Per Petterson


At Çalmaya Gidiyoruz

Per Petterson

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Editörün Notu:
Hayatının son döneminde, geçmişini ardında bırakabilmek için Norveç ormanlarında inzivaya çekilen Trond, güncel yaşamı ile geçmişini iç içe yaşar.   2. Dünya Savaşı sonrasında  yazı geçirmek üzere babası ile gittiği Norveç- İsveç sınırındaki  köyde edindiği arkadaşı ile birlikte "At çalmaya giderken" yaşadığı olay, onu ömrünün sonuna kadar etkilemeyi sürdürecektir. 
Linkler:
http://www.complete-review.com/reviews/norge/petterp3.htm#ours
http://www.nytimes.com/2010/08/12/books/12book.html?_r=1
http://www.guardian.co.uk/books/2005/dec/17/featuresreviews.guardianreview21/print

 

 

Canımızın ne zaman acıyacağına biz mi karar veririz?

Raşel Rakella Asal

“O zamanlar çocuktum, artık öyle değilim; buna rağmen anılarımda kalan ses gerçeğe benziyor ve uyur taklidi yaptığı yerden hiç değişmemiş olarak, gene tane tane, gene tempolu bir tekdüzelikle yükseliyor”, diyenlerden misiniz? Siz de çocukluk günlerinizdeki anıları düşünürken ya da hissederken belirsiz, sıkıntılı, size ait bir hüzün duyumsar mısınız? İşte Pet Petterson’un At Çalmaya Gidiyoruz adlı romanı bizi bu duygularımızla yüzleştiriyor. Hani bazen acı denen ilet yakamıza yapışır ya, zaten çoktan musallat olmuştur bize. Kendimize acı veren şeye teslim olur, ruhumuzdaki sarsıntılardan yavaş yavaş zevk almayı öğreniriz. Petterson bize geçmişte yaşadığımız duygularımızdan, çocukluk anılarımızdan, bizde iz bırakmış olaylardan söz ederken hissetmek – ne renktir acaba diye sorar gibi. İç dünyalarımızı eksiksiz olarak; bütün duygusal ve zihinsel yönlerini, temelde yatan travmalarımızı, en çarpıcı özelliğimiz olan özbilincimizin kavşaklarını, kesişme noktalarını Trond’un öyküsünü anlatarak ortaya koymaya çalışmış. Başarmış da. At Çalmaya Gidiyoruz, çok güzel ve etkileyici bir roman. Çevrildiği bütün dillerde de çok beğenildi ve iyi eleştiriler aldı. New York Times gazetesinin yıl sonlarında yaptığı, ABD'de yayımlanan yılın en iyi edebiyat yapıtları listesinde, 2007 yılında ilk sıradaydı.

Proust’un epik yapıtı, A la recherche du temps perdu (Yitik Zamanın İzinde), Bergsoncu felsefeden kaynaklanan bir edebi yapıt olarak görülür. Bergson’un felsefi görüşleri edebiyat dünyasında da büyük bir etki yaratmıştır. Bergson’un maddi dünyayı incelemeye yaklaşım tarzı ile kimi edebiyatçıların yaklaşım tarzı arasında, hiç kuşkusuz benzer yönler vardır. Matiere et Memoire’da yazdıklarıyla Bergson kendi görüşlerine şöyle değinir:

“…her günkü yaşantınızın ayrı ayrı nesneleri arasındaki halkayı kurun; sonra, bunların niteliklerindeki dural sürekliliği, titreşimler olan yerde çözüp bırakın; sonra, bu hareketleri ortadan kaldıran bölünebilir mekanı göz önüne almaksızın, dikkatinizi bu hareketler üzerinde toplayın ve bu bölünmezliği zihninizde tutarak, hareketlerin devingenliğini izleyin; işte o zaman, hayal gücünüz için belki fazla yorucu olacak ama, algınıza girmiş olan yaşamın bütün gerekliklerinden sıyrılmış o salt haliyle, maddenin bir ham hayalini göreceksiniz.”

Algı, Bergson’da, geçmiş ile şimdinin bir bileşimidir. Ona göre geçmiş hiçbir zaman yitip gitmez, bellek dolayısıyla varoluşunu sürdürerek, şimdiye katılır. Proust da romanını, geçmişin anımsanması ve yeniden derlenmesi emeli üstüne kurmuştur. Geçmişin şimdiye ayarlanmasına sığınır; yaşamın akışının bir bilinç akımı olarak ortaya konmasını yapıtının başlıca hedefi yapar. Romanın kahramanı Marcel ile öbür karakterlerin iç dünyalarını kapsamlı bir şekilde inceler, dünyaya tepkilerini araştırıp çözümlemeye çalışır. Karakterlerin nesneleri algılayışlarını betimler, toplumun yaşamını, yani l9. yüz yılın sonlarından Birinci Dünya Savaşı’na uzanan dönemde, zengin Fransız burjuva yaşamının tam bir görünümünü vermeye çalışır.

Norveçli yazar Per Petterson’un At Çalmaya Gidiyoruz romanı hayatının son döneminde, geçmişini ardında bırakabilmek için Norveç ormanlarında inzivaya çekilen Trond’un öyküsüdür. Bu anlatıda Trond, güncel yaşamı ile geçmişini iç içe yaşar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yazı geçirmek üzere babası ile gittiği Norveç – İsveç sınırındaki köyde edindiği arkadaşı ile birlikte “At çalmaya giderken” yaşadığı olay, onu ömrünün sonuna kadar etkileyecektir.

