Thomas Mann
Venedik 'te Ölüm

Thomas Mann

share  

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

30.01.2013


  Editörün Notu: Yaşlanmakta olan vakur, disiplinli, fazilet timsali bir Alman yazarı olan Gustav von Aschenbach gerçek bir sanat yapıtının, akıl yoluyla,  tutkuların üstesinden gelerek yaratılabileceğine inanır.  Yazın hayatında tıkanma noktasına gelen sanatçı ilhamı Venedik 'te bulacağını umarak seyahate çıkar. Koleranın teslim aldığı şehirde, bir Yunan ilahı kadar güzel on dört yaşındaki delikanlı Tadzıo 'ya tutulur.  Kendine yediremediği bu platonik saplantının esiri olan Aschenbach düş gücüne, duygusallığa, fantezilerine yenik düşünce kendi sonunu hazırlar.

   EBEDİ EDEBİYAT: Bir Thomas Mann İncelemesi

http://www.ekopolitik.org

Thomas Mann 1875’te Almanya’da dünyaya geldi. Tıpkı döneminin yazarları gibi Nazi rejimine aktif bir şekilde karşı çıktı ve Nobel ödüllü yazar daha sonra bu nedenle Alman vatandaşlığından çıkarıldı. Önce İsviçre’ye sonra ABD’ye göç etti. Burjuvazinin yozlaşması çerçevesinde Buddenbrook Ailesi, Büyülü Dağ, Venedik’te Ölüm, Doktor Faustus gibi eserlerinde işlediği temaların evrenselliği onların güncelliğinden bir şey kaybetmeden kuşaktan kuşağa okunmasını sağladı. Etkilendiği Nietzsche ve Schopenhauer onun eserlerinin eleştirel-metafizik içeriğini, Tolstoy ise biçimini, kurgusunu belirledi. Ayrıca Freud’un cinselliğe yaklaşımı ve içgüdü konusundaki görüşlerine değer verirken, kendi kendini eğitme, onaylama ve güçlendirme yöntemini ise Goethe’den öğrendiğini vurguladı. (1)

Yirmi beş yaşında yazdığı Buddenbrook Ailesi romanıyla edebiyat dünyasına damgasını vuran Thomas Mann bu başarıyı eserleri arasında en tanınmışı olan Venedik’te Ölüm ile devam ettirdi. Her ne kadar roman olarak adlandırılsa da Venedik’te Ölüm bir “novel”dir. Novel, romandan çok daha kısa bir düzyazı biçimidir ve “yenilik” türün belirleyici özelliğidir. Venedik’te Ölüm eserinin başka bir özelliği de onun bir “künstlerroman” örneği olmasıdır. Bireyin kendini yetiştirmesini ve bilinçlenmesini anlatan Bildungsroman’ın (yetişme çağı romanı) özel bir biçimi olan Künstlerroman (sanatçı romanı) bir sanatçının çocukluk yıllarından başlayarak büyümesini, yetişmesini, sanatçı olmaya karar verişini anlatır. (2) Bu roman tarzında yazar, ana karakteri kendi ile özdeşleştirdiği ve kendi bunalımını yansıttığı bir insan olarak kurgular ve bu insan da bir “sanatçı” olur. Kurgulanan bu sanatçı eserin sonunda mutlaka ölür ki böylece yazar aslında kendi yeniden doğumunu gerçekleştirmiş, üretkenliğini yeniden kazanmış olur.

Venedik’te Ölüm

Venedik’te Ölüm, uzun bir öyküdür. Bu öyküde sanatçının trajik çıkmazları ile karşılaşıyorsunuz. Öykü, gerilimlerinden kurtulmak için Venedik’e gemi yolculuğu yapan ünlü yazar Aschenbach’ın bu yolculukta yaşadıklarını anlatmakla başlıyor. Aslında Mann burada olayları anlatmaktan çok bu yolculukta yer alan kişilerin tasvirlerini yapıyor. Öykü, ünlü bir yazarın lise döneminden bu yana yolculuğuna değinerek ilerliyor:

“Olanca varlığıyla şöhrete yönelmiş olduğundan, tam anlamıyla erken olgunlaşmış olmasa bile, yine de erkenden, toksözlülüğü ve kendine özgü çekici konuşmasıyla topluluk karşısına çıkabilecek olgunluk ve yetkiyi elde etmişti. On yıl sonra yazı masasında oturarak mevkiinin bilincine varmayı, ününü kullanmayı ve yönetmeyi (başarılı ve güvene layık olana üşüşmeler çok olduğu için) kısa olması gereken bir tek mektup cümlesinde hem güler yüzlü hem ağırbaşlı olmayı öğrenmişti.” (3)

Yazarın öyküde yazdığı bazı paragrafları anlamak okuyucu için pek de kolay olmuyor, kaldı ki çeviriyi Behçet Necatigil yapmış olmasına rağmen:

“Bu tip, kılıç ve mızraklarla vücudu delik deşik olurken, gururlu bir utançla dişlerini sıkarak kımıldamadan ayakta duran, aydın ve delikanlılığını aşamamış bir erkekliğin verimidir.” (4)

Aschenbach Venedik’e varıyor, orada bir otele yerleşiyor. Daha sonra Aschenbach, oteldeki Tadzio ’nun olağanüstü güzelliği karşısında büyüleniyor. Tadzio, Polonyalı bir ailenin dört çocuğundan en büyüğüdür. Tadzio ’nun Aschenbach’ın üzerinde yarattığı etki antik Yunan heykellerinden toplanmışa benzeyen, ideal güzelliğin yorumu olur. Ancak ideal güzelliğe duyduğu tutkuyla sarsılan yazar, bu heyecanı ne taşıyacak ne yaşayacak güçtedir. Sadece izler Tadzio ’yu. Bütün gününü böyle geçirmeye başlar. Öyküde, daha çocuk olan Tadzio ’nun güzelliği üzerine uzun anlatımlar vardır:

“Birisi çocuğa bir şeyler sordu; tarifsiz sevimli bir gülümsemeyle cevap verirken Tadzio, gözleri eğik, geri geri giderek birinci katta asansörden indi. Güzellik utandırır, diye düşündü Aschenbach ve bunun üzerinde ısrarla durdu.” (5)

Bu güzelliğe övgü belki de Aschenbach’ın erkek çocuk sevdasına bir göndermedir, bir babalık hasretidir:

“Gönlü bir baba muhabbetiyle, güzelliği, kendini feda edecek zekada yaratanın, bizzat güzel olana karşı hissettiği o duyarlı yakınlıkla doluyor, heyecanlanıyordu.” (6)

Öyle ki, bu güzellik karşısında Aschenbach bir trajedinin tam ortasına düşer. Bir yanda geçmişin izleri öylece duruyordur, diğer yanda bu taze güzellik karşısındaki edilgenliği ile eriyordur. Diğer yandan da yaşlılığa yüz tutmuştur. Aschenbach, tam da Venedik’e giderken yaptığı gemi yolculuğunda tiksinti ile anlattığı kendini genç göstermeye çalışan adamın durumundadır. Buruşmuş yüzünü gizlemek derdindedir. Kuaförde geçirdiği vakti anlatan bölüm bu trajediyi okuyucuya derinden yaşatmaktadır.

