Araf

Elif Şafak

Anasayfaya
Eleştiri Sayfasına
 
Araf ya da Beklemedeki Ruhlar
 Asuman Kafaoğlu-Büke
 Cumhuriyet Kitap Eki, 13 Mayıs 2004


Araf, Musevilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların inançlarında yer alır. Eski Ahitte Araf’tan, kötülüklerden arınmamış ruhların bekletildiği yer olarak söz edilir, Kuran’da ise “iki taraf arasında bir perde” diye adlandırılan Araf, sevap ve günahları eşit olanlar ile haklarında henüz karar verilmemiş olanların kaldığı yerdir.

Via Negativa

Felsefede via negativa diye adlandırılan bir yöntem vardır. Ortaçağda, özellikle din adamlarının sık kullandığı bu yöntem, anlaşılması istenen şeyin ne olduğunu anlatmak yerine, ne olmadığını anlatarak girişir soruna; örneğin Tanrının özelliklerini saymak yerine (çünkü bunlar ilk bakışta bilinebilir özellikler değildir) Tanrının ne olmadığı söylenir, sonunda elenen fikirler sayesinde, net olmasa da bir düşünce oluşmaya başlar.
       Araf, tanımlaması zor bir yerdir, nasıl bir yer olduğunu anlatmaya via negativa başlanır, burası ne cennet ne de cehennemdir, burada bulunanlar ne günahkar ne de iyilerdir. Yaptıkları ile değil, yapmadıkları ile tanımlanırlar. Bu yüzden Araf kimsenin tam anlamda evi değildir, bir bakıma simgesel bir bekleme odası görevi görür, burada eylemde bulunulmaz çünkü yargı ve değer yoktur, geçicilik Araf’ın özünü oluşturur.
       Elif Şafak yeni kitabı Araf’ta via negativa yöntemini roman boyunca kullanmış. Roman kahramanlarını tanıtırken kim olduklarını anlatmak yerine, kim olmadıklarını anlatarak başlamış ve bu sayede anlatıya gizemli bir hava vermeyi başarmış. “Kim olduğunu ayırt etmekten çok kim olmadığını ayırt etmek. Ama Zarpandit için bunu söylemek yapmaktan kolaydı. (...) Ne kadınlar ne erkekler arasında onu seven çıkmamıştı. Ne kadınlar ne de erkekler arasından bir sevdiği çıkmamıştı.” (s. 57)