Artık altmış yedi yaşında olan Trond’un ikinci eşini trafik kazasında yitirdikten sonra Norveç’in ormanlarında ücra bir orman köyüne yerleşmesi, geçmişi ile hesaplaşmak amacıyla değil, aksine kendisine bir türlü huzur vermeyen geçmişinden bir an önce kurtulmak içindir. Ormanda olabildiğince basit yaşayıp, günlerini güç kullanmasını gerektiren işlerle birer birer örme gayreti içindedir. Odun kesmek, yer tahtalarını birer birer onarmak gibi işlerle geçer günleri. Trond bir Buda rahibi gibidir; günlük ritüellerle zamanı geçirmek istemektedir. Yani şimdiyi yaşamaktır arzusu. Yapılacak işlerini sıraya koymuştur; hiçbirinin acelesi yoktur nasıl’sa. Emekli olsa da, insanın her gün yapılacak bir takım işleri olmalıdır. Bu işler onun arınmasına ve uykusuzluklarından kurtulmasına bir nebze olsun yardımcı olacaktır. Arada radyo dinler ve “Dickens” okur. Kendi isteğiyle inzivaya çekilmiştir. Buzdolabında yeterince yiyeceği, musluktan akan suyu, kısaca yaşamı için elzem olan her şeyi elinin altındadır. Üstelik çevik ve sağlıklı hisseder kendini. Hem de bol bol zamanı vardır. Doğayla baş başa bir yaşamdır tüm isteği.Yüzeyde bize aktarılan böyle bir yaşam tarzıdır. Ama derinlerde Trond’un ne yaparsan yapsın geçmişinden bir türlü kurtulamadığına tanık oluruz.

Geçmiş yaşanmıştır, geçmiştir ama izi belleğinde yer etmiştir. Farkında olmasa da o geçmişi ile beraber yaşıyordur. Gözlerini her tavana dikişinde, kafasındaki düşenceler rulet tekeri gibi dönüp durur. Bir düşünceden bir düşünceye zıplar. İçinin derinlerinde bir ürperme hisseder; içinde bir şeyler eksiktir. Anımsamak istemese de, gelip giden düşünceleri, onun arkasında bırakmak istediği bir geçmişe bağlar.

Elli yıldan fazla zaman geçmiştir. O zamanlar on beşindedir. Yani çevresinde olup biten ve onun anlamadığı şeylerden korkmayı bırakmadığı bir yaştadır. Olayları iyice gözlemlese de sonuna kadar kavrayacağı ve her şeyi anlayabileceği bir yaşta değildir. Çocuk aklıyla çözülemeyen sırlar gömülüdür belleğinde. 1948 yılının o yaz gecesinde, babasının ona söylediği şeyin ne olduğunu, olayların arkasında aslında neyin yattığını anlasa da dünyası bir anda sıvılaşmış, sağlamlıktan yoksun bir yer halini almıştır. Önünde öteki tarafını göremediği bir karanlık belirmiştir. Bu sis perdesi altmış yedi yaşına bastığı yıla kadar onu hep izlemiştir. Per Petterson, “At Çalmaya Gidiyoruz” da geçmişte kalmış olayların sisli görünümünün ardında yatan gerçekleri çok açık etmeyip, onlarla ilgili ipuçları vererek anlatıyor öyküsünü.

Trond’un bırakıp geldiği kentteki yaşamı hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Yaşamayı seçtiği Norveç ormanlarında bir kulübede köpeği Lyra’yla birlikte yaşamayı tercih etmiştir. Karısının üç yıl önce bir kazada öldüğünü, kendisinin de canını zor kurtardığını, onun ilk karısı olmadığını, daha önceki bir evliliğinden iki yetişkin çocuğu olduğunu, onların da kendi çocukları olduğunu, karısının ölümü üzerine artık aynı hayatı daha fazla sürdürmek istemediği için emekliye ayrıldığını ancak bir paragrafta değinir.Trond hakkında bilgilerimiz sınırlıdır. Ancak romanın ilerleyen sayfalarında Trond’un iç sesi biz okuyucuyu daha derin katmanlara taşımaya başlar. Örneğin yerleştiği köy halkının onun hakkında bilgi sahibi olmalarından da memnun değildir. Şöyle der:

“…dul erkek, gördüğü şey bu kadar, hiçbir şey anlamıyorlar ve bundan rahatsız değilim. (…)Şanlıyım, diye düşünüyorum. Hiçbir şey anlamıyorlar.”

Anlatıcıdan Trond hakkında daha ayrıntılı bilgiler ediniriz. Babasıyla yaşadığı orman çiftliğinde komşu oldukları ailenin oğlu yaşıtı Jon tarafından bir akşam "hadi at çalmaya gidiyoruz" teklifiyle ayartılıp, maceralı bir oyuna girişen Trond'un, Jon'la yaşadığı deneyimden sonra babası ve çevresiyle ilgili bakışı da değişir. Zengin çiftlik sahibi Barkald'ın çiftliğine gizlice girip atlarına binen iki kafadar, ormandaki bir ağaca birlikte tırmandıklarında, bir kuş yuvası görürler. Ancak Jon, kuş yuvasını un ufak eder. Bu olaydan sonra Jon, Trond'la hiç konuşmadan, onu kayıkla ırmağın karşı kıyısındaki kulübesine bırakır.
Felaketlerse sökün edercesine gelmeye başlar. Jon'un on yaşlarında ikiz erkek kardeşlerinden biri Jon'un açık, ortada bıraktığı tüfekle oynarken diğer ikizini vurur. Bütün yaşananlar Trond'un belleğinde daha sonra çözmek zorunda kalacağı düğümleri oluşturacaktır.

