Fyodor Dosteyevski


Yeraltından Notlar

Fyodor Dostoyevsky


 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

16.02.2011


 

Editörün Notu:
Fikirleriyle güncelliğini hiç yitirmeyen Dostoyevsky,  eserleriyle Kafka, Woolf, Joyce, Nietzsche  gibi yazarlara etki ederek,  yanlızca edebiyatın yönünü değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda "insanı insana tanıtan" romanların öncüsü olmuştur.  Egzistansiyalizm felsefesinin kurucularından  biri olarak kabul edilen Dostoyevski'nin din, inanç, devrim, amaç, yalnızlık, acı gibi temalar üzerindeki fikirleri bugün hâlâ  geçerliliğini korumaktadır.

 

 

Yeraltından Notlar (Dostoyevski)
By Suzan Başarslan on Kas 7, 2008 in Kitap Tanıtımı


http://www.derindusunce.org

 ”İnsan kendi kendisine karşı tümüyle içten olabilir mi?… Heine öz yaşam öyküsü yazmanın hemen hemen olanaksız olduğunu, insanın kendisinden söz ederken birtakım yalanlar katabileceğini söyler. Heine’ye göre Rousseau ‘İtiraflar’ adlı kitabında mutlaka yalan üstüne yalan kıvırmış, üstelik bunları gururu sebebiyle bilerek, isteyerek yapmıştır. Ben de Heine’nin haklı olduğuna inanıyorum. İnsan gerçekten de bazen yalnızca gururu nedeniyle kendisini cinayete kadar uzanabilecek yalanlara bulaştırabilir. Bunun ne biçim bir gurur olduğunu da çok iyi anlıyorum. Ama Heine, itirafını topluma, başkalarına sunan bir kimseden söz ediyordu. Oysa ben yazdıklarımı yalnız kendim içim yazıyorum.”(s.55) der Yeraltından Notlar’da Dostoyevski. Hilmi Yavuz Üç Anlatı adlı eserinin birinci anlatısı olan Taormina adlı bölümünde Dostoyevski’nin bu cümlelerini tırnak içinde ama isim vermeden aktarır (metinlerarasılıktır ve bu, dikkatli, zeki okuyucuya bir göndermedir) şöyle der: “Böyle dedim -ve bir gün, nescafeme süt koymayı unutarak, romanıma başladım.” 1 Otobiyografik roman yazacağından bahseder okuyucuya, kendi otobiyografisinin artık roman olacağını ve otobiyografi kabul edilmeyeceğini düşündüğü için. Bu baştan, eserime yalan katacağım ve anlattıklarımın hepsine inanmayın, demenin diğer yoludur ya da otobiyografinin bir yeniden yaratma, kurgu olduğunu söylemenin değişik biçimi. Bu noktada akla gelen soru şudur, Dostoyevski’nin okuyucusuna aktardıklarından ne kadarı gerçektir? Örneğin romandaki kahramanın kendisine iki yıl önce çarpan subaydan intikam alabilmek için mektupla onu düelloya çağırması ama mektubu göndermemesi, yolda ona çarparak onurunu, gururunu kurtarmak için planlar yapması, hangi mesafeden ne miktarda çarpacağını düşünerek geceleri uykusuz kalması… ya da Simonov’un evinde karşılaştığı eski okul arkadaşlarına kendisini zorla istenmediği bir yemeğe davet ettirmesi ve orada kavga çıkarmaya çalışması ya da randevu evinde tanıştığı ve -kırılan gururunun acısını çıkartığı- Lisa?…gerçek midir? Genç Dostoyevski bunları yaşadı mı ve kırk yaşında olanı, olanın ne kadarını aktardı ya da ne kadarına yalan kattı, cevabını bilmemizse mümkün değil. Aslında bu metin geçmişe bakışla hatırat/anı, okuyucuyla içten samimi konuşma ve tartışmalarla sohbet, içindeki olaylarla otobiyografik bir roman birlikteliğinde kompleks bir anlatı özelliği taşımakta. Bu noktada anlatı, birçoklarının dediği gibi sadece bir kurgu/fiction ve kahramanı da bir kurgu-karakter; ya da André Malraux: “Her roman aslında bir otobiyografidir.”dediği gibi, gerçeğe biraz daha yaklaşan ya da gerçeği değiştiren bir otobiyografik roman mıdır sorusunun cevabı nedir? Dostoyevski’e göre cevap şöyledir:
    ”Bu notlar da bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür. Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu kabul ederiz. Benim bütün istediğim, pek yakın bir zaman öncesinin tiplerinden birini herkesin gözü önüne daha açık olarak sermektir. Bu tip, henüz tükenmemiş bir kuşağın temsilcisidir.”2 ve başka yerde de şunu: “…aklı başında ve namuslu bir adamın sözünü etmekten en çok hoşlanacağı konunun ne olduğunu bilir misiniz? Cevabı, kişinin bizzat kendisidir… şimdi ben de size kendimden bahsedeceğim…”(s.12) 
    Tam kırk yaşında yazmıştır Dostoyevski Yeraltından Notlar’ı.3 Roman kahramanın/kendisinin, kırk yaşın olgunluğundan genç kahramana bakışıdır aslında bu eser. Kırk yaşın yazar için sorgulama dönemi olması ve geçmişine bakışını tamamen değiştirmesidir bu eserin ortaya çıkış nedeni. Dostoyevski anlatısında, “tüm güzel ve yararlı şeyler kırk yaşımda bana önemli ölçüde sıkıntı verdi ama bu kırk yaşındayken oldu.”(s.31)der ve kahramanının gençlik halinin kritiğine başlar bu sözden sonra.
    Yer altı, kendine ait bir alan, bir gizil köşe, dünyayı izlediği gözetleme kulesidir ama bir fildişi kule değildir. “Vardığım sonuca göre, en iyisi hiçbir şey yapmamak! Her şeyden iyisi, bir köşeye çekilip seyirci kalmak. Onun için yaşasın yer altı!”dese de anlatının kahramanı, engel olamaz arzularına ve bir şey yapmadan duramaz, yazar ve yazdıklarını kendine ait odanın dışına, yer altını yer üstüne taşır. Daha fazlasını ister, yazmak değildir sadece istediği, herkesten, çevresinden daha iyidir, üstündür, zekidir ve istediği yerde değildir, geçim telaşı ona istediklerini yapma fırsatı vermez. Kendine ait odası vardır ama o oda kiralıktır. Kızgındır bu yüzden ona hak ettiği değeri ve saygıyı göstermeyen çevresine ve yer altı; sevgiden çok nefret, mutluluktan çok hüzün, acı doludur. Gençliğinin tüm hayalleri, hüzünleri, istekleri, hezeyanları, sorgulamaları, gitgelleri, küstahlık ve pişmanlıkları… hepsi onun gizli kalmış tarafından yer üstüne, kağıda, okurun gözüne sunulurlar -çünkü daha görkemlidirler kağıdın üstünde- tam da okuyucusuyla sohbet eder havasında ama aslında kendisine tam bir iç döküş, günah çıkartma havasında. Kendi soruları kadar okuyucunun kendisine soracağı sorulara da cevap verir. Küstahtır yeri geldiğinde, kimi yerde ise bir örümcekten daha değersiz ve var olma, varlığını ispatlama derdindedir. İkinci bölümün başına şöyle başlar Dostoyevski ve bu ifadeler ilerde Kafka’yı etkileyecek ve onun Değişim adlı (Gregor Samsa’yı anlatan) romanının esin kaynağı olacaktır:
    ”Değerli okurlarım, şu an siz dinlenmek isteseniz de istemeseniz de ben sizlere bir şey bile olamadığımı anlatmak istiyorum. Tüm içtenliğim ve ciddiliğimle söyleyeyim, böcek olmayı bile şiddetle istedim. Ama ne yazık ki buna bile ulaşamadım.”(s.13) “Oysa orada bana bir böcek kadar bile değer vermediler.”(S. 66) “Ben, herkesten daha akıllı ve daha soylu, daha kültürlü olan ben; başkalarının karşısında ezilip büzülmekten, onların horlamaları karşısında yıkıla yıkıla, zararlı iğrenç bir böcek durumuna düşmüştüm ve bunu düşündükçe eriyor, kahroluyordum.”(s. 70)
    Kendisini böyle önemserken, içine düştüğü durumlarla baş edemeyen ve kendisini istenmeyen, hor görülen, düzeyinin altında muamele edilen bir insan olarak görmek, aslında insan olarak görememek ve bir böcekten aşağı olduğunu vehmederek her şeyden ve özellikle kendisinden nefret etmek. Aslında subay Nevskiy’le yaşadığı aslında yaşamadığı ama yaşamayı çok istediği olayda bu duygunun sebebi bellidir. “Bu subaya karşı sokakta bile eşitmişiz gibi davranamadığım için kendimi yiyip bitiriyorum.”(s.70)derken, hiyerarşinin ezdiği bir egonun eşitsizliğe duyduğu hıncı dile getirir.
    Aşk anlayışını tembellik ve boşluk duygusuna bağlar kahraman. “İnanır mısınız? İki kez de böyle aşık olmayı denedim ve bu yüzden olmadık acılar da çektim. Kalbimin bir köşesinde bu acıya inanmamazlık ve hem de bu acıyla alay etmek yeşerirken, yine de acı çekmeyi sürdürdüm. Üstelik sırılsıklam bir aşık gibi kıskanıyor ve kendimi kaybediyordum. Bunun tek sebebi can sıkıntısıydı. Maalesef bu bir can sıkıntısı… Tembelliğin ve bir şey yapmamanın verdiği can sıkıntısı beni eziyordu. Bunun sonucu da haylazlığa yöneliyordum. Zaten bu haylazlık, bilincin doğal ürünü olan tembellikten başka nedir ki?” (s.28)
    Kahramanın kendisini akıllı ve zeki kabul etmesinin sebebi ise bir hayli ilginçtir: “Değerli okurlarım, belki de benim kendimi akıllı ve zeki sanmamın tek sebebi hayatım boyunca başladığım bir işi bitirmemiş olmamdır. Ben de herkes gibi geveze, boşboğaz, can sıkıcı birisi olayım ne çıkar! Her akıllı ve zeki insanın önce geveze olması, elbette havanda su dövmesi alnına yazılmışsa elden bir şey gelebilir mi?”(s.29)
    Ve birçok yazarın da değindiği 19.yy. aydınının psikolojisi, değerleri ve var olma edimlerinin keskin eleştirisi. Kitap boyunca adı olmayan ama aydın olarak betimlenen karakterin kendisini de aynı sınıfa sokarak yaptığı değerlendirmelerden bazıları şunlar:
    ”Değerli okuyucularım, and içerim ki, her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır. İnsanın günlük yaşamı için çok daha yalın bir anlama gücünün, şu kadersiz on dokuzuncu yüzyıl aydınının payına düşen anlayış gücünün yarısı, hatta dörtte biri bile yeterlidir. Hele bu insanlar yeryüzünün en duyarsız, en fırsatçı kentlerinden biri olan Petersburg’ta oturmak gibi bir felakete de uğramışlarsa daha azı bile yeter.”(s.13)
