İris Murdoch, Iris Murdoch


Iris Murdoch


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

02.03.2016


  Editörün Notu: Iris Murdoch ilk kitabı olan “Ağ” adlı eserinde, bakış açılarının, algıların, dilin, benmerkezciliğin gerçeğin üstünü bir ağ gibi örttüğünü savunur.  Bu “ağ” ın kişinin gerçeğe ulaşmasına engel olduğunu,  kitabın sorumluluk almayan, hayatın akışı içinde oradan oraya savrulan, amaçsız ama renkli anlatıcısı Jake vasıtasıyla okuruna anlatır.  Londra şehri karmaşasıyla, Jake’in iç dünyasını aksettiren, kitabın ana karakterlerinden biri gibidir.  kitap kahramanı zaman içinde, bu ağın  altındaki gerçeğe, öze  ulaşma çabası içine girer.  Benmerkezcilikten öteye, iyiye, doğruya, erdeme uzanan bir yoldur bu.  


  Raymond Queneau için

Hepsi, hepsi baştan sona aynı!
Menzilinde hep bir Hayvan vardı silahınızın.
Savaşlarınızdan da bir şey çıkmadı,
Sözleri hep yalandı âşıklarınızın.
Eski bir çağın bitmesinin tam zamanı,
Zamanı bir Yenisinin başlamasının.

DRYDEN,
The Secular Masque
 



Sözleri kurudu... ve ölü kuşlar gibi düştü http://www.aksiyon.com.tr/
20 Mayıs 2002

Murdoch'un karakterleri ve onların değişimleri yazarın tematik kaygılarını temsil edici nitelikte olmuşlardır daima. Modern bireyin dini mevzulardaki kafa karışıklığı romanlarına yansıttığı meselelerden biridir/"Filozoflar biz kendi ölümlerimizin sahibiyiz diyorlar. Ben böyle düşünmüyorum. Ölüm, sahiplenmeyi ve benliği yalanlıyor. Keşke insan bunu en başından beri bilebilse." Rüya Sakinleri'nin kahramanlarından birine, Lise'e, böyle söyletiyordu romancı. Hayata anlayış gösterip acıya hazırlananların bahtlarına hep bir gömlek üstü, bir galon fazlası, bir adım ötesi çıkar. Iris Murdoch aklın ve bir ömrü içinde erittiği dil'in de sahiplenilmeye gelmediğini biliyor muydu' Son romanı "Jack's Dilemma"yı yazarken bir şeylerin yolunda gitmediğini, bu romanın diğerleri kadar kolay çıkmadığını anlamıştı kuşkusuz. Ama sözcüklerinin giderek silineceğini ve koskoca Iris Murdoch'dan geriye benliği de beyni gibi boşalmış yaşlı bir kabuk kalacağını kestiremiyordu henüz.