Araf ve Türkiye

Aslında Türk olmak bir çeşit Araf’ta olmak gibidir. Ne Doğulu ne de Batılı sayılırız, Doğuya gittiğimizde Batılı, Batıda ise Doğuluyuzdur. Diğer Müslüman ülkelerin insanlarının gözünde tam Müslüman değilizdir, ama tabii Hıristiyan Batıya da Müslüman kimliğimiz yüzünden kabul edilmediğimizi söyleriz.
       Elif Şafak Araf’ta bu kimliksizliğe dikkat çekiyor, roman kahramanlarından doktora öğrencisi Ömer, yabancısı olması beklenilen Amerika’da o kadar da yabancı olmadığını fark ediyor. Ait olmadığı ve Boston’a ilk kez geldiği halde, sineması, müziği, yemekleriyle tanışık; ama öte yandan Amerika’da büyümüş, beş nesildir Amerika’da yaşayan Meksikalı bir ailenin kızı olan Alegre ya da yarı Musevi, yarı Hıristiyan Gail, Boston manzarası içinde Ömer’den daha yabancı gibi duruyorlar.
       Araf göçmenlik ve yabancılaşma gibi konulara çok farklı yaklaşıyor, bu romanda anlatılan “yabancı”lar, öğrenci oldukları için ve bu yeni ülkeye yerleşme düşüncesiyle gelmedikleri için, fazla yabancılık çekmiyorlar. Yabancı öğrenci olmanın psikolojisi göçmenlik gibi değil, yeni yer çabuk benimsendiği gibi kolay terk edilebiliyor. Yabancı öğrenciler için yeni geldikleri yer Araf gibi, geçitte kullanılan kalıcılığı olmayan bir yer.
       Doğu-Batı ikilemini Şafak roman boyunca farklı biçimlerde hep akılda tutmamızı sağlıyor, “West” ve “The Rest” adlı kedilerle, Boğaz köprüsünün tam üzerinde ne Doğu ne Batı olduğu noktada, ama en çok ne bir kültürün ne de diğerinin hissedildiği hafiflik noktasında. Araf’ta yinelenen temalar romana bütünlük hissi vermiş: parçalanmış gibi görünen ve yer yer detaylara fazla dalan anlatıya rağmen, romanın son sayfalarında inanılmaz bir şekilde konuyu birleştirmiş yazar. Roman boyunca tekrarlanan kaşık, çikolata, Doğu-Batı ve zaman temaları romanın son sayfalarında derin anlam kazanmışlar. Bütünlük duygusu genelde Şafak’ın romanlarından geride kalan bir tat. Yazmaya başlamadan önce zihninde bitirdiği bir romanı kaleme aldığı izlenimi veriyor. Sağlam kurgu, yazarın karakteristiklerinden biri.
       Romanda çok net olmayan birkaç şey de vardı, örneğin Ömer “ekimin son günü doğmuş” (s. 276) olduğunu söylüyor. Amerika’da 31 Ekim Cadılar bayramı olarak kutlanır ve romanda da Cadılar Bayramı ve bir gün sonrası detaylarla anlatılmış, buna rağmen Ömer’in doğum gününden söz edilmiyor. Halbuki roman kahramanlarının birlikte doğum günü kutlama ve birbirlerine hediye verme adetleri (s.153) var. Ayrıca, sadece birkaç bavulla Boston’a gelen Ömer’in 10 ay sonra birkaç bin CD’yi öğrenci bütçesiyle nasıl edinebildiği soru işareti yaratıyor.
       Bu türden bir kusur olmasa da, romanda filozof adlarının rasgele kullanmış olmaları da dikkat çekiyor. Kant (s. 64), Aziz Augustine (s. 79) Marx (s. 168), Heidegger (s. 232) (aslında Heidegger’in adı geçmiyor ama “Dasein” filozofu çağrıştırıyor) adlarına rağmen romanda nasıl yer aldıkları çözülemiyor. “Bu talimatı beğenmemişti. Bütün bunların ne faydası vardı, burada olmaya direnmeyen Dasein’ın ne anlamı olurdu” gibi tümceler, roman içinde bir anlam verilmediklerinde, sadece gösteriş için konmuş havası gibi görünüyorlar. Aslında “Dasein”in ne olduğunun anlatılması, dünyaya fırlatılmış olmanın, istem dışı var olmanın ağırlığı altında düşen insanın açıklanması romana bence çok şey katabilirdi, ama felsefeyle yakından ilgilenen okurların bile çözmekte zorlanacakları ya da yanlış okuduklarını sanacakları bir şekilde verilmiş felsefe bağlantıları.

Ve Çeviri

Romanın çevirisinden de kısaca söz etmek gerekir, çünkü güzel Türkçe kullandığını bildiğimiz bir yazarın nasıl çevrileceği konusu edebiyat çevrelerinde merakla bekleniyordu. Yazar bir röportajında çeviriden memnun olduğunu söyledi. Ben de çeviriyi yapan Aslı Biçen’in daha önce Salman Rushdie’nin Geceyarısı Çocukları, A. Burgess’in Mozart ve Deyyuslar ve I. B. Singer’in Meşuga çevirilerini okumuş ve iyi bulmuştum. Dili özellikle biraz arkaik kullanan biri olması sözünü ettiğim çevirilerde iyi durmuştu fakat 2000’li yıllarda Boston’da yirmi yaşlarındaki gençlerin yaşamlarının anlatıldığı bir romanda bu denli Osmanlıca sözcüğün kullanılmış olmasını yadırgadım. Çevirinin akıcılığına bir kusur bulmak zor ama bazı sözcükleri sık tekrarlamış olması – örneğin aynı paragraf içinde üç kez “ziyade” kullanmış (s. 13) – Elif Şafak’ı orijinal dilde okuyor olsaydık bu tür hatalarla karşılaşmazdık.
       Umarım Amerika ve İngiltere’de başarılı olur. Elif Şafak yaşlarındaki Jhumpa Lahiri ve Aleksandar Hemon’un kazandıkları ödülleri ve başarıyı düşündüğümde, Şafak’ın adının onlara katılmasını çok arzular buluyorum kendimi.

'Türbanlıyla Kemalist kadın buluşmaz!..'

