Araf ya da Beklemedeki Ruhlar
Asuman Kafaoğlu-Büke
Cumhuriyet Kitap Eki, 13 Mayıs 2004
Araf, Musevilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların inançlarında yer alır.
Eski Ahitte Araf’tan, kötülüklerden arınmamış ruhların bekletildiği yer
olarak söz edilir, Kuran’da ise “iki taraf arasında bir perde” diye
adlandırılan Araf, sevap ve günahları eşit olanlar ile haklarında henüz
karar verilmemiş olanların kaldığı yerdir.
Via Negativa
Felsefede via negativa diye adlandırılan bir yöntem vardır. Ortaçağda,
özellikle din adamlarının sık kullandığı bu yöntem, anlaşılması istenen
şeyin ne olduğunu anlatmak yerine, ne olmadığını anlatarak girişir soruna;
örneğin Tanrının özelliklerini saymak yerine (çünkü bunlar ilk bakışta
bilinebilir özellikler değildir) Tanrının ne olmadığı söylenir, sonunda
elenen fikirler sayesinde, net olmasa da bir düşünce oluşmaya başlar.
Araf, tanımlaması zor bir yerdir, nasıl bir yer olduğunu anlatmaya
via negativa başlanır, burası ne cennet ne de cehennemdir, burada
bulunanlar ne günahkar ne de iyilerdir. Yaptıkları ile değil, yapmadıkları
ile tanımlanırlar. Bu yüzden Araf kimsenin tam anlamda evi değildir, bir
bakıma simgesel bir bekleme odası görevi görür, burada eylemde bulunulmaz
çünkü yargı ve değer yoktur, geçicilik Araf’ın özünü oluşturur.
Elif Şafak yeni kitabı
Araf’ta via negativa yöntemini roman
boyunca kullanmış. Roman kahramanlarını tanıtırken kim olduklarını
anlatmak yerine, kim olmadıklarını anlatarak başlamış ve bu sayede
anlatıya gizemli bir hava vermeyi başarmış. “Kim olduğunu ayırt etmekten
çok kim olmadığını ayırt etmek. Ama Zarpandit için bunu söylemek yapmaktan
kolaydı. (...) Ne kadınlar ne erkekler arasında onu seven çıkmamıştı. Ne
kadınlar ne de erkekler arasından bir sevdiği çıkmamıştı.” (s. 57)
Araf ve Türkiye
Aslında Türk olmak bir çeşit Araf’ta olmak gibidir. Ne Doğulu ne de Batılı
sayılırız, Doğuya gittiğimizde Batılı, Batıda ise Doğuluyuzdur. Diğer
Müslüman ülkelerin insanlarının gözünde tam Müslüman değilizdir, ama tabii
Hıristiyan Batıya da Müslüman kimliğimiz yüzünden kabul edilmediğimizi
söyleriz.
Elif Şafak
Araf’ta bu kimliksizliğe dikkat
çekiyor, roman kahramanlarından doktora öğrencisi Ömer, yabancısı olması
beklenilen Amerika’da o kadar da yabancı olmadığını fark ediyor. Ait
olmadığı ve Boston’a ilk kez geldiği halde, sineması, müziği, yemekleriyle
tanışık; ama öte yandan Amerika’da büyümüş, beş nesildir Amerika’da
yaşayan Meksikalı bir ailenin kızı olan Alegre ya da yarı Musevi, yarı
Hıristiyan Gail, Boston manzarası içinde Ömer’den daha yabancı gibi
duruyorlar.
Araf göçmenlik ve yabancılaşma gibi konulara çok farklı yaklaşıyor,
bu romanda anlatılan “yabancı”lar, öğrenci oldukları için ve bu yeni
ülkeye yerleşme düşüncesiyle gelmedikleri için, fazla yabancılık
çekmiyorlar. Yabancı öğrenci olmanın psikolojisi göçmenlik gibi değil,
yeni yer çabuk benimsendiği gibi kolay terk edilebiliyor. Yabancı
öğrenciler için yeni geldikleri yer Araf gibi, geçitte kullanılan
kalıcılığı olmayan bir yer.
Doğu-Batı ikilemini Şafak roman boyunca farklı biçimlerde hep
akılda tutmamızı sağlıyor, “West” ve “The Rest” adlı kedilerle, Boğaz
köprüsünün tam üzerinde ne Doğu ne Batı olduğu noktada, ama en çok ne bir
kültürün ne de diğerinin hissedildiği hafiflik noktasında.
