1984

George Orwell
 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

03.9.2008


 

Editörün Notu: Distopia  türünün en iyilerinden biri olan George Orwell’in 1948 yılında yazdığı 1984 romanında, yurttaşların dev ekranlarla “Büyük Birader seni gözlüyor” sloganı ile gözetlendiği, özel hayatın yokolduğu, birey benliğinin sıfırlandığı, geçmişin günün şartlarına göre devlet eliyle silinerek defalarca yeniden yazıldığı, düşünmeyi engellemek için “Yenikonuş” sistemi altında dilin, zıtlıklarından arındırıldığı, kelime haznesinin en aza indirildiği, özellikle soyut kavramların ortadan kaldırıldığı  faşist bir devlet yönetiminden sözedilmektedir.

George Orwell

Vikipedi, özgür ansiklopedi

George Orwell, asıl adı ile Eric Arthur Blair (25 Haziran 1903 – 21 Ocak 1950), 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen kalemleri arasındadır. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanı ve bu romanda yarattığı Big Brother (Büyük Birader) kavramı ile tanınır.

Orwell'ın hayatı, sonradan yazılarını etkileyecek olan deneyimlerle doludur. Eton Koleji'nden mezun olduktan sonra, o sırada bir İngiliz sömürgesi olan Burma'da bulunmuş; kısa süreliğine adanın polis teşkilatında görev yapmıştır. Bu memuriyet döneminde şahit olduğu acımasız uygulamalar, emperyalizme karşı geliştirdiği derin öfkeye katkıda bulunmuştur.

Gençlik döneminde Fransa'da bulunmuş, türlü mesleklerde çalışmış, para sıkıntısı gerek yazarlığa başlamadan önce, gerekse ilk yapıtlarını kaleme aldığı yıllarda yakasını bırakmamıştır.

İlk yapıtları

Orwell'ın ilk romanı, otobiyografik olup olmadığı halen tartışma konusu olan Paris ve Londra'da Beş Parasız dır. 1933 yılında yayınlanmış olan bu eserde olaylar, ismi asla zikredilmeyen bir karakterin ağzından aktarılmaktadır. Eserin kahramanı Paris'te İngilizce kursu vermek üzere bulunan, öğrencilerinin dersleri türlü bahanelerle bırakmasından sonra ise işsiz ve meteliksiz kalan genç bir adamdır. Günler boyunca açlık çeken, sokakta sabahlayan, sonunda önce otel mutfağında, ardından da bir restoranın bulaşıkhanesinde iş bulan baş karakter, sonunda zihinsel engelli bir çocuğun eğitmenliğini üstlenerek Londra'ya gider.

Ne var ki talihsizlik ve yokluk, burada da peşini bırakmaz. İşvereni olan ailenin tatile çıktığını öğrenir, onların dönüşünü yersiz yurtsuz bir serseri olarak, yollarda aç bilaç taban teperek, güçsüzlere ayrılmış yatakhanelerde sabahlayarak geçirmeye zorlanır.

Avrupa'nın iki büyük başkentini toplumun en alt basamağındaki bir kişinin gözünden betimleyen eserden sonra Burma Günleri (1934) ve pek fazla beğenilmeyen Papazın Kızı (1935) gelir.

Orwell'ın edebi hayatındaki ikinci kilometre taşı, daha sonra kaleme alacağı Daralma ile pek çok ortak noktası bulunan Keep the Aspidistra Flying (Zambak Solmasın) adlı romandır. Orwell bu eserde kendisinin de bir parçası olduğu, dar gelirli ortadireğin yaşantısına ayna tutar; bu sınıfa mensup olanların hayatını adım adım kurutup manasızlaştıran, umutlarını ve hayallerini teker teker öldüren geçim derdine ve tekdüzeliğe isyan eder.

1937 yılında Orwell maden işçilerinin hayatına dair bir araştırma olan Wigan Pier Yolu nu kaleme alır. Ne var ki yazıları, bu tarihten sonra bir süreliğine kesintiye uğrayacaktır; çünkü güneyde, İspanya'da savaş davulları çalınmaya başlanmıştır.

İspanya İç Savaşı ve Orwell

Orwell, İspanya'da darbe girişiminde bulunan, Hitler ile Mussolini'nin de desteğini alan Franco'ya karşı çarpışacak gönüllülere katılarak İspanya'ya gider. Savaşa dair anılarını daha sonra Katalonya'ya Selam adlı eserinde aktaracaktır.

Orwell gördükleri karşısında çok etkilenir: Darbecilerle çatışan devrimci organizasyonlar, özellikle de sosyalistler ve anarko-sosyalistler İspanya'da yepyeni bir düzen kurmuş gibidir. Fuhuş ortadan kaldırılmış, dilenciler sokaklardan çekilmiştir. Piyasadaki pek çok mal ihtiyaç sahiplerine parasız dağıtılmaktadır. Yeni sistem sosyal hayatın her detayını etkilemektedir: Artık hiç kimse senyör gibi, karşıdaki kişinin üstün olduğunu ima eden sözcükleri telaffuz etmemektedir ve bahşiş bırakmak yasaktır.

Orwell cepheye gider, bir keskin nişancının attığı mermiyle gırtlağından vurulur. Ölümden kılpayı kurtularak cephe gerisine gönderilir ve İspanya'ya ilk geldiğinde gördüğü düzenin tamamen ortadan kaldırılmış olduğuna tanık olur. Kanaatine göre bu durum sadece İspanyol burjuvazisinin değil, Avrupa'da zamansız bir devrim hareketinin başlamasını tehlikeli bulan Stalin'in de eseridir.

Kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği ile yakın bağları bulunan İspanyol Komünist Partisi bir siyasi temizlik hareketine girişir. P.O.U.M (Marxist Birlik Partisi) yasadışı ilan edilir, yabancı uyruklu çoğu asker silah arkadaşlarınca tutuklanır veya -Orwell gibi-ülkeyi terketmek zorunda kalır.

Aspidistra

1930'lar İngilteresinde 'sınıf atlama özlemini'ni bir kara mizah ile eleştirmektedir. Aspidistra, sınıf atlama özentisi içindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür. Bir reklam ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak gördüğü reklamcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır; ama romanın beklenmedik sonunu yine sevgilisi yaratmaktadır.

