Jorge Luis Borges  
Yolları Çatallanan Bahçe

Jorge Luis Borges
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

 


Yolları Çatallanan Bahçe
Eren Arcan - Dipnot Kitap Kulübü

 

Öykü, bilinmeyen bir anlatıcı tarafından, Birinci Dünya Savaşı sırasında geçen küçük bir olaya işaret edilerek başlıyor.  Anlatıcı Birinci Dünya Savaşı sırasında Dr. Yu Tsun adlı bir kişinin bir ifadesine gönderme yapar.  Anlatıcı hikayenin ilk bölümünün Yu Tsun’un beyanına dayandığını söylüyor.

Daha önce bir İngilizce dili Profösörü olan Çin milliyetçisi Dr. Yu Tsun kendisinin bir Alman casusu olduğunu açıklar.  Bağlantısının öldürülmesi olayından başlayarak kendisinin tutuklanmasına kadar geçen olayları açıklar.  Almanlara çok önemli bir mesaji iletme yolunu bulmaya mecbur olduğunu söylemektedir.   Bir telefon rehberine bakar ve Stephen Albert adlı bir adamın ismini bulur. Nasıl bildiğini açıklamadan Yu T’sun Albert’in kendisine  yardım edebileceğini düşünür.

Bu arada İngiliz istihbarat servisinin casuslarından olan İrlandalı Richard Madden Yu Tsun’un peşine düşmüştür.  Yu Tsun Dr. Albert’in evine geldiğinde Dr. Albert Yu Tsun’u daha önce tanıdığı bir Çin Konsolosuna benzetir.  Dr. Albert bu Çinlinin bahçesini  görmeye geldiğini düşünür.  Yu T’sun Dr: Albert’in bir sinolojist, yani Çin kültürü üzerinde ihtisas yapmış olan bir alim olduğunu bulgular.

 Bir tesadüf eseri Dr. Albert Yu Tsun’un atası olan Ts’ui Pen tarafından kurulmuş bir bahçenin aynısını yaratmıştır.  Yazar olan Ts’ui Pen atası bir yabancı tarafından katledilmeden önce “Yolları Çatallı olan Bahçe” adlı romanı üzerinde onüç yıl çalışmıştır.

Tsui Pen’in bahçesini yeniden yaratmanın dışında Dr. Albert roman üzerinde de çalışmalar yaptığını açıklar.  Dr Albert Yu Tsun’a labirentin gizemini keşfettiğini ve kitabın kendisinin labirent olduğunu söyler.   Ayrıca Dr. Albert Yu Tsun’a “Yolları çatallı olan Bahçenin “ teması “zaman” olan,  muazzam bir bilmece, bir mesel olduğunu söyler

Albert zamanın tekil olmadığını zamanın ayrışan, birleşen paralel giden başdöndürücü ve ağ olduğunu  söyler.  Labirent gibi, her dönüş muhtemel değişik geleceklere açılmaktadır.  Dr. Albert Yu Tsun’ a atası tarafından yazılmış olan bir mektup gösterir.  Mektupta, atası “yolları çatallanan bahçemi değişik geleceklere (hepsine değil) bırakıyorum,” demektedır.  Roman ve kaybolmuş olan labirent için bu mektup Dr. Albert’e bir anahtar sunmaktadır.  Ts’ui Pen’nin sözünü ettiği “çatallanma”  mekanın çatallanması değil, zamanın bir çatallanmasıdır.

Yu Tsun bir an için Albert ve kendisinin pek çok zaman dilimlerinde birlikteliklerini hisseder.  Birden Madden’ın geldiğini görür.  Yu Tsun Albert’ten atasının kendisine yazdığı mektubu görmesine izin vermesini ister.  Albert sırtını döndüğünde tabancasını ateşler ve Dr. Albert’i öldürür.

Yu  Tsun’nun ifadesinin  son paragrafında (aynı zamanda öykünün de sonunda) Yu Tsun suçu nedeniyle  asılmayı beklemektedir.  Almanlara mesaj verebilmek amacı ile Albert’i vurduğunu söyler.  Almanların vurmaları gereken kasabanın adı Albert’tir.  Hiç bir belirgin neden olmadan Albert adlı bir adamın öldürülmesinin mutlaka gazetelerde yer alacağını ve Almanların da bu haberi okuyacağını söyler.  Bu açıklamayı yapmadan bir gün önce şehir bombalandığı için mesajının alındığını anlamıştır.
 


Karakutu Forum
http://www.karakutu.com/frmt6866/jorge-luis-borges-den-inciler

*-"Doğru cevabı satranç olan bir bilmecede geçmeyen geçmeyen tek sözcük hangisidir?"
-Bir an düşündükten sonra cevap verdim”satranç sözcüğü”
-“Tam üstüne bastınız”dedi Albert”Yolları Çatallanan Bahçe konusu zaman olan uçsuz bucaksız bir bilmece ya da mesel;bu çok gizli nedenden ötürü zaman sözcüğü geçmiyor.Bir sözcüğü hiç kullanmamak,onun yerine yetersiz benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak onu vurgulamanın belki de en etkili yoludur”

Yolları Çatallanan Bahçe(aynı isimli öyküden)

*Zaman beni sürükleyen bir nehir,ama nehir benim;
Beni parçalayan bir kaplan,ama kaplan benim.
Beni tüketen bir ateş,ama ateş benim.
Evren,ne yazık ki,gerçek;
Ben,ne yazık ki,Borges’im


Yıllar boyu,insanoğlu bir boşluğu imgelerle, illerle, krallıklarla, dağlarla, örfezlerle, gemilerle, adalarla, balıklarla, odalarla, aletlerle, yıldızlarla, tlarla, insanlarla doldurur.Ölümünden az önce,usanmaz çizgi labirentinin kendi yüzünün imgesini oluşturduğunu anlar.

Jorge Luis Borges

*Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım.

Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe
 


Borges ve okur

http://www.usatolyesi.org/Borges_ve_Okur.htm

Aytaç Timur  

“ ‘Doğru cevabı satranç olan bir bilmecede geçmeyen tek sözcük hangisidir?' Bir an düşündükten sonra cevap verdim: ‘satranç sözcüğü' ‘Tam üstüne bastınız' dedi Albert. ‘Yolları Çatallanan Bahçe, konusu zaman olan uçsuz bucaksız bir bilmece ya da mesel; bu çok gizli nedenden ötürü zaman sözcüğü geçmiyor. Bir sözcüğü hiç kullanmamak, onun yerine yetersiz benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak, onu vurgulamanın belki de en etkili yoludur.'”