Venedik’i salgın hastalık sarar. Ve Aschenbach için “Tadzio, Venedik’te ölmek için en güzel sebeptir.” “Aşk” ve “ölüm” simgeleri, Mann’ın bu yapıtın temel öğelerini oluşturur. Belki de “Güzellik”, yaşamı yok edici bir işlev yüklenir diyebiliriz. Gustav von Aschenbach, otelin önündeki şezlongda Tadzio ’yu seyre dalarak kendini ölüme bırakır:

“Aschenbach, her zaman olduğu gibi şimdi de onun peşi sıra gitmeye koyuldu. Sandalyeye yana yıkılan adamın imdadına koşuluncaya kadar dakikalar geçti. Onu odasına götürdüler. Ve daha o gün, yazara saygıyla bağlı dünya, onun ölüm haberiyle sarsıldı.” (7)


Ahlak, Ölüm ve Aşk

Venedik’te Ölüm Thomas Mann’ın mistik hikâyelerinin de başlangıcı sayılmaktadır. Doktor Faustus’da besteci Leverkühn’ün içinde bulunduğu karmaşık ruh haline benzer şekilde Venedik’te Ölüm eserinde de şair Gustav von Aschenbach da “güzel”lik ve “tutku”ya esir olunca ruhu altüst olur ve “ahlaki değerleri” çökmeye başlar. Burada Thomas Mann’ın ahlak anlayışını ortaya koyacak olursak, ona göre sanatçı ahlak savunucusu konumunda değildir ve olmamalıdır. Sanatçı dünyayı ahlaki öğretilerin dışında çok farklı biçimde düzeltmeye çalışmaktadır. (8) Ancak Mann’ın farklı eserlerinde görüyoruz ki aslında “ahlak” konusunda pek de kesin görüşlere sahip değildir: “Benim aradığım, beni ilgilendiren, benim önem verdiğim ahlaki olan, geleneksel olan ve ahlak tonu ağır basan, ahlaka bağlı sanat olmuştur.” (9)

Thomas Mann “sanat nedir” ve “sanatçı kimdir” sorularını sorararak özellikle eserin ikinci bölümünde Gustav von Aschenbach’ın sanat anlayışını ve sanatçı kimliğini öne çıkarır. Thomas Mann birçok eserinde sanatçıyı ana figür olarak inceler. Goethe’nin ileri yaşta Marienbad şehrinde yaşadığı bir aşk hikâyesini model alarak Gustav von Aschenbach karakteri üzerinden Prusya ve II.Wilhelm dönemini eleştirmiştir. Mann, sanat eserine, sosyal sınıfların bakış açısını şöyle ortaya koyar:

“Geniş burjuva tabakaları edebiyatta canlı ve zihni yormayan bir realizmden hoşlanır; fakat görüşlerinde tutku derecesinde hoşgörüsüz olan gençliği ancak problemli şeyler çeker: Aschenbach da problemliydi...” (10)

Venedik’te Ölüm’de Mann’ın sanat eserine yaklaşımı ile ilgili de ipuçları yakalıyoruz, bu yönüyle bu eser topluma bir mesaj gönderiyordu:

“İnsanlar bir sanat eserini niçin şöhrete eriştirdiklerini bilmezler. Sanat anlayışından yoksun, eserde bunca ilgiyi haklı gösterecek yüzlerce üstünlük bulduklarını düşünürler ama alkışın asıl nedeni, tartıya gelmeyen bir şeydir: Yakınlık duygusu! Aschenbach bir keresinde, pek de göze çarpmayan bir yerde, ortaya çıkmış hemen hemen her yüce eserin “bir şeye rağmen” ortaya çıktığını, tasaya, azaba, sefalete, terk edilmişliğe, bedensel zayıflığa, iptila ve tutkulara ve binlerce engele rağmen vücuda geldiğini açıkça yazmıştı.” (11)

Mann’ın ölüm konusundaki düşünceleri ilginçtir. Ona göre insan maddesel olarak bütün öteki maddelerden ayrılmazken ona öyle bir madde eklenmiş olmalı ki “bunu hiçbir laboratuar kavrayamamış, çözümleyememiştir”. O, eklenen şeylere akıl, kültürleşme yeteneği demekle ancak eksik tanım yapıldığını, insanı öteki tabiat varlıklarından ayıran en önemli özelliğinse ölümlülüğü bilmesi olduğunu söyler. Bu zaman nimetini bilmektir, der:

“Varlığın ölümlülükle ruhlandırılışı insanda mükemmelliğe ulaşır. Bu onun yalnızca ruhu olması değildir. Her şeyin ruhu vardır. Ama onunki ‘var olma’ ve ‘ölümlülük’ kavramlarının dönüşebilirliliği ve zamanın büyük nimeti hakkındaki en uyanık ruhtur.” (12)

Dekadan gelenek içerisinde yer alan Venedik’te Ölüm’de, Camillle Paglia’nın da ifade ettiği gibi, dekadan aşk sevilen kişiye bir sanat objesi olarak davranır, onu o şekilde algılar. Aschenbach’ın kendini kaptırdığı ve tüm sanatsal güzellik ve estetiğin kendinde toplandığı Polonyalı Tadzio da, kusursuz Apollon heykeliyle özdeşleştirilerek anlam bulur ve bu şekilde bir sanat objesine dönüşür. Artık ortada bir Tadzio olmaktan öte bir Apollon ve sanatsal estetik vardır. Dekadan gelenekte yer alan yazarların eserlerinde görülen, fiziksel ve psikolojik mahkûmiyet bu eserde de kendini göstermektedir. Aschenbach adeta bu estetik ve görsel şölen içerisinde mahkûm olmuştur, öyle ki ölümün ortalarda gezindiğini ve geleceğini bile bile kendini ölümün kollarına atmaktan çekinmemiştir.