    ”Değerli okuyucularım, sizlerden özür dilerim, diş ağrısıyla iç içe yaşayan şu on dokuzuncu yüzyıl aydınının sızlanmalarına, inlemelerine, hastalığının ikinci, üçüncü, dördüncü gününde bir kulak verin. Artık onların inlemesi, ilk gündeki gibi, yalnızca diş ağrısından ileri gelen, kaba bir köylünün inlemesinden oldukça farklı olduğunu söyleyebilirim. Topraktan ve halkın özünden sıyrılıp uygarlıktan, Avrupa kültüründen bir şeyler kapmış bir insana yakışır biçimdeki inlemelerdir. İnlemesi gitgide çirkinleşerek, sonunda pis bir hırçınlığa dönüşür… Yanlarında çırpınıp durduğu ailesinin, yakınlarının ona hiç inanmadığını, usanç içinde bu kişinin şımarık ve yapmacıklı durumundan uzak kalarak acısını daha doğal ve yalın bir şekilde sürdürdüğünü düşündüklerini çok iyi bilmektedir. Bu algılama ve rezilliğini böyle duyumsaması, bu işten aldığı zevkin belki de en yüksek noktasıdır…”(s.24)ve ekler okuyucusuna “bu hazzın tüm içtenliğine inebilmeniz için daha gelişmeniz, üstün bir kavrama gücüne ulaşmanız gerekiyor.(s.24) Siz bunu anlamıyor ve gülüyorsunuz. Ama öyle mi? Sevindim. Şüphesiz ki şakalarımın zevksiz, karışık ve berbat olduğunun bilincindeyim. Ayrıca güvenim de yok. Ama bu benim kendime karşı saygı duymadığım için böyle. Neyse! Tam anlamıyla anlama gücüne sahip bir insan hiç kendine saygı duyabilir mi?…”(s.25)
    ”Çağımızın bütün aydınlarınınki gibi bende de hastalıklı bir zihin gelişimi vardı. Bu aydınların tümü de birbirinden mıymıntı, bir sürünün koyunları gibi birbirinin aynıdır. Belki de dairemizde emek verenlerin içinde yalnız ben aydın olduğum için, kendini ürkek, köle ruhlu duyumsayan tek kişi de bendim. Yalnız duyumsamak olsa yine iyi, ben gerçekten köle ruhlunun, korkağın alçağın biriyim. Çağımızda aklı başında olan her insan korkaktır, köle ruhludur ve ne yazık ki böyle olmak zorundadır.”(s.61)
    ”Bizler hayata olan alışkanlığı kaybettiğimiz, topallaya topallaya yürüdüğümüz için, yazdıklarım etkili olacak. Bizim hayata karşı duyduğumuz yabancılaşma, canlı hayattan tiksinecek, onun ismini bile duymak istemeyecek derecededir. Üstelik bu canlı yaşamı, bir iş gibi, bir görev gibi kabul ediyoruz ve onu kitaptan öğrenmeyi daha üstün olarak tutuyoruz.”(s.158)
    Kalıplara, duvarlara karşı çıkar kahraman ve özgür düşünceye önem verir:”Sözün gelişi, sana maymundan geldiğimizi kanıtlamışlarsa, bu gerçeği yüzünü buruşturmadan kabul edeceksin. Gövdendeki tek bir yağ damlasının senin için yüz binlerce hemcinsininkinden değerli olması gerektiği; erdem, sorumluluk, safsata, boş inanç denen şeylerin hep bu sonuca göre çözümlendiği kanıtlanırsa yine olduğu gibi kabul edeceksin, çünkü matematiğin ‘iki kere iki dört eder’ kesin sonucu vardır bunlarda. Hele bir karşı durmaya kalkın; ‘Aman efendim, nasıl karşı çıkarsınız? Bu, iki kere ikinin dört etmesi kadar açıktır! Doğa size danışmaz, onun sizin isteklerinizle, yasalarının hoşunuza gidip gitmediğiyle işi yoktur. Doğayı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız. Duvar duvardır vb. vb.’ diye bağırırlar. Aman tanrım, herhangi bir sebepten ötürü doğa yasaları ile iki kere ikinin dört ettiği hoşuma gitmiyorsa, bana ne bu yasalardan, bana ne aritmetikten? Duvarı delmeye gücüm yetmiyorsa, ‘ille deleceğim’ diye yırtınmam elbette; ama önümde yıkmaya gücümün yetmediği bir taş duvar bulunmasına da razı olamam.”(s.20-21)
    Ve kahramanın, yazma ve yazdıklarını okutma isteğinin kendince açıklamaları:
    ”Ama bütün bunları yayınlatarak, ayrıca sizlere okutacağımı düşünüyorsanız eğer, aklınıza şaşarım doğrusu. Sonra sizlere ‘Sayın baylar, değerli okuyucularım!’diye niçin hitap ettiğimi de bilmiyorum. Yazmaya başlamak istediğim itiraflar ne yayımlanabilir ne de başkaları tarafından okunabilir. Ya da şöyle söyleyebilirim, ben kendimde bunu yapacak cesareti bulamıyorum, ayrıca buna gerek de duymuyorum. Yalnız içimde şaşılacak bir istek var, bu isteğe boyun eğmeye karar verdim.”(s.54-55)
    ”Oysa ben yazdıklarımı yalnız kendim için yazıyorum. Okuyucularıma niçin mi sesleniyorum? Bunun daha kolay olduğunu düşündüğüm için böyle yazıyorum.”(s.55)
    ”Bu yazıları yazmamdaki asıl hedefim nedir? Yazmamın sebebi okuyucular değilse, anılarımı kağıda dökmemin bir anlamı var mı? Beynimde de tutabilirdim. Kağıt üzerinde görkemli duruyor. Öylece etkisi artmış olarak kendi kişiliğim hakkında daha ciddi olarak karar verebileceğim ve anlatımımın keskinliği de artacak, belki de içimdekileri kağıda dökmekle rahatlayacağım… anı yazmak da bir çeşit iş değil midir? Çalışmanın insanı iyi ve namuslu yapacağını söylerler. İyi, hiç olmazsa bu da bir şans.”(s.56-57)
    ”Notlar’ımı burada bitirsem mi? Zaten bunları yazmakla da yanlışlık yaptım, diye düşünüyorum. Bunları yazarken de utançla dolmaktan kendimi kurtaramıyordum. Belki de benimkisi, edebi bir yapıt yazmak değil de suçlarımın bedelini ödemek oldu…(s.158) Fakat bu çelişkiler içindeki hastanın Notlar’ı burada bitmiyor. O dayanamadığı için yazmayı sürdürmüştü. Fakat zannediyorum ki biz burada bir yolunu bulup durmalıyız artık…”(s.160)
    Dostoyevski, Yeraltından Notlar’da bir anti-karakter yaratır ve kendi ifadesiyle, bir kahramanın karşıtı ne varsa, özellikle bir araya getirir. Bu kahramana; 19.yy. aydınını, aşkı, sistemlerin vaat ettiği iyileşme ve kötülüğün ortadan kalkacağı… gibi söylemleri, uygarlık nedir’i, akıl-istek ayrımını, insanlık tarihini, irade nedir’i, insanın yapmak-yıkmak eğilimini, insanın arayışını, öz yaşam öyküsünün yazılıp yazılamayacağını, yazma isteğini, kendine olan nefretini, duygularındaki tutarsızlıkları, Rus-Alman ve Fransız romantiklerinin ayrımını, okuduğu kitapların kişiliğine etkisini, hiyerarşinin bireyde yol açtığı ezik egoyu, hayallerini ve hayallerindeki olmak istediği kahraman karakterini, çocukluk ve gençlik anılarının içindeki sevgisizliği ve nefreti körüklediğini, evlilik hakkındaki görüşlerini, kadın, aile, kadın bedeninin aşkla yükseleceğini ve satılık kadın bedeninin kadını nasıl aşağıladığını ve bu kadınların insanlar tarafından nasıl kullanıldığını, insan nedir’i sorgulatır ve tüm bu sorgulamalarda zıtlıklarla dolu olan ve hayata karşı yabancılaşma yaşayan asosyal bireyi, özellikle de aydın -hatta daha özelde Rus aydını- üzerinden ele alır. Orhan Pamuk, Yeraltından Notlar için anlatının arka kapağında şu tespitlerde bulunur: “Bugün insan anlayışımızda, kendi kokumuz, pisliğimiz, yenilgilerimiz ve acılarımızı sahiplenip sevebilmek ve aşağılanmanın zevklerinde bir mantık olduğunu kabul etmek varsa bu görüşün başlangıcı Yeraltından Notlar’dadır. Modern edebiyatta pek çok yeniliğin, Dostoyevski’nin Avrupa düşüncesine yatkınlığıyla ona duyduğu öfke, Avrupalı olmak ile Avrupa’ya karşı çıkmak arasında hissettiği kahredici gerginlikten çıktığını hatırlatmak gene de rahatlatıcı… Bir yandan Rusya’da işlerin Batılılaşma ile yürütülebileceğini bilmesi, öte yandan da Batılılaşmacı, materyalist ve mağrur Rus aydınlarına duyduğu öfke, ya da Dostoyevski’nin bilgisi ile öfkesi arasındaki gerginlik Yeraltından Notlar’ın tuhaflığı, değişikliği ve özgünlüğünü çıkardı ortaya.”
    Hayatına baktığımızda, gençken liberal özgürlükçüdür Dostoyevski. Sibirya sürgünü, sara hastalığı ile o, sürgün dönüşünde geleneklerine bağlı, dini ve kiliseyi el üstünde tutan, sağcı hatta ulusalcı bir kimliğin sahibidir. Genç Dostoyevski, kırk yaşından fazla yaşamak bence ayıp bir şeydir derken hem de, 100 yaşına dek yaşamış ve dünya edebiyatına Suç ve Ceza, Kumarbaz, Ebedi Koca, Budala, Ecinniler, Delikanlı, Karamozov Kardeşler, Ölüler Evinden Anılar, Beyaz Geceler… gibi başyapıtlar kazandırmıştır. Tüm bu yapıtlar için ne söylenebilir? Hermann Hesse, bir denemesinde Dostoyevski için: “Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun bin bir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır. Ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve güzel acımasızlığı içersinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet, ancak o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. Böyle bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan çıkmış, Dostoyevski’nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile almaksızın, yaşamın anaforuna, ölümün sonrasız öğüten değişmenine bakışlarımızı dikip kalırız. Ve yine ancak o zaman Dostoyevski’nin müziğine, bizi teselli etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının anlamını kavrarız.”4 der, aslında bu sözler, Dostoyevski’nin roman dünyasının özeti gibidir ve Dostoyevski okuyucusu iseniz onun kahramanlarından birinin bir özelliği mutlaka sizi size anlatıyordur hem de hiç taviz vermeden ve ölçülü olmak kaygısına düşüp de gerçeği gizlemeden, çarpıtmadan.
    Yazarın, “…sizlerin yarı yolda bıraktığınız şeyleri, sonuna kadar götürdüm yalnızca. Ayrıca siz korkaklığınıza ölçülü davranmak adını veriyor ve böylece kendinizi aldatıyor ve avutuyorsunuz.”(s.159) dediği gibi, kendini kandırmaktan çok kendini çözmek isteyen okuyucunun yazarıdır Dostoyevski ve her okurun bir yer altı vardır yer üstüne çıkmayı bekleyen…
 