Hayvan Çiftliği

İspanya'daki "ihanete uğramış devrim" tablosu Orwell'ı derinden sarmıştır. Ancak en meşhur yapıtları olan Hayvanlar Çiftliği'nin ve 1984'ün sırf Stalin'i yermek için kaleme alındığını iddia etmek mevzuyu haddinden fazla basitleştirmek olacaktır. Orwell yazarlığa başladığı günlerdeki çizgisinden sapmış değildir: Nasıl ki ilk eserleri kendi tecrübelerinden izler taşıyor, ancak her toplumu ve çağı ilgilendiren meseleleri de işliyorsa savaş sonrası yapıtları da yalnızca Franco'nun, Hitler'in, Stalin'in dünyasını değil, bu despotları yaratan hırsları ve budalalığı da taşlamaktadır.

Hayvanlar Çiftliği bir devrimin trajedisidir. Bu modern fabl, kesilmekten, kırkılmaktan, sağılmaktan, dövülmekten gına getirerek zalim sahiplerine karşı ayaklanan Manor Çiftliği hayvanlarının hikayesidir. Karakterler son derece sade ve güçlüdür: Kinik eşek Benjamin, fedakar at Boxer, akılsız kısrak Mollie, hatta serçeleri tüm hayvanların kardeş olduğunu söyleyerek pençeleri arasına çekmeyi deneyen kedi bile akıllarda kolayca yer edinen, çok canlı kişiliklerdir.

Hayvanlar, çiftliği geri almayı deneyen insanlara karşı yiğitçe çarpışır, gövdelerini mermilere siper eder; el sahibi olmadıkları halde çiftliğin zor işlerinin üstesinden gelmeyi, hatta bir değirmen inşa etmeyi bile başarırlar. Ne yazık ki zaferleri, yöneticiliğe soyunup gitgide 'insanlaşan' domuzların hırsları ve entrikaları tarafından gölgelenmeye mahkumdur.

Son yılları

Orwell'ın ömrü, henüz kırk altı yaşındayken noktalanmıştır. Hayvan Çiftliğinden sonra geniş çaplı bir üne kavuşsa ve maddi sıkıntıları sona erse de yoksulluk günlerinde tutulduğu tüberküloz hastalığı, hayatının son döneminin büyük bölümünü hastanelerde geçirmesine yol açmıştır.

İkinci Dünya Savaşı boyunca Observer gazetesinde çalışmıştır. 1945 yılında eşini başarısız bir ameliyat sonrasında kaybetmiş, ölümünden kısa bir süre önce yeniden evlenmiştir.

21 Ocak 1950 tarihinde Londra'da hayata veda etmiş, ardında on adet kitap ve sayısız makale bırakmıştır.


BERTRAND RUSSELL

"Çok genç yasta bile yigit ve yürekli olan George Orwell, (1903-1950) önce döneminin ve ülkesinin toplumsal düzenine karsi çikti. Rus devrimine inandi. Troçki'ye hayrandi. Ancak, Ispanya savasi sirasinda Stalinistlerin Troçkistlere karsi tutumu, umutlarini yikti. Bu durumu ve hastaligi, Orwell'i 1984'ün mutlak umutsuzluguna götürdü. Orwell, yapisi geregi karamsar ya da siyaset tutkunu degildi. Ilgi alanlari çok genisti; daha az acili bir dönemde yasasaydi yasamaktan mutluluk duyardi. Ama çagimiza siyaset egemendir. Orwell, hayati boyunca gerçeklere bagli kalmis, en aci dersleri bile ögrenmekten vazgeçmemistir. Ama umudunu yitirmistir. Orwell'in çagimizin peygamberi olmasini engelleyen de bu olmustur. Belki de, dünyanin bugünkü durumunda umutla gerçegi birlestirmek olanaksizdir. Durum buysa, tüm peygamberler yalanci peygamberlerdir. Orwell gibi kisiler bence, günümüz dünyasinda gerekli olanin yarisini, ama ancak yarisini ortaya koymuslardir. Öteki yariyi hâlâ aramaktayiz."


ALINTILAR

"En kötü düşmanımız sinir sistemimizdir."

"Bilinçleninceye kadar başkaldırmayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenmeyecekler."

"İnsanın içine giremezler. İnsan olarak kalmanın bir değer taşıdığını içinde gerçekten hissediyorsan, somut bir sonuç elde etmesen bile, onları yenmişsin demektir."

"Azınlıkta olmak, bu azınlık tek bir kişiden oluşmuş bile olsa, insanın deli olması demek değildir."

"Belki de insan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu."

"İktidar acı çektirmek ve küçük düşürmek demektir."

"Gerçekte her şey ne kadar basitti! Yalnızca teslim ol, gerisini düşünme! Ne kadar çabalarsan çabala, seni sürekli geriye akan bir akıntıya karşı yüzmek ve sonra geri dönüp akıntıyla birlikte yüzmeye karar vermek gibi bir şeydi bu. Sizin tutumunuzdan başka değişen bir şey yoktu. Olması kararlaştırılan şey, nasıl olsa olacaktı...

 

Edebiyat - 30.07.2006 - 03:41

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=3219

Orwell romanı yazdığı 1949 yılında, İkinci Dünya Savaşı sonrasının getirdiği tedirginlik ve belirsizlik ortamında, yaklaşık kırk yıl sonrasının dünyasını kurgulamış.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’teki dünyada sadece üç devlet var; bütün topraklar bu üç devlet tarafından paylaşılmış. Topraklar o kadar büyük ki sınırlar belirsiz.

Romanın kahramanı Winston Smith artık Okyanusya adlı devlet içindeki Londra’da yaşayan ve Doğrubak’ta (Açılımıyla: Doğruluk Bakanlığı. Geçmişin sürekli yeniden yazılıp gerçeklerin değiştirildiği; diğer bakanlıklar gibi adının tezatı bir bakanlık.) çalışan, otuz dokuz yaşında, yalnız bir adam. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört Okyanusya’sında toplumsal hayat üçe parçalanmış: İç Parti üyeleri, Dış Parti üyeleri (Winston da onlardan biri.) ve Proleterler.

İç Parti üyelerinin başında, günümüz "BBG"lerine esin veren Büyük Birader (Big Brother) var. Her caddede, her sokakta, apartmanların her katında O'nun resimleri mevcut. Dimdik bakan gözlerinin altında da şu yazıyor: BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ SENDE.

