Roberto Bolano


2666

Roberto Bolano


 

Anasayfaya


Eleştiri sayfasına

04 ve 18.07.2012

 


Editörün Notu : Roberto Bolano'nun 2666 adlı eseri yirmi birinci yüzyılın ilk başyapıtı olarak kabul ediliyor. Geçen yüzyılın Borges, Marquez. Fuentes, Allende gibi Güney Amerika yazarları masalımsı öğeler taşıyan gerçeküstü motiflerle bezenmiş "büyülü gerçekçilik" olarak tanımlanan eserler vermişlerdir. Buna karşın, dünyadaki acımasız kapitalizm, bunalımlar, darbeler, kitlesel ayaklanmalarla yetişen yeni nesil Latin yazarları, eserlerinde, bu gaddar dünyanın cehennemî acılarını gözler önüne seren romanlar yazmışlardır.  Bolano, 2666 adlı kitabında, Meksika sınırında öldürülen yüzlerce kadının hikayesinden yola çıkarak, yeryüzünün farklı coğrafyalarında  hiç te "büyülü" olmayan bu gerçeklikleri gözler önüne sererken aslında bizlere hayatı anlatıyor.


Kaos ve düzen - Hayat ve edebiyat

2666 - Roberto Bolano


http://www.sabitfikir.com

Ömer Türkeş

Meksika’nın Santa Teresa kentinde işlenen kadınlara yönelik cinayetlerin ve Archimboldi adlı gizemli bir yazarın birleştirdiği beş bölümlük hikayede Roberto Bolano’nun kariyeri boyunca savunduğu fikirler, kullandığı motifler, simgeler, ikonalar ve şahıslar bir araya toplanmış.

Çağdaş Latin Amerika edebiyatının en önemli temsilcileri arasında sayılan Roberto Bolano’nun –her anlamda- dev eseri 2666 şubat ayında Türkçeye çevrilmişti. Her anlamda dev eseri derken hem içeriğini hem de 1000 sayfalık fiziksel hacmini kast ediyorum. Zaten bu hacim nedeniyle roman hakkında yazmayı biraz geciktirdim. Ancak sayfa sayısı gözünüzü korkutmasın; birbirine çok seyrek ilmeklerle teyellenmiş beş bölümden oluşan 2666; akıcı, sürükleyici ve barındırdığı katmanlara rağmen kolay okunan bir kitap.

Edebiyat kariyerine şiirle başlayan, ilk romanlarını 40'lı yaşlarında yayımlayan ve 2003 yılında hayata –çok erken- veda eden Roberto Bolano’yu, Türkçede Metis Yayınları tarafından hazırlanan Vahşi Hafiyeler (2007), Uzak Yıldız (2008) romanları ve Katil Orospular (2010) adlı hikaye kitabıyla tanımıştık. Şili'nin Santiago kentinde doğmuştu. Çocukluğu ülkeden ülkeye, şehirden şehre seyahatle geçen Bolano, on üç yaşında ailesiyle birlikte Meksika'ya yerleşti. Yoksulluk ve şiddetle erken yaşlarda tanışmasından olmalı, sosyalist düşünceleri ve –okulu bırakmasına rağmen- okumayı tutkuyla benimsemişti. 1973 yılında Salvador Allende'nin sosyalist reform sürecine katılmak için neredeyse bütün Latin Amerika'yı kat ederek Şili'ye gitti. Pinochet'nin darbesinden sonra direnişe katılmaya karar verdi, ancak kısa sürede tutuklandı. Sekiz gün tutuklu kaldı, okuldan tanıdığı bir polisin yardımıyla serbest bırakıldı. Meksika'ya döndü.

Bohem yaşantısı, siyasi görüşleri ve keskin çıkışları nedeniyle yayımcıların uzak durduğu, editörünün deyişiyle 'profesyonel bir provakatördü Bolano. Mario Santiago Papasquiaro ile 'Infrarealist şiir hareketini başlattı. Şiiri çok sevmesine rağmen, 1977 yılında İspanya’ya -Katalanya'ya- annesinin yanına yerleşmesinden sonra -ailesinin geçimini temin etmek için- düzyazıya yöneldi. Edebi üretimi henüz geçim teminine yetmediğinde –tarım işçiliği, gece bekçiliği, bulaşıkçılık, satıcılık gibi- çeşitli işlerde çalıştı. Nihayet 1990'lı yıllarda şansı döndü. Vahşi Hafiyeler romanıyla Herralde Ödülü'nü (1998) ve Latin Amerika'nın Nobel'i olarak görülen Venezüella, Romulo Gallegos Ödülü'nü (1999) kazandı. 2003 yılında, ölümünden altı hafta önce katıldığı uluslararası bir konfransta Latin Amerikalı yazarlar onu kendi kuşağının en önemli figürü olarak selamladılar. Ama sağlığı bozulmuş, karaciğerindeki hastalık ilerlemiş, hayata veda etme zamanı gelmişti…

Kadın cinayetleri

Ölmeden önce üzerinde çalıştığı son romanı 2666 editörler tarafından -Bolano’nun yayıncıya verdiği son taslak üzerinden- yayına hazırlandı ve 2004 yılında yayımlandı. Aynı yıl İspanyolca yazılmış en iyi romana verilen Salambó Ödülü'ne layık görüldü. 2008 Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü de 2666 ile –sembolik anlamıyla- Bolano’nun oldu.