Yolları çatallanan bahçe, Borges'in en etkileyici öykülerinden biri. Yazın sırrı, satranç benzetmesinde gizli. Hiç vazgeçmediği sırrı. Borges'in kısacık öykülerinin bu denli etki yaratmasının formülü nedir? Mutlaka okurun sevgisi. İçtenliğine bizi inandırması. Aleften sözederken bile;: "...Ben bir tek dev saniye içinde hem fevkalade hem korkunç olan milyonlarca eylem gördüm; hiçbiri de beni, hepsi mekanda aynı noktayı kapladıkları halde, birbirlerini gölgelememeleri, örtmemeleri kadar etkilemedi. Gözlerimin yakaladığı şey eşzamanlıydı, ama şimdi yazacaklarım zaman içinde sıralanacak, çünkü dil sıralayıcıdır.' Evlerinin mahzenindeki ‘evrendeki bütün öteki noktaları içeren' metafiziksel bir oluşumdur alef. Alefin yerleştirildiği, mahzendeki merdiven altı, onun içinden bakmak için gövdesinin aldığı duruş vb, bizi –okuru- bilinçdışımızdaki böyle olağanüstü olgulara inanma kıvamına getirir ve inanırız. Üstelik kullandığı arı ama dolanbaçlı yol bizi büyüleyerek. Dili dolanbaçlıdır ama hemen her okur rahatlıkla o çatallı yolları izleyebilir, bu izleme öyle bir yolda gelişir ki zamanla okur kendini çok zeki hisseder. Oysa bizde bu zeki olma hissini uyandıran da yine yazarın kendisidir.

Öykülerindeki arı ussallığa, ince bir tül gibi giydirilmiş olan ve içgüdüsel olarak farkına vardığımız renkler ise okura hissettirdiği tatlar bakımından olağanüstüdür. Masallarla ve mesellerle yan yana ilerleyen anlatım, kimi zaman bizi gerçeküstüne taşırken, kimi zaman da kendi yaşamlarımızla paralellikler kurmamızı sağlar. “Uqbar'lı kafirlerden birinin, insanın sayısını çoğalttıkları için aynaları ve çiftleşmeyi tiksinç saydığını hatırladı”.

Ireneo Funes, Bellek Funes öyküsünün hiçbir şeyi unutmayan kahramanı ve “… ordusundaki her askeri ismiyle çağırabilen Pers kralı Krezüs; topraklarında konuşulan yirmiiki dilde yasa dağıtan Mitridates; bellek güçlendirme biliminin mucidi Simonides; sadece bir kez duyduğu her şeyi aynen tekrarlama sanatının ustası Metrodorus”. Kavranamayan zaman, Borges'in ana temalarından biri. Zaman hafızadan oluşmuştur ve hafıza da unutuştan meydana gelmiştir. Sonsuzluk ve rastlantıyla ilerleyen öykülere düşkündür yazarımız ve bunlar kendi yaşamımızın gerçeklerine inanmamızı kolaylaştırır. Kesinliğinden ya da varlığından şüphe etmediğimiz olaylar, insanlar yaratıp, sonra bizi şüpheye düşüren ve bu ikircikli ilerlemenin sonunu her defasında okura bırakan Borges, “gibiler” üzerine kurulu yorumuyla anlamı belirlemekten kaçınır, çok anlamlılığa yer açar. Sonsuzluk ve parça, düş ve gerçek iç içedir.

"Eğer elimde bir zenginlik varsa o, kesinliklerden değil, zihinsel karışıklıklardan oluşuyor" der Borges. Bu yolla okuyucu için çok çetrefilli konularda, zihnimizin en uç köşe kenarlarına sıkıştırdığımız yerlerde dolanır. Kader gibi, özgürlük gibi, evrenin gerçekliği ve sonu gibi çoktan bilmekte olduğunu düşündüğümüz konularda hiç de beklenmedik sorular üretir. Okur bunlara şaşırmaz, sanki çoktandır bu soruları soracaktır da Borges elinden tutmuştur. “Şu an ikimizin paylaştığı bir günah, diye mırıldandı Kral. İnsanoğluna özgü gerçek bir armağan olan Güzelliği tanımış olmanın günahı. Cezasını çekmek de bize düşüyor şimdi. Sana bir ayna ve altından bir maske verdim; işte sonuncu ve üçüncü bir armağanım. Sağ eline bir hançer verdi”.


 

Jorge Luis Borges

(24 Ağustos 1899, Buenos Aires/Arjantin - 14 Haziran 1986, Cenevre/İsviçre), 24 Ağustos 1899 tarihinde Buenos Aires'te doğdu. Arjantin tarihinde önemli yeri olan İngiliz asıllı bir aileden geliyordu. Görme yeteneği azalan babası tedavi olmak için I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde (1914) ailesiyle Cenevre’ye göçtü. 1919’da buradan ayrılarak Mayorka ve İspanya’da birer yıl kaldı. 1921’de Buenos Aires’e döndükten sonra doğduğu şehri bir anlamda yeniden keşfetti. 1923’te ilk kitabını çıkardı. 1938’de kütüphane memurluğuna başladı. Ficciones ve Alef adlı kitabında toplanan ünlü hikâyelerini bu dünemde yazdı. Kütüphanedeki işi hafif olan yazar, iş günlerinin kalanını klasikleri okuyarak ve modern edebiyatın uluslar arası örneklerini İspanyolca’ya çevirerek geçirmiştir. Virginia Woolf’un ve William Faulkner’ın kitapları İspanyolca’ya ilk kez bu dönemde Borges tarafından kazandırılmıştır. Bu dönemde, H. Bustos Domecq takma adıyla dedektif hikayeleri de yazdı. 1946’da Juan Peron’un iktidara gelişiyle, kütüphanedeki işinden atıldı. 1955’de Peron devrilince Arjantin Ulusal Kütüphanesi Müdürlüğü’ne getirildi. Aynı sıralarda Buenos Aires Üniversitesi’nde İngiliz ve Amerikan edebiyatı profesörlüğüne başladı. Genellikle muhafazakar politik görüşleri savundu. Ailesinden gelen hastalık nedeniyle görme bozukluğu çeken Borges bu yıllarda görme yeteneğini tamamen kaybetti. 1961’de Samuel Beckett’le birlikte Uluslararası Yayımcılar Ödülü’nü (Formentor Ödülü) kazandı. Bu ödül ona gecikmiş bir uluslararası ün kazandırdı. 1970'li yıllarda ABD'de çeşitli üniversitelerde dersler verdi. Son yılları yolculuklarla geçti. 14 Haziran 1986’da Cenevre’de karaciğer kanserinden öldü.

Eserleri

 
Alçaklığın Evrensel Tarihi
Alef
Atlas
Brodie Raporu
Dantevari Denemeler Shakespeare'in Belleği
Evaristo Carriego
Ficciones Hayaller ve Hikâyeler
Kum Kitabı
Ölüm ve Pusula
Öteki Soruşturmalar
Sonsuz Gül
Yedi Gece
Yolları Çatallanan Bahçe

Study Questions
Who is Dr. Yu Tsun? Where is he when the story begins? What is about to happen to him? What has happened to his colleague Viktor Runeberg? What does Yu Tsun want to do? What does he determine to do and how does he propose to accomplish it?