Dış Parti üyeleri, bakanlıklarda çalışan memurlar. Parti tarafından sürekli denetim altında tutuluyorlar. Hepsinin evinde sürekli gözlendikleri bir ‘Tele ekran’ var. Parti aleyhine kuşku uyandıracak en ufak hareketleri, hatta yüz ifadeleri bile bir 'yok kişi' olmalarına sebep olabiliyor.

Kitabın öyküsünü anlatmayı, değerlendirme sırasında tekrara kaçmamak için burada bırakıyorum. İkisini bir saç örgüsü şeklinde birlikte ele alacağım.

Kitabı okumaya başlamadan önce, kafamda, kitapta 'özel hayat' konusunun işlenmiş olduğu fikri vardı. Arka kapağını ve önsözünü okuduğumda ise romanla ilintili olarak başka iki noktaya dikkat çekilmiş olduğunu gördüm:

-" Orwell ... Büyük Rus Devrimine inandı. Troçki’ye hayrandı. Ancak ...Stalinistlerin Troçkistlere karşı tutumu, umutlarını yıktı."’

-"...dilin gerilemesi, düşüncenin de gerilemesidir... Orwell'a göre özgürlük yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, ...anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar."

Değerlendirmemi bu üç nokta üzerinden yapmayı uygun buldum. Romanda ağırlıklı olduğunu düşündüğüm sırayla:

Önce ilk husus: "Siyasi Düzen eleştirisi"

Kitapta öykü, genel yaşantıya dair fikir edinmemizden sonra; W.S.'nin, bir şeylerin yanlış gittiğine, yaşamın böyle olmaması gerektiğine dair düşüncelerinin yoğunlaşması ile ivme kazanıyor. Çocukların anne babalarını ihbar etmeye teşvik edildiği bir casusluk ortamında, kimseyle konuşmamak hayatta kalmanın en temel şartı iken Winston gördüğü bir rüyanın peşine takılarak kaderini hiç tanımadığı kişilerin eline teslim ediyor.



Doğrusu yorum yazabilmek için kitabın sonuna dair ipucu vermeyi göze almak zorundayım. Evet, Winston rüyasının peşinde İç Parti’nin eline düşüyor. Sonrasında bana göre öykünün en heyecanlı ve aynı zamanda en bulanık kısmı başlıyor. Okur olarak maddeci ve baskıcı bir dünya modeliyle karşı karşıya olduğumuzu sanırken yine baskıcı ama bu kez aksine metafizik bir dünya ile burun buruna geliyoruz. Dış Parti üyelerinin haberdar olmadığı üstün güçlerle donanmış, rüyalara hükmeden, düşünceleri okuyan, görünmez olabilen İç parti üyelerinin tasarımı, fiziksel işkenceler yanı sıra düşünsel işkencelerle de, ‘itiraf etmek’ değil ‘değişmek’ zorunda bırakılan Winston sonunda sığınacak bir tek düşüncesi bile kalmayarak, tüm varlığıyla teslim oluyor. Yeni dünyada, gerçekten, kaçacak yer yok.

Her yazarın irdelediği kendine özgü temel konuları, çözümünü aradığı sorular(ı) vardır. Bana göre Orwell'ın, bir diğer ünlü romanı ‘Hayvanlar Çiftliği’ni de düşünerek, temel sorunu veya temel sorunlarından hiç değilse biri: İktidar. Ama romandaki gibi "çiftdüşün" bir iktidar.

Yazarın romanda iç içe anlamlar kullandığını düşünüyorum. Dış anlamda Rus Devrim süreci eleştirisi veya geleceğin dünyasına dair, ‘geçmişin düş kırıklıkları’ üzerine inşa edilmiş bir tür ‘vasiyet’ mevcutken, yani toplumdaki iktidar söz konusu iken, iç anlamda yazar başka, evrensel bir umutsuzluğa işaret etmek istiyor: İnsanı ‘kendi’ne yenik düşüren, bireydeki iktidar.

Daha olaylar başlamadan çok önce, satın alarak yazısız yasaları deldiği ilk nesne, ‘günlüğü’nün başında ‘en kötü düşmanımız sinir sistemimizdir’ diye düşünüyordu Winston. Ama sonra "somut gerçekleri işkenceyle sizden sökerler. Ama amaç yaşamak değil, insan kalmaksa, bunun ne önemi olabilir? Duygularını değiştiremezler, siz kendiniz isteseniz bile değiştiremezsiniz onları. Gönlünüzün derinliğine, işleyişini sizin bile bilmediğiniz o yere el uzatamazlar." diyor... ve yanılıyordu: "Sonunda parti iki kere ikinin beş ettiğini duyuracak ve insan da buna inanmak zorunda kalacaktı."

İnsan kendine yenilirse her şeye de yenilir. Biri sizin bile düşünmekten köşe bucak kaçtığınız için bilmediğiniz hayattaki size özel en büyük korkuyu biliyorsa ve bunu size karşı kullanma imkanına sahipse ve dahi kullanacaksa ve gerçekliği algılayışınıza güvenemeyecek hale geldiyseniz neye tutunabilirsiniz?

"Gerçek insan aklında yaratılır, başka yerde yoktur, benliğini değiştirmelisin" diyor O’Brien; Winston’un gerçek anlamda "ruhsal yakınlık duyduğu ve güvenerek yanıldığı" tek insan. Peki nedir bireyde hüküm süren iktidar?

Cevaba dair işareti, ilk önce, Winston’un, Partiye karşı varolduğu söylenen Kardeşlik Örgütü’nün lideri Emmanuel Goldstein’ın yazdığını sandığı "Kitap"ı okurken rastladığı "Gerçekte iktidar, ancak karşıtların uzlaştırılması yoluyla sonsuza dek elde tutulabilir." cümlesinden alıyoruz. Tanrı gibi mi?

Ve çok geçmeden kitap bunu doğruluyor. Yakalanmış ve işkencelere maruz kalma süreci başlamış Winston’a: "Tanrı iktidardır. Bizler iktidarın rahipleriyiz" diyor O’Brien. Ve bu yüzden olsa gerek: "Parti asla yenilmez." Bu noktada, yakın temayı işleyen Franz Kafka’nın ‘Ceza Sömürgesi’, William Golding’in ‘Sineklerin Tanrısı’nı da hatırlıyorum.