Bolano yaşasaydı metin üzerinde değişikler yapar mıydı, bilemiyoruz ama romanı okurken eksiklik duygusu hissetmediğimi söyleyebilirim. Meksika’nın Santa Teresa kentinde işlenen kadınlara yönelik cinayetlerin ve Archimboldi adlı gizemli bir yazarın birleştirdiği beş bölümlük hikayede Roberto Bolano’nun kariyeri boyunca savunduğu fikirler, kullandığı motifler, simgeler, ikonalar ve şahıslar bir araya toplanmış. 20. yüzyılın sanatta, edebiyatta, siyasette ve bireylerde yaptığı yıkıcı etkileri sergileyen 2666 tam bir Bolano manifestosu…

İlk bölümün başlığı 'Eleştirmenler Hakkında Bölüm'. Bu bölümde Archimboldi adlı Alman bir yazar hakkında araştırma yapan üçü erkek biri kadın dört akademisyenin akademik ve kişisel hayatlarında dolaştırıyor okuyucuyu. Hayatlarını nerdeyse Archimboldi’yi anlamaya ve eserlerini aydınlatmaya adamış eleştirmenlerin birbirleriyle ilişkileri, Santa Teresa’ya yaptıkları yolculuk ve düş kırıklıklıkları…

'Amalfitano ilgili Bölüm'de, ilk bölümün sonlarında hikayeye katılan Oscar Amalfitano adlı felsefe profesörü sahne alıyor. Santa Teresa Üniversitesi'nde çalışan profesör, ayrıldğı karısı ve kızı etrafında gelişen bu bölümün hikayesi ile kentin şiddet dolu atmosferine adım atıyoruz.

'Kader hakkında Bölüm'de bir boks maçındayız. Boks hakkında çok az şey bilmesine rağmen, maçı haber haline getirmesi için ABD’den Santa Teresa gönderilen Afro-Amerkan bir gazeteci sayesinde hikayenin yönü kadınları hedef alan cinayetlere kayıyor. Ne var ki ne gazetenin ne yerel polisin cinayetlere el atmak gibi bir niyeti var.

1993 ve 1997 yılları arasında Santa Teresa’da öldürülen 300’e yakın kadını doğrudan 'Suçlarla İlgili Kısım' adlı bölümde bulacaksınız. Her bir cinayet dosyasını Meksika toplumuna dair çarpıcı gözlemler ve tahlillerle sergileyen Bolano’nun tekniği bu bölüme belgesel havası vermiş.

Ve son; 'Archimboldi İlgili Bölüm'… Gizemli yazar Archimboldi ile nihayet yüz yüze geliniyor. İlk bölümde yapılan yorumlardan, hayal edilenden çok farklı, yoksulluğun ve savaşın acılarını çekmiş, düşlere sığınmış bir insan. 2666'nın kozmik çemberi kapanıyor.

Çirkin gerçekçilik; çirkin bir dünyayı anlatmak için

Yukarıdaki özetin cinayetler, araştırmalar, savaş manzaraları, yüzlerce kişi ve karakter, bir o kadar yan hikayecik ve sayısız olay barındıran uzun bir romanı özetlemekten çok uzak olduğunun farkındayım. Yetersiz kalacağını bilerek, biraz da anlatım özellikleri, sembolleri, simgeleri ve temalarına değineceğim.

1960'larda yükselişe geçen Latin Amerika edebiyatının büyük yazarları Latin Amerika’nın kırsal hayatını, geleneklerini, halkın gerçeklik algısını zaman zaman gerçeküstü motiflerle, masalsı hikayelerle, kısacası 'Büyülü Gerçekçilik'le işlemişlerdi. Bu edebiyatın Latin Amerika’daki hayatla birlikte değişime uğraması kaçınılmazdı. Kapitalizmin yarattığı bunalımlar, darbeler, kitle eylemleri, teknolojik değişimler ve özellikle internetin hayata girmesi, gerçeğin büyüsünü ortadan kaldırdı. Ütopyalarını ararken kendilerini cehennemde bulan yeni kuşak yazarlar bu döneme doğdular, bu sorunlar ve değişim içinde büyüdüler ve değişen dünyada kendi yollarını aramaya başladılar. İşte bu kuşak yazarlarından olan Roberto Bolano sadece Latin Amerika’yı değil dünyanın her köşesine yayılan çirkinliği teşhir etmek için kaleme sarılmıştı.

2666'nın ortak bir hikayesi yok ama hikayelerin hepsi de şiddet ve ölüm ortak paydasında buluşuyorlar. Öyle ki yazının gidişinde 'seyrek teyellenmiş' dediğim bölümlerin birbirine giderek sıkı sıkıya bağlandığını hissediyoruz. İnsanların kaderlerini birbirine bağlayan da ölüm ve şiddet. 2666 dünyanın gidişatına karşı kötümser bir bakışı, acı ve alaycı bir isyanı barındırıyor; edebiyatı da kapsayacak bir genişlikle… Tam da bu nedenle, romanlarında yazarlara her zaman yer vermiştir; ancak küçük burjuva aydın sorunlarıyla oyalanmak için değil, tersine yazarın ve edebiyatın da bu kötü gidişattaki suç ortaklığını deşifre etmek için. Kültür endüstrisinin vardığı bu noktada, kaosu düzen olarak sunan edebiyat -Bolano’ya göre- artık bir 'fahişe'dir. Siyasi baskı, kargaşa ve tehlike karşısında, yazarların ve eleştirmenlerin edebiyatı kutsal bir pelerine büründürmesi Bolano’nun kara mizahının kaynağına dönüşür. 2666'da edebiyatla ilgili yorumlar çok çarpıcı. İşte bir örnek:

“Düşüncelerin, duyguların ve gevelemelerin kendilerine özgü tatmin edici bir yanları vardı. Başkalarının acılarını, insanın kendi anılarına dönüştürüyorlardı. Son derece doğal, zorlayıcı, muzaffer bir durum olan acıyı, insani, geçici, kısa ve uçup giden bireysel bir anıya dönüştürüyorlardı. Vahşi bir adaletsizlik, taciz veya başı sonu olmayan tutarsız bir uluma intiharın her zaman hoş bir seçenek olarak sunulduğu düzgün kurgulanmış bir hikayeye dönüşüyordu. Özgürlük, kaçışın ebedileşmesinden başka bir şey olmadığı halde, kaçışı özgürlüğe dönüştürüyorlardı. Bedeli, çoğu kişi tarafından akıl sağlığı olarak adlandırılan nitelikti ve böylece kaos, düzene dönüşüyordu.”