How are the references to the historical text of Liddell Hart significant to the rest of the story? How does the story problematize the seeming authority and truth of a history book? What is history according to this story? What is the relationship between history and fiction? How are they similar? How do they differ? Is it significant that the story replaces an act of nature (the rain) with a human act (Yu Tsun's actions) as the real reason for the unfolding of historical events? Why is that important to the concerns of the story? Is human life fixed, tied to, or determined by natural forces? How is this story an expression of constructionism? What is Borges's notion of the role of human beings in the determination and directing of their own history and evolution? According to Borges, what can the human creative powers, will and imagination, accomplish?

Why the shift in narrators from the third person to the first? What do the two missing pages at the beginning of Yu Tsun's "dictated, reread, and signed" document imply? What is the significance of the protagonist telling his own story? What does that accomplish or suggest? What does it have to do with his realizations? Does he change, learn something, or is he transformed by the events recounted? Who is the intended audience of his statement? Is it significant that his ancestor, Ts'ui Pên, decided to become a writer? Is Yu Tsun, in some sense, also a writer and storyteller? What does that imply? How is that connected to his discoveries or realizations? How does that inform his last words, "he does not know (no one can know) my innumerable contrition and weariness"? How does Yu Tsun judge his own life?

What is the significance of the objects in Yu Tsun's pockets? What about the letter which he decided to destroy but didn't? Where did it come from? What does it contain? Is this in any way related to Stephen Albert's mention of "a fragment of a letter I discovered"? What did Ts'ui Pên mean when he wrote, in his letter, "I leave to the various futures (not to all) my garden of forking paths"? Why is his "garden" absent from some "futures"? Which ones? What role do such letters play in the story, literally and symbolically? Are these letters in any way related to Yu Tsun's statement, "the future already exists … but I am your friend. Could I see the letter again"?

Who is the Chief? What issues are brought up by the situation of a Chinese man working for the Germans? What is the nature of the historical experience between China and Germany and of German attitudes toward the Chinese? What does he want to prove? Why? How about Richard Madden as an Irishman working for the British? How do Yu Tsun and Madden's situations compare? What do they have in common? How does that make their enmity ironic? What is the point Borges seems to be making regarding their servitude to Germany and England as well as their antagonism toward each other? Is Madden's name suggestive in this respect?

Why is the woman on the train dressed in mourning? What is the significance of the book, the Annals of Tacitus, the young boy is reading? Why is the wounded soldier happy?

What is the meaning of the idea expressed by Yu Tsun that "everything happens to a man precisely, precisely now. Centuries of centuries and only in the present do things happen"? What is the significance of the emphasis on the present moment, the here and now? Is this related to the carpe diem ("seize the day") idea? How? How is the present effectively connected to the past and the future? How is the present associated simultaneously to choices, actions, and consequences? How is the present moment relevant to the idea of the "forking paths"? What is the symbolic meaning of forking paths when understood as a crossroads? What is a person confronted with when standing at a crossroads? What are the implications of a choice of road? May this be connected to the myth of Oedipus and its concerns with human choices and supposed predestination? What is suggested by the idea that "in all fictional works, each time a man is confronted with several alternatives, he chooses one and eliminates the others; in the fiction of Ts'ui Pên, he chooses-simultaneously-all of them. He creates, in this way, diverse futures, diverse times which themselves also proliferate and fork"? What does it mean to make all choices at once? What view of life do such beliefs embody?

 

 

 

Linkler :Öykünün  Türkçesi  için tıklayınız.
Öykünün Tamamı
http://www.themodernword.com/borges/borges_100.html
Borges'in 100 doğum yılı nedeniyle Carlos Fuentes'in yaptığı konuşma
http://www.themodernword.com/borges/
The Garden of  Forking Paths : Borges Sitesi

 
Züppelikten Bilgeliğe Karanlık Bir Labirentte:
Jorge Luis Borges
http://www.kitapgazetesi.com/konu.asp?id=2089
 
“Bir adam yıllar boyu mekanı ülkelerin, krallıkların, dağların, körfezlerin, gemilerin, adaların, balıkların, odaların, aletlerin, yıldızların, atların ve insanların imgeleriyle doldurdu. Ölümünden az önce çizgilerin sabırlı labirentinin kendi yüzünün izini sürdüğünü keşfetti.”

Jorge Luis Borges 24 Ağustos 1899’da Buenos Aires’te doğdu. Doğumundan kısa süre sonra ailesi şehrin mafya aileleriyle ünlü, Sicilya’nın başkenti Palermo ile aynı adı taşıyan banliyösüne yerleşti. Palermo günümüzde şehrin en gelişmiş, hayat standartlarının en yüksek olduğu kesimlerinden biridir; ancak yüzyıl dönümünde burası alt sınıfların oturduğu, muhalif politikaların yeşerdiği, bıçak düellolarıyla ünlü compadrito olarak adlandırılan külhanbeylerinin cirit attığı bir yerdi. Konutlar, genelevler ve pavyonlarla iç içe sayılırdı. Tango yapmak, gaucholar ve bıçaklı düellolar hakkında hikayeler dinlemek semt sakinlerinin hayatlarının olağan parçalarıydı. Bu komşuluğun etkisi daha sonradan kendisini Borges’in öykülerinde gösterecek olmasına rağmen, Borges ailesi çevrelerindeki bu hareketli hayata yabancı sayılırdı. Baba Jorge Guillermo Borges anarşist düşünceye yakınlık duyan bir avukat ve bir psikoloji öğretmeniydi. Anne Leonor Acevedo de Borges, soyunda Güney Amerikalı özgürlük savaşçılarından bir dizi asker bulunan vakur bir kadındı –annesi Isidoro de Acevedo Laprida’nın evi kılıçlar, üniformalar, sözü edilen savaşçıların portreleriyle doluydu. Guillermo Borges oğluna iyi denebilecek bir felsefe eğitimi vermişti –örneğin, satranç tahtası üzerinde Zenon paradoksunu öğreterek!- ve doksan dokuzuna dek yaşayacak olan Bayan Borges ilerlemiş yaşlarında oğluyla bir dünya seyahatine çıkabilecek kadar cesur ve dayanıklı bir kadındı.

Guillermo Borges yarı İngilizdi; annesi İngiltere’nin Staffordshire şehrinden Francis Haslam’dı. Albay Borges 1874’te öldükten sonra Arjantin’de kalan Fanny ünlü bir yazar olacak torununa sınırlarda yaşadıklarını aktaracak kadar çok yaşadı. Borges, büyükannesinin bu hikayeleri anlatırken başvurduğu kuru İngiliz nüktedanlığının kendi özlü yazım tarzının temellerini oluşturduğunu söyler. (İlginçtir: Güney Amerikalı bir başka büyük yazar Gabriel Garcia Marquez de kendi “ruhsuz masalcılığını” büyük annesinin hikayeleme tarzına bağlamıştır.) Bunun yanı sıra Borges, yine büyükannesinin ve dadısı Bayan Tink’in sesli olarak okudukları İngilizce dergileri dinleyerek büyümüştür. Ev ortamındaki çiftdillilik hakkında yorum yaparken Borges, çocukluğunun ileri bir aşamasına kadar İngilizce ve İspanyolca’nın iki ayrı dil olduğunun farkına varmadığını söyler.