Apollon’un karakteristik özelliklerine sahip olan Aschenbach’ın bir yabancı tarafından baştan çıkarılışını ve böylece Dionysos’un hâkimiyeti altına girişini Mann’ın bazı okurları ahlaki bulmamış ve eleştirmiştir. Yazarlığının zirvesinde saygın bir sanatçının, güzel bir oğlana tutku derecesinde bağlanarak düştüğü bunalımda “sapıklık”, ”ahlaka aykırılık” bulan birine yazdığı mektupta Amerika gibi katı ahlak kuralları olan bir ülkede bile eserin “klasik” olarak değerlendirildiğinden söz ederek tam tersine amacının ahlaki olduğunu vurgular:

“Zaten öyledir de. O, düşünen bir vicdanın ve hakikat aşkının itirafıdır. Sapık mı? Aschenbach’ ın Tadzio Oğlan’a tutulması, bu tam manasıyla üstünkörü kelimeyle geçiştirilemez. Çünkü söz konusu olan, adi bir arzulama değil, güzel olana mest olmadır, ‘yabancı tanrı’ nın biçimci anlayışla düzenlenmiş, örnek olmak ve temsil etmek üzerine kurulu, ‘saygın’laşmış bir hayata yıkıcı hücumudur. Ama bu saygınlık hikâyenin akışında tartışmalı ve kırılgan bir meseledir. Orada pişmanca şöyle denir: Güzellik sanatçının düşünceye giden yoludur. Ama şimdi inanıyor musun aziz dostum, düşünceye duygular yoluyla giden o adamın hakiki bir erkek saygınlığı kazanabileceğine? Ve şimdi sanatın ve sanatçının öz yakınışı ve öz itirafı devam eder. O sanatçının üstat tavrı bir özentidir, güveni hak etmez ve hele eğiticiliğe hiç mi hiç yaramaz, çünkü ebediyen zavallı ve bir duygu serüvencisi olarak kalır. Bütün bu şüpheci ve pasif kötümserliğin doğru yanı çoktur, belki abartılı doğrudur ve bu nedenle de yarı doğru. Ama ‘sorunsuz’ değildir ‘Venedik’te Ölüm’. Hatta keşişlik derecesinde sorumluluk bilinci taşır.” (13)

Ve ekler:

“Eğer okuduklarınız size bu soruları sordurmaktan başka bir şey vermiyorsa, o zaman bunlar size göre değil.” (14)
1 Hüseyin Arak,“Thomas Mann‘ın Venedik’te Ölüm başlıklı eserinde sanatçı imajı”, s.3 http://egitim.erciyes.edu.tr/
2 Nazan Aksoy, Kurgulanmış Benlikler, İstanbul, İletişim Yayınları, 2009, s.22
3 Thomas Mann, Venedikte Ölüm, Çev. Behçet Necatigil ,Can Yayınları, 2010, s.21
4 A.g.e, s.23
5 A.g.e, s.52
6 A.g.e, s.51
7 A.g.e, s.103
8 Hüseyin Arak,“Thomas Mann‘ın Venedik’te Ölüm başlıklı eserinde sanatçı imajı”, s.3
9 A.g.e,s.11
10 Thomas Mann, “Venedikte Ölüm”, Çev. Behçet Necatigil ,Can Yayınları, 2010, s.25
11 A.g.e, s.23
12 Gürsel Aytaç, “Thomas Mann’ın Edebiyat Dünyası”, Ankara, Phoenix Yayınevi, , 2010, s.132
13 Camiler Paglia, “Sexual Personae: Art and Decadence from Nefertiti to Emily Dickinson”, Vintage Books, 1991, s.397


YERYÜZÜ KİTAPLIĞI

İtalyan yönetmen Luchino Visconti'nin 1971 yılında beyazperdeye uyarladığı "Venedik'te Ölüm"de genç Tadzio'yu Bjorn Andresen canlandırmıştı.

CELÂL ÜSTER

http://www.radikal.com.tr

Güzellik kalıcıdır Metin Erksan, 1974'te Sait Faik'in "Müthiş Bir Tren", Kenan Hulûsi'nin "Sazlık", Samet Ağaoğlu'nun "Bir İntihar", Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Geçmiş Zaman Elbiseleri" ve Sabahattin Ali'nin "Hanende Melek" adlı öykülerini, 5 Türk Hikâyesi başlığı altında TV için filme çekmişti. Özellikle Hanende Melek'te oynayan Seçil Heper'i çok iyi anımsıyorum. Öyküyü daha önce dört-beş kez okumuş olmama karşın, Heper'i izlediğimde, "Hah, tamam işte!" demiştim kendi kendime, "İşte Hanende Melek bu!" Burada, hiç kuşku yok ki, meslekten oyuncu olmayan bir sanatçıyı seçme gözüpekliğini gösteren Erksan'ın yönetmenliği işin can damarını oluşturuyordu. Peki, Heper'in gerçekten bir "hanende" oluşunun payı var mıydı bu seçimde ' Elbette vardı. Ama Heper'in, Hanende Melek'e, sözcüklerle betimlenişinden kırk yıla yakın bir zaman sonra hayat vermesi ve "İşte Hanende Melek bu!" dedirtmesi, yalnızca "hanende" olmasıyla açıklanabilir miydi ' Kaldı ki, Türk sinemasının "şarkıcı filmleri"nin kalıbını paramparça eden, tuhaf bir büyüsü vardı o filmin. Bana kalırsa, böylesi bir tansığın gerçekleşmesini, yönetmen ile Heper'in, öykünün ruhunu özümsemiş, us yoluyla açıklanamayan gizini çözmüş olmalarına borçluyduk.

Gerçekten de, beyazperdedeki kimi edebiyat uyarlamalarında, oyuncu, canlandırdığı anlatı kişisini, yazarın kendisi için biçtiği bir kaftan gibi sırtına geçirir. Cihat Burak'ın Bursa'daki kuşbazı gibi, yüzü kuşa benzer, kuş olur çıkar handiyse... Yüzündeki anlatımla, oturup kalkışıyla, konuşmasıyla, tüm bedeni ve ruhuyla tepeden tırnağa o olur. Kuşkusuz, filmi, kitabı okumadan önce seyrettiyseniz, oyuncunun oyunundan etkilenebilir, sonradan kitabı okurken kahramanı o oyuncuyla cisimlendirebilirsiniz gözünüzde. Ama benim söylemek istediğim bu değil. Asıl, kitabını okuduktan sonra izlediğimiz filmlerden söz ediyorum.

Thomas Mann'ın Venedik'te Ölüm'ünün kahramanı, Alman yazar Gustav von Aschenbach, ortadan az kısa boylu, koyu kumral saçlıdır. Çelimsiz denebilecek gövdesine göre başı, biraz büyük görünür. Tepede seyrekleşen, yanlarda gürleşip ağaran alabros saçları, yarık yarık, adeta yara izleriyle kaplı, yüksek bir alnı çerçeveler. Güçlü ve soylu bir kartal burnu, büyük bir ağzı vardır. Avurtları çökük ve çizgi çizgidir. Düzgünce çenesi hafif çukura batar. Oysa Luchino Visconti'nin Venedik'te Ölüm uyarlamasında Dirk Bogarde'ı ilk seyredişimde, "İşte bu Aschenbach!" demiştim, hiç unutmuyorum. Mann'ın betimlediği Aschenbach'a hiç benzemiyordu; ama gözlük camlarının gerisinden, tıpkı onun gibi yorgun ve derin bakıyordu gözleri. Sanatın verdiği mutluluğun daha derin, ama eritip bitirişinin de daha çabuk olduğu anlaşılıyordu bakışlarından. Sanat, kölesinin çehresine hayalî ve ruhî serüvenlerin izlerini nakşetmişti. Evet, o, Aschenbach'tı!