Birgün karşısında Jon’un kardeşi Lars’ı görür. Aradan elli yıldan fazla zaman geçse de birbirlerini tanırlar. Elli yıl önce Lars on yaşındadır, Trond ise on beşindedir. Şimdi, elli yıldan fazla bir zaman sonra masada karşısında oturuyor buluyor onu. Hemen tanır. Kendini işgale uğramış gibi hisseder. Lars rasgele biri değildir. Lars, ona, geçmişini ve delikanlılığını anımsatır. Lars’la konuşmaları, Trond’u, arkasında bırakmak istediği bir geçmişe bağlar. Anlatı ilerledikçe Lars’ın babasının o orman kazasından sonra bir daha hiçbir zaman dönmediğini, Lars’ın annesinin Trond’un babası ile bir ilişki yaşadığını öğreniriz. Trond büyük bir yitirme travması yaşamıştır. O muhteşem l948 yazının sonunda istasyonda babası ile veda sahnesi ve bu veda sahnesine sık sık gönderme yaparak olayları anlamaya çalıştığı anlatımlar,Trond’un bu travmayı hiçbir zaman üzerinden atamadığını okura duyumsatır.

Baba, Jon’un annesi ile kalmayı tercih etmiştir. Hasar görmüş çocuğa babalık yapmayı tercih etmiştir. Bir aile için başka bir aileyi feda etmiştir. Trond’a ait yılları Lars yaşamıştır. Lars’a Trond’un babası babalık etmiştir. Ne yazık ki, anlatıdan Trond’un baba olarak, çocuklarına karşı mesafeli ve kaprisli bir baba olduğunu sezinleriz.

Jon'un ezdiği kuş yuvasının ardında Trond'un babasıyla, Jon'un annesinin arasındaki ilişki mi yatmaktadır? Tıpkı Trond gibi, biz de, olayları birbiriyle bağladığımızda böyle bir kanıya varırız. Trond’un bu köye kendi ile barışmak ve huzuru bulmak için gelmiş olduğunu anlaması zaman alır. Trond geçmişini anımsadıkça, kendisine model olarak seçtiği ve hayran olduğu babası ile arasında şöyle bir diyalog geçmiştir. Bir gün Trond, babası ile ısırgan otlarını biçerlerken Trond birden bire duraksar. Babası niçin durakladığını sorunca Trond ısırgan otlarının ellerini acıttığını söyler. Bunun üzerine babası “Ne zaman acıtacağına sen kendin karar verirsin”, deyip ısırganları biçmeye devam eder.

Bu cümle Trond’un babasından aldığı bir derstir. Trond bu dersi elli yıl boyunca yaşamında uygulamıştır. Trond l948 yazının dönüşünde Karlstad’da yeni takım elbiseleri içinde yürüyüp bir yandan da avuçlarına batırdığı tırnaklarının acısını umursamazken artık babasız bir yaşam süreceğini iyice idrak etmiştir. Romanın çarpıcı final cümlesi de bu dersi tekrar eder gibidir: “Canımızın ne zaman acıyacağına gerçekten kendimiz karar veririz.”

Trond'un babasının arkadaşı Franz sayesinde, babasıyla ilgili gerçeklere biraz yaklaştığına tanık oluruz:

"Dönüp baktığımda Franz'ın kolundaki kızıl yıldızı gördüm. Güneşte parlıyor, parmaklarını hareket ettirdiğinde ya da yumruğunu sıktığında bir bayrağın ortasındaki yıldız gibi dalgalanıyordu. Franz sık sık yumruğunu sıkıyordu. Herhalde komünistti. Orman işçilerinin çoğu öyleydi ve babam haklı olduklarını söylemişti. Yalnızca Franz babamın aslında bu yeri ne için kullanacağını biliyordu. İkisi birbirlerini daha önceden tanıyorlardı, ama o gün babam onun merdivenlerini çıkıp kapısını çalarak önceden anlaştıkları o sözleri söyleyene kadar karşılaşmamışlardı. 'Geliyor musun? At çalmaya gidiyoruz.'"

Bir çocuğun olaylara anlam veremeyen zihniyle yetişkin insanın netleşmiş bakışıyla aydınlanan atmosfer oluşur. Sıradan çiftlik yaşamının gerekleri yerine getiriliyor gibi görünmektedir sadece. Başta zengin çiftlik sahibi Barkald olmak üzere, Jon'un annesi de, Franz da, Almanlara karşı direniş hareketi içerisinde olan kahramanlardır aslında. Ancak, biz bunu yine Trond'un duygularından bağımsız, şahit olduğu ve anlam veremediği olayları tekrar ele alışı sayesinde anlarız.

"Gözümün önüne getirebiliyorum. Üç kişilik Alman motosikleti karları yeni kürenmiş ana yolda sakin sakin ilerliyor, sonra hiç neden yokken tam da o eve doğru bir dönüş yapıyor, hiç kimse motosikleti sürenin aslında ne istediğini anlayamadı bir türlü...Arkalarındaki tepede motosiklet durmuş, soluk soluğa bir hayvan gibi tıkırdıyordu.., makinalı tüfeklerini omuzlarından aldıklarını gören babam seslendi..."