Araf’ta yinelenen temalar romana
bütünlük hissi vermiş: parçalanmış gibi görünen ve yer yer detaylara fazla
dalan anlatıya rağmen, romanın son sayfalarında inanılmaz bir şekilde
konuyu birleştirmiş yazar. Roman boyunca tekrarlanan kaşık, çikolata,
Doğu-Batı ve zaman temaları romanın son sayfalarında derin anlam
kazanmışlar. Bütünlük duygusu genelde Şafak’ın romanlarından geride kalan
bir tat. Yazmaya başlamadan önce zihninde bitirdiği bir romanı kaleme
aldığı izlenimi veriyor. Sağlam kurgu, yazarın karakteristiklerinden biri.
Romanda çok net olmayan birkaç şey de vardı, örneğin Ömer “ekimin
son günü doğmuş” (s. 276) olduğunu söylüyor. Amerika’da 31 Ekim Cadılar
bayramı olarak kutlanır ve romanda da Cadılar Bayramı ve bir gün sonrası
detaylarla anlatılmış, buna rağmen Ömer’in doğum gününden söz edilmiyor.
Halbuki roman kahramanlarının birlikte doğum günü kutlama ve birbirlerine
hediye verme adetleri (s.153) var. Ayrıca, sadece birkaç bavulla Boston’a
gelen Ömer’in 10 ay sonra birkaç bin CD’yi öğrenci bütçesiyle nasıl
edinebildiği soru işareti yaratıyor.
Bu türden bir kusur olmasa da, romanda filozof adlarının rasgele
kullanmış olmaları da dikkat çekiyor. Kant (s. 64), Aziz Augustine (s. 79)
Marx (s. 168), Heidegger (s. 232) (aslında Heidegger’in adı geçmiyor ama
“Dasein” filozofu çağrıştırıyor) adlarına rağmen romanda nasıl yer
aldıkları çözülemiyor. “Bu talimatı beğenmemişti. Bütün bunların ne
faydası vardı, burada olmaya direnmeyen Dasein’ın ne anlamı olurdu” gibi
tümceler, roman içinde bir anlam verilmediklerinde, sadece gösteriş için
konmuş havası gibi görünüyorlar. Aslında “Dasein”in ne olduğunun
anlatılması, dünyaya fırlatılmış olmanın, istem dışı var olmanın ağırlığı
altında düşen insanın açıklanması romana bence çok şey katabilirdi, ama
felsefeyle yakından ilgilenen okurların bile çözmekte zorlanacakları ya da
yanlış okuduklarını sanacakları bir şekilde verilmiş felsefe bağlantıları.
Ve Çeviri
Romanın çevirisinden de kısaca söz etmek gerekir, çünkü güzel Türkçe
kullandığını bildiğimiz bir yazarın nasıl çevrileceği konusu edebiyat
çevrelerinde merakla bekleniyordu. Yazar bir röportajında çeviriden memnun
olduğunu söyledi. Ben de çeviriyi yapan Aslı Biçen’in daha önce Salman
Rushdie’nin
Geceyarısı Çocukları, A. Burgess’in
Mozart ve Deyyuslar ve I. B. Singer’in Meşuga çevirilerini
okumuş ve iyi bulmuştum. Dili özellikle biraz arkaik kullanan biri olması
sözünü ettiğim çevirilerde iyi durmuştu fakat 2000’li yıllarda Boston’da
yirmi yaşlarındaki gençlerin yaşamlarının anlatıldığı bir romanda bu denli
Osmanlıca sözcüğün kullanılmış olmasını yadırgadım. Çevirinin akıcılığına
bir kusur bulmak zor ama bazı sözcükleri sık tekrarlamış olması – örneğin
aynı paragraf içinde üç kez “ziyade” kullanmış (s. 13) – Elif Şafak’ı
orijinal dilde okuyor olsaydık bu tür hatalarla karşılaşmazdık.
Umarım
Amerika ve İngiltere’de başarılı
olur. Elif Şafak yaşlarındaki Jhumpa Lahiri ve Aleksandar Hemon’un
kazandıkları ödülleri ve başarıyı düşündüğümde, Şafak’ın adının onlara
katılmasını çok arzular buluyorum kendimi.
'Türbanlıyla Kemalist kadın buluşmaz!..'
