ANASAYFA TÜMÜ ROMAN ÖYKÜ DENEME FELSEFE ŞİİR TİYATRO BİYOGRAFİ 14.07.2018


Editörün Notu: Yakup Kadri Ankara romanında, Millı Mücadele'nin bitip Cumhuriyet'in ilanından sonra, modernleşmeyi, çağdaşlaşmayı layıkıyla anlayıp halka anlatacak, halkla bütünleşecek ve Türk milletini muasır milletler seviyesineçıkaracak, hatta onları aşma idealini gerçekleştirecek bir aydın kadronun eksidiğini anlatmaya çalışır. Modernleşme hareketlerinin, kozmopolitleşmeye nasıl yenildiğini, Türkiye'yi çağdaş dünyaya, aydınlık ufuklara taşıyacak kadroların nasıl yozlaştığını, kendilerini şahsı çıkarlarının ve zevklerinin dar çerçevesine nasıl hapsettiklerini ortaya koyar. Bu acı realite karşısında da, muhayyel bir Türkiye'ye ve Ankara'ya sığınmaktan ve ütopik bir aydın tipi meydana getirmekten başka bir çare bulamaz   http://dergipark.gov.tr/

“ANKARA”
YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU Ağustos 2018, Dipnot Kitap Kulübü
(Farklı makalelerden derleme)


.Edebi açıdan “Ankara” Romanı 2.“Ankara” Romanında Kimlik Bunalımı ve Aydınlar 3.İdeolojik açıdan “Ankara” Romanı ve “Kadro” Hareketi 4.Roman Mekanı olarak Başkent Ankara

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara isimli romanı diğer eserlerine göre daha didaktik bir niteliktedir ve söz konusu roman idealist bir düşünce evrenini yansıtmaktadır. 1934 yılında yayımlanan roman, ana figür Selma Hanım ve çevresindekiler ekseninde; yaklaşık yirmi beş yıllık bir süreçte, Ankara’nın önce Millî Mücadele’nin merkezi olması, ardından da Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti oluşu ve Cumhuriyet Dönemi aşamalarını konu edinmektedir. Ankara hem Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli dönüm noktalarını hem de Ankara’nın başkent oluşu sürecini kurgu hâline getirmesi açısından dikkate değer bir özellik taşımaktadır. Yakup Kadri’nin, kitapta, birbirinden bağımsız üç erkek (Nazif Bey, Binbaşı Hakkı Bey ve Neşet Sâbit) ve üç temel mekân anlatımı (Taceddin Mahallesi / Yenişehir / Cebeci) ile birlikte inandığı ve yürekten bağlandığı Atatürk’ün ideolojisini ve inkılaplarını bir roman formunda anlattığı söylenebilir. Roman, Millî Mücadele döneminin ruhunu, Kemalist ideolojisini ve bunları gerçekleştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün kimliğini ve kişiliğini idealize edecek tarzda kaleme alınmış olmasından dolayı önemli bir yere sahiptir. Romanda, gelecekteki mükemmel bir Türkiye için gerçekler ve hayaller, yaşananlar ve yaşanacaklar; kimi zaman gerçekçi, kimi zaman romantik, kimi zaman da ütopik bir bakış açısıyla anlatılmaktadır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanı, başkentin inşasının en canlı anlatımlarından biridir. Romanın Milli Mücadele yıllarında geçen ilk bölümündeki eski Ankara tasvirlerini Tanpınar (2000, 5) “çok sevdiğim ve doğruluğuna hayran olduğum keskin realizm” diyerek anar. Başkent ilanı sonrası dönemde geçen ikinci bölüm ise, Yenişehir’in mimarisini eleştiren ayrıntılı betimlemeleriyle planlama ve kent tarihi yazınında pek çok kez alıntılanmıştır. Yine de bu gerçekçi ve zengin anlatım, Fethi Naci’nin Ankara’yı “Yakup Kadri’nin en kötü romanı” olarak tanımlamasına engel olmamıştır.

“Ankara, alabildiğine zayıf bir roman. Tamamıyla şematik. Bir Atatürkçü’nün, Milli Mücadele yıllarını yüceltmesi; o yıllarda hiçbir çıkar gözetmeksizin yurtları için çalışan kimi subayların ve politikacıların, zaferden sonra, sermaye çevreleriyle ilişkileri ya da arsa spekülasyonu gibi, taahhüt işi gibi işlerle zenginleşmeleri; inkılaba boş vermeleri karşısında üzülmesi… Bu kadarla kalsa iyi. Ama Yakup Kadri, üçüncü bölümde, kendini üzen bu sürecin ekonomik-toplumsal-siyasal nedenlerine eğileceğine hayal ettiği Ankara’yı ve Türkiye’yi anlatmaya koyuluyor.” (Fethi Naci, 2007, 73)

