Raşel Rakella Asal


Volga Hüznü

Raşel Rakella Asal

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Raşel Rakella Asal

Özgeçmişi

1969'da İzmir Amerikan Kız Kolejini bitirdi. 1969'da İngilizce ve Fransızca dillerinde 'Ülkesel Turist Rehberlik Kokartı'nı aldı. Lozan'da Diavox Institut Moderne de Langues, Paris'te Cours de Civilisation Française de la Sorbonne, Besançon'da Universite de Frache-Comte Cours de Français, Royan'da Centre Audiovisuel de Royan pour l'etude des Languesda kurslara devam etti. Besançon'da sanat tarihi derslerine, Paris'te Louvre Müzesi'nin sanat tarihi seminerlerine katıldı.

1992'de Besançon'dan Fransızca 'Yeterlilik Sertifikası', 1995'te İspanya'nın Salamanca kentinde 'Escuela Salmantina de Estudios İnternacionales' dan'İleri Düzey İspanyolca Belgesi' aldı.

1997-2000 yıllarında Ankara'da Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfında yazarlığa hazırlık, uygulamalı yazarlık, yazın-felsefe ilişkisi seminerlerine katıldı. İki çocuk annesi olan yazar, çalışmalarını İzmir'de sürdürmektedir.


Volga Hüznü


Hülya Soyşekerci
“Volga bilir. Volga oradaydı. Volga meraklıdır. Anlamak ister. Sözcükleri söküp alır en derinlerden, acıları, anıları, öykülerimizi ırmağın ta ötelerine taşır, denize ulaşırken çoğalır öykülerimiz.(...) Bazı ırmaklar sert, bazıları yumuşak ve sakindir. Kimisi sığ, soğuk, çamur rengidir. Irmaklar millerce taş yataklarından sürükler öyküler getirir bize. Öylesine çok ki, ırmak taşıyamaz hepsini, öyle çok ki anlatacakları öyküler.”(s.69)

Raşel Rakella Asal’ın kaleme aldığı Volga Hüznüilk bakışta, çeşitli gezi izlenimlerinin yer aldığı bir gezi kitabı gibi görünüyor. Okur, yapıtın derinliğine indiğinde  Volga Hüznü nün “klasik” bir gezi kitabından ayrılan öyle çok yönü olduğunu görüyor ki; kitapta anlatılan dünyaya kendini bırakıyor. Sayfalar boyunca Volga üzerinde bir gemide yazarla birlikte yol alırken, bir taraftan da anılara, geçmişe, tarihe, yazın yapıtlarına, mimari güzelliklere ve kültürel, sanatsal değerlere açılıyor. Yazarın kaleminin açtığı yolda ufuklarını genişletme olanağı buluyor.

Anı, gezi, deneme, mektup, roman, öykü, biyografi, günce, şiir gibi birçok türün birbiriyle kaynaştığı, yoğun duyguların derin düşüncelerle bütünleştiği bir “zaman senfonisi” sunuyor okura bu kitap. Volga Hüznü için  “metinlerarası ilişkiler” kurularak yazılmış bir yapıt denilebilir. Metinlerarası yöntem kullanılan yapıtlarda

“yazınsal metin, farklı metinlerin bir kesişme yeri olur ya da söylemsel parçaların bir “kolaj”ına dönüşür. Geleneksel romanda olduğu gibi, böyle bir yöntemle dünyanın bir görünümü değil, yazının kendi başına anlam üretebileceği metinsel bir görünüm sunmak söz konusudur. Metinlerarası göndergelere, yani ayrışık sözcelere  çok yer veren postmodern yapıtlar, çeşitli yazınsal türlerin de bir kesişme yeri olurlar; yani aynı söylem içerisinde özyaşamöyküsü, roman yazısı, yazınsal eleştiri; tarihsel, ruhbilimsel, bilimsel  vb. söylemlere de yer verilir.(...) Marc Angenot’un belirttiği gibi, klasik metnin benzeşiklik ve birlik ilkelerinin karşısına metinlerarası söylem ile bir ayrışıklık ve çokluk (çokseslilik) ilkesi çıkar.”

(1)  Metinlerarasılık bir biçem seçimidir ve bu seçimin nedenlerinden biri de yeni bir okur profili yaratmaktır. Metinlerarasılık ve parçalılık konusundaki bir söyleşide Doç Dr. Kubilay Aktulum şunları belirtmektedir:

“ Okur artık edilgen bir alıcı değildir, yönlendirilen, yazarın kaprislerine uygun olarak devinen, onun metnindeki bilmeceyi çözmeye zorlanan, eğitilen biri olmaktan çıkarılır, bir iletişim aracı olarak yazınsal metinden kendi anlamlarını da çıkarması beklenir. Dolayısıyla da yapıt tekanlamlı, tekodaklı, kısacası teksesli olmaktan çıkarılır, alımlama estetiği çoksesli bir okuma alanı yaratılarak okurun önüne çokboyutlu, devingen bir metin konmasını gerektirir. Bu çoksesliliği yaratmanın yollarından birkaçıdır metinlerarasılık, uzatısallık ve parçalılık.”

(2) Okurken bazen durup düşünüyor, bir şeyleri sorgulama gereksinmesi duyuyorsunuz. Bazen anlatılan kentleri, yerleri gözünüzde canlandırıyor, bilgi dünyanızı zenginleştiriyorsunuz. Arada bir Rus edebiyatının başyapıtlarının içinde buluyorsunuz kendinizi. Volga Hüznü ’nü okuyup bitirdikten sonra ruhunuzda hüznün değil umudun izleri kalıyor. Yazar,  yoğun anlamları, farklı imgelerle oluşturduğu için düşle gerçeğin uyumlu birlikteliğinden özgün tatlar alıyorsunuz okudukça. Giderek yaşamınızdaki anlamların çoğaldığını, zenginleştiğini; yaşamın senfonik bir şiir gibi ufkunuza serildiğini duyumsuyorsunuz.Raşel Rakella Asal, 1998 yılında, değişim ve dönüşümlerin çalkantıları ve çelişkilerini yaşayan Rusya’ya gidiyor. Önce St. Petersburg’dan başlıyor geziye, Volga üzerinde bir nehir gemisiyle Moskova’ya doğru uzanırken, anıları, izlenimleri, birikimleri ve düşlerini de harekete geçirerek, bizi Rus Edebiyatı yazarlarının yaşamöyküleri ve yapıtları içinde  gezdiriyor.

