Altın Defter

Doris Lessing


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Doris Lessing ile ilgili bağlantılar  -  http://www.nytimes.com/books/99/01/10/specials/lessing.html?_r=1&oref=slogin

Altın Defter - Lessing'in 'Kaya Hammalları"
Eren Arcan 

2007 yılı Nobel  edebiyat ödülünü alan Doris Lessing’e verilen bu ödülün, İsveç Bilim Akademisi’nden yapılan açıklamasında,   Lessing’den "Parçalanmış bir uygarlığı şüphecilik, tutku ve hayal gücüyle ele alan, kadın hareketini destansı bir dille anlatan yazar" olarak sözedilmektedir.

Doris Lessing 1919 yılında İran’da bir İngiliz ana-babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.  Daha sonra ailesi ile birlikte Rodezya’ya göçmüş,  ondört yaşında kendisine verilen eğitimi yetersiz bularak okulu bırakmış, yirmisinde evlenerek iki çocuk doğurmuş, 1943’te boşanmış ve komünist partiye katılmıştır.   Daha sonra Alman aktivist Gottfried Lessing ile evlenmiş bir yıl sonra ondan da boşanarak Londra^ya yerleşmiştir.  Lessing’in, hayatının belirli dönemlerini farklı bölgelerde yaşamasından kaynaklanan çok kültürlü duruşu, onun doğu ile batı arasında doğal bir  elçi olmasına sebep olmuştur.  

Lessing’in başyapıtı olarak kabul edilen kitabı “Altın Defter”, artık eser veremediği için tıkanan ve çocuğunu tek başına yetiştiren bir anne, yazar, aşık, dost, aktif politikacı kimliklerinin baskısı altında  ruhsal çöküntünün eşiğine gelen bir yazar olan Anna  Wulf’un kendi içindeki bölünmeyi, dört ayrı renkteki deftere yansıtmasını ele alır.  Her defter yazarın kişiliğinin bir bölümüne odaklanır.  Sarı Defterde Anna’nın kendi üzerine yazdığı bir romanı, siyah defterde Afrika deneyimleri, kırmızı defterde politik duruşu, mavi defterde ise gündelik olaylar yer alır.    Komünizmin hayal kırıklıkları, kadın erkek ilişkilerindeki sorunlar, cinsel sıkıntılar, yazın hayatı ile ilgili  kaygılar nedeniyle ruhsal  çöküntünün sınırına dayanmış  olan yazarın, kendini çözümleme aşaması,  Jung öğretisiyle desteklenen rüyalar, arketipler, psikoanaliz seansları, aydınlar arasında yapılan sıkı tartışmalar içinde  ele alınır. Anna’yı çılgınlığın eşiğine getiren bu çalkantılı çöküntünün ruhsal çözümlemesi  beşinci defter olan Altın Defter ile gelecektir.

Lessing  1962 yılı yayımlanan bu kitabında zamanına göre çok avant garde olan bir yazım biçimi yaratmış, Yazar Anna Wulf’un anılarını, duygu ve düşüncelerini,  dökümanlarını, kestiği gazete küpürlerini, senaryolarını, rüyalarını, kısa hikayelerini, hatta roman içinde roman olan iki novellayı, büyük bir ustalıkla, gevşek bir kolaj şeklinde toplayarak bir başyapıt haline getirmiştir.

Feminizm :  Lessing,  kadın hareketini, kadının özgürleştirilmesi konularını sıklıkla ele almasına rağmen feminist bir yazar olarak görülmemesi gerektiğini söyler.  Eserlerinde kadınların halâ ikinci sınıf vatandaşlar olarak görülmesine karşı çıkan Lessing, Altın Defter’de kadınların saldırganlık, kötülük, nefret duygularını tanımlamaya  çalıştığını, kadınların uzun süreler boyunca köle olarak yaşadıkları için korkak olduklarını, “sevdiiği adamla beraberken düşündüklerini, hissettiklerini ve yaşadıklarını savunmaya hazır kadın sayısının halâ küçük” olduğunu, kendisinin bütün bunları yazıya döktüğünü ama aynı zamanda da kadın aktivistlerinin “cırlak” seslerini ve edepsizce davranışlarını onaylamadığını söyler.   

Anna, kendi kendini çözümlemek için bir alt benlik olarak yarattığı, aklını bir yana koyarak bir düş dünyasında yaşamak isteyen romantik Ella tiplemesinde  erkek egemen bir topluma boyun eğmiş bir kadını simgelemektedir.  Anna, Ella’yı yazarken kendisinin de sosyal normlara  uymak, bir erkeğin  kanatları altına saklanmak isteyen bir kişiliği olduğunu ürkerek sezince sarı deftere yazmaktan vazgeçer.  Kitabın sonunda çılgınlığın eşiğine gelince özgür bir kadın olarak yaşamına devam edebilmek için sevdiği erkek ile olan ilişkisine son vermesi gerektiğini anlar.   Diğer bir “özgür kadın” olarak tanımlanan Molly ise evliliğin güvenli kanatları altına sığınacaktır.

Komünizm : Lessing, Marksizmin resmi dinler dışında bir dünya görüşüne ve etiğine ulaşma şekli olarak düşünülebileceğini ama öteki dinlerde olduğu gibi o da zaman içinde kendi içinde bölünmelere, alt bölünmelere ayrılarak etkisizleştiğini söyler.   

İkinci Dünya Savaşını takip eden soğuk savaş yıllarında, Amerika’da Mc Carthy döneminde sol eğilimli aydınların büyük baskı altında kalması ve Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliğinin yayılmacı politikalarla Orta Avrupa ülkelerinin Sovyet topraklarına katması ve yine Stalin rejiminin Rus halkı üzerinde kurduğu akıl almaz eziyet ve baskılar,  komünizm ütopyasının  sorgulanmaya başlamasına neden olmuştu.  Daha iyi, insancıl, sevecen bir dünya düşleyen sosyalistler giderek yalnızlaşıyorlardı.  Altın Defter’in politik bölümü olan Kırmızı defterde  hem Anna ve çevresinde, hem de Amerika’dan Avrupa’ya kaçan aydınlarda, onca bel bağlanan komünizmin hataları karşısında yaşanan düş kırıklıkları işlenmektedir. 