[1] Hilmi Yavuz, Üç Anlatı, Can Yayınları, İstanbul, 1995, s.45.
[2] Dostoyevski, ”Yeraltından Notlar”, İletişim Yay., İst. 2004, s., 15, (Çev. Mehmet Özgül)
 [3] Dostoyevsky, Yeraltından Notlar, Akvaryum Yayınevi, İstanbul, 2005.(Çev.Zeynep Güleç)
[4] Ethem Baran, Kafka’nın Böceğinden Yer Altından Notlar’a, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi,Şubat 2003, Yıl 3, Sayı 36.


http://www.iletisim.com.tr

Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

Biyografi

Dostoyevski (Fyodor Mihailoviç). Bir doktorun oğlu olan Dostoyevski 1821’de Moskova’da doğdu. Çocukluğunu Moskova’daki Marya Hastenesi’nin bir lojmanında, zorba ve çoğu zaman sarhoş olan bir baba ile hasta bir anne arasında geçirdi. Çok geçmeden annesi ölünce, katı disiplinli Petersburg Mühendis Okulu’na gönderildi. Sinirli, aşırı duyarlı bir yaradılışı olan Dostoyevski, Petersburg’da kitap okuyarak, bir köşeye çekilip düşlere dalarak ya da kardeşi Mihail ile söyleşerek günlük gerçeklerden kaçmaya çalışırdı. Babasının 1829’da aniden öldüğünü burada öğrendi. Kuşkulu bir ölümdü bu; onu yanında çalıştırdığı köylülerin öldürdüğü söylenir. Babasının ölümünü istediği düşüncesi, yakasını hiç bırakmadı ve Dostoyevski’yi bunalıma düşürdü. Bazılarına göre ilk sara nöbetine de bu suçluluk duygusu neden oldu. Freud ve birçok psikanalizci, babaya duyulan bu nefrete ve bunu izleyen suçluluk kompleksine dayanarak, Dostoyevski’nin hastalığının sinirsel kökenli olduğunu çıkardılar ve dehasıyla hastalığı arasında bir bağlantı kurdular. Oysa bu yorum yazarın nöbetler sırasında gösterdiği o zihin açıklığını, o ‘dokuz canlılığı’ göz ardı etmek demektir. Sara, Dostoyevski için, gerçekte, ‘istenç dışı, ama ayrıcalıklı bir deneyim’, büyülten bir ayna olmuştur.

Dostoyevski zayıf sinirli, duygusal, bir anda coşkudan çökkünlüğe geçen bir kimseydi. Gogol etkileri taşıyan ilk romanı İnsancıklar, Belinski’nin övgülerini kazanıp yazarına ün sağladığında coşkuya kapılan Dostoyevski, daha sonraki yapıtları Öteki (1846) ve Ev Sahibesi (1847) aynı eleştirmenin alaylarına hedef olunca ruhsal çöküntüye düştü, derdinden hasta oldu. Kendisini dengesizliğe kadar sürükleyen gerilimlerden kurtulmayı bilen ve dış dünyadan kopan benliğinin parçalanışını kendisi çözümleyen yazarın yapıtındaki en zengin ruhbilimsel temalardan biri de bu çift kişiliklilik, ikizler-benzerler temasıdır.

Dostoyevski 1848’de Beyaz Geceler ile Bir Yufka Yürekli’yi yayımladı. Bu yapıtlarının da beğenilmemesi gururunu incitti. Petraşevski’nin çevresinde toplanan genç süikastçılara katıldı, onlarla birlikte tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı (Aralık 1849). Canlarının bağışlandığı cezanın infazına birkaç dakika kala bildirildi. Dostoyevski’nin cezası hafifletilerek Sibirya’da dört yıl kürek cezasına çevrildi. Tüm maddi ve manevi yoksunluklara ve sara nöbetlerine karşın bu korkunç yıllar, Dostoyevski’nin İncil’i ve mahkumlardaki gönül zenginliğini, yani "sert kabuğun içindeki altını" keşfetmesini sağladı. Dört yıllık kürek cezasından sonra Semipalatinsk’te zorunlu ikamete mahkum edilen Dostoyevski, yoksul ve veremli genç dul Marya Dmitriyevna İsayeva’ya acıyarak evlendi.1859’da Petersburg’a dönmesine izin verildi, Ezilmiş ve Aşağılanmışlar (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) ile kendini yeniden kabul ettirdi. Kardeşi ve N.N. Strahov ile birlikte önce Vremja (Zaman), sonra da Epoha (Dönem) adlı dergileri kurdu ve yönetti.Bu dergilerde Batı karşıtı Slavcı düşüncelerini savunduğu tartışma yazılarını yayımladı.

Büyük ‘‘metafizik’’ romanlarının ilki ve tüm yapıtlarının anahtarı olan Yeraltından Notlar 1864’te yayımlandı. Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1867), Budala (1868), Ebedi Koca (1870), Cinler (1872) gibi başyapıtlar birbirini izledi. Alacaklıları tarafından sıkıştırılan yazar, daha tamamlamadan yapıtlarını yayımcılara satıyordu. Daha hızlı çalışabilmek için sekreter olarak tuttuğu 20 yaşındaki Anna Grigoriyevna Snitkina ile ilk karısının ölümünden üç yıl sonra, 1867’de evlendi. Para peşinden koşması bitmek bilmedi. Kumar tutkusuyla Dostoyevski, borç aldı, ödedi; sonunda karısıyla ülkesinden ayrılarak Avrupa'nın kumarhanelerini dolaşmaya başladı. Bir kızı oldu, ama öldü. Bu ölüm, Dostoyevski'yil deliliğin eşiğine kadar sürükledi. 1875'te Delikanlı, 1876'da Bir Yazarın Günlüğü ve 1879-80'de Karamazov Kardeşler yayımlandı. Bu son romanının, bir bölümünü oluşturacağı Bir Büyük Günahkârın Yaşamı adlı büyük çaplı tasarısını gerçekleştiremeden 1881'de Petersburg'da öldü. Dostoyevski gelmiş geçmiş en büyük romancılardan birisi, belki de birincisidir.



http://www.hicrandergisi.com

Yeraltından Notlar
Perşembe, 04 Haziran 2009 07:07
Rümeysa Dolaş


Dostoyevski, iki bölümden oluşan bu kitabının birinci bölümünde, hayatını ”Yeraltı” diye isimlendirerek savunduğu fikirlere değiniyor. “Sulu Sepken Üzerine” adlı ikinci bölümde ise, 24 yaşındayken başından geçen ve yeraltına çok daha yakınlaşmasına sebep olan olayları anlatıyor.

Bilinmez bir karanlık gibi insanı içine çeker yeraltı. Artık oraya düşmüş olanların kalplerindeki yaşam ışığı söner. Asabiyeti ve öfkeyi içinde barındıran yeraltının ürkütücü soğukluğundan kurtulmak hiç de kolay değildir.

Yeraltının gerçek isimlerindendir; “ Her zaman bir böcek olmak istemişimdir.” Diyen karanlık faresi… İki kere ikinin dörde karşılık geldiğine bir türlü anlam veremeyecek kadar zorlar aklın sınırlarını. Ona göre acı çekmek büyük bir hazdır. Tokat yemekten, diş ağrısı çekmekten ve hatta acıyı inlemelere dökmekten büyük zevk alır.

Tokat yiyince şuurun kendini yenilediğini söyleyen yeraltı kahramanı, bir gün önünden geçtiği meyhanedeki, dayak yiyen adamın yerinde olmayı gerçekten ister. Fakat bunu bile başaramaz. Meyhanenin önünde o adam gibi tokat yediğinin hayalini kurarken, iri görünümlü bir subayın ona “ hiç” gibi çarparak geçmesiyle, beyninde hayalin yerini, subaydan öç alma duygusu kaplar. İşte o günden sonra subayı takip eder ve ona omuz vurmak için can atar günlerce. Yol üzerinde subayın karşıdan geldiğini görünce de kenara çekilerek ona yol verir. Ama bir gün ona çarparak geçme arzusu içini kemirir. Bu isteğini gerçekleştirebilmek için önce üzerindeki eski kıyafetlerin yerine, erken çektiği maaşıyla yeni kıyafetler alır. Subaya omuz vururken yoksul görünmemek için. Bir gün gelir, subaya yol vermez ve ona çarparak geçer ama sarsılan yine kendisi olur. Sonuçta amacına ulaşmış olması onun için yeterlidir.