Yazar Elif Şafak, '1980 sonrasında sağın ve solun erkekleri bir araya
gelip konuşmayı başardılar ama her iki tarafın kadınları bunu
sağlayamadılar' diyor
SOHBET ODASI /
DERYA SAZAK
DERYA SAZAK: Son romanınız Araf beğeni toplamanın yanı sıra İngilizce
yazıldığı gerekçesiyle eleştirildi. Boston - İstanbul hattında aidiyet -
aidiyetsizlik, göçebelik ve çokkültürlülük üzerinde yoğunlaşan Araf'ta
anlatmaya çalıştığınız yaşamlardan başlayalım isterseniz...
ELİF ŞAFAK: Araf benim sevdiğim, çok kudretli bulduğum bir kelime. Kitabın
İngilizce orijinali yerine Türkiye'de çok sevdiğim bir kelimeyi romana
isim olarak vermeyi tercih ettim. Araf, arada kalmışlığa işaret ediyor: Ne
cennete ne cehenneme gidebilen ruhların toplandığı yer. Dolayısıyla hem
bir eşik hem de geçiciliğe, arada sıkışmışlığa gönderme, benim romanda
anlattığım temaları yankılayan bir kelime. Kitabı yazmaya başlarken
kafamda beliren fikir yabancıların hikâyelerini yazmaktı ama ilerledikçe
biraz da işte Irak'a müdahale esnasında Amerika'da yaşadıkça, Bush
hükümetinin dış politikasından zerre kadar memnun olmayanları tanıdıkça
başka bir türlü yabancılık duygusuyla da uğraşmaya başladım.
İngilizce yazan romancı örneği pek az sanıyorum...
Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkal'ı İngilizce yazılmış.
Romana ABD'deki edebiyat çevrelerinin tepkisi ne oldu?
Üniversite çevrelerinde, görece ilerici ortamlarda işte Cezayir'den gelen
bir kadın romancı olarak yer alıyorsanız, her şeyden önce 'Cezayir'de
kadın olmanın sorunları'nı konuşmanızı bekliyorlar sizden. Dolayısıyla
kimlik önden yürüyor, hayal gücü ve edebiyat iki adım arkadan geliyor.
Böyle bir beklenti var: Araf'ta ben ABD'de yaşayıp oryantalist bir şekilde
Türkiye'de kadın olmanın zorluklarını falan anlatmadım. Edebiyat benim
için aynı zamanda bir başkası olabilme yeteneği. Kabuk değiştirebilmek,
kimlik değiştirebilmek, göç edebilmek. Amerikalı birine kendi hikâyesini
okutturabilmek.
Türkiye'deki okurların romana tepkisi?
Çok enteresan okur mektupları alıyorum; imza günlerinde okurlardan
dinlediğimiz sırlar var, yabancılık duygusuyla farklı sebeplerden ötürü
tanışmış olan kişilerin çok ilgisini çekti roman. Ankara'daki imza günümde
genç bir çift geldi, oğlan sol görüşlü, ODTÜ'de el ele tutuştuğu kız
arkadaşı başörtülü ve bana, 'Biz sizin kitaplarınızda buluştuk' dediler.
Bir okur mektubunda bir Kadiri şeyhinin kızı sol görüşlü biriyle evli ve
kendi yaşadığı yabancılık duygusunu anlatarak bu kitapla kurduğu ilişkiyi
anlattı.
Romanlarınızda Osmanlıca sözcüklere yer veriyorsunuz. Bunu
eleştirenlere 'dil ve kültüre bakış açısından muhafazakâr İslamcı ve
Kemalistlerin ortak noktaları' bulunduğunu öne sürüyorsunuz.
İbni Haldun nasıl toplumların bir yaşam çemberi olduğuna inanıyorsa, dilin
de bir ömür çemberi olduğuna inanıyorum. Eceli gelmemiş bir kelimeyi
kafasına vura vura zorla hayattan kaldırmak bana doğru gelmiyor. Yitip
giden kelimeler değil, onların taşıdığı miras da yitip gidiyor. Mesela
Osmanlıca bir kelimeyi yitirdiğinizde İstanbul'daki bir sokak ismini de
unutuyorsunuz. Müthiş bir hafızasızlık.
Dilde Osmanlıcılık yeni bir akım mı?