Kurtuluş Savaşını, romanlarında, “Kadrocu” bir aydının bakış açısından da olsa, İstanbul’u, Ankara’sı, cephesi, köyü, insanı ile bir bütün olarak işleyen, irdeleyen tek romancımız Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur. Sodom ve Gomore’de ateşkes yıllarında İstanbul’un daha çok, düşmanla iç içe, kucak kucağa yaşayan işbirlikçi çevrelerinden gerçekçi tablolar verir. Yaban’da Kurtuluş Savaşının köyden, köylülerin gözüyle görünümünü çizer, bir aydının ağzından. Ankara’nın ilk bölümünde askeri, devlet memuru, yerli halkı, tüccarı ile kuruluş halindeki yeni devletin başkenti Ankara’yı anlatır, savaş cephelerinden, ordudan, komutanlardan izlenimler verir. Yakup Kadri, bununla da kalmamış, gerek Ankara’nın son iki bölümde, gerekse daha sonra yazdığı Panorama’larda Kurtuluş Savaşı sonrası günlerinin de eleştirel bir gözle irdelemesini yapmıştır. Bu nedenle Yakup Kadri’nin Kurtuluş Savaşına bakışını yalnızca o dönemi içeren romanlarıyla değil bütünüyle ele almak gerekir (Doğan, 1976: 85).

Ankara romanı Türk siyasi romanın ana kusurlarını taşır, bireysel görüşü ve iç tutarlılığı sağlamak amacıyla karakterler tam olarak gelişmemiştir. Bu nedenle karakterlerin hayatlarındaki değişiklikler inandırıcı olmaktan uzaktır

Yakup Kadri, Türk edebiyatında realist romanın başarılı temsilcileri arasında yer almaktadır. Realist romanda amaç, gündelik yaşamın gerçeklerini önyargısız, bilimsel bir tutumla incelemek ve nesnel bakış açısıyla bir kurgu oluşturmaktır. Bunun için realist roman, güçlü karakterler yaratmak ve gerçekleri bu karakterler aracılığı ile sunmak durumundadır. Yakup Kadri’nin Ankara romanı, üçüncü bölüme gelene kadar dönemin gerçekliklerine ayna tutan bir kompozisyon içermekte, üçüncü bölümde realist roman çizgisinden uzaklaşılarak romantik ve idealist bir anlatım ön plâna geçmektedir. Bu tutum, eserin kurgusunu zayıflatan bir nitelik gösterir.

“Yakup Kadri, gerçekçi roman geleneğine bağlı olmakla birlikte Ankara’da karma bir anlatı tutumu sergilemiştir. Bu romanda, gerçekçi anlatı tutumu yanında aynı zamanda romantik ve idealist bir bakış açısı ile anlatı tutumu belirlenmiş olduğundan, roman kurgusuna ait detaylar didaktik ve idealist bir görünüme bürünmüştür. Örneğin, ana figür konumundaki Selma Hanım roman gerçekliği içerisinde, kimlik ve kişilik gelişimini tamamlayamamış, yazarın düşüncelerine hizmet eden bir konuma indirgenmiştir. Hâl böyle olunca Ankara için romanı güçlendiren kurmaca özelliklerden ziyade didaktik ve felsefi özelliklerin ön plana geçtiği söylenebilir. …” (Yalçın Çelik, 2014: 94)

Romanın bu ilk bölümünde yazar, Yaban romanındaki bakış açısıyla Ankara’yı ve insanlarını ötekileştirici bir dil kullanır. Tasvirler olumsuzdur. Selma Hanım’ın Ankara’ya nüfuz edemediği zamanlardaki algıları çoğunlukla iç mekân tasvirleri ile yapılmıştır. Evinin içerisi (temizliği yapılırken görürüz), avlu, pencereden görünen dar sokak ve kerpiç duvarlar, Selma Hanım’ın bakış açısından verilmekte, bu yolla öteki konumundaki bir İstanbul hanımının Ankara’yı kavrayışı sorgulanmaktadır. Taceddin Mahallesi, Samanpazarı ve civarı eski Ankara’yı temsil eden yerleşim bölgelerinden birisidir. Başkent oluşu ile birlikte Ankara’nın merkezi artık burası olmayacak ve Ankara, Çankaya’ya doğru bir gelişim izleyecektir. Dolayısıyla Selma Hanım’ın eski Ankara’yı bir türlü sevememesi sembolik anlamda Mustafa Kemal öncesi dönemi onaylamadığı anlamına da gelmektedir.

İkinci bölümün ana temasını modernite algısının insanlar üzerindeki etkisi ve insanların bu etkinin getirdiği yeni iktidar ilişkileri arasındaki bocalamaları oluşturmaktadır. Modernleşen ve yenilenen Ankara ve Cumhuriyet insanı kendi kimliğini aramaktadır.

