]]>
Haruki Murakami


Uyku

Haruki Murakami


 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

16.03.2016
 
Editörün Notu: On yedi gündür uyuyamayan bir kadınla başlayan kitap, geri dönüşlerle devam eder.  Uykusuzluktan önceki hayatında her şey sıradandır, normaldir.  Gündüzleri bir tekrarlar silsilesidir. İyi bir ev kadınıdır. Pişirir, temizler, ütüler, alış veriş yapar, yüzer… Akşama kadar gününü “boşlukla” doldurur.  Sonra uykusuzluk başlar.  Kadın yıllarca yapmadığı şeylerı yapmaya başlar.   Geceleri kitap okur, içki içer, çikolata yer, araba ile dolaşır. Kendine ait özgür bir dünya kurar.   Taa ki …

Aslında uyanık olan kimdir?  Geceleri uyumayan kadın mı, uyanık olduğu varsayılan ama hiç bir şeyi fark etmeden günlerini dolduranlar mı?

 
;

  Haruki Murakami'den “Uyku”
Gökçe Gündüç

Cumhuriyet Kitap Eki 17 Eylül 2015
http://www.cumhuriyet.com.tr/

Ölümün ikizi

Uyku Murakami
Zihindeki dünyayla gerçeği arasındaki ilişki, bu ikisinin ne kadar örtüşüp örtüşmediği, bize bunlardan hangisinin daha gerçek geldiği, Haruki Murakami’nin üzerinde düşündüğü konulardan bazıları. Gerçek dünyanın zihinde kurulanı etkilediği, yönlendirdiği, hatta çoğu zaman zihindeki dünyanın yasalarını da belirlediği zaten malûm. Bunu bir adım öteye götüren Murakami ise tersinin mümkünlüğünü de sorguluyor olmalı ki Sahilde Kafka, Zemberekkuşu’nun Güncesi, Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları gibi romanlarında bu noktada kafası karışmış karakterlere rastladık.

Bunlardan ilkinde, gazetede babasının tam da hayal ettiği gibi öldürüldüğünü okuyan genç adam, bu yüzden suçluluk duyuyordu; bir diğer kitapta karısıyla çıkmaza giren ilişkisini çözümlemek konusunda rüyalarında epey aşama kaydeden karakter bunun meyvelerini gerçek hayatta da topluyordu; öteki romanda rüyalarında aynı kadınla defalarca seviştiğini gören adam, o kadına tecavüz ettiğine ilişkin iddiaları gönül rahatlığıyla yalanlayamıyordu. Konu zihinken meselenin sadece bu gerçeklik karmaşası olamayacağının elbette Murakami de farkında. Çünkü zihnimizin ne kadarının bilincindeyiz, ne kadarı bizden saklı sorusu da psikolojinin gururla onaylayacağı üzere, az önce değindiğim noktalardan belki daha etkili. Üstelik gerçeklik karmaşası da pekala buradan doğuyor olabilir. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, bu mevzuyu masaya yatırarak zihnimizde bulunan ama erişemediğimiz bir dünyayı işaret ediyor ve oraya ulaştığımız takdirde dünyanın sonunun gelebileceğini düşünüyordu. Rüyalar, taşıdığı tüm o sembollerle zihnimizin farkında olduğumuz tarafıyla olmadığımız tarafı arasındaki köprüydü, ki Murakami rüyaları hep ustalıkla kullanır. Fakat bu kadar da değil...

Bir de başlı başına ele alınması gereken uyku konusu var. Uykuya dalan bilinçle uykuya dalamayan bilincin, uykuya ihtiyaç duyan bir bedendeki zihinle uykuya ihtiyacı kalmayan bir bedendeki zihnin farklı çehreleri var. Kitapları tüm dünyada ilgiyle karşılanan, okurlarının Nobel almasını beklemekten usandığı Japon yazar Haruki Murakami’nin Türkçeye çevrilen kitabı Uyku, işte bunları ele alıyor fakat yazarın o eşsiz hayal gücünün imkân verdiği başka türlü bir perspektifle...

ÖLÜMLE YÜZLEŞMEK

“Çıplak halde aynanın karşısına geçmek hoşuma gider. Dahası, siluetimin yumuşak hatlarını, vücudumun hâlâ koruduğu diriliğini seyretmeyi severim. O görüntüde bir şekilde benim için son derece önemli bir şeyin var olduğunu hissederim. Ne olduğunu bilemiyorum ama yine de bunu yitirmek istemiyorum.” Uyku’nun aynı zamanda anlatıcısı da olan baş karakteri, dış görünüşüne önem veren ve bu görünüşün devamlılığını sağlamak için her gün düzenli olarak spor yapan bir kadın. Az önce alıntıladığım ifadelerinde bize bu görüntüdeki o son derece önemli şeyin farkına bilinç düzeyinde varamadığını açık ediyor.

Baş karakter, o yitirmek istemediği şeyin adını koyamasa da Murakami onun yaşam enerjisi olduğunun, kadının ölümden korktuğunun bilincinde şüphesiz. Kadın aynaya bakar, gençliğin ve güzelliğin vücudunu henüz terk etmediğini görür, ölüm hâlâ uzağındadır; sürdürdüğü hayattan pek memnun olmasa bile onu değiştirebilecek zamanı hâlâ var. Yani yitirmek istemediği şey zaman aslında, ilerleyen günlerde hatırı sayılır bir şeyler yapacak, dünyada iz bırakacak ve bu sayede bedeninin yok olacağı gün geldiğinde, geride bıraktıklarıyla avunacaktır. Fakat günün birinde hayatın umduğu yönde akmadığını ve akmayacağını anlar, bunu anlamak onun için son derece travmatiktir, uykusuzluk da bunu anladığında başlar: “İşte benim hayatım böyledir. Daha doğrusu uyuyamaz hale gelmeden önceki hayatım böyleydi. Ana hatlarıyla söylemek gerekirse her gün aşağı yukarı aynı şeylerin tekrarıydı. Basit bir günlük tutuyordum ama iki üç gün yazmayı unutunca neyin hangi gün olduğunu ayırt edemez hale geldim. Dün evvelsi günle yer değiştirse bile hiç tuhaf gelmeyecek gibiydi. Bu nasıl bir yaşam, diyordum arada sırada. Bunu söylerken bir sahtelik hissediyor değildim. Yalnızca şaşırıyordum işte. Dünle evvelsi günü ayırt edemememe, böyle bir yaşam içerisinde sıkışıp kalmış, yutulmuş olduğum gerçeğine. Bıraktığım ayak izlerinin ben daha dönüp bakmaya zaman bulamadan, göz açıp kapayana kadar rüzgarla silinip gittiği gerçeğine (...) Fakat şimdi artık uyuyamıyorum. Uyuyamaz hale geldikten sonra günlük tutmayı da bıraktım.”

