Milan Kundera - Dipnot Kitap Kulübü Yavaşlık sayfası Yavaşlık
Milan Kundera

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

14.12.2014
 


  Editörün Notu : Kundera, Yavaşlık adlı kısa romanında, hızla unutkanlık, yavaşlıkla anımsama arasında paralellik kurarak hızlı olanın çabuk tüketildiğini yavaş olanın ise tadına varıldığını söylüyor.   Bir zaman diliminden diğerine atlayarak "yavaşlığın" hazzından kendimizi neden mahrum ettiğimizi sorguluyor.  Yazara göre teknolojinin insanlığa sunduğu, hatta uymaya zorladığı hız nedeniyle içinde yaşadığımız zamanın akışından kopuyoruz.  Hayatlarımız birer gösteriye dönüşüyor..  Kameralar önündeyiz sanki.  Ama dayatmaları reddederek kendi seçmediğimiz insanlık durumuna  başkaldırmalıyız.

  Ruhumuzla Buluşmak
Can DÜNDAR

http://www.yazilar.net

Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyor ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; “hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? “

Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; “çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetismesini bekledik...”

Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve “niye” ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkalar’ın yaşlı torunu.

Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz... Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki cok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.

Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hic kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur. Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki?

Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden icimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz. İşte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz... Gerçekte hIz çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe , ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!

Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor. Milan Kundera “yavaşlık” adlı kitabında; ”yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur” diyor.

Telefon hızlılık mesela, konusulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana ”Küt” diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de cok tatsız. Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da cok normal. Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler... Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, agaçları selamlayan, cocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan, yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de.

Uçak değil, tren olmak istiyorum. Böylece ruhum benden hiç ayrılmaz. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var?

Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş...

Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, basarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda...

Can DÜNDAR

 

Romancının ince sanatı

LEYLA İPEKÇİ


Teselli bulmak değil, zehir yutmak istediğim anlarda başvurduğum bir romancıdır Kundera... Zaten, artık bir romanın öteki bütün romanların ötesine geçmesinin teselli edici özelliğiyle mümkün olacağını pek sanmıyorum. Bir romandan beklentim öngörülebilen bir özdeşleşme değil, şaşırtıcı bir çarpışma yaşatmasıdır.

Buna rağmen Kundera'nın düzenli bir okuyucusu olarak, geçmişte uzun bir süre onun kahramanları ya da hikâyeleriyle özdeşleşmeye çalışıp durdum. Beni buna yönelten arayış nereden kaynaklanıyordu; etrafımdakilere sık sık bahsedeceğim çağdaş bir yandaşa sahip olmanın konforuna mı kapılmıştım? Yoksa onu, kendimce sürdürdüğüm hiçbir şeyle özdeşleşmeme hevesime figüranlık etsin diye mi seçmiştim?

Romancılık, Kundera için bir politikayla, bir dinle, bir ideolojiyle, bir ahlakla ve bir toplulukla her türlü özdeşleşmenin reddi olmuştu; bir kaçış ya da edilginlik olarak değil, bir direnme, meydan okuma, başkaldırı olarak tasarlanmış, bilinçli, inatçı bir özdeşleşmeme...

Sonraları cevabın ne kadar basit olduğunu fark ettim: Ben de çılgın özdeşleşmeme arzumu kazasız belasız sürdürmek için yıllar içerisinde Kundera'yla gizli bir suç ortaklığı kurmuştum.

Oysa artık onunla arama belirli bir mesafe koymanın zamanı gelmişti. Çünkü Dostoyevski'nin, Nietzsche'nin, Kafka'nın, Cervantes'in, Rabelais'nin ve diğerlerinin onda bıraktığı izlerle kendi adımlarını nasıl attığını izlemek istiyordum ve bunun başka yolu yoktu. Kundera'nın onlardan esinlendiği ölçüde uzaklaştığına ve ancak bu özdeşleşmeme yöntemi sayesinde kendi özgünlüğüne kavuştuğuna kanaat getirdim. Bir romancının üzerindeki fazlalıklardan kurtulmasının, soyunmasının ancak böyle gerçekleşebileceğine inandım.