Yazar Elif Şafak, '1980 sonrasında sağın ve solun erkekleri bir araya gelip konuşmayı başardılar ama her iki tarafın kadınları bunu sağlayamadılar' diyor

 SOHBET ODASI / DERYA SAZAK
DERYA SAZAK: Son romanınız Araf beğeni toplamanın yanı sıra İngilizce yazıldığı gerekçesiyle eleştirildi. Boston - İstanbul hattında aidiyet - aidiyetsizlik, göçebelik ve çokkültürlülük üzerinde yoğunlaşan Araf'ta anlatmaya çalıştığınız yaşamlardan başlayalım isterseniz...
ELİF ŞAFAK: Araf benim sevdiğim, çok kudretli bulduğum bir kelime. Kitabın İngilizce orijinali yerine Türkiye'de çok sevdiğim bir kelimeyi romana isim olarak vermeyi tercih ettim. Araf, arada kalmışlığa işaret ediyor: Ne cennete ne cehenneme gidebilen ruhların toplandığı yer. Dolayısıyla hem bir eşik hem de geçiciliğe, arada sıkışmışlığa gönderme, benim romanda anlattığım temaları yankılayan bir kelime. Kitabı yazmaya başlarken kafamda beliren fikir yabancıların hikâyelerini yazmaktı ama ilerledikçe biraz da işte Irak'a müdahale esnasında Amerika'da yaşadıkça, Bush hükümetinin dış politikasından zerre kadar memnun olmayanları tanıdıkça başka bir türlü yabancılık duygusuyla da uğraşmaya başladım.

İngilizce yazan romancı örneği pek az sanıyorum...
Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkal'ı İngilizce yazılmış.

Romana ABD'deki edebiyat çevrelerinin tepkisi ne oldu?
Üniversite çevrelerinde, görece ilerici ortamlarda işte Cezayir'den gelen bir kadın romancı olarak yer alıyorsanız, her şeyden önce 'Cezayir'de kadın olmanın sorunları'nı konuşmanızı bekliyorlar sizden. Dolayısıyla kimlik önden yürüyor, hayal gücü ve edebiyat iki adım arkadan geliyor. Böyle bir beklenti var: Araf'ta ben ABD'de yaşayıp oryantalist bir şekilde Türkiye'de kadın olmanın zorluklarını falan anlatmadım. Edebiyat benim için aynı zamanda bir başkası olabilme yeteneği. Kabuk değiştirebilmek, kimlik değiştirebilmek, göç edebilmek. Amerikalı birine kendi hikâyesini okutturabilmek.

Türkiye'deki okurların romana tepkisi?
Çok enteresan okur mektupları alıyorum; imza günlerinde okurlardan dinlediğimiz sırlar var, yabancılık duygusuyla farklı sebeplerden ötürü tanışmış olan kişilerin çok ilgisini çekti roman. Ankara'daki imza günümde genç bir çift geldi, oğlan sol görüşlü, ODTÜ'de el ele tutuştuğu kız arkadaşı başörtülü ve bana, 'Biz sizin kitaplarınızda buluştuk' dediler. Bir okur mektubunda bir Kadiri şeyhinin kızı sol görüşlü biriyle evli ve kendi yaşadığı yabancılık duygusunu anlatarak bu kitapla kurduğu ilişkiyi anlattı.

Romanlarınızda Osmanlıca sözcüklere yer veriyorsunuz. Bunu eleştirenlere 'dil ve kültüre bakış açısından muhafazakâr İslamcı ve Kemalistlerin ortak noktaları' bulunduğunu öne sürüyorsunuz.
İbni Haldun nasıl toplumların bir yaşam çemberi olduğuna inanıyorsa, dilin de bir ömür çemberi olduğuna inanıyorum. Eceli gelmemiş bir kelimeyi kafasına vura vura zorla hayattan kaldırmak bana doğru gelmiyor. Yitip giden kelimeler değil, onların taşıdığı miras da yitip gidiyor. Mesela Osmanlıca bir kelimeyi yitirdiğinizde İstanbul'daki bir sokak ismini de unutuyorsunuz. Müthiş bir hafızasızlık.