Öz Türkçecilik, ayıklama üzerine kurulu bir anlayış, dilden hangi
kelimelerin atılması, hangi kelimelerin kullanılması gerektiğine dair bir
harita çıkarmak ister. Muhafazakâr kesim de onların attığı kelimeleri
sahiplenmek adına gene benzer bir ayıklamacı anlayış içindedir. Aslında
her iki kesimde de kemikleşmiş gruplar var, ne kadar farklı görünürlerse
görünsünler, çok benzer bir dil ve tarih anlayışı sergilerler.
'Bilinçaltımız korkularla dolu'
Karantina yazarı olmam, demişsiniz. Edebiyatla ilginiz sizi toplumdan
soyutlamıyor, aynı zamanda uluslararası ilişkiler eğitimi almış, siyaset
bilimi doktorası yapmış bir kişi olarak Türkiye gerçeklerine de açıksınız.
Türban tartışmasına ne diyorsunuz? Derviş'in 'Türbanı başörtüsünden daha
modern buluyorum' sözleri muhafazakârlık - ilericilik tartışmasını
alevlendirdi.
Türkiye'de çok farklı kesimlerden okurlarım var, bazen düşünüyorum, bu
insanları aynı masada buluşturmak mümkün değil. Bence Türk modernleşmesine
de dikkat etmek gerekir bunu düşünürken. Bugünü dünden kopararak bir
dönüşüm gerçekleştirdik. Biraz da zamanı hızlandırma gayreti içinde olduk.
Abdullah Cevdet'in enteresan bir düşüncesi vardır: 'Batı dahi geldiği
noktaya 400 sene içinde geldi. Bizim o kadar beklemeye tahammülümüz var
mı?' diye sorar. Zamanı hızlandırma dürtüsü her zaman oldu Türkiye'nin.
Beklersek, kendi akışına bırakırsak aman güven olmaz, yanlış yerlere gider
diye ipleri elinde tutma siyasetini hep yaşıyoruz. Türk modernleşmesi
aşağıdan yukarıya işleyen bir süreç olmadı, daha çok siyasi elitin bir
toplum projesinin sonucu olarak sunuldu. Bunlar önemli ayrımlar. Bence bu
ayrım elit kesimde de toplumun geri kalanına karşı bir güvensizlik meydana
getirdi.
Öteki'ne güvenmemek...
Halka inmek diye bir deyim hâlâ yaşıyor dilimizde. Bugün yaşadığımız
birçok meseleyi bir tarihsel süreklilik içinde konuşmayı sevmiyoruz. Oysa
100 yıldan çok daha uzun bir süredir aynı sorunları tartışıyoruz. Beni
asıl kaygılandıran, kültürün ve bilgi birikiminin bir kuşaktan bir kuşağa
akamıyor olması, yani mezar taşlarını okuyamayan bir kuşak, bir toplum
oluşumuz.
Adalar var ve aslında bu adalar birbirinin dilini konuşmuyor,
kelimelerinden bile habersizler. Solun oluşturduğu ada din söz konusu
olduğu zaman son derece ilgisiz. İslam dendiği zaman tek bir şey anlıyor.
Şeriat! Bilinçaltımıza yerleşmiş korkular var, Kubilay sendromuyla
yetişmiş kuşaklarız. Hani gelecekler, kafamızı kesecekler.
Cumhuriyet, kadınlar söz konusu olduğunda modernleşme anlamında çok şey
yaptı. Aynı zamanda şöyle bir öğreti de içimize yerleşti: 'Kadın yeterince
eğitimliyse, asla başını örtmek istemeyecektir.' Eğer türbanlıysa, bu onun
bilinçsizliğini, eğitimsizliğini gösterir. 80'lerde yaşanan şey, aslında
kültürel eliti altüst eden şey, bunun tam tersine gelişmedir: Kızlar hem
başlarını örtmek hem daha fazla eğitim istiyorlardı.
'Aydınlar önyargılı feministler mesafeli'
Cumhuriyet, Osmanlı'nın ve İslami değerlerin eve kapadığı kadına
çağdaşlık yolunu açtı, Nilüfer Göle'nin 1990'ları yorumlarken yaptığı
'modern mahrem' tanımı ise, İslamcı kesimin 'türban'la görünür kılınan
kadını özel alandan kamusal yaşama taşıdığına işaret ediyor.
Aslında yeni döneme gelmeden evvel kafalarımızda en büyük soru
işaretlerini bu bağlamda uyandıran dönemeçlerden biri, Tansu Çiller'in
varlığıydı. Çünkü ilk kez bir kadın başbakanın olması, siyasete farklı bir
üslup geleceği beklentisi yarattı. Fakat tam tersine bir kadın politikacı
başa gelerek çok daha militarist, çok daha merkeziyetçi, çok daha maskülen
bir dil kullandı.