Ayrıca, Marksizmin “Sanat toplum içindir” görüşü ile hemfikir olmayan Lessing, yazının öznel olması gerektiğini “baraj yapımı  ile ilgili bir kitap yazarken insanların duygularını hesaba katmamanın imkânsız olduğunu söyler.  insanın kendisi hakkında yazarken başkaları hakkında da yazdığını,  sorunların, acıların, zevklerin, duyguların ve hatta fikirlerin ortak olduğunu söyler.

Eğitim : Ondört yaşında okulu bırakan Lessing,  fikir aşılama sistemi dışına çıkamayan öğretim sisteminin geliştirilemediğini, bireylerin okullarda zamanın önyargılarıyla kalıplandırılıp, yoğrulduklarını söyler.  Öğrencilerin kendi eğitim yollarını aramaya teşvik edilmesi gerektiği fikrini savunur.  

Sufizm : Lessing en politik dönemlerinde bile  mistisizme (dine değil)  eğilimli olduğunu, Altın Kitap’ın onun bu mistik yolculuğunun başlangıcı olduğunu, mistisizm  öğretisini  İdris Şah’tan aldığını söyler.   

Sufizmin temel kavramlarından biri, aracı olmadan kulun Tanrıya ulaşabilme düşüncesidir.  İçsel deneyim özeldir, üzerinde tartışma yapılamaz. Altın Defter’de iç ve dış baskılar nedeniyle dört defterin sonu gelir, Artık geçerliliklerini yitirdikleri için Anna hepsinin sonuna bir siyah çizgi çeker ve bu bunalım karabasanından bir mistik aydınlanma transı ile çıkar.  Bütün bu kaostan yeni bir defter olan Altın Defterle,  bir saflığa, duruluğa, aydınlığa varır.  

Mistik bir Oyun : Altın Defter’de Anna Wulf’un küçüklükten beri oynadığı bir  “Oyun” vardır. Bu oyunda Anna, özellikle sıkıldığında,  bedeninden sıyrıldığını düşler, Bulunduğu yerdeki en küçük parçalardan başlayarak, odayı, evi, şehri, ülkeyi, kıtaları içine alarak ama aynı zamanda ilk düşlediği odasındaki küçük parçaların da perspektifini taşıyarak uzaya çıkar  ve oradan bir ışık topu olarak görünen dünyayı seyreder.   Çocukken Afrikanın uçsuz bucaksız alanlarında oynadığı bu oyun ona micro ile makroyu bir arada düşünebilme yetisini kazandırmış, bu yeti de ileri dönemlerde yazdığı uzay romanlarında edebi yansımasını bulmuştur.  Lessing,  ayrıca ruhsal iç mekanlar ile sınırısız evrenin birbirinin yansıması olduğunu, içsel ve dışsal bütünlüğün birbiri ile bağlantılı olduğunu söyler.  Evrenin sonsuzluğunu kavrayış biçimi ise onun sufizm inancında yerini  bulmuştur.

Lessing insanoğlunun savaşlar, doğal afetler, nükleer tehditler, ve hatta yeniden girilebilecek bir buz-devri gibi  gerilimli dönemlerden sonra hem biyolojik hem de ruhsal olarak  evrildiğine inanır. Lessing’e göre insanlık tarihinde gelişme, belli aralıklarla doğan inanç haraketleri ile gerçekleşir.  Bütün dünya adına bir “inanç kuyusu” dolar.  Yirminci yüzyıldaki komünizm hareketi gibi bir hayal gerçekleşir ve insanlık ileriye doğru bir itilim ile bir silkinme gerçekleştirir.  Ancak daha sonra zulüm ve çirkinliklerle bu kuyu kurur ama sonra yavaş yavaş yeniden dolmaya başlar.  Ve insanlık yine ileriye doğru zahmetli bir silkinme hareketi yapar.  Lessing İnsanlığın, geri kaymalar, duraksamalar olsa da, ileriye doğru hareket ettiğine inanır.  Çünkü iyiliği, sevecenliği, adaleti  düşleyebilen insan düşünü gerçekleştirme iradesini gösterecektir.    

Sisyphus Efsanesi :  Ünlü Yunan efsanesinde, tanrıların laneti yüzünden Sisyphus büyük bir kayayı dağın eteklerinden alıp dağın tepesine taşır.  Doruğa vardığı anda kaya yeniden dağın eteklerine yuvarlanır.  Sisyphus  taşı, sonsuz bir döngü içinde, yeniden dağın tepesine iter.  Lessing’e göre, insanlığı ileriye taşıyacak zorlu yolculukta   “kaya hamalları” dediği inançlı insanlara çok iş düşmektedir.  Onlar insanlığın ağır işçileridir.    “Kaya hamalları,” adı “gerçek” olan büyük bir kayayı “Aptallık dağının tepesine itmek için bütün enerjilerini, yeteneklerini, yaşamlarını harcarlar.  Ama ...”bir iki metre yukarı çıktıklarında bir savaş patlar veya yanlış tipte bir devrim olur ve kaya aşağıya yuvarlanır – ama dağın eteklerine değil.  Her seferinde başladığı yerden birkaç santim yukarıda durmayı başarır.  Böylece bu bir grup insan omuzlarını tekrar kayaya dayayıp onu yukarı itmeye başlarlar.  Bu arada dağın tepesinde birkaç büyük adam durmaktadır.  Bazen aşağıya bakar, başlarını sallar ve “Güzel.” derler, “kaya hamalları hala iş başında.  Bu arada bizler, uzayın doğasını düşünebiliriz veya dünya birbirinden nefret etmeyen , korkmayan, cinayet istemeyen insanlarla dolu olsaydı neye benzerdi onu hayal edebiliriz.” (AD s 2/273)

Anna sevgilisi Saul’a her ikisinin de birer “kaya hammalı” olduğunu söyler.  İkisi de insanlık adına alçakgönüllülükle kayayı dağın tepesine itecektir.  Yaşlanmanın getirdiği uzlaşma için fedakarlık etme süreci içinde  ve verdikleri mücadeleler sonucunda  kendileriyle uzlaşıp barışacaklar, dinginlik, bilgelik ve olgunluk düzeyine erişeceklerdir. 

http://www.opendemocracy.net
http://www.nytimes.com/
 

12.12.2007
İzmir


Bahar Vardarlı
Altın Defter okunması gereken bir kitap, yaşam rehberi ve özgürlüğün el kitabı bence. Lessing bir roman kurgusu içinde kendi öz yaşamını, deneyimlerini ve sonunda kişisel evrimini okura sunmuş. Her akıllı insanın takip edeceği bu süreci hiç sıkmadan, hikaye hikaye içinde anlatıyor. Bir edebiyat şaheseri olmasa da kitap özü itibariyle çok aydınlatıcı, insan olmanın rehberi.