Volga Hüznü ’nde en  merkezde yer alan  kavram bence “zaman”. Zamanın içinde insanın, kendisini, toplumu ve dünyayı anlama çabası... Geçmişe ve şimdiye gidiş gelişlerle bir “zaman yolculuğu” bu.  St Petersburg, Moskova ve diğer kentlerde şimdiki zamanın akışını verirken, kültürel ve mimari yapıtlarda, müzelerde geçmiş zamanın nasıl yoğunlaştığını da gösteriyor okura. Şimdide yaşayan geçmişin, tarihin tadını, rengini, kokusunu duyuruyor. Raşel  Rakella Asal; tarihin soluk alışına tanık ediyor bizleri. Bir yandan da çağrışımların kapısını aralıyor. Bir bakıyoruz  Dostoyevski,  Puşkin, Gogol, Tolstoy canlanmış, yazarla konuşuyorlar. Geçmiş zaman, sürekli olarak şimdi’ye sızıyor. Düşsel söyleşilerle bu yazarları daha iyi tanımamamızı sağlıyor R.Rakella Asal. Dostoyevski’yi canlandırıyor düşlerinde; onu, birlikte yol alacakları bir serüvenin içine çekiyor:

“İşte geliyordun.  İlk kez senden önce gelmiştim. Yaklaşıp karşında durdum. Hemen söze girecektim ki ‘Neden beni izliyor, rahat bırakmıyorsun?’ dedin.(...) ‘Senin ülkene geldim, sırf senin için. Seni görmeye geldim. Hayatı olağanüstü yansıttığın eserlerinde gezinmek yetmedi, ülkemden kalkıp buralara seni bulmaya geldim’ dedim.(...) Neydi bu suskunluğun adı? Sürgün çığlığı vurmuştu yüzüne. Kendi korkularına bakıyordu sanki. Gözlerindeki erimişliğe, incelmişliğe bakarak sormak istiyordum hep: N’oldu? Senden, yüreğinden neler gitti? Ama soramıyordum nedense; sana bakmaktan, seni uzun uzun incelemekten başkası elimden gelmiyordu. Sen de öyleydin; konuşmuyor; bana bakıyordun hep.”
(s.76-77) Düşsel bir aşka tanık oluyoruz ilerleyen sayfalarda.  Daha sonra başka bir yazarın; Tolstoy’un yaratma sancılarıyla özdeşleşiyoruz. Yaratıcılığındaki gizin çok çalışmak, gözlem yapmak, araştırmak ve sabretmek olduğunu kavrıyoruz. Savaş ve Barış’ı yedi defa gözden geçirip yeniden yazdığını, bu eserle ilgili taslakların büyük sandıkları doldurduğunu, savaşın geçtiği yerlerde Tolstoy’un at üzerinde iki gün dolaştığını öğreniyor; insanlar arasında, kütüphanelerde en ufak bir ayrıntıyı bile kaçırmadan sabırla araştırma yaptığına tanık oluyoruz. On dokuzuncu yüzyıla özgü gerçekçiliğin romandaki olağanüstü başarısının kaynaklarına iniyoruz böylelikle. Raşel Rakella’nın, başyapıtların yaratılmasıyla ilgili yorumu çok ilginç:
“ Bir insanın kendini yaratması tıpkı ‘şaheserlerin’ yaratılması gibi zaman alıyor. Zamanı iyi kullanıyor muyuz? Yeteneklerimizin olgunlaşmasına ve meyve vermesine olanak veriyor muyuz? Becerinin temeli tekrar. Ustalaşmak ise süre istiyor. İstiyor, hep  istiyor doyumsuz bir biçimde, hep istiyoruz... başarıyı, parayı, sıhhati, sevgiyi, aşkı... Her şeyi... VE HEMEN ANINDA!”
(s. 103) Bu satırlarda, çağımızın hız üzerine kurulu dünyasında başyapıtların ol(a)mayışının nedenlerine iniyoruz. Her şeyin anında oluşup anında tüketildiği bir dünyadayız çünkü...Ne çok şey öğreniyoruz farkında olmadan. Bilinç akışını ilk deneyen yazarın  Tolstoy olduğunu; Anna Karenina’da  bu tekniği denediğini, Puşkin ve Lermantov’un düelloda öldüklerini... Nazım Hikmet’in mezarını ziyareti sırasında derin bir heyecan yaşadığını anlatıyor yazar. Nazım’ın yaşamından bazı kesitler aktararak onun güzel dizelerine de yer veriyor. Sonra Gogol’ün Burun ve Palto öykülerinin içine giriyoruz birdenbire. Küçük, yoksul memurların acıklı yaşamlarına gömülüyoruz.. Tolstoy’un Anna Karenina’sının iç çelişkilerle dolu dünyasına da konuk oluyoruz yazarın yolculuğu içinde.
“ Arabayı Theodore sürmekte, uşak Peter de arabacının yanındaki yerinde oturmaktadır. Anna, Obilralovka trenine binmek üzere istasyona doğru yol alır. İstasyona doğru giderken bilinç akışı yeniden başlar: ‘ Son olarak o kadar iyi düşündüğüm şey neydi bakayım?’ Anna hatırlamaya çalıştı. ‘Tıyvtkin, Coiffeur’ mü? Hayır, o değil. Hah tamam! Yaşvin’in söylediği: İnsanları birbirine bağlayan biricik şey, hayat kavgası ve kindir.’”
(s. 39) Bu noktada Umberto Eco’nun kurmaca karakterlerle ilgili düşüncelerine değinmek yerinde olur:
“Kurmaca karakterleri ciddiye almak, metinlerarası bir anlatı da yaratır; böyle bir anlatıda, bir başka romandaki bir karakterin bir romana ya da bir oyuna girişi, neredeyse bir gerçeklik işareti  işlevi görmektedir.(...) Kurmaca karakterler bir metinden ötekine göç edebildiklerinde, gerçek dünyada yurttaşlık hakkı elde etmiş ve onları yaratan anlatıdan bağımsız hale gelmiş olurlar.”

(3)“Bu kitapta birbiri içinde  kaç yolculuk var?” diye düşünmeden edemiyor insan. Bence birçok yolculuk var bu kitabın sayfalarında. Birincisi, yazarın Volga üzerinde bir nehir gemisiyle, somut gerçekliğin içinde yer aldığı yolculuk. İkincisi, geçmiş ve şimdiye gidiş gelişlerle oluşturduğu “zaman ve tarih yolculuğu”. Üçüncüsü, Rus Edebiyatı yolculuğu. Bu yolculukta yazar “anlatı ormanlarına” dalıyor ve bizi de bu ormanlarda dolaştırıyor. Dördüncüsü, yazarın anıları, izlenimleri, duyguları ve düşlerini harekete geçirdiği “iç yolculuğu”. Yazar, kendini zamanın içinde anlamaya ve yaşamı anlamlandırmaya; dolayısıyla kendini var etmeye çalışıyor. Beşinci yolculuk ise gezdiği yerlerde toplumu, toplumsal değişim ve dönüşümleri gözlemlediği “ toplumsal yolculuk”... Her anlatı  bir yolculuktur aslında. Bu konuda değerli araştırmacı Jale Parla şunları yazıyor:

“Bu eğretilemenin kapsadığı bir de yazarın yaratıcılık ve okurun okuma yolculuğu vardır ki bunlar da hesaba katılınca yolculuk metaforu açık uçlu, bitmemiş bir metafordur.”