İkinci husus: Özel hayat

Tam, 'Tüm yarışma biçimleri keşfedildi.' düşüncesine kapıldığım bir anda, tuhaf bir zamanlamayla malum zamane yarışmalarının fikir babalarının romandan çekip çıkarıp ekranlarımıza ve dolayısıyla hayatımıza taşıdıkları, ‘dokunulmazlığı’ her daim tartışılan konu. Winston’ın, proleterlerin semtinde, kendisinden; basıldıklarında ‘ne kadar da küçük ’ diye düşündüğü, ‘küçük pembe şekerlere benzeyen ’mercan parçasıyla; üzerinde çaydanlığın ‘fokur fokur kaynadığı’ ocağı; iki kişilik karyolası; şöminesi; kitaplığıyla hayatın "yaşanmaya değer düzeyde" olduğu "eski günler"e ait bir oda kiraladığı Bay Charrington, "Özel hayat, " demişti, "çok değerli bir şeydir." Oda kiraladığı ve sonradan gizli 'Düşünce Polisi’ çıkan Bay Charrington.

Ve üçüncü husus : Dil-düşünce bağlantısı

Önsözde bununla ilgili yazılanları okuduğumda romanın bu konuda derinleşeceğini ummuştum. Romanda söz konusu kavrama karşılık gelen durum, ‘Yenikonuş’ adlı bir çok kelimeden yoksun, yeni bir dilin icat edilmiş olması. Amaç, ileride, örneğin: ‘Özgürlük’ kelimesinin ortadan kalkmasıyla, insanların alternatiflerden tamamen habersiz bir hale gelmelerini ‘sağlamak’ ve eylem güçlerini ellerinden almak.

Bu konular başlı başına bir romanın ekseni olabilirlerdi. Üstelik romanda, hem yeni bir dünya düzeninin kuruluşu gibi komplike bir iş, hem de belli bir gerilimde tutulma zorunluluğu içeren, doğal olarak bir öykü var. Bu bakımdan romanın tüm özellikleriyle daha derinlemesine üretilmiş, daha detaylı işlenmiş olmasını tercih ederdim. Belki Orwell uzun romanlardan hoşlanmıyordu veya parlak bir düşünceyi yeterince derin işlemek sabrını göstermedi.

Romanda hissettiğim birkaç başka kusurdan ilki: Winston’un 'Kitap'ı okurken en kritik yerde, "İşte burada temel gize ulaşmış bulunuyoruz. Gördüğümüz gibi, Partinin ve özellikle İç Partinin gizemi 'Çiftdüşün' de yatmaktadır. Ama bunun da derininde gerçek amaç bulunur. /.../Bu da..." cümlesinde okumayı kesmesi. Herhalde hiç, hele ki Winston’un durumundaki bir kimse, ani ve acil bir şey olmadıkça, en önemli, en heyecanlı yerde okumayı kesmez ve önemsemezlik etmez. Yazarın tercihini kurgudan kullanması yüzünden, mantıksal bir hatayı göze aldığını düşünüyorum. Yine Winston’ın sık sık annesinin ve kardeşinin ölümünü anlatışı da kopuk kopuk. Romanda bu hatıralarla sağlam bir bağlantı kurulamıyor, hatıralara yeterli bir işlevsellik kazandırılamıyor. Havada kalıyor.

Romanı okumamış olup severek okuyacaklara, her ne kadar çocuk kitabı olarak tanınmış da olsa bunun haksız (Klasik bir deyişle: Hem çocuklara hem romana) olduğunu düşündüğüm "Sofi’nin Dünyası"nı da tavsiye ederim.

Yazımı romandan yapacağım iki alıntıyla bitirmek istiyorum.

"Bir tele ekran görüş alanı içinde ya da genel bir yerde, düşüncelerini serbest akışına bırakmak hiç doğru değildi./.../ Yüzünüze uygunsuz bir anlatım vermek (örneğin, bir zafer açıklanırken şaşkın bir tavır takınmak ) ceza gerektirecek bir suçtu."

Ve diğeri:

"Onu (‘Kitap’) ben yazdım. Doğrusunu söylemek gerekirse, yazılmasında katkım oldu. Hiçbir kitap bireysel olarak yazılmaz, bilirsin.’’ O’Brien.

Kitap: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell, Çevirmen: Nuran Akgören, Can yayınları

 

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört,

http://tr.wikipedia.org/

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell tarafından kaleme alınmış alegorik bir politik romandır. Hikayesi distopik bir dünyada geçer. Anti-Ütopya romanlarının ünlülerindendir. Özellikle kitapta tanımlanan Big Brother (Büyük Birader) kavramı günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır.

Roman, Avrupa'daki Son Adam (The Last Man in Europe) ismiyle yazılmıştır. Fakat ABD ve Birleşik Krallık'taki yayımcısı, ki roman bu iki ülkede aynı anda satışa sunulmuştur, pazarlama meseleleri nedeniyle romanın adını Bin Dokuz Yüz Seksen Dört`e (Nineteen Eighty-Four) çevirmiştir. Roman ilk kez 8 Haziran 1949'da basılmıştır.

Romanın anti-ütopik dünyasında, totaliter bir merkezi tek Parti'nin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir. Roman daha sonra ünlenecek, Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir. 20. yüzyılın en etkili romanlarından biri olmasının yanı sıra satış anlamında da çok başarılı olmuştur.

Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya isimli romanıyla birlikte, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört İngiliz edebiyatının ilk ve en ünlü anti-ütopik edebi eserlerindendir. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve içerdiği terminoloji mahremiyet tartışmalarında sıklıkla ortaya atılmış ve kalıplaşmıştır. Kitap birçok farklı dile çevrilmiştir. Türkiye'de Can Yayınları tarafından Türkçe olarak basılmaktadır.