'Bestseller'ları hatırlatan dış görünümüne aldanmayın; 2666 gerçek bir edebiyat başyapıtı.


Ölesiye yazılmış bir kitap

http://kitap.milliyet.com.tr/

Şebnem Şenyener

sebnemsenyener@earthlink.net

Roberto Bolano’nun ölümünden sonra yayımlanan “2666” adlı kitabı, Time dergisi tarafından 2008’in en iyi romanı seçildi.

Ölçü bakımından Himalaya değil de Tabor dağının, kubbelerinin ve çan kulelerinin yüksekliklerini ruhunda taşıyan, kalemini o tepelerden uçurarak yazan Roberto Bolano; ölümünden sonra İngilizcede yayımlanan ilk kitabı “Dedektif Vahşiler” ile 2007’de dünyaya maloldu. Şili doğumlu Bolano’nun Farar Straus ve Giroux Yayınevi’nden çıkan son kitabı “2666”, 2008’i ‘şaheser’ rütbesiyle bitirdi. Elit bir kampüs romanı havasında başlayıp yumuşak bir keyifle vodvile dönen, sonra okurunu polisiyenin türlerinden kaydırıp savaş ve uyanış romanına taşıyan, yeri geldikçe bilimkurguya dokunan metin; hayata bir kamyon şoförünün okulda dikiş tutturamayan oğlu olarak başlayan yazarın zengin espri dağarcığının ürünü.

Her yıla bir bölüm

Ölesiye yazılmış bir kitap “2666”. Kuvveti ise, satırlarından akan, anlatıcısının sesinde tınlayan, karakterlerini bütün özellikleriyle birbirinden olağanüstü sahnelerde fotoğraflayan ‘Kodakvari’ sayfaların hamurunu dokuyan ölüm kokusu... Cesareti, ölüm cesareti. Kanıtı, kitabın önsözünde yer alan, yayıncının “Ölümünün yaklaştığını fark eden Roberto, ‘2666’nın basımı için hazırladığı vasiyette, kitabın her yıl beş bölümünden birinin yayımlanmasını istedi. Hatta yayıncı ile pazarlık edilecek ücreti de belirledi... Ölümünden sonra varisleri, hastalığı felaketle sonuçlanmasaydı onun da aynı fikri paylaşacağı inancıyla, beş bölümü bir kitap olarak yayımlama kararı aldı” ifadesinde kayıtlı. 900 sayfalık kitabın yayınevine göre özeti şöyle: “İnzivaya çekilen bir Alman yazara duyulan tutkuyla gelişen arkadaşlık; üç akademisyeni, yazarın izinde, ilk yurtdışı görevine atanan New York’lu bir gazeteci ve kendisinden yaşlı bir kadına tutkun polis dedektifi ile birlikte Meksika sınırındaki, 10 yıl içinde yüzlerce Meksikalı kadının ortadan kaybolduğu Santa Teresa şehrine getirir”.

Ama daha başından, hikayenin kahramanının Almanlığını dahi şüpheye düşürüp, okuruna, kapaktaki özetin çok ötesinde bir macera vaat eden yazar; cazibesini, hem de son satırına dek, İngilizce çevirisinin örtemediği kadife vurgulu İspanyol ezgisine yüklüyor.

İspanyol aşk sanatından şikayet ettiği yerde bile. “Halbuki İspanyol, erotizmi müstehcenlikle, pornografiyle, gübre sanatıyla karıştırır... Biri yazarını öğrenmek niyetiyle Marquis de Sade’ı daha yeni inceledi. Öteki ise, Sade’ı daha 16’sında okudu. 17’sine basmadan iki kadınla üçlü aşk yaptı, orta yaşına gelince kütüphanesinin raflarını 17. ve 18. yüzyıl belden aşağı ‘yetişkin’ edebiyatı ile doldurarak daha gerçekçi bir seyir tutturdu” gibi satırları teşvik dolu.

Toprağı iyi tanıyan bir yazar

Yağmuru, ‘bizim gibi bir tanrının ya da bir robotun elinden çıkmışa benzeyen gökyüzünden’ boşandırıp, ‘meyilli damlaları bıçak sırtı çimenin yeşilinden aktaran’ yazarın metninde şiddet bazen, kontrolden çıkıp ateşli hastalığa yakalanmış gibi üst üste kendi portresini yaptıktan sonra Hindistan cevizi palasıyla elini aniden kopararak bir mumyacıya mumyalatan sanatçının hikayesinde dile getirdiği hayal gücüne ait. Bazen de, bir at yarışının giderek hızlanan ritmiyle akarak okurun kalp atışlarını doruğa çıkaran ve 5. sayfada sonuçlandığında, kaybeden jokeyin öfke dolu bakışlarını anlatan tek bir cümleye... Ve bazen de, Bolano’nun şiddeti, Meksika sınır kasabasında yüzlerce kadını öldüren seri katilin hikayesindeki gibi, tamamen gerçeğe ait.

“Çimen yağmuru yuttu. Toprağın ağzı açıldı. Konuşmayı bırak, tartışmaya başladı toprak. Yoğun, kristalleşmiş örümcek ağına benzeyen kelimelerle, zar zor duyulan hışırtılarla...” “2666”nın her sayfası, işte o toprağı iyi tanıyan, dilini öğrenmiş bir yazarın akıcı, şüpheye yer bırakmayan, temiz tercümesi.