Romanda, gerçeklik, bireyin yaşamı algılayışı içinde erimiş olduğu gibi, nesnel gerçek de, anlatıcının bilincindeki yansısı gibidir. Gerçek esnek ve akışkan bir hale gelmiştir. Petterson bu öyküyü bize bellekteki duygu ve izlenimleri parçalayarak aktarır. Dış dünya da, bellek de, duygularımız da devingendir. William James şöyle ifade eder bilinci:

“Bilinç…ince çöplere kıyılmış olarak görünmez kendine. ‘Zincir’ ya da ‘tren’ gibi sözcükler de ilk ağızda tam tanımlamaz onu. Eklemli bir şey değildir o; akar.” James, nesnelerin gerçekliğini zihne duyumların geçirdiğinde diretir. “Duygular diye birtakım şeyler varsa eğer, nesneler arası ilişkiler olarak vardır, o zaman da bu ilişkilerin bilindiği duygular vardır mutlaka ve mutlaka…”
Acı hissettiğimizde ne olduğunu asla bilemeyişimizdir bizi hüzünlendiren. Herhangi bir acı bahis konusu olduğunda ya da tarif edildiğinde, ruhumuzun bir parçasını anlatıyorlar gibi gelirse de bize, sonradan tekrar düşündüğümüzde hep şüpheye kapılırız. Gerçekten de hissettiğimiz gibi mi, yoksa sadece öyle olduğunu mu sanırız? Kendi dramlarımızın birer kahramanları mıyız? Petterson’un söylediği gibi “canımızın ne zaman acıyacağına gerçekten kendimiz mi karar veririz”?

1Aralık, 2010

Kaynakça:
Aysel Sağır, “Savaş hakkında konuşulmazsa…”, Radikal Kitap Eki, 11/5/2008
Boris Suçkov, “Gerçekçiliğin Tarihi”, Adam yayınları, l976

 


"Savaş hakkında konuşulmazsa...",


Aysel Sağır

Radikal Kitap Eki, 11 Nisan 2008

http://www.metiskitap.com/

Norveçli yazar Per Petterson'ın kendi ülkesinin kültürel, sosyal tarihinden ve İkinci Dünya Savaşı'ndan izler taşıyan At Çalmaya Gidiyoruz, 'yitirilmiş cennete' yakılan bir ağıta benziyor. Çocuk aklıyla çözülemeyen sırların gömüldükleri zihnin derinliklerinden epey zaman sonra sahipleriyle yüzleşmesi temasını da içeren kitap, okuyucunun sezgi gücüne hitap etmiş daha çok. Zira, geçmişte kalmış olayların sisli görünümünü altında yatan gerçekleri çok açık etmeyip, onlarla ilgili ipuçları vermiş yazar.

       Artık altmış yedi yaşında olan Trond, geçmişini ardında bırakıp, Norveç ormanlarında bir kulübede köpeği Lyra'yla birlikte yaşamayı tercih etmiştir. Yaşamayı seçtiği ormanda elli yıl önce babasıyla bir süreliğine birlikte olduğu çiftlik yaşamı arasında gidip gelen Trond'un tercih ettiği yaşam şekli, ilk gençlik döneminin en mutlu kesitiyle yeniden buluşmak, o dönemde yaşadıklarını gözden geçirmek için gibidir adeta. Ve öyle de yapar...

       Trond'un bırakıp geldiği kentteki yaşamı hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Bildiğimiz, yetişkinlik ve olgunluk döneminin kente ait epeyce uzun bir dönemini kapsayan yaşamında iki kez evlendiği, ikinci karısını ise ormana yerleşmeden kısa bir süre önce trafik kazasında yitirdiğidir. Ama Trond'un anlatımlarından yitirme travmasını asıl elli yıl önce yaşadığını anlarız. Babasıyla yaşadığı orman çiftliğinde komşu oldukları ailenin oğlu yaşıtı Jon tarafından bir akşam "hadi at çalmaya gidiyoruz" teklifiyle ayartılıp, maceralı bir oyuna girişen Trond'un, Jon'la yaşadığı deneyimden sonra babası ve çevresiyle ilgili bakışı da değişecektir. Zengin çiftlik sahibi Barkald'ın çifliğine gizlice girip atlarına binen iki kafadar, ormandaki bir ağaca birlikte tırmandıklarında, bir kuş yuvası göreceklerdir. Ancak Jon, kuş yuvasını un ufak edecek ve beraberinde de tavırları değişecektir. Bu olaydan sonra Jon, Trond'la hiç konuşmadan, onu kayıkla ırmağın karşı kıyısındaki kulübesine bırakır.

Ezilen kuş yuvası 

Felaketlerse sökün edercesine gelmeye başlar. Jon'un on yaşlarında ikiz erkek kardeşlerinden biri Jon'un açık, ortada bıraktığı tüfekle oynarken diğer ikizini vurur. Bütün yaşananlar Trond'un belleğinde daha sonra çözmek zorunda kalacağı düğümler oluşturacaktır.

       Jon'un ezdiği kuş yuvasının ardında Trond'un babasıyla, Jon'un annesinin arasındaki ilişki mi yatmaktadır? Tıpkı Trond gibi biz de olayları birbiriyle bağladığımızda bir kanıya varırız. Ancak, güçlü, çalışkan ve çiftlikte oğluyla yaşamaktan mutlu bir baba portresi görüntüdür sadece. Trond'un babasının arkadaşı Franz sayesinde, babasıyla ilgili gerçeklere biraz yaklaştığına tanık oluruz: "Dönüp baktığımda Franz'ın kolundaki kızıl yıldızı gördüm. Güneşte parlıyor, parmaklarını hareket ettirdiğinde ya da yumruğunu sıktığında bir bayrağın ortasındaki yıldız gibi dalgalanıyordu. Franz sık sık yumruğunu sıkıyordu. Herhalde komünistti. Orman işçilerinin çoğu öyleydi ve babam haklı olduklarını söylemişti. Yalnızca Franz babamın aslında bu yeri ne için kullanacağını biliyordu. İkisi birbirlerini daha önceden tanıyorlardı, ama o gün babam onun merdivenlerini çıkıp kapısını çalarak önceden anlaştıkları o sözleri söyleyene kadar karşılaşmamışlardı. 'Geliyor musun? At çalmaya gidiyoruz.'"