Iris Murdoch, Nietsche ve Freud'a gelene kadar niteliklerinden çok nicelikleri ile kodlanmış, akıl ve ahlaktan ibaret sayılmış "insan" doğasının kuytularına girmeye çalışmış; insani ilişkileri, hayatı anlamlı kılan tözü, iyilik ve kötülüğün kaynaklarını sanatın ve felsefenin imkanlarıyla deşmeye çalışmış bir yazar. Mutluluk ve sevgi gibi, adı söylendiğinde artık orada olmayan; hem son derece naif hem de artık ucuz edebiyat nesnesi olmuş kavramlara yaklaşımındaki benzersiz tutum onu İngiliz edebiyatının en sıradışı yazarlarından biri yaptı. Iris Murdoch "Seni seviyorum" cümlesini rahatsız edici bulan karakterlerle anlattı sevgiyi; ana meselesi onun bir teselli malzemesi olmaktan çok gerçekte ne olması gerektiğini bulmak olduğu için... Sevgiye hayatımızın sadece bir alanında ihtiyaç duymazdık çünkü. O hem hayatımızı anlamlı kılan tüm alanlardaki gerçek varoluş sebebimizdi hem de ahlaki bir eksiklikle manipüle ettiğimiz ve benmerkezci doğamızla zaman zaman karşımızdakini nesneleştirmek için uygun bir alet niyetine kullandığımız komplike bir olgu. Romanlarında iyliğin, sevginin özgürlükle, geleneksel ve kanıksanmış yapılarla ilişkisini sorguladı ironik trajediler ya da ısırgan komedilerle. Olmadık zeminlerde uç veren ve bazen muhatabının bile yansıyarak çoğaldığı garip duygusal deneyimler yaşayan şaşırtıcı karakterler üretti Murdoch; kimi zaman yaşamın içinde olduğunu sandığı halde hiç yaşamadığını, etrafındakilere yalnızca şöyle bir değip geçtiğini, ancak vakit artık çok geç olduğunda anlayan karakterlerin yalnız, huysuz ve aksi dünyasına çağırdı okuyucusunu. Anglo?Amerikan edebiyatında yaygın olan bir ya da iki karakterin bakış açısına odaklanma eğiliminden çok Dostyoveski'yle karşılaştırılan çok karakterli romanlar üretti. Eşi John Bayley'in kitaplarından yola çıkarak çekilen film (Iris) yazarın hoppa bir entelektüel olarak geçirdiği ölçüsüz gençlik yıllarının bol karakterli romanlarına sahici kişilikler katma gibi bir erekten kaynaklandığını düşündürtüyor. Alzehimer hastalığına yakalanan eşine bakıp hüzünle geçmiş günleri anıyor Bayley ve bir söz büyücüsünün nasıl olup da bu hale geldiğine akıl sır erdiremezken sıkça tanıştıkları dönemlere flash back yapıyor film. Bu sekanslar aynı zamanda edebiyat profesörü ve eleştirmeni olan ve fakat böyle büyük bir yetenekle birlikte olabilmek için geri çekilmek ve sinik kalmak gerektiğini görmüş olan eşin kitli kaldığı anlardan oluşuyor: Mutluluk kadar acı veren bir gizem halesi altında kalmış, Bayley'in Iris'in hayatındaki insanlarla başedemeyecek kadar güçsüz düştüğü ve sanki Iris'in neden kendisini seçtiğini de pek anlayamadığı, şüphe ve yetersizlik duygularıyla kıvrandığı 30'lu yaşlar. Film abartmış mı, yoksa Bayley'in Murdoch'la geçen yıllarını ve hastalık günlerini anlattığı iki kitabında kendini konumlandırdığı yere sadık kalarak mı böylesine bir 'yörüngedeki John Bayley' imajını benimsemiş bilemiyorum. Ama diğer kaynaklar da gösteriyor ki Iris Murdoch'un üzerinde çalıştığı "sevgi", "dostluk" ve "özgürlük" gibi kavramlar oldukça paradoksal bir yaşamla olgunlaşmış. Eşi akıldan, düşünceden ve her çeşit anıdan soyutlandığında, fasulyelerden felsefeye ani geçişlerle süslü, kıvrak ve zeki sohbetlerin yerini amansız bir yabancılaşma aldığında Bayley'in bunalım anı kaydadeğer: "Şimdi hiç olmadığın kadar benimsin Iris ama kahretsin, artık ben seni istemiyorum." Hayranlıkla sevdiğimiz insanın geçmişine ve tüm gizemlerine; mutlak itaatine ve bağımlılığına sahip olmayı isteriz, ama bu gerçekleştiğinde artık o kişi sevdiğimiz kişi olmaktan çıkar, hayranlığımıız söner. John Bayley'in anlık insiyaki bir çıkışıdır bu, adam 40 yıl nasıl sevdiyse yine öyle sevecektir ve sık sık "Kimim ben'" diye soran karısına büyük bir sabırla "Kitaplar yazıyordun Iris" cevabını yineleyecektir. Ama filmin bu önemli sekansı büyük yazar ve eşinin tam da Iris Murdoch romanlarına özgü ironik bir trajedi yaşamakta olduklarına dokunaklı bir göndermedir ve ne yazık ki Iris artık o büyük kitapların yazarı olduğunu bile bilmemektedir. Romanlarında mistisizme, fantastik denilebilecek deneyimlere yer veren Murdoch'un karakterleri ve onların değişimleri yazarın tematik kaygılarını temsil edici nitelikte olmuşlardır daima. Murdoch varoluşçuluğu ve analitik felsefeyi açmaza sokan ahlaki göreceliliğe duyduğu kaygıyla hep Platon'cu idealin yanında yer almıştır. 1961 yılında Encounter dergisinde yayınladığı "yavanlığa karşı" adlı makalesinde sanatı çağın dinsel algılama biçiminin bir dışavurumu olarak gören Tolstoy'un gerçekliğe Kant'tan daha fazla yaklaştığını söyleyerek, felsefeci kimliğiyle(!) dini sanatın ladini felsefeden daha tutarlı parametrelere sahip olduğu tesbitini yapıyordu. Ama Bayley'in yakın arkadaşı ve bir Iris Murdoch uzmanı olan Peter Conradi'ye göre o Hıristiyan olmak için fazla rasyoneldi ve gerçekten de eksik kalmış bir dindar olarak hayatının bir döneminde komünist olmuştu. Eyre'in sinemaya uyarladığı Iris Murdoch hikayesi Murdoch'un Bayley ile olan tutkusuz ama derinlikli sevgilerine ve yazarın Alzehimer hastalağına yakalandıktan sonra yaşanan sancılı sürece ağırlık veriyor. Jim Broadbent'e en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ını getiren filmin asıl yıldızı hem fiziksel benzerliği hem de dahiyane performansı ile elbette, tahmin edilebileceği gibi Judi Dench. Genç Murdoch'u canlandıran Kate Winslet ise Jude ve Kutsal Duman'dan sonra "entelektüel bayan" performansına bir yenisini daha eklemiş oluyor. Yönetmen Richard Eyre düşünce serüveninden serpiştirdiği anekdotlarla Murdoch'u tanımayan izleyiciyi de kucaklayacak bir zemin elde ediyor. Bunlardan biri filmin başında Murdoch'un eğitim üzerine söyledikleri: "Eğitim insanı mutlu kılmaz . Eğitim insanı mutlu olduğunu anlamasını sağlayacak yollara sevkeder". Onun daha zehir gibi bir kadınken özgürlük konusunda söylediği ve benim başka bir yerden okuduğum sözleri ise Murdoch'un son günlerindeki "kaçıp gitme", "buralara oralara sığmama" halini biraz olsun açıklıyor sanırım. "Özgürlük insanın yalnızca kendi irade gücünü ortaya koyması değildir" diyor yazar, "Özgürlük daha çok bizim başkalarının varlığını tasarlayabilme gücümüzdür." Filme de yansıyan bu kederli çekip gitme çabası, Murdoch'un çevresini ve en çok da sevdiği adamı tasarlama gücünü, "Özgürlüğünü" tamamen yitirmiş olmasına istemsizce verdiği bir tepkiden başka bir şey değil kanımca...