Dilde Osmanlıcılık yeni bir akım mı?
Öz Türkçecilik, ayıklama üzerine kurulu bir anlayış, dilden hangi kelimelerin atılması, hangi kelimelerin kullanılması gerektiğine dair bir harita çıkarmak ister. Muhafazakâr kesim de onların attığı kelimeleri sahiplenmek adına gene benzer bir ayıklamacı anlayış içindedir. Aslında her iki kesimde de kemikleşmiş gruplar var, ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, çok benzer bir dil ve tarih anlayışı sergilerler.

 'Bilinçaltımız korkularla dolu'

Karantina yazarı olmam, demişsiniz. Edebiyatla ilginiz sizi toplumdan soyutlamıyor, aynı zamanda uluslararası ilişkiler eğitimi almış, siyaset bilimi doktorası yapmış bir kişi olarak Türkiye gerçeklerine de açıksınız. Türban tartışmasına ne diyorsunuz? Derviş'in 'Türbanı başörtüsünden daha modern buluyorum' sözleri muhafazakârlık - ilericilik tartışmasını alevlendirdi.
Türkiye'de çok farklı kesimlerden okurlarım var, bazen düşünüyorum, bu insanları aynı masada buluşturmak mümkün değil. Bence Türk modernleşmesine de dikkat etmek gerekir bunu düşünürken. Bugünü dünden kopararak bir dönüşüm gerçekleştirdik. Biraz da zamanı hızlandırma gayreti içinde olduk. Abdullah Cevdet'in enteresan bir düşüncesi vardır: 'Batı dahi geldiği noktaya 400 sene içinde geldi. Bizim o kadar beklemeye tahammülümüz var mı?' diye sorar. Zamanı hızlandırma dürtüsü her zaman oldu Türkiye'nin. Beklersek, kendi akışına bırakırsak aman güven olmaz, yanlış yerlere gider diye ipleri elinde tutma siyasetini hep yaşıyoruz. Türk modernleşmesi aşağıdan yukarıya işleyen bir süreç olmadı, daha çok siyasi elitin bir toplum projesinin sonucu olarak sunuldu. Bunlar önemli ayrımlar. Bence bu ayrım elit kesimde de toplumun geri kalanına karşı bir güvensizlik meydana getirdi.

Öteki'ne güvenmemek...
Halka inmek diye bir deyim hâlâ yaşıyor dilimizde. Bugün yaşadığımız birçok meseleyi bir tarihsel süreklilik içinde konuşmayı sevmiyoruz. Oysa 100 yıldan çok daha uzun bir süredir aynı sorunları tartışıyoruz. Beni asıl kaygılandıran, kültürün ve bilgi birikiminin bir kuşaktan bir kuşağa akamıyor olması, yani mezar taşlarını okuyamayan bir kuşak, bir toplum oluşumuz.
Adalar var ve aslında bu adalar birbirinin dilini konuşmuyor, kelimelerinden bile habersizler. Solun oluşturduğu ada din söz konusu olduğu zaman son derece ilgisiz. İslam dendiği zaman tek bir şey anlıyor. Şeriat! Bilinçaltımıza yerleşmiş korkular var, Kubilay sendromuyla yetişmiş kuşaklarız. Hani gelecekler, kafamızı kesecekler.
Cumhuriyet, kadınlar söz konusu olduğunda modernleşme anlamında çok şey yaptı. Aynı zamanda şöyle bir öğreti de içimize yerleşti: 'Kadın yeterince eğitimliyse, asla başını örtmek istemeyecektir.' Eğer türbanlıysa, bu onun bilinçsizliğini, eğitimsizliğini gösterir. 80'lerde yaşanan şey, aslında kültürel eliti altüst eden şey, bunun tam tersine gelişmedir: Kızlar hem başlarını örtmek hem daha fazla eğitim istiyorlardı.

'Aydınlar önyargılı feministler mesafeli'

Cumhuriyet, Osmanlı'nın ve İslami değerlerin eve kapadığı kadına çağdaşlık yolunu açtı, Nilüfer Göle'nin 1990'ları yorumlarken yaptığı 'modern mahrem' tanımı ise, İslamcı kesimin 'türban'la görünür kılınan kadını özel alandan kamusal yaşama taşıdığına işaret ediyor.
Aslında yeni döneme gelmeden evvel kafalarımızda en büyük soru işaretlerini bu bağlamda uyandıran dönemeçlerden biri, Tansu Çiller'in varlığıydı. Çünkü ilk kez bir kadın başbakanın olması, siyasete farklı bir üslup geleceği beklentisi yarattı. Fakat tam tersine bir kadın politikacı başa gelerek çok daha militarist, çok daha merkeziyetçi, çok daha maskülen bir dil kullandı.