Baş karakterin -bize anlatıldığı kadarıyla- 17 gün süren uykusuzluğu işte böyle bir psikolojiye ulaştığı anda başlar. Bu aslında sadece bir uykusuzluk değil; o dönem sadece uykusuzluk çekmemiş aynı zamanda hiç olmadığı kadar uyanır çünkü. Uykusuzluğu başlatan ve her haliyle ölümü sembolize eden o korkunç rüyadan sonra, evlenip çocuk sahibi olmadan önce hoşlandığı şeyleri yapmaya yeniden başlar. Edebiyat onun uzun zamandır vakit ayıramadığı tutkusudur, böylece klasikleri -özellikle de Tolstoy’un Anna Karenina’sını- elinden düşürmez olur (Murakami’nin Anna Karenina’nın üzerinde tesadüfen durmadığını, özellikle romanın "Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır" şeklindeki ilk cümlesini yok yere alıntılamadığını, Uyku’da ele aldığının birbirine benzeyen o “mutlu” ailelerden biri olduğunu sanırım sizler de takdir edersiniz). “Evet, kocam bana iyi davranıyor. Hem nazik, hem de düşünceli davranıyor. Beni aldatmıyor, çok da çalışıyor. Ciddi ve herkese karşı kibar. Arkadaşlarımın tümü ağızbirliği etmişçesine ‘Öyle iyi bir adam hiçbir yerde yok’ diyor. Şikâyet edecek tek bir yanı yok, diye düşünüyorum ben de. Fakat işte bu şikâyet edecek tek yanının olmaması arada sırada sinirimi bozuyordu. O ‘şikâyet edecek tek bir yanı yok’ ifadesi içerisinde, hayal gücünün dâhil olmasına izin vermeyen bir şeyler, insanı tuhaf bir şekilde geren bir şeyler vardı. Bu da benim tepemi attırıyordu.”

MURAKAMİ’NİN HAYAL GÜCÜ

Yukarıda Murakami’nin konuyu, hayal gücünün mümkün kıldığı farklı bir perspektiften ele aldığını yazmıştım. Çünkü Murakami, ana karakterini sıradan bir uykusuzluğun pençesine bırakmıyor. Bu ayrımı da kitabın ilk sayfalarında, baş karakterine gençliğinde çektiği, o hepimizin tanıdığı uykusuzluğu anlattırarak yapıyordu. O günlerde “uyumaya çalışan bir beden ve aynı zamanda uyanık kalmaya çalışan bir zihinken” bu defa durum tamamen farklıydı çünkü bu sefer bedeninin de zihninin de uykuya hiç ihtiyacı yoktu; yorgunluk hissetmiyordu ve sağlıklı bir uyku düzeni varmışçasına dinç ve hatta eskiden olduğundan daha enerjikti. Burada diyebiliriz ki Murakami, kendisine “Eğer uykuya hiç ihtiyaç duymasaydık ve normalde uykuya ayırdığımız zaman bize kalsaydı nasıl olurdu?” diye sormuş. Hiç kimsenin haberdar olmadığı bu zaman diliminde, yapmak zorunda olduklarımızın ötesine geçerek yapmak istediklerimize vakit ayırabilir, gerçekten yaşayabilirdik belki...

Uyku, eski çağlardan bu yana ölümün ikizi olarak anılır. Ölüm korkusu kontrolden çıktığında, kendi faniliğini hayal edemeyen zihnin, en önce uykudan el etek çekmesi şaşılacak şey değildir elbette. Murakami de kitabın sonlarına doğru “Gözlerimi kapatmayı denedim. Sonra uyumanın nasıl bir his olduğunu hatırlamaya çalıştım. Fakat orada yalnızca uykuya yer olmayan bir zifiri karanlık vardı. Uykuya yer olmayan bir zifiri karanlık… Bu, zihnimde ölümü çağrıştırdı,” diyor zaten. Dört bin yıl önce yaşayan Gılgamış ölümden ne kadar korkmuşsa biz de yine o kadar korkuyoruz, buna çare yok. Ama bizi gerçekten tatmin eden, anlam atfedebildiğimiz bir yaşam sürerek onu hafifletebiliriz belki.

Uyku/ Haruki Murakami/ Çeviren: Hüseyin Can Erkin/ Doğan Kitap/ 90 s.
 

Image result for sleep illustrations murakami

Haruki Murakami, Uyku
http://icerdenvedisardanjaponyadazaman.blogspot.com.tr
12.09.2015

Japon Edebiyatı Yazıları - UYKU, Haruki Murakami

(Not: Yazımın kısaltılmış hali edebiyathaberde yayınlanmıştır: http://www.edebiyathaber.net/

Gerçeklik içinde ve ötesinde uyuyamama hali üzerine

Japonya’daki uykusuz gecelerimin ortasında Murakami’nin UYKU isimli öyküsünün Türkçe’ye çevrildiği haberlerini okumamla, İstanbul’a ayak bastıktan sonra UYKU’yu başka bir uykusuz gecede bir solukta bitirmem arasında oldukça kısa bir zaman var. UYKU, dilimize Hüseyin Can Erkin tarafından kazandırılan, Doğan Kitap tarafından basılan Haruki Murakami’nin son kitabı.