Başkaldıran karakterlerin yazarı
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6873
2007 Nobel Edebiyat Ödülü Doris Lessing'in. Lessing çok sayıda romanı ve kısa hikâyesinde, daha çok 20. yüzyılın toplumsal ve siyasi karmaşasına yakalanmış bireylerin yaşamlarını ele alıyor 19/10/2007 (225 defa okundu)

Z. HEYZEN ATEŞ (Arşivi)

2007 yılı Nobel Edebiyat ödülü İngiliz yazar Doris Lessing'e verildi. Doris Lessing 1919 yılında Doris May Tayler olarak İran'da doğar. Birinci Dünya Savaşı'nda bacağını kaybedip hastaneye yatırıldığında kendisine bakan İngiliz hemşireye âşık olarak evlenen İngiliz bir babanın kızı olan Doris'in çocukluğu ve gençliği çeşitli Afrika ülkelerinde geçer. 1925 yılında mısır yetiştirerek zengin olma hayalleri kuran aile, Güney Rodezya'ya taşınır. Ne var ki bu hareket felaketle sonuçlanacak, Tayler ailesi her şeyini kaybedecektir.
Yakın zamanda "zorlu geçen çocukluklar büyük yazarlar yaratıyor gibi görünüyor" yorumunda bulunan yazarın eserlerinde bu dönemin izlerine rastlamak mümkündür. Afrika'dan çıkan pek çok kadın yazar gibi Lessing de düzgün bir eğitim almaz. Annesinin, kızının iyi yetiştirilmesi takıntısına rağmen yollandığı okuldaki rahibelerin cehennem öykülerinden korkan Doris, on üç yaşında okulu bırakır. Çok erken yaşlardan itibaren zorlu hayat koşullarına uyum sağlamayı öğrenen yazarın kendi tabiriyle "zevk ve işkence karışımı" ergenlik dönemi on beş yaşında hemşirelik yapmak üzere ailesinin yanından ayrılmasıyla noktalanır.
Gençken özellikle Dickens, Scott, Stevenson, Kipling, D. H. Lawrence, Stendhal, Tolstoy ve Dostoyevski okumaktan hoşlanan ve hemşirelik yaptığı dönemde komünist edebiyatla tanışan yazar bu dönemde iki hikâyesini Güney Afrika'da yayımlanan bir dergiye satmayı başarır. Ancak 1930'larda kadının yeri hâlâ erkeğin yanı olduğundan ve toplum, genç kızları evlenip çocuk yapmaya yönlendirdiğinden Doris de çağın gereklerine uygun biçimde yirmisine gelmeden ilk evliliğini yapar ve iki çocuğu olur. Bu evlilik tahmin edilebileceği üzere yürümez; kendisini içten içe çürüten bir kimliğin içine hapsolduğunu düşünen yazar kişiliğini korumak adına kocasını ve çocuklarını terk eder.
İkinci evlilik, boşanmanın hemen ardından gelir. Sosyalist bir kitap kulübünde tanıştığı Gottfried Lessing'e âşık olan yazarın ne yazık ki bu evliliği de yürümez. (Doğu Almanya büyükelçisi olarak Uganda'da görev yapan Gottfried Lessing 1979'da İdi Amin'e karşı çıkan ayaklanmada öldürülecektir.) Boşanmış olmalarına karşın ikinci kocasının soyadını kullanmayı sürdüren Lessing, ilk romanını 1949'da yazar. Bu dönemde yazdığı öykü, makale ve yazılarda komünizmin etkisi net olarak görülmektedir.
Lessing'in yapıtları hayatından izler taşır ve özellikle ilk eserleri Afrika deneyimlerini anlatırlar. Çocukluk anıları, politik düşünceleri, bir İngiliz ve bir beyaz olarak Güney Afrika'da yaşadığı kültür karmaşası ve eşitsizliğe karşı hissettiği isyankârlık, erken dönem romanlarının beslendikleri atardamarlardır. Bu listeye ilk patronunun damadıyla yaşadığı yasak ilişki, erotizm ve çöl de eklenebilir. Genelin iyiliğine karşı bireyin özgürlüğünün konulmasını sık sık masaya yatıran ve beyazların siyahları bastırmak için yaptıkları acımasızlıkların bireysel örnekler değil, bütün bir toplumun suçu olduğunu tekrarlayan yazarın bu açıksözlülüğünden hoşlanmayan Güney Afrika ve Rodezya hükümetleri 1956'da onun ülkelerine girmesini yasaklar.