Yenişehir’deki apartman ve evler, Cumhuriyet döneminde bir statü simgesidir ve erken dönem kentleşmeye birer örnek oluşturmaktadırlar. Dikey biçimde üst üste çıkılan yapılar geleneksel yaşamın özgürlüğünü kırarken geleneksel yaşamdan modern yaşama geçişin de simgesi olmuşlardır. Romanda bu örneklerle aslında modernleşmenin getirdiği yabancılaşma ve onun insan üzerindeki olumsuz etkisi anlatılmaktadır. (Yalçın Çelik, 2014: 100-101) Yakup Kadri, belki de ütopyasının suya düşmesinin bir etkisi olarak modernleşen ve gelişen şehre gizli bir alaycı eleştiri de getirir. Bu bölüm, Millî Mücadele ruhunu geride bırakıp, batılılaşma görüntüsü altında bayağılaşan, gülünç duruma düşen, yapılan devrimleri asıl manasından saptırıp kendi anladıkları biçimde uygulayan ve halkın dışında yasayan kişilerin kıyasıya eleştirildiği bir bölümdür. Burada değişen şartlarla birlikte tanınmayacak derecede değişen insanları görüyoruz. (Öztürk, 2007: 29)

Üçüncü bölümde, Selma Hanım’ın üçüncü bir evlilik yaparak Neşet Sabit ile nikâhlanması anlamlıdır.Yakup Kadri, Kemalist ideoloji, inkılap ve yeniliklerin yürütücüsü olarak artık demokratik ve siyasal erk ile kültürel gelişmeleri aracı olarak görmektedir. Önceki bölümde yer alan Binbaşı Hakkı, sembolik olarak askeri güç ve arkasından da içi boş ekonomik gelişme ile birlikte verilmektedir. Selma Hanım’ın Binbaşı Hakkı Bey’den boşanması, kurmaca dünyadan uzaklaşıldığında, askeri güç ve temellendirilmemiş ekonomik erk ile bir şeyin kazanılamayacağı gerçekliğine vurgu yapar.

Yakup Kadri için Kurtuluş Savaşının en son amacı, düşmanın yurttan kovulması değil, Millî kurtuluş prensiplerine dayanan iktisadi kalkınma savaşının geliştirilmesidir. (Doğan, 1976: 19).

2.“Ankara” Romanında Kimlik Bunalımı

Cumhuriyet dönemi köklü bir değişim sürecini beraberinde getirirken bu sürecin sancıları da insanlara farklı şekillerde yansımış, değişime tamamen kapalı olan insan tiplerinin yanında, değişime ayak uydurmaya çalışan ancak başarılı olamayan insan tiplerinin de ortaya çıkışını sağlamıştır. Tam bir kimlik bunalımı içine düşen insanlar oldukları ve olmaları gereken insan tipi arasında bocalamış, adeta kendilerine bir çıkış yolu aramışlardır. İnsanlara bu çıkış yolunu tayin etmeleri konusundaki yardımı ise edebi eserler yapmışlardır. “Ankara” romanı tam da bu noktada değerlendirilmeye uygun bir eserdir. “Milli Mücadeleden sonra Ankara’da meydana gelen gelişmeleri işleyen bu sahadaki ilk eser Ankara’dır.

Yakup Kadri bu romanında Türk aydınının iki yüz yıldır durmadan tekrarladığı hatalara ışık tutarak gelecek tehlikelere karşı onu uyarmaya çalışır. Çünkü iktidarın ve gücün çarpıcı bir büyüsü vardır ve büyü, iradesi güçlü, bilgisi yeterli ve kararlılığı sağlam olmayanları yer bitirir. Yepyeni bir kimlik kazanan Türkiye Cumhuriyeti, insanlara da bu yeni kimliği aşılamaya çalışmış, inkılâplar doğrultusunda çağdaş uygarlıklar seviyesine ulaşmak hedeflenmiştir. Ancak inkılâpların aydınlarca yürütülmesi ve halktan kopuk olunması sorunları da beraberinde getirmiş; halk ve aydınlar arasında uçurum oluşmuştur. Yakup Kadri bu noktada oluşan devlet kimliği ile halk kimliğinin çatışmasından doğan sıkıntılarla beraber hayalindeki Cumhuriyet Türkiye’sinin resmini çizmiştir.

Roman Kahramanları ve İsimleri

Yakup Kadri “Ankara”romanında Cumhuriyet ideolojisini yücelten, vatanını, milletini seven ve bu uğurda hiçbir mücadeleden kaçınmayan roman kahramanlarını öne çıkarmak istemiştir. Oluşturmaya çalıştığı bu ideal tiplerin karşısına zıt karakterler çıkararak veya kendi içinde zıtlığa düşen karakterler koyarak vermek istediği mesajı somutlaştırmıştır. Yakup Kadri’nin vermek istediği mesajı somutlaştırma düşüncesi seçmiş olduğu roman kahramanlarının isimleriyle daha da netleşir.

Roman kahramanları içinde bulundukları halin bir tercümesi olarak yazarca bilinçli bir şekilde seçilen isimlere sahiptirler. • “Neşet Sabit” karakteri romanda değişim yaşamayan iki isimden biridir. “Sabit” ismi “değişmeyen, kanıtlanmış, anlaşılmış” anlamlarına gelmektedir. Aynı şekilde “Neşet” isminin de roman kahramanının karakteriyle birebir örtüşen bir anlamı vardır ki o da: “kaynak olma, çıkma, ileri gelme” anlamındadır. Nitekim Neşet Sabit Cumhuriyet ideolojisini tam olarak benimsemiş, halka inebilmiş bir aydın olarak karşımıza çıkar.