O, küçük görülmekten ve aşağılanmaktan zevk alır. Hiçbir zaman birinden af dilemez. Af dilemekten nefret eder. Bunun sebebi ise; söyleyemediğinden değil, aksine çok kolay söylenebilecek sözler olduğudur.

Bütün bu düşüncelerinin aksine bir gün, nefret ettiği eski okul arkadaşlarının buluşmalarına katılma kararı alır. Kendisini aralarına kabul eden arkadaşlarını çok fazla önemsemediğini belli etmek için buluşma yerine geç gider. Ama arkadaşlarının buluşma saatini erteleyip, ona haber vermediklerini öğrenince hem öfkelenir hem de içinden kendini bir hiç gibi görme duygusu alevlenir. Arkadaşları gelene kadar alkol alır. Geldiklerinde hesap soracak, kızıp bağıracaktır. Ama durum böyle olmaz, onlara nutuk çekerken rezil olduğuyla kalır. Arkadaşları bir özür bile dilemez, onu kaile almazlar. O ise ne umutlarla geldiği bu buluşmanın, hayatının en kötü gecesi olacağını nereden bilecekti?

Okul yıllarından beri nefret ettiği insanlardan öç almak için, istenmeyen kişi olarak onların gittiği başka bir mekâna gider. “Öç alma duygusuna kapılan insanların, o anda tüm düşünceleri silinip beyinleri, o duyguyla dolup taşar. Böyle bir insan amacına ulaşmak için, kızgın bir boğa gibi boynuzlarını doğrultup hedefine doğru durmaksızın ilerlerken onu durdurabilecek tek şey, önüne çıkacak olan duvardır”. Bu duvar da arkadaşlarının gittiğini sandığı mekânda onların yerine gördüğü Liza adındaki kızdır.

Öfkeyle mekâna gelen adam, aradığı kişileri bulamaz. Liza ile karşılaşır. Onunla konuştuktan sonra, Liza’nın hayatın yüksek uçurumlarından düştüğünü öğrenir. Bu kötü yoldan kurtulması için ona akıl verir. Sanki bir anda yeraltından çıkmış, hayatın gerçek havasını solumuştur. Lakin bu hali uzun sürmez. Tekrar yeraltına inerek, nemli havayı solur. Aşağılanmaktan ve aşağılamaktan hoşlandığı için, çok zaman geçmeden kendinden düşük gördüğü bu kızı hor görmeye başlar. Oradan ayrılırken Liza’ya evinin adresini bırakır, sonradan çok pişman olacağını düşünerek… Pişmandır, çünkü ona akıl veren bu adamı, zavallı halde görmemelidir. Liza’nın gözündeki yüce adamın, dökük evi ve yırtık sabahlığıyla alçalmasından korkar ve gelmemesini ister. Liza ise kendisi hakkında verdiği kararları açıklamak için, onun görmesini istemediği evine gider. Artık, geçtiği kötü yollardan uzaklaşmak istediğini söyler. Zavallı ev sahibi, Liza’yı küçük düşürür. Kızıp bağırarak, buraya gelmesini istemediğini söyler. Liza ağlayarak dönüp giderken, arkasından bağırır ama ses duyulmaz yeraltının derinliklerinden…

Bir yandan da Liza’nın aşağılanarak gittiğinin iyi olduğunu düşünür. Çünkü onu küçük düşüren bu duygu; ruhunu kasıp kavurur, aynı zamanda da onu yüceltir düşüncesindedir.

“Keşke sırf tembelliğimden dolayı hiçbir şey yapmıyor olsaydım. Eğer böyle olsaydı kendime daha çok saygı duyardım. En azından tembelliğim var derdim ve buna güvenebilirdim.” Diyerek kendisine sadece bir sıfat konulmasını istemişti. Ne meyhanenin önünde ezilecek, ne de Liza’yı küçük düşürecekti… Eğer kendine ait bir sıfat bulabilmiş olsaydı, yeraltının derinliklerinden dinlemezdik Dostoyevski’yi…

 

 

Yeraltında İç Savaşlar

Deniz ŞARMAN

Yaşamlarımızda iz bırakan olaylar, bu olaylarla birlikte yaşanan bir sürü karmaşık duygular vardır.

Hiç unutamadıklarımız, yer altına attıklarımız, bizleri sarsan, derinlerimizde acıyan hatta bazen kanayan.

Genellikle onlardan kaçtığımız için yeraltındadırlar. Görmek, dokunmak istemeyiz. Oysa orada durdukça bizleri rahatsız ederler. Oysa oradadırlar ve varlıklarını hep hissettirirler. Onları bastırmak, onlarla bir iç savaş başlatmaktır aslında. İçimizdeki kavga., halledemediğimiz iç meselelerimiz. Biz onlarla bu mücadeleyi sürdürdükçe ve hepsiyle bir bir yüzleşmedikçe, tam olarak tanımlayamadığımız bu soyut savaş dış dünyamızda somut olarak kendini gösterir.

Yeraltında halledilememiş sorunların kökleri durduğu sürece, dış dünyamıza filizler verecek, bu hasta filizler bizleri zehirlemeye, yaşamlarımızı sarsmaya devam edecektir. Üstelik yeraltı bu hasta düşüncelerin filizlenmesi için oldukça uygun bir zemine sahiptir.
İnsanın kendisi ile yüzleşmesi, yazar Dostoyevski ‘nin bu eserde yaptığı gibi, kendi iç dünyasının derinlerine inip oralarda olup biteni elinden geldiği kadar doğru tanımlayıp, cesur bir şekilde içine kök salmış her bir yaranın üstüne gitmesi gerekir.

Kişinin kendisine dürüst olması, bu kendi kendisiyle yaptığı hesaplaşmada en önemli unsurlardan biridir. Zor da gelse, acıtsa da bu vazgeçilmemesi gereken bir süreçtir.
Dostoyevski’nin, dünya edebiyatında önemli bir yeri ve kendisinden sonra da yine yazın âleminde derin izler bırakmış önemli eserleri etkilemiş olan “ Yer Altından Notlar “ adlı yapıtında, bu süreç fevkalade başarılı, ayrıntılı ve derinlemesine verilmiş, bize de çok önemli ipuçları sunulmuştur. Yer Altından Notlardan etkilenmiş dünyaca bilinen ilk iki isim, Kafka’nın Metamorfoz’u (Dönüşüm) ile Sartre’ın Bulantı adlı yapıtlarıdır. Tüm Dostoyevski uzmanlarının dediği, Yer Altında Notların daha sonra “ Suç ve Ceza “ ile başlayarak “Karamazof Kardeşler”de nihayetlenen büyük romanlarına bir başlangıç, kendi sesini bulduğu ilk kitaptır.

Kişinin iç savaşının sosyal uyumsuzluklar ve kavgalara dönüşmesi, yeraltından(iç dünyamızdan) dış dünyaya sızarak ne gibi patlamalara sebep olabileceği ürperticidir. Kişinin kendisi ile barışmadan bir başkası ile tam bir uyum içine giremeyeceği ayrıntılı bir şekilde ortaya konulmuş, anlatılmıştır. Kendimiz ile barışmamız ise içinde büyüdüğümüz öz değer yargıları ve toplumsal düzeni kabullenememe ve devamlı bu değerlere ters düşüp kavga halinde olmakla zor sağlanır. Elbette her türlü değer yargıları veya toplumsal yapının bütünü, kişiye tam olarak uymayabilir, ama bunu tamamen ters çıkarak her şeyi bozup başka bir toplumun düzenini taklit edip onu uygulamaya çalışarak sağlamaya çalışılınca intibak ve uyum zorlukları ön plana geçer, önce iç sonra da dış savaşlar, çatışmalar kaçınılmaz olur. Yazar bu eserde Batıyı körü körüne taklit eden Rus aydınlarını eleştirirken sık sık öne sürdüğü halktan kopuk olduklarıdır. Orhan Pamuk’un kitap hakkındaki fikirlerinde belirttiği gibi ; “ Bu eserde doğrudan bir Batı karşıtlığı ya da Avrupa düşüncesine düşmanlıktan çok ,” Avrupa’dan gelen düşüncenin kendi ülkesinde kullanılış şekline isyandır bu.”

Kendimizi tam olarak çözümleyebilir, eserde olduğu gibi samimiyetle, kendi kendimize açık itiraflarda bulunmaktan kaçınmazsak, kendi kendimizle barışmanın gerçek temelini atmış oluruz. Değişmesi gereken değer yargıları ve bazı toplumsal düzen kuralları ile boğuşmak yerine, onları ikame edecek yeniliklerin kullanılış şekillerini topluma ve kendimize uyumlu olarak tanzim edersek iç barış ve onu izleyen dış barış daha bilinçli yerleşir. İç barış sağlanamadan dış barış bir hayli zordur. Oysa bizlerin kendi kendimizle barışmamız tahakkuk etmeden, bireysel barışlar olmadan çevremizin de gerçek barışa ermesi pek gerçekçi olmayacak, olsa bile bizim onu tam algılayıp yaşama geçirmemiz zor olacaktır.

Kitap bu yönüyle çok önem taşırken, o dönemdeki yaşam koşulları, politik, sosyal ve ekonomik şartların gelişimi, ülkedeki aydınların sorunları, yazarı etkilemiş, yeraltını oluşturan unsurlar olarak açılan yaraları belirleyici olmuştur.

Kişilik oluşumlarının toplumu, toplumdaki gelişmelerin kişiliği etkilediği bu kısır döngü iyice düğümlenip, sonra bir çözüme gidilmiştir. Tabii tam çözüm yoktur ama yollar bulunmuştur, çünkü yaralar açık yüreklilikle teşhis edilmiştir.

Bu yolda azim vardır ve çözümün anahtarı yazarın şu cümlesinde belirmektedir, " -Benim nasıl yaşadığım ise şudur: Sizlerin yarı yolda bıraktığınız şeyleri, sonuna kadar götürdüm sadece. Ayrıca siz korkaklığınıza “ ölçülü davranmak “ diyorsunuz ve kendi kendinizi avutup aldanıyorsunuz. Öyle olunca da herhalde ben sizden daha canlı bir insanım demektir...”
 