Çiller bir kadından çok, 'demir lady' idolüydü.
80 sonrası tamamen bir depolitizasyon yaşanmadı. Nilüfer Göle'nin dediği
gibi yeni, başka türlü bir politizasyon yaşandı. Geleneksel muhalefet
aktörleri çekilmek durumunda kalınca, darbe yüzünden yeni açılan alanlara
sivil toplum örgütleri girdi. Ortak bir dil oluşturma girişimleri de
yeşerdi. Sağın ve solun erkekleri bir araya gelip konuşmayı başardılar ama
her iki tarafın kadınları bunu sağlayamadılar. Kemalist bir kadınla
türbanlı bir kadını aynı masada buluşturmak daha zor.
Neye bağlıyorsunuz bu uzaklığı?
Önyargılar çok keskin.
Tarkan konserinde, türbanlı kızlarla başı açık gençler buluşabiliyor.
Popüler kültürün öyle enteresan bir gücü var; onları kaynaştırıyor.
Aydınlarda bu yok. Feministler ise daha mesafeli.
'Kamusal alan bir tek aktörle olmaz'
Özel alan - kamusal alan tartışmasına nasıl bakıyorsunuz? Türban
meselesi nasıl aşılacak?
Kamusal alanın çok aktörlü bir alan olduğunu baştan kabul etmemiz
gerekiyor. Yekpare, merkeziyetçi, tek aktörlü bir alana indirgediğimiz
zaman oradan bir sivil toplum hareketinin yeşermesi mümkün değil. Kamusal
alanda ben bana benzemeyenle yan yana duracağım, kozmopolit bir yaşam
kuracağım. Osmanlı son dönem aydınları bu kelimenin öneminin farkındaydı.
Çokkültürlülük tecrübesini yeniden değerlendirebiliriz. Şehir yaşamından,
edebiyattan böyle bir şey anlıyorum: 'Bana benzemeyenle beraber ortak
diller yaratma çabası.'
'Asıl, Avrupa'nın kafası karışık'
AKP iktidarında bir de protokoldeki türbanlı kadın var, devlet
zirvesinde kabul görmeyen, düğünlerde, özel alanlarda kendi sosyetesini
yaratmaya çalışan politikacı eşleri...
Türk modernleşmesi başından beri suretle çok ilgili oldu; nasıl
göründüğünüz, nasıl giyindiğiniz, özellikle gündelik yaşamın sembolleri
kendi boylarından büyük anlamlar taşıyan simgeler olarak kullanıldı.
Yurtdışında ben de hep karşılaşırım, Türk kadınını temsil fikriyle...
Bazen bu durumu şuna benzetiyorum: Kocasından dayak yiyip yüzündeki
morlukları fondötenle kapatmaya çalışan kadın tipi. Biz o fondötenin
altındaki morlukları sorgulamayı sevmiyoruz da, Batı'ya, 'ne kadar Batılı
olduğumuzu' gösterme çabasına giriyoruz. Toplumunda türbanlı kadınlar
varsa, sen türbanlı ve türbansız beraber yansıtacaksın, çünkü gerçek resim
budur. Öteki bence fondötenle kapatma çabası.
AB süreci bu gidişi nasıl etkileyecek?
AB hedefini çok olumlu buluyorum. Batı, İslam ve modernite kavramlarının
ne denli örtüşür olduğunu 11 Eylül'den sonra sormaya başladı. Biz bunları
11 Eylül'den çok önce tartışmaya başlamıştık. Bence Türkiye'nin üyeliğine
asıl hazır olmayan, AB. Kafası karışık olan Avrupa. Son 20 - 30 senede
Türkiye'de kamusal alanın çok önemli bir dönüşüm geçirdiğine inanıyorum.
Değişmeyen tek şey, herhalde CHP.
Elif Şafak KİMDİR?
1971 yılında Strasbourg'da doğdu. ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü
bitirdi, aynı üniversitede Kadın Çalışmaları üzerine yüksek lisans yaptı.