Iris Murdoch Kimdir?

1919 yılında Dublin'de doğdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Avusturya'daki mülteci kampında çalışmak için Oxford'daki eğitimini yarım bıraktı. Dönüşünde Cambridge'de Sartre'ı tanıdı, Wittgenstein'i keşfetti. Felsefe konusunda hem Oxford'da hem de Londra'da dersler verdi. İlk kitabı Under the Net /Ağ 35 yaşındayken basıldı . İki yıl sonra bir süredir tanıştığı edebiyat eleştirmeni John Bayley ile evlendi. 1997 yılında Alzehemeir hastalığına yakalanan Murdoch'a eşi baktı. Iris Murdoch hastalığın boyutları büyüyünce kaldırıldığı özel klinikte ancak birkaç hafta kalabildi. Kesik Bir Baş, Ağ, Kara Prens, Ateş ve Buz, Melekler Zamanı, Rüya Sakinleri yazarın Türçeye çevrilen en önemli kitapları.


 Iris Murdoch - Ağ
http://entelektuelparadigma.blogspot.com

"İnsan bir başka insanı ne zaman sahiden 'öğrenebilmiş'tir ki? Belki de öğrenmenin imkansızlığını kavradığı, öğrenmek arzusunu dışladığı ve en sonunda öğrenmeye ihtiyaç bile duymaz olduğu zaman! O zaman da insanın ulaştığı şey bilgi değil, bir tür ortaklaşa varoluştur ki bu da aşkın sayısız kisvelerinden biridir."

"Olaylar yanımızdan bu kalabalıklar gibi akıp geçer ve her birinin çehresi ancak bir an görülür. Çok önemli olan şeyler sonsuza kadar değil, sadece geçici bir süre çok önemlidirler. Bütün uğraşlarla sevgiler, servet ve ün peşinde koşmalar, gerçeği aramalar, hepsi, tıpkı gerçeğin kendisi gibi akıp geçen ve hiçliğe dönüşen anlardan oluşmuştur. Gene de bizler bu hiçlikler dehlizinin içinden, geçmiş ve gelecekteki temelsiz barınaklarımızı yaratan o mucizeli yaşam gücüyle ilerler dururuz. Böylece yaşar gideriz; zamanın sürekli ölümüyle haşır neşir bir ruh, yitik anlamlarla, yeniden yakalanamayan anlarla, anımsanmayan yüzlerle haşır neşir, ta ki en son darbe bütün bu an'larımızı sona erdirinceye ve o ruhu, çıkıp geldiği boşluğa geri gönderinceye değin."


 Iris Murdoch’ın öyküsünü anlatan “Sonbaharı Beklerken”, ikinci sezonunda da kapalı gişe oynuyor"
http://www.edebiyathaber.net/

Alzheimer hastalığına yakalanan İngiliz yazar Iris Murdoch’ın öyküsünü anlatan “Sonbaharı Beklerken”, ikinci sezonunda da kapalı gişe oynuyor.Oyunda Murdoch’un gençliğini Begüm Birgören, yaşlılığını Çolpan İlhan, eşini de Ahmet Uz canlandırıyor.
Ebru Esen Turgud’un oyun üzerine gerçekleştirdiği söyleşiyi aşağıda bulabilirsiniz.


Ebru Esen Turgud:  “Sonbaharı Beklerken”, yeni sezonda da sahnede. Bildiğim kadarıyla tiyatro seyircisi çok sevdi bu oyunu…


Çolpan İlhan:“
Sonbaharı Beklerken”, profesör Iris Murdoch’ın öyküsünü anlatıyor. Müthiş bir şöhreti var bu kadının. İstediğini yaptığı marjinal bir hayat sürüyor. Ancak sonrasında Alzheimer’a yakalanıyor ve düştüğü durum seyirciyi çok etkiliyor. Herkes “Yaşlanınca nasıl bir hayatım olacak acaba?” diye düşünür. Herkesin kafasında bir ‘son’ merakı vardır. Oyundaki profesörün yaşadıkları, bu yüzden çok dikkat çekti. Bu da bizi çok sevindirdi. Severek oynuyoruz.