Edebiyat, sinemanın en bereketli kaynaklarından biridir; ama her uyarlamadan, dahası çoğu uyarlamadan iyi film çıkmaz. Sanırım, Venedik'te Ölüm, kaynak aldığı edebiyat yapıtının sanat düzeyine erişen, belki de o düzeyi aşan pek az filmden biridir. Mann, Aschenbach'ın yüz hatlarını, Venedik'te Ölüm'ün yazılmasından bir yıl önce, 1911'de ölen besteci ve orkestra şefi Gustav Mahler'den almıştı. Visconti de, buradan yola çıkarak, Mann'ın yazar Aschenbach'ını filmde besteci ve orkestra şefi Aschenbach'a dönüştürmüş ve yüzü Mahler'e çok benzeyen Bogarde'ı seçmişti bu role. Film boyunca akıp giden Mahler müziği eşliğinde.

Adam Yayınları, geçenlerde, Mann'ın, Buddenbrook Ailesi ve Büyülü Dağ ile birlikte üç başyapıtından biri sayılan Venedik'te Ölüm'ü yeniden yayımladı. Tabii ki Behçet Necatigil'in o harikulâde çevirisiyle ve bir süredir okuyucuya sunduğu o ciltli küçük kitaplar dizisinden. Adam Yayınları'nın cepte keyifle taşınmaya çok yatkın boyutlarda bastığı bu ünlü novella'yı da birkaç gün yanımda gezdirerek yeniden okudum. Okurken, Aschenbach / Bogarde, oradan Hanende Melek / Seçil Heper örtüşmeleri geçti aklımdan.

Mann'ın Venedik'te Ölüm'üne, genellikle, eşcinsellik izleğinin ağır bastığı yorumlar getirilir. Kimi eleştirmenler, 19. yüzyıl sonuyla 20. yüzyıl başlarının çağdönümünde Avrupalı yazarlarda sıkça rastlanan kültürel ve kişisel dekadans izleğiyle bağ kurarlar bu yapıt arasında. Aşağı yukarı aynı sıralarda yazılmış olan Theodor Fontane'in Effi Briest'i, Oscar Wilde ve André Gide'in yapıtları gerçekten de aynı havayı solur. Venedik'te Ölüm'ün Aschenbach'ı yıllarca sofuca bir sıkıdüzen içinde yaşamış, yaşlanmakta olan bir yazardır. Yaratıcılığının körelmeye başladığını duyumsayarak, sanatsal esinlenmenin umarını mekân ve hava değişiminde aramaya yönelir. Venedik kentinin ağır aksak aura'sında, savunmasız bir gevşekliğin kollarına bırakır kendini. Kaldığı otelde gördüğü 14 yaşındaki Tadzio karşısında o denli büyülenir ki, bu olağanüstü güzellikteki oğlanı sürekli izlemekten, daha doğrusu seyretmekten alamaz kendini. Tadzio'yu seyretmekten aldığı haz, yazarı sanat, estetik, güzellik üstüne derin düşüncelere yöneltir. Yazar, Venedik kentini saran salgının taşıdığı ölüm tehlikesi karşında bile vazgeçmeyeceği estetik hazlar ve düşüncelere dalar.

Venedik'te Ölüm, yanılmıyorsam, eşcinsel bir tutkuyu anlatmanın çok ötesinde, sanatçının kendi kendiyle hesaplaşmasını, sanatçının trajik çıkmazını, aşk ve ölüm simgeleriyle irdeleyen bir başyapıttır. Ama okuyucuyu alıp götüren, yapıtın dokusundaki derin duyarlık ve inceden inceye işlenmiş duyumsallık ve düşünsellik örgüsüdür. Bu duyarlık ve örgünün bağrında, tensellik ve aşkın, tinsellik ve ölümün baştan çıkarıcılığı yatar. Mann'ın tüm bunlardan yarattığı yapıtın güzelliği, Tadzio'nun güzelliğinin yansımasıdır. Mann'ın novella'sı, güzelliğe tutulmuş bir aynadır.

  VENEDİK’TE ÖLÜM ve ROUSSEAU

YÜCEL NURAL
(Dipnot Kitap Kulübü Üyesi)

Thomas Mann’ın Venedik 'te Ölüm adlı romanını ilk kez kırk yıl kadar önce okuduğumda , içimde garip bir huzursuzluk,tatsız bir rahatsızlık duyumsamıştım. Bildiğim kadar Thomas Mann,yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından biriydi, eseri büyük beğeni toplamış ve yazar 1929’da Nobel Edebiyat Ödülüne değer görülmüştü. Ama ben nedense sanki (abartıyorum) bir pedofili günahına tanıklık etmişim,dahası, sözcüklerin büyüsüne kapılıp eseri bir nefeste sonuna kadar okuyarak buna ortak olmuşum gibi suçluluğa yakın bir duyguya kapılmıştım. Hatta daha da ileri giderek, büyüme çağlarında olup buldukları her şeyi okuma eğiliminde olan çocuklarımın eline geçmesin diye kitabı bir güzel saklamıştım!

Bu günlerde kitap kulübünde eser tekrar karşıma çıkınca yine büyük bir ilgiyle kitabı,bu kez,sindire sindire okudum…Bir baş yapıt’a nasıl kusur bulabilirsiniz? Dev bir düşünüre nasıl meydan okuyabilirsiniz? Genç yaşlarımda ,acaba,benim egom fazla mı şişkindi? Bu yaşımda aynı durumla karşılaşsam, yaşları gereği hassas ve kırılgan olan çocuklarımdan bu kitabı saklar mıydım?

J. J. Rousseau,estetiğin bir siyaset konusu olduğunu,ve sanatın dönüştürücü gücünün ciddiye alınması gerektiğini savunur. Aklın yapıtlarına karşı ,büyük düşünür biraz merhametsiz . Onları gereksiz bulduğu için değil,ama ,hem iyi hem kötü olarak,onların etkilerinin ne kadar belirleyici olduğunu bildiği için… Filozofa göre kültür yapıtlarının insan ilişkileri üzerinde yıkıcı etkileri var. Edebiyat, düşünceyi başka alanlara çeken aldatıcı bir eğlencedir. Yine de yazar, pedagog olarak,empati ve ”başkası gibi olabilme “yetisini kazandırmak adına,romanı ideal eğitimine kattı; tabii ,okutulacak eserin okuyanın yaşına ve olgunluğuna uyumlu olması kaydıyla!