Pinhan, Şehrin Aynaları, Mahrem ve Bit Palas romanlarıyla edebiyat
ödülleri kazandı. Bir süredir ABD'de yaşayan Elif Şafak, Michigan
Üniversitesi'nde 'Ortadoğu'da Marjinal Kimlikler', 'Kadın ve Edebiyat'
dersleri veriyor. Gelecek dönem Arizona Üniversitesi'nde çalışacak.
|
|
THE SAINT OF INCIPIENT INSANITIES
by Elif Shafak
Publisher Farrar Straus & Giroux, September 2004 The stunning
English-language debut of an acclaimed Turkish author THE SAINT OF
INCIPIENT INSANITIES is the comic and heartbreaking story of a group of
twenty-something friends, and their never-ending quest for fulfillment.
Omer, Abed and Piyu are roommates, foreigners all recently arrived in the
United States. Omer, from Istanbul, is a Ph.D. student in political
science who adapts quickly to his new home, and falls in love with the
bisexual, suicidal, intellectual chocolate maker Gail. Gail is American
yet feels utterly displaced in her homeland and moves from one obsession
to another in an effort to find solid ground. Abed pursues a degree in
biotechnology, worries about Omer’s unruly ways, his mother’s unexpected
visit, and stereotypes of Arabs in America; he struggles to maintain a
connection with his girlfriend back home in Morocco. Piyu is a Spaniard,
who is studying to be a dentist in spite of his fear of sharp objects, and
is baffled by the many relatives of his Mexican-American girlfriend,
Algre, and in many ways by Algre herself.
Keenly insightful and sharply humorous, The Saint of Incipient
Insanities is a vibrant exploration of love, friendship, culture,
nationality, exile and belonging.
"This is an exhilarating roller coaster ride of a novel-a breathless
and vivid journey into the lives of a motley assortment of brilliant,
obsessive, and often troubled young immigrants, and an American whom one
of them marries. With its themes of displacement, its Boston-area setting,
and its ease with academic topics, Shafak's novel suggests Jhumpa Lahiri's
The Namesake with the amplifier cranked up all the way to eleven. A
work replete with dazzling wordplay, an infatuation with pop culture, and
a fearless intellect, The Saint of Incipient Insanities marks Elif
Shafak as a compellingly original voice in 21st Century fiction."
-- Adam Langer, author of Crossing California
"Elif Shafak offers us an indelibly haunting portrait of contemporary
America, in all its sexual/ethno/religious contortions. Goofy, sad, wise,
and heart-breakingly funny, her novel is a bittersweet delight to read."
--Fernanda Eberstadt, author of The Furies
Araf ve Tarihsellik
E. Fuat Keyman
Radikal 2, 18 Temmuz 2004
Kanada, Ottawa havalimanına inen uçaktan dışarıya baktığım zaman,
gözlerime inanamamıştım. Her yer, beyazdan griye, hatta siyaha kadar
çeşitli renklere dönüşmüş karla kaplıydı. Havaalanından dışarıya çıktığım
zaman hava eksi 25 dereceydi. Böyle bir soğukla hayatımda ilk kez
karşılaşıyordum, sanki içim donuyordu. Bir sigara yaktım, onu bile
içemedim. Bu dondurucu soğuk, kardan başka hiçbir rengi içermeyen,
sigarayı bile soğuğuyla bana içirtmeyen bu kentte nasıl yaşayacağımı
düşündüm. Hemen Türkiye'ye geri dönmek istedim. İsteğimin imkansızlığını
anlayınca, sıradaki taksiye binip, beni, o günden bugüne yaşantımın bir
parçası olacak, doktora çalışmamı yapmak için geldiğim Carleton
Üniversitesi'ne götürmesini istedim. Doktora çalışmamı, sonra Amerika'da
Boston şehrinde yaptığım doktora sonrası çalışmamı ve çeşitli
üniversitelerde verdiğim dersleri içeren 11 yıllık bir dönem 3 Ocak 1984
günü böylece başlamıştı.