       Bir çocuğun olaylara anlam veremeyen zihniyle yetişkin insanın netleşmiş bakışıyla aydınlanan atmosfer oluşur. Sıradan çiftlik yaşamının gerekleri yerine getiriliyor gibi görünmektedir sadece. Zengin çiftlik sahibi Barkald olmak üzere, Jon'un annesini de, Franz da, Almanlara karşı direniş hareketi içerisinde olan kahramanlardır aslında. Ancak, biz bunu yine Trond'un duygularından bağımsız şahit olduğu ve anlam veremediği olayları tekrar ele alışı sayesinde anlarız. "Gözümün önüne getirebiliyorum. Üç kişilik Alman motosikleti karları yeni kürenmiş ana yolda sakin sakin ilerliyor, sonra hiç neden yokken tam da o eve doğru bir dönüş yapıyor, hiç kimse motosikleti sürenin aslında ne istediğini anlayamadı bir türlü...Arkalarındaki tepede motosiklet durmuş, soluk soluğa bir hayvan gibi tıkırdıyordu., makinalı tüfeklerini omuzlarından aldıklarını gören babam seslendi..."

 

CANININ ACIMASINA KENDİN KARAR VER

Şule Bölükoğlu
Romanda ana karakter Trond ile tanıştığımız zaman orman köyündekiler gibi biz de önce yüzeyde görünen ile karşılaşırız. Ancak romanın ilerleyen sayfalarında Trond’ un iç sesi biz okuyucuyu daha derin katmanlara taşımaya başlar

Sy. 65-66 ““……………..dul erkek, gördüğü şey bu kadar, hiç birşey anlamıyorlar ve bundan rahatsız değilim…… şanslıydım diye düşünüyorum hiç bir şey anlamıyorlar.”

Trond’ un ikinci eşini trafik kazasında yitirdikten sonra Norveç’ in ormanlarında ücra bir orman köyünde eski bir ağaç kulübeye sığınması, geçmişi ile hesaplaşmak amacıyla değil, aksine kendisine bir türlü huzur vermeyen yaşanmamış yaşamından bir an once kurtulmak içindir sanki. Ormanda olabildiğince basit yaşayıp, günlerini güç kullanmasını gerektiren işlerle birer birer örme gayreti içindedir (odun kesmek, yer tahtalarını birer birer onarmak). Trond bir Buda rahibi misali günlük ritüellerle zamanı geçirmek istemektedir. Yapılacak işleri sıraya koymuş ve hiçbiri için acelesi yoktur. Her gün yapılacak bir takım işleri olmalıdır. Bu işler onu arınmasına ve uykusuzluklarından kurtulmasına bir nebze olsun yardımcı olacaktır belki de.. Arada radyo dinler ve en önemlisi hep “Dickens” okur. Yüzeyde görünen bu iken, derinlerde yatanın bambaşka olduğunu hep hissederiz.

Sy 90 – 91 “ ..kendimi işgale uğramış gibi hissediyorum, sorun bu, üstelik de rastgele biri tarafından değil.”

Sy 92 “…uyandığında ilk aklıma gelen, keşke Lars o sözleri söylemeseydi oluyor, söylediği şeyler beni arkamda bırakmak istediğim bir geçmişe bağlıyor, neredeyse hayasızca bir hafiflikle elli yılı bir çırpıda kenara itiveriyor”

Arada radyo dinler ve en önemlisi hep “Dickens” okur demiştik. Dickens’ ın bu romanda önemli bir fonksiyona sahip olduğunu görüyoruz. Ziyaretine gelen kızı Ellen ile diyaloğu ve devamında Trond’ un iç konuşmasının romanın ruhunu okuyucuya yansıtan en önemli araç olduğunu farkediyoruz. Bu belirsiz sayfalar kitabın anlamı açısından son derece kritik. Bu sayfada Trond’ un babasının nehir kenarında kaldığını öğreniyoruz. Ne acıdır ki Trond’a ait yılları Lars yaşamıştır. Ve Lars’ ın babasının o orman kazasından sonra bir daha hiç bir zaman dönmediğini de ve Lars’ ın annesinin Trond’ un babası ile bir ilişki yaşadığını da artık biliyoruz.

Sy 177 – 179 “…evdeyken hep Dickens okurdun ”

Trond’ un anlatımlarından tam elli yıl önce ne kadar büyük bir yitirme travması yaşadığını anlarız. O muhteşem 1948 yazının sonunda istasyonda babası ile veda sahnesi ve bu veda sahnesine sık sık dönüş yaparak olanları anlamaya çalıştığı sayfalar, Trond’ un bu travmayı hiç bir zaman üzerinden atamadığını dokunaklı bir şekilde okuyucu ile paylaşmaktadır.

Sy 108 – 109 “………………olanlar onun gücünü aşıyor muydu yoksa daha o zaman bir daha hiç gelmeyeceğini biliyor muydu? Birbirimizi son kez gördüğümüzü yani.