'Altın Defter'le gelen ün
İlerleyen yıllarda Lessing, 19. yüzyıl romanında etik ve estetik olarak beğendiği öğeleri 20. yüzyıl romanına taşımayı dener. 1951-59 yılları arasında yazdığı ve kendisini dünya çapında üne kavuşturan Altın Defter bunun en güzel örneklerindendir. Aynı Lessing gibi kimliğini bulmaya ve korumaya çalışan Anna Wulf'un hikâyesi kimi eleştirmenler tarafından "erkek diliyle yazılmış kadın öfkesi olarak tanımlansa da" çağın ikiyüzlülüğüne ayna tutan bir yapıt olarak edebiyat tarihindeki yerini alır. Lessing sadece tek bir eleştirmenin 'hayır, Wulf erkek gibi bir kadın değil, erkeklerin sahip olduğu özgürlüğü yaşamaya çalışan bir kadın' diyerek romanın aslında 'ne'den bahsettiğini anladığını söyleyecektir ilerleyen yıllarda.
80'ler ve 90'lar nisbeten daha sakindir. (En azından kimse onu 'persona non grata' ilan etmez.) 1985'te yazdığı Terorist'te komünist dönemindeki eserlerindekine benzer dokular yakalamak mümkün olsa da bu kitabı kediler üzerine yazdığı ve kısa sürede best seller listelerine giren kitaplar izlediği için dönüşün ideolojik olduğunu söylemek mümkün değildir. Yine 80'leride Jane Somers mahlasıyla iki kitap yayımlayan yazar 90'ları kendi otobiyografisiyle tamamlar.
1996'da yazdığı ilk roman olan Gene Aşka yayımlanır. Kitabın kendisi kadar yazarın bu kitabın tanıtımı için düzenlenen hiçbir aktiviteye katılmaması da dikkat çeker. Bir söyleşide şöyle diyecektir Lessing: "Onlara (yayıncılara) yıllarca kitap tanıtımlarına katılacağıma evde oturup yeni bir kitap yazmamın daha hayırlı olacağını söyledim ama dinletemedim. Bu sefer baştan kesip attım, kimse beni evden çıkartamaz diyerek son noktayı koydum." Lessing, Nobel edebiyat ödülü adayı olan yazarlar arasında da ilk kez 1996 yılında anılır.
1997'de yazarın otobiyografisinin büyük bir sabırsızlıkla beklenen ikinci bölümü hazırdır artık. Kitap, National Book Critics Circle Ödülü'ne aday olsa da Lessing'in şansı yine yaver gitmez ve ödül bu sefer de James Tobin'e verilir. Ama 1999'da işler yoluna girer ve Katalunia Edebiyat Ödülü'ne layık bulunur. Bunu İngiltere'de Companion of Honor ilan edilmesi ve 2001'de aldığı Prince of Asturias ödülü izler. (Lessing'in İspanya'da neden bu kadar çok tutulduğunu merak edenler için bir ara not düşelim, Franco sonrası İspanya'da yazar özgürlüğün ve özgür ifadenin en önemli temsilcilerinden olarak görülüyor.)
11 Ekim 2007 perşembe günü Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandığının açıklanmasının ardından edebiyat dünyasını ikiye bölen yazar, en sert eleştiriyi -şimdilik- "Ödül komitesi yine politik bir karar verdi. Her ne kadar ilk romanlarında hayran olunacak özellikler gösterse de Bayan Lessing'in son on beş yıldır yazdığı romanları okunamaz buluyorum"
diyen Amerikalı meşhur kitap eleştirmeni Harold Bloom'dan aldı.


  • http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=1378

    Deneyimin sesini dinle

     
    Doris Lessing, en çok 'Palto'yu yazan Gogol'ü kıskanıyor.
     
    İngiliz dilinin yaşayan en büyük yazarlarından Doris Lessing, 83 yaşında günlerini televizyon seyrederek geçiriyor. 'Ölümden korkmayacak kadar yaşlıyım' diyen Lessing'in en büyük derdi yorgunluk

    23/08/2002 (134 defa okundu)

    DEBORAH ROSS (Arşivi)

    Doris Lessing! Düşüncesi bile insanın gözünü korkutuyor. Çok zeki bir kadın ve zamanımızın en büyük yazarlarından biri olduğu söyleniyor. Peki ne yazmış? 28 roman. Yoksa 29 mu? Akılda tutmak güç. Tüm bunlara ek olarak şiir, oyun ve opera da var. Yazdıklarının pek çoğunu uzun yıllara yayılan bir süreç içinde okudum, ama yeterli olduğunu söyleyemem elbette. Bir de 'Altın Defter' var tabii, bana bir sınav çekecek ve ben gıkımı bile çıkartamayacağım. Doris Lessing! Adı bile korkutucu.
    Lessing ile Görme Özürlüler Ulusal Kraliyet Enstitüsü'nde buluştuk, çünkü Lessing tüm sabahını 'Konuşan Kitap' antolojisi için, son kitabı 'En Tatlı Rüya'dan (The Sweetest Dream) bir parça okumakla geçirdi.

    Bayan Lessing bir 'Dame' olabilirdi fakat bu onuru reddetti. 'Ortada bir imparatorluk kalmamışken, Britanya İmparatorluğu'nun 'Dame'ı olmanın ne anlamı var ki?' diyor. Oysa bence, çekleri 'Dame' unvanıyla imzalamak çok eğlenceli bir şey. Fakat Lessing'i derin beni ise sığ kılan tam da bu olsa gerek.

    Doris Lessing bilge yüzü, maskaralı gözleri, topuz yapılmış saçları ve sevimli ayakkabılarıyla karşımda işte. Neden olduğunu bilmiyorum ama maskara kullanması beni şaşırtıyor. Çok güzel bir kadın olduğunu söylemeliyim, kendine özgü bir güzelliği var. Güzel olduğunu o da kabul ediyor zaten; 'Eski fotoğraflara baktığımda çok etkileniyorum'.

    Şu an 83 yaşında, ölümden korkuyor mu acaba? 'Hayır. Ölümden korkmayacak kadar yaşlıyım çünkü. Çok yoruluyor insan, gençken o koşuşturma içinde bile enerji bulabiliyorsun ama şimdi çok efor harcamak gerekiyor. 83 yaşındayım. Çok uzun vaktim kalmış olamaz, değil mi? Yeter, yeterdir, gerçekten.' Ya sağlığı? 'genel olarak iyi aslında fakat şu osteoporoz denen şeyden muzdaribim. Kemiklerim tebeşir gibi, tam beş santim kısaldım. Beş santim hiç de az değil, sanırım yakında yok olacağım'. Ona, bir kaç santim kaldığında onu cebimde taşımayı ve büyük yazarımızı herkese göstermeyi önerince gülüyor. Sanırım iyi gidiyorum.

    Lessing'in hangi yazarı okumaktan keyif aldığını merak ediyorum, şu günlerde 'Yüzüklerin Efendisi'ni yeniden okuduğunu ve mükemmel bir kitap olduğunu söylüyor. Elinden düşüremediği ilk kitap? 'Savaş ve Barış,sanırım.

    Okudun mu?'

    Birinin romanını çalıp üzerine kendi adını yazma şansı olsa, hangi kitabı seçerdi acaba? 'Gogol'ün 'Palto'su. 'Mükemmel bir kısa roman.'

    'Altın Defter' yüz yıl okunur
    100 yıl sonra hâlâ romanlarınızın okunacağına inanıyor musunuz?
    'Eğer okunacaksa, hangisinin okunacağını merak ediyorum. Belki 'Altın Defter' olabilir. Zamanımızın çok kapsamlı bir özeti çünkü.'