İlk romanından (Şaka) sonra bir önceki romanına dek (Ölümsüzlük) izlediği yolu yeniden takip etmeye karar verdim. (Son romanı Kimlik, bana alışkın olduğum zehri içirmek yerine sakinleştirici bir hapın tesellisini verdi.) Kundera'ya göre roman, yazar tarafından kurgulanan yaşam üzerine bir düşünmedir. Bir nevi deneysel düşünce... Deneysel düşünce inandırmayı değil, esinlemeyi arzular, tüm düşünce yollarını gözden geçirir. Kundera bu bağlamda yetenekli bir oyuncu gibidir. Seyirciyi insana dair gerçeklere içtenlikle ikna ederken, bunun bir kurgu, gerçek yaşamın dışında, onu yalnızca ifade etmek için ustaca planlanmış bir oyun olduğunu da her adımında bilinçli olarak hissettirir. Oyundaki gerçeklik, seyircinin gerçek dünyasının üstüne çıkarak, seyirciye yeni yollar açar, ona farklı ve birbirinden iddialı çağrılarda bulunur. Seyirci oyundan çıktığında, artık kendine o ana dek yabancısı olduğu bir gözle bakmaya başlamıştır.

"Oyundaki gerçekliğe" ikna edebilme özelliği, Kundera'ya bir yazar olarak, her zaman kahramanları arasında atlayıp sıçrayarak dolaşma, onlara her türlü kaprisi yapma yetkisini verir.

Konuşan ben olsam bile düşüncelerim bir kahramana bağlanmıştır. Kahramanlarımın yerine olayları görmek isterim ve bunu onlardan çok daha derinlikli olarak yaparım. Belki bu yüzden onun romanlarında kahramanlar neredeyse hiçbir zaman kendilerini anlatacak kadar insan gerçekliğine yaklaşmaz, bir yazarın düş gücünde, bir sahnede sergilenmekte olan oyunda kalmayı yeğlerler. Çünkü "kahramanlar gerçek bir varlığın taklidi değil, düşsel varlıklardır, deneysel ben'liklerdir". Yazgılarını en başından beri yazarlarına, yönetmenlerine teslim etmişlerdir.

Kundera, "ben" anlatımından mümkün olduğunca kaçınmıştır. Her daim, "manevra kabiliyeti" yüksek bir yazar olarak romanlarında yer almış, kahramanlarını sollamış, onların üzerine çıkmış ve bu tavrından hiç ödün vermemiştir. Belki de bu yüzden, onun kahramanlarını hep zaaflarıyla, kötü taraflarıyla, beceriksizlikleriyle, yetersizlikleriyle, başlarına gelen talihsizliklerle baş etme çabalarıyla, anlamsız rastlantıların hayatlarında açtığı gediklerle tanımaya başlarız. Kundera hiçbir zaman onlara cicili bicili, naif özellikler atfederek kıyamamazlık etmemiş, asla aralarından birini kayırmamıştır...

Kundera, hemen her romanında kahramanlarını çeşitli biçimlerde bir araya getirir (aynı tarihsel sürece, aynı mekâna ya da olaya veya ilişkiye çekerek). Onları ince detaylarla kimi zaman birbirine bağlar, kimi zaman da birbirinden acımasızca koparır, uzağa fırlatır. Bakmakta oldukları aynaları bir çırpıda tuzla buz ederek, onları çok daha geniş perspektifli bir aynanın yansımasına tutar. Bu nedenle romanlarının öyküsü, hiçbir zaman yalnızca bir iki başkahramanın dünyasına "içeriden" bir bakışla oluşmaz. Kundera öteki kahramanlarının üzerinden eğilerek, onlara "karşıdan" bakmaya çalışır. Böylelikle başkahramanların "varoluş"ları son bakışta çok daha büyük bir sertlik, keskinlik, belirginlik kazanır.