Voltaire, Diderot, Montesquieu gibi Aydınlanma’cı çağdaşlarının aksine Rousseau ,bilim,fen ve sanatın,lüksü arttırarak,insanları tembelliğe sürüklediğini,ve hiç de sanıldığı gibi mutluluğu ve ahlakı yüceltmediğini savunur. Edebiyatın olumsuz etkilerinden ,estetiğin tutkuları tutuşturabileceğinden yakınan düşünür,kendisi de roman yazma paradoksuyla karşı karşıya kalır. Bu durum kendisine hatırlatıldığında, cevabı şöyle olmuştur:”Başka hiçbir öğretinin fayda vermeyeceği kadar bozulmuş bir halka,verilebilecek en son eğitim, belki de romandır!”Ne tekim romanlarında tutku ve erdemin çatışmasını betimler. Tutkunun karşı konulamayan esrimelerini, zalim acılarını,mutluluklarını,zaaflarını anlatır. Eserinde işlediği başka bir yenilik de tutkuyla erdemi uyuşturmak,uzlaştırmaktır. Ona göre bu iki olgu aynı duyarlılığın farklı şekilleridir. Sadece tutkulu varlıklar erdeme gerçekten yürekten bağlıdırlar.

Thomas Mann’ın “Venedikte Ölüm”’ü de insanlığın bu acınası çıkmazını derin bir psikolojik analiz ve lirizmle betimliyor. Sanat ,estetik, aşk ve ölüm birbirini izleyen,hatta, birbirini tetikleyen ögeler olarak karşımıza çıkıyor. Prof. Dr. Kasım Eğit’in,sanatın kökenleri üzerine tespitlerini,kitabımızın 11. ci sayfasında buluyoruz:”…sanatın doğuştan gelen bir yetenek mi, yoksa aydınlanmaya bağlı bir düzenlemenin sonucu mu olduğu, başka bir deyişle,sanatın kökeninin akılcı mı,yoksa akıl dışı mı olduğu sorusunu Thomas Mann,eserde yarattığı genç figür Tadzio ile yanıtlar:Platon’un güzel idea’sını cisimleştiren bu “ütopik fantasma” görünüşteki mükemmelliği ile beğeni kazanır ama,sanatın tehlikesi de bizzat bu mükemmellikte saklıdır. Bunu güzele olan teslimiyet olarak niteleyebiliriz.

Öyle bir teslimiyet ki,ahlaki değerlerin çöküşüne,kültürün yerini barbarlığın almasına neden 2 olur. Thomas Mann 1939’da ,en önemli Nazi karşıtı deneme yazılarından birini,”Bruder Hitler” başlığı altında yayınladığında,”Venedik’te Ölüm” Nazi Almanya 'sının habercisi olma niteliğini de kazanır. Ahlaksız sanatçı, yani, birader(Bruder) faşizmin temsilcisidir. Bu da Adolf Hitler’dir. Goethe’yi ve Schiller’i örnek alan Almanya’nın temsilcisi ise Thomas Mann’dır. (“Ben nerede isem Almanya oradadır”) ve şairlerin ve düşünürlerin ülkesi olan bu Almanya Thomas Mann’da vücut bulup öteki yani faşist Almanya’ya karşı mücadele etmektir. ”

Tabii Mann VENEDİK TE ÖLÜM ’ü, 1912’de, Birinci Dünya Harbinden önce yayınlamıştır,bu yüzden,bir Goethe hayranı olan ,20. Yy. ’ın bu büyük yazarını,bir bakıma 19. uncu yüzyıl romantizminin (Coşumculuğunun) bir temsilcisi olarak da görüyoruz bu eserde. Daha 18. Yy. ’ın sonlarına doğru Almanya’da gelişen, ve bütün Avrupaya yayılan,ROMANTİZM (COŞUMCULUK) akımının bütün özelliklerini içeren STURM UND DRANG (Storm and Stress) akımı ile,Goethe’nin,GENÇ WERTHER ’İN ACILARI romanı i bütün Avrupa 'yı sarmış,hatta bir “Werther salgını”na sebep olarak, Avrupalı genç kuşakların, Werther örneği mavi ceket,sarı pantolonla sokakları doldurmasına yol açmıştı. Dahası,romanın toplumdaki etkileri, umarsız ve yasak aşk acıları, özlemler,yalnızlık,hüzün,önüne geçilemeyen tutkularla aklını yitiren Werther ’in intiharı ile,eseri okuyan gençler arasında intihar salgınına kadar gitti. Burjuva toplumunun değerlerine ters düşen eser Avrupa’da büyük bir tepkiye yol açtı,intiharın yüceltilmesi kiliseyi de kızdırdı. (Rousseau’nun,”edebiyat ve estetiğin bir siyaset konusu olduğu” gözlemi ne kadar da doğruymuş!)

GENÇ WERTHER ’İN ACILARI ,bir dosta yazılan mektuplardan oluşuyor. Goethe bu tarzı ,J. J. Rousseau’nun ,JULİA YA DA YENİ HELOİSE romanını örnek alarak kullanmıştır. Hatta Rouseau’nun bu romanının etkisi o derece derin olmuştur ki,Goethe kendisini romanın kahramanı Saint-Preux ile özdeşleştirmiştir. ve şöyle yazar:”…böylelikle ortak bir gün diğer günleri kaplamıştır ve hepsi bayram günü gibi görünmüştür…. YENİ HELOİSE ’nin mutlu-mutsuz dostlarının daha önceden bahsetmiş olduğu şeyi hatırlayan kişi beni anlayacaktır”. Umutsuz yasak aşkın esrikliği,özlem,hastalık,acılar,ölüm ve intihar özlemi , tutku ile erdemin savaşından tükenmiş olan ,Julia da sonunda ölür. Görüldüğü gibi romantik aşkın bütün temaları ,çağından önce romantik sayılan Rousseau tarafından işlenmiştir.

Thomas Mann’ın kahramanı ,saygın bir edebiyatçı olan, Gustav Achenbach, çocukluğunda özel eğitimle ve yalnız büyütülmüş ,ve bu yalnızlığını ,”…yetersizliğe yeteneğin özü ve iç doğası gözüyle bakmış ve duygunun iyimser bir gelişi güzellik ve yarım bir olgunlaşmayla yetinmekten yana olduğunu bildiği için, yetenek uğruna duyguları dizginleyerek soğutmaya çalışmıştı. ”(s. 18)Achenbach, İyi bir klasik eğitimle yetişmiş ,Prusya Kralı Friedrich ’in hayatı üzerine başarılı bir eser ve “Sefil” başlığı ile güçlü bir hikaye ile çeşitli ürünler vererek antitezli belagati ile gençlere, ahlak prensiplerine göre yaşama azmini yücelten telkinler üretiyordu. Bohemyalı annesinden aldığı özelliklerden ,”titiz kuru bir görevine düşkünlük ile karanlık ,ateşli iç dürtülerin birleşmesinden bir sanatçı, bu özel sanatçı doğmuştu. ”(s. 20-21)