(4) Metinlerde yolculuk, Jale Parla’nın bakışından şöyle anlatılıyor: 

“Yeni çağın bireyi gelişen, değişen, büyüyen, olgunlaşan birey olarak görülmektedir; o artık temel bir özellikle belirlenmiş tek boyutlu, değişmez bir kişilik değildir. Kısacası yaşam ve yaşamla gelen her şey bir kişisel yolculuktur. Buna okumak da dahildir. Okur, kitabı bitirdiğinde ve  yeni bir kitaba başlamaya hazır olduğunda değişmiş sayılır. Okumak artık bir katekizm değil, her türlü yeni değerlendirmeyi, hatta hesaplaşmayı içeren bir değişim süreci, bir yolculuktur.(...) Bu yolculukta yazar ve okur tam anlamıyla birer yoldaştır. Metne dahil edilen tüm yabancılaştırma öğeleri ile yazarlık oyunları bu yoldaşlık süresince boy gösterir. Yolculuğun bir amacı metnin metinselliğini sergilemek, yazılma sürecine okuru ortak etmekse, diğer amacı da yaşamın rastlantısallığına işaret etmektir.”

(5) Volga Hüznü için “çok katmanlı bir gezi kitabı” diyebiliriz. Bu katmanlar birbiri içinde kaynaşmış, sayfalara, metne öyle başarılı sindirilmiş ki yapaylığın veya ilişkisizliğin izleriyle karşılaşmamız söz konusu olmuyor. Bu çok katmanlılık, yapıtı özgün bir düzleme taşıyor. Az rastlanan bir çalışma olarak dikkati çekiyor Volga Hüznü . Yazınsal yapıtlardan, şiir ve felsefe kitaplarından alıntılar, yapıtın özünü, can damarını besleyerek metnin dokusuna zenginlik kazandırıyor. Bu özgün çalışmayı roman olarak değerlendirmek doğru bir yaklaşım sayılamaz. Çünkü yapıtta  roman kurgusu bulunmamaktadır. Volga Hüznü’nde egemen olan; yaşanmışlıktır, gerçeklerdir. Bunlar dış veya iç gerçek olarak yazarın dünyasından bize yansıyan yaşanmışlık parçalarıdır. Gezi boyunca yazar, gördüklerini anlatırken bazen nesnel, bazen öznel bakış açısını kullanıyor. Bu bakış açıları yapıta duygu, düşünce ve  düş boyutu kazandırıyor. Yazar zaman zaman düşlerine, düşsel kurgulamalara da yer veriyor fakat sonuçta bunlar da yaşantıdan, o anın yaşanmışlığından kaynaklanıyor.   Volga üzerindeki geziden de öğrendiklerimiz var.  Örneğin St. Petersburg’a kuzeyin Venedik’i dendiğini, 42 ada üzerine kurulduğunu, kentte 70’e yakın kanal ve 300’den fazla köprünün olduğunu... Moskova sözcüğünün anlamını; yörenin bataklık olması nedeniyle rutubet anlamına gelen “moskva”dan geldiğini... Volga’nın “cömert” anlamını taşıdığını... Yazarın “Sevgili Volga Ana! Yörenin bereket tanrıçası.” seslenişindeki derinliği... Onega  bölgesinde  hiç çivi kullanılmadan yapılan ahşap kiliselerin varlığını... Bir köylünün en az yüz yıl önce yaptığı katedral maketinde hiç çivi ve yapıştırıcı kullanmadığını; yalnızca tahta iğnelerle çalıştığını; katedralin 1/166’ sını temsil eden bu maketle imparatorun hayranlığını kazandığını... Schlüsselburg Kalesi’nin tarihini; şimdiyse serüvencilerin yeri olduğunu:

“Günümüzde bir turizm şirketi burasını maceraperestlere açmış. Bu şirket bu hapishanenin herhangi bir hücresinde müracaat edenleri iki haftalık bir maceraya davet ediyor. Yanınıza yalnız bir şilte, kalem ve kağıt alabiliyorsunuz. Günlük psikolojik kontroller ve günlük yemek ihtiyacınız temin ediliyor. Amaç, insanın kendini denemesi ve kendi ile baş başa kalabilmesi yani kendini keşfetmesi. İki haftanın sonunda bir sertifika ile ödüllendiriliyorsunuz. Elimdeki kitap not düşmüş. ‘Bu maceranın enteresan tarafı insanların kendilerine yaptıkları bu işkence için para ödemeleri.’ diyor.”(s. 54)
 Sessizliği yaşıyor, durgunluğun içinde yol alıyor; bir büyünün yansımalarını okuyoruz.  Dinginleşiyor içimiz, tıpkı Volga gibi...(s. 54)
“Akıntı düzdü. Sessiz bir durgunluk çökmüştü kıyılara. Sarmaşıkların, yerden fışkıran her otun birbirine bağladığı ağaçlar sanki son dalına, son yaprağına dek taşlaşmışlardı. Uyku değildi bu, doğa dışı bir şeydi, sanki bir büyü altındaymışlar gibi. En küçük bir ses bile işitilmiyordu. İnsan doğaya şaşkınlıkla bakıyor, sağır olduğundan kuşkulanıyordu. Göğe yükselen binlerce ağaç, üzerlerinde alev alev top gibi duran güneşi gördüm. Hepsi
 kıpırtısızdı.” (s.71)  “ Volga Hüznü ” artık içimizde... Raşel Rakella Asal, dikkatli bakışıyla yalnız doğanın değil kentlerin de ruhunu çözümlüyor:
“Uçsuz bucaksız bir gök içinde ince ve karışık yapılar belirdi. Her kent bir anı birikimiydi. Kentin öğretici, bilge bir yanı vardı. İnsanlarına koşmalıydım. Kenti öğrenebilmek için insanlarına yönelmeliydim(...) Her köşesinden yaşam izi taşan ve bana sonsuzluk duygusunu yaşatacak bir koca tarihi de içinde barındırıyordu. Kentlere koşuyordum. Kentleri gezmek değil ardında bıraktıkları tarihi de anlamaya çalışıyordum.”
(s.86) 
“Mekanlar insanlarla anlam kazanıyor. Kentin öyküsü insanla başlıyor.”
(s.87)Yazar, Moskova’da metroyu ve kent insanını  başarılı gözlemleriyle anlatırken okurda yaşantıların derin izlerini bırakıyor:
“Metroya yöneldim. Üç dört kat yerin altına indim. O müthiş koşuşturma. Karmaşık insan coğrafyasının ortasında buldum kendimi. Yaşam dalgasına yelken açan metro! Gözlerim tünellere giriyor, çıkıyor; gözlerim yine tünellere giriyor, çıkıyor. Dönüyorum, sonra yine bir koşu, bir koşu daha, merdivenler, merdivenleri üçer beşer atlayarak çıkıyorum.(...) Ayak sesleri. Her yerden ayak sesleri geliyor. Bir öğrencinin toy yüreği, kadını, erkeği, ekmek kavgasının katı gerçekliği, işçinin gece vardiyaları, iş yerinin tozlu ampul ışıklarının nasırlaştırdığı hüzünlü bakışları, seyrelmiş saçları, göz altında kırışıklar... Ve elleri. Önce elleri.”
 (s. 100) Emekle, kentin telaşıyla dolu  metro... Raşel Rakella Asal, Moskova’nın yoksul yüzüne de çeviriyor bakışlarını:
“Ellerim boş ilk kez çarşıdan ayrılıyordum. Moskova çarşısı “malını” değil, “yoksulluğunu” sergiliyordu. Yoksulluk önce tene, sonra ruha mı işliyordu?(...)Mallar donuk, insanlar cansız. Yüreğim o yoksullukta takılı kaldı. Yorgun yüzler! Şehrin yükü, kiri, pası kanıyordu solgun yanaklarda. Hava kurşun gibi ağır. Yürek yakıcı bir hüzün! (...)Avuçlarımda yüzlerce soru işareti. Sesim kanıyor. Bir dilim güneş, bir lokma gökyüzü dileniyorum!..”
(s.101) Değişim ve dönüşümün sancıları, yoksulluk acısı yaşatıyor halka... Eski ve yeni zamanlar birbiri içinde  sürüyor. Çelişkiler ülkesi Rusya, tıpkı yaşam gibi.Gezi bitiminde yazar, Volga’yı kendi hüznüyle bırakıyor öylece. Volga’nın hüznü tarihin de hüznü gibi. Kitap, doğma büyüme İzmirli Raşel Rakella Asal’ın, yüreğine yağan Ankara yağmurlarını anlatan dizeleriyle sona eriyor. Bu dizelerde bireysel ve toplumsal umuda  vurgulamalarda   bulunuyor yazar. Gerçeğin ve düşün tarihle, toplumla, insanla harmanı; geçmişle, şimdinin ve geleceğin uyumlu bir dansı diyebiliriz Volga Hüznü 'ne,