• “Yıldız” karakteri ise Cumhuriyet’in oluşturmaya çalıştığı genç bayan profilini temsil eder. Yıldız Hanım tiyatro, spor gibi faaliyetlerde oldukça başarılıdır ve çalışkandır. O da isminin anlamına paralel olarak gösterdiği başarılarıyla gençlere örnek olan, parlayan ve çevresini aydınlatan bir genç kızdır.

• “Selma” ismi “barış, huzur içinde bulunma” anlamının yanında, “güzel, hoş kadın” anlamına da gelmektedir. Selma Hanım romanda huzuru arayan bir kişilik olarak karşımıza çıkar. Yaptığı üç evliliğin arkasındaki sebep de budur. Nitekim aradığı huzuru Neşet Sabit’le yaptığı üçüncü evliliğinde bulur.

• Selma Hanım’ın ilk eşi Nazif Bey, ruhsal olarak nazik, sakin ve ılımlı bir kişilik çizerken, fiziksel olarak da temiz ve şık giyimli bir insan olarak tasvir edilir. “Nazif” ismi de yine bu özelliklere paralel olarak “temiz, pak, nazik, zarif ve şık giyimli” manalarına gelmektedir. • Binbaşı Hakkı Bey ise romanda Milli Mücadele kahramanı olarak karşımıza çıkar. Ancak Milli Mücadele döneminde düşmana karşı büyük başarı gösteren bu eşsiz kahraman, Cumhuriyet’in ilanıyla beraber batılılaşmaya ayak uydurmaya çalışan ve hemen her gece balolarda, partilerde dans eden; kokular sürünüp, şık giyinerek kadınlara iltifatlar eden salon beyefendisine dönüşür. Yazarın romanda özellikle vurguladığı nokta Hakkı Bey’in bunları yapmakta kendini haklı gördüğüdür. Yani ismine de uygun olarak Hakkı Bey, bu tür davranışları yapma hakkını kendinde bulur, çünkü Milli Mücadele’yi kazanan ve eğlenmeyi hak eden kendisidir. Hakkı Bey kendi emeğinin karşılığı olan payı bu şekilde almaktadır.

Romandaki ana kahramanların karakterleriyle isimlerinin birebir örtüştüğü görülmektedir. “Ankara” romanında görülen çatışmaları, Milli Mücadele yanlıları, mücadeleye katılanlar ile mücadeleye kayıtsız kalanlar arasındaki çatışma ve doğru batılılaşma ile yanlış batılılaşma arasındaki çatışma şeklinde sınıflandırabiliriz. Bu çatışmalar farklı iki insanın arasında yaşanabildiği gibi bazen aynı insan kendi içinde de bu çatışmaya girebilmektedir. Kendi içinde bu çatışmaya giren ve bir kimlik bunalımı yaşayan roman kahramanları (Selma Hanım, Nazif Bey, Hakkı Bey, Murat Bey ve Ailesi, Şeyh Emin, Ömer Efendi ve Ailesi….) yanında sadece Neşet Sabit ve Yıldız Hanım gibi kimlik bunalımı yaşamayan, romanda baştan sona aynı düşünce yapısında olan kişiler vardır. Ankara romanında aydınlar, hem sayı bakımından hem de meslekleri bakımından, çok dar bir kadro tarafından temsil edilmiştir. Romanda aydın vasfını taşıyan kişilerin sayısı, beşi geçmez. Romanda, gazeteci Neşet Sabit Bey dışında, aydınların sağlam bir dünya görüşleri yoktur. Selma Hanım, önce "memleket işlerine karışmak emeli gönlünden hiç geçmemiş" bir ev kadını, sonra Hakkı Bey'in tesiriyle Milli Mücadele'ye ilgi duyan idealist bir insan, ardından Cumhuriyet'in ilk on yılında Yenişehir sosyetesine mensup kozmopolit bir bayan, daha sonra ise, gece gündüz ülkesine hizmet eden bir aydın olarak karşımıza çıkar. Bankacı Ahmet Nazif Bey, Sakarya Savaşı günlerinde, Milli Mücadele'ye olan inancını kaybeder ve bankasıyla birlikte, eşini bile Ankara'da bırakarak Kayseri'ye kaçar. Milli Mücadele'nin efsanevi kahramanı Binbaşı Hakkı Bey, Cumhuriyet'in ilanından sonra, bütün ideallerini kaybedip Avrupalı şirketlerin iş takipçisi ve komisyoncusu haline gelir, yozlaşıp kendini monden hayata kaptırır. Bir arsa spekülasyoncusu haline gelen eski milletvekili Murat Bey'in durumu da, içler acısıdır. Şadece gazeteci-yazar Neşet Sabit, romanın ilk bölümünden sonuna kadar duygu, düşünce ve hayat tarzı konusundaki tutarlılığını muhafaza eder ve bu özellikleriyle romanın tek ideal aydın tipi olarak değerlendirilebilir.