“…zekanın vakarını anlamlı hareketlerle gözetmeye alışarak,yardımsız,bir başına katlandığı çetin acılar ve savaşlarla dolu olan,ve insanlar arasında nüfuz,şeref sağlayan bir yalnızlığın kural ve gereklerini kabullenmesini ,sadece iflah olmaz bir avarelik sıkıntılı bulur…Dehanın kendi kendini yetiştirmesinde oyunun,dayatışın, hoşlanışın payı ne kadar büyük!Zamanla Achenbach ’ın eserlerinde resmi ve didaktik bir eda belirmiş ,üslubu daha sonraki dönemlerde o uluorta ataklıklardan ,ince ve orijinal nüanslardan yoksun kalmaya başlamış,model olacak bir kesinliğe,tutuculuğa ,biçimciliğe, hatta basmakalıplığa dönüşmüş,yaşlanmakta olan yazar,geleneğin XIV. Louis ’yi öyle hatırlamak istediği gibi,üslubunu bütün o bayağı sözlerden temizlemişti. O sıralarda, eğitim örgütleri,okullar için 3 yazdırılan okuma kitaplarına ondan seçme parçalar almışlardı. ”(s. 26-27)

Bu betimlemelerle karşımızda disipline,prensiplere,nefse hakimiyete,erdemlere ,ve klasik estetiğe bağlı,mükemmeliyetçi bir yazar buluyoruz. Klasik anlamda bu portre tam bir XIV. LOUİS çağı Fransız aydınlanmasının ürünü bir,”HONNETE HOMME” dur.

Bir başka yanıyla,sadece,klasik değerleri, klasik estetiği yücelten kahramanımız,yalnızlığıyla ,(münzevi sözcüğüne metinde sıkça rastlıyoruz),uzaklara gitmek,kaçmak isteğiyle,ve zengin ve önüne geçemediği hayal gücü,dizginleyemediği coşkusuyla, Lamartine,Alfred de Vigni, Goethe, gibi coşumculuğu da varlığında yaşamaktadır. Karakterindeki bu alt yapı,kanımcaTadzio adında, klasik güzellik ideasının canlı bir temsilcisi olan,çocuk yaşındaki ,Polonyalı gençle karşılaştığında yaşadığı,o büyük kişilik kırılmasının yolunu açmıştır. Çünkü o andan başlayarak keskin bir karakter bunalımını,kişilik parçalanmasını görüyoruz yazarda. Yaratıcılığı ve erdemiyle edebiyat çevrelerinde, deha olarak nitelenen bu düşünce adamı,kişiliğinin üst yapısı birden bire çökmüş olarak, sadece ,tutku,coşku ve kendinden geçiş ten ibaret bir sarhoşluğun uçurumuna düşer.

Aechenbach ’ın kaldığı otelde ailesiyle birlikte tatilini geçiren Tadzio zaman zaman yazarla karşılaşmaktadır. Bu anlarda Aechenbach ’ın,Yunan ilahlarını andıran, bu kusursuz güzellik karşısında heyecana kapıldığını,bu durumu ,önce,klasik estetiğe olan özel duyarlılığına atfettiğini gözlemliyoruz.

“…. onu seyreden Aescenbach yeniden hayretler içinde kaldı,hatta bu adem oğlunun cidden tanrısal güzelliği karşısında adeta ürktü……. Elbisenin tipine hiç gitmeyen yakanın üstünde başı, yüzünde Paros mermerlerinin sarımtırak parlaklığı,kaşları ince ve ciddi, şakağı, kulağı dik açı halinde fışkırmış zülüflerle koyu ve yumuşak örtülü bir Eros başı gibi bütün körpeliğiyle eşsiz bir çekicilik içinde duruyordu. ”(s. 46) Sonra bu güzelliğin çekiciliğine direnmek adına,uzmanlara özgü o soğuk kanlı onaylamayla, şöyle düşünüyor:”Güzel,güzel, gerçekten beni deniz ve plaj beklemiyor olsaydı,sen burada oldukça ben de burada kalırdım. ”

Romanın ilerleyen sayfalarında denetim altında tutulmaya çalışılan bu aşırı hayranlığın giderek önlenemeyen ,ölümcül bir tutkuya evrildiğini görüyoruz. …”Vay Tadzio sen de mi geldin? ” gibilerden bir şey düşünmek istediyse de,tam o anda bu baştan savma selamın,yüreğindeki gerçek karşısında,yığılıp kaldığını, dilsizleştiğini hissetti. Kanındaki heyecanın, ruhundaki sevinç ve ızdırabın ne olduğunu duydu;ayrılığın kendisine Tadzio yüzünden bu kadar ağır geldiğini anladı. ” Zaman zaman tutkusuna mistik anlamlar atfetmeyi dener:”…. güzellik ,duyan bir insanı tine götüren yoldur,sadece yol, sadece araç,Phaidrosçuğum!. . . Daha sonra kurnaz gönül avcısı incenin incesi bir fikir:sevenin sevilenden daha tanrısal olduğu,çünkü tanrının sevilende değil sevende bulunduğu fikrini söyledi- içinden özlemin bütün muzipliği ,en gizli hazzı taşıyan bu düşünce, dünyanın en sevdalı, en alaycı düşüncesiydi belki de” (s. 67)

Sözcüklerin masum olmadığını,güzel eserin baştan çıkarıcılığını kendi kendine itiraf etmek ihtiyacı duyan şair:”Tadzio ’nun karşısında çalışmak,yazısını yazarken çocuğun endamını model edinmek,üslubunu ,tanrısal gözüyle baktığı bu vücudun çizgilerine uydurmak ve vaktiyle kartalın,Troyalı çobanı göklere çıkarışı gibi,çocuğun güzelliğini fikir semalarına çıkarmak istiyordu. Tentenin altında, basit masasının başında,tapındığıyla karşı karşıya,kulaklarında onun ahenkli sesi,berraklığı ,asaleti,ve titreşen duygu dolgunluğuyla, az zamanda bir çoklarının (4) hayranlığını uyandıracak olan ,o bir buçuk sayfalık ufak kitabın seçkin nesrini,Tadzio ’nun güzelliğini örnek alarak şekillendirmekle geçen, tehlikeli,tatlı saatlerdeki kadar sözden hiçbir zaman zevk almamış,EROS ’un sözün içinde yaşadığını bundan daha kesin anladığı olmamıştı. ”(s. 68)

Sanatçı artık dizginlenemeyen tutkunun tutsağı olmuştur,aşk acısı içinde fakat ,”yine de ıstırap çektiği söylenemez. Kafası ve yüreği sarhoşluk içinde olur,insandaki mantık ve onuru ayaklar altına almaktan hoşlanan şeytanın emirleri yönetirdi adımlarını. ”(s. 78)