Zamanın bu kitaptaki en önemli kavram olduğunu belirtmiştim. Bence kitabın baş kişisi de zaman:

“Zaman şaşkın şaşkın, daha çok da acıyarak bana bakıyor, varlığını hissettiriyordu. (...) Zaman özür dilemedi benden. Çekip gitti. Ne de şakacıydı. Niye kaçmıştı? Niçin hep suskundu? Neden gelmişti? Görünmez, renksiz, kokusuz, bilinmez cüssesiyle nasıl da etkili olmuş ve bu uyuşukluğuma yol açmıştı. Onu bulmaya çalışmak niye? Mekan değişmekteydi. Zaman da.”
(s.48-49)  Umberto Eco’nun zaman konusundaki saptamaları ne denli düşündürücü:
“Hiç kimse doğrudan şimdiki zamanın içinde yaşamaz: Hepimiz bireysel ve kolektif şeyleri ve olayları, belleğin birleştirici işlevleri aracılığıyla derliyoruz (ister mitoslar söz konusu olsun, ister tarih). “Ben” dediğimizde, belli bir yerde belli bir yılın belli bir gününde belli bir saatte doğan kişinin (anne-babamıza ya da nüfus kütüğüne göre) doğal uzantısı olduğumuzu sorgulamaya açmadığımızda, tarihsel bir anlatıyı yaşamaktayız.”

6)Olağanüstü zengin, dolu dolu bir yaşamı var Raşel Rakella Asal’ın. Bu yaşamın kalıcı izlerini, yoğun anlamlarını yapıtında güzel bir dille yansıtırken, Volga Hüznü ’nü yüreğimize taşımayı ve iç dünyamızda da Volga gibi dingin  bir akış yaratmayı   başarıyor.

  Notlar:(1) Kubilay Aktulum , “Metinlerarası İlişkiler”, Öteki Yayınevi, Mayıs 2000, s: 9-10.
(2)  Kamuran Semra Eren, “Dilbilimsel Açıdan Yazım ve Anlatım Yöntemleri” , K.Aktulum’la Söyleşi, Cumhuriyet Kitap Eki, 14 Ekim 2004, sayı: 765.
(3) Umberto Eco, “Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti”, deneme, Türkçesi: Kemal Atakay, Can Y. s:143
(4) Jale Parla, “Don Kişot’tan Bugüne Roman”, İletişim Y. sayfa: 154.
(5) Jale Parla, a.g.y. sayfa: 144
(6) Umberto Eco, a.g.y. sayfa: 148 



Handan GÖKÇEK

http://www.kitap2.com/kitap/404/Volga-H%C3%BCzn%C3%BC.aspx

'Geçmiş'in kaygan, yumuşak dokusu ile 'şimdi'nin durağan dinginliğinde dans ediyorum diyor sevgili Rakella. ' Volga Hüznü 'nde dolaşmaya başlamadan önce, okuru bu cümlelerle göreceklerine, yaşayacaklarına hazırlıyor. Anılar yazar için melon şapka takmış, ensesine küçük bukleler dökülen genç bir adam. Belli ki Volga Hüznü nü yaşarken anılarla okuru ile birlikte dans edecek.

Yazar, temiz, çapaksız ve akıcı diliyle Rusya sokaklarında dolaştıracak bizi? Albümü aralayıp Yazmayı deniyor Kalemini kâh şiirin o eşsiz tadına daldırıyor kâh bir kameranın gözüne oturtuyor okuru.

Volga Hüznü bildiğimiz gezi kitaplarına benzemiyor. İlk St Petersburg'a uğruyoruz. Şehrin kurtuluş hikayesini, gelişimini zorluklarla geçen 900 gününü okuyoruz. Neva nehri gözlerimizde canlanıyor gözlerimiz satırları takip ederek akıyor.

Moussorki tiyatrosunda Raşel Rakella Asal'ın yanına oturup Giselle bale gösterisini izliyoruz. Bale onun için Dilsiz bir söyleşi, hareketlerle, figürlerle ve seslerle anlatılan canlı ve konuşan bir resim

Sarayları, müzeleri merakla okurken, dilindeki akıcılık bizi de yaşadığı duygu ve görüntü karmaşasının içine çekiyor. Tarih elimden kayıp gitmiş ve ben ona tutunamamışım diyor ve yer yer gördüğü manzaralar aklında bir fotoğraf karesine dönüşüyor. Yaşadığı duygu seli onu bir çeşit kendi yaşamını ve anılarını sorgulamaya götürüyor. Kitap boyunca yalnız Rusya'yı değil yazarın çağrışımları ve anıları ile bir Paris'te buluyoruz kendimizi bir Maxim Sali'nin o hazin hikâyesinin içinde.

Rus edebiyatından Tolstoy, Dostoyevski, Çehov üzerine verilen bilgiler, yapılan tespitler elimizdeki kitabı daha farklı ve doyurucu bir boyuta taşıyor.

Sanat tüm duygularımızın bir tin olarak ruhumuza düşen bir özeti miydi? bu soruya rastlayınca kitabın kapağını gözlerimle birlikte kapatıp uzun uzun düşünüyorum. Yazar görüneni ve görünenin ardındaki duyguyu, görülemeyeni de anlatıyor sanki.