Çiller bir kadından çok, 'demir lady' idolüydü.
80 sonrası tamamen bir depolitizasyon yaşanmadı. Nilüfer Göle'nin dediği gibi yeni, başka türlü bir politizasyon yaşandı. Geleneksel muhalefet aktörleri çekilmek durumunda kalınca, darbe yüzünden yeni açılan alanlara sivil toplum örgütleri girdi. Ortak bir dil oluşturma girişimleri de yeşerdi. Sağın ve solun erkekleri bir araya gelip konuşmayı başardılar ama her iki tarafın kadınları bunu sağlayamadılar. Kemalist bir kadınla türbanlı bir kadını aynı masada buluşturmak daha zor.

Neye bağlıyorsunuz bu uzaklığı?
Önyargılar çok keskin.

Tarkan konserinde, türbanlı kızlarla başı açık gençler buluşabiliyor.
Popüler kültürün öyle enteresan bir gücü var; onları kaynaştırıyor. Aydınlarda bu yok. Feministler ise daha mesafeli.

'Kamusal alan bir tek aktörle olmaz'

Özel alan - kamusal alan tartışmasına nasıl bakıyorsunuz? Türban meselesi nasıl aşılacak?
Kamusal alanın çok aktörlü bir alan olduğunu baştan kabul etmemiz gerekiyor. Yekpare, merkeziyetçi, tek aktörlü bir alana indirgediğimiz zaman oradan bir sivil toplum hareketinin yeşermesi mümkün değil. Kamusal alanda ben bana benzemeyenle yan yana duracağım, kozmopolit bir yaşam kuracağım. Osmanlı son dönem aydınları bu kelimenin öneminin farkındaydı. Çokkültürlülük tecrübesini yeniden değerlendirebiliriz. Şehir yaşamından, edebiyattan böyle bir şey anlıyorum: 'Bana benzemeyenle beraber ortak diller yaratma çabası.'

'Asıl, Avrupa'nın kafası karışık'

AKP iktidarında bir de protokoldeki türbanlı kadın var, devlet zirvesinde kabul görmeyen, düğünlerde, özel alanlarda kendi sosyetesini yaratmaya çalışan politikacı eşleri...
Türk modernleşmesi başından beri suretle çok ilgili oldu; nasıl göründüğünüz, nasıl giyindiğiniz, özellikle gündelik yaşamın sembolleri kendi boylarından büyük anlamlar taşıyan simgeler olarak kullanıldı. Yurtdışında ben de hep karşılaşırım, Türk kadınını temsil fikriyle... Bazen bu durumu şuna benzetiyorum: Kocasından dayak yiyip yüzündeki morlukları fondötenle kapatmaya çalışan kadın tipi. Biz o fondötenin altındaki morlukları sorgulamayı sevmiyoruz da, Batı'ya, 'ne kadar Batılı olduğumuzu' gösterme çabasına giriyoruz. Toplumunda türbanlı kadınlar varsa, sen türbanlı ve türbansız beraber yansıtacaksın, çünkü gerçek resim budur. Öteki bence fondötenle kapatma çabası.

AB süreci bu gidişi nasıl etkileyecek?
AB hedefini çok olumlu buluyorum. Batı, İslam ve modernite kavramlarının ne denli örtüşür olduğunu 11 Eylül'den sonra sormaya başladı. Biz bunları 11 Eylül'den çok önce tartışmaya başlamıştık. Bence Türkiye'nin üyeliğine asıl hazır olmayan, AB. Kafası karışık olan Avrupa. Son 20 - 30 senede Türkiye'de kamusal alanın çok önemli bir dönüşüm geçirdiğine inanıyorum. Değişmeyen tek şey, herhalde CHP.

Elif Şafak KİMDİR?

1971 yılında Strasbourg'da doğdu. ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitirdi, aynı üniversitede Kadın Çalışmaları üzerine yüksek lisans yaptı. Pinhan, Şehrin Aynaları, Mahrem ve Bit Palas romanlarıyla edebiyat ödülleri kazandı. Bir süredir ABD'de yaşayan Elif Şafak, Michigan Üniversitesi'nde 'Ortadoğu'da Marjinal Kimlikler', 'Kadın ve Edebiyat' dersleri veriyor. Gelecek dönem Arizona Üniversitesi'nde çalışacak.

