
kaldırmaz artık gözlerini.
Kaldırımları dinler yalnızca
kendininkiler gibi nasırlı ellerin döşediği.
Doğru değil ıssız meydanlarda kalmak.
Mutlaka yolda olmalı o kadın
yalvarsan eve çeki düzen verecek.
Çeviren : Bedrettin Cömert
|