Murakami, uyuyamama halinin bilinç altı izdüşümlerini okura yansıtırken, bir yandan da uyuyamama halinin gündelik hayatta yaşattığı değişimlerin peşinden koşturuyor okuru. Uyumayı reddeden bir bilinçle, uyumamayı kabullenmiş bir bedenin birbirine uyum sağlama çabasının etrafında şekillenen, aile yaşantısıyla, uykusuzluğunun arasındaki ince çizgide kendine dair bilmedikleriyle karşılaşan bir kadının, 17 günlük uyku çığlıklarının öyküsü. Karabasanların dahil olduğu uyumama halini lanetleme aşamasıyla başlayan, uykusuzluğuyla barışarak uyuyamama haliyle yüzleşen, uykusuzluğuyla, uyuyabilen “normal” aile bireyleri arasındaki düşünsel farklılıklarının ayrımına varan, uykusuzluğunun kendini gerçeklik ötesinde bir düzleme taşıdığının farkındalığıyla, uykusuz zamanlarıyla yaşamını üçte bir oranında genişlettiğini düşünen bir zihne varmaya kadar giden çoklu çığlıkların öyküsü.

Diş hekimi eşi ve her gün okula gönderdiği, yemeklerini hazırladığı oğluyla geçirdiği hayatında, her tür ev işinin bir tekrar olduğunu düşünürken, yaşantısına uykusuz geçirdiği gecelerin birbirini tekrar etmesi gerçeği çöküveriyor. Ancak bir süre sonra uykusuzluğun kendine yarattığı zamanların farkına varıp eskiden, çok eskiden yaptığı gibi kitap okumayı düşünüyor. Bu sürede de uykusuzluğu onun kendisiyle hesaplaşmasını sağlıyor, kitap okuyamayan, sadece ev işleri yapan o kadının bugünü ve geçmişiyle içten, çok içten bir hesaplaşma izliyoruz:

“Acaba en son ne zaman bir kitabı baştan sona okuyabildim? Bir de, acaba hangi kitaptı o okuduğum? Ne kadar düşündüysem de o son kitabın adı aklıma gelmedi. İnsanın yaşamı nasıl oluyor da böylesine değişip, tam tersi bir hal alabiliyor, dedim içimden. Bir zamanlar tutkuyla, durmaksızın kitap okuyan o eski ben nereye gitmişti acaba? O yılların, o anormal denebilecek şiddetteki tutkunun anlamı neydi benim için?” (s. 40)

Bu hesaplaşmadan uykusuz zamanlarına ortak olması için seçtiği Anna Karenina ile çıkıyor ve geceler boyu Anna Karenina okuduğunu, Anna ve Vronski arasındakileri derinlemesine düşündüğünü, sonra aynı kitabı yeniden yeniden okuduğunu görüyoruz. Eskiden kitap okuduğunda zihni dağılırken, şimdi uykusuz zamanlarındaki zihninin berraklığı sayesinde bir kitabı, derinlemesine düşünerek okuduğuna, kendisinin de buna şaşırdığına tanık oluyoruz.

Anna Karenina okuma sürecinde zaman zaman yaşadığı geri dönüşlerle geçmişte yaptığı şeyleri hatırladığına, ancak evliliğinde kocasının ve oğlunun yaşam tarzına uymak gerekliliğinin bu hatırladıklarıyla çeliştiği için onları bıraktırdığına, ve bunlara o anda müthiş bir özlem duyduğuna tanık oluyoruz. Bir şeyler yiyerek kitap okumak bunlardan biridir mesela, kocası tatlılardan nefret ettiği için, oğluna da çikolata vermedikleri için evde tatlı bulunmadığını dile getirir. Kendi tercihlerini hiç sorgulamamış, ailesinin tercihlerini ön plana çıkarmış bir kadının uykusuzluğuyla kendine kalan zamanlardaki kendini keşfediş öyküsüdür satırların altından bize yansıyanlar. Ve yaşadığı gerçeklikteki tüm tercihlerinin aksine kendi istediklerini yapmaya başlar, çikolata yiyerek Anna Karenina okumak kadar basittir istediği şeylerden biri.

Kocasıyla kurduğu ilişkide de artık kendini dinlediğini, kocasını dinlemek istemediğinde kelimenin tam anlamıyla dinlemediğini görürüz. Kocası işinden bahseder, diş taşlarını temizleyen alet alma fikrini karısıyla konuşmak ister ancak o konuşmak istemez, geçiştirir, kocasının seks önerisine de aynı şekilde yaklaşır; kendisi istemediği zaman bunu doğrudan ona söyler, çünkü sadece Anna Karenina okumak istemektedir.

Her gece kocası uyuduktan sonra yataktan kalkıp, koltuğuna ve kitabına gömülmeye devam eder, içkisini alır, bütün gece okur, sabah kahvesini yapar ve kocası eve gelene kadar yeniden okur, öğle yemeğinden sonra yeniden okur, yüzmeye gider.

Uykusuzluğu ona enerji vermiş, her gün yarım saat yüzerken yüzme süresini bir saate çıkarmaya başlamıştır. Fiziksel ve zihinsel olarak dönüştüğü halin arkasında kendisinin ifade ettiği saklı bir gerçek vardır:

“Tam olarak nasıl düzgün ifade edebilirim bilmiyorum ama vücudumu olabildiğince hareket ettirmek yoluyla, içindeki bir şeyi dışarı atma isteğine kapılmıştım sanki. Dışarı atmak. İyi de, acaba neyi dışarı atacaktım? Bir süre bunu düşündüm. Acaba neyi dışarı atacağım? Bilmiyorum.” (s. 51)

İçinden neyi dışarı atacağını bilmese de, kendisiyle yüzleşmelerinde içinde ona acı çektiren gerçeklikten kurtulma istemini okuyabiliyoruz. Ona göre ev işleri, aile işleri, kocayla yapılan seks, havadan sudan sohbetler hepsi bir tekrardan ibaret ve üzerine kafa yormadan yapılan şeylerdi ve o artık gerçeklik dışı başka bir düzlemde yaşıyordu. Varoluşuyla, gündelik hayatı ve ailesiyle ilişkileri arasında bir mesafe görüyordu ve o varoluşunu kendi kendine yaşarken, ailesi başka bir boyutta yaşadığı yeni hayatının farkına varmıyordu. Vücudu kendi başına hareket ederken, kafası kendisine ait bir boşluğun içinde yüzüyordu (s.58) ve o boşluğun içinde ailesinin gerçekliği yer almıyordu. O boşlukta kalabilmek için de bu gerçeklik denilen şeyleri içinden atmaya ihtiyaç duyuyordu.