 

 

 

THE SAINT OF INCIPIENT INSANITIES
by Elif Shafak

Publisher Farrar Straus & Giroux, September 2004  The stunning English-language debut of an acclaimed Turkish author THE SAINT OF INCIPIENT INSANITIES  is the comic and heartbreaking story of a group of twenty-something friends, and their never-ending quest for fulfillment.

Omer, Abed and Piyu are roommates, foreigners all recently arrived in the United States. Omer, from Istanbul, is a Ph.D. student in political science who adapts quickly to his new home, and falls in love with the bisexual, suicidal, intellectual chocolate maker Gail. Gail is American yet feels utterly displaced in her homeland and moves from one obsession to another in an effort to find solid ground. Abed pursues a degree in biotechnology, worries about Omer’s unruly ways, his mother’s unexpected visit, and stereotypes of Arabs in America; he struggles to maintain a connection with his girlfriend back home in Morocco. Piyu is a Spaniard, who is studying to be a dentist in spite of his fear of sharp objects, and is baffled by the many relatives of his Mexican-American girlfriend, Algre, and in many ways by Algre herself.

Keenly insightful and sharply humorous, The Saint of Incipient Insanities is a vibrant exploration of love, friendship, culture, nationality, exile and belonging.


"This is an exhilarating roller coaster ride of a novel-a breathless and vivid journey into the lives of a motley assortment of brilliant, obsessive, and often troubled young immigrants, and an American whom one of them marries. With its themes of displacement, its Boston-area setting, and its ease with academic topics, Shafak's novel suggests Jhumpa Lahiri's The Namesake with the amplifier cranked up all the way to eleven. A work replete with dazzling wordplay, an infatuation with pop culture, and a fearless intellect, The Saint of Incipient Insanities marks Elif Shafak as a compellingly original voice in 21st Century fiction."
-- Adam Langer, author of Crossing California

"Elif Shafak offers us an indelibly haunting portrait of contemporary America, in all its sexual/ethno/religious contortions. Goofy, sad, wise, and heart-breakingly funny, her novel is a bittersweet delight to read."
--Fernanda Eberstadt, author of The Furies