    Yazma yeteneğiniz bir hediye mi? 'Ben, buyum. Aynı zamanda şansa da ihtiyaç var, bunu inkar edemeyiz. Beyaz bir çiftçi karısı ile siyah hizmetçilerinin ilişkisini konu alan ilk romanım 'Şarkı Söyleyen Çimen'in (The Grass is Singing) başarısı şans eseriydi mesela. İyi bir romandı ama beş yıl sonra yayımlanmış olsa o kadar başarılı olmazdı.'

    Tam bu sırada bağırışmalar duyuyoruz. 'İrlanda gol atmış olmalı' diyor yakınımızdaki yetkililerden biri. Lessing kimle oynadıklarını sorup Suudi Arabistan cevabını alınca, 'Zavallı Araplar' diyor. Dünya Kupası ile ilgilenip ilgilenmediğini sorunca, 'İngiltere'nin kaderini takip ediyorum, çok heyecanlı' cevabını veriyor. David Beckham'ı nasıl bulduğunu soruyorum, inanılmaz derecede yakışıklı bulduğunu söylüyor, 'yakışıklı olduğu kadar da asil. 'Yüzüklerin Efendisi'nden fırlamış gibi sanki.' Belki de, Beckham'ı karısından ayırabilir. Ne kadar harika bir hikaye olur bu. Ne dersiniz Bayan Lessing? Ama bu biraz kırıcı olur, yine de yapar mısınız? 'Evet' yanıtını veriyor Lessing, 'zaten karısı Beckham'a layık değil' diyor. Şaka yaptığını da hemen belirteyim.

    Dünya Kupası'nın haricinde nelerle ilgilendiğini sorunca, giysiler cevabını alıyorum. 'Benim zamanımda, çok fazla seçenek yoktu. Ben de dergilerin patronlarından mükemmel, uzun elbiseler yapardım. Şimdi hiçbiri üzerime olmuyor. Hem kısaldım hem de kilo aldım.' İlgilendiği diğer şeyleri sorduğumda, 'Neighbours'ı severek izlediğini itiraf ediyor. Neignbours, şu Avustralya yapımı pembe dizi. Lessing, nasıl olur da pembe dizi izler? 'Çok ilgimi çekiyor. Saçmalığı beni o kadar şaşırtıyor ki. Gerçekten böyle şeyler olabileceğine inanamıyorum. 'Hiçbiryer'de geçiyor sanki. Herkes bikinilerle ortalıklarda dolaşıyor. Kızların hepsi çok güzel...'

    'Hiçbiryer'. Lessing, hızlı bir komünist olduğu dönemlerde de böyle bir dünyaya inanıyordu sanıyorum. Acaba Lessing'e göre komünizm, bir ideoloji olmanın ötesine geçebilir mi? 'Şüpheliyim. Bizim genç ve safken inandığımız ideal komünizm cennetin bir kopyasıydı. Çok zeki insanlar savaştan 15 yıl sonra dünyada ırk ve cinsiyet ayrımcılığının ve yoksulluğun ortadan kalkacağına inandılar. Buna yürekten inanmışlardı, geriye dönüp baktığımda, beyinlerimizin yumuşamış olabileceğini düşünüyorum. Çünkü dünya böyle değil.' Başka hayalkırıklıklarnız da var mı? 'Zimbabwe'de yaşananlar da benim için hayal kırıklığıydı. Çok duygusaldık, ve yine, siyahların iktidarına inanmıştık. Böyle safça bir şeye neden inanmışız ki? Neden siyahlar herkesten daha iyi olsun ki?' Hala inanmaya değer bir ideoloji kaldı mı sizce? 'Benim için hayır.

    Sahip olunduğu durumlarda demokrasi fikrini savunuyorum ama şu an pek de sahip olduğumuzu söyleyemem.' Seçimlerde kime oy veriyorsunuz peki?

    'Liberal Demokratlara.'
    Söz duygusallıktan açılmışken, küçük kardeşi Harry ile ilişkisini soruyorum. 'Politika' diyor. 'O beyazların yanındaydı, bense siyahların. Tam 30 yıl konuşmadık. İnanamıyorum ama bir ırkçıydı.' Hala seviyor musunuz onu? 'Sevmiyorum. Küçükken severdim. Fakat zaman ilerledikçe sıkıcı bir insan oldu.'

    Başından üç evlilik geçen
    Lessing şimdi, Batı Hampstead'de, bahçesiyle uğraşmaktan yorulduğu bir evde yalnız yaşıyor. 'Kendinizi yalnız hissettiğiniz olmuyor mu?' 'Hayır. Yalnızlığı seviyorum. Şu röportajı bitirsek mi artık?'
    Aman Bayan Lessing, bana kaba davranmayın, yoksa sizi cebimden çıkarır üzerinize oturuveririm. Tehdidim Lessing'i yeniden kibarlaştırıyor.
    'Sizinle tanıştığıma çok sevindim.'
    (The Independent'tan çeviren: Onur Gülen)

  •   Edebiyat Nobeli Altın Defter’li Lessing’eEdebiyat Nobeli AltIn Defter’li Lessing’e

    Bu yılki, Nobel edebiyat ödülünün ünlü İngiliz yazar Doris Lessing’e verildiği açıklandı. 87 yaşındaki yazar, Nobel edebiyat ödülünü kazanan en yaşlı kişi oldu.


    İsveç Bilim Akademisi’nden yapılan açıklamada Lessing, "Parçalanmış bir uygarlığı şüphecilik, tutku ve hayal gücüyle ele alan, kadın hareketini destansı bir dille anlatan yazar" olarak nitelendi. Açıklamada, Lessing’in 1962 yılında yayımlanan "Altın Defter" romanının bir dönüm noktası olduğu ve gelişmekte olan kadın hareketinin bunu öncü bir çalışma olarak gördüğü, kadın-erkek ilişkilerine 20’nci yüzyıl bakışı hakkında bilgi verdiği belirtildi. Akademi, insanlığı daha ilkel bir yaşama dönmeye zorlayan küresel afet öngörüsünün Doris Lessing için özel bir yaklaşım olduğunu hatırlattı.