 


http://www.iletisim.com.tr

(...) Eğer Dostoyevski, tıpkı Shakespeare gibi, insanoğlunun kendini, hakkındaki görüşünü değiştirerek zenginleştirecek kadar büyük bir yazarsa, Yeraltından Notlar’da yeni bir insan görüşünün ilk belirtilerini okuyor ve bu büyük keşfin nasıl yapıldığını neredeyse görüyoruz. Başarısızlık ve mutsuzluk Dostoyevski’yi kazananların, “haklı” olanların ve mağrurların ruhsal dünyasından iyice uzaklaştırmış, Rus halkına –ve kendisi gibi olanlara- yukarıdan bakan Batıcı aydınlara bir öfke duymaya başlamış, Batıcılıkla savaşma isteğiyle, Batı eğitimi alarak yetişip bir Batı sanatını (roman sanatını) kullanıyor olmanın arasına sıkışmıştır. Yeraltından Notlar bütün bu ruhsal durumlardan geçen bir hikâye yazma isteğinin ya da bütün çelişkileri inandırıcı bir şekilde kucaklayabilen bir kahraman ve dünya yaratma gayretinin
sonucudur.


http://yayim.meb.gov.tr

Kafka'nın Böceğinden Yeraltından Notlar'a

Ethem BARAN

Hani “baş ucu kitabı” deriz, bazı kitaplar vardır. Onları devamlı yanımızda bulundurur, sık sık sayfalarını karıştırır, bazı yerlerini tekrar tekrar okuruz.

Bir zamanlar Tarık Buğra’nın hikâyeleri, özellikle “Yarın Diye Bir şey Yoktur” benim “baş ucu kitaplarım” arasındaydı. Henüz lisede okuyan bir öğrenciyken “keşfettiğim” Sevinç Çokum’un “Makina”sı da.. “Makina”daki hikâyelerin, tanıdığım, kokusunu duyduğum, sıcaklığını hissettiğim dünyası beni birdenbire çarpmıştı. Yine Çokum’un “Bölüşmek”ini bulduğumda, nasıl çocuklar gibi sevindiğimi, günlerce elimden düşürmediğimi hatırlıyorum.

Son günlerde, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ı baş ucu kitaplarım arasında. İlk okuduğumda çarpılmış, günlerce etkisi altında kalmıştım. Yeraltından Notlar’a gelene kadar, Dostoyevski’nin eserlerinin çoğunu okumuştum. “Suç ve Ceza”yı bitirdiğimde kafamda pek çok soru işareti vardı. Kafamdaki sorulara cevap bulurum umuduyla diğer kitaplarını okudukça, sorular azalacağına çoğalıyordu. Dostoyevski her seferinde biraz daha şaşırtıyordu beni. Dostlarıma soruyordum: “Dostoyevski’yi okudunuz mu?” diye. “Okuduk.” diyorlardı. “Peki nasıl buldunuz?” Biraz düşünme, biraz dudak büküş: “Fena değil!” Peki Suç ve Ceza’da Raskolnikov tefeci kadını niçin öldürmüştü? Ortalıkta, cinayet işleyecek önemli bir sebep yoktu ki? Cevabını bana “Bu Ülke”de Cemil Meriç vermişti: “Yaşadığımız dünyada suç kaçınılmaz bir olay. Büyük adamla sokaktaki adam ayrı kanunlara tâbi. Daha doğrusu, büyük adam için kanun yoktur. O, bir gayenin emrindedir; insanlığın hayrı için kalabalığın suç saydığı herhangi bir hareketi işleyebilir. Meselâ bir Kepler’le bir Newton’un keşifleri, şu veya bu sebepten dolayı içtimaileşemiyorsa, bu sebepleri ortadan kaldırmak için çekinmemek lâzım. Ama bu uğurda bir, beş yüz kişi feda edilecekmiş... Varsın edilsin. Bütün kanun koyucular, Solon, Muhammed veya Napolyon, suçludurlar. Suçludurlar çünkü ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gösterilen yasaları çiğnemişlerdir. Kan dökmekten de çekinmemişlerdir bu uğurda. Yeni bir hakikatın, yeni bir düzenin müjdecisi olmak isteyen, bir kelimeyle söylecek sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.” (Aynı yazıda Vogue bu roman konusunda şöyle der.”Romanı zevk için okuruz umumiyetle, hastalanmak için değil. Suç ve Ceza’yı okumak kendini isteyerek hasta etmektir.”)

Dostoyevski’nin, eserlerinden daha etkileyici, daha trajik olan hayatını okuduğumda, onun dünyasına biraz daha yaklaştığımı hissettim. O dünyaya sadece ve sadece adım atabilmek ancak Yeraltından Notlar’ı okuyup, anahtarı elime geçirince mümkün olabilirdi. Daha kapıdan içeri adımımı atar atmaz korkmaya başladım bu dünyadan.Hayır, bu bildiğiniz korkulardan değildi! İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nde, köprünün yapımını engelleyenlerin yakalanıp, kazığa oturtulmaları sahnesini okuyunca, sabaha kadar uykusuz kalışımdan farklıydı bu. Beni günlerce sarsacak, geceler boyu uykusuz bırakacak bir korkuydu.

Bazı kitapları okumayı, kitap bittikten sonra da sürdürürüz. Yeraltından Notlar, ara verdiğimizde de, bitirdiğimizde de yakamızı bırakmayan kitaplardan. Daha ilk cümlede kıskıvrak yakalıyor bizi: “Ben hasta bir adamım... İçi hınçla dolu, gösterişsiz bir adamım ben.” Birkaç sayfa sonra en sert yumruklardan biri geliyor: “Sevgili okuyucularım, sizin dinlemek isteyip istemediğinizi bilmem ama, şimdi size niçin bir böcek bile olmadığımı anlatmak istiyorum. Şunu size bütün ciddiyetimle söyleyeyim, pek çok kez böcek olmayı istemişimdir.” Kafka’nın “Değişim”i geliyor hemen aklıma: “Değişim” (1915) de, seyyar satıcı Gregor Samsa, bir sabah uyandığında, kendini bir hamam böceğine dönüşmüş olarak görür. Ailesi bu olaya hiç şaşırmaz, sadece kızar ve tiksinti duyarlar. Ve Samsa ölür. Bu olay, anlaşılmazlığa mahkûm edilmiş bir insanın (aynı zamanda sanatçının) yazgısının bir simgesi değil midir? Kafka, gerçekçi bir çerçeve kullanarak, gerçek dışı bir olayı, gerçekçi bir üslûpla vermiştir. Acaba Dostoyevski mi, yoksa Kafka mı daha önce böcek olmak istemişler diye düşünüyorum: Dostoyevski 1881’de ölmüş; Kafka ise 1883’te doğmuş.... Öylesine aklıma geliveriyor işte.

Yeraltından Notlar’da Dostoyevski 19. yüzyıl aydınının psikolojisini anlatıyor; giderek de kendini... Dostoyevski’nin kırk yaşındaki kahramanı ya da yazarın kendisi, bir sıçan olduğunu düşünür ve kendini yer altına, bir deliğe hapsetmiştir. İçinde bulunduğu durumu böyle tanımlamaktadır yazar. “Yeraltı” adını verdiği birinci bölüm, bu “sıçan”ın notlarıdır. “Sulu Sepken Üstüne” isimli ikinci (kitap iki bölüm) bölümde kahramanımızın yirmi dört yaşındayken başından geçen bazı olaylara tanık oluruz. Yazar birinci bölümde ileri sürdüğü tezleri, ikinci bölümde örneklerle ispatlama çabasındadır. Kendini şöyle anlatır kahramanımız: “Çağımızın bütün aydınlarınınki gibi bende de hastalıklı bir zihin gelişimi vardı. Bu aydınların tümü de birbirinden mıymıntı, bir sürünün koyunları gibi birbirinin aynıdır.” Pek dostu yoktur. (Dostoyevski de yalnızca gençliğinde birkaç dost edinmiş; olgunluk çağı boyunca tek başına yaşamıştır.) Yalnızlığını devamlı okuyarak hafifletmeye çalışmaktadır. Bir gece, bir meyhanenin önünden geçerken, içerdeki adamların kavga ettiklerini, sonra da birini dışarı attıklarını görür. Dışarı atılan adamın yerinde olmak ister, onu kıskanır. “Adam yerine konmak” -pencereden dışarı atılacak da olsa- için; içeri girer, bir subaydan oyununu engellediği için azar işitir ama, kavga edenlerden hiç kimse onunla ilgilenmez. “Ağzının payını veren” subayın peşine düşmekten başka çaresi kalmamıştır. Subayla caddede karşılaşacak, ona yol vermeyip, hatta omuz vurarak intikamını alacaktır. Ancak bu hayal bir türlü gerçekleşmez. Her seferinde yana çekilip yol veren, omuz yiyen kendisi olacaktır. Yine de subayın peşini bırakmaz. “Ona sertçe çarpmamalıyım. Yolundan çekilmeksizin, nezaket kurallarına uyarak, onun bana vurduğu kadar ben de ona, canını yakmadan, şöyle omuz vurmalıyım.” Yıllar geçer. Sonunda kesin kararını verir. Şehrin ana caddesinde, şık giyimli bay-bayanlar arasında, bir subaya omuz vuracak bir kişinin sefil bir kılıkta olması düşünülemez. Maaşını peşin alır ve kılık-kıyafetini düzeltir; her şey hazırdır. Sonunda caddede yine karşılaşırlar ve omuz omuza çarpışırlar. Subay başını çevirip bakmaz bile... Ama olsun: “Amacıma erişmiş, bir adım bile yana çekilmeden, herkesin gözü önünde kendimi onunla aynı düzeye çıkararak onurumu kurtarmıştım ya!...” der.