O zaman yaşamak nasıl? Nereye kadar? Doğru yön hangisi?, Belki de bilgelik hiç sorgulamamak demekti. Bir solukta okunmuyor Volga Hüznü . Durup düşünerek, düşünürken özleyerek tadına ağır ağır vararak okunabiliyor. İçinizden sorduğu sorulara yanıtlar veriyorsunuz, elinizdeki kitapla sohbet ediyorsunuz. Zaman özür dilemedi benden. Çekip gitti Çünkü zaman tanrının haylaz çocuğudur diyorum usulca. Raşel Rakella'nın gülen gözleri geliyor aklıma, gülümsüyorum. bu kez çok ara verdin hadi devam et diyor kulağıma.

Ladoga gölündeyiz, kahraman göl de diyorlar ona, oradan Onega gölünün serin suları ile kucaklaşıyoruz.

Sonra birden Beethoven Ay ışığı sonatı çınlıyor kulaklarımda, sözcüklerin ritmi sanki ay ışığı sonatı ile uyum içinde. Selene ve Endymion'nun hikâyesi içinde biz de nehrin sularına akıyoruz ve yolumuz Kizhi adasından geçiyor. İsa'nın yüz değiştirmesi kilisesi insan zekâsına hayran bırakıyor bizi. Otuz altı yıl süren bir acının böyle bir sanat eserine dönüşmesi karşısında sanatçının önünde saygıyla eğiliyorum.

Kiliseler, manastırlar, kasabalar arasında Çehov'un Pazar günleri kilise korosunda ağabeyleri ile söylediği ilahiler eşliğinde okuru da büyülü bir yolculuğa çıkarıyor.

Barajlar, kanallar ve Volga üzerinde akmaya devam ediyoruz, roman kahramanları selamlıyor bizi Kivilov, Şatov, Raskonikov?

Volga Hüznü üzerine yazılacak çok şey var, iyi bir okuru tatmin etmenin ne kadar zor olduğunu bilen ve yazmayı deneyen biri olarak bu kitabı çok sevdim. Eline Ruhuna, samimiyetine sağlık sevgili Raşel Rakella?.
 

 

Raşel Rakella Asal ile Söyleşi


Yazın dünyamıza üç kitapla girdiniz. Bu, belli bir birikiminiz olduğunu gösteriyor bize. Yazın serüveni herkes için farklı ilerler. Sizin serüveniniz nasıl başladı?

Kafanızda hiçbir kitap kurgusu, kitap düşüncesi yoksa ve bir şeyler karalayayım, bakayım ne çıkacak diye yazmaya girişmişseniz bu sonsuz bir boşluktur her şeyden önce. Hiçlik gibi. Bembeyaz, çıplak bir kağıt parçasının karşısına geçmek ilk önce ürkütücüdür. Tüm çelişkilerinizin, korkularınızın karşı konulmaz hücumuna uğrarsınız. O size, siz ona direnirsiniz, ilk başta. Aşılması zor bir şeydir. Ve bu yazma macerası kuru, çıplak, yankısız, uzak ve geleceksizdir. Böyle bir yazının karşısına oturabilmek için yazdığınızdan daha güçlü olmanız gerekir. Bir bilinmeze doğru yol alırsınız. Yazma edimi ilerledikçe kitap gelişir, kendi yazgısını, kendi yönünü çize çize ilerler. İlk kitabım “Volga Hüznü” böyle oluştu. Rusya seyahatim boyunca tuttuğum notlardan, günlüğümden yola çıkarak... Hadi bakalım, yaz da görelim neler yaptığını dercesine, adeta kendimi tehdit edercesine yazmaya giriştim. O dönemde hiç güvenim yoktu kendime. Birden kendimi topladım. Bugün yazmıyor olmaktansa, bugün cesurum diyebilmek için diye kendime komut verdim. Yazdığım ilk cümlenin peşinden koştum.

Dyuyuor musun Kalbim? kitap kapağı“Duyuyor musun Kalbim?” adlı kitabınız İspanya’da bir gezi sırasında... Bizi alıp İspanya iç savaşının ortasına bırakıveriyor. Çok etkileyici bir anlatımınız var. Neden İspanya ve neden iç savaş?

İspanya’da aldığım dil eğitimi boyunca, İspanya iç savaşının o ülkede açmış olduğu yaraya yakından tanıklık etmiştim. O devrin toplum üzerindeki etkisini hem derslerde işliyorduk, hem de toplumun içine karışınca hissedebiliyordunuz. Ders aralarında, kafelerde yaşlı savaş mağdurları ile karşılaşıp konuşuyorduk. O konu üzerinde iyice yoğlaşmak istedim. Kitaplara sarıldım. Böylece “Duyuyor musun Kalbim?” kitabım oluştu.
Sanat tarihinde belirli bir yeri olan Picasso’nun, ünlü ‘Guernica’ tablosundan yola çıkarak İspanya iç savaşını anlatmak istedim. Bu tablonun parçalanmışlığını kavramaya, ana izleklerini yakalamaya çalıştım. Gerek ‘ Guernica tablosunun bütününde, gerekse bölük pörçük parçalarında işime yarayacak her türlü malzemeyi toplamaya giriştim. Bunu yaparken İspanyol halkının iç savaşta yaşadığı acıları, savaşın kendisini, savaşın yarattığı dehşeti, bir halkın direnişini anlamak ve anlatmak istedim.

Görkemli görünümünü ardında ayrıntılı, belirleyiciliğinin yanında karmaşık, ilk izlenimde kolay kolay kendini ele vermeyen ‘ Guernica beni kendinin tutsak seyircisi yapmıştı sonunda. Karşımda ölçülebilen boyutlu, işlenmiş, sonsuza dek bölünebilir bir resim vardı. Ben ise ölçülmeyen, boyutsuz, bölünmez duygu yoğunluğum ve hüznümle baş başaydım.

Rakella Asal - Volga Hüznü “Volga Hüznü” adlı kitabınız, St. Petersburg’dan başlayıp Volga üzerinden Moskova’ya doğru bir geziyi anlatır gibi; ancak sıradan bir gezi kitabı değil bu. Bir yandan gezilen yerler anlatılırken, bir yandan da Tolstoy’a , Gogol’a, Puşkin’e de uzanıyor. Zamanın ve edebiyatın içinde gezinir gibisiniz. Bu kitabın oluşumunu bir de sizin ağzınızdan dinleyelim.

Malraux her kitap bir otobiyografidir der. Her yazar kendi hayat deneyiminden yola çıkmadan yazamayacağına göre, her yazar yapıtına kendi kişisel izlenimlerini yansıtacaktır. Romanın çıkışındaki temel metaforun yolculuk olduğunu roman kuramcılarının hemen hepsi şu ya da bu şekilde dile getirmişlerdir. Yeni çağın bireyi gelişen, değişen, büyüyen, olgunlaşan birey olarak görülmektedir; o artık temel bir özellikle belirlenmiş tek boyutlu, değişmez bir kişilik değildir. Kısaca yaşam ve yaşamla gelen her şey bir kişisel yolculuktur. Buna okumak da dahildir. Okur kitabı bitirdiğinde değişmiş sayılır. Okumak ta her türlü değerlendirmeyi, hatta hesaplaşmayı içeren bir değişim süreci, bir yolculuktur. Bu yolculukta yazar ve okur tam anlamıyla birer yoldaştır. Her yapıtta yazarın yaratıcılık serüveni ile okurun okuma yolculuğu birbirini takip eder.