    Türkçe’de de ilgi gören "Altın Defter"in ve "Kanopus Arşivleri"nin yazarı olan Lessing, 1919 yılında ailesinin yaşadığı İran’da doğdu. Aile, daha sonra Zimbabwe’ye göç etti. 1950’lerde "Türkü Söylüyor Otlar"ı, 1962’de "Altın Defter"i yayınlayan yazarın diğer önemli kitapları arasında "Terörist", "Siyah Madonna", "Beşinci Çocuk", "Cehenneme İniş", "Mara ile Dann" bulunuyor.

    Lessing, 2005 yılındaki Harold Pinter’den sonra Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan ikinci İngiliz yazar oldu. Nobel’i, geçen yıl da Orhan Pamuk kazanmıştı. Lessing, 1.53 milyon dolarlık para ödülünün de sahibi oldu. 10 Aralık’ta Stockholm’de yapılacak ödül töreninde bu yılki Nobel ödülleri, sahipleriyle buluşacak.

    BU YIL NOBEL ÖDÜLÜNÜ BİZ VE SİZ Diyen ULU ÇINAR DORİS LESSİNG ALDI

    DERLEYEN: Deniz ŞARMAN

    (Kitap Kulübümümüz Gerçekten Altın Değerinde Olan “Altın Defteri” inceledi.)

    Uzun, dolu dolu sssanlamlı yaşanmış bir hayat Doris Lessing’in hayatı... Dünya edebiyatının baş yapıtlarından birini yazmış..Altın Defter..

    Koskoca bir ömrü değişik bir sürü deneyimleri, farklı faklı başlıklar altında ayrıştırmış. Değişik alanlardaki, anlamlı yaşanmışlıklarını değişik başlıkları sembolize eden renklerde dört ayrı defterde toplamış. Böylece o olayın hangi katagoriye girdiğini, neden nasıl yaşandığını, hangi duygu ve düşüncelerle yoğrulduğunu daha anlamlı bir şekilde farkedebilmiş. Yaşadıklarına ve yaşadıklarının ona düşündürdüklerine, hissettirdiklerine  bilinçli bir farkındalık getirebilmiş böylece.

    Bunların sonucunda Güven Turan’ın da saptadığı gibi “Herşeyin ikilemler içinde değerlendirildiği, “bu ya da şu” “şu ya da öteki” diye ele alındığı dünyamızda, Lessing, “ bu ve şu”, “o ve öteki”ni işleyen bir yazardır.

    Geçirdiği aşamalar sonucu kazanılan sonsuz özgürlüğün Lessing’i götürdüğü o muhteşem nokta: Artık herşey başarılı bir yazarın istediği kurguları yaptığı gibidir. Kişi bir yerde kendi hayatının yazarıdır. Bu hayatı istediği gibi kurgulayabilir. Bir diğer açıdan söylersek zaten kurgulananlar istedikleridir. Çünkü olay ve kişilerin yansımalar olduğunu, kendi gördüklerinin de kendinden yansıdığını bilir. Âlem ayna ise, bizim gördüklerimiz de bizden yansıyanlardır. (İşte gerçek empati) Çünkü gördüğü  âlem de biziz, ayna da. İnsan insanın aynasıdır. Biz neysek gördüklerimiz de o olacaktır. Yani herkes kendi bakış açısını kendisi oluşturur... ‘VEYA’ dediğimiz yerde bir alternatif, bir başkası yaratıyoruz, oysa ‘VE’ dediğimiz yerde biz karşı tarafa dahil oluyoruz. Bu dahil oluşta bir bütünleşme vardır, ve bizler bütünümüzün herhangi bir parçası ile küs kalamayız. Bu bütünleşme gerçek bir barışma, bir BARIŞtır.

    Sufi, bütünün her parçasıyla tam olarak barışmış kişidir. ‘Biz ve onlar’ derken işte bu barışı gerçekleştirmiş kişidir Lessing.  Aldığı Sufi eğitimini böylece uygulamaya geçirmiş, hayatında da bunu yaşamıştır. Zaten Sufilik, öğrendiklerini yaşamaktır.

    Bizim de Sufilerin her türlü görüşleirni yansıtan, Lessing ile aynı şeyleri söyleyen onun burdaki yansıması olan çok değerli bir ozanımız var. Sözlerimizi onun satırlarıyla kapatalım... O da Altın Defter’deki Anna gibi birçok gemiler yaktı... birçok aşkları mısralarına getirdi, ta ki gerçek aşka varana dek. Sufiler şöyle söylerler:

    “Gerçek aşkın götürdüğü yere git, AŞK özgürlük kanatlarını giydirir. Ve o kanatlar seni gerçekğe uçurur. İşte Lessing’in kitaptaki aydınlanması da özgürlük kanatlarını takmasıyla oldu... 

    Ozanımızdan mısralar şöyle: FARKINDAYIM
    Farkındayım
    Ne gemiler yaktım, ne gemiler yaktım!    
    O kadar yandı ki canım sonunda karşıdan baktım.

     Kendini seçemiyorsun
    Bırakıp kaçamıyorsun
    Yazmadığın bir hikayede,
    Uzun ya da kısa vadede
    Az biraz keşfediyorsun
    Öteki olabilmeyi,
    Yerine koyabilmeyi,
    Geride durabilmeyi
    Öğreniyorsun.                      

    S.AKSU
     


    Mevsim mevsim yaşlanan bir kadın
    http://pazar.zaman.com.tr/?bl=14&hn=1309

    Nobel Edebiyat Ödülü’nü 88 yaşındaki İngiliz kadın yazar Doris Lessing’in aldığı açıklandı tam ben bilgisayar başına haftalık yazımı yazmaya oturduğumda. Hal böyle olunca, bizde pek fazla bilinmeyen ancak şüphesiz dünya edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan bu uzun soluklu yazara biraz daha yakından bakalım istedim bu yazıda.