Uyku hakkında okuduğu kitaplar, neden uykuya ihtiyacımız olduğunu anlatıyordu; uyku eğilimlerin katılaşmasını engelliyordu ve eğilimler her kişinin hayatında farklılaşıyordu. Bunu okuyunca eğilimin ona çağrıştırdığı tek şey gerçeklik olarak tanımladığı ev işleri ve aile işleri oldu, ve bunlara zincirlenmek istemiyordu. Uyumamak eğilimlerine direnmekti ve uykusuzluğunu direnişi ilan etti.

Zihnindeki tanımlamalar, geçmişindeki alışkanlıkların geri dönüşü, yediği çikolata, kurabiye, içtiği Remy Martin, her gün düzenli bir saat yüzüşü, Tolstoy’dan sonra okuduğu Dostoyevski kitapları, kaybolan yorgunluk algısı, güzelleşen bedeni, kendisiyle barışması, kitap okurken duyduğu heyecan, çıktığı gece yürüyüşleri ve bazen de gece yarısı evden ayrılıp arabayla çıktığı kısa turlar, uykusuzluğunun ona getirdiği gerçeklik dışı yeni hayatının ögeleridir artık.

Yeni hayatının penceresinden gerçekliği temsil eden ailesine baktığında ise gördüğü uyurken çirkinleşen ve sefil bir hal alan kocasının yüzü ve pırıl pırıl olduğunu düşünse bile kocasının ve kaynanasının yüzüne benzediği için sinirine dokunan çocuğunun yüzüdür. Kocasını düşündüğünde arkadaşları tarafından onun için söylenen “iyi, nazik, düşünceli” ve “şikayet edilecek hiç bir yanı olmayan” bir adam sözleri aklına geliyor ve bunlar onu sinirlendiren bir hal alıyordu:

“O “şikayet edecek tek bir yanı yok” ifadesi içerisinde, hayal gücünün dahil olmasına izin vermeyen bir şeyler, insanı tuhaf şekilde geren bir şeyler vardı. Bu da benim tepemi attırıyordu.” (s.78)

Kocasına olan bu kızgınlığı ve oğlunu da gelecekte tutkuyla sevemeyeceğine dair inancı, onun tekdüzelik ve kendini tekrar eden gerçeklik karşısındaki düşüncelerini simgeleyen unsurlar olarak karşımıza çıkıyor.

UYKU, uyuyamaz hale gelen bir kadının belleği, bedeni, zihni, bilinci, geçmişi, bugünü, aile yaşantısı, bireysel kimliği arasındaki gel-gitlerle yaşadığı gerçek ve gerçek ötesi yaşantısının, gözlerini kapattığında uykuyla buluşmayan zifiri karanlıkta sakladığı düşlerinin ve karabasanlarının öyküsü.

Murakami’nin illüstrasyonlarla hareketlendirdiği kitabını, Japonya’da uyuyamadığım zamanların aksini görerek okuduğumdan, öykü karakterini gecenin bir yarısı Yokohama sokaklarına taşıyan o nedenle kendi nedenlerim arasında paralellik kuruyorum.

Neden uyuyamayız sahiden? Murakami her kitabında yaptığı gibi buna bir cevap vermiyor, okuru kendi uyuyamama haliyle başbaşa bırakıyor.


 

  UykuMurakami’nin uyuyamayan kadını ve edebi hafıza
Esra Yalazan
aesrayalazan@t24.com.tr
http://t24.com.tr/
30 Ağustos 2015 00:00

Kainatın geniş boşluğunda uyku, rüya, hatırlama, unutma ve hafıza arasında görünmez bağlarla örülmüş bir adacıkta yaşıyoruz aslında. Zihnimiz hayata gözlerini açtığı andan itibaren unutmaya başlıyor. Bu gerçeklik basit gibi görünse de temelinde karmaşık bir sistemi ihtiva ediyor.

Hatırladığımız rüyalar, uyandıktan hemen sonra buharlaşan rüyaların da bir parçası çünkü. Geçmişe dair gölgeli anılarda, yüzlerde, seslerde unutulduğu sanılan hatıralar sessizce uyuyor. Gün içinde kısacık bir şimşek çakımı misali hafızamızda parıldayıp ansızın kaybolan bir rüya parçacığı, çok eski bir anı da canlandırabiliyor. Unuttuğumuzu sandığımız olayların, insanların ve ayrıntıların kaydını tutan büyücü hafıza, hiç beklenmedik bir anda ‘uykusuzluk hastalığına’ kapılıyor. Yıllar evvel bizi çok acıtan bir mektup, konuşma, buruk bir melodi rüyamıza başka biçimlerde girdiğinde anlamlandırmak için düşünüyor, şifreleri çözemediğimizde derin bir kederle kuşatılıyoruz. Nadiren teselli eden anılar, hafızanın derinliklerinden silindiğinde ‘yalnızlık’ hissi çoğalıyor. Onları paylaşamamanın neden olduğu travma, bir kabusa ya da insanı dünyaya büsbütün yabancı kılan bir ‘canavara’ dönüşüyor.

Büyük bir yapboz’un parçaları gibi dalgalanıp duran bu ‘insanlık halleri’ her dönem yazarların ilgisini çekmiştir. Hafızanın gündelik hayatın içindeki akışını kurcalamaktan, insanın kendisini hikaye ederek yeniden yarattığı ‘duygusal bellek’ boşluklarını doldurmaktan hoşlanırlar. Bazen yorumlanamayacak kadar acı olduğu için hafızanın derinliğine zehir gibi sızan rüyaları, hikayeye dönüşemediğinde üstü örtülerek ‘unutuluşa’ terk edilen anıları, bastırılan iç sesleri, başkalarından ödünç alarak uydurduğumuz anekdotları yazının diline tercüme etmek pek çoğu için edebiyat hazzı yüksek bir meydan okumadır.

Esas meselesi uykusuzluk değil
Murakami bu çekici oyunları seven yazarlardan. Artık Türkiye’de de hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip yazarı edebiyat severler iyi tanıyor. Her seferinde okurunu bir biçimde şaşırtan yazar, Türkçeye çevrilen ikinci öyküsü ‘Uyku’ da basit, sıradan gibi görünen bir hikayeyle sadece uyku, beden, zihin ve ruh arasındaki ilişkiyi sorgulamıyor, edebi hafızaya ve kendimize unutturduğumuz benliğimize dair düşünmeye de davet ediyor. Doğrusu bu yanıyla benim daha çok ilgimi çekti.