Borges’in kendisinden iki yaş küçük kızkardeşi Norah yazarın tek çocukluk arkadaşı olmuştur. Birlikte, çoğu kitaplardan türetilmiş bir sürü hayali oyun arkadaşı yaratırlar; Borges’in yapıtlarında daha sonra sürekli yinelenen imgeler haline gelecek olan labirentimsi bir kütüphanede ve dış dünyadan soyutlanmış sayılabilecek bir bahçede dolanırlar. Yazlarını tenis kortlarıyla dolu, İngiliz okulalrının bulunduğu bir mesire kasabası olan Adrogué’da geçirirler. Kasabanın labirentsi bahçeleri “her yeri saran okaliptüs ağaçlarının kokusuyla” doludur. Burada bir de hayvanat bahçesi vardır ve Borges bir çocukken de bu heterotopyanın hayranıdır. Ömrünün sonlarına doğru kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söyler: “Uzun süre ileri geri dolaşmasını izlemek için kaplanın kafesinin önünde dururdum. Doğal güzelliğini, siyah şeritlerini ve altın şeritlerini severdim. Şimdi körüm ve aklımda tek bir renk kaldı. Tam olarak kaplanın rengi, sarı renk.” Ancak kızkardeşiyle oynadığı tüm oyunlara ve Adrogué’da geçirdiği rahatlatıcı yazlara rağmen büyürken kendisini çevresine oldukça yabancı hissetmişti. İşin aslı, Palermo’da yaşayan bir orta sınıf çocuğuydu; fazla kitabi ve ileri derecede miyoptu; bu nedenle eve kapanma eğiliminde, fazlasıyla içe dönük bir yetişme evresi geçirmişti. Oğlan çocuklarda sık sık görüldüğü üzere yaşadığı çevrede önemsenen biri olmak için yanıp tutuşuyordu.

Bu dönemde hayatı boyunca etkileneceği bir dizi insandan ilkiyle tanıştı: Arjantin’in duygusal maçoluk geleneğini iyi yansıtan, komşuları uçarı şair Evaristo Carriego hayalci genç Borges için bir çeşit idol haline geldi. Borges, bu yıllardaki durumunu ancak Avrupa’da geçirdiği yedi yıldan sonra kabullenebilecektir: “Yıllarca... tehlikeli sokakları ve görünür günbatımlarıyla... bir banliyöde büyüdüğüme inandım. Aslında mızraklı parmaklıklar ardındaki bir bahçede ve sonsuz sayıda İngilizce kitaptan oluşan bir kütüphanede büyümüştüm.” Daha sonraları Carriego hakkında bir kitap yazacak ve genç yaşlarında sokakların bir sakini değil, sessiz bir entelektüel olmuş olduğunu söyleyecekti. Yine de külhanbeyleri, serseri gaucholar ve bıçaklı düellolar yazdıklarına sık sık uğrayacaktı.

Ondan hep bir yazar olması beklendi. Babası sürekli ilerleyen ve körlükle sonuçlanan bir göz hastalığından mustaripti. Önüne geçmek için çaba harcamasına rağmen oğul Borges’in de bu ırsi rahatsızlıktan yakasını kurtaramayacağı belli oldu. Genç yazarın acelesi vardı: Altı yaşında Cervantes’in esinlediği düşsel hikayeler yazmaya başladı. Dokuz yaşında Oscar Wilde’ın Mutlu Prens’ini İspanyolca’ya çevirdi. Çeviri El Pais adlı yerel bir gazetede yayınlandı. “Jorge Borges” olarak imzalandığından herkes bu çeviriyi babaya ait sandı. Pampaya, Uruguay Nehri kıyısında kuzenlerine ait bir malikaneye yaptığı birkaç ziyaretten sonra, kısa bir süre sonra bunun bir hata olduğunu anlasa da, gaucho şiirleri yazmaya başladı. Ancak pampa yine de ruhunun biçimlenişinde etkili oldu: Yüzmeyi öğrenmiş olmasının yanı sıra, bu ziyaretlerde yazdığı şiirlerden çok daha önemli işlerde kullanacağı birçok imge devşirdi.

1908’de okula başladı; babasının anarşist duyguları yüzünden daha önce okula gitmemişti. Sonuçta babası haklıydı: Okulda Arjantin milliyetçiliğinden başka hiçbir şey öğretilmiyordu. Diğer öğrencilerin ahlaki ve entelektüel yetersizlikleri onu dehşete düşürmüştü. İngiliz karşıtlığının hüküm sürdürdüğü okulda, İngiliz giyim tarzını benimseyen, kavanoz dibi gibi gözlükler takan ve zaten üstün bir eğitim almış bir çocuğun alay konusu edileceğini söylemeye gerek yok. Elbette Kişotvari onur duygusuyla kavga etmeyi de reddedemedi Borges; ama ne yazık ki bedeni onur duygusu kadar güçlü değildi. Böylece iyi bir öğrenci olmasına rağmen okuldan iğrenecek hale geldi.

Avrupa’da Keşif: Ergenlik Uyanışı

Arjantin kabadayılarından 1914’te kurtuldu; hayatında çok önemli bir değiklik oluyordu: İyice azalan görme yeteneği yüzünden erken emekli olan babası tedavi olabilmek umuduyla aileyi toplayarak Avrupa’ya gitem kararı aldı. İsviçreli bir göz uzmanına görünmek üzere Cenevre’ye geçmeden önce birkaç hafta Paris’te kaldılar. Tedavi sürerken 1. Dünya Savaşı başladı ve Borges ailesi Cenevre’ya yerleşmek zorunda kaldı. Bir süre sonra büyükanne Fanny Haslam da onlara katıldı; diğer büyükanne yolculuk sırasında zaten onlarla birlikteydi. Çocuklar Calvin Koleji’ne devam ederek dört yıl Cenevre’de eğitim görecekler; bu arada Latince, Almanca ve Farnsızca öğreneceklerdi. Herkesi şaşırtan bir biçimde kızkardeş Norah dil konusunda ağabeyinden üstün çıktı. Borges, Buenos Aires’tekinin aksine bu okulda iyi arkadaşlar edindi. Hatta bir kezinde zayıf olduğu Fransızca’dan sınıfı bu arkadaşlarının bölüm başkanını ikna etmesi sayesinde geçti.