Ankara romanında aydınların Anadolu ve Anadolu insanına bakışları ve halkla ilişkileri de pek olumlu değildir. Romanın üçüncü bölümündeki ütopik Ankara ve Türkiye dışında, özellikle ikinci bölümdeki Ankara'da, aydınlarla, geniş halk kitleleri arasında derin uçurumlar vardır. Hatta birinci bölümdeki Ankara'da bile, aydın-halk ilişkilerinde yer yer problemler yaşanır. Milli Mücadele yıllarındaki Ankara'da bile halk, aydınlara zaman zaman şüphe ve tereddütle bakar. Halk, giyimi, kuşamı, hayat tarzı ve zihniyeti kendisinden epeyce farklı olan aydınlan, "kendinden saymaz." O yılların birleştirici, bütünleştirici atmosferinde bile halk, İstanbul' dan Ankara' ya gelen bazı aydınlara, yabancı manasına gelen "yaban" adını verir.

 

 

3. İdeolojik açıdan “Ankara” Romanı ve “Kadro” Hareketi

Yakup Kadri’nin bu romanda kurmaca gerçekleri iki ideali anlatmak üzere aracı yaptığı söylenebilir: Atatürk ve Ankara. Romanın ana figürü Selma Hanım üç erkekle evlenmiştir. Evliliklerin neden gerçekleştiği ve neden sonuçlandığı kurmacanın gelişimi açısından tam olarak tanımlanamamaktadır. Mekân olarak Ankara görünümleri ile Selma’nın yaşamına giren erkekler ve erkek söylemi bir bütün olarak düşünüldüğünde, merkez figürün aslında ne Selma Hanım ne de erkek kahramanlar olduğu görülür. Merkez figür Atatürk’tür ve Atatürk Ankara’sıdır. Atatürk roman boyunca neredeyse mitleştirilir. Yazar, Selma Hanım’ın yaşamındaki üç erkek tiplemesi ile birlikte ideal bir erkek modeli yaratmak peşindedir. O ideal erkek yukarıda anlatıldığı kadarıyla sadece Mustafa Kemal Atatürk olabilir. Çünkü Atatürk fiziksel özellikleri, kimliği ve kişiliği kadar devrimci ve yenilikçi yapısıyla da büyük bir insandır.

KADRO HAREKETİNE BİR BAKIŞ

Kadro Hareketi, Ocak 1932 yılında yayımlanmaya başlayan ve Türk devriminin ideolojisini sistemleştirmeyi kendine görev edinen bir yayın organı olan Kadro dergisi etrafında şekillenen bir fikir oluşumudur. Dergi üç yıl yayımlanarak 1935 yılında 36. sayısını çıkararak yayım hayatına son vermiştir. Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevki Yazman tarafından çıkarılan kadro dergisi inkılabımızın ideolojisini sistemleştirmeyi kendine şiar edinmiştir. Kadroculara göre sistemleştirilemeyen bir devrim ilerlemesini yapamaz. Bu doğrultuda hareket, Türk Devrimi’nin başarıya ulaşabilmesi için teorisinin yapılması gerektiğine inanmış ve bu alanda özgün çözümlemelerde bulunmuştur.

Şevket Süreyya Aydemir’in 1931 yılında Türk Ocağı’nda verdiği ”İnkılap ve Kadro” adlı konferans hareketin manifestosu niteliğindedir. Bu konferans oldukça etkili olmuş ve konferans sonrası işlenen fikirler, Şevket Süreyya Aydemir’in öncülüğü ve teorisyenliğinde 1932 yılında kadro dergisinin oluşumunu sağlamıştır. Şevket Süreyya Aydemir, bu hareketin yaratıcısı ve mimarıdır. Şevket Süreyya Aydemir’in bu konferansta dile getirdiği, asıl çelişmenin emperyalist ülkeler ile sömürge ülkeler arasında olduğu fikri hareketin oluşumda oldukça etkili olmuştur

Kadro dergisi inkılabımızın ideolojisini sistemleştirmek, sınıfsız bir toplum yaratmak, Türk Devrimi’ni kürsüleştirmek gibi amaçlar edinmiştir.

EZEN-EZİLEN MİLLET

Kadro Hareketi. Türk İnkılabı’nın ideolojisini oluşturmayı önüne bir misyon olarak koymuştur. İdeolojisi olmayan bir devrim, Kadroculara göre soysuzlaşır. Milli Kurtuluş Hareketleri(MKH), emperyalizme karşı yapılmış, dünya üzerindeki ‘teknik’ gelişmenin dağılımıyla ilgili adaletsizliği çözmeyi amaçlayan başkaldırılardır. Modern dönemdeki, 20. Yüzyılın başından itibaren giderek olgunlaşan emperyalizm olgusuna karşı ilk karşı duruş örneği Türk Devrimidir. Kadrocuların önünde sadece bu örnek, Türk Devrimi, olmasına rağmen Milli Kurtuluş Hareketlerinin kanunlarını bulmaya yönelmişlerdir. Milli Kurtuluş Hareketlerine, büyük bir güven duyan Kadrocuları, hareketin bitmesinden sonraki on yıllar haklı çıkarmıştır.(1)