Baba, Jon’ un annesi ile kalmayı tercih etmiş, hasar görmüş çocuğa babalık yapmayı tercih etmiştir. Bir aile için başka bir aileyi feda etmiştir. Çok şanslı olduğunu düşündüğü yılların mutluluğu, ruhuna üzüntü kadar etki etmemiştir ve bunun neden böyle olduğunu nihayet anlamıştır. Görülmektedir ki kendisi de oldukça kaprisli bir baba olmuştur. Sonunda kendisi ile barışmak ve huzuru bulmak yerine canının acımasına kendisi izin verecektir. Bu tespite ilk kez sayfa 31 de ısırgan otlarını neden biçmediğini soran babası ile arasındaki diyalog içinde rastlıyoruz.

Sy 31 “ .. ne zaman acıtacağına sen kendin karar verirsin” demişti babası.

Yazar, Trond’ un kendisine rol model olarak seçtiği ve hayran olduğu babasından aldığı bu dersi 50 yıl boyunca yaşamında uyguladığını düşündürmektedir okuyucuya. Trond 1948 yaz dönüşü Karlstad’ da yeni takım elbiseleri içinde yürüyüp bir yandan da avuçlarına batırdığı tırnaklarının acısını umursamazken artık babasız bir yaşam süreceğini iyice idrak etmiştir. Romanın bu çarpıcı final cümlesi de bu dersi tekrar etmektedir.

Sy 214 “ ……………elimi sımsıkı yumruk yaptığım ……………canımızın ne zaman acıyacağına gerçekten kendimiz karar veririz.”

Babasıyla bir yaz boyunca yaşadığı orman çiftliğinde komşu oldukları ailenin oğlu ve en yakın arkadaşı Jon tarafından bir akşam "hadi at çalmaya gidiyoruz" diye başlayan hikayede tek tek kelimeler yazarın kaleminden nadide ve muhteşem bir düzyazıya dönüşüp okuyucuyu büyülerken, karakterlerin seslerini net bir şekilde duyabileceğimiz şekilde bizi o nefis ormanın içine ve derin sessizliğine ustalıkla çekmeye başarır.

“Pen American Center World Voices” Festivalinin üçüncü yılı vesilesi ile WRR sitesinin editorü Joy Stocke tarafından Per Petterson ile yapılan söyleşi “At çalmaya gidiyoruz” kitabı üzerine ilgi çekici unsurları içermektedir. Aşağıda ki bağlantı ile erişilebilecek güzel söyleşinin, yazarın yazım sürecine ve tekniğine yönelik ifadelerinin yer aldığı bazı bölümleri burada tercüme edilmiştir.

http://www.wildriverreview.com

Per Petterson ile Roman Yazım Süreci Üzerine
 

SORU/ WRR: Karakterleriniz günlük yaşamın içinde ancak çok yalnız insanlar. Siz annenizi, babanızı, erkek kardeşinizi ve kuzeninizi 1990 da bir feribot kazasında kaybettiniz. Bu elim olaydan once yazar olarak kendinizi zaten ıspat etmiştiniz. İşiniz bu olaydan sonra nasıl etkilendi?

Günlük yaşam iş demektir. Modern romanlarda bu anlamda iş neredeyse nesli tükenmiş durumdadır. Bu sanki edebiyat evinin bir duvarının yıkılmış olması gibi, ve bu yıkılan duvar insan tecrübesinin her yönünü yansıtacak olan duvardır aslında.

İş hepimiz için önemlidir – iyi veya kötü – dolayısıyla edebiyat içinde de rol almalıdır. Ben fiziki işi çok severim mesela, ve bunun hakkında yazmayı severim ki bir kısmı geçmiş yıla ait yaşam tarzıdır. Yalnız kalmanın nasıl olduğunu bilirim. Buna yalnızlık diyemem her zaman. Münzevilik belki en az yalnızlık kadar iyi bir kelime. Kitaplarda “konuşma” birazcık abartılıyor diye düşünüyorum.

1990 da yaşananlar o kadar ağır ve yüklü ki açıklamak ve bir yazar olarak yaşamıma etkisini ölçmek zor aslında. O olaydan once iki kitabım yayınlanmıştı ve ölüm teması ikisinde de yer alıyordu. Bunu nedeni bir çocuk olarak ölüm ve bir gün tüm sevdiklerimi kaybedeceğimi bilmek beni her zaman endişelendirmişti. Ve bu kadar zamansız öldüklerinde, bu çok korkunçtu. 1990 dan sonra yazdığım kitapları olanları gözardı ederek yazmış olmam imkansız diye düşünüyorum. Belki farklı kitaplar olurdu, daha hafif belki, bilmiyorum.

SORU/ WRR : Kitabınızın başlığı iki farklı anlam içeriyor ve bunun önemi hikaye geliştikçe anlaşılıyor. Norveç’ in Nazi’ ler tarafından işgali romanınızın kurgusuna nasıl yerleşti?

Söylediğim gibi ben plan yapmam, çift anlam ,htiyacım olduğu anda ortaya çıktı. Bunu duymak bazı okuyucular için hayal kırıklığı oluyor, biliyorum. Ancak benim için bu sanatın gücü aslında. Belirli bir maddeyi oyarak heykel yapmak gibi bir şey. Elinizdeki malzemenin kalitesine gÖre ilerlemeniz gerekir. Hiç bir zaman ulaşamayacağınız forma sokmaya zorlamanın anlamı yok. Ortaya çıkan acayip görünecektir.