“Uyuyamıyorum. Tam on yedi gün oldu. Uyuyamama hastalığının söz ediyor değilim” cümleleriyle açılan hikaye daha en başından esas meselesinin ‘uykusuzluk’ olmadığını da söylüyor aslında. Evet hikayenin kahramanı, gençliğinde yaşadığı uykusuzluğu, bir ‘varoluş sorunu’ olarak kabullenmiş ama otuzlu yaşlarına gelip evli ve çocuklu bir yaşam sürmeye başladığında artık uykusuzluğun başka bir boyutunu anlatıyor. Daha evvel bedenini ve bilincini birbirinden ayıran uykusuzluk, ‘koyu, karanlık bir bulut’ gibi aniden gelip gidince nedenini sorgulamamış. Hikayenin şimdiki zamanında bilinci berrak, vücudunda bir değişiklik yok, iştahı yerinde, doktora gitmek istemiyor. Bize kocasıyla mutlu olduğu zamanları, genç bedeninin güzelliğini anlatıyor. Ve hayatının sıkıcı ritüellerini. Uyuyamaz hale gelmeden önce tuttuğu günlüğündeki tekrar eden sıradanlık onu şaşırtıyor.

Murakami romanlarında, hikayelerinde fantastik unsurları seven bir yazar. Rüyasında gördüğü ‘siyah giysili yaşlı adam’ onun hafızanın karanlık kuyusundan yükselen korkuya dair bir sembol. Şifresini çözmeyi her zamanki gibi okura bırakmış, çok da önemli değil zaten. Bana göre esas hikaye o karabasanı göremeye başladığı gece, yıllar evvel okuyup çok sevdiği ama nedense pek iz bırakmamış ‘Anna Karenina’yı yeniden okumaya karar vermesiyle başlıyor. Başını ve sonunu hatırlıyor ama ortası yok. Brendi ve kurabiyelerle koltuğa gömülüp kitabı okumaya başladığında kaç yıldır kendini vererek bir kitap okumadığını hatırlıyor. Ve okura da mealen bunu soruyor; “Zaman geçiyor, tüketiyorsunuz ama sevdiğiniz bir şeyi gerçekten ne kadar içtenlikle ve kendinizi vererek yapıyorsunuz?”

Üstelik kahraman çocukluğundan beri yaşamının odağına kitap okumayı koymuş, harçlıklarını kitap satın almak için harcamış, İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda okuyup Katherine Mansfield üzerine tez yaşmış bir kadın. Hikaye “İnsanın yaşamı nasıl oluyor da böyle tem tersi bir hal alıyor” sorusuyla çözülüyor. Sahiden nasıl oluyor da benliğimizden böyle vahşice uzaklaşıp, içinde mutlu olup olmadığımızı bile sorgulamadığımız bir hayatı tercih ediyoruz. Bu soru hikayenin kendisinden daha çarpıcı bence. Üstelik bu ve benzeri soruları küçük, kapalı, gizemli bir hikayeyle anlatabilmek de pek öyle kolay bir tercih değil.

Anlatıcı kadın, romanda 116. sayfaya kadar Anna Karenina’nın ortaya çıkmamasına şaşırıp, “Herhalde o dönemin insanlarının fazlasıyla boş zamanı vardı” deyince, kıkırdayarak raftan kendi romanımı indirdim. Biraz karıştırdım. Olaylar sanki bildiğim, alıştığım dünyanın tersine bir hızla olanca ağırlığıyla akıyordu. Sonra onu bir kenara koyup, Murakami’nin hikayesini okumaya devam ettim. Ama aklım Anna ve Vronski’deydi , onları görüyordum ve tıpkı o kadın gibi romanın pek çok kısmını unutmuş olduğumu fark ettim. Üstelik o kadın bir rutinle değil istediğimde kitaplarla kucaklaşabildiğim ‘özgür’ bir hayatım var.

‘Hafıza büyük bir sanatçıdır’
Murakami okurunu sadece hikayelerinin gücüyle kendisine bağlayan bir yazar değil. Bu erken dönem hikayelerinden ama okuru diri tutan sorularıyla iyi tasarlanmış. İlk okuduğumuzda içimizi titreten daha sonra her nasılsa silinip giden kitapların ve onlar için harcadığımız vaktin bir anlamı olmalı. Bu fazlasıyla üzerinde düşünmeye değer bir mevzu.

Her şeyle birlikte kelimeleri de depoladığımız karanlık hafıza kuyusunda, hayatımız hakkındaki bilgilerin tamamı var ama pek çoğu bizle birlikte geceleri uyuyor. Buna ihtiyacımız var çünkü. Biz sadece kaslarımızı değil zihnimizi dinlendirmek için her gün hayata bir süre ara veriyoruz. Her düşüncemizin, eylemimizin, duygumuzun hatta yüz ifademizin ardında ömrümüz boyunca biriktirdiğimiz, birbirine incecik simlerle bağlı hatıralar yüzüyor. Romancı Andre Maruois’nın söylediği gibi ‘hafıza’ büyük bir sanatçıdır. Uykusuz kalmaktan hiç şikayet etmediği noktada , ‘isimsiz kadın’ da hafızanın bu yönünü keşfediyor sanki. Tolstoy’un roman kahramanlarını kitapta ustalıkla oynatabilmesine şaşırması yıllarını alıyor. Murakami böylece zaman ve hafıza arasındaki kırılgan ilişkiyi de gösteriyor.

Zaman akıp giderken görev gibi yapılanlarla hayat mekanikleşiyor. Her şeyin tekrardan ibaret olduğunu yazar yüzümüze çarpıveriyor. O zalim gerçeklik ‘sessiz bir rüzgar’ gibi etrafında geçip gittikçe kadın uyanık kalmanın hazzını da keşfediyor. Yazara göre insan farkında olmadan hareketlerinde ve düşüncelerinde bir eğilim yaratıyor. Uykuyla bu katılık yumuşuyor, çözülüyor. Kadın, bu sistemin dışına çıkmak istiyor; “Eğer vücudum eğilimler doğrultusunda tükeniyorsa bile vücudum bana ait. O ruhu da kendim için saklamak isterim. Hiç kimseye de vermem. Tedavi edilmesine gerek yok. Uyumam” diyor.