Kadrocular asıl çelişmenin o koşullarda, sınıf çatışması değil, emperyalist ülkeler ile sömürge ve yarı sömürge ülkeler arasındaki çelişme olduğunu savunmuşlardır. Dünyada her şeyden önce ezen ve ezilen ülke çelişmesinin kaldırılması gerektiği ve asıl kurutuluşun böyle gerçekleşeceği fikri hakimdir. Kadrocular, kapitalizmin sömürgeleştirme çabalarına kurtuluş yolu aramışlardır. İçeride devletçiliği ve anti feodal mücadeleyi, dışarıda ise antiemperyalist mücadeleyi savunmuşlardır. Kadro hareketi, birçok defa sınıfları yok saymakla suçlanmıştır ancak hareket, sınıfları yok saymaktan çok sınıf çatışmalarının emperyalizmin yarattığı sömürü düzenini yıkmada yeterli olamayacağını savunmuştur. Kadroculara göre emperyalist düzeni yıkacak olan sınıf çatışması değil ulusal kurtuluş hareketleridir. İMTİYAZSIZ, SINIFSIZ, KAYNAŞMIŞ BİR MİLLET

Kadro Hareketi, MKH’nin amaçlarını, ülkelerarası sömürü ve bağımlılık ilişkisini bitirmek, ezilen ülkedeki ortaçağ ilişkilerini tasfiye ederek bir millet yaratmak ve yaratılan yeni milleti, Avrupalı tarzda sınıf çatışmalarını en yoğun bir biçimde yaşayan bir millet olarak değil, “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir millet” olarak yaratmak şeklinde ifade eder.

Avrupa’daki modern milletlerde, “kan, dil, kültür ve hatta iktisat alanında görülen birlik manzarasına rağmen”(2) toplum içinde iş ve menfaat birliği yerine sınıflar arasında menfaat çatışmasına dayalı çelişmeli bir yapı oluşmuştur. Bu bakımdan, Kadrocular Avrupalı tarzda millet olmayı eleştirir ve reddeder. “İdeal millet” yapısı(3) kendi içinde çelişme, çatışma ve sosyal kavgalara hayat hakkı vermeyen milli bir toplumdur.

Kadroculara göre, Türk milleti içinde sınıf farklılıkları ve bunlardan kaynaklı menfaat çatışmaları nüve halinde mevcuttur. Ancak modern anlamda sınıflar yeteri kadar olgunlaşmadığı için bu farklılıklar ciddi çatışmalara dönüşmemektedir. Bu sınıf farklılıkları giderilerek “iş ve menfaat” birliği sağlanmalıdır, aksi durumda Türk Milleti “tarihi vazifesini”(4) gerçekleştiremeyip Avrupalı milletlerin kaderini yaşayacaktır. Sınıf çatışmalarının önlenmesinde ve gerçek anlamda bir millet olabilmekte Kadrocuların önerdiği yol ise planlı ekonomi ve devletçiliktir. Planlı ekonomi ve devletçiliğin temel amaçları, ülkedeki tekniği geliştirmek, bunu yaparken de sınıf çelişmelerinin oluşmasını önlemektir.(5) Kadrocular, MKH’nin devlet anlayışını farklı bir yere koymuşlardır. MKH’nin devlet anlayışının, Fransız devriminin burjuva demokratik devletinden, liberal devlet anlayışından, birinci dünya savaşı sonrası yükselen totaliter devlet anlayışından alacağı bir şey yoktur.(6) Türk devrimi, MKH’nin ilk örneği ve öncüsüdür. Bu bakımdan yeni devlet modelini, Türk devriminin kendisi yaratacaktır.(7) Devletçilik, tekelcilik veya belli bir zümrenin menfaati için devletin teşebbüsleri kendi kontrolüne alması değildir. Devletçilik, halk yararına ve sosyal fayda için bir düzendir.(8)

Kadro hareketi varlığı sürdürdüğü süre boyunca Türk inkılabının ideolojisini sistemleştirmeyi kendine amaç edinmiştir. Kadro hareketinin bir şekle sokulmasından çok neyi amaçladığı ve gerçekte ne olduğu önemlidir. Aynı zamanda hareket emperyalizmin ve kapitalizmin dünyada yarattığı eşitsizliğe ve sömürüye karşı bir tepkidir. Kadro hareketi Türk devriminin etkisiyle dünyadaki esas çelişmeyi emperyalist ülkeler ile sömürge ülkeler arasında olduğu şeklinde okumuştur. Kadrocuların Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerini görmüş ve emperyalizme ilk tokadı atan bir milletin aydınları olarak dünyadaki çelişmeyi ezen-ezilen milletler olarak okuması gayet doğaldır. Kadro hareketi bazı meselelerde bilimsel olarak eksik olmakla eleştirilmekle birlikte ilerici ve antiemperyalisttir.