    İran doğumludur Doris Lessing. Ailesinin görevinden ötürü çok seyahat etmiş, çocukluğu Zimbabwe’de geçmiştir. Annesi tarafından kuralcı, katı bir ortam içinde büyütüldü. Ailesi Katolik olmadıkları halde Katolik okuluna gönderilmesi bu sebepten. Daha çocuk yaştan itibaren disiplin alsın diye. Ancak gittiği ortamda ayak uyduramadı. Öyle ki tamamen okuldan ve eğitimden soğudu. Böylece eğitim hayatı 13 yaşında sona erdi. Bundan sonra kendi kendini geliştirdi. Zamanla Güney Afrika ile Londra arasında mekik dokudu, farklı kültürler, farklı toplumlar arasında gidip geldi. Buralarda tanık oldukları, romanlarındaki kadın-erkek ve beyaz ırk-siyah ırk ilişkilerine dair ilk gözlemlerini teşkil etti. Irkçı Güney Afrika rejiminin apartheid politikasını eleştiren yazılarından ötürü Güney Afrika’ya girmesi yasaklandı bir müddet. İstenmeyen Kişi ilan edildi. Senelerce kara listede kaldı.

    Ömrünün bundan sonraki döneminde sol akımlar içinde yer aldı Lessing. 1950’lerde İngiliz Komünist Partisi’ne üye oldu. Ama daha sonra orada gördüklerinden memnun kalmayıp ayrıldı.

    “Gençliğimde Hitler vardı. Herkes sanıyordu ki bu adam kalıcı. Ama öyle olmadı. Ne Mussolini ne Sovyetler Birliği. En kalıcı zannedilen kurumlar bile yıkıldılar, zamanla unutuldular. İngiliz İmparatorluğu’nun kalıcı olduğunu niye hükmedelim ki her şey bu kadar geçici iken?” diyen Doris Lessing 1960’larda feminizmin ve kadın hareketinin en renkli simalarından biri oldu. Kadınların maruz kaldıkları cinsiyet ayrımcılığına karşı yazılar, hikayeler yazdı, konuşmalar verdi. Uzunca bir dönem edebiyatçılığıyla aktivizmi el ele gitti.

    Tüm dünyada en iyi bilinen eserlerinden biri Altın Defter’dir. Burada delirmekten korkan ve içindeki bölünmeyi ayrı renklerde defterlere yansıtan bir kadını anlatır. Siyah Defter’de bir yazar olarak sorumlulukları yazılıdır. Sarı Defter’de duyguları, sosyal ilişkileri. Kırmızı Defter ideolojik ve politik meseleler ve siyasi duruşu için açılmıştır. Mavi Defter’de ise gündelik olaylar yazılıdır. Ancak bu dört defter de merhem olmaz derdine. En nihayetinde beşinci bir defter, Altın Defter dengeler çelişkilerini.

    Takip eden yıllarda Doris Lessing’in hayatında büyük bir dönüşüm oldu. Tasavvuf felsefesiyle tanıştı ve bu külliyattan derinden etkilendi. Bilhassa İdris Şah’ın fikirlerinin ve yazılarının büyük etkisi olacaktır üzerinde. Irkçılığa karşı yazılar yazdığı gençlik yılları, sol akımlarla tanıştığı orta yaşları, ardından gelen feminizm ve yaşlılığına doğru giderek ağır basan ruhaniyet, tasavvuf ve insanlığın özünü daha iyi anlama ve anlatma gayreti… Ben Doris Lessing’e baktığımda senebesene değil mevsim mevsim yaşlanmış bir yazar görüyorum karşımda. Bir değil birçok Doris Lessing var adeta. Okumaya, araştırmaya ve üzerinde düşünmeye değer dolu dolu bir edebiyatçı…


    Başkaldıran karakterlerin yazarı

    Doris Lessing
    http://www.yavuzcekirge.com/index.php?/archives/2007/10/P2.html

    Cuma, Ekim 12. 2007
    "İsterseniz yanlış düşünün,
    ama her durumda kendi kafanızla düşünün."

    2007 yılı Nobel Edebiyat Ödülü  Altın Defter 'in yaratıcısı ,İngiliz yazar Doris Lessing 'e ;

    Nobel komitesi yaptığı açıklamada ,Kadınların yaşam  tecrübelerini destansı bir anlatımla okuyucusuna aktaran bir yazar olması gerekçesiyle verildiği söyleniyor.

    Altın defter yazarın en ünlü yapıtlarından ; Anna Wulf anılarını değişik renklerdeki defterlere yazar ; her renk bir karekteri simgelemektedir :

    Lessing , İngiltere'ye 1949 yılında döndükten sonra ,1952'de genç Martha Quest'ın hayat yolunu izleyen beş ciltlik dizi romanının birinci cildi olan Children of Violence’ı yayınladı. Lessing burada bireysel gelişme, toplumsal talepler ve gerçek arasındaki gerilim alanını anlatır. Birçok eleştirmen tarafından "bir çağın gözler önüne serilmesi" olarak övülen bu dizi, 1998'de oluşan atom holokostuyla son bulur.

    Macaristan isyanının bastırılmasından sonra Lessing 1956'da komünizme sırt çevirdi. Altı ay sonra, artık yazı yazmayan başarılı bir kadın yazarın geçirdiği buhranı anlattığı The Golden Notebook'u (Altın Defter) yazdı. Biçimsel çatısını kısa bir romanın oluşturduğu bu yapıtta roman kahramanının değişik renkli güncelerinden alınma notlar -varoluşunun değişik yönlerini birleştiremeyişinin işareti olarak- kullanılmıştır. Yazar sonunda yanlış zorunluluklardan kendisini kurtarıp bir tek altın renkli güncesine yazı yazmayı sürdürür.

    C.G. Jung'un teorilerinden ve Sufîzm'den etkilenen Lessing kendisini roman kahramanlarının iç dünyalarını anlattığı kendi sözleriyle bir "inner space fiction"a (içsel roman) yöneldi. Burada karakteristik olan, deliliğin de yaratıcı bir güç anlamına geldiği anlayışıdır. Bu dönemde Briefing for a Descent into Hell (Cehenneme İniş İçin Brifing, 1971) adlı romanında düşleri, trans halini ve doğaüstü algılanıştan işleyerek "normal" davranış örneklerini eleştirdi. The Memoirs of a Survivor (Sağ Kalanın Anıları, 1974) adlı roman değişik düzeylerde geçer:

    Orta yaşlı bir kadın çevresindeki insanların bir tehlike anında nasıl değiştiklerini görür. Kadının oturma odasının duvarlarından birinin arkasından yeni bir bilinç basamağıyla eş anlama gelen başka bir dünya bulunmaktadır. Beş ciltlik Canopus in Argos: Archives (Kanobos Argos'ta: Arşivler, 1979-82) Lessing, bilim-kurgu roman türüne yöneldi. Burada insanın bir atom yıkımından sonraki hali ele alınmaktadır.