 

Roberto Bolano - Özgeçmiş

Roberto Bolaño, Şili’nin Santiago kentinde doğdu. Çocukluğu Los Angeles, Valparaiso, Quilpe, Viña del Mar gibi kentlerde geçti. On üç yaşında ailesiyle birlikte Meksika’ya yerleşti. Yeniyetmelik yıllarını Meksiko Kent Kütüphanesi’ne kapanıp okuyarak geçirdi. 1973 yılında Salvador Allende’nin sosyalist reform sürecine katılmak için neredeyse bütün Latin Amerika’yı kat ederek Şili’ye gitti. Pinochet’nin darbesinden sonra direnişe katılmaya karar verdi, ancak kısa sürede tutuklandı. Sekiz gün tutukluluktan sonra eski okul arkadaşı bir polisin yardımıyla serbest kaldı. Meksika’ya döndü ve (Vahşi Hafiyeler’deki Ulises Lima karakterine model olan) yakın arkadaşı şair Mario Santiago Papasquiaro ile “Infrarealist şiir hareketi”ni başlattı. Daha sonra Bolaño, şiirden çok düzyazıya yoğunlaştı.

1977 yılında Katalunya’ya, annesinin yanına yerleşti. Edebiyat yarışmalarına katılarak yaşamını kazanmaya başlamadan önce çeşitli işlerde (yazları bağbozumu, gece bekçiliği, bulaşıkçılık, satıcılık) çalıştı. İlk romanları 40 yaşında basılmaya başladı. 90′lı yıllarda şansı döndü. Vahşi Hafiyeler romanıyla Herralde Ödülü’nü (1998) ve Latin Amerika’nın Nobel’i olarak görülen Venezüella, Romulo Gallegos Ödülü’nü (1999) kazandı. Ölümünden bir yıl sonra 2004′te, 2666 adlı romanıyla İspanyolca yazılmış en iyi romana verilen Salambó Ödülü’ne layık görüldü. Barselona’da 2003 yılında, elli yaşında karaciğer rahatsızlığından öldü.

Türkçeye çevrilen eserleri
Vahşi Hafiyeler, 2007
Uzak Yıldız, 2008

  •   Viva Bolaño!

    ALİ EMİROĞLU

    http://kitapzamani.zaman.com.tr

    2003 yılında, 50 yaşındayken hayata veda eden Şilili yazar Roberto Bolaño’nun ölümünden sonra yayımlanan romanı 2666, Pegasus Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Yayımlandığı günden itibaren büyük ilgi gören, yüzyılın ilk başyapıtı olarak nitelenen kitap, sıra dışı, lirik, hüzünlü ve zeki bir yazarla tanıştırıyor bizi.

    Edebiyat adına en keyifli deneyimlerden biri, adını pek duymadığınız, hakkında az şey bildiğiniz bir yazarın birdenbire bütün edebi beğenilerinizi tersyüz etmesi, kütüphanenizdeki öncelikli yazarlar listenizi güncellemeye zorlamasıdır sizi.

    Şilili yazar Roberto Bolaño’nun 2666 adlı romanı hiç şüphesiz bu türden bir güncelleme ihtiyacını doğuracak bir kitap. Türkçede daha önce üç kitabı yayımlanan Bolaño, yine de asıl ününü bu son romanına borçlu. Bolaño, yazarlığının ilk yıllarında daha çok şiirleriyle bilinse de, biraz da ironik bir biçimde “şiirin karın doyurmayacağı” saptamasını yaparak kariyerine romancı olarak devam eder. Vahşi Hafiyeler’i yazdıktan sonra ölüme yaklaştığını anlayan Bolaño, bütün enerjisini son romanı 2666’yı tamamlamaya adar. Beş bölümlük bu uzun romanı varisleri arasında paylaştırarak her kitabın birer yıl arayla yayımlanmasını vasiyet ettikten sonra 2003 yılında, yani henüz elli yaşındayken hayata veda eder.

    Öleceğini biliyordu
    Bolaño’nun yaşamöyküsündeki asıl dikkat çekici husus, henüz hayattayken her şeyi öngörmüş olmasında yatıyor kanımca: Yayıncısıyla varislerine ödenecek telif konusunda çetin bir pazarlığa tutuşur, kitabının yayımını aşama aşama planlar, bir yandan da giderek yaklaşan ölümün korkusunu yaşar. 2666’nın çok ses getireceğini, edebiyat tarihinde belli bir mertebeye yükseleceğini daha başından öngören Bolaño’nun bu türden girişimlerinde yapıtlarına da sirayet eden ironik bir taraf da vardır şüphesiz. Bir yandan Latin Amerika’nın hikâye geleneğinden faydalanırken, bir yandan da bu geleneği tersyüz edecek deneyimlere başvurur. Kimi zaman rahatsız ederek, kimi zaman yeteneği karşısında şaşırtarak, kimi zaman benzersiz ironi becerisiyle etkileyerek 2666’yı yazmaya koyulur. Kitabın bitmediğini, yarım kaldığını vurgulayan yorumların aksine, bitmiş, tamamlanmış bir roman var elimizde. Varislerinin, yazarın vasiyetnamesine uymayarak kitabı ayrı ayrı basmak yerine bir bütün olarak yayımlama fikri sayesinde 2666 gibi kült bir romanla karşı karşıyayız bugün.

    Girift bir yapı
    2666 beş uzun bölümden oluşuyor: “Eleştirmenlerle İlgili Bölüm”, “Amalfitano’yla İlgili Bölüm”, “Fate’le İlgili Bölüm”, “Suçlarla İlgili Bölüm” ve “Archimboldi’yle İlgili Bölüm”. Bu bölümlemelerden de anlaşılacağı gibi, yazar her kısmın başlı başına okunmasına imkân tanıyacak şekilde tasarlamış romanını. Bölümler her ne kadar birbirinden farklı içeriklere sahip olsa da 2666’daki bölümler arasında kurulacak bağlantılar, romanın yapısal özelliğini ortaya çıkarıyor. Bu girift ve kolaylıkla anlatılamayacak yapıya rağmen her adımda keyif veren, merak uyandıran bir hikâyeler dizisiyle karşılaşıyoruz.