Kahramanımıza acı çektiren ikinci olay, sınıf arkadaşlarıyla karşılaşmasından sonra başlar. Arkadaşları bir yerde toplanıp yemek yiyecektir; kahramanımız kendini zorla davet ettirir. Onu aşağılamalarına, ihanet etmelerine aldırmaz. Onlardan üstün olduğunu ispat edecektir. Yemeğe geç giderek onları fazla önemsemediğini gösterecektir. Ancak arkadaşları ona haber vermeden yemek saatini ertelemişlerdir. İlk giden o olur. Yemekte içkiyi fazla kaçırıp, onlara nutuk çekmek isterken de iyice rezil olur. Yemekten sonra randevu evine giden arkadaşlarının peşine takılır. Hakarete uğramıştır, orada arkadaşlarını yakalayıp suratlarına tokat atacaktır. Randevu evinde Liza isminde bir kızla tanışır. Sonunda kendinden daha zor durumda olan, kendinden daha çok ilgiye muhtaç birini bulmuştur. Evlilik, ahlâk, aile içi ilişkiler vb. üzerinde konuşur, konuşur. Önceki sayfalarda, arkadaşlarının arasında ezilen bir zavallı varken, Liza’yla konuşma sahnesinde, o zavallının gittiğini, yerine çok güçlü bir yazarın geldiğini görürüz. Liza’yı etkilemiştir; ona adresini vererek oradan ayrılır.

Dostoyevski’nin kitapları rüyalar, hayaller ve tesadüflerle doludur. Raskolnikov’un yolunu değiştirip, tefeci bir kadının evde yalnız olduğunu öğrenmesi tesadüften başka bir şey değildir. Yeraltından Notlar’da kahramanımızın içine, Liza’nın, evine saat yedide geleceği doğar hep ve Liza saat yedide gelir. Bu arada arkadaşlarına bir mektup yazarak özür diler. Böylece kendisini iyice aşağılamaktadır. Alçaldıkça acı çekmekte, acı çektikçe haz duymaktadır. “Acıda hazların en tatlısı saklıdır.” der Dostoyevski.

Aslında kahramanımız her şeyin farkındadır. “Onların benden kalır yanları yok, ama ne bileyim, onlar utanma nedir bilmiyorlar. Bense... En beğenmediğim bir kimseden bile azar işitiyorum.” der Liza’ya. Evine geldiği için kızar ona. Günlerce Liza’nın gelmesini beklemiştir, bir yandan da gelmesinden korkmuştur. “Onlardan birini, bir subayı dövmek için gelmiştim oraya. Olmadı, yakalayamadım. Küçük düşürülmenin hıncını birinden almalıydım; o sırada senin yakan elime geçti, ben de bütün hıncımı senden aldım. Eğlendim seninle. Benim gururumla oynadılar, ben de sana aynı şeyi yaptım; beni paçavraya çevirdiler, bense ölmediğimi göstermek istedim. (...) Sen geleceksin diye korkumdan üç gündür dünya başıma zindan oldu. Bu üç gün beni en çok neyin kaygılandırdığını biliyor musun? Ben sana söyleyeyim: O sabah karşına bir kahraman gibi çıkmıştım, oysa burada yırtık sabahlığımla yoksulluk, pislik içindeyim.” Birilerini ezip, hükmetmeden, zorbaca davranmadan yaşayamayacağını anlamıştır. Ona göre sevgi, sevilen tarafından kendi isteğiyle verilen, karşısındakinin ona hükmetme hakkıdır. Liza’yı bir kere daha küçük düşürerek ondan öcünü almıştır. Öyleyse Liza’yı sevmesi mümkün değildir. Aksine ondan nefret eder. Kendisini randevu evinden kurtarması için gelen kızı evinden kovar. Bir insanın küçük düşürülmesi, onun ruhunu yüceltmektedir. “Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi?”

Bütün bu olayların sonunda Dostoyevski hangi sonuca varmıştır? Şöyle söyler. “Çünkü bizler, az ya da çok yaşamak alışkanlığını yitirmiş, aksaya aksaya yürüyen insanlarız. Hem de gerçek, canlı yaşamdan tiksinecek, onun lâfını bile işitmek istemeyecek kadar yaşamaya yabancılaşmışız. Bu yabancılaşmayı canlı hayatı bir iş, bir görev sayarak, onu kitaptan öğrenmeyi üstün tutacak dereceye vardırmışız.”

Dostoyevski’yi okudukça, bizim dünyamızdan farklı bir dünyayla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Olaylar, kişiler bizi devamlı şaşırtıyor. Gerçekleri anlatan bu yazar, yine de bir uyurgezer etkisi yaratıyor üzerimizde. Dostoyevski’nin kahramanlarında maddî olan hiçbir taraf yoktur; yalnızca ruhları vardır. Her şey onlarda en aşırı derecesine varmıştır. Dostoyevski’nin evreni, gerçeği aşan bir rüyadır. Bu büyük yazar, bizim hayatımızda yarıda bıraktığımız şeyleri sonuna kadar götürmesini bilmiştir.

HermannHesse, bir denemesinde Dostoyevski için şunları söylüyor:

“Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun binbir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır. Ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve güzel acımasızlığı içersinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet, ancak o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. Böyle bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan çıkmış, Dostoyevski’nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile alamaksızın, yaşamın anaforuna, ölümün sonrasız öğüten değişmenine bakışlarımızı dikip kalırız. Ve yine ancak o zaman Dostoyevski’nin müziğine, bizi teselli etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının anlamını kavrarız.”

Kitap paylaşılmak ister. Gelin Yeraltından Notlar’ı paylaşalım; onu “baş ucumuza” koyalım ve aynı zamanda günümüz aydınının da iç yüzünü sergileyen bu hesaplaşmayı Dostoyevski’den okuyalım.


BİR MUKAYESE DENEMESİ:
‘’YERALTINDAN NOTLAR’’ ve ‘’AYLAK ADAM’’
ROMANLARINDA MODERN İNSANIN YALNIZLIĞI ve
YABANCILAŞMASI

http://turkoloji.cu.edu.tr/

Öncelikle makalemizin konusunu oluşturan Dostoyevski’nin ‘’Yeraltından Notlar’’1 adlı romanı ile Yusuf Atılgan’ın ‘’Aylak Adam’’2 adlı romanının anlaşılabilmesi ve doğru bir yere oturtulabilmesi için bilinmesi zorunlu olan bir konu vardır ki, o da, modern dünyayı ve bugünkü insanı oluşturan şartların ana çizgileriyle bilinmesi gerektiğidir. Çünkü her iki roman da, genel itibariyle, cüz’i anlamda yaşadığı toplum içerisinde kendini kabul ettirme çabası içinde olan, külli manada ise kâinatta var olma mücadelesi veren ve böylece yaşamını anlamlandırmaya çalışan karakterlerin hikâyesini ortaya koymakta ve insan tabiatının akla ve mantığa gelmeyen, hiçbir kalıba ve düzene sığmayan ince noktalarını tespit etmeye çalışmaktadır.

Aslında aydınlanma sonrası oluşan modern dünya içerisinde ne Dostoyevski’nin ‘’yeraltı adamı’’nın ne de Yusuf Atılgan’ın ‘’aylak adamı’’nın yeri vardır. Onlar bu dünyaya,böyle bir dünyaya ait değillerdir. Bu yüzden acı çekerler, bu yüzden arayış içindedirler ve bu yüzden yabancıdırlar. Dostoyevski’nin kahramanı ‘’19. yüzyıl insanı’’dır; Atılgan’ınki 20.asır insanı. Fakat her ikisi de, modern dünyanın ve çağın bireyselleşen, özgürleşen (!), özgürleştikçe tutsaklaşan, yabancılaşan ve yalnızlaşan insanlarıdır. Bu itibarla, modern dünyayı ve modern insanı oluşturan ana noktaların tesbit edilmesi, her iki romanın da başkarakterlerinin iç dünyalarını anlamamızı kolaylaştıracak ve bazı noktaları vuzuha kavuşturacaktır.

Bilindiği gibi Ortaçağ’da Avrupa’ da hâkim olan skolâstik düşünce ile birlikte kilise ve dinin insanlar ve hayat üzerindeki yoğun baskısı ve her şeyi belirleyici ve yönlendirici olma özelliği yaşamın her alanına yayılmıştı. Ancak, Avrupa için her yönüyle karanlık olan bu çağın sonlarına doğru, temeli ta Eski Yunan filozoflarından Protagoras’a dayanan, ‘’insan her şeyin ölçüsüdür’’ sözü çerçevesinde, Hümanizm anlayışı yayılmaya başlamış, skolâstik düşünceye ve dine adeta bir başkaldırı teşekkül etmiştir. Avrupa’da Rönesans’ın doğuşu ve gelişmesi ile birlikte, yavaş yavaş insanı merkeze alan düşüncelerin önem kazanması ve bilim alanındaki birtakım gelişmeler, kilisenin ve dinin hayat üzerindeki belirleyici rolünün ve baskısının sona ermesine sebep olmuştur. Bu süreçte Antikite’ye dönüşle birlikte Eski Yunan klasikleri yeniden çevrilmiş ve okunmuş, Rönesans’la beraber Avrupa’da bilim ve felsefe alanlarında büyük gelişmeler sağlanmıştır.

On sekizinci yüzyıl, Avrupa’da bilim ve felsefe alanındaki gelişmelerin en yoğun yaşandığı dönem olması dolayısıyla ‘’Aydınlanma Çağı’’ ve ‘’Akıl Çağı’’ olarak adlandırılmıştır.3 Fakat ‘’insan’’ mefhumuna hak ettiği değeri katması gereken ve onu yüksek bir yere oturtması beklenen bu gelişmeler, ümit edildiği gibi sonuçlanmamış,  aksine insanı bireyselliğe, hiçliğe ve bir çıkmaza doğru götürmüştür. Üretim ve tüketimin hızla büyüdüğü, maddiyat ve bireyselliğin ön planda yer aldığı bu süreçte, makineleşme ve maddileşme ile birlikte manevi değerlerden yoksun bir insanlar topluluğu teşekkül etmiştir. Bütün bu süreç ve gelişmelerle birlikte ‘’insan’’ dinden ve dolayısıyla da Tanrı’dan da yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamış, bu uzaklaşmanın insan hayatında açmaya başladığı boşluk ise adeta yeni bir din gibi algılanmaya başlanan ‘’bilim ve akıl’’ tarafından doldurulmaya çalışılmıştır.