Kundera, romanı temel olay özelliğinden koparan, dış dünyadan vazgeçiren, kişisel itirafa dönüştüren ve süslemelerle dolduran bir romancılık anlayışına karşı çıkar. Romanın ironisi, ancak bunların ötesine ulaşıldığında ortaya çıkmaya başlayacaktır; dildeki "şiirselliğe" ancak "antilirik" bir tarz belirlenerek varılacaktır; öyküdeki felsefî bakış açısı, ancak yazar bir felsefeye kul olmadığında kendini belli edecektir. Romanın doğrusu gizlidir; söylenmemiştir, söylenemez. Keşfedilebilir...

Kundera romanda felsefî, ahlakî ya da siyasî düşüncelerin öyküleştirilmesini doğru bulmaz. Ona göre roman, yazarın belli görüşlerinin toplandığı, art arda doluşturulduğu ve her birinin belirli bir sıralanma metoduyla yeri geldiğinde kendini açıklamaya giriştiği bir "platform"değildir. Çünkü "romancı sesine değil, peşinde olduğu biçime vurgun olmalıdır".

Muhtemelen bu anlayışından ötürü Kundera, romancıların dönüp dolaşıp aslında hep kendilerine musallat olan tek bir temayı (ilk romandakini) ve onun çeşitlemelerini yazdığına inanır. Ve işte buradaki "çeşitlemeler"dir onun romanlarına "biricik" üslubunu kazandıran...

Kundera için bir romanı düzenlemek, farklı ve heyecanlandırıcı uzamları yan yana getirmektir. Bir romancının en ince sanatı budur. Kendisinin peşinde olduğu "biçim"i ise şu cümleyle açıklar: "Hafif bir biçimle ağır bir konunun birleşmesi."

Gerçekten de ilk romanından son romanına dek bu özelliğini korumuş, geliştirmiştir. (Bence Ölümsüzlük adlı romanında bunun doruğuna ulaşmıştır.) Romanlarındaki en ciddi, en sert olaylar, son derece basit, sıradan ve spontan bir anlatımla verilir. Romanlarındaki ironi de öncelikle buradan kaynaklanır.

Onun romanlarında, karakterler "biçim arayışı"nın üzerine hiçbir şekilde çıkamaz; tema ve öyküye hizmet eden unsurlardan biri olarak kalır. Özde, belli bir tema uzantısında yolunu bulan öykü vardır ve temasını yitiren öykünün artık roman olma özelliği yoktur. Çünkü romanın tutarlılığını sağlayan tematik birliktir.

Kundera, bir denemeci edasıyla, çeşitli anlatı çizgilerini bir temayla birleştirir ve bunu son derece etkileyici bir biçimde, romanı bölümlere ayırmak suretiyle yapar. Kitabın temel bütünlüğünü oluşturan bölümleridir. Bu, aynı zamanda yazara fazlalıkları ve tekrarları daha net görebilme ve atma yetisi verir. Tabii bir de, romandaki önemli anları uzun ve yoğun bir biçimde anlatarak aralarda es vermek suretiyle bu bölümlerin önemini ortaya çıkarma fırsatını da verir. Yalına, sade olana ulaşmayı kolaylaştırır.

"Anlatının her çizgisinde romanın teması farklı aynalarda yansıtılan bir şey gibi başka bir açı altında ele alınmıştır" der Kundera. (Örneğin Ayrılık Valsi'nde, bir bölümde, bir gecelik ilişki sonucu hamile kalan ve doktorun engellemelerine karşın çocuğunu doğurmak isteyen bir kadını anlatır; bir başka bölümde de aynı doktorun çocuk sahibi olamayan çiftlere kısırlık tedavisi uygularken, başarı oranını artırmak için döllenecek yumurtalara kendi spermleriyle yaptığı katkıyı anlatır.) Ana tema, belli bir yolu takip ederek, yeni şekiller alarak, çeşitli motifleri farklı anlarda öne çıkarıp tekrarlayarak öyküsünü anlatmayı sürdürür. Kundera, bir sırrı bizimle paylaşır gibi, usul usul, sindire sindire, tadına vara vara döker eteğindekileri. Romanlarının bütünlüğünde en az gözüken ve bu romanlara temel iç tutarlılığı kazandıran şey de, temanın bu şekilde sunuluşudur ona göre.