Achenbach her yönüyle tükenmiş olan,kendisinin tükettiği varlığını, sakince gelen ölüme terk etmeden önce Günah çıkartırcasına,sanata dair müthiş itiraflarını döktüğü şu düşünceler içindeydi:”…güzellik,  Phaidros,bunu iyice belle,tanrısal ve göze görünür tek şey güzelliktir sadece; bu nedenle duyusal olanın da yolu ondan geçer, Phaidrosçuğum,sanatçının tinsel olana giden yoludur o!Ama sanıyor musun ki ,azizim,yolu tinsel olana duyusaldan geçen kimse,bilgeliği ve erkeklik onurunu elde edebilecektir? Yoksa bu yol…. . insanı yanlışa götüren bir sapma, bir günah yolumudur? Çünkü şunu bilmelisin ki biz şairler,EROS yanımıza katılmadığı,önümüze düşmediği sürece,güzellik yolunda yürüyemeyiz!. . . . . esrikliğimiz tutkudur,özlemimiz de aşk olarak kalmalıdır- hazzımız da ayıbımız da budur. Görüyorsun ya biz şairler ,ne bilge olabiliriz ,ne de onurlu! Doğru yoldan sapmamıza,zevk ve eğlenceye düşkün ve duygularının kurbanı birer serüvenci olup çıkmamızın bir zorunluluk olduğunu görüyorsun ya! Üslubumuzdaki usta tavrı ,yalan ve çılgınlıktır,itibarımız,payemiz ise bir komedya; halkın bize gösterdiği güven son derece gülünçtür;halkın ve gençliğin sanatla eğitilebileceği düşüncesi,yasak edilmesi gereken tehlikeli bir girişimdir. Çünkü uçuruma doğru iflah olmaz ,doğuştan bir eğilimi olan kimse nasıl eğitimci olur? . . . . .

Örneğin çözümleyici zekaya sırtımızı çeviririz, çünkü zekâ,Phaidros,onurdan ,disiplinden yoksundur;bilen ,anlayan, bağışlayan bir şeydir…uçurumun ta kendisidir. Demek ki bunu kararlı bir şekilde reddedeceğiz,bundan böyle amacımız sırf güzellik olacak,yani sadelik,büyüklük ve yeni bir ahlak,ikinci olarak ise masumluk ve biçim. Fakat biçim ve masumlık,Phaidros, insanı sarhoşluğa ve ihtirasa götürür. erdemli kişiyi, kanındaki soylu iffetinin alçakça bulduğu korkunç duygu cinayetlerine bile sevk eder,uçuruma ,evet, bunlar da uçuruma sevk eder. Biz şairleri oraya götürürler, diyorum,çünkü kendimizi yüceltmek elimizde değil bizim,biz sadece azmasını biliriz. Şimdi ben gidiyorum ,Phaidros,sen burada kal, beni gözden kaybedince sen de kalkar gidersin!”(s. 99-100)

Romantik(coşumcu) edebiyatın kısa bir manifestosu olarak kabul edilebilecek bu satırlar Neo-Klasik akımın içinde barınan,ve yazarı denetleyen ve kısıtlayan, Klasik akılcılığa karşı da bir tepki ,bir başkaldırı, örtülü bir meydan okuyuş ta içermekte. Çizgisel,(lineer) bir örüntü ile açık ve berrak betimlemelerle ,biçim ve biçem olarak klasik görüntüsü altında bütün özellikleriyle romantik içerik görüyoruz romanda.

Okuyanın edinilmiş değerlerini,kırılgan duygularını hırpalasa da,VENEDİK’TE ÖLÜM mutlaka okunulması gereken önemli bir edebi yapıt. Rousseau,”Edebiyat gerekli bir marazdır” dediği zaman ne kadar da haklıymış!
 


Venedik'te Ölüm – Thomas Mann
"Sanatçının trajik çıkmazı?"


Prof. Dr. Kasım EĞİT

http://www.insanokur.org

“Thomas Mann 'ın yazarlık yaşamında, Buddenbrook'lar, Büyülü Dağ ve Doktor Faustus gibi büyük romanların yanı sıra Venedik 'te Ölüm 'ün de benzersiz bir yeri vardır. Mann, I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde yayınlanan Venedik 'te Ölüm adlı bu uzun öyküsünde,  'sanatçının trajik çıkmazı 'nı işler: Yorucu bir çalışmanın ardından gerilimlerinden kurtulmak için Venedik 'e giden ünlü yazar Aschenbach, genç Polonyalı Tadzio 'nun olağanüstü güzelliği karşısında büyülenir. Salgın hastalık kenti sarınca da, tutkularına yenilerek ölüm isteğine teslim olur. Aşk ve ölüm simgeleri, Mann 'ın yazarlık yaşamında bir dönemi kapayan bu yapıtın derin duyarlılığının temel öğelerini oluşturur. Güzellik, belki de sanat, yaşamı yok edici bir işlev yüklenir. Luchino Visconti 'nin sinemaya da uyarladığı bu ölümsüz romanı, Behçet Necatigil 'in ölümsüz çevirisiyle sunuyoruz.”

Tanıtım Yazısı

Thomas Mann 'ın edebiyatının temelini oluşturan aşk ve ölüm temaları üzerine kurulan Venedik 'te Ölüm , derin aşkı, sanatçının çıkmazını ve hüzünlü bir ölümü anlatır. Ünlü yazar Gustave Assenbach, Venedik tatilinde tanıştığı genç, neredeyse bir çocuk olan Tadzio'nun kusursuz güzelliği karşısında büyülenir. Ancak bu heyecanı ne taşıyacak, ne yaşayacak güçtedir; trajedisi de burada başlar:  'Tadzio, Venedik 'te ölmek için en güzel sebeptir. '

ÖNSÖZ

 Yirminci yüzyılın en büyük Alman yazarlarından sayılan Thomas Mann, çağdaşı pek çok ünlü yazar gibi Nazi rejimine karşı aktif bir şekilde çalışmış ve bu uğurda ağır bedel de ödemiştir. 1936′da Alman vatandaşlığından çıkarılan Nobel ödüllü yazar, bilindiği gibi önce İsviçre’ye, daha sonra da 1938′de ABD’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Onu evrensel yapan şey, eserlerinde işlediği temaların güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeden kuşaktan kuşağa devam ediyor olmasıdır. Thomas Mann’ın kendisi her ne kadar ilerde Budden-brooklar. Bir Ailenin Çöküşü adlı romanıyla anılacağını söylese de, Büyülü Dağ, Venedik’te Ölüm ve Doktor Faustus gibi eserler onu gerçekten evrensel bir yazar konumuna getirmiştir. Evrensel boyutlu bir roman olan Doktor Faustus’ta yer yer Nazi rejimini ve Nazi Almanya’sını sorgulayan ünlü yazar, besteci Lever-kühn’ün insanı derinden sarsan yaşamöyküsü kapsamında bütün azgınlığınla devam eden savaşın öyle ya da böyle sona ereceğini söylerken, böylesine kötü bir yazgının Alman ulusunu düşürdüğü korkunç ruh hali karşısında ne kadar sarsıldığını, ne büyük bir dehşete kapıldığını şu çarpıcı sözlerle dile getiriyor: Almanya’nın savaştan yenik çıkacağı ulus olarak bilincimize öylesine kazınmış, hafızalarımıza öylesine yerleştirilmişti ki, bunun doğuracağı korkunç sonuçlardan korktuğumuz kadar başka hiçbir şeyden bu kadar çok korkmuyorduk. Fakat bundan çok daha fazla korktuğumuz bir şey vardı, o da Almanya’nın savaştan galip çıkma olasılığıydı. Bazılarımız Almanya’nın yenilgisini bir cinayet gibi görürken, bazıları da onun savaştan galip çıkmasının yenik çıkmasından çok daha korkunç olacağını söylüyorlardı.