Begüm Birgören: Bu başarıda Çolpan Abla’nın da büyük payı var. Tiyatroya gitmek, insanlar için ekstra bir maliyet. Ama biz bugüne dek 30 oyun oynadık, hepsinde salon doluydu. Ben bunun Çolpan Abla’dan kaynaklandığını düşünüyorum.

Ebru Esen Turgud: Ahmet Bey, siz Iris Murdoch’ın eşini oynuyorsunuz. Canlandırdığınız karakterden bahseder misiniz biraz?

Ahmet Uz: John, edebiyat eleştirmeni. Entelektüel bir adam. İngiliz asıllı, tutucu bir çevrede yetişmiş. Iris’le tanışınca içine girdiği o bohem hayat hoşuna gidiyor. Kadının yaşadığı çarpık ilişkilere de göz yumar hale geliyor.
 
Ebru Esen Turgud: Eşinin Alzheimer olması, onu çok zorluyor değil mi?

Ahmet Uz: Kesinlikle. Ama uzun bir süre görmezlikten geliyor bu durumu. Çünkü kabul etmek istemiyor. Ve çevresindekilere de “Iris gayet iyi” diyor. Şiddetli bir aşk var aralarında. Ve bu aşk ölüme kadar gidiyor…

Ebru Esen Turgud: Iris’in hastalığı, ilişkilerini nasıl etkiliyor?

Çolpan İlhan: O marjinal kadın gidiyor, yerine bambaşka bir kadın geliyor. Evi darmadağın, her şey ortalıkta… Adam da bir yere kadar sabrediyor tabii. Sonra sürtüşmeler, tersleşmeler başlıyor. Ve kadının hayatına korkuları hakim oluyor. Yalnız kalmaktan korkuyor. Bütün bunlar, ilişkilerine çok farklı bir boyut kazandırıyor haliyle. Adam mutfağa bile gitse ayağına yapışıp “Gitme” diyor. Bir yandan da geçmişindeki alakasız şeyleri hatırlayıp onları yeniden yapmak istiyor.

Ebru Esen Turgud: Başka neler yapıyor bu süreçte Iris?

Çolpan İlhan: Dolabın içine girip saatlerce ağlıyor mesela. Evinin yolunu bulamıyor. Hayatında her şey ters gitmeye başlıyor.

Ebru Esen Turgud: Rol için özel bir hazırlık yaptınız mı?

Çolpan İlhan: Nasıl oynayayım diye çok araştırdım. Bir hastaneye gittim mesela, Alzheimer hastalarının neler yaptığını inceledim.

Ebru Esen Turgud: Begüm Hanım siz nasıl hazırlandınız Iris’in gençliğine?
 
Begüm Birgören: Ben Iris’in gençliğini canlandırdığım için hastalığını karakterin içine yerleştirmekten yırttım! (Gülüyor) Hastalığın evrelerini role yerleştirmek zorunda kalmamak, benim için işi daha kolay hale getirdi. Role Çolpan Abla’yı gözlemleyerek hazırlandım.

Ebru Esen Turgud: Böyle marjinal bir karakteri canlandırmak size ne hissettiriyor?

Begüm Birgören: Iris Murdoch, varoluşçu bir yazar. Hayata bakışı ve protez kişiliğiyle o dönem için çok farklı biri. Böyle bir kadının varlığı, ruhu, hayatı değiştirebileceğine ait düşünce gücü çok imrendirici. Kitaplarını okuduğum zaman da aynı şeyi hissettim. Ve onu oynamak çok keyifli.
Ebru Esen Turgud: Hangi kitaplarını okudunuz?

Begüm Birgören: Üç kitabını okudum. “Melekler Zamanı”, “Kesik Bir Baş”… Diğerinin adını şimdi hatırlayamadım. Alzheimer mı oluyorum ne! (Gülüyor)

Ebru Esen Turgud – Hürriyet (22 Ekim 2012)

 

   TANRISIZ EVRENİN YAZARI IRİS MURDOCH – ASLI GÜNEŞ"
http://www.insanokur.org/t
25 Temmuz 2014

Iris Murdoch yaşasaydı, edebiyat dünyası bu yıl 15 Temmuz’da onun 95. yaşını kutlayacaktı. 1999 yılında hayata gözlerini yumduğunda 80 yaşında olan 20. YY.’ın bu büyük yazarı, eli kalem tuttuğu süre boyunca yirmi altı roman, sekiz felsefe kitabı ve sekiz tiyatro oyunu yazdı. Biz de Murdoch’ın doğum günü vesilesiyle onu hayatı ve edebiyatıyla analım istedik.