Bizi, aralarında neredeyse yüz yıllık bir zaman farkı bulunan 4 Dostoyevski’nin ‘’Yeraltından Notlar’’ı ile Atılgan’ın ‘’Aylak Adam’’ı arasında bir ilgi kurmaya sevkeden güç, daha çok, her iki romanın da kahramanının karakter ve düşünce yapılarındaki müştereklikle beraber, içinde bulundukları topluma yabancılaşmış ve bu toplum içinde yalnız ve anlaşılamayan, kendilerini de bir türlü anlatamayan bireyler oluşlarıdır.

Bize göre bu müşterekliklerin temel sebebi, her iki kahramanı da üretmiş olan ve yukarıda ana çizgileriyle vermeye çalıştığımız tarihi süreçtir. Bu tarihi süreç, farklı kültürlerden olsalar bile modernleşmeden ve modernleşmenin ürettiği değerlerden payını almış toplumlar içerisinde öyle bireyler yaratmıştır ki, yarattığı bireylerin toplum düzeninin bir parçası olmak ya da düzen ve kuraldışı olmaktan başka bir seçenekleri yoktur. İnsanların büyük çoğunluğunun mevcut değerler sisteminin koruyucusu ve uygulayıcısı konumunda olduğu böyle bir düzende
gerek Dostoyevski’nin ‘’yeraltı adamı’’ ve gerekse Atılgan’ın ‘’aylak adamı’’ ayrıksı bir duruşun simgesel karakterleri olarak karşımızda durmaktadırlar.

Bir tarafta insanlarla sağlıklı bir iletişim kuramayan, toplum tarafından dışlanıp anlaşılamayan ve toplumda var olma mücadelesinin olumsuz sonuçlanmasından dolayı kendini insanlardan tecrit etmiş olan yeraltı adamı, diğer tarafta insanların ikiyüzlülüğünü, sahteliğini ve değerlerinin değersizliğini görerek durmadan gerçek sevgiyi arayan, ancak bu aradığını bir türlü bulamayan Aylak Adam C… Her iki kahraman da malumdur ki toplum kurallarıyla bir türlü bağdaşamayan, uyumsuz ve yabancılaşmış bir kişiliğe sahiptir.

Psikiyatride, topluma ve insanlara yabancılaşmış ve diğer insanlarla sağlıklı ilişkiler geliştiremeyen böyle kişilikler şu şekilde tarif edilmektedir: ‘’Bazı insanlar zaman zaman toplum inançlarına ve değerlerine ters düşen davranışlarda bulunurlar. Bu davranışların önemli bir bölümü, bireylerin içsel çatışmalarından ya da biyolojik zeminli ruhsal bozukluklarından kaynaklanan ikincil klinik belirtiler olabildiği gibi, politik ya da ekonomik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan ve klinik psikiyatrinin kapsamı dışında kalan olgulardır. Bir bölümü ise günümüzde ‘anti sosyal kişilik bozukluğu’ başlığı altında incelenen ve on dokuzuncu yüzyılın başlarından bu yana psikiyatrinin ilgi konusu olmuş olan bireyleri içerir.’’ 5

İşte hem Atılgan’ın Aylak Adamı ve hem de Dostoyevski’ninYeraltı Adamı, psikiyatrinin bir konusunu oluşturan ve ‘’anti sosyal kişilik’’ kavramıyla adlandırılan kişilerdir. Dostoyevski’ye göre böyle kişilerin toplum içerisinde bulunuyor olması, bir zorunluluktur. Yeraltından Notlar’ın birinci bölümünün başında bulunan ve Fyodor
Dostoyevski imzalı yazıda şöyle denilmektedir:

‘’Bu notlar da bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür. Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu kabul ederiz. Benim bütün istediğim, pek yakın bir zaman öncesinin tiplerinden birini herkesin gözü önüne daha açık olarak sermektir. Bu tip, henüz tükenmemiş bir kuşağın temsilcisidir.’’ 6

Bu insan tipi, makalemizin giriş bölümünde tarihi arka planıyla ilgili genel bir malumat verilmiş olan 19. yüzyıl insanıdır. Yeraltından Notlar’da da, modernleşmeyle birlikte hayatı anlamlandırmakta güçlük çeken insanın, birbirine ve topluma karşı yabancılaşması dile getirilmektedir: ‘’Bu yeraltı adamı kendi ‘kabuğu’ olan karanlık, iç bulandırıcı bir odada oturmaktadır. Yalnız yaşar. Dostları yoktur. ‘Hastayım, kötüyüm, çekici hiçbir yanım yok,’ diyor. Ama alçaklığının bilincine varmasından, gizli gizli, tadına doyulmaz bir zevk duyuyor. Sevinçli pişmanlıkların, gülümseyen kinlerin, yüce korkuların özsuyunda olgunlaşıyor. ‘Pis St. Petersburg geceleri’nden birinde, köşesine çekilip, gündüzleyin yaptığı tüm kötülükleri, uğradığı tüm hakaretleri düşünmeyi seviyor. Alçaklığın son sınırına vardığını, hiçbir vakit başkaları gibi bir insan olamayacağını, tamamıyla olağanüstü bir şey olduğunu, kalabalığın yanında, kalabalığın dışında bulunduğunu, evrenin bir kenarında yapayalnız kaldığını kendi kendine söylemekten garip bir zevk duyuyor. ‘Ben tek başınayım, onlar hep birlikte.’’’7

Dostoyevski’nin ‘’yeraltı adamı’’nda görülen bu anti sosyal kişilik bozukluğu ve tek başınalık ‘’Aylak Adam’’da da kendini göstermektedir: ‘’Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?’’ 8

Bu sözler, roman kahramanlarının her ikisinin de yalnız ve her ikisinin de topluma yabancı olduğunu gösteren sözlerdir. Yalnızlık ve toplumsal yabancılaşmanın ortak bir paydayı oluşturduğu bu karakterlerin toplum içinde karşıt oldukları bir durum vardır; o da bu kişilerin iç dünyalarını oluşturan ve adeta ayrıksılıklarının bir tezahürü olarak karşımızaçıkan, ‘’kalıplara’a karşı olmak anlayışı’’dır.

Yeraltı Adamı, kalıpları, insan özgürlüğünün önündeki ‘’taş duvarlar’’ olarak görür. Süre giden aynılıklar içerisinde ayrı olan bir davranış veya düşünce, mutlaka bu taş duvara toslayacaktır: ‘’Sözün gelişi, sana maymundan geldiğimizi kanıtlamışlarsa, bu gerçeği yüzünü
buruşturmadan kabul edeceksin. Gövdendeki tek bir yağ damlasının senin için yüz binlerce hemcinsininkinden değerli olması gerektiği; erdem, sorumluluk, safsata, boş inanç denen şeylerin hep bu sonuca göre çözümlendiği kanıtlanırsa yine olduğu gibi kabul edeceksin, çünkü matematiğin ‘iki kere iki dört eder’ kesin sonucu vardır bunlarda. Hele bir karşı durmaya kalkın; ‘Aman efendim, nasıl karşı çıkarsınız? Bu, iki kere ikinin dört etmesi kadar açıktır! Doğa size danışmaz, onun sizin isteklerinizle, yasalarının hoşunuza gidip gitmediğiyle işi yoktur. Doğayı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız. Duvar duvardır vb. vb.’ diye bağırırlar. Aman tanrım, herhangi bir sebepten ötürü doğa yasaları ile iki kere ikinin dört ettiği hoşuma gitmiyorsa, bana ne bu yasalardan, bana ne aritmetikten? Duvarı delmeye gücüm yetmiyorsa, ‘ille deleceğim’ diye yırtınmam elbette; ama önümde yıkmaya gücümün yetmediği bir taş duvar bulunmasına da razı olamam.’’ 9


Aynı düşünce ve anlayışın, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ının da davranışlarına yön verdiğini görmekteyiz. O da tıpkı Yeraltı Adamı gibi toplumun değişmeyen ve farklılıklara tahammülü olmayan kalıplarına karşı çıkar ve ısrarla böyle bir toplum içerisinde yaşayabilmeye ve tutunabilmeye çalışır.

‘’Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.’’10 diye içinden seslenir, bir Rum kızını öptükten sonra kendisine ‘’Terbiyesiz, pis sarhoş’’11 diyen öteki kıza. Sonra, kılığı düzgün bir adamın sokakta simit yemesinin yasak olduğunu bildiği halde gelip geçenlerin dönüp ona bakmalarına aldırmayarak simit yemeye devam eder.12 Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyenlerin olmadığı bir toplumda, kafasından geçenlere sesli bir şekilde güldüğü bir an, yine etraftaki insanların ona bakıp kaşlarını çatmaları hakkında ‘’hep ölçülü biçimli mi davranmak gerek?’’13 diye sorar.

Yılbaşı geceleri insanların hindi yemeleri gereklidir; bulamayanlar üzülür ve yılbaşı geceleri eğlenmek de zorunludur.14 Bir dilenciden sigara ister; amacı, adama sigara içmenin dilencilere yasak olduğunu bilmeyen insanların da dünyada var olduğunu öğretmek istemesidir. 15 Bir kahvede müşteri olmak için sadece altı gün yeterlidir. ‘’Yemek yediği lokantalarda garson, ‘-Ali beyin çorbası!’ ‘-Ver Ahmet beyin bayıldısını.’ diye bağırdıkça şaşırır.’’16 Bir tatlıcıda oturup sokaktan gelip geçen insanları izler. Yaptıkları davranışlar hep birbirinin aynıdır ve insanlardan yenilik beklemek saçmadır. 17

 İşte bütün bu örnekler –ve romanda daha birçoğu–, insanların düşünce ve davranışlarındaki alışkanlıklar ve aynılıklar arasında ayrı bir insan olarak yaşayabilmeye çabalayan Aylak Adam’ı, Yeraltından Notlar’ın kahramanı ile aynı düzlem üzerinde buluşturur. Normal insanlara göre yaşamın amacının alışkanlık ve rahatlık olduğunu düşünür Aylak Adam: ‘’Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu.’’18 der.