DİPNOTLAR

(1) Çin, Kore, Vietnam, Kamboçya, Laos, Küba, Nikaragua ve Afrika Devrimleri örnek olarak verilebilir.
(2) Şevket Süreyya Aydemir, İnkılap ve Kadro, Remzi Kitabevi, Dördüncü Basım 1990, s.155 (3) Şevket Süreyya Aydemir, a.g.e., s.157
(4) Şevket Süreyya Aydemir, a.g.e., s.157
(5) Şevket Süreyya Aydemir, a.g.e., s.176
(6) Şevket Süreyya Aydemir, a.g.e., s.175
(7) Şevket Süreyya Aydemir, a.g.e., s.176
(8) Şevket Süreyya Aydemir, a.g.e., s.181

Kadroculara göre Türk Devrimi, kapitalizme ve emperyalizme karşı bir mücadele idi ve ekonomik Kurtuluş için dünya çapında yürütülen mücadelenin bir parçasi idi. Halkın ileri kısmını temsil eden bir grubun, yani aydın bir kadronun topluma önderlik edeceğine inanıyorlardı; bunlar, toplum meselelerini anlayan ve onların hal çarelerini bilen kimselerdi. Bu Kadro, günün meselelerini anlamayan ama yumusak başlı ve önderlerin ardından gitmeye hazır olan halk kitlelerine kılavuzluk etmekle görevliydi. Kadrocular, Türkiye’de sınıf mücadelesi ve birikmis sermaye bulunmadığını kabul ediyorlardı. Bunun için de devletin sınıf mücadelesinden kaçınarak sermaye biriktirebileceğini ileri sürüyorlardı. Kadrocuların fikrince yeni bir ekonomik devlet tipi meydana gelmişti. Bu devlet tipi, ileri sosyal sınıfların bütün toplum hesabına ekonomik değerleri biriktirmesini sağlayacak ve bütün ekonomik faaliyetleri sistematik bir şekilde planlayacak ve yürütecekti.

4. Roman Mekanı olarak Başkent Ankara

Şehirler, çoğunlukla insanların kaderini belirleyen mekânlardır. İnsanlar, kendi yazgılarını çizmek amacıyla şehirlere göç eder ve şehirler için savaşır. Şehirlerle kişiler arasında tarif edilmez bir bağ vardır. Her birey tarafından farklı biçimde geliştirilen kişisel ve öznel kent algısı geçmişin getirdikleriyle de şekillenir. Diğer bir deyişle kent, kendi tarihi üzerinden beraberinde getirdiği değerlerle şekillenir ve içinde yaşayanları etkilerken, sakinleri de kentle olan mazileri ve yaşanmışlıkları üzerinden onunla etkileşir. Böylece, her bir birey için biricik ve özel bir ilişki meydana gelir. Bu ilişkide bireyin algı düzeyi ve eğitim seviyesi de belirleyicidir. (Altun, 2013: 24)

Şehirler, insanın yazgısının belirlendiği mekânlar olarak tarih boyunca sanat eserlerine konu edilmişlerdir. Nermi Uygur, “kent nedir?” sorusu ile “insan nedir?” sorusunun ayrılmazca birbirine yapışık sorular olduğunu vurgular ve insanın kenti sorgulamakla kendisini, özyazgısını sorgulamış olduğunu ekler. Bu bağlamda kent, “insan olmanın bir evresidir.” (Uygur, 1996: 149)

Dünya Savaşı yıllarında Orta Anadolu’yu dolaşan ve Ankara’ya da uğrayan Ahmet Haşim, şehre hiç hayranlık duymaz. Fakat 1929’da yeniden gördüğü şehir, onun için “irade”nin bir ifadesi haline gelir. Şehirleri güzel kılan manalarıdır ve bu şehir de güzel olmaktan ziyade, ümit ve kuvvet verici bir timsaldir.

Bir şehrin kimliğini orada yaşayanların kültürel birikimi, sosyal ve dinî yaşam değerleri, tarihsel geçmişleri ortaya çıkarır.

Bilhassa 1920’den sonra Anadolu bir coğrafi bölge olmaktan öteye geçer, çok farklı ve çok yönlü bir mana ifade eder. Ankara’nın başkent olarak seçilmesi her şeyden önce ideolojik bir tercihtir. Bu şehir, sadece bir toprak parçası değil, bir ideal olarak ele alınır. Temizliğin, samimiyetin ve bozulmamışlığın sembolüdür. (Yalçın, 2002: 160)

“Millî Mücadele ve inkılâplar dönemini içine alan 1920-1955 yılları arasındaki zaman diliminde Ankara, yeni kurulan Cumhuriyet’in hem siyasî hem de sosyal hayatta yaşadığı dönüşümün en iyi gözlemlenebildiği bir şehir özelliğine sahiptir. Cumhuriyet ideolojisinin temsilî mekânı olarak modern bir biçimde inşa edilmeye çalışılan şehrin kentsel gelişimi ve değişimi, Atatürk’ün çağdaşlaşma prensibi etrafında şekillendirilir.