Bundan tam 95 yıl önce, 15 Temmuz 1919'da doğdu Iris Murdoch. Gelecek umutlarını,insana dair inancı yerle bir eden Büyük Savaş'tan beş yıl sonra. Tarih iyiye ve güzele doğru akmıyordu ve ilerleme de hep mutluluk getirmiyordu. Dünyaya gözlerini açtığı Dublin'den bir yaşındayken ayrıldı. Opera şarkıcısı bir anne ve devlet memuru bir babanın tek çocuğu olarak yetişti; felsefe öğrenimi gördüğü Oxford'dan ikinci savaşın hemen arifesinde, 1938'de mezun oldu. Savaş sonrası bir süre resmi devlet görevleriyle devam ettiği hayatına yirmi altı roman, sekiz felsefe kitabı ve sekiz de tiyatro oyunu sığdırdı. Yazarlık kariyeri 1952'de yayımladığı “Sartre: Romantic Rationalist” adlı felsefe kitabıyla başladı. Komünist Parti'ye üye oldu ama bir süre sonra istifa etti. 1994'te yazarlık hayatını sona erdiren Alzheimer hastalığına yakalandı ve belki de artık hatırlamadığı ölümle 1999'da buluştu. 20. YY.’ın en önemli yazarlarından sayılan Anglo-İrlandalı Murdoch'ın çok az yapıtı Türkçeye çevrildi.

Murdoch'ın felsefe eğitiminin ve buna bağlı olarak da dünya görüşünün iki savaş arasında ve bizzat tanıştığı Jean Paul Sartre'ın çağında şekillenmesinin bütün yapıtlarına sirayet eden bir motifi belirlediği pekâlâ söylenebilir: Tanrısız bir çağda ahlak. Murdoch, romanlarında Dostoyevski'nin İsa'nın yolundan giderek tartıştığı insan ve özgürlük sorununu, 20. YY.’ın alt üst olmuşluğunda tartışır. Dostoyevski'nin hayatımızın ortasına atıp gittiği denklem oldukça basit görünür aslında: 'Tanrı yoksa her şey mübahtır.' Gelir görün ki, tanrının yokluğunu fırsat bilen Dostoyevski kahramanları hayatı dehşetten dehşete sürüklemiş, bütün dünyayı kana, şehvete, acıya, utanca boğmuştur. Tanrının olmadığı yerde insanları bir arada tutacak dünyevi, gündelik bir ahlakın olması gerekir. Tanrının olmadığı bir dünya tekinsizdir, korkunçtur. İnsanın eylemleri hakkında hesap vereceği bir merci, dahası hesap vermesi için bir neden de yoktur. “Öyleyse,” der Dostoyevski, “Bu kaosu, bu başıboşluğu ancak ve ancak İsa'nın yolundan giderek, onun acı çekerek özgürleşme ahlakını benimseyerek aşabiliriz”.

Adını pek anmasa da hemen bütün romanlarında o çok sevdiği Rusların bu ölümsüz tanrısıyla cebelleşen Iris Murdoch da aynı soruyu sormakta ama Dostoyevski gibi iman dolu bir cevap verememektedir. Ne de olsa o insanın yapabileceklerinin sınırı olmadığını görmüştür. Atom bombasını, toplama kamplarını, katliamları görmüştür. İsa'nın yolu da yoktur artık. İnsan gerçekten bir başınadır, bir Sartre kahramanı kadar yalıtılmış, fırlatılmış… 20. YY.’da yaşayan hiç kimse için bir sır değildir tanrının ölümü. “Melekler Zamanı”nın şeytani rahibi Carel için bile…

Londralı Karamazov
Tanrının olmadığı yerde elbette ki Ruslar vardır. İnsanları dehşete düşürmek, büyük ahlaki sorular karşısında bırakmak için olsa gerek, devrim kaçkını eski Rus aristokratı Eugene'i ve onun İvan-Dimitri Karamazov karışımı oğlunu salar Londra sokaklarına “Melekler Zamanı”nda. Tanrıya ve dine inanmayan kapıcı Eugene'in gözü gibi sakladığı Rus ikonası artık yalnızca Rusya'nın ve ‘sahip olma’ duygusunun sembolüdür. Ama Londralı Karamazov Leo, çalıp yok paraya satacaktır babasının her şeyi olan ikonayı; çalmadan önce de rahibin kızı Muriel'e Dostoyevski kahramanlarına benzediğini itiraf etmiştir: “Çağın sorunlarından biriyim ben. Yalnız gezen kurtlardanım, hani şu… adı neydi, Dostoyevski'deki adam gibi biraz. Kendimi ahlaksızlık konusunda yetiştirmek istiyorum; bütün o eski gelenek görenekleri içimden söküp atmalıyım ki, elime yalan söylemek fırsatı geçince söyleyebileyim. Değerler görecedir zaten, mutlak değer diye bir şey yoktur. Tanrı yoksa ahlak da yoktur. Dolayısıyla insanı sınırlayan zincirler de… Ahlaksızlık bir özgürlük deneyidir aynı zamanda… İnsan eylemlerinin sonlu olmadığını görmek… Ahlak yoksa gündelik hayatı döndüren, hayatı harekete geçiren şey nedir öyleyse?”