Bu roman aynı zamanda 1984 yılında beyaz perdeye uyarlanmıştır.

http://www.vaylo.org/p y

ütopya Ve Distopya..............

a<7h3>

Daha “iyi” bir toplum yaratmak için verilen çabaları tanımlama amacıyla kullanılan bir terim olan ütopya, gelecekte var olabilecek hayali bir şehri, ülkeyi veya dünyayı belirli bir kavram dâhilinde tarif eder. Köken olarak Yunanca "yok/olmayan" anlamındaki ‘ou’ ve "yer, toprak, ülke" anlamındaki ‘topos’ sözcüklerinden türemiş olan kelimenin kullanımı, İngiliz hümanist düşünür Thomas More'un 1516'da yazdığı “Ütopya” isimli kitabıyla yaygınlaştı. İçeriği ekonomik, siyasi, tarihi, dini veya teknolojik olabilen ütopya, roman türüne has ayrıntılarla geliştirilmiş, sistemli ve genellikle gerçekçi bir hayaldir. Tersi ise fenadır.

Distopya

Kötümser bir bakışla hayal edilen veya tasarlanan toplum düzenlerinin veya karanlık gelecek tablolarının adıysa: Distopya... “Karşı ütopya”, “ters ütopya” veya “anti ütopya” olarak da adlandırılan bu kavram, ütopyanın antitezi olarak adlandırılabilir. Ütopya cennetse distopya cehennem. Ütopya tatlı rüyaysa distopya kâbus. Ütopya bahçeyse Distopya bataklık. Ütopya gün ışığıysa distopya gecenin körü…

Genellikle otoriter veya totaliter bir hükümet gibi sindirici, zalim ve ağır bir sosyal kontrol mekanizması üzerine şekillenen distopya kurgusu, günümüzde ütopyaya göre çok daha popüler. Ütopya klasik ve sıkıcı bir türken, distopya popüler kültürün yeni fetişi konumunda. Son dönem filmler, kitaplar, çizgi romanlar arasında sayısız distopya örneği var. Bunun nedeni açık; ütopyanın gayet iç sıkıcı, distopyanın ise son derece zevkli bir seyri var. Bu durum biraz da ‘Gündüz Vassaf’ın “Cehenneme Övgü” kitabında altını çizdiği gibi, insanoğlunun cennete gitmek istemesine rağmen cennetten çok cehennemi merak ediyor olması gerçeğine benziyor. Distopyanın kendisi çok daha korkunç olsa da, okuması çok daha zevkli…

Yazın tarihindeki en önemli kabul edilen iki distopya kurgusu, iki ayrı İngiliz yazara ait: ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ (George Orwell) ve ‘Cesur Yeni Dünya’ (Aldous Huxley)... “Cesur Yeni Dünya” adını Shakespeare’nin bir oyunundaki replikten, “1984” ise 1948’de yazılmış olmasından alıyor.

‘Disiplin Toplumu’ndan ‘Kontrol Toplumu’na:

‘Foucault’ insanlığın dönüşümünün Disiplin Toplumu’ndan Kontrol Toplumu’na doğru geliştiğini öne sürer.

Disiplin Toplumu’na hapishane, tımarhane, okul, fabrika gibi disiplin kurumları işlerlik kazandırır. Bu denetleyici ve yönlendirici kurumlar sayesinde toplumun düzene uyumu sağlanır. Kontrol Toplumu’ndaysa durum farklıdır. Mekanizma biraz daha karmaşıktır. Kontrol Toplumu dışarıdan bir gücün dayatmasıyla değil, vatandaşların beyinlerine aşılanan, öznelerde içselleştirilen, farklı bir sistemdir. Görüntüde daha demokratik, özünde son derece baskıcı bir yaklaşımdır bu da.

Disiplin Toplumu’ndan Kontrol Toplumu’na geçişte düzenleyici kurumlar insanların kendisine dönüşmeye başlar. İnsan herhangi bir zorlayıcı dışsal otoriteye gerek kalmadan kendiliğinden bir tür hapishaneye dönüşür. Eylemlerini kendiliğinden bir özdenetimle kontrol altına alır.

Foucault’nun ‘Disiplin Toplumu’ndan ‘Kontrol Toplumu’na geçiş tarifini ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ ortamından ‘Cesur Yeni Dünya’ düzenine geçiş olarak okuyabiliriz.

Büyük Birader’e ne gerek var?

Neil Postman, “Televizyon: Öldüren Eğlence” kitabının önsözünde söz konusu iki distopyayı zekice karşılaştırır ve Orwell’in değil, Huxley’in kehanetinin gerçekleştiğini iddia eder:

“Orwell’in uyarısı, dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceği yönündedir. Huxley’in görüşüne göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader’e gerek yoktur. Huxley’e göre insanlar süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır. Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu.”

Gerçekten de Huxley Cesur Yeni Dünya’nın önsözünde geleceğin totaliter devletinde kölelerin köleliklerini sevdiği için zor kullanılmadan yönetilecekleri bir devlet olduğunu yazar ve “köleliği sevdirmek gazete yayıncıları ve okul öğretmenlerine verilmiş bir görevdir” diye ekler.

Özellikle gelişmiş ülkelerde, bazı konularda resmen modern köle durumunda olmasına rağmen “cool” takılan çağın insanı yenidünya düzenine adeta cool köle olmaktadır. Zekice kurgulanmış sınırların içine hapsedilmiş özgürlüklerin tadını çıkarır cool köleler.

Orwell (asıl adı Eric Arthur Blair’dir bu arada) 1984 romanında insanların acı çekerek denetlenişini anlatıyordu. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında ise denetleme insanları hazza boğarak gerçekleştiriliyordu. Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin, bizi bu güzel havaların, mahvedeceğinden korkuyordu ve Orwell daha estetik, derin ve sosyolojik olmasına rağmen Huxley’in kehaneti doğru çıktı.

George Orwell: Sömürge polisi, sosyalist, muhbir

http://www.urundergisi.com/

Asıl ününü Hayvan Çiftliği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı kitaplarıyla yapan George Orwell yüz yaşında. Tanınmış yazar George Orwell, gençliğinde sömürge polisiydi. Daha sonra yazar ve sosyalist oldu. Yaşamının son demlerinde ise İngiliz ve Amerikan gizli servislerinin muhbiriydi. İngiltere'den Hindistan'a, Birmanya'dan İspanya'ya uzanan bir serüvenin, polislikten sosyalizme, oradan muhbirliğe keskin dönüşler yapmış, politika ve edebiyatı iç içe yaşamış öznesi olan George Orwell'i yakından tanıyalım isterseniz.