Sembolist şiirle de ilk kez Calvin Koleji’nde birkaç Polonyalı kültürlü öğrenci aracılığıyla tanıştı. Verlaine, Rimbaud ve Mallarme’ın şiirlerini inceleyerek soyut edebiyat aracılığıyla dünyayla ilişki kurmanın yepyeni bir yolunu keşfetmişti. Ama bu kolejde edindiklerinin yalnızca bir kısmıydı. Çok daha fazla sayıda felsefeci, düşünür ve edebiyatçıyı bu okulda tanıdı. Carlyle’dan Sembolizm kadar önemli bir şey öğrendi: Bir kitabın fikri onu yazmak kadar etkileyicidir.Bu dönemde ömrü boyunca kendisi için en önemli filozof olarak kalacak olan Schopenhauer’in kitaplarını okudu. Walt Whitman’da şiirin hemen anlaşılamayan amaçlarının doruğuna ulaştığını gördü. Cenevre’deki dört yılı olağanüstü verimli geçti ve keşfedilmeyi bekleyen yeni bir düşünce dünyası olduğu nun farkına varmasını sağlayarak hayatının yönünü çizdi. Savaşa rağmen Borges Kuzey İtalya’ya da gidebildi. Bir yerlerde Borges Verona amfitiyatrosunda yüksek sesle okuduğu gaucho şiirlerinden söz eder.

1919’da Borges büyükanelerinden birini, Isidoro de Acevedo Laprida’yı kaybeder. Aile Cenevre’den Lugan’a taşınır. Artık üniversite mezunu olan Borges bu sırada gerçek bir yazar olma kararını alır. İngilizce ve Fransızca birkaç yazı denemesinden sonra, Borges çalışma dilinin İspanyolca olması gerektiğini görür.

Arjantin’e geri dönmeden önce aile bir yıl boyunca İspanya’da kalır. 1920 yılı Barselona, Mayorka, Sevil ve Madrid şehirleri arasında geçirilir. Bu arada Borges babasının konusu 1870 İç Savaşı ile ilgili bir roman yazmasına yardım eder. Bu arada kendi öykülerinden birini Madrid dergilerinden birine gönderir; öykü reddedilir. Sonunda Sevil’de geçirdikleri kış sırasında ilk kez yazdığı bir parçayı basılmış olarak bir dergide görür. Çeşitli edebiyat çevrelerine katılmak için yaptığı birkaç başarısız girişimden sonra Andaluzya’lı şair Rafael Cansinos-Asséns’i bir ilham kaynağı ve bir akıl hocası olarak benimser. Onun etkisi altında Borges yeni bir edebiyat çevresiyle ilişkiye girer. Kendilerine “ultraistler” adını veren bu grup Amerikan cazına hayrandır ve üyeleri kendilerini İspanyoldan çok Avrupalı olarak görmektedirler. Bu grupla geçirdiği geceler boyunca Borges onarla birlikte içerek atıp tutmuş, hayal gücünü ateşleyen birçok fikirle karşılaşmıştır. Ancak tam da bu grupla ilişkisi sırasında Borges edebiyatçı için bağımsızlığın değerini görmüş ve tek bir gruba ya da geleneğe bağlanmanın anlamsız olacağını fark etmiştir. Bu sırada biri makalelerden diğeri şiirlerden oluşan, pasifizmi, anarşizmi ve Rus Devrimi’ni övdüğü iki kitap yazar. Bununla birlikte çok uzun zaman geçmeden yazdıklarından utanır ve İspanya’dan ayrılmadan hemen önce onları yok eder.

Buenos Aires Tutkusu: ’20’lerin Gürleyişi

Mart 1921’de Borges ailesi Buenos Aires’e geri döndü. Şehir, ondan ayrı kaldıkları yedi yıllık süre içinde yeni bir gelişme sürecine girmiş, büyüyordu. Borges fırsatlarla dolu bambaşka bir Buenos Aires’e gelmiş olduğunu fark etti. Dönüşlerinden kısa bir süre sonra genç yazar bu kez babasının arkadaşlarından şair Macedonio Fernandéz’in etkisi altına girdi. Fernandez’in kişisel düşünceleri Schopenhauer’in, Berkeley ve Hume’un felsefelerini yansılıyordu ve Borges’in önüne yeni düşüncelere giden bir yol açtı. Felsefi düşünceleri karmaşık ve yazı üslubu ayrıksıydı.Borges okuduğu her şeyden kuşku duymayı ondan öğrendi. Cansinos-Asséns gibi o da bir edebiyat grubunun üyesiydi ve onun telkinleri ve Avrupa tecrübesinin verdiği şevkle Buenos Aires’te hızla değişen hayatın içine daldı. Ünü giderek artıyordu. Yerel olanı öven şiirler yazmaya ve arkadaşlarıyla birlikte Prisma adında bir dergi çıkarmaya başladı. Bir ara Buenos Airesliler duvarlara yapıştırılmış afişlerde şiirler, denemeler manifestolar okumaya başladılar. Metinleri Borges yazıyor, afişleri Norah Borges ahşap baskılarla süslüyordu.

1923’te Borges ilk kitabını çıkardı. Altmış dört sayfalık kitap için babasından para yardımı almıştı. Biraz aceleyle basılan Fervor de Buenos Aires (Buenos Aires Ateşi) adlı kitabın kapağını yine kızkardeşi hazırlamıştı. Üçyüzlük baskının hemen hemen tüm kopyaları ücretsiz dağıtıldı. Bazıları gizlice çeşitli editörlerin paltolarının ceplerine yerleştirildi.

1923’te aile, babanın göz tedavisini sürdürmek için yeniden İsviçre’ye döndü. Borges İspanya’da ultraist hareketin bittiğini keşfettiğinde düşkırıklığına uğradı; ama bazı dergilerde birkaç şiirini yayımlatmayı başardı ve Revista de Occidente dergisinde ilk kitabını öven bir eleştiri yazısı çıktı. 1924’te Arjantin’e döndüğünde bir şair olarak ününün epey artmış olduğunu gördü. Editörlere gerilla taktiğiyle kitap dağıtma işi başarılı olmuştu.

1924-1933 yılları arasındaki süre Borges için oldukça verimli geçti. Başarı dereceleri değişen birkaç derginin kuruluşunda bulundu ve kurulu dergilerde, özellikle Martin Fierro’da birçok şiir ve yazısını yayımlattı. Ancak bu dergide yayımladıkları, hiç aklında olmayan, ortaya çıkışında hiç rol oynamadığı bir projenin parçası oldu: Martin Fierro editörleri döneme damgasını vuran, anlamlılığı kuşkulu bir tartışma başlatmaya karar vermişler ya da böyle bir tartışmaya katılmışlardı: Dergide “Florida” grubu olarak adlandırılan, aristokratik eğilimi ve entelektüalist bir dizi yazar, sokak ağzını kullanan ve gaucho tarzını izleyen “Boedo” grubuyla bir tür edebi kan davasına tutuşmuştu. Avrupa’daki etkinlikleri bilinen ve “entelektüel” olarak yaftalanmış Borges de elbette karşı çıkmasına rağmen ilk gruba dahil ediliyordu. Borges’in yapmak istedikleriyle kendisine yapıştırılan yafta hiç uyuşmuyordu: O, yerel olanı öne çıkaran “tehlike” temasını işleyeceği bir edebiyatın peşindeydi. Hayal kırıklığına uğramış halde, sonraki birkaç yılında bu yaftadan kurtulmaya çalıştı: Annnesinin tüm korkularına ve itirazlarına rağmen şehrin nezih sayılamayacak bölgelerinde kabadayılarla vakit geçirdi, tango öğrendi ve Arjantin İspanyolcası’nın İtalyanca’ya ve Portekizce’ye çalan ağızlarını özümsemeye çalıştı. Sonuç kaleminden çıkan Luna de Enfrente (1925) ve Cauderno San Martín (1929) adında iki şiir kitabı oldu. Bu sonuncusuyla belediyenin düzenlediği bir yarışmada 3.000 pesoluk ikincilik ödülünü aldı. Bu parayla yaptıklarından biri yıllar boyu kullanacağı Britannica Ansiklopedisi’ni almak oldu. 1930’da çocukluğunun kahramanı, 1912’de veremden ölen Evaristo Carriego hakkında bir kitap yazdı. Kitap bir biyografiden çok Buenos Aires’in eski zamanlarına dair bir anı kitabını andıyordu. 1955’te ikinci bir basımı yapılmasına rağmen kitabın ilk baskısı başarılı olamadı.