Kundera'nın birçok romanında yer yer karşıma çıkan hüzün beni yumuşatmak yerine güçlendirir, bağrımı yakmaz, melankolik bir romantizmle beni teselli etmeye çalışmaz. Aksine hançer gibi gider, gerçeğe saplanır. Çünkü onun hüznü romantikliğinden değil, gerçekçiliğinden kaynaklanır. Altı çizilmez, romanın atmosferine usulca, gerektiği gibi yayılır, kıvamını bulur. (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde, iki kahramanın son günlerini, ölmekte olan köpeklerinin üzerinden anlattığı son bölüm, buna iyi bir örnektir.)

Kundera, yalnızca romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmek istediğinde, romanın varoluş nedeninin bu olduğuna inanır. Ben de keşiflerine saygı duyan bir okuru olarak, önceki ay kendisine verilen Avrupa(!) ödülü vesilesiyle onu bir kez daha anmak istedim.

 

  Hız Çağı
Bahar Vardarlı
Dipnot Kitap Kulübü Üyesi

Çağımız hız çağı! Bu makineleşmenin getirdiği bir kolaylık. İnsana dair her olanağı unuttuk, teknolojinin esiri olduk. Durmak, yavaşlamak, düşünmek yok artık. Biz beynimizi kullanmak yerine makineleri kullanıyoruz. Onlara ayak uydurmaya çalışıyor, onların formatında yaşıyoruz. 

Kundera felsefi savını romanlarda savunan bir yazar değil. O durum tespiti yapıyor, varolanı olanca çıplaklığı ile okurunun yüzüne vuruyor. Bazen şamarı çok pespaye ve pervasızca oluyor.

Kalıplar ve dayatmalar içinde yaşamaya alışkın okur okudukları karşısında şoka giriyor. Daha önceleri ancak erotizmin ağır bastığı öykülerde kullanılan dilin bile ilerisine gidiyor. İnsanın gizli sapkınlıklarıyla okuru yüzyüze getiriyor. Bu tabuları okurun yüzüne haykırıyor. Sinik, saklanmış, gizlenen duyguları açıkça ifade ediyor. 

Medya için yaşanan oyunları, politikacıları, tribünlere oynayan kişileri "dansçılar" olarak tanımlıyor. Durmadan kıvırtıyor bu dansçılar, aynı oryantal yapar gibi. Bu kişilerin sağlam bir duruşları ve fikirleri yok, tek istedikleri ilgi çekmek; gözlerin onların üzerinde olması. 

Aslında gerçek hayatta da hepimiz birer dansçı değil miyiz? Özümüzle karşılaşmaktan çekinmiyor muyuz? Zaten insan kendisiyle uyum sağladığı anda mutluluğu bulacaktır ama en zor olanı kendini denetlemektir. İnsan daima bundan kaçınır. Kaçındığı için de özünden kaçar. Hız çağı da bu konuda büyük yardımcımız olmaktadır. Durup düşünecek bir dakikamız yok. Girecek o kadar kalıp var ki toplumda, hepsine özeniyoruz, onlar gibi ilgi çekmek istiyoruz...


Speed

http://www.nytimes.com
Date: July 7, 1996,
SLOWNESS - By Milan Kundera.