Tanrı öldü yaşasın Eros!
Elbette ki aşk! Büyük amaçların, yüce iyiliklerin tanrısı yerini, elindeki oku sorumsuzca oraya buraya savuran Eros'a bırakmıştır. Artık insanlar, hayvanlar, eşyalar, kısacası cümle kâinat Eros'un oklarını takip etmekte, gündelik hayatın yavan ritmi aşkla çarpan yüreklerin gümbürtüsüyle hızlanmaktadır. Evdeki zenci hizmetçi Pattie'yi yatağına alıp birlikte karısının ölümünü izleyen rahip Carel, sonraları Pattie'yi varlığının sessiz bekçisi yapmakla yetinecek, tanrılığını ölen ağabeyinin kızı, kendi vesayeti altındaki yatalak Elizabeth'in bedeninde sürdürecektir. Tanrının olmadığı yerde, insanların iradesini teslim alan bir merkez vardır… “Melekler Zamanı”nda bu merkez rahip Carel'dir. Ve aile, Murdoch romanlarında cinselliğin, aşksızlığın, suçun ve ölümün kaynaştığı karanlık bir girdaptır. ‘Kara Prens'in anlatıcısı, yazar Bradley Pearson'un dediği gibi, 'Evlilik sır dolu bir mekândır.'

Rahip Carel'in yeğeniyle yatması, Leo'nun babasının ikonasını çalması… Bütün bunlar tanrısız bir evrenin insanı sınırlayan bütün bağları ortadan kaldırmasından dolayı gerçekleşmektedir. Tanrı yoksa insan yeğeniyle yatabilir, başka insanların iradesini teslim alabilir, çalabilir, öldürebilir. Tanrı tarafından verilmiş bütün emirler hükmünü yitirmiştir artık, çünkü ‘din de bir mitostur.’ Carel'in, ‘Laik bir çağda ahlak’ üzerine bir felsefe kitabı yazmaya çalışan kardeşi Marcus, tanrının ve dinin olmadığı gerçeğinin yayılmasından ölesiye korkmaktadır. Carel ona, 'Yalnızca kudret vardır ve kudretin mucizesi. Yalnızca kaza vardır ve kazanın dehşeti. Eğer ortada yalnızca bu varsa, Tanrı yok demektir, filozofların söylediği o tekil iyilik de bir yanılsama ve yalandan ibarettir,' dediğinde can havliyle, 'Gündelik ahlak düzeni hâlâ ayakta, gündelik insanca davranışlar hâlâ geçerli,' diye bağıracaktır. Carel'e göre, Tanrı'nın ölümü melekleri de serbest bırakmıştır ve hatta “Melekler korkunçtur.'

Murdoch'ın evreninde hareket öğesi aşktır, evet! Trajediyi doğuran öğe aşktır. Sevilenin bir başkasını sevdiği bir dünya kurar Murdoch. Aşk nedensiz, apansız çıkagelir; çoğunlukla sonuçsuz, verimsiz, karşılıksız kalır. “Melekler Zamanı”nda Carel'in kızı Muriel Eugene'e, Eugene zenci hizmetçi Pattie'ye, Pattie Carel'a, Leo Muriel'e âşıktır. Diğer romanlarında da bu denklem aynı şekilde kurulur. Sevilen ele geçirilemeyen, kendi varlığını bir başkasında bulandır. Eros öylesine serseri, öylesine hercaidir ki, “Rüya Sakinleri”nin Nigel'i, ki bir başka Dostoyevskivari kahramandır, herkesin herkese âşık olabileceği bir dünyayı anlattığında, ahlakın olmasa bile aşkın sınırları olmadığını anlarız: “Aşk garip bir şey. Hiç şüphe yok ki dünyayı döndüren sadece ve sadece o. Tek önemli etkinliğimiz. Onun dışında her şey toz, çınlayan ziller ve can sıkıntıları. Ama öte yandan nasıl bir bela olduğu da malum. Nasıl da imkânsızı hayalinde yaratır, ulaşılmazın ayaklarına sarılır. Herkesin herkesi dilediği gibi sevebileceği, tuhaf bir düşüncedir. Doğada bunu yasaklayan hiçbir şey yok. Kediler krallara bakabilir, değersizler iyileri, değersizler değersizleri, iyiler iyileri sevebilir.”