Yine bu dönemde iki kadınla ilişkisi oldu. Bunlardan ilki daha sonradan editör olarak Borges’in kitaplarını Sur dergisinde tanıtacak olan, ailesi aracılığıyla tanıştığı Victoria Ocampo’ydu. İkinci kadınsa 17 yaşındaki güzel Elsa Astete Millán’dı. Millan bir başkasıyla evlendi. Borges aşık olduğu bu kadınla kırk yıl kadar sonra birleşecek ve 1967’de evlenecekti.

1920’lerde Borges siyasetle, daha önce ve daha sonra olmadığı kadar yoğun bir biçimde ilgilendi. Ailesiyle tartışmak pahasına, büyük toprak sahiplerinin oluşturduğu oligarşiye karşı gelişen burjuva radikalizminin öncüsü Hipólito Irigoyen’in ikinci kez seçilmesine destek verdi. Seçim kampanyasını çok ağır şartlarda sürdüren Irigoyen’in partisinin genç entelektüeller kanadında yer aldı. Irigoyen şaşırtıcı bir biçimde seçimleri kazansa da etkili bir siyaset yürütemedi. Kendisini destekleyenlerde büyük bir hayal kırıklığı yaratan başkan, Arjantin’de 20. yüzyıl cunta rejimleri dizisinin ilki olan bir darbeyle yönetimi terk etmek zorunda bırakıldı. Borges’in bu olayların ardından başlayan siyaset tiksintisi ömrü boyunca sürdü.

Bu arada Borges’in artık tamamen körleşmiş babasından devraldığı göz hastalığı da kritik bir biçimde ilerlemişti. Yazar, ömrü boyunca geçirdiği sekiz göz ameliyatından ilkini bu dönemde atlattı. Yazık ki ameliyatların hiçbiri başarılı olmadı ve Borges ömrünün son yıllarını mutlak bir karanlıkta geçirdi.

Borges, bu dönemde verdiği ürünlerin tümünü reddetmiştir. Açıkça söylememiş olsa da bunun nedeni, bunların genellikle başkalarının üsluplarının birer yinelemesi olmasıdır. Yazar, söz konusu eserlerinden o kadar utanıyordu ki, yazarlığının olgunluk çağına geldiğinde bu kitapların toplayabildiği kadarını buldu ve onları yakarak imha etti.

Dönüşümler:Kararan ’30’lar

Siyaseti geride bıraktıktan sonra, otuzlu yıllarda Borges’in yeteneğinin hem yazılarının başlıklarında hem de temel ifade tarzında başka yönler tutturduğu görüldü. 1932’de Discusión adlı denemelerden oluşan bir kitap yayımladı. Denemelerin birçoğu yeni ve edebiyatın ötesine taşan bir konu, sinemanın büyülü dünyası hakkındaydı.

Çalışmaları Megáfono adlı dergide yayınlanmaya başladı. Sonunda ilginç bir kırılma yaratan, kararlı bir gerçekçilikle yazılmış olan, bir kabadayının ölümünün kendisine esinlediği Köşe Başındaki Adam adlı ilk öyküsü de aynı sıralarda yayınlandı. Öykü türü Borges’in daha sonradan vazgeçemeyeceği bir alan oluşturacak ve yazar türün en yetkin örneklerini verecekti. Critica dergisinde dedelerinden birinin adı olan Francisco Bustos imzasıyla yayınladığı bu öyküsünü yazar çok önemsememiştir. Aslında bu büyük bir başarıdır; ama Borges sadece popüler dramalar yazmakla yetinecek gibi değildir. 1993’te kitaplaştırıldığında Alçaklığın Evrensel Tarihi adını alacak bir dizi öykü yazar. 1933-1934 yıllarında yine Critica’da yayınlanan bu öyküler, başka yazarlarının öykü kahramanlarını yeniden icat etmek üzerine kuruludur. Gerçeği ve kurguyu harmanlayan ve mitik titreşimler yaratan bu öyküler belli belirsiz bir gerçeküstücülük etkisi taşırlar. Daha sonradan tüm bir Latin Amerika edebiyatını etkisi altına alacak olan “büyülü gerçekçilik” akımı yazarlarının hemen hepsi girişimlerinin hareket noktası olarak Borges’in bu öykülerini göstermişlerdir. Bununla birlikte Borges edebiyat hayatının henüz başında sayılırdı. 1935’te tipik Borges öykülerinin bir ön örneği sayılabilecek, bir roman eleştirisi biçiminde kaleme alınmış El-Mutasım’a Yaklaşım yayınlanır. Bir sonraki yıl, bir başka deneme kitabı, Sonsuzluğun Tarihi yayınlanır. Bir yazar olarak Borges kendisini bulmaya başlarken, dünya derin bir ekonomik krizle sarsılmaktadır. Görme yeteneğini yitiren babası tamamen annesine bağımlı hale gelmiştir. Borges’in aldığı teliflerin sunabildiğinden daha düzenli bir gelire kavuşabilmesi ise ancak otuz sekiz yaşında belediye kütüphanesinde başyardımcı olmasıyla mümkün olmuştur. Buradaki işi kütüphane içeriğinin sınıflanması ve kataloglaştırılamsı gibi düş kırıklığı yaratacak ölçüde basit bir iştir ve iş arkadaşları kriz döneminin getirdiği işsizlik tehdidi altında işin daha uzun sürmesi ve yayılması için Borrges’i yavaşlaması konusunda uyarmışlardır. “Somut mutsuzluk” olarak nitelendirdiği, sıradanlaştırıcı ve boğucu kütüphanecilik yılları dokuz yıl sürmüştür. Edebiyattan çok at yarışları ve kadınları dikizlemekle ilgilenen bir grup insanla çalışan Borges, üstlerini ve iş arkadaşlarının orada çalıştığı süre boyunca onun, kitaplarını kataloglaştırdıkları ünlü yazar Jorge Louis Borges’le aynı kişi olduğunu bile bilmediklerini söyler. Genellikle günün bütün işini daha ilk saatte bitiren yazar, iş günlerinin kalanını klasikleri okuyarak ve modern edebiyatın uluslar arası örneklerini İspanyolca’ya çevirerek geçirmiştir. Virginia Woolf’un ve William Faulkner’ın kitapları İspanyolca’ya ilk kez bu dönemde Borges tarafından kazandırılmıştır.