I. Yaşam Öyküsü

Asıl adı Eric Arthur Blair olan George Orwell, Hindistan sömürge yönetiminde görevli bir İngiliz ailenin çocuğu olarak 1903 yılında Hindistan'da doğdu. Büyükbabası Hindistan sömürge ordusunda görev yaptıktan sonra rahipliğe geçen bir kişiydi. Anne tarafından büyükbabası ise o dönemde yine Hindistan sömürge yönetiminin bir parçası olan Birmanya'da önce kereste ticaretiyle uğraşmış, daha sonra kendisine bir çiftlik kurarak çeltik üretimi yapmıştı.

Dededen babadan sömürge yerleşimcisi bir geçmişe sahip olan George Orwell, eğitimini İngiltere'de tamamladıktan sonra Hindistan imparatorluk Polisi'nde bölge müfettiş yardımcısı oldu. 1922-1928 yılları arasında bu sıfatla Birmanya'da polislik yaptı. Kendi anlatımına göre, bu görevi sırasında sömürgeciliğin ve emperyalizmin kötü şeyler olduğu düşüncesine vardı; yaptığı işten utanmaya başladı ve mümkün olduğu kadar kısa bir sürede görevden ayrılması gerektiğine karar verdi. Ne var ki, Orwell, kuramsal olarak sömürgecilikten nefret ederken bile, pratikte, sömürge yönetimine karşı koyarak günlük görevi sırasında kendisine ister istemez zorluk çıkaran yerli halka karşı öfke duymaktan kendisini alamadığını da açık kalplilikle belirtiyordu.

Orwell, 1928 yılında polislikten istifa etti. Zaten çocukluğundan beri yazar olmak istiyordu. Artık ekmeğini yazar olarak kazanma vakti gelmişti. Londra'nın yoksul kesiminde kendisine ucuz bir oda tuttu. Yoksul ve toplum dışına itilmiş insanlar arasına karıştı. Paris'te bulaşıkçılık yaptı. Bu dönemdeki gözlemlerini dile getiren ilk kitabı Down and Out in Paris and London (Paris ve Londra'da Perperişan) 1933'te yayınlandı. Ertesi yıl ilk romanı Birmanya Günleri (Burmese Days) çıktı. Yavaş yavaş kendine özgü bir sosyalizmi benimseyen Orwell, bununla birlikte, İngiltere'deki örgütlü sosyalist hareketten uzak duruyor ve bu hareketi sert bir dille eleştiriyordu. Ocak 1937'de Cumhuriyetçiler safında İspanya iç savaşına katılarak kralcı faşistlere karşı savaştı. Farklı görüşlerdeki Cumhuriyetçiler arasında çıkan çatışmada komünistlere karşı tavır aldı. İçinde bulunduğu grup yasadışı ilan edilince Haziran 1937'de İspanya'dan ayrılarak Fransa üzerinden İngiltere'ye döndü. İspanya deneyimini anlatan Katalonya'ya Selam (Homage to Catalonia) adlı eseri 1938'de yayınlandı. Bu kitabıyla, zaten hep uzak durduğu geleneksel sol çevrelerden kesin olarak koptu ve siyasal alanda açıkça komünizm düşmanı bir çizgiye geldi.

Orwell, İkinci Dünya Savaşı başlayınca İngiliz yayın kuruluşu BBC'nin Hindistan yayınları bölümünün başına getirildi. Savaş ortamını fırsat bilerek İngiliz sömürge yönetimine son vermek için bağımsızlık savaşımını yoğunlaştıran Hindistan yurtseverlerine karşı, İngiltere adına propaganda yürüttü. Daha sonraları belirttiğine göre, "bozguncu" olarak tanımladığı gruplara karşı canla başla savaşım verirken Hindistan'a yönelik propagandayı yine de kendince "makul sınırlar içinde" tutmaya çalışıyordu.

Almanya, İtalya ve Japonya'dan oluşan faşist mihver devletleri ile İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'nden oluşan müttefikler cephesi arasındaki savaşın en yoğun biçimde devam ettiği bir sırada -1943 yılının Kasım ayında- Orwell, Hayvanlar Çiftliği'ni yazmaya koyuldu. Komünizmin insanlık için en büyük tehdit kaynağı olduğunu düşünüyordu. İleride kitabın Ukrayna dilindeki baskısına yazdığı önsözde (Mart 1947) belirteceği gibi, "son on yıldan beri Sovyet efsanesinin yıkılması gerektiğine inanıyordu" ve "İspanya'dan döndükten sonra Sovyet efsanesini herkesin kolayca anlayabileceği ve başka dillere kolayca çevrilebilecek bir öyküyle teşhir etmeyi düşünmüştü".

Kitabını hemen yayınlatmak isteyen Orwell, bu isteğine anında ulaşamadı. Çünkü, faşizme karşı savaş devam ediyordu ve kitabın komünistleri rencide ederek Sovyetler Birliği ile kurulmuş olan cepheye zarar vereceğinden korkan yayıncılar başlangıçta kitabı yayınlamayı reddettiler.

Kitap ancak İkinci Dünya Savaşının sona erdiği, Soğuk Savaşın ilk belirtilerinin ortaya çıktığı, ABD ve İngiltere'nin Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin bozulmaya yüz tuttuğu bir sırada, Ağustos 1945'te yayınlandı. Soğuk Savaş havası yerleştikçe kitap büyük bir başarı kazandı ve art arda dünyanın çeşitli dillerine çevrildi. (Bu arada, kitabın Halide Edib Adıvar tarafından yapılan ilk Türkçe çevirisi Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1954 yılında yayınlandı).

Kitap Orwell'e dünya çapında ün ve büyük servet kazandırdı. İngiliz ve Amerikan gizli servisleriyle ilişkiye giren Orwell, onlara tehlikeli eğilimler taşıdığını düşündüğü muhalif aydınların bir listesini sundu. Hayvan Çiftliği ve ardından yazdığı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört kitabı ile bu kitaplardan yararlanılarak yapılan filmler, Soğuk Savaş'ın kültür alanındaki en büyük operasyonlarından biri olarak Amerikan Merkezî İstihbarat Teşkilatı CIA'nın desteğiyle bütün dünyaya dağıtıldı. George Orwell, 21 Ocak 1950'de öldü.

II. Dünya Görüşü

Şimdi de, George Orwell'in Hayvan Çiftliği romanına ve bu romanın yazılışına ilişkin açıklamalarına bakalım. Romanın öğelerinden ve açıklamalardaki ipuçlarından yararlanarak yazarın dünya görüşünü saptayabilir, belki yaşamındaki keskin dönüşleri bile bir ölçüde anlayabiliriz.