Yani uykusuzluktan mustarip insanların yapmaya cesaret edemeyeceği bir ‘varoluş’ halini savunuyor. Murakami’nin ‘hayatta olmanın gerçekliğini hissedebilmek’ meselesi üzerinden hafıza, uyku, zaman üçgeninde dolaşan bu kısa anlatısı, farklı okumalara açık olduğu için cazip. Eğer siz de benim gibi roman-edebiyat-insan ilişkisi üzerine düşünmeyi sevenlerdenseniz tıpkı hikayedeki o kadın gibi klasik bir romanın kristalleşerek yazarının ötesine nasıl geçtiğini merak edersiniz mesela. Ya da tutkuyla, isteyerek, severek bağlandığınız her neyse, ona ‘odaklanmanın’ kıymetini keşfedersiniz yeniden. Nihayetinde tanıdığınız dünyaya bir süre yabancılaşma, sizi uykunun, hafızanın, unutmanın ve hatırlamanın anlamları üzerine düşündürecektir. Hatırlayamadığımız, rüyalara, anılara ve onlarla beraber yitip gittiğini sandığımız sırlara edebiyatın mucizesiyle vakıf olma ihtimali, uykunun da uykusuzluğun da ölüm kadar sessiz olmadığını size de fısıldar belki.

Yaşam Dediğin Gözler Açık Uyku Hali…
http://www.artfulliving.com.tr/

Haruki Murakami’nin günümüzün modern şehir hayatının rutin döngüleri arasında sıkışıp kalmış, ruhu boğulmak üzere olan insanının dramını kendine has gerçeküstücü tarzıyla anlattığı bu uzun öyküsü; okuduktan sonra kendinizi uzun süre etkisinden kurtaramadığınız, ruhunuza, beyninize musallat olan hikâyelerden biri. Yazarlığının ilk yıllarından bir öykü olan Uyku’da, adeta okurunu şu hayat denen uzun uykudan silkinerek uyanması için dürtüyor.

Uyku insanoğluna verilmiş bir lütuf mudur, yoksa bir lanet mi? Öyle ya uyumak zorunda olmasaydık bir anlamda ömrümüz iki katı uzun olacak, bu ek zamanı da istediğimiz gibi değerlendirebilecektik belki de. Günlük hayatın bezdirici koşuşturması içinde vakit bulamadığımız pek çok zevkimize, örneğin dilediğimiz kadar kitap okumaya rahatça vakit ayırabilecek, yani kelimenin tam anlamıyla hayatı dolu dolu yaşayabilecektik.

Peki, uykudan söz ederken tam olarak kastettiğimiz nedir acaba? Kadim felsefe ve inançların yüzyıllardır söylediği “aslında hayat dediğin bir uykudur” minvalindeki sözünden yola çıkarsak, şu anda sürdüğümüz yaşamın gerçek olduğuna kim garanti verebilir? Belki de o inançlar doğrudur ve bizler doğumla birlikte sandığımız anlamda yaşamaya değil ama hayat denilen bir uykuda olma haline ve dünya denilen rüyaya adım atmaktayızdır.

Mevzuya bir de başka bir yerden bakalım. Hepimizin hayat diye adlandırdığı aslında sonsuz kere tekrar eden rutinlerden, gündelik koşuşturmalardan ve ezbere yapılan alışkanlıklardan oluşan bilinçli bir rüya hali değil midir bir anlamda? Bu hayat artık öylesine ezbere yapılan bir iş haline dönüşmüştür ki çoğu zaman neyi neden yaptığımızı sorgulamayız. Uykuda yaşar gibi rutinlerimizi sürdürüp hayatımıza devam ederiz. Ara sıra bir şey dürtükler de bizi hayal meyal uyanır gibi olup, dönüp de kendimize bir bakar şaşırır, “Allah allah ben ne zaman bu hale dönüştüm? Bir zamanlar çok sevdiğim şunu şunu yaparken, şimdi kaptırmışım günlük bir rutine. Alışkanlıklarımın, gündelik mecburiyetlerin peşinde giderken o yaptıklarından zevk alan, hayatı kendisi için yaşayan kişiden amma da uzaklaşmışım!” deriz. O bir anlık aydınlanma hali çok uzun sürmez ne yazık ki çünkü sırada bekleyen işler, ödenecek faturalar, okuldan alınacak çocuklar ya da pişirilecek yemekler vardır. Yeniden hayata ya da hayat denilen o uykuya dalar da gideriz.

Haruki Murakami, Uyku adlı uzun öyküsünde tam da bu durumu anlatıyor işte. Hikâyenin kahramanı olan kadın, bir gece bir karabasan sonrası aniden uykusundan uyanıyor ve tam 17 gün boyunca hiç uyumuyor. Ancak işin ilginç yanı bu durum nedeniyle her hangi bir fiziksel rahatsızlık yaşamıyor, aksine hiç olmadığı kadar genç ve diri bir hale bürünüyor. 30 yaşında, evli ve bir çocuk sahibi olan anlatıcı, birbirinin aynısı günlerden ibaret, upuzun dümdüz bir çizgi gibi ilerleyen sıradan hayatını sürdürürken, adeta o çizgide ani bir kırılma yaşayıp, paralel başka bir hayata sıçrıyor. Karabasan sonrası içinde bir şeylerin sonsuza dek öldüğünü hissettiği o uyanma anından sonra, kendini yavaş yavaş unuttuğu küçük zevklerine teslim etmeye başlıyor. Bunların hiçbiri de büyütülecek zevkler değildir aslında. O ilk uykusuz geceden başlayarak çikolata ve brendi eşliğinde kitap okumaktır sadece. Ancak bunların her biri anlatıcı için büyük şeyler ifade eder. Kitap okumak, evliliği öncesinde bütün çocukluğu ve genç kızlığı boyunca en büyük tutkusu olmuş, tüm harçlığını kitaplara yatırmakla kalmamış üniversitede de İngiliz Dili ve Edebiyatı okumuş, üstelik Katherine Mansfield hakkındaki teziyle de yüksek bir puanla mezun olmuştur. Ancak evlenmesiyle birlikte bu hayatı yavaş yavaş geride kalmış, annelik ve ev kadınlığıyla rutinleşen hayatında kitap okumak kendisini bütünüyle yoğunlaştırıp, zevk aldığı bir uğraştan, boş zamanlarında göz gezdirip günün telaşı içinde birkaç sayfayı geçmeyen kısa yüzeysel okumalara dönüşmüştür. Aslında yeterince odaklanamadığı o kitaplar değil, biricik kendi hayatıdır!