1938’de Borges’i iki acı olay bekler. Önce babasını kaybeder; daha sonra komplikasyonları ciddi bir hastalığa yol açacak olan bir kaza geçirir. Daha soraları bu kazayı Güney adlı öyküsünde anlatacaktır: Merdiven çıkarken başını yeni boyanmış bir pencereye hafifçe çarpar. Önemsemediği sıyrık mikrop kapar ve yatakta sanrılarla dolu bir hafta geçirir. Hastanede geçirdiği bir ameliyattan sonra bu kez kan zehirlenmesine uğrar ve bir ay boyunca yaşamla ölüm arasında gidip gelir.

Kütüphanenin Bodrum Katından Görüler: Orta Yaşlarda Yeniden Doğuş

Borges’in en büyük korkusu yaratıcı yeteneklerini kaybetmekti; bu hastalığın beynine zarar vermiş olabileceğini düşünüyordu. Oysa kendisini dünya çapında üne kavuşturacak yeni bir yaratım dalgasının eşiğindeydi. Yaratıcı yetisinin hala diri olup olmadığını sınamak üzere yeni bir öykü, değişik ve eşsiz bir parça yazmaya girişti. Çabası Don Kişot Yazarı Pierre Menard ile sonuçlandı. Bir sonraki öykü de Tlön, Uqbar, Orbis Tertius oldu ve Victoria Ocampo’nun Sur dergisinde yayınlandı. Bu yeni dalganın hoşnutlığu içinde merkezinde kütüphane imgesinin bulunduğu bir dizi öykü kaleme aldı. Bu öyküler, birçok yorumcu tarafından postmodernizmin öncüleri olarak nitelenir. Babil Kütüphanesi, söz konusu dizinin ilk örneği oldu ve onu diğerleri izledi. 1941’de bu öyküler Yolları Çatallanan Bahçe adıyla kitaplaştırıldı ve bu küçük kitap da daha sonra basılan Yapıntılar ve 1944’de aldığı son biçimiyle Kurgular’ın birer bölümünü oluşturdu. 1942’de genç arkadaşı Adolfo Bioy-Asares’le birlikte, Bustos Domecs mahlasını kullanarak dedektif öykülerinden oluşan Bay Isidro Panodi İçin Altı Sorun başlığı altında bir kitap yayımladılar.

Felsefeyi, gizemi, gerçeği ve fanteziyi birbirine yediren bu öykülerden sonra Borges birkaç siyasi deneme yayınladı. El Hogar başlığı altında toplanan bu denemelerde yazar belli bir siyasi yönelimi savunmaktan çok dönemde etkili olan anti-semitizm, nazizm ve faşizme kayış olgularını eleştiriden geçirdi. İlginç bir biçimde bu yazıları, parlak ve yeni bir ruh taşıyan öykülerinden daha çok dikkat çekti ve başını ’40’ların ortalarında iktidara gelen faşist rejimle belaya soktu: 1946’da Juan Peron başkanlığa seçildi ve yazar “kamu pazarları tavşan ve kümes hayvanları müfettişliği”ne atandı. “Diktatörlüğün belalı itaat talebi ve bela yaratan zalimliği iğrençtir; ama daha iğrenci diktatörlüğün belalı aptallığıdır. Bu kederli tekdüzeliklere karşı savaşmak yazarların birçok görevinden biridir.”

Tanrının Muhteşem İronisi: ’50’ler

Yine de Borges’in şansı yaver gitti. Kütüphaneden ayrıldıktan bir süre sonra bazı üniversitelerin Amerikan ve İngiliz Edebiyatı bölümlerinde okutmanlık yaptı. Arjantin ve Uruguay’ı baştan başa dolaşarak Blake’ten Budizm’e uzanan birçok konuda konferanslar verdi. Bu işlerden iyi kazanıyordu. Ülkesindeki zorba yönetimden duyduğu kaygılar bir yana bırakılırsa, uzun zamandan sonra ilk kez mutlu bir döneme girmişti. Peron rejimi doğrudan kendisiyle uğraşsa ve birkaç kez kendisini tutuklasa da, ailesi ve arkadaşları için hayatı daha zor kılıyordu. Bir proteto gösterisine katıldıktan bir süre sonra annesi ve kızkardeşi tutuklandı. Annesini ev hapsinde tutuyorlardı. Norah Borges’in payına, tutukluluğu süresince fahişelere ayrılmış bir tutukevinde kalmak düştü. Evita Peron’dan özür dilemesi koşuluyla serbest bırakılma önerisi getirildiğinde Norah içeride kalmayı tercih etti. Borges polis muhbirlerinin hazır bulunmadığı bir konferansı olmuyordu. 1949’da en önemli kitaplarından Aleph’i yayımladı. Aynı adlı öykünün aldatıldığını anlayan bir adamın düşmanlarına tüm evreni bütün olarak tecrübe etmeyi sağlayacak bir olanağı vermeyi reddetmesi üzerine kurulmuş olması anlamlıdır.

1950’de Borges Arjantin Yazarlar Derneği’ne başkan seçildi. Dernek, pekçok ülkenin diktatörlük dönemlerinin yazar derneklerinde sık görüldüğü biçimde siyaseti yakından izliyordu ve yine böyle dönemlerde sık görülen bir biçimde sürekli olarak soruşturam altındaydı. Yazarlar Derneği’ndeki sıradan bir toplantı polis ajanlarının sıkılıp uyuyakalmalarına ya da toplantı salonundan ayrılmalarına yetecek bir süre boyunca felsefe ve edebiyat kuramı üzerine yapılan ağır bir konuşmayla sürüyor; ajanlar etkisiz hale getirildiğinde asıl gündemi oluşturan siyasi tartışmalara geçiliyordu. Yine de alınan tüm önlemlere rağmen dernek kapatılmaktan kurtulamadı. 1952 yılında Borges’in bir başka öykü derlemesi, Öteki Soruşturmalar geldi. 1955’te Peron yönetimi devrildi. Başa gelen Cordoba hükümeti de askeri kökenli olsa da, kültür konusunda Peronizmin gösterdiği tutuculuk ve kıyıcılıktan uzaktılar. Yazarlar Derneği yeniden açıdı ve Borges, çok istediği Ulusal Kütüphane başkanlığına getirildi. Bu sırada Borges tamamıyla körleşmişti. Borges bu konudan söz ederken yine nüktedandır ve hayran olduğu Stoa filozoflarının ağzıyla “Tanrı’nın kendisine 800.000 kitabı ve karanlığı aynı anda bağışlayarak muteşem bir ironi” yaptığını söyler. Körlüğü işini büyük bir ciddiyetle yapmasını engellemez. Kütüphaneyi büyük bir kültür merkezi haline getirmek için kolları sıvar. Bir konferans programı hazırlar ve kütüphane dergisinin yeniden yayımlanmaya başlamasını sağlar. 1956’da Buenos Aires Üniversitesi’nde profesörlük ünvanı alır ve sonraki on iki yılda bu işi sürdürür. Aynı yıl kimseyi şaşırtmayan bir biçimde Ulusal Edebiyat Ödülü’nü kazanır. 1950’lerin sonuna doğru, eserleri ve hayatı hakkında ortaya çıkan çok sayıda çalışma onu şaşırtır. Artık sürekli olarak çevresini saran edebiyat heveslisi öğrencilerle yaşamaya alışacaktır. Borges ve Ben adlı ünlü yapıtı da aynı dönemde kaleme alır.