Tüm yolculuklar kendi içimize yaptığımız yolculuklara dönüştüğünde daha anlamlı, bir o kadar da zenginleştirici ve öğretici olmazlar mı? Gezdiğim topraklardan yansıyan görüntüler eşliğinde, o coğrafyadan etkilenimlerim, ülkelerinin tarihini sorgulayan büyük ustaların, Puşkin’in, Tolstoy’un , Gogol’un ve Dostoveyski aracılığı ile o tarihi anlamaya çalıştım. Böylece zengin edebi göndermelerle yüklü bir edebi serüvene yol aldım.

Her Şey Sanki Bir Eski Zaman Düşünde Şimdi kitabının kapak remi “Her şey sanki bir eski zaman düşünde şimdi” adlı kitabınızda kendi öykünüzle anneannenizin yaşam öyküsü harmanlamışsınız. Alttan bir de aşk acısı görülmekte. Bu kitabı da biray açalım mı?

“Aşktan geriye hiçbir şey kalmıyor, anılar bile” diye düşünür Marguerıte Duras. Yaşamı yaşandığı biçimiyle yansıtmanın zorluğu beni düşsel bir sevgiliyi kurgulamaya itti. Bu düşsel sevgiliye anneannemin yaşam öyküsünü anlatıyorum. Bunu iki nedenle yaptım. Kaleme aldığım yaşam öyküsü 1950- 1960’ların yoksul İzmir Yahudi cemaatinden kesitler taşıyordu. Bu hüzünlü tabloyu araya bir aşk teması yerleştirerek hafifletmeye çalıştım. İkincisi bu düşsel sevgili ile hiçbir ilişki gerçekleşmez. Yaşanmayan, yalnızca düşlenen bir aşktır bu. Yaşanmamışlığı ile böylece aşk ta kutsallaşır. Oysa alt motifte, yaşanmış ve yıpranmış bir aşk vardır. Aşk yıpransa da , mutsuzluk verse de kaçınılmaz olandır. Gerekli olandır. Sevmek, kaçınılmaz olduğu kadar olanaksızdır da.

Bağımsızlığına düşkün, toplumun kendisine biçtiği kişiliği kabullenmeyen, kendine ait bir hayat parçasına sıkıca sarılmış, kısaca kendi olma savaşını veren bir kadın tipi canlandırılır. Ben –anlatıcı, kendini... ‘Tecavüz ediyorum düşlerimde sevgilime. Ne de olsa “taşaklı kadınım” ben, diye tanımlar. (S 87) Sayfa 88 de Sandra Gilbert ve Suzan Gubar’ın “The mad women in the Attic” adlı yapıtına değinilir.

Anneannenizin yaşamı gerçekten çok ilginç. Neden onu tek başına bir roman olarak düşünmediniz?

İnsan kalabalığından, uzun sürelerden, ayrıntılı mekan betimlemelerinden kurtarmakla bir metni en yalın biçimiyle bir yaşam kesitini vermeyi amaçladım. Her şeyi bilen ve gören anlatıcının yerine çocukluğundan başlayarak büyüyen, öğrenen, yaşayan ve yaralanan anlatıcıyı seçtim. Tüm yaşanmışlıklar hep insanlara dair. Ne kadar büyürsek büyüyelim o saf, biçare, habersiz çocuğun sesini yitirmemek bizleri zenginleştirendir diye düşünüyorum.

Geleneksel ve alışılagelmiş her şeyi bir yana bırakıp değişik bir kurguya yöneldim. Yazı kimi zaman bir sessizlik, kimi zaman bir yalnızlık, kimi zaman bir çığlık olur. Ama yazı her zaman bir gizemdir. Ben de böylesi bir kurguyla bu gizemi yakaladığıma inanıyorum.

Edebiyat dünyası da yaşam kadar sonsuzluğu ile bize sonsuz olanaklar sağlar. Barthes’a göre iyi edebiyat metinleri okuru kendinden geçiren metinlerdir. Bilinen kalıpları altüst ederek, şaşırtan, sarsan, kişiyi kuşatan zevk metinleridir, edebi metinler. St. Exupery’nin “Küçük Prens”i Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler”i , Richard Bach’ın “Martı”sı cılız cüsseleriyle evrensel edebiyat tarihine geçtiklerine göre edebi bir yapıtın değerinin onun cüssesiyle orantılı olmadığı anlaşılır.

Son değindiğimiz kitabınız romana geçişi mi muştuluyor bize?

İlk üç kitabım yazarlığa uzanan dolambaçlı bir yoldan geçmem ve kendi çizgimi bulabilme girişimimdi diyebilirim. Zaman ne getir bilemiyorum.

Yazın dünyasında yeni bir sessiniz. Kitaplarınınız bir arayış içinde olduğunuz izlenimini veriyor. Bundan sonraki çalışmalarınız neler olacak?

Orhan Peker ‘Ressamın paleti kurumamalı’ dermiş. Bence bu söz tüm sanat dalları için geçerli. Bugün geldiğim çizgiyi yok sayarak, çıktığım yolda yeniden doğmak için yazıya sıkı sıkıya sarılmam gerektiğini biliyorum. Kitaplarımı oluştururken araştırmacı yazarlığın büyüsüne kapıldım. Bu çizgide ilerleyeceğimi söyleyebilirim. Bizim gibi az okuyan toplumlarda okuyucuya, yol açan bir bakış açısı kazandıran okuyucuya okurken bir şeyler ekleyen, Turgay Gönenç’in de savunduğu gibi ‘okuyucuyu yazının karşısında edilgen değil,
etken bir okur oluşturmak’ düşüncesine katılıyorum.

Üç kitabın ayrı ayrı yazılış aşamasında neler yaşadınız? Nasıl bir iç yolculuğunuz vardı?

Herkes gibi ben de çok otel gördüm hayatımda, birçok, pek çok otel; kentten kente, ülkeden ülkeye. Yazmak için bir otel odasını seçmekle başladı her şey. ‘Ev yaşamına’ sırt çevirmek kolay olmasa bile, bunu bile isteye seçmek yazma eyleminin bendeki tutkusunun dışavurumuydu. Yazma ediminin olmazsa olmaz koşuluydu. ‘Duyuyor musun kalbim?’ kitabımdan bir alıntı daha açıklayıcı olacak sanıyorum. ‘Kaybolmak ve yol almak. Kaybolmak ve yolculuk. Kaybolmayı bu kez başarabilirsem! Yalnızca çekip gitmek... Çekip gitmek kendi kendimden, ülkemde olmaya yargılı olduğum insandan uzaklaşmak... Bir kez olsun yaşama karışmak.’

Nasıl yazıyorsunuz?