“Rüya Sakinleri”nde merkez, artık yalnızca ölümü çağrıştıran yaşlı, korkunç bedenini damadıyla birlikte yaşadığı evde bir yatağın içinde sürükleyen pul koleksiyoncusu Bruno'dur. Damadı Danby, Danby'nin sevgilisi hizmetçi Adelaide, Adelaide'ın kuzeni, Bruno'ya bakan erkek hemşire Nigel, Bruno'nun oğlu Miles'ın karısı Diana ve baldızı Lisa. Bütün bu insanların birbirlerine değmeyen hayatları kaderin ya da tesadüfün bir cilvesiyle kesiştiğinde her şey alt üst olacaktır: Neşeli ve umursamaz Danby, Adelaide'la yaşadığı zevkin tadını çıkarırken önce Diana'ya âşık olduğunu sanacak ama pek de güzel olmayan ve kendisine ölen karısı Gwen'i hatırlatan mistik Lisa'yı gördüğünde her şeyin farklılaştığını anlayacaktır. Danby'nin bunu anladığı an, Miles'ın, baldızını deli gibi sevdiğini anladığı andır. Lisa da Miles'ı ilk gördüğü andan itibaren sevmektedir. Nigel'in ikiz kardeşi Will, kuzini Adelaide'yi, Nigel ise Danby'yi… Her şey Nigel'ın tarif ettiği gibidir. Aşk, imkânsızı hayalinde yaratmaktadır. Herkesin herkese hatta her şeye âşık olabildiği uçarı bir evrende neden hep ulaşılmazlıklar, imkânsızlıklar vardır' Belki de insanı büyüten, bilinçlendiren, dönüştüren ve öldüren güç aşk olduğu için. Miles'ı unutmak için Danby'yi seçen Lisa bir anda başka bir varlığa dönüşecektir. Eski rahibenin, görev ahlakını savunan inançlı kadın, Danby'nin son model arabasıyla Londra sokaklarını turlayan sıradan bir kadına dönüşmüştür. Daha dünyevi olan Diana ise, bir başkasının aşkı ile iyiliğin, bir başkası için varolmanın mümkün olduğu bir yaşama kavuşmuştur. Diana, artık hiçbir şey hatırlamayan, hiçbir şey hissetmeyen, ölü bir beden olarak var olan Bruno'yu sevmektedir. Dostoyevskivari bir kendini feda eylemi çıkmıştır ortaya… Londra'yı tüketen bir tufanın ardından arınma başlayacak, Diana Bruno'ya duyduğu aşkla iyiliği bulacaktır. Artık cinselliği düşünmeyen Bruno'yu severek… Ama Bruno son nefesinde bile artık hatırlamadığı Lisa'yı sevmektedir…

Aile: Suç mahalli
Diana'nın gerçekleştirdiği türden bir adanmışlığın olmadığı durumlarda, cinsellik ve ölüm iç içedir. “Kara Prens”in Bradley Pearson'u yalıtılmış bir yaşam sürmeye çalışırken, ‘başkaları’ bu dingin hayatın kapısından, penceresinden içeriye sızmaya çalışmaktadırlar. Sartre'ın dediği gibi 'Başkaları cehennemdir!' Büyük bir trajediye doğru akan olaylar dizisi, Bradley'nin en yakın arkadaşı ünlü yazar Arnold Baffin'den gelen bir telefonla başlayacaktır. Arnold, karısı Rachel'ı öldürdüğünü söyler Bradley'ye. Oysa Rachel ölmemiştir. Ve Bradley'in eski karısı Christian ve baş belası kayınbiraderi Francis Marloe Londra'dadır. Artık Bradley'in huzuru kaçmıştır. İradeyi teslim alan başkalarıdır. Başka insanların varlığı, istekleri, dayatmaları yaşamımıza bir kâbus gibi çökmektedir. Bradley'in kızkardeşi Priscilla da kocasını yarı delilik haliyle terk edince işler daha da karışmış, Bradley kendisini evlilerin sorunları içerisinde bulmuştur. Evlilik vahşi, şiddet dolu bir dünyadır. Her ailenin geçmişinde bir sır vardır, cinselliğin, şehvetin ölümle buluştuğu bir sır. “Rüya Sakinleri”nin Bruno'su karısının ölümünü anlatamamıştır oğluna; Arnold Rachel'i, Roger Priscilla'yı dövmüştür. Yine de varlıklarını kocalarının varlığına bağlayan, onlara ve mücevherlere, eşyalara hayran kadınlar vardır ortalıkta. Rachel'in Bradley'e çizdiği tablo, evliliğin ne menem bir şey olduğunu bütün açıklığıyla koymaktadır ortaya: “Sen ne dediğini bilmiyorsun, Bradley. Sen onurlu bir insansın. Yalnız insanlar onurlu olur. Evli bir kadının onuru yoktur, tek başına kendini gösterebilecek düşünceleri yoktur. Kadın kocasının alt kategorisinde yer alır ve kocası isterse onun bilincine keder bile boşaltabilir, tıpkı suya boşaltılan mürekkep gibi.”