Bu süreç içinde, dünya politikasına "iktidar-devlet-ulusal çıkar
ekseninde" yaklaşan hakim uluslararası ilişkiler anlayışının kuramsal bir
eleştirisini yapmaya çalışan doktora tezimi yazdım. Tezimde, dünya
politikasını sadece güç ve çıkar temelinde gören, ulusal çıkar ile devlet
çıkarını özdeşleştiren ve devlet güvenliğini kendisine öncül gören hakim
uluslararası ilişkiler anlayışının, özünde doğayı, kadını ve farklı
kültürleri denetlemeyi amaçlayan ve bu yolla Batılı, beyaz ve erkek
kimliği tarihin merkezine oturtan bir hareket tarzına sahip olduğunu
önerdim. Bu anlamda, bilimsel, objektif ve gerçekçi olduğunu her fırsatta
yenileyen uluslararası ilişkiler kuramı, düzen ve güçle kurulacak dünya
barışından konuşurken, aslında belli bir kimliğin dünya üzerinde
egemenliğini ve hegemonyasını kuracak bir "güç ve çıkar merkezci" anlayışı
bizlere sunuyordu. Bu anlayışa karşı direnmeliydik ve bu direnç yapılan
objektiflik ve bilimsellik iddiasının özünde iktidara ve devlet çıkarına
dönük bir öznelliği içerdiğini kuramsal olarak da ortaya koymalıydı.
Doktora tezimde ve doktora sonrası çalışmamda yazdığım "Küreselleşme,
Devlet, Kimlik/Farklılık" kitabımda bu kuramsal müdahaleyi kendi çapımda
geliştirmeye çalıştım.
Yine bu süreç içinde, Kanadalı ve Kanada'ya dünyanın farklı
yerlerinden gelen doktora ve master öğrencileriyle, bazılarını hâlâ
sürdürdüğüm çok iyi dostluklarım oldu. Bazılarıyla beraber ev tuttuk, aynı
makanı paylaştık. Kimlik, benlik, aidiyet ve bu bağlamda ulusallık,
yerellik ve küreselleşme, yurt, mekân vb. konuları üzerine yapılan uzun
tartışmalarla geçti zamanımız. Kimliğin çokboyutluluğu, parçalanmışlığı,
tarihsel ve söylemsel kurulmuşluğu ve iktidarla ilişkiselliği.
Postmodernite, eleştirel kuram, feminizm, oryantalizm. Marksizm,
liberalizm eleştirileri. Tüm bu referanslar tartışmaların ana eksenini
oluşturuyordu. Modernite ve kimlik üzerine yaptığımız bu tartışmalar
günlük yaşamımdan doktora tezime kadar geniş bir yelpaze içinde hayatımın
ayrılmaz parçaları olurken, Türkiye'den sonra Kanada'da giderek yaşamımın
içine giriyordu.
Araf'ı okurken
Elif Şafak'ın yeni romanı
Araf'ı çok büyük bir zevkle okurken,
1984-1995 arası Ottawa ve Boston'da geçirdiğim bu süreç tekrardan
gözlerimde canlandı.
Araf'ın baş karakterlerinden biri
Boğaziçi Üniversitesi'ni bitirdikten sonra Boston'a doktora çalışmaları
için gelen Ömer Özsipahioğlu. 2002 Haziran'ında Boston'a ilk gelişinde,
ismindeki noktaları kaybediyor ve Omar oluyor. Kimliğin, aidiyetin ve
benliğin parçalanma, belirsizleşme ve çoklaşma süreci, noktaların
silinmesiyle netleşiyor. Omar'ın kendisi gibi doktora yapan Faslı ve
Magrep'ten Abed, ve İspanyol ve Madrid'den Piyu'nun evine taşınmasıyla
Amerika'da yaşayan yabancı doktora öğrencileriyle tanışıyoruz. Romanda
Abed önemli bir yer tutarken, Piyu'dan daha fazla önemli olan Alegre var.
Alegre Piyu'yla birlikte yaşıyor. Fakat romanın Ömer'le birlikte ön plana
çıkan, okuyucunun okuma açısına bağlı olarak belki de ana karakteri,
ismini sürekli değiştiren Gail. İsminde noktalar kaybeden Ömer ile sürekli
isim değiştiren Gail,
Araf'ın hem günlük yaşam düzeyindeki
yaşanılanlar üzerine kurduğu, hem de kuramsal düzeyde yaptığı kimlik ve
aidiyet tartışmasının ana kahramanları.
Araf'ı
okurken Elif Şafak'ın o güzel ve yaratıcı anlatım tarzı sizi olayların
içine çekiyor. Hem elinizdeki kitabı size bıraktırmayan bir anlatım
tarzıyla berabersiniz ve hızlı okumak istiyorsunuz hem de Elif Şafak'ın
dilinin yaratıcılığı ve derinliği içinde yavaş okumak, okuduğunuzu bir
kere daha okumak, durmak ve düşünmek istiyorsunuz.
Araf"aynı anda hızlı ama yavaş ol"
eyleminin bir ikilem içermediği duygusunu size veriyor.