Metaphysical speculation was once happily married to the novel, practiced to great effect by masters like Voltaire and Diderot. Since the end of the Enlightenment, however, the philosophical novel -- as opposed to the novel of ideas or the novel of social protest -- has become a rarity. Milan Kundera, who has more or less single-handedly reinvented the form for his own use, is careful to point out that his novels are not engaged in the translation of philosophy into fiction. His modus operandi is to bring ideas into play -- floating hypotheses, improvising, interrogating. In roomy, expansive novels like ''The Unbearable Lightness of Being,'' ''The Book of Laughter and Forgetting'' and, most recently, ''Immortality,'' he uses an astonishing spectrum of instruments to get at meaning. Cutting rapidly from one story to another, interleaving different historical periods, he shifts from anecdote to satire, biography to autobiography, dramatization to historical narrative, ontological meditation to criticism -- given voice by narrators who range from omniscient to personal, including an invented ''I'' whose name happens to be Milan.

But this richness is anything but disparate: Mr. Kundera, who began his artistic life as a musician, creates remarkable unity by sounding a theme, then circling and returning to it again and again with a great breadth of variations. The next theme he introduces might seem at first unconnected, but as he spins it out, the deep affinities gradually surface.

''Slowness,'' Mr. Kundera's new novel, now translated by Linda Asher, appears to depart from what we have come to expect from him. It is, to begin with, the first novel he has written in French. It is also surprisingly short, less than half the number of pages of his last novel. The action occurs in a single place and, through the novel's witty telescoping of time, over a single night -- a sort of parody of the classical unities.

The novel opens with Vera and Milan Kundera driving out from Paris to a chateau in the country to spend the night. A motorcyclist, bent on passing, appears behind them and prompts a banal observation by Vera that people are utterly without fear when they get behind the wheel. At this, the novel's central subject is announced, in a lyrical meditation on speed and time, technology and the body, escape and engagement, memory and forgetting: ''The man hunched over his motorcycle can focus only on the present instant of his flight; he is caught in a fragment of time cut off from both the past and the future; he is wrenched from the continuity of time . . . in other words, he is in a state of ecstasy; in that state he is unaware of his age, his wife, his children, his worries, and so he has no fear, because the source of fear is in the future, and a person freed of the future has nothing to fear.'' Speed is the form of ecstasy technology has given us, the novel proposes. It then asks, ''Why has the pleasure of slowness disappeared?''

At the end of this opening, a parallel journey begins, one recounted in a novella Milan has been reading entitled ''Point de Lendemain'' (''No Tomorrow''), by Vivant Denon, an 18th-century libertine who chose to remain anonymous. In it, a young chevalier travels by coach to the same chateau 200 years earlier to keep an assignation with the chatelaine. Their lovemaking, drawn out over a whole night, is informed by the elaborate rules of conduct their century affected. Denon's novel, known only to a small circle in its own time and republished in 1992, has come to represent, the narrator tells us, ''the art and the spirit of the 18th century.''

The young man on the motorcycle, Vincent, the chevalier's modern counterpart, is the protagonist of the third part of Mr. Kundera's fictional triptych. He has arrived at the chateau for a conference on entomology, also attended by a pretty typist named Julie, a Czech scientist whose career was fatally interrupted by the 1968 Russian invasion, a famous leftist intellectual named Berck (in French, ''berck'' is a colloquial expression of disgust), a would-be camp follower who is gainfully employed as a television producer and her devoted slave of a cameraman. The complications that entangle them multiply in the course of the evening with increasing frenzy until what looks like comedy turns to farce, ending in a howlingly funny failed orgy.

Taking the ontological temperature of today and of the pre-revolutionary 18th century, Mr. Kundera finds that the speed we love has beggared us of pleasure. Vincent and Julie's rush to make love in public view leads to a rather entertaining misunderstanding with the former's penis, whose eloquent -- it makes a speech -- but stubborn refusal to cooperate confirms the novel's earlier assertion that in delegating speed to a machine (the motorcycle) we leave the body ''outside the process.''