Hayvanizm

Hayvan Çiftliği'nde bir hayvan devriminin öyküsünü anlatır. İngiltere'de Jones adlı bir beyin çiftliğinde yaşayan bütün hayvanlar, ihtiyar Major adındaki zeki ve saygın bir domuzun Hayvanizm adlı öğretisinden etkilenerek birleşirler ve isyan ederler. Hayvanizm ilkelerine göre, insanlar sömürücüdür; ürün vermeden yiyen tek yaratık onlardır. Halide Edib'in Türkçesi ile aktarıyorum: "İnsan süt vermez, yumurtlamaz, tavşan tutabilecek kadar hızlı koşamaz, hayvan gibi çift sürmeye takati yoktur. Fakat gene de insan bütün hayvanların hakimidir. Hayvanları o çalıştırır, onları ancak açlıktan ölmeyecek kadar doyurur, gerisini kendisine saklar. Yeri süren bizim emeğimiz, toprağa bereket veren bizim gübremizdir, fakat bütün bunlara rağmen, hiçbirimizin, sırtımızdaki deriden başka bir şeyimiz yoktur. ... İnsanı ortadan kaldırın, emeğimizin mahsulü bizim olur, bir gecede hür ve zengin oluruz. ... İnsan size insanlarla hayvanların menfaati müşterektir, birinin refahı ötekinin refahına bağlıdır derse kulak vermeyin. Hepsi yalandır. İnsan, kendininkinden başka hiç bir mahlukun menfaatini gözetmez. Hayvanlar arasında tam bir birlik, mücadelede tam bir beraberlik olmalıdır. Bütün insanlar düşman, bütün hayvanlar yoldaştır. ... İnsanın bütün âdetleri kötüdür. Bütün bunların fevkinde [üzerinde] olan şey, hiçbir hayvanın kendi cinsine zulmetmemek mecburiyetidir. Zayıf veya kavi [güçlü], zeki veya aptal, hepimiz kardeşiz. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldüremez. Bütün hayvanlar müsavidir [eşittir]."

Devrimden Sonra

İsyan başarıya ulaşır, hayvan devrimi gerçekleşir. Sömürücü insanların mülkiyetindeki çiftliği ele geçiren hayvanlar, başlangıçta hayvan devriminin ilkelerine uygun bir eşitlik toplumu kurarak özgürlüğe kavuşurlar. Ancak bir süre sonra hayvanlar arasında bir kutuplaşma ve kastlaşma meydana gelir. Devrimin önderliğini yapan az sayıdaki zeki domuz, çoğunluğu oluşturan, güçlü kuvvetli ama aptal hayvanları aldatmaya ve sömürmeye başlarlar. Devrim ilkelerine adım adım ihanet ederler. Başka çiftlikleri elinde tutan insanlarla işbirliğine girişirler ve insanların düzeninden çok daha acımasız ve kötü bir düzen kurarlar.

 Kısacası, sömürücü insanlara karşı devrim yapan hayvan toplumunun bütün çabaları boşa gitmiş, gelen gideni aratmış, iyi niyetle başlayan yeni bir toplum kurma düşü bir kâbusla sona ermiştir. Ütopyanın vardığı yer karşı-ütopya olmuştur. Yeryüzü cennetini kurmak isteyenler tastamam bir cehennem yaratmışlardır. Öyküde verilen mesaj apaçıktır: Başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşünmek, özgürlük ve eşitlik peşinde koşmak, düzeni değiştirmek istemek, direnmek, savaşım vermek boşunadır. Mevcut düzenden başka bir düzen kurmak mümkün değildir. Ortaklaşa eylemle yeni bir dünya kuramayız. Devrim anlamsızdır. Efendiler ve köleler, sömürücüler ve sömürülenler, yönetenler ve yönetilenler hep olacaktır-bundan kaçış yoktur.

Esin Kaynağı

George Orwell, öyküsünün esin kaynağını şöyle açıklar: Günlerden bir gün, küçücük bir çocuğun koca bir atı daracık bir patika boyunca sürdüğünü görmüştür. Çocuk taş çatlasa on yaşındadır. At ne zaman geri dönmeye kalksa çocuk elindeki kırbaçla onu istediği yöne götürmektedir. "Bu sahneyi görünce, birden anladım ki, şayet hayvanlar güçlerinin bilincinde olsalardı, bizler onları asla yönetemezdik; insanlar hayvanları tıpkı zenginlerin proletaryayı sömürdüğü gibi sömürüyorlardı."

Elitizm

Raymond Williams, bu noktada Orwell'in proletaryayı hayvanlara benzetmesindeki hıza dikkat çekerek, bu mecazla yoksul emekçileri hayvanlar gibi güçlü ama bilinçsiz sayan bir anlayışın dışa vurulduğunu belirtir. Hayvanlar nasıl güçlü ama bilinçsizse; yoksullar da aynı şekilde güçlü ama bilinçsizdir. Güçlerinin bilincine varamayacakları için hayvanlar da, emekçiler de sömürülmeye mahkûmdur. Hayvanlar nasıl bilinçlenemezse, emekçiler de bilinçlenemez ve dolayısıyla gerçek bir devrim imkânsızdır.

Emekçileri, yoksulları, sade insanları, sokaktakileri insan saymama yaklaşımı, Orwell'in çocukluk ve okul yıllarında edindiği bir niteliktir. Bir efendi, bir sömürgeci olarak yetiştirilmesinin sonucudur: "Çocukluğumun ilk yıllarında, benimkine benzer bütün ailelerin çocuklarının hemen hepsi gibi, ben de 'sade' insanları neredeyse insan-altı bir tür sayardım." Aynı şekilde, okul yıllarında "işçi sınıfına mensup kişilerin insan olduğuna ilişkin hiçbir kavram edinmemiştim. Uzaktan baktığımda onlara acırdım, ama ne zaman onların yakınına gelsem, yine onlardan nefret eder, yine onları küçük görürdüm."