    2666, inzivaya çekilmiş Archimboldi adındaki bir Alman yazarın peşindeki üç eleştirmenin hikâyesiyle açılıyor. Ortada Nobel almasına kesin gözüyle bakılan kayıp bir yazar vardır ve akademi kökenli bu üç eleştirmen, yazarın metinlerinden çok kendisini aramaya koyulurlar. Zamanla gizemli yazarın izi de (çok sonra yeniden ortaya çıkmak üzere) silinir bu arama eyleminde. Çünkü iki erkek eleştirmen, kadın eleştirmene âşık olurlar. Bir yandan edebiyat, bir yandan aşk, bir yandan arayış, diğer yandan da bu aşkın taraflarını tahrip eden bir haset duygusu... Buraya kadar özetlenen hikâyeye bakılırsa bildik arayış romanlarını andırıyor 2666. Hatta ilk sayfalardaki bu hikâyeye aldanırsak karşımızda bir aşk romanı olduğunu bile sanabiliriz. Ama öyle olmadığı, romanın çok çeşitli imkânlarla giderek bir suç kitabına evrildiği önce satır aralarında, sonra ilerleyen bölümlerde daha belirgin bir şekilde anlaşılıyor. Toplumsal ve siyasal hayata dair müthiş izlenimler, zaman zaman edebiyatla ironik bir şekilde eğlenen anlatıcının konumu, çeşitli türleri alaya alan kurgusuyla benzersiz bir atmosfer sunuyor kitap.

    İç içe hikâyeler
    Yukarıda da özetlendiği üzere, Bolaño’nun romanı birbirinden çoğu zaman keskin bir şekilde ayrılan bölümlerden oluşuyor. İlk bölümün sonunda eleştirmenlerin vardığı Santa Teresa şehri, ikinci bölümden itibaren romanın merkezine, belki de asıl varmak istediği suç iklimine yerleşiyor. Dünyada suç oranının en fazla olduğu ve bu oranın oluşmasında garip bir şekilde ortadan kaybolan kadınların kayda değer bir yer tuttuğu, yazarın Meksika’nın Teksas sınırındaki bir kasabasından ilham alarak kurguladığı Santa Teresa’da bu kez Şilili Profesör Amalfitano’nun ve kızının hikâyesinin izini sürüyoruz. Bir önceki bölümde, çoğunlukla Latin Amerika ve Rus romanlarında karşımıza çıkan karakter bolluğuna bu bölümden itibaren daha fazla rastlıyoruz. Ama değişip duran kahramanlara rağmen Santa Teresa giderek romanın omurgasını ele geçirmeye başlıyor sessizce. Keza, romanın üçüncü bölümünde karşımıza çıkan Oscar Fate adındaki gazeteciyle birlikte, 2666’ın kahramanlardan çok, şehir, suç ve ölüm üzerine düşünen bir roman olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz adım adım. Dördüncü bölümde Santa Teresa’da işlenen cinayetlerin uzun bir dökümüne yer veriliyor. Polis raporları, gazete haberleri, adli tıp tutanakları bu bölüm boyunca hatırı sayılır bir yer ediniyor. Modern roman sanatında çoğunlukla Umberto Eco’nun kullandığı (ve Genç Bir Romancının İtirafları’nda uzun uzadıya dikkat çektiği) “liste” fikrini en uç noktalara götürüyor Bolaño. Sayfalar boyunca (çoğunu kadın kurbanların oluşturduğu) bütün cinayetleri en ince ayrıntısına varana değin, işleniş biçimlerinden kullanılan cinayet aletlerine, alınan yaraların detayına kadar upuzun tutulmuş listeler yardımıyla anlatıyor, romanına yapısal bir olgunluk kazandırıyor.

    KİTABIN ADI NEDEN 2666?
    Yer yer fazla uzun ve rahatsız edici olsa da bazı yazarların vazgeçilmez takıntılarından olan bu liste fikrinin bir zaman sonra Bolaño’nun elinde büyülü bir atmosfere dönüştüğü aşikâr. Okurun romanın ana hikâyesine fazla kapılmasına mani olması kadar, yazarın, okurun dikkatini hikâyeden çok hikâye ediş biçimine çevirdiği bölümler bunlar. Nitekim kitabın son bölümünde yeniden kayıp yazar Archimboldi’nin hikâyesine dönerek, onun şahsında aslında yazarın kendi meselelerini de tartışmaya açtığı başka bir bağlama geçiyoruz. Geride, romanın adının neden 2666 olduğu da dâhil pek çok soru kalıyor ama galiba Roberto Bolaño’nun da asıl derdi bu muammalardan çok, cevapsız kalan soruların, yer yer beliren boşlukların peşine düşen okurunu büyüleyerek anlatının kendisine çekmek dikkatleri. Nitekim “Archimboldi’yle İlgili Bölüm”de karşımıza çıkan şu diyalog romanı kavramakta zorluk yaşayan okur için sarf edilmiş gibidir: “Halder dedi ki: ‘Tarihi iyi kavrayamıyorum ve bilgilerimi tazelemem gerek.’ ‘Ne için?’ diye sordu Hans Reiter. ‘Boşluğu doldurmak için.’ ‘Boşluklar dolmaz,’ dedi, Hans Reiter.”