Through an accumulating tissue of action and metaphor, the novel is proposing that perhaps real freedom doesn't lie in the jettisoning of all restraint. The 18th century framed its lovemaking in high formality, while we celebrate spontaneity. But look here, ''Slowness'' says, the chevalier and his mistress are sexier than their frenetic modern counterparts: ''Everything is composed, confected, artificial, everything is staged, nothing is straightforward, or in other words, everything is art; in this case: the art of prolonging the suspense, better yet: the art of staying as long as possible in a state of arousal.''

Cutting back and forth between Denon's novel and the chateau's unzipped entomology conference, ''Slowness'' floats another hypothesis: that the nature of fame has undergone a profound alteration since the invention of the camera, one that alters the foundation of what Mr. Kundera elsewhere calls our ''map of existence.'' Vivant Denon never claimed authorship of his novel. ''Not that he rejected fame,'' the narrator speculates, ''but fame meant something different in his time; I imagine the audience that he cared about, that he hoped to beguile, was not the mass of strangers today's writer covets but the little company of people he might know personally and respect.''

The modern part of the novel's triptych lays out the proposition that no one now -- in the age of television -- can act in the world without imagining a large and invisible audience. The novel then carries this proposition to its absurd conclusion, in a dark burlesque not unlike the one Voltaire used to prove that all is most emphatically not for the best in this best of all possible worlds.

As all of Milan Kundera's other novels do, ''Slowness'' deals with the issue of how the novel defines itself -- how does the audience novelists write for change the way the writing takes shape? And, like the novel's arrogant intellectual, Pontevin, who chooses to spin ideas for his own pleasure only, do writers risk turning themselves into monsters of selfishness if they choose to remain silent? Since one suggestion here is that form may well be more freeing than its opposite, and that form is inseparable from content, it seems unfair to accuse the novel of overschematizing. Clearly Mr. Kundera is playing with the idea of writing a novel whose form itself recalls the 18th century. And the speeding up to farce at the end of the book is inextricably part of the point he is making. But, for all its audacity, wit and sheer brilliance, I miss here the expansive feel of the earlier novels. There are parts of ''Slowness'' that feel uncharacteristically heavy-handed.

Vera says that Milan might be writing a novel without a single serious word, ''A Big Piece of Nonsense.'' But Mr. Kundera's attack on the idea of progress in ''Slowness'' is very much in earnest, echoed in his most recent long essay, ''Testaments Betrayed'': ''History is not necessarily a path climbing upward,'' he wrote, adding that ''the demands of art may be counter to the demands of the moment (of this or that modernity).'' Modernism, he said, was once synonymous with experiment, but since the invention of mass media, it has embraced ''received ideas'' with an enthusiasm for conformity that borders on the totalitarian.

Mr. Kundera comes closer to polemic here than in his other fiction, but he is fiercely defending the ''spirit of complexity'' that the novel embodies. The novel's business, he wrote in ''The Art of the Novel,'' is to say to us, ''Things are not as simple as you think.'' So it seems almost churlish to point out shortcomings in a writer of his spirit of play, breadth of reach and perspicacity -- all admirably at work once again in ''Slowness.'' Much can be forgiven a writer who fearlessly takes on impossible questions like ''What does it mean to be modern?''



Yavaşlık'ta Libertin Akımının Aktarımı
Ali Çiftci Milan Kundera

Bir Milan Kundera eseri üzerine karalamak oldukça güçtür. Çünkü insan kendini Milan Kundera’nın her satırında daha bilgisiz, başka şeyleri birbiriyle ilişkilendirme gücünden daha yoksun hisseder. Milan Kundera, dünyaya bakan penceresinin edebiyatla ilgili köşesinde yuvasını yapmış, felsefeyi, bilimi ve tarihi de ağlarıyla kaplamış donanımlı bir örümcektir.