Kocasını sever ama uzun süredir ona bir tutku duymaz. Oğlunu iyi bir anne olarak çok sevse de özel bir aidiyet hissetmez. Oğlu da, kocası da ona giderek yabancılaşan ancak kanıksadığı figürlere dönüşmüştür adeta. Yine de hayatından şikâyetçi değildir. Çünkü onu seven ve her anlamda özen gösteren dişçi kocası ve sevimli oğluyla birlikte, sorunsuz ve düzenli bir hayat yaşamaktadır. Görünürde hiçbir sorunu yoktur yani. Ama belli ki bilinçaltında bambaşka bir karanlık oyuk büyümektedir. Ve o karabasanlı geceden sonra onun için hiçbir şey aynı kalmaz.

O gece okumaya başladığı Anna Karenina’yı yıllar önce de okumuştur. Ancak şimdi şaşkınlıkla o ilk okumada aslında romanı hiç anlamadığını, üstelik aklında da pek bir şey kalmadığını fark etmektedir. Bu yeni uykusuzluk hali adeta dikkatini keskinleştirmiş, onu bambaşka bir duyarlılık seviyesine taşımıştır. Anna Karenina romanına da, yazarı Tolstoy’a da yepyeni bir anlayış ve hayranlıkla yaklaşır. “İlk bir hafta boyunca Anna Karenina’yı üst üste üç kez okudum. Tekrar tekrar okudukça yepyeni şeyler keşfediyordum. Bu dev roman çok farklı keşifler, çok farklı gizemlerle doluydu. İç içe geçirilmiş kutular gibi, dünyanın içinde daha da küçük dünyalar vardı. Dahası bu dünyalar birbirine geçmiş halde başlı başına bir evreni oluşturuyordu. Bu evren kadim zamanlardan beri oradaydı ve okurun keşfetmesini bekliyordu. Bir zamanlar ben, bu evrenin hepi topu küçük bir kırıntısını kavrayabilmiştim. Fakat artık, net olarak görüyor ve anlıyordum. Tolstoy adlı yazarın orada ne anlatmaya çalıştığını, okurların bu kitaptan ne kapmasını istediğini, vermeye çalıştığı mesajı nasıl da organik bir şekilde kristalleştirerek bir roman haline getirdiğini ve bu romandaki nelerin sonuçta yazarının ötesine geçtiğini… Artık görebiliyordum.”

Anlatıcı bu yeni canlılık haliyle her şeyi yepyeni bir ışıkla görmeye başladıkça, adeta ‘uyandığı’ o ilk gece öncesi hayatı siyah-beyaz, yeni hayatı ise renkli bir film gibi birbirinden ayrılır. Aynı Anna Karenina için yaptığı tespitte olduğu gibi görünürdeki dış kutuda ailesiyle her zamanki rutin hayatını yaşarken iç içe geçmiş kutular gibi bir yandan da kimsenin fark etmediği tamamen kendine ait bir hayatı yaşamaya başlar. Her gece saat tam onda kocasıyla yatağa girer ve o uyur uyumaz -ki çok çabuk gerçekleşir bu- kimsenin fark etmediği uyanık hayatına devam eder. Yani içerideki koltuğa geçip keyifle kitabını okur, büyük bir hazla aynı genç kızlığında yaptığı gibi çikolata yer -ki kocası şekerli yiyeceklerden hiç hoşlanmadığı için kendisi de farkına dahi varmadan bırakmıştır bu alışkanlığını- ve bir yandan da brendisini yudumlar -ki bu da kocası içki içmekten hoşlanmadığı için bu evde alışık olunmayan bir zevktir.

Anlatıcı kahraman geceleri yaşadığı bu gizli haz dolu dünyasını gündüzleri de yine kimseye fark ettirmeden sürdürür. Günlük işlerini aslında üstünde hiç kafa yormadan otomatik bir şekilde yaptığını fark etmiştir. Bunun aynısını kocasıyla olan ilişkisinde de tekrar etmeye yani bedeniyle ruhunu tamamen ayırıp yaşamaya başlar. Görünürde kocasıyla konuşup ya da alışıldık ilişkilerini sürdürürken, aslında tepkilerini otomatik olarak vermekte, o sırada ruhuyla ise bambaşka bir boyuta taşınmaktadır. Ve evde yalnız kalır kalmaz yine kitabına ve diğer zevklerine koşar. Hoşlandığı bir başka şey ise kalan zamanlarında büyük bir enerjiyle yüzmektir. Çünkü hareket etmek adeta vücudu içinde kısılıp kalan bir enerjiyi dışarıya akıtmaya çalışmaktadır. Hiç uyumamasına rağmen tüm bu zevk aldığı aktiviteleri eskisinden bile daha büyük bir enerjiyle yaptığını fark eder şaşkınlıkla.

Anlatıcı bu tuhaf, paralel hayatı sürerken bir anlamda Anna Karenina’nın kahramanının yaşadıklarının bir başka versiyonunu yaşamaktadır. Aynı onun gibi yalnızca kendi hazlarından oluşan gizli bir dünyaya adım atmakta ve benzeri bir şekilde toplum normlarına karşı gelip ondan beklendiği gibi ‘uslu’ bir eş ve anne olmak yerine kendi hazlarını ön plana koyan ve böylece gerçekten özgürce yaşamaya başlayarak içinde boğulduğu sıradan hayatın tekrarlardan oluşan renksiz döngüsünden kaçan özgür bir ruha dönüşmektedir. Anlatıcı, Anna karakteri gibi bir başka erkeğe âşık olup ona sadakatsizlikte bulunmaz ama aslında ruhunu onun boyunduruğundan çıkarıp, yalnızca kendisi için yaşamaya başlayarak yine kelimenin klasik anlamında sadakatsizlik yoluna girmiş olur. Sadakatle kocasının ona çizmiş olduğu yaşama ayak uyduracağına, onu kendi ruhunun istekleriyle ‘aldatmış’ olur. İşin ilginç yanı tüm bunları kocasının burnunun dibinde yapıyor olmasına rağmen onun ruhu bile duymaz çünkü o da ortak hayatlarının büyük kutusu içindeki kendi kutusu içinde yaşamaktadır. Bunun fena halde farkında olan yeni duyarlı anlatıcı ise hissettiği yabancılaşmanın daha da büyüyüp tamamen kendisini ele geçirmesini engelleyemez. Görünürdeki o mutlu, mesut ailenin ardında her ruhun yapayalnız olduğunu derinden anlamıştır çünkü. (Şimdi burada gelin de kitapta da alıntısı yapılan, Anna Karenina’nın girişinde yer alan Tolstoy’un müthiş saptamasını anmayın! “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Birbirine benzeyen bu mutlu ailelerin görünürdeki ‘mutluluğu’ sıradanlığın adı konulmamış yüzeyselliği ve derinlerde saklı duran temelsiz bir aldatmaca hali olmasın sakın?)