İngilizce klasikleri İspanyolca’ya çevirmeye girişen öğrencilerinin ve annesinin yardımıyla mesleğini sürdürür. Kaybettiği görme yetisinin getirdiği engelleri telafi etmek üzere, bu haliyle kendisini öyküden daha az zorlayan şiire döner. Bu arada bilgi macerası sürmektedir; eski Anglo Sakson dilini ve Antik İskandinav dilini öğrenmekten büyük keyif alır. 1960’da, İngilizce’ye Dreamtigers (Rüya Kaplanları) olarak çevrilecek, şiirlerden, mesellerden ve öykülerden oluşan, kendi yapıtları arasında en sevdiği olan El Hacedor (Yaratan) yayımlanır.

Yalnızlığın Sonu: 60’lar

Borges uluslararası düzeyde adını ilk kez 1940’larda Ibarra ve Callois’in Fransızca’ya yaptıkları çevirilerle duyurmuştu. Ancak başka dillere çeviriler ve yazarın tüm dünyada gerçek anlamda tanınması 1961 yılıyla başladı. O yıl Samuel Beckett’le birlikte Uluslararası Yayımcılar Ödülü’nü kazandı ve dünya edebi kamusunun gözleri birden Borges’e döndü. Kitapları ardı ardına İngilizce’ye çevrildi ve Borges hızla küresel çapta bir külte dönüştü. Güney Amerika edebiyatından yapıtları bu derece ilgi gören ilk yazar Borges’ti. Yine 1961’de bir seminer dizisi için Texas Üniversitesi’ne davet edildi. Neredeyse mitik bir değer atfettiği bu ülkeyi ilk kez annesi eşliğinde ziyaret etti. Altı ay boyunca San Francisco’dan New York’a birçok üniversitede konferanslar vererek A.B.D.’yi dolaştı. Hayatının geri kalanında yine seminerler, okumalar ve gayrıresmi toplantılar amacıyla birçok kez bu ülkeye tekrar tekrar gelecekti.

1963’te, çocukluğunun mekanlarını ziyaret etmek ve eski arkadaşlarıyla görüşmek üzere bir Avrupa yolculuğuna çıktı. 1967’de konuk akademisyen olarak Harvard Üniversitesi’nde dersler verdi; burada iyi bir dost, edebi çalışma arkadaşı ve birincil çevirmenlerinden olacak olan Norman Thomas di Giovanni ile tanıştı. Aynı yıl gençlik aşkı, eşini 1964’te kaybetmiş olan Elsa Astete Millán’la evlendi. Ancak bu evlilik ne Borges ne Millan için tatmin edici olmadı. Eşi, yerleşik bir hayata fazlasıyla alışıktı ve yalnızca İspanyolca konuşabilmesi, Borges’in evlendikten sonra da bütün hızıyla süren kıtalar arası yolculuklarının odağında olan İngilizce konuşulan ülkelerde ev sahipleri önünde bunalıyordu. Birliktelikleri üç yıldan kısa sürdü. Tüm bunlar Borges’in yeni ürünler vermesinin önünde engel oluşturmadı. Avrupa, İngiltere, İskoçya ve Orta Doğu’nun bazı bölgelerini dolaştı; şiir, deneme ve öykü kitapları bastırmayı sürdürdü. 1970’te eski dostu Bioy-Casares’le birlikte bir “Bustos Domesc” kitabı daha çıkardılar: Bustos Domesc Kronikleri. Aynı geleneksel Arjantin öykülerine bir dönüş yaparak Brodie Raporu’nu yayımladı.

Borges, 1970’lerde önce öğrencisi sonra yardımcısı olan Japon kökenli Maria Kodama’yla, birlikte birçok başarılı iş gerçekleştirdikten sonra ölümünden bir yıl önce evlendi.

Bir Sürü Ayna: Uzun, Amaçsız Sonbahar

1973’te, bir süre önce sürgünden dönen Juan Peron bir kez daha Arjantin başkanı seçildi. Uluslararası ünü Borges’i, ülkenin diğer yazarlarını bekleyen baskılardan bağışık kıldıysa da, yazar Peron hükümetinin edebi bir uzantısı ve temsilcisi olmayı şiddetle reddetti. Aynı yıl Ulusal Kütüphane’deki görevinden istifa etti ve kendisini yurtdışındaki görevlerine adadı. Bu arada 1975’te Kum Kitabı adlı yeni bir öykü kitabı çıkardı. Aynı yıl uzun zamandır insanların ablası sandıkları annesini 99 yaşındayken kaybetti.

Ama hayat Borges’e güzellikler sunmayı sürdürdü. 1976’da Japon Eğitim Bakanlığı’ndan bir davet aldı ve çocukluğundan beri kendisini büyüleyen Japon kültürünü yakından tanıma fırsatını buldu. Isabel Peron bir askeri darbeyle devrildiğinde, bir kez daha siyasetle daha etkin bir biçimde ilgilenmeye başladı. Gençliğindeki Irigoyen tecrübesinde olduğu gibi Borges yeni hükümete belli bir derece destek verdi ve Arjantin solunu çok büyük bir düş kırıklığına uğrattı. Demokrat Arjantinliler Borges’in ihanetini hiç unutmadılar. Ancak hükümetin geçmişteki sıradan cuntaların basit bir tekrarı olduğu ortaya çıktığında bir kez daha düş kırıklığına uğrayan Borges oldu. Özellikle Arjantin’le İngiltere arasında Falkland Adaları yüzünden çıkan anlamsız savaşta Borges hükümeti kıyasıya eleştirdi ve son kez olmak üzere siyasetle ilgisini kesti.

Yolculuklarını Maria Kodama’yla birlikte sürdürdü ve birlikte bir yolculuk atlası yayımladılar: Kodama fotoğrafları çekiyor, Borges metinleri yazıyordu. Atlas 1984’te yayımlandı. Kitap, Borges’in bazı düşlerinin gerçekleştiğinin kanıtıydı: Fotoğraflardan birinde yazar kendisini çevreleyen kaplanların arasında onları okşarken görülüyordu. İki yıl sonra Kodama’yla evlendiler. Jorge Luis Borges 14 Haziran 1986’da Cenevre’de karaciğer kanserinden öldü.