Araf ve Tarihsellik
E. Fuat Keyman
Radikal 2, 18 Temmuz 2004

Kanada, Ottawa havalimanına inen uçaktan dışarıya baktığım zaman, gözlerime inanamamıştım. Her yer, beyazdan griye, hatta siyaha kadar çeşitli renklere dönüşmüş karla kaplıydı. Havaalanından dışarıya çıktığım zaman hava eksi 25 dereceydi. Böyle bir soğukla hayatımda ilk kez karşılaşıyordum, sanki içim donuyordu. Bir sigara yaktım, onu bile içemedim. Bu dondurucu soğuk, kardan başka hiçbir rengi içermeyen, sigarayı bile soğuğuyla bana içirtmeyen bu kentte nasıl yaşayacağımı düşündüm. Hemen Türkiye'ye geri dönmek istedim. İsteğimin imkansızlığını anlayınca, sıradaki taksiye binip, beni, o günden bugüne yaşantımın bir parçası olacak, doktora çalışmamı yapmak için geldiğim Carleton Üniversitesi'ne götürmesini istedim. Doktora çalışmamı, sonra Amerika'da Boston şehrinde yaptığım doktora sonrası çalışmamı ve çeşitli üniversitelerde verdiğim dersleri içeren 11 yıllık bir dönem 3 Ocak 1984 günü böylece başlamıştı.
       Bu süreç içinde, dünya politikasına "iktidar-devlet-ulusal çıkar ekseninde" yaklaşan hakim uluslararası ilişkiler anlayışının kuramsal bir eleştirisini yapmaya çalışan doktora tezimi yazdım. Tezimde, dünya politikasını sadece güç ve çıkar temelinde gören, ulusal çıkar ile devlet çıkarını özdeşleştiren ve devlet güvenliğini kendisine öncül gören hakim uluslararası ilişkiler anlayışının, özünde doğayı, kadını ve farklı kültürleri denetlemeyi amaçlayan ve bu yolla Batılı, beyaz ve erkek kimliği tarihin merkezine oturtan bir hareket tarzına sahip olduğunu önerdim. Bu anlamda, bilimsel, objektif ve gerçekçi olduğunu her fırsatta yenileyen uluslararası ilişkiler kuramı, düzen ve güçle kurulacak dünya barışından konuşurken, aslında belli bir kimliğin dünya üzerinde egemenliğini ve hegemonyasını kuracak bir "güç ve çıkar merkezci" anlayışı bizlere sunuyordu. Bu anlayışa karşı direnmeliydik ve bu direnç yapılan objektiflik ve bilimsellik iddiasının özünde iktidara ve devlet çıkarına dönük bir öznelliği içerdiğini kuramsal olarak da ortaya koymalıydı. Doktora tezimde ve doktora sonrası çalışmamda yazdığım "Küreselleşme, Devlet, Kimlik/Farklılık" kitabımda bu kuramsal müdahaleyi kendi çapımda geliştirmeye çalıştım.
       Yine bu süreç içinde, Kanadalı ve Kanada'ya dünyanın farklı yerlerinden gelen doktora ve master öğrencileriyle, bazılarını hâlâ sürdürdüğüm çok iyi dostluklarım oldu. Bazılarıyla beraber ev tuttuk, aynı makanı paylaştık. Kimlik, benlik, aidiyet ve bu bağlamda ulusallık, yerellik ve küreselleşme, yurt, mekân vb. konuları üzerine yapılan uzun tartışmalarla geçti zamanımız. Kimliğin çokboyutluluğu, parçalanmışlığı, tarihsel ve söylemsel kurulmuşluğu ve iktidarla ilişkiselliği. Postmodernite, eleştirel kuram, feminizm, oryantalizm. Marksizm, liberalizm eleştirileri. Tüm bu referanslar tartışmaların ana eksenini oluşturuyordu. Modernite ve kimlik üzerine yaptığımız bu tartışmalar günlük yaşamımdan doktora tezime kadar geniş bir yelpaze içinde hayatımın ayrılmaz parçaları olurken, Türkiye'den sonra Kanada'da giderek yaşamımın içine giriyordu.

Araf'ı okurken

Elif Şafak'ın yeni romanı Araf'ı çok büyük bir zevkle okurken, 1984-1995 arası Ottawa ve Boston'da geçirdiğim bu süreç tekrardan gözlerimde canlandı. Araf'ın baş karakterlerinden biri Boğaziçi Üniversitesi'ni bitirdikten sonra Boston'a doktora çalışmaları için gelen Ömer Özsipahioğlu. 2002 Haziran'ında Boston'a ilk gelişinde, ismindeki noktaları kaybediyor ve Omar oluyor. Kimliğin, aidiyetin ve benliğin parçalanma, belirsizleşme ve çoklaşma süreci, noktaların silinmesiyle netleşiyor. Omar'ın kendisi gibi doktora yapan Faslı ve Magrep'ten Abed, ve İspanyol ve Madrid'den Piyu'nun evine taşınmasıyla Amerika'da yaşayan yabancı doktora öğrencileriyle tanışıyoruz. Romanda Abed önemli bir yer tutarken, Piyu'dan daha fazla önemli olan Alegre var. Alegre Piyu'yla birlikte yaşıyor. Fakat romanın Ömer'le birlikte ön plana çıkan, okuyucunun okuma açısına bağlı olarak belki de ana karakteri, ismini sürekli değiştiren Gail. İsminde noktalar kaybeden Ömer ile sürekli isim değiştiren Gail, Araf'ın hem günlük yaşam düzeyindeki yaşanılanlar üzerine kurduğu, hem de kuramsal düzeyde yaptığı kimlik ve aidiyet tartışmasının ana kahramanları.
       Araf'ı okurken Elif Şafak'ın o güzel ve yaratıcı anlatım tarzı sizi olayların içine çekiyor. Hem elinizdeki kitabı size bıraktırmayan bir anlatım tarzıyla berabersiniz ve hızlı okumak istiyorsunuz hem de Elif Şafak'ın dilinin yaratıcılığı ve derinliği içinde yavaş okumak, okuduğunuzu bir kere daha okumak, durmak ve düşünmek istiyorsunuz. Araf"aynı anda hızlı ama yavaş ol" eyleminin bir ikilem içermediği duygusunu size veriyor.
       Araf'ı okurken aynı zamanda, Elif Şafak'ın "yabancı" kavramı ekseninde kimlik ve aidiyetin taşıdığı belirsizlikler, muğlaklık, çelişkiler ve çatışmalar üzerine yaptığı kuramsal müdahaleleri de okuyorsunuz. Amerika'da yaşayan yabancılar üzerinden tartışılan "yabancı" kavramı, ki bu kavram Amerikalı olan Gail'i de içeriyor, Doğu-Batı ekseninde Elif Şafak'ın yaptığı tartışmanın temelini oluşturuyor. Bu tartışmada aldığı kuramsal pozisyonunu Elif Şafak bize açık biçimde gösteriyor. Gail'in kedilerinin isimlerinin Oryantalizm literatürünün önemli makalelerinden olan Stuart Hall'un "Batı ve geri kalanı"na referansla "Batı" ve "Kalanı" (Öteki) olması, Ömer'in yine bu literatürün önemli isimlerinden Spiva(c)k' la "Kan, Beyin ve Aidiyet: Ortadoğu'da milliyetçilik ve entelektüeller" üzerine doktora tezini yazması, Gail'in Zizek okuması; bize postmodern, sömürge sonrası ve yapısalcılık sonrası kuramlar ekseninde bir kimlik ve aidiyet tartışması sunuyor.