Kendisinin ruhsal durumunun, aynı yazgıyı paylaşan Alman halkının ruhsal durumundan biraz farklı olduğunu ifade eden yazar, ben her ne kadar başka ulusların kendi gelecekleri ve bütün bir insanlığın geleceği uğruna kendi devletlerinin yenilgisini istemek zorunda kalmış olduklarını biliyorsam da, böylesi bir yazgı için daha önce hiç yaşanmamış korkunç bir trajediyi, bir büyük felaketi kendi ülkem için dileyemiyorum, diyor ve şöyle devam ediyor: Alman ulusuna özgü dürüstlük, devletine ve onun değerlerine bağlılık, itaat ve güven duygusu gibi özellikler göz önünde bulundurulduğunda, bu ikilemin bizim durumumuzda iki ucu keskin bir bıçağa dönüştüğünü, bizi eşi benzeri görülmemiş çok tehlikeli bir duruma soktuğunu da kabul etmek zorundayım, böylesine iyi özelliklen olan bir ulusu başka hiçbir ulusun düşmeyeceği kadar zor bir duruma düşüren ve tedavisi imkânsız bir biçimde onu kendisine yabancılaştıran kişilere karşı içten içe derin bir öfke duymaktan kendimi alamıyorum. Ardından Alman ulusunun içine düştüğü o korkunç ruh halini şu dehşet verici sözlerle dile getiriyor: Bu yazdıklarımın talihsiz bir rastlantı sonucu oğullarımın eline geçmesi ve onların bir tür milliyetçilik gururuyla beni herhangi bir ayrım yapmadan doğrudan gizli polise ihbar etmek zorunda kalacaklarını düşünmem, sanırım içine düştüğümüz felaketin ve yaşadığımız ikilemin ulaştığı derin boyutu anlatmaya yeterli.

Henüz yirmi beş yaşındayken yazdığı Buddenbrook'lar. Bir Ailenin Çöküşü adlı romanıyla gerek Alman Edebiyatı’na gerek Dünya Edebiyatı’na damgasını vuran Thomas Mann, bu başarıyı eserleri arasında kuşkusuz en tanınmışı olan Venedik’te Ölüm’le de yakalamıştır. Doktor Faustus adlı romanda anlatıldığı gibi, besteci Leverkühn ’ün içine düştüğü korkunç ruh hali bir anlamda Venedik’te Ölüm adlı eserde de hâkimdir. Ancak burada sorun daha “masumca” ifade edilir: Sanat nedir? Sanatçı kimdir? Eserin özellikle ikinci bölümünde büyük şair Gustav von Aschenbach’ın sanat anlayışı ve sanatçı kimliği öne çıkar. Sanatçılıkla burjuva özelliklerini hayatında birleştiren Aschenbach, güzele teslim olunca ya da başka bir deyişle tutkunun esiri olunca, ruhu altüst olur ve bütün ahlak değerleri çökmeye başlar. Thomas Mann, Aschenbach’a atfettiği Neoklasisizm ile yüzyıl dönümü edebiyatına damgasını vuran decadence atmosferinden uzaklaşmayı, hatta kurtulmayı hedeflemektedir.

Thomas Mann 1912 yılında yayınlanan Venedik’te Ölüm adlı eserini aslında Goethe hakkında bir öykü olarak tasarlamıştı. Eserin konusu da Goethe’nin ileri yaşta Marienbad adlı kentte yaşadığı bir aşk hikâyesi olacaktı, ancak konu özelden genele doğru bir gelişme gösterdi: Goethe model alınarak yaratılan Gustav von Aschenbach karakteri üzerinden Prusya ve II. Wilhelm döneminin tehlikeli boyutlarını eleştirerek sanat ve sanatçı sorununu işleyen yazar, bu bağlamda aşk ve esere adını veren ölüm temasını da ön plana çıkarmıştır. Antik mitolojiye göndermelerde bulunan ve mitolojik motifler kullanan yazar, etkisinde kaldığı Nietzsche’ den öğrendiği ve şimdi edebiyata uyarladığı kategorilerle oynamaktadır: Yunan Tanrısı Apollon ’un karakteristik özelliklerine sahip olan Aschenbach, bir yabancı tarafından baştan çıkarılmakta ve böylece Dionysos ’un hâkimiyeti altına girmektedir.

Sanatın kökenlerine ilişkin bir soruyu, yani sanatın doğuştan gelen bir yetenek mi, yoksa Aydınlanma’ ya bağlı bir düzenlemenin sonucu mu olduğu, başka bir deyişle sanatın kökeninin akılcı mı, yoksa akıldışı mı olduğu sorusunu Thomas Mann eserde yarattığı genç figür Tadzio ile yanıtlar: Platon’un güzel idea’sını cisimleştiren bu “ütopik fantasma”, görünüşteki mükemmelliği ile beğeni kazanır, ama sanatın tehlikesi de işte bizzat bu mükemmellikte saklıdır. Bunu güzele olan teslimiyet olarak niteleyebiliriz. Öyle bir teslimiyet ki, ahlaki değerlerin çöküşüne, kültürün yerini barbarlığın almasına neden olur. Thomas Mann 1939′da en önemli Nazi karşıtı deneme yazılarından birini “Bruder Hitler” başlığı altında yayınladığında, Venedik’te Ölüm, Nazi Almanya’sının habercisi olma niteliğini de kazanır. Ahlaksız sanatçı, yani birader (Bruder) faşizmin temsilcisidir. Bu da Adolf Hitler’dir. Goethe’yi ve Schiller’i örnek alan Almanya’nın temsilcisi ise Thomas Mann’dır (“Ben neredeysem Almanya oradadır”) ve şairlerin ve düşünürlerin ülkesi olan bu Almanya Thomas Mann’da vücut bulup öteki, yani faşist Almanya’ya karşı mücadele etmektedir.
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!