Tek yapmak istediğiyse kendisini kilitli bir arabada sıkışıp kalmış gibi hissettiği (kitabı okuyanlar burada ne denilmek istendiğini iyi anlayacaktır) bu hayatından kaçıp, arabasıyla -yani ruhuyla- özgürce o yollarda gidebilmektir aslında.

Bu bir anlamda modern zaman Anna Karenina’sının konforlu rüyasından silkinip uyanarak yepyeni ve kararlı bir hale bürünüşünü, bu baş döndürücü dönüşümünün, bu asi başkaldırışının yolundaki ilk adımlarını şu satırlarda görürüz. “(…) Bir gün, kütüphaneye giderek uyku hakkında bir kitap okudum. Kitaplardan birinde enteresan bir şeyler yazıyordu. İnsan dediğimiz, düşünce konusunda olsun, bedensel faaliyetler konusunda olsun, belirli bir kişisel eğilimden kaçınamaz, diyordu yazar. İnsan, kendisi farkında olmadan hareketlerinde ve düşüncelerinde bir eğilim yaratır; bu eğilim bir kez yaratılınca da çok ağır bir durumla karşılaşılmadıkça asla yok olmaz. Kısacası insan, bu eğilimlerin kafesinde kapalı halde yaşamını sürdürür. İşte uyku da, bu eğilimlerin katılaşmasını -yazar ayakkabı topuğunun aşınmasını örnek veriyordu- yumuşatır. Demek istediği şuydu; uyku eğilimlerin katılaşmasını düzenler, tedavi eder. İnsan uyku sırasında belirli bir eyleme odaklayarak kullandığı kaslarını gevşetir, belirli noktalarda yoğunlaşan düşünce devrelerini sakinleştirir, fazla gelen elektriği de boşaltır. İnsan böylelikle kendini soğutur. Bu, insan dediğimiz sistemin kaderi olarak programlanmış bir eylemdir, hiç kimse bu çerçevenin dışına çıkamaz. Eğer çıkacak olursa, bizzat varoluş temelleri yitirilir. Yazar, kısaca bunu anlatıyordu.

Eğilim? dedim kendi kendime. Eğilim sözcüğünün bende çağrıştırdığı şey ev işleriydi. Benim duygusuzca ve bir makine gibi sürdürdüğüm ev işleri. Yemek yapma, alışveriş, çamaşır, çocuğa bakma… Bunlar oluşturulmuş eğilimlerden başka bir şey değildi. Gözlerimi kapatsam bile, bu işleri sıkıntı yaşamadan halledebilirdim. Neden derseniz, hepi topu eğilimlerle yapılan işlerdir işte. Düğmeye basar, manivelayı oynatırsınız. Bunu yapmanızla birlikte, gerçeklik dediğimiz olgu anbean ilerler. Aynı şekilde vücudunuzu hareket ettirme şekliniz; o da yalnızca bir eğilimle olur. İşte böylece ben de ayakkabılarımın bir yerlerinden aşınıp gitmesi gibi tükeniyordum ve bunu telafi etmek için günlük olarak uykuya ihtiyacım vardı.

Durum bu muydu yani? O yazıyı bir kez daha dikkatle okudum. Sonra ikna oldum. Öyle, kesin öyle olmalı.Öyleyse, benim yaşamımın ne anlamı var? Eğilimlerimle tükeniyor, bunu sağaltabilmek için de uyuyorum. Yaşamım bunun tekrarından ibaret değil mi? Hiçbir yere ulaşmayacak, yanlış mı? Kütüphane masasına eğmiş olduğum başımı iki yana salladım. Uykuya falan ihtiyacım yok benim, dedim içimden. Eğer tutup da çıldıracak olsam bile, uyuyamamak yüzünden ‘bizzat varoluş temellerim’ yitip gitse bile ne fark eder. Umurumda değil. Herhangi bir şekilde eğilimler doğrultusunda tüketilmek istemiyorum. Dahası, bu eğilimler doğrultusunda, uykunun ritmik olarak beni bulması gerekiyorsa, olmaz olsun. Benim ihtiyacım yok. Eğer vücudum eğilimler doğrultusunda tükeniyorsa bile, ruhum bana ait. O ruhu da kendim için özenle saklamak isterim. Hiç kimseye de vermem. Tedavi edilmesine gerek yok. Uyumam.Bu şekilde, kararlı bir halde kütüphaneden çıktım. (…)”

Haruki Murakami’nin günümüzün modern şehir hayatının rutin döngüleri arasında sıkışıp kalmış, ruhu boğulmak üzere olan insanının dramını kendine has gerçeküstücü tarzıyla anlattığı bu uzun öyküsü; okuduktan sonra kendinizi uzun süre etkisinden kurtaramadığınız, ruhunuza, beyninize musallat olan hikâyelerden biri. Murakami, kahramanı aracılığıyla “Bu dedim kendi kendime, benim aslında olmam gereken halim. Uykuyu bir tarafa atmak sayesinde, kendimi de genişletmiş, büyütmüştüm. Önemli olan odaklanma yetisi, dedim içimden. Odaklanma yetisinden yoksun bir yaşam, gözler açıkken hiçbir şey görememekten farksızdı” derken, aslında okurunu dürterek, ‘uyan!’ demeye getiriyor.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!