Kundera, Yavaşlık adlı eserinde, birçok farklı hikâye ve düşünceyi bir arada verirken, insanların ahlak, cinsellik gibi konulardaki temel sorunlarını gözler önüne serer. Alışıldık hikâye akışından yazarın tercihi sonucu uzak olan Yavaşlık’ta realizm ön planda olan akım olarak dikkat çekerken, eser modern roman tekniklerine dayanır. Birçok farklı bileşenin üzerinde dönen eserde libertin[1] akımının yazar tarafından yorumlanmış yansımaları gözlemlenir. Eserdeki “kutsallık” kavramıyla genel kutsallık anlayışı arasında oluşturulan tezat, libertin akımını yansıtmak için kullanılır. Eserdeki çatışmalar da libertin kavramına bir pencere açar.

Yavaşlık, Kundera’nın da eserin içerisinde bizzat açıkladığı üzere, libertin akımına uygun düşecek göndermeler içerir. Ancak Kundera, libertin akımının gereği olduğu üzere bütün ahlaki kabulleri reddetmek yerine, bu kabullere satirik bir yaklaşım içerisindedir. Yani yazar libertin akımının tam da destekleyeceği şekilde, bu akımı da bir bakıma yorumlamış, kendi tavrını oluşturmuştur.

Eser incelendiğinde, üzerine özellikle vurgulanarak kutsallık yüklenmiş nesneler veya durumlarla, günümüzdeki kutsallık anlayışı ile tezat oluşturulduğu gözlemlenebilir. “Kıç deliği (…) ‘ötekilerden daha gizemli’, ‘kimsenin konuşmaya cesaret edemediği büyüler’in kapısı, ‘yüce yapı’” (Kundera, 2014: 75) “Vincent: Büyük seyirci kitlesi saf yürek olduğu ve tinsel davranışları güzel saydığı için dansçı daha tinsel görünmek ister. Ama bizim küçük topluluğumuz sapkındır ve töredışını sever…” (Kundera, 2014:28) Normalde insanlar tarafından ‘ayıp’ veya ‘ahlaksız’ olarak tanımlanabilecek şeyler, Yavaşlık’ta karakterlerin ağızlarından veya yazarın anlatımından anlaşılacağı üzere yüceltilmiştir. Eserde ‘kıç deliği’ üzerine bir bölüm ayrılmış ve aslında bu deliğin neden önemli olduğu tartışılmıştır. Yazarın eserde yer verdiği Epikrüs hazcılığından ileri gelen ‘gizlilikten kaynaklanan zevk’ yorumuyla, kıç deliği, gizliliğinden dolayı kutsal olmuştur. Yine, Yavaşlık’ta sık sık bahsedilen, eserde kendisine en çok yer verilmiş olan Pontevin ve Vincent gibi karakterleri barındıran entelektüel grup, tamamıyla günün ahlak anlayışından sıyrılmış, töredışını kendisine ilke edinmiştir. Hem kıç deliği hem de ahlaksızlığını vurgulayan bir sohbet ekibi, eserde kutsallaştırılmış, libertin akımı uyarınca değerlendirilmiştir. Böylelikle, kutsallıkla oluşturulan tezat libertin akımının vurgusunu güçlendirmiştir.

Eserin başlığı da olan ‘yavaşlık’ kelimesi başlı başına dünyanın ahlaki ve sosyal düzenine bir başkaldırı olarak değerlendirilebilir. “Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız. (…) Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah nerede şimdi geçmişin aylakları?” (Kundera, 2014:10) Hıza karşı yapılan başkaldırı, bir bakıma günümüz libertinlerinin öğretisi olabilecek niteliktedir. Yazara göre, insanın kendisini hıza teslim etmesi, tamamıyla bilinçsizleşmesine, kendisini ve hız yetisini başka bir nesneye devretmesine sebep olur. Yazarın da söylediği gibi, hız bir esrime biçimidir ve insan kendini bu hız sebebiyle dünyadan soyutlar. “Madame de T. ile ona refakat eden genç Şövalye’nin bundan iki yüz yıl önce yaptıkları yolculuğu düşünüyorum. (…) Birbirlerinin ilk kez bu kadar yakınında duruyorlar, hızın yavaşlığının yarattığı o dile gelmez kösnül hava onları içine alıyor.” (Kundera, 2014:11) Yavaşlığın getirdiği bilinçli hal, Kundera’nın eser boyunca sık sık referans verdiği hikaye olan, yine libertin akımının izlerini taşıyan “Point de Landermain” adlı öykünün başlamasını sağlayan bir durumdur. 17. yy edebiyatına göre, ahlaksızlık sınırları içerisine giren şey, iki insanın gayri meşru bir şekilde ilişkiye girmesi iken, bu gün aynı ahlaksızlığa yavaşlık sebep olmuştur.