Evlilik muhasebe hesaplarının seks oyunlarıyla eğlenceli bir sirke dönüştüğü bir kurumdur. Ama eğlence sonsuza dek sürmeyecek, yanlışlıklar komedyası büyük bir trajediyle son bulacaktır. Arnold'un Rachel'ın kafasına maşayla vurmasıyla açılan sahne, Rachel'ın aynı silahla kocasını öldürmesiyle kapanacak ve bu aile trajedisinin kurbanı da Bradley Pearson olacaktır. Cinayetin Bradley'nin üstüne kalmasının elbet bir sebebi vardır: 'Evli insanlar başkalarını kurban ederler.' Kızkardeş Priscilla da kocasının genç bir kadınla evlenecek olmasının acısına dayanamayıp intihar etmiştir. Evli insanların trajedileri etrafa yayılırken, isabetsiz aşklar ortalıkta cirit atmaktadır. Arnold Christian'a, Christian Bradley'ye ilan-ı aşk ederken, kayınbiraderin de Bradley'ye âşık olduğu ortaya çıkar. Romanda tek karşılıklı ve ‘gerçek’ aşk ise, Bradley'nin başlangıçta biraz aptal, sarsak ve yapışkan bulduğu Julian Buffin'dir. Arnold ve Rachel'ın kızları Julian, Bradley'den edebiyat dersleri almak istemekte, Bradley ise onu sürekli atlatmaktadır. Ama bir gün karşılıklı oturup Hamlet tartıştığı Julian'ın ayaklarına bakıp onu ezeli ve ebedi bir aşkla sevdiğini anlayacaktır Bradley. Şimdi de Nabokov'un “Lolita”sına göz kırpmaktadır. Gerçi Julian on iki yaşında değildir ama bir an için Bradley'e on iki yaşındaymış gibi görünmüştür. Yaşanan aşk, romanın başına konulan anlatıcı önsözü vs. her şey Nabokov'la danstır. “Lolita”nın Humbert'i gibi yazdığı önsözle daha en başından kendisini aklamaya, olayları inandırıcı kılmaya çalışmaktadır Bradley. Yalnızca gerçeği anlattığını, anlatacağını, sanatın da yalnızca gerçeği yansıttığını söyleyerek okurlarını, anlatacağı hikayenin doğruluğu konusunda daha en baştan ikna etmeyi başarmış gibidir. Sanat ve gerçeklik üzerine felsefi nutuklar atar, sanatın ahlaki bir arınma olduğunu iddia eder… Romanın sonuna geldiğinde Julian'la yaşadığı şeyin gerçek bir aşk ve romandaki tek kusursuz varlığın da Bradley olduğuna inanır okur. Ta ki editörün romanın sonuna koyduğu dört adet sonsözü okuyana kadar. Rachel, Francis, Christian ve Julian'ın sonsözleri Bradley'in anlattığı kadar masum, ahlaklı, başarılı olmadığını söylemektedir. Üstelik sonsöz yazarlarının her biri, Bradley'in aslında kendisine âşık olduğunu iddia etmektedir. Francis ise Freudyen bir yorumla, Bradley'nin Hamlet okumasına benzer bir ‘derinlik’te, Bradley'nin eşcinsel olduğunu ve aslında arkadaşı Arnold'a âşık olduğunu iddia etmektedir. Önsöz çökmüştür. Sanatın ve Bradley'nin birer sahtekâr olduğu gerçeğiyle karşı karşıyadır okur. Üstelik bunca tanıklıktan sonra doğruyu kimin dile getirdiği de hiç açık değildir. Görünen o ki sanatın erdemle, doğruyla pek bir işi yoktur. Kolayca şekil değiştirip başkalaşan bir dünyada doğruları söylemek sanatın da harcı değildir!

Tanrı öldü, ya Marksizm'

Murdoch, ilk romanı “Ağ”da Eros'u Londra sokaklarında yalnız dolaştırmaz. Ona pes etmek nedir bilmeyen bir peygamber eşlik etmektedir: Solcu. Romandaki tüm karakterlerin hayatına bir şekilde değen Solcu'nun Londra sokaklarındaki varlığı az biraz sarsak, beceriksiz, yolsuz yordamsızdır. Paranın ve seksin peşinden giden insan kalabalığının gündelik ahlakının ne olacağını Solcu söyleyebilir mi' Tanrı ölmüş olabilir ama ya Marksizm' Eros'la yıldızı pek de barışmayan, tanrının ölümünden de olsa olsa memnuniyet duyacak olan Marksizm, 20. YY.’ın umarsız peygamberi, oradan oraya koşturup insanları kurtuluşa davet etmektedir. İlk romanında Murdoch'ın evreninde gemi kıyıdan geri dönüşsüz bir biçimde uzaklaşmamıştır. Kitleleri daha iyi bir dünyaya çağıran insanlar, dinin yerini alacak dünyevi bir ahlak ve sorumlu bir yaşam düşüncesi vardır. Romanın kahramanı ve anlatıcısı James'in ucuz romanlar çevirerek sürdürdüğü asalak yaşamına son verip bir hastanede hademeliğe başlaması, dünyanın mucizevi bir yer olduğunu düşünmesi bunun bir göstergesidir. Solcu nihai sözü söylemese de onun da biçimlendirdiği, katkıda bulunduğu bir dünya söz konusudur. Henüz her şey Eros'un kanatları altında değildir. Çalışarak ve paylaşarak tadılacak bir yaşama sevinci vardır. Ve belki de 20. YY.’ın yoldan çıkmışlığına tek çare Marksizm'dir.

Bu iyimserlik sonraki romanlarda acının hayatın gerçek özü olduğu düşüncesine bırakır yerini. Cinsel ve ekonomik savaşların kaldırdığı toz dumandan göz gözü görmez olmuştur. Bu kaos içerisinde tanrısız zamanların peygamberi bizim hakkımızda acı dolu bir gerçeği fısıldar kulağımıza: 'İnsanlar şeytan değildir; çok daha karmaşıktır.'

Aksi olsaydı tanrı ölmez, Iris de yazmazdı. Öyle değil mi?
 
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!