Okumak yalnızlıktır. Yazmak daha koyu bir yalnızlıktır. İnsan yalnız başına okur, bir başkasının yanında bile. Oysa yazmak eyleminde yazar tüm dünyanın yalnızlığına kuşanır. Her yere yalnızlık sinmiştir; her yeri kuşatmıştır. Aynı zamanda yazmak disiplindir. Gözyaşıdır yazmak. Yazı yaşamın ta kendisidir. Yazı kendinle hesaplaşmaktır. Kendiyle kapışmaktır. Yazmak?...Yapamam...İtiraf et kendine yazamıyorsun derim kendime. Sorular sorar, cevaplar üretirim. Ve birden oturup yazar bulurum kendimi. İşin en korkunç yanı da budur. Kendi yeterliliklerim ve yetersizliklerimle baş başayımdır. Yazın hayatımın kökü bu gel-gitlere uzanıyordu. Yazın serüveninin derinliklerinde kör karanlığa yakalanıyordum. Ya kör olacaktım ya da aydınlığa kavuşacaktım.

Hangi edebiyatçılardan etkilendiniz?

Edebiyatı sevmek annelik duygusu ile eş anlam taşıyor benim için. Nasıl ki bir anne çocuklarından her birine aynı sevgiyi, aynı özeni gösterirse ben de tüm edebiyat yapıtlarını aynı ölçüde seviyor , onları okudukça da onlara bağlandığımı görüyorum. Kitaplar benim
sevgili çocuklarım, yazarlar da sevgililerimdir.

Anneannenizi anlattınız kitabınızda anneannenizi işlerken neler hissettiniz?

Bir gün annem Cuma akşam duasından evvel havrada toplumuna hizmet eden kişiler adı altında yedi dakikayı geçmeyen konuşmaların yapıldığını, o hafta da anneannem hakkında bir konuşma yapılacağına haber vermişti. Çok büyük bir hevesle bu konuşmayı dinlemeye gittiğimde büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Konuşan kişi Ankara’dan gelmiş, İzmir Yahudi cemaatine sonradan katılmış, anneannemi pek tanımadığı gibi birkaç derleme bilgi ile anneannem hakkında konuşuyordu. Anlattığı kişi anneannem değildi. O günlerde içimdeki o isyan beni bu kitabı yazmaya iten nedendir. Anneannemi ancak ben anlatabilirdim. İkinci bir nokta da, toplumu için fedakarca çalışmış, hayatını toplumuna adamış bu koca yürekli kadını toplumu çok çabuk unutmuştu. Ölümünden yirmi üç yıl sonra onu yaşatmayı kendime borç bildim.

* Raşel Rakella Asal'ın "Volga Hüznü " adlı yapıtını arkadaşımız Hülya Soyşekerci, Şubat sayımızda sizler için irdeledi ve bir inceleme yazdı.                             http://www.dergi.havuz.de/subat/hulyasoysekerci.htm

Söyleşi/ Gülseren Engin


VOLGA HÜZNÜYLE GÜZEL BİR YOLCULUK

http://www.kitap2.com/kitap/404/Volga-Hüznü.aspx

"Volga bilir. Volga oradaydı. Volga meraklıdır. Anlamak ister. Sözcükleri söküp alır en derinlerden, acıları, anıları, öykülerimizi ırmağın ta ötelerine taşır, denize ulaşırken çoğalır öykülerimiz," diyor Rakella Asal Volga Hüznünde. Geçmişin ve anıların sarmalında şimdiye uzanırken bizi de şiirsel bir yolculuğa çıkarıyor, Volga'nın hüzünlü serinliği okşuyor yüreğimizi. Şimdi, görsel bir şölene dönüşüyor tarihin tanıklığıyla.

Volga Hüznü , tarihi, felsefeyi, edebiyat tarihini; deneme, gezi yazısı ve şiiri kucaklıyor. Kimi zaman donanımlı bir rehber kimliğiyle, St. Petersburg'daki St. İsaac Katedrali'nin maketini yapan köylü Maxim Salin'le tanıştırır okuyucuyu. Matematik, mimari ve desen bilgisinden yoksun işçinin yeteneğini anlamakta zorlanırken Jung'u çıkarır karşımıza. Bilgeliğimizin genetik bir miras olduğunu fısıldar kulağımıza Jung. Atalarımızın deneyimlerinin oluşturduğu bilgeliktir bu miras.
Pouchkine kasabasına götürür bizi, Petro'nun bir saray yaptırıp eşi Katherina'ya armağan ettiği. Erdal Atabek'ten okuduğum ve çok sevdiğim alıntıyı anımsattı bana konu: Eskiden İspanyol denizcileri haritada hayali adalar oluşturur ve sevgililerine armağan ederlermiş. Bir gün bir ticaret gemisinde su biter. Kaptan haritaya bakar. Oh, ne güzel yakında bir ada var, yanaşalım da su alalım, der. Gemide bu durumu bilen denizciler: O hayali bir ada ne yazık ki, öyle bir ada yok, derler.

Rus Edebiyatı'nın ustalarıyla buluşturur bizi. Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Gorki ,Puşkin belleğimizde canlanıyor ölümsüz yapıtlarıyla. Mayakovski'yi anımsarken dünya şairi sevgili Nazım Hikmet'imize uzanıyoruz. Mehmet Fuat'ın: Bir ülkenin şiirini (edebiyatını) otuz beş yıl arayla iki kez etkileyen başka bir şair herhalde yeryüzünde yoktur.sözüyle ona kendi ülkesinde ne çok haksızlık edildiğini ve daha pek çok yazara, şaire hatta düşünen pek çok insana yapılan haksızlıkların sürdüğünü düşünüyoruz. Bu bağlamda sevgili Rakella Asal'ın yapıtı Rusya'yı gezdirirken hem tarihsel bir gösteri sunuyor hem de Rus Edebiyatı'nın ustalarıyla dansımızda hem estetik hem de düşünsel bir yolculuğa çıkarıyor bizleri. Bu yönüyle de çok katmanlı bir dokuyuşu gerçekleştiriyor. Hem yüreğimizin gözü açılıyor kitabını okurken, hem de entelektüel anlamda katkı veriyor ve zihin jimnastiği yaptırarak edinimlerimizi yeniletiyor biz okuyucularına.

Volga Hüznü 'nü okurken Anna Seghers'e bir kez daha hak veriyorum. Bir sanat ürünüyle karşılaştığınız zaman etkilenirsiniz. Yapıt sizi değiştirir. Size bir şey ekler ve siz artık daha önceki kendiniz değilsinizdir. Artık kendiniz artı eklenensinizdir. Volga Hüznü 'nün yalnızca bir gezi kitabı olmadığı, sanatı, mitolojiyi, felsefeyi ve tarihi estetik bir anlayışla harmanladığı yadsınamaz bir gerçek. Kitabı okuyarak çok sevdiğim ve lise yıllarında okumaya başladığım Rus Edebiyatı'yla Rusya'da bir gezintiye çıkmak bana çok iyi geldi. Sevgili Rakella Asal, bilginize, kaleminize ve yüreğinize sağlık. (Filiz GÜLMEZ)
 


Volga Hüznü


Saime BİRCAN
http://www.kitap2.com/kitap/404/Volga-Hüznü.aspx

Kitabı elinize alır almaz hüzün değiyor gözünüze,elinizden tutup Volga boyunca gezdiriyor sizi. Yazar profesyonel rehber gözüyle bilgi ve becerisiyle sürüklüyor. Yalnızca kentleri, tarihi ve turistik yapıları, kiliseleri, sarayları görmüyorsunuz, aynı zamanda edebiyatın içinden bir yolculuk yapıyorsunuz. Klasiklerden günümüze büyük ustalar ete kemiğe bürünüp sohbet ediyorlar. Gerçek mi düş mü derken bir kentin ortasında ya da geminin güvertesinde yakalıyor hüzün sizi. Ama öyle yapış yapış değil, ince bir ezgi gibi takılıyor dilinize. St Petersboug'u dolaşıyoruz rehberimizin öncülüğünde. Tarih bilgilerimiz yenileniyor, ekleniyor çoğalıyor. Bazen hayret, beğeni bazen de hayranlıkla geçiyor zaman.