Yavaşlık’taki çatışmalar da, libertin akımı destekleyen bir başka unsur olarak göze çarpar. Eserde çatışmalardan birisi hız ve yavaşlık arasındadır. Yazar bu çatışmada açıkça tarafını belli ederek, kendisini yavaşlıktan yana koyar. Bir başka çatışma ise kişilerin kendisi ve seçilmişlik duygusu ile gerçekler arasında yaşanır.

“Seçilmiş olma, Tanrıbilimsel bir kavramdır ve şöyle bir anlamı vardır: insanın hiçbir yeteneği olmadan, doğa üstü bir kararla, Tanrı’nın keyfî değilse de özgür iradesiyle, benzersiz ve olağanüstü bir şey için seçilmesi. (…) Her birimiz bu yükselişe layık olduğumuz, Tanrı’nın iyi kulu olduğumuz ve bu yükseliş için seçilmiş olduğumuz yanılsamasına (az ya da çok) kapılmışızdır.”(Kundera, 2014:43)

Eserdeki karakterlerden Immaculata ve adı geçmeyen “Fransız gazeteci kadın” seçilmiş olduğuna inanan karakterlerdir ve kendileri için ulaşılmaz olan, Berck ve Kissinger gibi iki karakterin peşindedirler. Kundera’nın kitabında sık sık adını andığı Marquis de Sade’ın, "Erdemle Kırbaçlanan Kadın" adlı eserindeki Justine karakteri de tam olarak gazeteci kadın ve Immaculata ile benzerlikler gösterir. Immaculata için Berck, gazeteci kadın için Kissinger ve Justine için tanrının ta kendisi ulaşılmak istenen hedeftir. Onlar kendilerinin seçilmiş olduğuna, bu yüzden bu kişileri ve tanrıyı hak ettiklerine inanırken, gerçekler bu karakterleri hedeflerinden alıkoyar. Seçilmişlik kavramını ve seçilmiş olma inancını bu çatışmalar aracılığıyla eleştiren eser, aynı zamanda bu düşüncenin yanlışlığını da vurgularlar. Kutsal görülen hedefe ulaşmayı bir bakıma yeren Yavaşlık ve "Erdemle Kırbaçlanan Kadın" bu yergi ile libertin akımının temsilcisi haline gelir.

Milan Kundera, Yavaşlık adlı eserinde değişik konulardan bahsederken, insanların temel sorunları üzerinde durur. Hikaye kronolojik olmamakla beraber, modern tekniklerle yazılmıştır. Yazar eserde libertin akımını aktarıcı öğeler kullanır. Yazarın kutsallığa yüklediği anlam ve yaygın kutsallık anlayışı arasında oluşturulan tezat, libertin akımının aktarımını desteklemek için kullanılır. Esere yerleştirilen çatışmalar, libertin kavramını sorgulatıcı niteliktedir.

KAYNAKÇA: 1- Kundera, Milan (2014). Yavaşlık. 13. Baskı. İstanbul: Can Yayınları 2- De Sade, Marquis(2000). Erdemle Kırbaçlanan Kadın. 2.Baskı. İstanbul: Oğlak Yayıncılık
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!