    Yüzyılın ilk başyapıtı
    Bu kadar uzun bir romanda (992 sayfa) okurunun ilgisini sıcak tutmak için başvurduğu teknik imkânlar kadar, dilinin de ayırt edici bir yanı var Roberto Bolaño’nun. Yazarın dili ve kimi teknik imkânları kullanış biçimi gerçekten çok etkileyici. Örneğin, aynı kadına âşık rakip iki eleştirmenin telefon konuşmasının anlatıldığı şu bölüm bile yazarın büyülü diliyle ilgili fikir verecek nitelikte. İki rakibin er ya da geç yapacağı konuşmayı Ecovari bir listeyle hayata geçiriyor Bolaño: “Sanki iki adam da er ya da geç söylemeleri gereken şeyleri söylemekte güçlük çekiyordu. Konuşmanın ilk yirmi dakikası trajik bir tonda ilerledi. Kader kelimesi on kere, arkadaşlık kelimesi yirmi dört kere geçti. Liz Norton’un [kadın eleştirmen] adı dokuzu boş yere olmak üzere elli kere anıldı. Aşk kelimesi ikisi tarafından da bir kez olmak üzere iki kere zikredildi.” Bolaño’nun iki eleştirmen arasındaki hazin konuşmalardan çok romanını okurun doldurması gereken boşluklarla örme deneyimi çok ayırt edici bir özellik olarak öne çıkıyor.

    Ölüm ve suç odaklı bir roman olmasına rağmen 2666’nın pek çok yerinde karşımıza çıkan ironik bir yan da dikkati çekiyor. Biliyoruz, çoğu Latin Amerika romanı başlı başına kahramanların hikâyelerinden müteşekkil değildir zaten. Bütün Latin Amerikalı romancılar gibi Roberto Bolaño da bize bir kahramanın hikâyesini anlatırken aynı zamanda o ülke tarihinin şiddetli bir eleştirisini de yapmaktadır. Ama bunu yaparken, zaman zaman başvurduğu ironi sayesinde eleştirisini daha etkileyici bir hale getiriyor. Sonuçta, “2666, yüzyılın ilk gerçek başyapıtı,” tespitini haklı çıkaran bir yorum kalıyor geriye.

    Son bir söz de kitabın çevirisiyle ilgili. Bu zor, uzun ve dolambaçlı romanı, okuru yormadan ve Türkçenin bütün anlatım olanaklarından yararlanarak başarılı bir şekilde dilimize kazandıran Zeynep NHeyzen Ateş’i ayrıca kutlamak gerekiyor.



    damardan gerçekçi” bir cehennem kitabı: 2666

    Ekleyen: Gülenay Börekçi

    2666, kimilerinin 21. yüzyılın en büyük romancısı saydığı Şilili Roberto Bolaño’nun 2004′te, yani ölümünden bir yıl sonra yayınlanan son romanı. Bolaño, tedavisi güç hastalığının son aşamalarında bile inatla ve sabırla romanı üzerinde çalışmış, ilk taslaklarıysa yakında bu dünyadan göçüp gideceğini bilen bir adamın “Ya yetiştiremezsem” endişesi ve aceleciliğiyle yayıncısına teslim ettikten hemen sonra da ölmüştü. Patti Smith, Stephen King ve Kasuo Ishiguro gibi büyük isimlerin hayranlıkla söz ettiği kitap bizde Pegasus Yayınları’ndan çıktı…

    Okuduğum en acayip ve en güzel romanlardan biri olan 2666, birbirinden bağımsız olarak da okunabilen beş novella’dan oluşuyor. Dilerseniz bunları birbirinden bağımsız addedebilirsiniz. Hepsini tamamladığınızdaysa, aslında bir bütün oluşturduklarını fark edeceksiniz. İçinde görünüşte kendi halinde ama içten içe cehennemi andıran küçük bir kasabada işlenen kanlı cinayetler, ölüm, sonuçsuz ama zevkli edebi tartışmalar, Bolaño’nun en küçük ayrıntısına kadar anlattığı hayal ürünü kitaplar, varolmayan yazarlar, başka ülkelerde yaşayanların bir tutku yüzünden kesişebilen yolları, arayışlar, buluşlar, kayboluşlar, arzular, düşkırıklıkları yalnızlık ve kasvet var. Bolaño’nun keskin üslubu yazmaktan çok labirent kurmayı andırıyor. Neyse ki ironiden yoksun bir üslup değil bu, o yüzden bir an için bile sıkılmıyor, yorulmuyorsunuz.

    Stephen King’den Patti Smith ve Kazuo Ishiguro’ya birçok ünlü yazarın hayranlıkla söz ettiği romanın her şeyi, hatta adı bile esrarengiz, şifreli. Çünkü epeyce kalın olan kitabın herhangi bir sayfasında 2666 tarihine bir gönderme yok. Öte yandan 2666 tarihi yazarın daha önce yazdığı birçok kitapta çeşitli şekillerde karşımıza çıkıyor. Mesela Amulet adlı romanında Mexico City’deki bir caddeyi “2666 yılının mezarlığı gibi” diye tarif etmişti. Vahşi Hafiyeler adlı romandaysa şöyle bir bölüm vardı: “Cesárea gelecek günleri anlattı. Öğretmen ona hangi zamanları kastettiğini ve neler olacağını sordu. Cesárea 2600 civarında bir yıldan bahsediyordu; iki bin altı yüz bir şey…” İlgisi var mı bilmiyorum ama İncil’de bu tarih, Yaratılış’tan tam 2666 yıl sonra gerçekleşecek ruhsal arınma, masumiyete dönüş zamanı geçiyor.