Araf'ı
okurken aynı zamanda, Elif Şafak'ın "yabancı" kavramı ekseninde kimlik ve
aidiyetin taşıdığı belirsizlikler, muğlaklık, çelişkiler ve çatışmalar
üzerine yaptığı kuramsal müdahaleleri de okuyorsunuz. Amerika'da yaşayan
yabancılar üzerinden tartışılan "yabancı" kavramı, ki bu kavram Amerikalı
olan Gail'i de içeriyor, Doğu-Batı ekseninde Elif Şafak'ın yaptığı
tartışmanın temelini oluşturuyor. Bu tartışmada aldığı kuramsal
pozisyonunu Elif Şafak bize açık biçimde gösteriyor. Gail'in kedilerinin
isimlerinin Oryantalizm literatürünün önemli makalelerinden olan Stuart
Hall'un "Batı ve geri kalanı"na referansla "Batı" ve "Kalanı" (Öteki)
olması, Ömer'in yine bu literatürün önemli isimlerinden Spiva(c)k' la
"Kan, Beyin ve Aidiyet: Ortadoğu'da milliyetçilik ve entelektüeller"
üzerine doktora tezini yazması, Gail'in Zizek okuması;
bize postmodern, sömürge sonrası
ve yapısalcılık sonrası kuramlar ekseninde bir kimlik ve aidiyet
tartışması sunuyor.
Tarihsellik sorunu
Araf'ı hızlı ama yavaş okumam içinde
giderek artan ciddi bir rahatsızlığım da oldu. Ömer 2002 Haziran ayında
ilk defa Boston'a geliyor. Roman, Boston'da bir barda Abed ile Ömer'in 16
Mart 2004'te geçirdiği beş saatle başlıyor. 11 Eylül günü Dünya Ticaret
Merkezi'ne, Pentagon'a çakılacak, üç bin küsur sivilin ölümüne yol açacak,
dünya politikasında ciddi bir kırılma yaratacak, Afganistan ve Irak'a
karşı savaş kararları aldıracak, terörizme karşı küresel mücadele adına
ciddi sayıda insanı öldürecek uçakların kalktığı kent, Boston. Ve
Boston'da yaşayan ikisi Müslüman yabancılar üzerine gelişen romanda, 345
sayfa içinde tek bir referans bile yok 11 Eylül'e. Acaba yabancı kavramı
üzerinden kimlik ve aidiyet tartışması yapmak mümkün mü, 11 Eylül'e
referans vermeden? Yabancı kavramı ile güvenliğin en köktenci, en
dışlayıcı bir tarzda ilişkilendirildiği 11 Eylül sonrası Amerika'da, hele
Boston'da, bir ilişkiler dizimi, bir kuramsal tartışma, hiç mi hiç 11
Eylül'ü konuşmaz? 11 Eylül sonrası Amerika ve Bush yönetimini
sorunsallaştırmayan bir kimlik ve aidiyet çözümlemesi, kuramsal düzeyde de
çok zayıflamıyor mu? "Kan, Beyin ve Aidiyet: Ortadoğu'da milliyetçilik ve
entelektüeller" üzerine doktora tezi yazan Ömer'in dünyasında 11 Eylül'ün
hiç yeri olmaması, bende, bir okuyucu olarak, hem kuramsal, hem de ahlâki
benlik düzeylerde ciddi bir rahatsızlık yarattı.
bu anlamda, ciddi bir tarihsellik sorunu taşıyor.
Araf'ın oturduğu tarihsel bağlam
2000'li yıllar olduğu sürece, bir Araftan
çok güzel yazılmış, yaratıcı ve önemli bir eserle, diğer tAraftan
da tarihsellik sorunu yaşayan bir romanla karşı karşıya kalıyoruz. Bu
tarihsellik sorunu,
Araf'ın niye beni doktora günlerime
geri götürdüğünü de açıklıyor. Elif Şafak'ın çok beğendiğim bir derinlikte
yaptığı "yabancı, kimlik ve aidiyet" tartışması, kuramsal olarak da,
akademik ve kamusal söylem için de 1980 ortasından başlayarak 1990'lı
yılların ilk bölümünde yapılan bir tartışma. 2000'li yıllar içinde değil.
O zaman tarihsellik sorunu başlıyor.
Araf'ı bitirdiğim zaman, kendi
kendime "keşke Ömer Boston'a ilk olarak 1990 Haziran'ında gelseydi" dedim.
|