    Jane Somers takma adını kullanarak tanınmamış bir yazarın ilk yapıtı olarak sunduğu The Diaries of Jane Somers (1981) adlı romanıyla gazete manşetlerine geçti. Otobiyografik izler taşıyan bu romanıyla olduğu gibi The Good Terrorist (Terörist, 1985) ile de yeniden gerçekçi bir anlatım tarzına dönmüş oldu. Lessing bu siyasal romanında, kendisinin neden olduğu ruhsal kusurları kabullenmek istemeyen bir topluma saldırmaktadır. The Fifth Child (Beşinci Çocuk, 1988) adlı kitabı İngiltere'nin orta sınıfını irdelemesidir. Lessing 1994'te Under My Skin (İç Dünyam) adlı otobiyografisini yayınladı.

    Lessing'in Türkçeye çevrilmiş diğer eserleri arasında şunlar sayılabilir: Türkü Söylüyor Otlar (Can, 2004); Gene Aşk (Can, 1997); Kanopus Arşivleri (Çiviyazıları, 4 Cilt, 1999-2000), Mara ile Dann (Can, 2001); İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler (Çitlembik, 2003); Beşinci Çocuk (Afa, 1990); Terörist (Afa, 1992); Siyah Madonna (Ayrıntı, 1991), Sevme Alışkanlığı (Mitos, 1990), Cehenneme İniş İçin Açıklama (Öteki), Evlenmeyen Adamın Hikâyesi (İletişim, 1990).

    Türkçede Doris Lessing

  • Afrika Öyküleri (çev.: Yasemin Alptekin, Kaynak Yay., 1985)
     
  • Sevme Alışkanlığı (çev.: Aslı Biçen, Mitos Yay., 1990)
     
  • Beşinci Çocuk (çev.: Nihal Yeğinobalı, Afa Yay., 1990)
     
  • Siyah Madonna (çev.: Aslı Biçen, Ayrıntı Yay., 1991)
     
  • Terörist (çev.: Zeynep Sirer, Afa Yay., 1992)
     
  • Gene Aşk (çev.: Tomris Uyar, Can Yay., 1997)
     
  • Altın Defter (çev.: Aslı Çelik, Can Yay., 2 cilt, 1998)
     
  • Argostaki Kanopus Arşivleri I/ Şikasta (çev.: Erol Özbek, Çiviyazıları Yay., 1999)
     
  • Argostaki Kanopus Arşivleri II/ Evlilikler (çev.: Erol Özbek, Çiviyazıları Yay., 1999)
     
  • Argostaki Kanopus Arşivleri III/ Sirius Deneyleri (çev.: Erol Özbek, Çiviyazıları Yay., 2000)
     
  • Argostaki Kanopus Arşivleri IV/ Sekizinci Gezegen (çev.: Erol Özbek, Çiviyazıları Yay., 2000)
     
  • Mara ile Dann (çev.: Dilek Şendil, Can Yay., 2001)
     
  • İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler (çev.: Berna Kurt, Çitlembik Yay., 2003)
     
  • Türkü Söylüyor Otlar (çev.: Aylin Sağtur, Can Yay., 2004)

  • Altın Defter'in etkisi büyük
    25 Ekim 2007

    Küçük kasaba ırkçılığından boğulan bir kadının hikâyesini anlattığı ilk romanı Türkü Söylüyor Otlar (The Grass is Singing), 1950'de yayınlandığında büyük başarı elde etti. Onu takip eden otobiyografik romanı, Altın Defter ile zirveye çıktı. 1962'de yayınlanan kitap, feminist hareketin temel taşı oldu. Altın Defter, Londra'da yaşayan boşanmış yazar Anna Wulf'un hikâyesidir. Anna'nın erkek, kadın, çocuk, politika ve kendisiyle ilişkisi etrafında, zamanın modern ve özgür olarak ayakta kalmaya çalışan kadınını anlatır. Her ne kadar yazar ''Otobiyografik değil," dese de Anna, aslında Lessing'in kendisi... Anna, hayatı için sorumluluk alır; işine, cinselliğe, anneliğe, siyasete özgürce sarılmıştır. Romanın çıkardığı gürültünün kendisi için sürpriz olduğunu söyleyen Lessing, "Kitabı yazarken kışkırtıcı olduğunun bilincinde değildim. Katıldığım tüm siyasi hareketlerde kadın sorunları hakkında konuşan kadınları dinlemiştim, erkek sorunları da vardı. Onların özel hayatlarının konuşmalarını yazdığımda insanlar afalladı. Sanki yazılana kadar öyle bir şey yoktu,'' diyor. Lessing'in romanlarında özgürlük, eğlenceli bir gezinti değil. Düşünen, aklı olan kadının çıkması gereken bir yolculuk...

    Genç bir yazar olan Anna Wulf, kocasindan ayrilmis, küçük çocuguyla birlikte yasamaktadir. Bir süredir hiçbir sey üretemeyen Anna, kendisini tatmin etmeyen iliskilerin yarattigi hayal kirikliklariyla yasaminin çökmekte oldugu duygusuna kapilir. Delirecegini düsünür ve yasadiklarini ayri renkte dört defterde toplar: Siyah defter, bir yazar olarak sorunlarini dile getirir; kirmizi defter siyasal yasami içindir; sari defterse iliskileri ve duygulari için; mavi deftere de günlük olaylari kaydeder. Ancak Anna'nin iyilesmesine ve yeniden dogusuna giden kapiyi açan anahtar, besinci defter olacaktir: Altin Defter. Usta yazar Doris Lessing'in, gözüpekçe kaleme aldigi ve cinsellikle siyaseti, deliligi ve anneligi birlikte yogurdugu bu kitap, hem 1950'lerin entelektüel ve ahlaksal ortaminin, yani feminizmin esiginde olan bir toplumun igneleyici ve algisal bir portresi, hem de kendi kisisel ve siyasal kimligini aramakta olan bir kadinin güçlü ve derinlikli öyküsü.