Sömürge polisliğinden utanmaya başladığı, emperyalizmin kötü bir şey olduğu bilincine vardığı yıllardaki duygu ve düşüncelerini anlatırken ise şöyle diyordu: "Sadece emperyalizmden değil insanın insanı kullaştırmasının her biçiminden kaçmak zorunda olduğumu hissettim. Ezilenlerin arasına karışmak, onlardan biri olmak ve onları ezenlere karşı onlarla aynı tarafta olmak istedim. ... Bu şekilde düşüncelerim İngiliz işçi sınıfına doğru yönelmeye başladı. İşçi sınıfının farkına gerçekten ilk kez varıyordum ve başlangıçta bunun tek bir nedeni vardı: Onların sayesinde kafamda bir benzerlik kurabiliyordum. Birmanya'da Birmanyalılar nasıl adaletsizliğin simgesel kurbanları rolünde idiyseler, İngiltere'de de işçiler adaletsizliğin simgesel kurbanları rolünde idiler."

Görüldüğü gibi, Orwell'in zihniyet dünyasında, ideolojik ve siyasal tutumu bir kutuptan öbür kutba kayarken bile, değişmeyen bir öğe vardır. Sömürge halkları, İngiliz emekçileri, hayvanlar-bunların hepsi acı çeken kurbanlardır, ama hepsi bilinçsizdir ve bilinçlenme yeteneğinden yoksundur. Düz kurbanlardır hepsi, kendilerini kurtarmaktan acizdirler; onlara sadece acınır.

Sömürücülerin Söylemi

Bu zihniyet dünyasında bireyler, gruplar, sınıflar ve halklar akılcı/akılcılıktan yoksun, bilinçli/bilinçsiz, uygar/vahşi, özgür ruhlu/köle ruhlu, yönetmeye layık/yönetilmeye mahkum olarak ikiye bölünür. Mülk sahipleri ile mülksüzler arasındaki sosyo-ekonomik bölünmenin çeşitli düzlemlerde dışa vurumu olan bu ideolojik söylem, dünya çapında proletarya sorunu ile sömürge sorununu yaratmış olan ve bu sorunları çözme yeteneğinden yoksun bulunan burjuva uygarlığının ürünüdür.

Hem kendi ülkesinin emekçilerini sömüren, hem başka ülkelerin halklarını sömürgeleştiren bu uygarlığın tarihin son sözü olduğu anlayışını dayatma işlevini gören bu söylem, insan eyleminin güçsüzlüğü dogmasını yayar ve gelecek konusunda karamsarlığı pekiştirir. Umudun değil, umutsuzluğun savunuculuğunu yapar. Aijaz Ahmad'ın vurguladığı gibi, Orwell'de bu umutsuzluk bir saplantı halindedir. Bu saplantının temel öğesi, insanların hep birbirlerine ihanet ettiği ve edeceği varsayımıdır.

Özel bir nedene veya koşula bağlı olmadan, insanın yapısal bir özelliği olarak sunulan bu öğe, Hayvan Çiftliği'nde öykünün temelinde yer alır. Öyküde aydınları simgeleyen domuzlar, devrim ilkelerine ihanet ederler ve halk kitlelerini simgeleyen öbür hayvanları, atları, koyunları, tavukları vb. sömürmeye başlarlar. Bu olgu, metinde yazınsal bir gereklilik olarak ortaya çıkmaz, ideolojik bir önyargı olarak metne dışarıdan dayatılır. Hayvanizm öğretisinin kurucusu ihtiyar Major saygın bir domuz olarak betimlenirken devrimi saptırarak eski düzenden daha kötü bir diktatörlük kuran Napoleon'un niçin böyle bir kötülük yaptığını yazınsal metnin kendi iç gelişiminden anlamak mümkün olmaz. Napoleon'un ihaneti, yazarın metne dıştan bir müdahalesinden ibarettir. Bu müdahalenin halk kitlelerini aydınlara karşı şartlandırmayı amaçlayan ideolojik işlevi açıktır. Orwell, BBC'de çalışırken nasıl Hindistan yurtseverlerini "bozguncu" olarak karalayan propaganda kampanyalarını yürüttüyse, Hayvan Çiftliği'nde de aynı şeyi yapmış olur. Orwell, sömürücü ideolojisini metnin yazınsal gerçekliğini örseleme pahasına Hayvan Çiftliği'ne dayatır.

Yazarın insanların ortaklaşa eylemi konusunda umutsuzluk aşılama işlevini yerine getirmek amacıyla yarattığı bir başka karakter, Benjamin adlı eşektir. Benjamin, inançsızlığın simgesidir, toplumda hiçbir şeyin değişmeyeceğinden, gelenin gideni aratacağından emindir ve öykünün sonunda, inançlı, çalışkan ve özverili kahraman arkadaşı Boxer adlı at değil, kendisi haklı çıkar.

Bu örneklerden de anlaşılabileceği gibi, Hayvan Çiftliği'ne damgasını vuran söylem, bir direniş ve özgürlük söylemi değil, özgürlük ve eşitlik savaşımının anlamsız olduğu söylemidir. George Orwell, kitabında, eşitlik, özgürlük, dayanışma değerlerini, insanların ortak eylemleriyle kendi geleceklerini belirleyebilecekleri inancına dayalı özgüven duygusunu yok eder. İnsanlara umut değil, karamsarlık veren bir söylem geliştirir. Sömürüye karşı ayaklanmanın anlamsız olduğunu; bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik için savaşımın sömürücü yönetimlerden bile daha kötü sonuçlar doğuracağı mesajını verir. Edebiyat ve toplum ilişkisi, sanat ve siyaset ilişkisi açısından bakıldığında, Hayvan Çiftliği'nden yükselen ses, sömürü düzenlerini korumaya çalışan kapitalistlerin ve emperyalistlerin sesidir.

KAYNAKLAR

Ahmad, Aijaz (1992), In Theory: Classes, Nations, Literatures. London: Verso.
Cesaire, Aime (1950-2000), Discourse on Colonialism. New York: Monthly Review Press.
Orwell, George (1954-1990), Hayvan Çiftliği. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.
Orwell, George (1958), The Road to Wigan Pier. New York: Harcourt.
Orwell, George (1968), Collected Essays, Journalism and Letters of George Orwell.
Four volumes, edited by Sonia Orwell and Ian Angus. New York: Harcourt. Saunders, Frances Stonor (1999), The Cultural Cold War. New York: The New Press.
Williams, Raymond (1971), George Orwell. New York: The Viking Press