Romanın başlangıcı olan 1948 döneminde, iki babanın (Jon ve Trond’ un babaları) birbirlerine bakmakta bir sorun yaşamalarına izin verdim. Ve merak ettim neden acaba diye? Sonra düşündüm, yıl 1948 Almanların Norveç’ i terk etmelerinden tam üç yıl sonra. Savaş ile ilgili bir şey olmalı dedim. Ve savaşı yazmaya karar verdim. Görüyorsunuz araştırma yapmaktan nefret ederim. Kolayına bak dedim kendi kendime birşeyler ortaya çıkacaktır. Ve gerçekten çıktı. Benim jenerasyonumda olduğunuzda, yaşamınızın büyük bölümünde Alman istilası ile ilgili onlarca hikaye dinlemişsinizdir

SORU/ WRR: Romanın ana kahramanı 67 yaşında yaşam hikayesini tekrar yapılandırmak için ormana gidiyor Bu hikayeyi babasının hikayesi çerçevesinde tekrar yapılandırmak için böyle yapmalıdır. Baba ve oğul portresi romanınızda dokunaklı ve zorlayıcı. Bu ilişkiyi yaratırken neyi başarmayı amaçlıyordunuz ?

Bence yaşamını yeniden yapılandırmaya filan çalışmıyordu. Bence kaçıyordu, bir budist usulünce, geçen zamanı işaretlemek istiyordu. Ancak yeni komşusu ile karşılaşınca, engel olamadı çünkü geçmiş onu çarptı.

Bir önceki kitabım, Uyanış’ ta yanlış anlaşılmalarla dolu bir baba oğul ilişkisi daha var. Bir utangaçlık, anlamak istememe durumu, en azından oğul tarafında. Ve bu yeni kitapta en başından itibaren baba ve oğulun birbirlerini çok sevdiklerini biz ve onlara açıkça göstermek istedim. Kitap bittiğinde de bu böyle olarak kalmalıydı.

O aşamada kitabın nasıl gelişeceğini bilmiyordum. Ve böyle bir sevgiyi sürdürebilmek için nasıl bir bedel ödeneceğini de bilmiyordum.

SORU/ WRR: Babanın bir ismi yok !

Bunu sıklıkla yaparım. Siberya’ ya doğru kitabımda kadın kahramanın adı yoktu. Bazı karakterler isim sahibi olmaya direnirler. Onlar onlardır, nasıl isimlendirildikleri değil. Trond’ un babası bir babadır. Diğerleri için tam bir erkek, hatta güzel bir erkektir. O bu romanda bir baba kapasitesini taşımaktadır. Frank ? veya Johnny filan değil.

SORU/ WRR: İki takım ikiz portreniz var kitapta. Bir takım babanın sevgilisinin ikizleri, diğer takım Trond’ un annesinin ikiz erkek kardeşleri. İkisinde de bir kardeş ölür. Bu ilişki hakkında konuşabilir misiniz?

Gerçekten konuşamam. O ikizler kitabın simetrik görünmesini sağlamak üzere varlar. Yaşamımın erken döneminde ikizim olmadığı için sevinirdim. Çünkü birimizin ölebileceği ve bunun büyük ihtimalle kendim olacağı endişesini taşırdım. Kesinlikle buna inanırdım nereden geldiyse bu düşünce.

SORU/ WRR: Trond’ un annesi kitabın son kısmı hariç bir karakter olarak yer almıyor. Buna rağmen tahmin edileceğinin ötesinde güçlü bir kadın. Neden sona kadar beklediniz onu tanıtmak için?

Bu onun kitabı değil ki. Fakat sonra sona yaklaşmaya başladığımda onun da çok kötü ve beklenmeyen bir şekilde ihanete uğradığını farkettim. Ve onun 15 dakikasını almamanın ona haksızlık olacağını düşündüm. Ve Andy Warhol usulü değil kastettiğim. Gerçekten orada yer alması ve var olması ve birisi için bir fark yaratması kastettiğim. Sanırım o bunu başardı da.


AT ÇALMAYA GİDİYORUZ
 

Per Petterson, çeviren: Deniz Canefe, Metis Yayınları, roman, 214 sayfa

Norveçli edebiyatçı Per Petterson, 'At Çalmaya Gidiyoruz'da, hayatının yaşlılık dönemlerine varmış Trond karakterinin geçmişiyle yüzleşmesini, tabiri caizse "günah çıkarmasını" hikâye ediyor. 67 yaşına gelen Trond, kenti ardında bırakıp Norveç ormanlarında inzivaya çekilir. Fakat bu esnada, uzun yıllardır geçmişinde kaldığını zannettiği tesadüfler yeniden karşısına çıkar. Trond'un henüz on beş yaşındayken başına gelen bu ilginç tesadüfler, o zaman olduğu gibi şimdi de hayatını alt üst edecektir. Roman yayınlan-masının hemen ertesinde, Norveç Kitapçılar Ödülü ile Norveç Edebiyat Eleştirmenleri Ödülü'nü kazandı. Kitap çevrildiği diğer dillerde de beğeniyle karşılanmıştı.



OKUMA PARÇASI


http://www.metiskitap.com/

"İnsanlar onlara bir şeyler anlatmanızdan hoşlanıyorlar, mütevazı ve güven veren bir ses tonuyla yeterince şey anlatırsanız sizi tanıdıklarını sanıyorlar, ama aslında tanımıyorlar, sizin hakkınızda bir şeyler öğreniyorlar sadece, çünkü öğrendikleri şeyler olgular, –duygular değil; herhangi bir şey hakkında ne düşündüğünüzü, başınıza gelenlerin ve verdiğiniz kararların sizi nasıl siz yaptığını bilmiyorlar. Onların yaptıkları şey kendi duyguları, düşünceleri ve tahminleriyle boşlukları doldurmak, sizinle çok az ilgisi olan yepyeni bir yaşam yaratmak, böylece artık güvendesiniz."