    Hayatı boyunca politik görüşlerinden ötürü polisle başı epey derde giren, defalarca hapis yatan ve hayatının bir döneminde eroin bağımlısı olan huzursuz ruh Roberto Bolaño, Metis Kitap’tan çıkan Vahşi Hafiyeler romanında ‘damardan gerçekçiler’ adlı bir edebiyat akımı kuran birkaç genç şairin trajik, hüzünlü ama eğlenceli hikâyesini yazmıştı. İnsan, kendisinin de bir zamanlar “infrarealizm” akımını kurduğunu hatırlayınca, hafiyelik ile edebiyat eleştirmenliğini bir araya getirmeyi sevdiğini düşünebilir. 2666 zaten tam olarak böyle bir şey; “damardan gerçekçi” bir üslup denemesi. Ama kesinlikle üsluptan ibaret değil.

    Roman, gerçek bir olaya dayanıyor. 1993-1997 arasında Meksika’nın Ciudad Juárez kasabasında işçi sınıfından gelen 400 genç, yoksul, eğitimsiz kadın vahşice katledilmiş. 1993′ten bu yana esrarengiz şekilde ortadan kaybolan ve bir daha haber alınamayan kadınların sayısıysa 5000′miş. Roman bu ürpertici cinayetler serisinden ilham alıyor. Sadece Ciudad Juárez’in adı Santa Teresa olarak değiştirilmiş.

    Bu yazı çerçevesinde anlat deseniz, 2666′ya dair daha fazla şey anlatamam.İşin gerçekçilik kısmı bir yana, en çok edebiyata, yazının insanı götürebileceği tekinsiz alanlara dair olduğunu söylemek isterim. Bir de okursanız, pişman olmayacağınızı…

    2666′ya dair ne dediler? Müzisyen, şair, ressam, fotoğrafçı ve yazar Patti Smith, Roberto Bolaño’nun başyapıtı 2666′yı okuduğunda nasıl altüst olduğunu “”Kitaplar pek çok işe yarar, sizi bazen çalışmaya bazen eğlenmeye ve bazen de yazmaya teşvik eder. Bolaño’yu okumak bana yazma konusunda ilham veriyor. Tam bir dâhi. Simya gibi bir şey yapmış burada, edebiyatı gerçeğe dönüştürmüş. Okurken hiç bitmesin istedim, bittiğindeyse en yakın arkadaşımı kaybetmiş gibi hissettim” diye anlatıyor. Smith, Bolaño’nun eleştirmenlerin gözdesi olduğunu, sadece İspanyolca’da değil, tüm dünya edebiyatında Gabriel Garcia Marquez’in yerini dolduracak güçte bir yazar sayıldığınıysa kitabı okuyup bitirdikten çok sonra öğrenmiş.

    Japon yazar Kazuo Ishiguro’ysa “”Bu yılki okumalarıma çoğunlukla Roberto Bolaño hâkimdi. Bolaño, 2666′da Güney Amerika, ABD ve Avrupa geleneklerini; modernizmin vahşi gerçekçiliğiyle suç romanlarını pürüzsüz bir şekilde bir araya getiriyor. Bolaño’nun, modern edebiyat tarihinde çok önemli bir yeri var” diyor.

    Stephen King’in fikriyse kısa ve net: “Bu doğaüstü roman tasvir edilemez; bütün ihtişamıyla yaşanması gerekir.”

    2666′yı oluşturan beş kitap

    I. Eleştirmenlerle ilgili bölüm: Benno von Archomboldi adlı kült Alman yazarın izini süren dört eleştirmenin Santa Teresa’ya uzanan hikayesi.

    II. Amalfitano’yla ilgili bölüm: İlk kitabın sonlarında tanımaya başladığımız Meksikalı profesör Amalfitano’nun, Meksika’nın, aşkın ve deliliğin hikayesi.

    III. Fate’le ilgili bölüm: Santa Teresa’ya bir boks maçının haberini yapmaya gönderilen ama aslında öldürülen kadınları yazmak isteyen ve bu arada Amalfitano’nun kızına aşık olan gazeteci Oscar Fate’in hikayesi.

    IV. Suçlarla ilgili bölüm: Santa Teresa’da işlenen cinayetlerin, yani cehennemin hikayesi.

    V. Archimboldi’yle ilgili bölüm: Polonya, II. Dünya Savaşı, bir adam ve bir kadın… Kitabın neredeyse yazılma sebebi denebileek Archimboldi’nin belirişinin ve kayboluşunun hikayesi


    Unutulanlar, yazmak ve şiddet

    "2666", Bolano"nun üç tutkusunu birleştiriyor: unutulanlar, yazmak ve şiddet. "Uzak Yıldız"dan beri izini sürebileceğimiz bu iki tutku bu romanda bir ustalık gösterisine dönüşüyor. Özgün bir yapıt, çok çok uzun ama işin detayını düşündüğünüzde başka türlü olamayacağını kavrıyorsunuz

    Z.NEYZEN ATEŞ Arşivi

    http://www.radikal.com.tr/

    Roberto Bolano’dan kaçarak geçen ayların ardından artık köşeye sıkıştım. Geçen yıl Junot Diaz’ın Oscar Wao’nun Tuhaf Kısa Yaşamı’nın aldığı ABD Eleştirmenler Ödülü’nü bu yıl, -2003’te ölen- Şilili yazar ve şair Roberto Bolano alınca artık 2666 üzerine yazmak kaçınılmaz oldu. Bir dip not olarak belirteyim, ödülü yazar adına ailesinden biri değil 2666’yı İngilizceye kazandıran ve ABD’de Bolano’nun bu kadar popüler olmasının en önemli etkenlerinden biri olarak gösterilen Natasha Wimmer aldı.