Ankara, söz konusu dönüşümün simgesel mekânı olma özelliğini, başkent olarak kabul edilmesiyle başlayan süreçte kazanır. Başka bir deyişle, Ankara’nın “başkentleşmesi” modernleşme projesinin soyut düzlemden somut olana, ideallerden uygulamaya, tasarımdan şehirleşme ve bayındırlık faaliyetlerine geçişinin ilk adımını oluşturmuştur. Şehirleşmenin ve kentsel dönüşümün farklı örnekleri bulunmakla birlikte Ankara, kendine özgü dinamikleri ve sorunsalları olan bir şehir olarak incelenmeye değerdir. Millî Mücadele’yi ele almakla başlayan romanlar; Ankara’nın başkent oluşu, Cumhuriyet’in ilânı, birbirini izleyen inkılâplar, toplumsal yaşamın değişimi, Cumhuriyet değerlerine uygun yeni insan tipleri ile döneme ayna tutmayı sürdürür. Bu anlamda Türk toplumunun o dönemdeki siyasi-sosyal yaşamını romanlardan takip etmek mümkündür.” (Sevinç, 2009: 2019)

Mustafa Kemal’in Millî Mücadele’nin merkezi ve yeni kurulacak devletin başkenti olarak Ankara’yı tercih etmesi Anadolu ve Ankara’nın cazibe merkezi olmasını ve bu şehrin kısa süre içinde Atatürk devrimlerine bağlı olarak modern bir yaşam kentine dönüşmesini sağlamıştır. Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek; Aka Gündüz’ün Dikmen Yıldızı, Tank-Tango, Bir Şoförün Gizli Defteri; Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara; Peyami Safa’nın Biz İnsanlar; Şükûfe Nihal’in Yalnız Dönüyorum ve Esat Mahmut Karakurt’un Ankara Ekspresi romanları Ankara’nın Millî Mücadele’nin merkezi olması yönüyle yüceltildiği ve söz konusu Mücadele’nin kutsal mekânı olarak ele alındığı romanlardan bazılarıdır. Özellikle Aka Gündüz’ün romanlarında, Ankara’nın sosyal, siyasî ve kültürel boyutuyla koşulsuz şartsız yüceltildiği, şehre neredeyse hiçbir eleştiri getirilmediği görülmektedir.

Ankara’nın Tarihi

Ankara ve çevresinde yapılan arkeolojik kazılarda Yontmataş devrine ait araç- gereçlerin bulunması, kentin geçmişinin yazılı tarihten çok öncelere uzandığını gösterir. Ankara’nın topoğrafya koşulları yerleşime ve korunmaya çok elverişli olduğu için (ortasından Ankara çayı geçen bir ova, Bent Deresi, İncesu ve Çubuk suyu ve etrafı dağlarla çevrili) eski çağlardan beri kent hep aynı yerde kurulmuştur. Hititler (Ankuva) , Frigler (Ankyra), Lidyalılar, Galatlar, Helenistik dönem, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Anadolu Beylikleri, Osmanlı (Engürü). Şehrin ismi de tarihte çok az değişmiştir.

Ankara 17. ve 18. yy larda çevresindeki ovalarda iyi cins tahıl ve meyve, otlaklarında iyi cins hayvan ve özellikle tiftik keçisi beslenen, yerel sanayisini gelişmiş, tiftik yününden dokumaların İstanbul ve İzmir üzerinden Mısır’a ve Avrupaya satıldığı bir şehir haline gelmiştir. 19. yy. başında Avrupa’da sanayileşme ile el dokuması tiftik ticareti gerilemeye başlamış, sıtma salgını ve yangınlarla Ankara ciddi bir küçülme ile kasabaya dönüşmüştür.

Faydalanılan Kaynaklar:

1.Bir (Kentsel) Ütopya olarak Ankara Romanı, Yener Baş, Yener BAŞ, METU JFA 2015/2
2.Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara Romanı Bağlamında Kemalist İdeoloji ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Bir Başkent İnşası, S. Dilek YALÇIN ÇELİK Prof. Dr. Ankara Araştırmaları Dergisi 2014;
3.Kadro Hareketi ve Kadrocular, Fatih Demirci, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 15 , Ağustos 2006
4.Kadro ve Kadrocular, Kurtuluş Kayalı, Tarih Haber, 14.02.2015, http://www.tarihhaber.net/kadro-ve-kadrocular-uzerine
5.Milli Mücadele Sahnesi Olarak Ankara’nın Türk Romanına Yansıması, Doç. Dr. Nurullah Ulutaş – Emine Ulu , The Journal Of Academic Social Science Studies, Sayı 35 , 15 Temmuz 2015
6.“Ankara” Romanında Kimlik Bunalımı, Fatma Bilgen Yumuşak, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 7(1): 639-652, 18 Mart 2016
7.Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara Romanında Aydınlar Yrd. Doç. Dr. Rıza BAGCI, Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Dergisi Yıl: 2008, Sayı: 19, 301-316
8.Türkiye için Modern ve Planlı bir Başkent Kurmak: Ankara 1920-1950, Doç.Dr. Ali Cengizkan, Goethe-Institut Ankara 2010
9.www. ankarakalesi.com