Trond 67 yaşında kenti arkasında bırakıp Norveç ormanlarında inzivaya çekilir. Taşra hayatı güzeldir ama daha on beş yaşındayken hayatını alt üst eden olaylar tesadüf eseri yeniden zihnine hücum eder. Artık sandıktaki sırların bir bir ortaya dökülme vakti gelmiştir.

At Çalmaya Gidiyoruz, çok güzel ve etkileyici bir roman. Çevrildiği bütün dillerde de çok beğenildi ve iyi eleştiriler aldı. New York Times gazetesinin yıl sonlarında yaptığı, ABD'de yayımlanan yılın en iyi edebiyat yapıtları listesinde, 2007 yılında ilk sıradaydı.

Üçüncü Bölüm’den, s. 38-40.
Babam ve ben iki hafta önce Oslo'dan trene binmiştik, sonra Elverum'da trenden inip saatlerce otobüs yolculuğu yaparak buraya gelmiştik. Otobüs benim hiç anlamadığım bir düzene göre mola veriyordu, ama en azından sık sık durduğunu biliyordum, kimi zamanlar sıcak koltukta, güneşin altında pişerek uyuyordum, yeniden uyanıp camdan dışarı baktığımda bir milim bile ilerlememişiz gibi görünüyordu, çünkü manzara ben uyumadan öncekinin aynısıydı: iki yandaki tarlalar arasından kıvrılarak uzanan çakıllı bir yol; beyaz boyalı ahırları, kırmızı boyalı samanlıklarıyla irili ufaklı çiftlik evleri; yola kadar inen dikenli tellerin arkasındaki otların üzerine uzanmış, güneşin altında gözlerini kısarak geviş getiren, neredeyse hepsi kahverengi, birkaç tanesi de beyaz üzerine kahverengi ya da siyah benekli inekler; çiftliklerin arkasında orman ve hiç değişmediğinden emin olduğum bir yamacın üzerindeki maviliğin içinde bulutlar.

Bu yolculuk hemen hemen bütün gün sürdü, ama en tuhaf yanı hiç canımın sıkılmamasıydı. Gözkapaklarım ısınıp ağırlaşana kadar camdan dışarıyı seyretmek hoşuma gidiyordu, uykuya dalıyor, yeniden uyanıyor, belki bin birinci kez camdan dışarıyı seyrediyordum ya da arkamı dönüp bütün yolculuk boyunca teknikle, ev yapımıyla, makinalarla ya da motorlarla ilgili bir kitaba burnunu gömüp oturan babama bakıyordum, bu tür şeylere müthiş bir düşkünlüğü vardı. Ben baktığımda kafasını kaldırıp bana bakıyor, başını sallayarak gülümsüyordu, ben de ona gülümsüyordum, sonra yeniden kitabına gömülüyordu. Sonra bir kez daha uykuya dalıp sıcak, yumuşak şeylere dair rüyalar görüyordum; son kez uyandığımda babam omzumu sarsıyordu.

"Selam şef," dediğinde gözlerimi açıp çevreme bakındım. Otobüs durmuş, motoru susmuştu, dükkânın önündeki büyük huş ağacının gölgesindeydik. Irmağın üzerindeki köprüye giden yolu, tam orada daralıp köpürerek akan ırmağı ve ağaçların tepesinde parlayan alçalmış güneşi gördüm. Şimdi son kez dışarı çıkacaktık. Burası son duraktı. Daha öteye gitmek olanaksızdı, geri kalanını yürümek zorundaydık, beni Norveç'te gidilebilecek en uzak yere kadar getirmiş olmanın tam babama göre bir davranış olduğunu düşündüm; niçin özellikle buraya geldiğimiz konusunda hiçbir şey sormadım, çünkü sanki beni bir sınava sokmuş gibiydi ve benim de buna hiç itirazım yoktu. Babama güveniyordum.

Otobüsün arkasındaki bagajdan torbalarımızı ve aletlerimizi aldık, köprüye doğru yürümeye başladık. Köprünün tam ortasında durup aşağıda hızla akan yeşilimtrak suları seyrettik, olta kamışlarını sımsıkı tutup yeni yapılmış tahta korkuluğa vurduk, ırmağa tükürdük ve babam seslendi:

"Sen bekle bakalım Jakob!"

Bütün balıklara Jakob derdi; ister evimizde, tuzlu Oslo fiyordunda olsun, ister burada, İsveç sınırını geçip bir yarım daire çizerek bu köyün içinden geçtikten sonra birkaç mil güneyde İsveç'e geri dönen ırmağın başında olsun, korkuluktan yarı beline kadar sarkar, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle yumruğunu derinlere doğru sallayarak, "Sen bekle bakalım Jakob, şimdi gelip seni yakalayacağız," derdi. Bir yıl önce köpürerek akan sulara gözlerini dikip baktığımı, suyun gerçekten İsveçli olduğunu, sınırın bu yanında yalnızca geçici olarak bulunduğunu görmenin, anlamanın ya da tatmanın bir yolu olup olmadığını merak ettiğimi hatırlıyordum. Ama ben o zamanlar çok daha küçüktüm, dünyayı çok az tanıyordum, zaten yalnızca öylesine bir düşünceydi bu. Babam ve ben köprüde durmuş birbirimize bakarak gülümsüyorduk ve en azından ben beklenti hissinin göğsüme yayıldığını duyumsuyordum.

"Nasıl gidiyor?" diye sormuştu.

"İyi," derken elimde olmadan gülmüştüm.

 

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!