Aylak Adam’a göre olduğu gibi Yeraltı Adamı’na göre de, ‘’kalıplar’’ normal insanlar için ‘’iki kere ikinin dört etmesi gibi kesinlikle huzur demektir.’’19 Bu kalıplar içinde yaşamak huzurlu olmanın yegâne anahtarıdır. Ancak, gerek mizaçları dolayısıyla ve gerekse başka şartların farklı kılıp yabancılaştırdığı Yeraltı Adamı ve Aylak Adam gibi insanlar böyle bir toplum içinde asla huzuru bulamayacaklardır ve onlar yalnızlık ve yabancılığa bir anlamda mahkûm gibidirler.

Kahramanların, yalnız, yabancı ve ayrıksı oluşlarının bir başka tezahürünü, onların gerçek bir isimlerinin olmayışlarında da görmekteyiz. Atılgan’ın Aylak Adam’ının gerçek bir adı olmayıp C diye bahsedilmesi, Yeraltı Adamı’nın ise roman boyunca adından hiç söz edilmemesi bu kişilerin toplumdaki normal insanlar gibi olmadıklarının, ayrıksılıklarının,  tanımlanmamışlıklarının ve adeta bir kalıp içinde hapsolunamayan kişiliklerinin somutlaşmış birer şeklidir. Ayrıca gerçek bir isimlerinin olmayışı bize, kendileri gibi olan bütün yabancılaşmış ve yalnız insanları temsil ettikleri fikrini de düşündürmektedir.

Her iki romanın da başkişilerinin karakter yapılarına damgasını vuran ve her iki kahramanda da ortak olan toplumdan kopmuşluk, yabancılaşma ve yalnızlık temalarının, romanda hayata geçirilişleri bakımından birtakım farklılıklar arz ettiği görülmektedir. Bunun, roman karakterlerinin mizaçlarındaki farklılıklardan kaynaklandığı iddia edilebileceği gibi, bu karakterlerin gerek tarihi ve gerekse kültürel olarak farklı toplumların şahısları olmalarından kaynaklandığı da söylenebilir.

Bu farklılıklardan dikkati çeken en önemli özellik bize göre roman karakterlerinin topluma karşı bakışları ve aldıkları tavırdır. Yeraltı Adamı biliyoruz ki, yeraltına çekilmek suretiyle gerçeklerden ve toplumdan bir nebze kaçabilmiştir. Oysa aylak adam, her an gerçeklikle, gerçeğin soğuk yüzüyle burun burunadır. Aslında iki roman da, aynı durum içerisindeki kişilerin farklı yaşam alternatiflerini oluşturmaktadır. Toplumun içinde bulunan, yabancılığı ve farklılığı iliklerine kadar hisseden C’nin durumu, kendini toplumdan soyutlamış olan Yeraltı Adamı’ndan bu anlamda çok daha hüzünlü ve trajiktir.
 
Yeraltı Adamı’nın hayalleri vardır; gerçek bir sevgiye gereksinme duymaz o yüzden.20 Oysa aylak adam ömrü boyunca hep gerçek sevgiyi arayacaktır. Aylar süren hayallerinden sonra toplumu ve insanları idealize edip kafasında şekillendiren Yeraltı Adamı, içinde uyanan sevinç ve coşku ile toplum içine karışmak, insanlarla kucaklaşmak ister. Aylak Adam’da ise bu hayallerin karşılığı sinema’dır. Sinemadan çoğu kez değişmiş olarak çıkar C. Ancak bu toplum, bu insanlar onu yine eski haline döndürmekte gecikmezler. Hatta bu yüzden C, bütün insanları aynı anda sinemaya sokup aynı anda dışarıya bırakmaktan söz eder komik olduğunu
bilerek.

Mevcut toplumsal hayata karşı, Yeraltından Notlar’ın kahramanının ağzından dökülen sözler, tam anlamıyla Aylak Adam’ın durumunu da ifade eder niteliktedir.

Şöyle söyler Yeraltı Adamı; ‘’(…) biz, az ya da çok, yaşamak alışkanlığını yitirmiş, aksaya aksaya yürüyen insanlarız. Hem de gerçek ‘canlı yaşam’dan tiksinecek, onun lafını bile işitmek istemeyecek kadar yaşama yabancılaşmışız.’’21

Bu yabancılaşmayı Atılgan’ın kahramanının,  Yeraltı Adamı’na göre çok daha sert bir
biçimde yaşadığını görmekteyiz. Yeraltı Adamı, ‘’Davranışlarımda bir başkalık görecekler diye ödüm patlıyordu. Aslında başka olmaya kim dayanabilirdi ki!’’22 derken ve kendini toplumdan soyutlayıp yalnız bir yaşamı tercih ederken, Aylak Adam bizzat toplumun içinde bulunarak yabancılaşmayı ve yalnızlığı yaşamakta; insanları, insanlar arasındaki münasebetleri gözlemleyip hayatı sorgulamaktadır. Böylece toplumun ve onu oluşturan bireylerin ikiyüzlülüğünü ya da insanları hayata bağlayan şeyin ne olduğunu Yeraltı Adamı’na göre çok daha rahat bir şekilde görüp eleştirebilmektedir. Yeraltına çekilmeyip değerlerini yadsıdığı böyle bir toplum içinde bizzat yaşamaya devam edebilmek gücünü, Aylak Adam’ın roman boyunca sürekli aradığı ‘’gerçek sevgi’’ye ve onu bulabilmek adına yitirmediği ‘’ümit’’ duygusuna borçlu olduğunu görmekteyiz. Aylak Adam; ‘’Vız gelirsiniz bana. Alay edin bakalım. Hepinize inat, bigün bulacam onu.’’23 demektedir. Ona göre insanların yaşama tutundukları sebeplerin hepsi anlamsız ve gülünçtür. Fakat hayatta gülünç olmayan bir tek yaşama sebebi vardır ki o da ‘’gerçek sevgidir’’. Bu, hayatın değerli olan tek anlamı ve yaşamaya değer tek amacıdır. Şöyle söyler Aylak Adam: ‘’Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, ‘- Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur,’ demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi!’’24

Fakat Aylak Adam insan hayatını sembolize eden dört mevsimlik bu roman boyunca ‘’gerçek sevgiyi’’ bir türlü bulamayacaktır. Oysa yanından geçip gitmiştir veya bir tramvayda karşılaşmıştır onunla; hatta el bile sıkışmıştır bilmeden. Kitapta B adıyla karşımıza çıkan kadındır aradığı. Roman sonunda B’nin peşinden koşarak onun bindiği otobüse yetişmeye çalışıp trajik bir biçimde otobüsü kaçıran Aylak Adam’ın macerası şu cümlelerle son bulur;

‘’Yıllardır aradığını bulur bulmaz yitirmesine sebep olan bu saçma, alaycı düzene boyun eğmiş gibi kendini koyverdi. Şimdi ona istediklerini yapabilirlerdi. Yanındaki polis
kolunu sarsıp, ummadığı yumuşak bir sesle sordu:
—Ne oldu? Anlat.
—Otobüse yetişecektim...
Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.’’25

İncelememize konu olan bu romanların, -her ne kadar farklı kültürlere ait toplumların ve farklı tarihlerin ürünü eserler olsalar bile- bugünün küreselleşmiş dünyasının ve günümüz toplumunun bireylerinin içsel parçalanmışlıklarını ve toplumsal uyumsuzluklarını benzer ve farklı açılardan yansıtmaları bakımından yeniden okunup incelenmesi gereken kitaplar olduğunu düşünmekteyiz.

Şurası bir gerçektir ki, modernleşmenin insanı tutsaklaştırdığı, maddiyatın ve popüler
kültürün her alana hâkim olduğu, insani değerlerin yozlaştırıldığı ve maneviyatın unutulduğu günümüz toplumlarında, yalnız ve parçalanmış kişilikleriyle varlığa ve insana yabancılaşmış olan Yeraltı Adamı ve Aylak Adam gibi kahramanlar yalnızca romanlarda var olmakla kalmayacaklardır. Böylesine yozlaşmış bir toplum ve böylesine maddileşmiş bir dünya düzeni içerisinde ‘’gerçek sevgi’’yi aramak gibi bir hastalığa (!) tutulmuş olan uyumsuz kişilikli insanlar aramızda ve günlük hayatta daima var olacaklardır.


**********
1 Dostoyevski, ‘’Yeraltından Notlar’’, İletişim Yay., İst. 2004, (Çev. Mehmet Özgül), (Tahlilde faydalanılan baskı)
2 Yusuf Atılgan, ‘’Aylak Adam’’, YKY., İst. 2003, (Tahlilde faydalanılan baskı)
3 Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz: Ahmet Çiğdem, ‘’Aydınlanma Düşüncesi’’, İletişim Yay., İst. 2003
4 Dostoyevski ‘’Yeraltından Notlar’’ı 1864’te yayımlamıştır. Yusuf Atılgan’ın ‘’Aylak Adam’’ı ise, 1959 tarihini taşımaktadır.
5 Engin Geçtan, ‘’Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar’’, Remzi Kitabevi, İst., 1994, s., 275
6 Dostoyevski, ‘’Yeraltından Notlar’’, İletişim Yay., İst. 2004, s., 15, (Çev. Mehmet Özgül)
7 Henri Troyat, ‘’Dostoyevski’’, İletişim Yay., İst. 2004, s., 244, (Çev: Leyla Gürsel) 8 Yusuf Atılgan, ‘’Aylak Adam’’, YKY., İst. 2003, s., 39
9 Dostoyevski, ‘’Yeraltından Notlar’’, İletişim Yay., İst. 2004, s., 28-29, (Çev. Mehmet Özgül)
10 Yusuf Atılgan, ‘’Aylak Adam’’, YKY., İst. 2003, s., 10
11 A.g.e., s., 10
12 A.g.e., s., 13
13 A.g.e., s., 18
14 A.g.e., s., 39
15 A.g.e., s., 44
16 A.g.e., s., 58
17 A.g.e., s., 49
18 A.g.e., s., 41
19 Dostoyevski, ‘’Yeraltından Notlar’’, İletişim Yay., İst. 2004, s., 29, (Çev. Mehmet Özgül)
20 A.g.e., s., 75
21 A.g.e., s., 152
22 A.g.e., s., 60
23 Yusuf Atılgan, ‘’Aylak Adam’’, YKY., İst. 2003, s., 157
24 A.g.e., s., 152-153
25 A.g.e., s., 159



 

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional