|
Lindell Hart’ın Birinci Dünya Savaşı Tarihi’nin
22.sayfasında, 24 Temmuz 1916 günü on üç İngiliz tümeni tarafından -1400
topçu desteğinde- Sere Montauban hattına karşı girişilmesi gereken
saldırının 29’u sabahına ertelendiğini okuyacaksınız. “Hiç kuşu yok ki, bu
önemsiz gecikmeye sağanak halinde yağan yağmurlar neden olmuştur”, diyor
yüzbaşı Liddell Hart.
Tsingtao’daki Hochschule’nin eski İngilizce profesörlerinden Dr. Yu Tsun
tarafından yazdırılmış, gözden geçirilmiş ve imzalanmış aşağıdaki
sayfalar, olaya hiç beklenmedik bir açıklık kazandırmaktadır.Belgenin ilk
sayfası kayıptır.
“…ve
ahizeyi yerine koydum. Hemen ardından telefonda almanca karşılık veren
sesi tanıdım. Yüzbaşı Richard Madden’in sesiydi be. Madden’nin Victor
Runeberg’in apartman katında olması dertlerimin ve aynı zamanda –ama daha
az önemli geliyordu ya da öyle gelmeliydi- onunla benim yaşamımızın da
sonu demekti. Runeberg ya tutuklanmış ya da öldürülmüş olmalıydı. O gün
güneş batmadan ben de aynı kaderi paylaşacaktım. Madden, son derece
acımasızdı. Ya da belki öyle olmak zorundaydı. İngiltere’nin hizmetinde
bir İrlandalı’nın, gevşeklik ve hatta ihanetle suçlanan bir adam olarak
böyle mucizevi fırsata dört elle sarılıp, duacı olması doğal değil miydi?
Alman Reich’in iki casusunun ortaya çıkarılması, tutuklanması, ve hatta
beklide öldürülmeleri….Odama çıktım; nedendir bilmem, kapıyı kilitledim ve
kendimi dar demir karyolama attım. Pencereden tanıdık damları ve
bulutların gölgelediği saat altı güneşini gördüm. Bu her türlü belirti ve
simgeden yoksun günün, aman vermez ölümün yakama yapışacağı gün olması
bana inanılmaz bir şey gibi geliyordu. Ölmüş babama, Hai Feng’in simetrik
bahçesinde geçen çocukluğuma karşın –şimdi?- ölüp gidecek miydim? Sonra,
insanoğlunun başına gelen her şeyin, tam ama tastamam şimdi de
geçtiğini hatırladım. Yüzyıllar, yüzyıllar geçiyor ve yalnızca şimdiki
zamanda oluyor her şey; havada, yerin ve denizin üzerinde sayısız insan
var, ama gerçekte, olup biten her olay bana oluyor…. Madden’in beygir
suratını yüreğim daralarak hatırlayınca bu dalıp gitmelerim yarıda kaldı.
Duyduğum nefretle dehşetin ortasında,(hoş, Richart Madden’e hayatımın
oyununu oynadığıma, boynum artık dar ağacının ilmeğini hasretle
beklediğine göre dehşetten söz etmenin de anlamı yok ya) o ateşli ve
kuşkusuz şu anda mutlu Savaşçı’nın, büyük sırrın bende olduğunu bilmediği
geldi aklıma; Amre ırmağı üzerindeki yeni İngiliz topçu cephaneliğinin
bulunduğu yerin adı! Bir kuş, külrengi gökyüzüne çizgi çekerek geçti, ben
de onu zihnine doğruca bir uçağa, uçağı da( Fransız göğü üzerinde) dikine
bombalarla cephaneliği yok eden sayısız fansız uçaklarından birine
çevirdim. Bir kurşunla paramparça olmadan önce ağzın o gizli yerin adını
ta Almanya’dan duyacak biçimde haykırabilse… İnsan bedenindeki ses
yetersizdi. Nasıl yapmalıda , o adı Şef’in kulağına ulaştırmalıyım? Ben ve
Runeberg hakkında , ikimizin de Staffordshire’de bulunduğundan başka bir
şey bilmeyen ve Berlin’deki çıplak duvarlı bürosuna sonsuza dek
gazetelere gözden geçirerek boşu boşuna raporumuzu bekleyen o hasta, o
nefret edilesi adamın kulağına?...Yüksek sesle: kaçmalıyım dedim.
Sanki Madden şimdi pusuda bekliyormuş gibi, hiç gürültü çıkarmadan ,
sessiz hareket etme konusunda gereksiz bir özen göstererek yerimden
doğruldum. Bir şey- belki de yalnızca, başvurabileceğim hiçbir çare
olmadığın apaçık görmenin boşuna telaşı- beni ceplerimi yoklamaya yönetti.
Bulacağımı bildiğim şeyleri buldum. Amerikan işi cep saati, Nikel zinciri,
dört köşe demir para, üzerine Runeberg’in dairesinin işe yaramaz, -ama sus
niteliği taşıyan- anahtarlığı bulunan anahtarlık, not defteri, hemen yok
etmeğe karar verdiğim (ama etmediğim- bir mektup, bir crown ,iki
şilin ve birkaç pence mavi- kırmızı yazan kalem, mendil, tek kurşunlu
tabanca. Nedendir bilmem tabancayı tutup, cesaret versin diye elimde şöyle
bir tarttım. Tabanca sesinin çok uzaklardan duyulabileceğini geçirdim
aklımdan. On dakika içinde planım hazırdı.mesajı ulaştırabilecek tek
kişinin adı telefon defterinde yazılıydı; trenle yarım saat çeken
Fenton’ın bir banliyösünde oturuyordu.
Korkak bir adamdım ben. Bunu şimdi tehlikeli olduğunu kimsenin
yadsıyamayacağı bir planı sona erdirdikten sonra söylüyorum. Biliyorum,
yerine getirilmesi korkunç oldu. Almanya için yapmadım, hayır. Bana casus
olma alçaklığını yükleyen o barbar ülkeye hiçbir sevgi beslemiyorum.
Ayrıca, İngiltere’de benin için Goethe’den daha az büyük olmayan bir adam-
alçak gönüllü bir adam- tanıdım. Onunla bir saat bile konuşmadım, ama bir
saat içinde Goethe’ydi o…Şef’in benim ırkımdan insanlardan –benim
kimliğimde eriyip birbirine karışan sayısız atalarımdan- biraz ürktüğünü
sezdiğim için yerine getirdim planımı. Sarı derili bir adamın ordularını
kurabileceğini kanıtlamak istedim ona. Hem yüzbaşı Madden’den de kaçmam
gerekiyordu. Yumrukları her an kapıma inebilir, sesi her an kapıma
dayanabilirdi. Gene gürültü etmeden giyindim, bir aynada vedalaştım kendi
kendimle, merdivenlerden aşağıya indim, sakin sokağı kolaçan ettim ve
dışarı çıktım. İstasyon, evimden uzak değildi, ama bir taksiye binmenin
daha akıllıca olacağını düşündüm. Böylelikle tanınma tehlikesinin daha
azalacağını söyledim kendi kendime; işin doğrusu şu ki, ıssız sokakta
kendimi çok daha göz önünde, çok daha tehlikede hissediyordum. Taksi
şoförüne ana giriş kapısının biraz uzağında durmasını söylediğimi
hatırlıyorum,. Özellikle, son derece ağır hareketlerle indim taksiden;
Ashgrove köyüne gidiyordum ama daha uzak bir istasyona bilet aldım. Tren
birkaç dakika içinde, tam 8.50’de hareket edecekti. Koştum; bunu
kaçırırsam bir sonraki tren ta dokuz buçuktaydı. Platformda kimsecikler
yoktu. Ardarda vagonlardan geçtim; birkaç çiftçi, yas elbiseleri içinde
bir kadın, büyük bir ilgiyle Tacitus Tarihi’ni okuyan genç
bir çocuk, yaralı ama mutlu bir asker gördüğümü hatırlıyorum. Sonunda
vagonlar öne doğru sarsıldı. Bir adam boşu boşuna platformun sonuna kadar
koştu, onu tanıdım. Yüzbaşı Richard Madden’di bu. Aklım başımdan gitmişti,
tir tir titreyerek oturduğum koltuğun bir köşesine, lanet olası pencerenin
iyice uzağına büzüldüm.
Bu müthiş korku giderek rezilce bir mutluluğa dönüştü.
Düellonun artık başlamış olduğunu ve kırk dakika için de olsa, talihin
yardımıyla da olsa, karşımdakinin saldırısını boşa çıkararak ilk hamleyi
kazandığımı düşündüm. Zaferlerin bu en sıradanının mutlak bir zaferin
habercisi olduğunu söyledim kendi kendime; içimde hissettiğim korkakça
mutluluğun, serüveni başarıyla sonuçlandırılabilecek bir adam olduğumu
kanıtladığını söyledim ( bu öncekinden daha az yalan değildi). Bu zaaftan,
beni hiç yarı yolda bırakmayan bir güç aldım. İnsanoğlunun günden güne
daha büyük acımasızlıklara girişeceğini seziyorum; yakında savaşçılarla
haydut çetelerinden başka bir şey kalmayacak; onlar bir öğüdüm var;
Korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu
düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürülemeyecek bir gelecek olduğu
düşüncesini kendine kabul ettirmeli .Bir ölünün gözleriyle, belki de
yaşamının son günü olacak o günün bitişine, gecenin çöküşünü seyrederken
bunları geçiriyordum aklımdan. Tren dişbudak ağaçlarının arasından yavaşça
ilerliyordu. Durdu, neredeyse tarlaların ortasındaydık. Kimse istasyonun
adını bağırmadı. “Ashgrove mu?” diye sordum platformdaki oğlanlara.
“Ashgreve” dediler. İndim.
Platformu bir lamba
aydınlatıyordu, ama oğlanların yüzleri karanlıktaydı. Biri bana, “Dr.
Stephan Albert’in evine mi gidiyorsunuz? diye sordu. Bir başkası, cevabımı
beklemeden, “Ev buradan çok uzaktadır, ama şu soldaki yoldan gider, her
dört yol ağzında bir yola saparsanız kaybolmazsınız” dedi. Onlara bir
metelik ( sonuncusunu) fırlattım, iki üç basamaklı taş merdivenden indim
ve ıssız yoldan yürümeğe koyuldum. Yol, hafif bir eğimle yokuş aşağı
gidiyordu. Toprak bir köy yoluydu; başımın üzerindeki dallar iç içe
girmişti; ancak dolunay bana eşlik eder gibiydi.
Bir an,
Richard Madden’in bir biçimde umarsız planımı keşfettiği düşüncesine
kapıldım. Sonra hemen ardından bunun imkansız olduğunu anladım. Hep sola
sapmam konusunda söylenenlerin kimi labirentlerin merkez noktasına varmak
için baş vurulan, çok bilinen bir yöntem olduğunu hatırladım.
Labirentlerden anlarım biraz; Yunan valisi olan ve hem Hung Lu Meng’den
bile daha çok kişili bir roman yazmak, hem de her içine girenin
kaybolacağı bir labirent kurmak uğruna yeryüzündeki bütün yetkilerinden
vazgeçen Ts’ui Pen ‘in torunu olmam boşuna değil. Büyük babam, bu çok
farklı uğraşlara on üç yılını vermiş, ama sonunda bir yabancı tarafından
öldürülmüştü- romanı bölükpörçüktü, labirenti ise hiç kimse bulamamıştı.
İngiltere’nin ağaçları altında yürürken o kayıp labirenti düşündüm.
Gözlerden uzak bir dağ doğduğunda el değmemiş ve kusursuz biçimiyle
gözümün önüne getirdim; pirinç tarlalarıyla yer yüzünden silindiğini,
sular altında kaldığını gözümün önüne getirdim; sonsuz bir labirentti,
sekizgen tarhlar ve iç içe geçmiş, başladığı noktaya dönen yollardan
değil, ırmaklar, iller ve krallıklardan kurulmuş sonsuz biçimiyle
canlanıyordu gözümün önünde…Bir labirentler labirentiydi düşündüğüm,
geçmişle geleceği kuşatacak ve bir yolunu bulup yıldızları içine alarak
yılan gibi kıvrıla kıvrıla dünya yüzüne yayılacak bir labirent. Bu
aldatıcı imgelere kapılıp kaderimin kaçaklık olduğunu unuttum. Belirsiz
bir zaman dilimi içinde dünyayı soyut biçimiyle algılayan birer varlık
olduğumu sanmıştım. Her türlü yorgunluk olasılığını ortadan kaldıran
inişli yol kadar, sanki usul usul, soluk alıp veren kırlar, gökyüzündeki
ay, günün son ışıkları da etkilemişti. Günün öğleden sonrası sanki dost
sanki sonsuzdu. Yol iniyor, iniyor ve artık birbirine karışan çayırlar
arasında çatallanıyordu. O an fark ettim; rüzgarın estiği yöne yaklaşıp
uzaklaşan, sık yapraklarla aradaki uzaklığın hafiflettiği tiz, neredeyse
gümüşsü tınılar taşıyan bir müzik geliyordu ileriden. İnsanın öteki
insanların yaşamlarının belli anlarında onların düşmanı olabileceğini, ama
bir ülkenin düşmanı olamayacağını düşündüm o an; ateş böceklerini,
sözcüklerin, bahçelerin, akarsuların, gün batımlarının düşman
olamayacağını…Bunları düşünerek, yüksek, paslı bir bahçe kapısının önüne
gelmiştim. Demir parmaklıkların arasından bir kavak korusuyla bir köşk
seçiliyordu. Ansızın, birincisi önemsiz, ikincisiyse neredeyse inanılmaz
iki şeyin farkına vardım. Müzik köşkten geliyordu ve Çin müziğiydi. Demek
ki bu yüzden hiç düşünmeden, hemen benimseyivermiştim müziği… Zil ya da
çıngırak var mıydı yoksa elimle kapıya vurup seslendim mi,
hatırlamıyorum. Müziğin şıngırtıları sürüp gidiyordu.
Evin içinden,
gerilerden bir lamba yaklaştı; ağaçların bazen çizgilediği bazen örtüp
kararttığı bir lamba, davul biçimli ve ay renginde kağıttan bir lamba.
Uzun boylu bir adamın elindeydi. Işık gözümü aldığı için yüzünü göremedim.
Kapıyı açtı ve anadilimde tane tane: “ Görüyorum ki yüce gönüllü Hsi Peng
yalnızlığımı paylaşmaya kararlı. Bahçeyi görmek istiyorsunuz herhalde?”
dedi.
Elçilerimizden birinin adı olan bu adı tanıdım ve şaşırarak “bahçe mi?”
dedim.
“Yolları
çatallanan bahçe”
Belleğimde
bir şeyler canlandı ve nasıl oldu bilmiyorum, hiç düşünmeden, “Atam Ts’ui
Pin’in bahçesi” dedim.
“Atanız demek
ki? Şanlı atanız…Girin içeriye.”
Islak patika,
çocukluğumda gezdiğim patikalar gibi zikzaklar çiziyordu. Doğudan ve
batıdan gelme kitaplarla dolu bir kütüphaneye girdik. Işıklı hanedanın
üçüncü hükümdarı tarafından baskıya hazırlanan, ama hiçbir zaman
basılmayan Yitik Ansiklopedi’nin ciltlenmiş sıra sıra ciltlerini hemen
tanıdım. Gramofonun tablosunda dönen plağın yanında tunçtan bir anka kuşu
vardı. Ayrıca famille rose üslubunda bir vazo ve
ustalarımızın Acem çömlekçilerinden örnek aldıkları mavi renkte, yüzyıllar
öncesinden kalma bir başka vazo daha hatırlıyorum…
Stephan
Albert beni gülümseyerek seyrediyordu. Dediğim gibi uzun boylu, yüz
çizgileri sert, gri sakallı bir adamdı. ‘Sinolog olmayı aklıma koymadan
önce’, Tsientsin’de misyonerlik yaptığını söyledi bana.
Oturduk. Ben
uzun alçak bir divanda oturdum, O da pencereye büyük, yuvarlak bir saate
sırtını verecek biçimde oturdu. Peşimdekinin Richard Madden’in buraya bir
saatten önce varamayacağını hesapladım kafamda. Dönüşü olmayan kararım
henüz bekleyebilirdi.
“Şu Ts’ui
Pen’in ki de şaşırtıcı bir talih” dedi. Stephan Albert. “ Yerlisi olduğu
ilin valisi, astronomi ve astroloji bilgini, yorulmak bilmez din
kitapları yorumcusu, satranç oyuncusu, ünlü şair ve hat ustası –bütün
bunlardan bir kitap ve labirent kurmak uğruna vazgeçmiş. Hem de zorbalığın
hem de adalet dağıtmanın, yatağındaki cariyelerin, şölenlerin, hatta engin
bilgisinin zevklerinden bile el etek çekmiş- hepside kendini on üç yıl
Duru Yalnızlığın Köşkü’ne kapamak için. Öldüğünde, mirasçıları
karmakarışık el yazmalarından başka bir şey bulamamışlar. Belki
biliyorsunuzdur ailesi bunları ateşe atmak istemiş ama vasiyetnameyi
yerine getirmekle yükümlü olan kişi –Tao’cu ya da Buda’cı bir keşiş-
basılmaları gerektiğinde diretmiş.
Biz “Ts’ui
Pen’in soyundan gelenler,” diye karşılık verdim, “o keşişi hala lanetle
anıyoruz. Bunların basılmasında hiçbir anlam yoktu. Kitap karşıtlıklar
içinde bir taslaklar yığını. Bir kere gözden geçirmiştim; kahraman üçüncü
bölümde ölüyor, dördüncü bölümde canlı. Ts’ui Pen’in öteki girişimine,
labirente gelince…”
“İşte Ts’ui
Pen’in labirenti” dedi stephan Albest yüksek, lake boyalı bir yazı
masasının üzerini işaret ederek.
“Fildişinden
bir labirent” diye bağırdım. “Mümkün olan en küçük labirent öğle mi?”
“Simgelerden
kurulu bir labirent,” diye düzeltti. “Gözle görülmez bir zaman labirenti.
Bu sırrın çözümü bana, barbar bir İngilize layık görüldü. Aradan yüzyıldan
uzun bir süre geçtiği için ayrıntıları yerli yerine oturtmak imkansız; ama
olup biteni kestirmek zor değil. Ts’ui Pen birden bire; kitabı yazmaktan
vazgeçiyorum demiş olmalı. Başka bir keresinde de; bir labirent
kurmaktan vazgeçiyorum demiştir. Herkes bunların iki ayrı eser
olduğunu sanıyordu; kitapla labirentin tek ve aynı şey olduğu hiç kimsenin
aklına gelmemiş. Duru Yalnızlığın Köşkü, belki de yolları son derece
karmaşık bir bahçenin tam ortasında duruyordu; bu durum mirasçılara gerçek
bir labirentin varlığını düşündürmüş olabilir. Ts’ui Pen öldü; sahibi
olduğu o uçsuz bucaksız topraklarda yaşayan hiç kimse bir labirente
rastlamadı; romandaki karışıklıkların bana labirentin romanın kendisi
olduğunu düşündürdü. İki ipucu meselenin doğru çözümünü buldurdu bana.
Biri: Ts’ui Pen’in gerçek anlamıyla sonsuz bir labirent yaratacağı
yolundaki garip söylenti. Öteki: ele geçirdiğim bir mektubun parçası.”
Albert ayağa
kalktı, bir an sırtını döndü; siyah ve altın renkli yazı masasının
çekmecesini açtı. Benden yana döndüğünde elinde bir zamanlar kızıl renkli
olan, ama artık pembeye dönmüş, tekrar tekrar katlanıp açılmaktan zar
gibi incelmiş bir kağıt tutuyordu. Ts’ui Pen hattat olarak haklı bir ün
kazanmıştı. Kendi kanımdan bir adamın minicik bir fırçayla yazdığı şu
sözleri anlamadan, yutarcasına okudum; Yolları çatallanan bahçemi
çeşitli geleceklere (hepsini değil) bırakıyorum. Tek söz
söylemeden kağıdı geri verdim. Albert sözlerini sürdürdü:
“Bu mektubu
bulmadan önce kendi kendime bir kitabın nasıl sonsuz olabileceğini
sormuştum. Dönümlü, dairevi bir ciltten başka bir şey gelmedi aklıma. Son
sayfası ilk sayfayla eş olan, dilediğince sürüp gitme olasılığını içeren
bir kitap. 1001 gece masallarının tam ortasına rast gelen o geceyi de
hatırladım; hani Şehrazat (el yazmasını kaleme alanın büyülü bir gaflet
anı sonucunda) 1001 Gece Masalları’nı başlatan masalı, yani ‘Şehrazat’ın
sultana masal anlatması masalını’ kelimesi kelimesine anlatmaya başlar da
böylece sonsuza kadar tekrar tekrar başa dönmeyi göze almış olur ya… Sonra
babadan oğula geçen, geçerken de her bir kişinin yeni bir bölüm eklediği,
ya da atalarının yazdığı sayfaları sofuca bir dikkatle düzelttiği
Platon’cu bir metni de düşündüm. Bu varsayımlarla oyalandım bir süre; ama
bunlardan hiçbirisinin Ts’ui Pen’in kitabının birbiriyle çelişen
bölümleriyle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Zihnim böyle karmaşıkken
Oxfort’dan sizin de gözden geçirdiğiniz el yazması geldi. O cümle de
dikkatimi çekmişti elbet: Yolları çatallanan bahçemi çeşitli
geleceklere (hepsine değil) bırakıyorum. Daha ilk bakışta anladım:
‘Yolları çatallanan bahçe’, o karmaşık romandı; çeşitli geleceklere
(hepsine değil) sözü çatallanmanın uzamda değil zamanda olduğunu
düşündürdü. Eseri iyice bir okuyunca bu kuramım doğrulandı. Bütün kurgusal
eserlerde, kişi birden fazla seçeneklerle karşılaştığında bir tekini seçer
ve ötekilerden vazgeçer; Ts’ui Pen’in kurgusal eserindeyse yazar - aynı
anda- hepsini birden seçiyordu. Yazar böylelikle kendileri de çoğalıp
çatallanan çok sayıda gelecek, çok sayıda zaman da yaratıyordu.
Romandaki çelişkilerin açıklaması bu işte. Diyelim ki Fang diye birinin
bildiği bir sır var; bir yabancı çalıyor kapısını; Fang araya giren bu
adamı öldürebilir, araya giren adam Fang’ı öldürebilir, ikisi de kaçıp
kurtulabilir, ikisi de ölebilir falan filan. Ts’ui Pan’in eserinde akla
gelebilecek bütün çözümler içerilmiş; her biride başka çatallanmalar için
birer çıkış noktası. Bazen, bu labirentin yolları kavuşur; örneğin, siz
bu eve geldiniz; olası geçmişlerden birinde düşmanımsınız, bir başkasında
dostum. Düzelmek bilmeyen Çincemin kusuruna bakmazsanız birkaç sayfa
okuyalım.”
Lambadan
gelen ışığın parlak yuvarlağı içindeki yüzü, kuşku yok ki yaşlı bir adam
yüzüydü: ama bu yüzde inatçı, hatta ölümsüz bir şeyler vardı. Yavaşça
olanca dikkatiyle aynı destansı bölümün iki yorumunu okudu. Birincisinde
bir ordu ıssız bir dağın ortasından savaşa yollanıyordu; kayalarla
gölgelerin ürkünçlüğü askerlerin yaşamlarını hiçe saymalarına yol açıyor
ve düşmanı kolayca yeniyorlardı. İkincisinde, aynı ordu büyük bir şölenin
yapıldığı bir sarayı bir uçtan ötekine geçiyordu; görkemli savaş onlara
eğlentinin devamıymış gibi geliyor ve düşmanı yeniyorlardı. Bu eski
metinleri gereken saygıyla dinledim; belki de asıl şaşırtıcı olan,
metinlerin kendilerinden çok benim kanımdan biri tarafından yaratılmış ve
çetin serüvenler sonucunda, Batı dünyasındaki bir ada üzerinde, uzak bir
krallığın hizmetkarı tarafından bana aktarılıyor olmalarıydı. Her iki
yorumda da gizli bir buyruk gibi yinelenen şu son sözleri hatırlıyorum:
İşte böyle dövüştü kahramanlar; övülesi yürekleri huzur içinde, kılıçları
kıyıcı, ölmeye ve öldürmeye yeminliydiler.
O andan sonra
kendimde ve karanlık gövdemin içinde elle tutulamaz, gözle görülmez bir
kıpırdaşma hissettim. Birbirine koşup ilerleyip sonra ayrışan, derken
birbirinin içinde eriyip giden orduların yarattığı değilse bile, bunların
esinlediği, anlatılmaz, çok derin bir sıkıntısıydı bu. Stephen Albert
sözlerini sürdürdü:
“Şanlı
atanızın bu çeşitlemeleri boşu boşuna kurcaladığını sanmam. On üç yılını
bıkıp usanmadan bir retorik oyunu kurmaya adaması akla yakın gelmiyor.
Sizin ülkenizde roman, edebiyatın dallarından biridir; Ts’ui Pen son
derece usta bir romancı ama aynı zamanda da kendini yalnızca romancı
olarak görmeyen bir edebiyat adamıydı. Çağdaşlarının tanıklığı onun
metafizik ve mistik ilgileri olduğunu gösteriyor- yaşamı da bunun
bütünüyle doğrular nitelikte. Romanın büyük bölümü felsefi tartışmalarla
dolu. Karşısına çıkan bütün meseleler arasında, zamanın bir uçurumu
andıran sonsuzluğu kadar kafasını uğraştıran hiçbir mesele olmadığını
biliyorum. Oysa Yolları Çatallanan Bahçe’nin sayfalarında karşımıza
çıkmayan tek mesele bu. Zaman sözünü bile kullanmıyor. Bu sözcükten
bile bile vazgeçmesini nasıl açıklıyorsunuz?”
Çeşitli
açıklamalar önerdim -hepside doyurucu olmaktan uzaktı.- Bunlar üzerinde
tartıştık. Stephen Albert dedi ki:
“Doğru cevabı
satranç olan bir bilmecede geçmeyen tek sözcük hangisidir?”
Bir an
düşündükten sonra cevap verdim: “satranç sözcüğü!”
“Tam üstüne
bastınız,” dedi Albert. “Yolları Çatallanan Bahçe konusu zaman olan
uçsuz bucaksız bir bilmece ya da mesel; bu çok gizli nedenden ötürü zaman
sözcüğü geçmiyor. Bir sözcüğü hiç kullanmama, onun yerine yetersiz
benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak, onu vurgulamanın
belki de en etkili yoludur. İmalarla yazan Ts’ui Pen’in bitip tükenmez
romanının dolambaçlarında yeğlenen dolaylı yöntem de budur işte. Yüzlerce
el yazmasını karşılaştırdım, yazarlarının dikkatsizliği sonucu ortaya
çıkan yanlışları düzeltim, bu kaosun iç yapısını kestirmeye çalıştım; ilk
baştaki düzenini yeniden kurdum- evet, yeniden kurdum sanıyorum- eseri
tümüyle ‘çevirdim’; ‘zaman’ sözcüğünü bir kere bile kullanmadığı
açık. Bunun nedeni ortada; Yolları Çatallanan Bahçe, Ts’ui Pen’in
algıladığı biçimiyle evrenin belki tamam olmayan, ama doğru bir
görünümüdür. Newton’la Schopenhauer’in tersine, atanız, bir örnek, mutlak
bir zamana inanmıyordu. Sonsuz zaman dizilerine, gittikçe büyüyen, baş
döndürücü hızla birbirine kavuşup ayrışan koşut zamanların oluşturduğu bir
ağa inanıyordu. Yüzyıllar boyu birbirine yaklaşan, çatallanan, sekteye
uğrayan ya da birbirinden habersiz zamanlardan örülen bu ağ bütün
olasılıkları kucaklamaktadır. Biz bu zamanların bir çoğunda var olmayız;
bazılarında siz var olursunuz, ben olmam; ötekilerde ben var olurum, siz
var olmazsınız; başkalarında ne siz ne de ben var olmayız. Talihin yüzüme
gülüp de sizi karşıma çıkardığı şu içinde bulunduğumuz zamanda evime
geldiniz; bir başkasında bahçeden geçerken cesedimi buldunuz; gene başka
birinde, aynı sözleri söylüyorum ama ben bir aldatmaca, bir hayaletim.”
“Her
birinde,” dedim sesimin titremesine engel olamayarak, “size teşekkür
borçluyum ve Ts’ui Pen’in bahçesini eksiksiz biçimde kurduğunuz için size
büyük bir saygı duyuyorum.”
“Hepsinde
değil,” diye mırıldandı gülümseyerek. “Zaman sayısız geleceğe doğru hiç
durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım.”
Sözünü
ettiğim kıpırdaşma bir kere daha geçti içimden. Evi çevreleyen nemli bahçe
sonsuz sayıda insanla dolup taşıyordu sanki. Bu kişiler Albert’le bendik;
başka zaman boyutlarında aldığımız türlü biçimlerle gizli ve etkindik.
Gözlerimi kaldırdım; o zar inceliğinde karabasan çözülüp yok oldu. Bu sarı
ve siyah bahçede bir tek adam vardı; ama bu adam bir heykel kadar
sarsılmazdı…Bu adam bahçenin yolu boyunca ilerliyordu ve Yüzbaşı Richard
Madden’di.
“Gelecek şu
anda var oluyor,” karşılığını verdim, “ama ben dostunuzum sizin. Şu
mektubu bir kere daha görebilir miyim?”
Albert ayağa
kalktı. Upuzun boyuyla ayakta durarak yüksek masanın çekmecesini açtı;
o an sırtı bana dönüktü. Tabancayı doğrultmuştum. Olanca dikkatimle
ateşledim. Albert gık demeden hemen yere yıkıldı. Onun o an öldüğüne yemin
ederim- bir şimşek çakmıştı sanki.
Gerisi gerçek
olmaktan uzak, önemi de yok zaten. Madden içeriye daldı, beni tutukladı.
Darağacına yollayacaklar beni. İntikamımı en pis biçimde aldım;
saldırmaları gereken kentin gizli adını Berlin’e bildirdim. Dün
bombaladılar; haberi, Yu Tsun adlı bir yabancı tarafından öldürülen ünlü
Sinolog Stephen Albert’i saran esrar perdesini tüm İngiltere’ye duyuran
gazetelerde okudum. Şef esrarı çözmüştü. Derdimin (savaşın gürültüsü
patırtısı arasında) Albert adlı kente işaret etmek olduğunu, bunu yapmak
içinde aynı adı taşıyan bir adamı öldürmekten başka yol bulamadığımı
biliyordu. Sayısız pişmanlıklarımla bıkkınlıklarımı ise bilmiyor- hiç
kimse de bilmez zaten.
|