Moskova'da Kremlin Sarayı'nı geziyor, çarların taç giyme törenlerine resmi geçitlere tanık oluyor, işkence odalarının duvarlarında saklı inlemeleri duyar gibi oluyorsunuz. Moskova nehrinde çamaşır yıkayan kadınların sesler çınlıyor geçmişten bu güne
Nazım'ın mezarı başındaki hüznün rengi bambaşka, vatan hasreti kokuyor, ayrılık kokuyor?

Bu kez yazarı yanıbaşımızda Nazım'ın dizelerini okurken buluyoruz. Sonra da Sabahattin Ali'yle söyleşiyor.

Puşkin'den Tolstoy'a, Gogol'dan Dostoyevski'ye, Anton Çehov'a uzanan zorlu bir yazın yolculuğu bu? başka kimler yok ki? Nedim Gürsel, Cemal Süreya, Haldun Taner derken Fransa'da Louvre Müzesinde buluyoruz kendimizi dünle bugün arasında gidip gelerek.
Anna Karenin çıkıp geliyor anılarımız arasından. Nobokov'un bakışı, Turgeniyev'le sanat sanatçı ve emek sorgulanıyor.(38-39-40-41)
Denememi yoğunluğunda, gezi güzelliğinde, iç döküş sıcaklığında bir yumak hüzün. (78)

Volga diriliyor anlatacak çok şeyi var.(69)
Moskova metrosunu da unutmamak gerek. Sanat yer altında sizi bekliyor. Güneşi görmeden aydınlığı seziyorsunuz. Emeğin ve sanatın aydınlığını hayran kalmamak elde değil.(100)
Uzun araştırmalar yapmış olmalı yazar, yalnızca geizp görmek yetmez bu derinlikte bir kitap yazmak için. Kutluyorum. Emeğine, yüreğine, kalemine sağlık.

Alıntı
Volga bilir. Volga oradaydı. Volga meraklıdır. Anlamak ister. Sözcükleri söküp alır en derinlerden, acıları, anıları, öykülerimizi ırmağın ta ötelerine taşır, denize ulaşırken çoğalır öykülerimiz.(...) Bazı ırmaklar sert, bazıları yumuşak ve sakindir. Kimisi sığ, soğuk, çamur rengidir. Irmaklar millerce taş yataklarından sürükler öyküler getirir bize. Öylesine çok ki, ırmak taşıyamaz hepsini, öyle çok ki anlatacakları öyküler.


Sevgili Rakella,
http://www.kitap2.com/kitap/404/Volga-Hüznü.aspx

Önce şöyle başlamalıyım sözlerime,iyi ki Kuşadasına gelmişim ve sen bana iyi ki ' Volga Hüznü 'nü imzalayıp vermişsin.Okumaya kararlı çantama attım kitabı uçağa binmeden önce.Seattle'da parklarda mı okumadım,cafe'lerde mi,kütüphanelerde mi anlatamam.Elimden düşüremedim.Bitmesinden korkarak okuduğum kitaplardan biri oldu.Bu çok önemli benim için.Keşke daha uzun yazsaydı da demedim sanma:))Üstelik de ders çalışan çocuklar gibi kitabı çizik çizik de çizdim bilesin.Benim için o kadar önemli yerler vardı ki ve onları unutmamalıydım hatta hiç aklımdan çıkartmamalıydım.Eline sağlık,seni kıskandım doğrusu kitabından dolayı.Çok güzel planlanmış,tasarımı yapılmış ve beslenmiş bir bütünlük içinde çarptı,etkiledi beni.Yani sen bir gezi kitabıymış gibi başladığın satırlarını alıp öyle derinlere öyle bilinmezlere savurmuşsun ki .Her kuytu,dolaştığın her katman okura yeni ufuklar açıyor.Ben kendi adıma söyleyeyim anlatımına bayıldım.Rus yazarlarını bir Rusya gezisinde insan bu kadar mı güzel harmanlar ,bu kadar mı rastlantısalmış gibi sarsarak çıkartır okurunun karşısına.Doğrusu tebrik ederim.Bu sözlerim içten yürekten.Beni fazla tanımıyorsun biliyorum.Hissetmeseydim yazmazdım şu satırları.Kitabın iç kapağına bana hitap yazdığın,Kuşadasında dar zamanlarda öylesine ayaküstü konuşmalarla geçiştirdiğimiz görüşmelerimizi,ilişkimizi dile getiren cümlen de önemliydi benim için. Demek ki yazar olarak aramızda benim hep yakındığım bir eksiklik var.İletişimsizlik.Keşke birbirimizi,diğer arkadaşlarımı da kastediyorum,daha iyi tanıyabilsek.Yahoo gruptaki tantışmaları gereksiz yere harcanan zamanı,enerjiyi ,incir çekirdeğini doldurmayan kırgınlıkları,alınganlıkları ,hoşgörüsüzlüğü,önyargıları düşündükçe bunun ne kadar önemli olduğunu daha da iyi anlıyorum.Hele de ülkemden bu kadar uzakta ve kendimi yaban ellerde bunca yalnız hissederken.
Sana sevgilerimi iletiyorum.Seni sizleri daha iyi tanımayı kendime bir borç biliyorum.
Yüreğine,eline sağlık.Daha nice kitaplara diyorum.
Görüşebilmek dileğiyle,
İnci Gürbüzatik
 

Volga Hüznü Hakkında
http://www.kitap2.com/kitap/404/Volga-Hüznü.aspx

St.Petershurg'dan başlayıp, Volga üzerinde bir nehir gemisiyle Moskova'ya uzanan, Puşkin'den Tolstoy'a, Gogol'den Dostoyevski'ye açılan bir Rus edebiyatı panoramasına dönüşen, zamanın içinde dolaşıp duran, süzülüp bugüne ulaşan slav hüznüyle baştan başa boyanmış büyülü bir şimdiki zaman yolculuğunun ve bu yolculuğun içinde insanın, tarihi ve şu anı ile kendisini anlama çabasının hikâyesi...

Volga Hüznü Hakkında Diğer Bilgiler

Hülya Soyşekerci'nin ' Volga Hüznü ' hakkındaki incelemesine aşağıdaki adresten ulaşılabilir:
http://www.dergi.havuz.de/subat/hulyasoysekerci.htm

 

>

Valid HTML 4.01 Transitional