Tarihsellik sorunu

Araf'ı hızlı ama yavaş okumam içinde giderek artan ciddi bir rahatsızlığım da oldu. Ömer 2002 Haziran ayında ilk defa Boston'a geliyor. Roman, Boston'da bir barda Abed ile Ömer'in 16 Mart 2004'te geçirdiği beş saatle başlıyor. 11 Eylül günü Dünya Ticaret Merkezi'ne, Pentagon'a çakılacak, üç bin küsur sivilin ölümüne yol açacak, dünya politikasında ciddi bir kırılma yaratacak, Afganistan ve Irak'a karşı savaş kararları aldıracak, terörizme karşı küresel mücadele adına ciddi sayıda insanı öldürecek uçakların kalktığı kent, Boston. Ve Boston'da yaşayan ikisi Müslüman yabancılar üzerine gelişen romanda, 345 sayfa içinde tek bir referans bile yok 11 Eylül'e. Acaba yabancı kavramı üzerinden kimlik ve aidiyet tartışması yapmak mümkün mü, 11 Eylül'e referans vermeden? Yabancı kavramı ile güvenliğin en köktenci, en dışlayıcı bir tarzda ilişkilendirildiği 11 Eylül sonrası Amerika'da, hele Boston'da, bir ilişkiler dizimi, bir kuramsal tartışma, hiç mi hiç 11 Eylül'ü konuşmaz? 11 Eylül sonrası Amerika ve Bush yönetimini sorunsallaştırmayan bir kimlik ve aidiyet çözümlemesi, kuramsal düzeyde de çok zayıflamıyor mu? "Kan, Beyin ve Aidiyet: Ortadoğu'da milliyetçilik ve entelektüeller" üzerine doktora tezi yazan Ömer'in dünyasında 11 Eylül'ün hiç yeri olmaması, bende, bir okuyucu olarak, hem kuramsal, hem de ahlâki benlik düzeylerde ciddi bir rahatsızlık yarattı.
        bu anlamda, ciddi bir tarihsellik sorunu taşıyor. Araf'ın oturduğu tarihsel bağlam 2000'li yıllar olduğu sürece, bir Araftan çok güzel yazılmış, yaratıcı ve önemli bir eserle, diğer tAraftan da tarihsellik sorunu yaşayan bir romanla karşı karşıya kalıyoruz. Bu tarihsellik sorunu, Araf'ın niye beni doktora günlerime geri götürdüğünü de açıklıyor. Elif Şafak'ın çok beğendiğim bir derinlikte yaptığı "yabancı, kimlik ve aidiyet" tartışması, kuramsal olarak da, akademik ve kamusal söylem için de 1980 ortasından başlayarak 1990'lı yılların ilk bölümünde yapılan bir tartışma. 2000'li yıllar içinde değil. O zaman tarihsellik sorunu başlıyor. Araf'ı bitirdiğim zaman, kendi kendime "keşke Ömer Boston'a ilk olarak 1990 Haziran'ında gelseydi" dedim.
 


 

Başa Dön