    Örnek bir asi olarak nitelenebilecek, 1973’te Allende’yi desteklemek üzere Şili’ye dönen, Pinochet tarafından hapse atılan ama neredeyse kendi romanlarını andırır şekilde yeni rejimin üst düzey görevlilerinden olan bir sınıf arkadaşı tarafından görülüp kurtarılan Roberto Bolano, altı yıl önce elli yaşında öldüğünde İspanyol edebiyatının Marquez’den sonraki en önemli ismi kabul ediliyordu. Ama dünya edebiyatındaki yükselişi çok da hızlı olmadı. Eserlerinin çoğu ölümünün ardından yabancı dillere çevrildi. (Türkçede katil bir şairi anlatan Uzak Yıldız ve Gallegos ödüllü Vahşi Hafiyeler Metis tarafından yayımlandı.) Bolano, Vahşi Hafiyeler’deki sıra dışı anlatımıyla herkesin dikkatini çekti. Eleştirmenler çok az yazarın böyle bir tarzın altından kalkabileceğini, Bolano’nun yazım tekniğinin (ve hayal gücünün) son derece ender rastlanır kalitede olduğunu yazdılar. Roman dünyanın dört bir yanında ödüller kazandı. Ama yazarın karanlığı, unutulanları ve görmezden gelinenleri ne kadar sevdiğini belli eden Vahşi Hafiyeler daha ısınma turuydu. Bolano hayatının son yıllarını çok daha hırslı bir projenin üzerinde çalışarak geçirdi -son sözünün. Bu dönemde yazar ölmekte olduğunu biliyordu (uyuşturucu kullanımına bağlı olarak gelişen bir karaciğer sorunu vardı) ve arkasında ne bırakmak istediği konusunda net fikirleri vardı. Yazar, romanının son kontrolünü yapamadan önce öldü ama eserin o haliyle de yayımlanmaya uygun olduğuna karar veren yayınevi kitabı bastı. Bu roman, tahmin edebileceğiniz üzere 2666’ydı.

    Birbirine bağlı beş parça

    2666’da Vahşi Dedektifler gibi Bolano’nun ‘biyografi kurgulama’ yeteneğini gözler önüne seriyor ve içinde gerçek olduğu izlenimi yaratmak için çaba harcanmış uydurma parçalar taşıyor. Birbirine gevşek iplerle bağlı beş parçadan oluşan romanın her parçası aslında ayrı bir roman olarak okunabilir. (Hatta keşke Türkçesini beş ayrı parça halinde bassalar da yıllarca çevirinin bitmesini beklememiz gerekmese... Bolano’nun varisleri tarafından görmezden gelinen arzusu da öyleymiş zaten.) İlk bölüm, Vahşi Hafiyeler’i okuyanlara tanıdık gelecek, Benno von Archimboldi isimli Alman yazarla kafayı bozmuş dört eleştirmenin hikâyesi. Archimboldi hakkında uzun boylu olduğu ve ortadan kaybolduğu dışında hiçbir şey bilmeyen eleştirmenler yazarın yerini bulmak konusunda çok hırslılar. Sonunda Meksika sınırındaki Santa Teresa’da olduğunu öğrenip yola çıkıyorlar.

    Sonraki iki bölüm Santa Teresa’da geçiyor ama eleştirmenler yok. Onların yerine, karşımızda, karısının ölümünün ardından kasabaya taşınmış mutsuz bir İspanyol edebiyatı profesörü ve zenci bir gazeteci var. Derken Santa Teresa’nın korkunç cinayetlere sahne olduğu ortaya çıkıyor. Yıllardır işlenen bu cinayetlerin kurbanları genç kadınlar. (Bolano’nun Santa Teresa’yı uydurmadığı, örnek olarak gerçekten benzer cinayetlerin işlendiği Ciudad Juarez’i kullandığı bolca yazıldı. Yıllar boyunca hemen her hafta Juarez’i çevreleyen çölde her hafta kadın cesetleri bulunmuştu. Bu cinayetler ne çözülebildi ne de kadınların çoğu teşhis edilebildi. Bolano son yıllarında bu cinayetleri saplantı haline getirmiş, onlarla ilgili edinebildiği bütün bilgileri toplamıştı.) Kitabın dördüncü bölümü bu cinayetler üzerine. Polis raporları, adli tabipler ve hatta medyumların yorumları derken Bolano’nun neredeyse belgesel ağzıyla size cehennemi tasvir ettiğini anlıyorsunuz. İşin edebi anlamda ilginç tarafı şu, Bolano’nun kadınları tamamen uydurma. Hikâyeleri, tanıkların söyledikleri, polisler.. Hepsi uydurma. Ama yazar öyle bir resim çiziyor ki Bolano’nun araştırmasıyla ilgili dedikoduları da duymuşsanız acaba demeden edemiyorsunuz. (Bu konu üzerine geçen yıl yazıldığı için biliyorum, kullandığı deliller de dahil, herşey baştan sona sahte.) Gerçek ve kurgu daha iyi nasıl birbirine karıştırılabilir bilmiyorum. Bu ne gerçek insanlara sahte düşünceler yüklemek (son zamanlarda tarihi kurgu romanlarda sürekli yapıldığı gibi) ne de uydurma bir belgesel. Bolano’nun gerçek ve yalan arasında yeni bir alan yarattığı bile söylenebilir. Roman beşinci bölümde yeniden Archimboldi’ye dönüp cinayetler, Santa Teresa ve yazar arasında bir bağlantı kuruyor. (Tahmin ettiğiniz ilk iki ihtimalden biri değil.)

    2666, Bolano’nun üç tutkusunu birleştiriyor: unutulanlar, yazmak ve şiddet. Uzak Yıldız’dan beri izini sürebileceğimiz bu iki tutku bu romanda bir ustalık gösterisine dönüşüyor. Özgün bir yapıt, çok çok çok uzun (İspanyolcasını bitirmek benim aylarımı aldı) ama işin detayını düşündüğünüzde başka türlü olamayacağını kavrıyorsunuz. (Yine de beş ayrı kitap olarak basılmasında ısrarlıyım. ABD’de önce bütün sonra parça parça basmaya karar vermişler, bizde öyle bir seçenek olur mu bilmiyorum.)

     

    Valid HTML 4.01 Transitional