Üç Başlı Ejderha
Bir Kötülük Denemesi
Leyla Erbil

Anasayfaya

Eleştiri sayfasına


Leylâ Erbil

1931 yılında İstanbul'da doğdu. Beyoğlu Kız Lisesi ve Kadıköy Kız Lisesi'nde okudu. İst. Ünv. Edb. Fak. İng. Edb. Bölümü'nde eğitim gördü. Çeşitli yerlerde sekreter çevirmenlik yaptı. 1956'da ilk öyküsü yayımlandı ("Uğraşsız", Seçilmiş Hikâyeler Dergisi). Giderek, Dost, Yeni Ufuklar, Yeditepe, Papirüs, Ataç, Yelken gibi edebiyat dergilerinde yazdı. Kendinden önce yerleşmiş bir okula bağlı kalmadı. Yazınsal niteliklerden ödün vermeden toplum tabularıyla, baskı gruplarıyla sürekli mücadele etmek zorunda bırakıldı. Dilin oturmuş kelime hazinesini değiştirerek yazınımıza yeni bir bakış açısı getirdi. Leylâ Erbil, 1970 Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974 Türkiye Yazarlar Sendikası kurucularından olup PEN Yazarlar Derneği üyesidir. 1961'de TİP üyesi olan Erbil bir süre TİP'in sanat ve kültür bürosunda görev aldı. 1979 yılında ABD Iowa Üniversitesi yazara onur üyeliği verdi.

Erbil'in Hallaç (1959), Gecede (1968), Eski Sevgili (1977) adlı öykü kitapları, Tuhaf Bir Kadın (1971), Karanlığın Günü (1985), Mektup Aşkları (1988) adlı romanları ve Zihin Kuşları (1998) adlı "metinler"i bulunuyor. Tezer Özlü'den Leylâ Erbil'e Mektuplar'ı da (1995) yayına hazırlayan yazar, edebiyat ödüllerine katılmıyor.
 

ÜÇ BAŞLI EJDERHA
LEYLA ERBİL

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4718

KAPAK
Türk edebiyatının devrimci kalemlerinden Leyla Erbil, yeni kitabı 'Üç Başlı Erjerha'da, alıştığımız imlayı bozmaya, bizi 'normal' dışına çıkarmaya, aldanışları, yalanları ve sahtelikleri teşhir etmeye devam ediyor

MAHMUT TEMİZYÜREK (Arşivi)

Orhan Koçak, Cüce için şöyle demişti: "Son dönemin en önemli, çünkü en yalansız, yalansızlığı içinde en güzel, en ihtişamlı yapıtlarından biri. Artık ancak başka bir şey yapılabilir." (Virgül, sayı 57. Aralık 2002).

Cüce'yi benzersiz kılan ne ise, Üç Başlı Erjerha'da da korunuyor o eşsiz edebiyat. Hepsi 110 sayfalık bu yapıtın ilk bölümü olan 'Üç Başlı Ejderha' dinler tarihinin, Roma, Bizans ve Osmanlı tarihinin ve 2000'e kadar yakın dönem tarihin birbiri üstüne binmiş, iç içe yoğrulmuş, sarmal bir biçim kazanmış anlatısı. Üç yazı karakteri var metinde. Biri anlatıcınınki, düz karakter; ikincisi, Roma, Bizans, Osmanlı tarihi içinde Üç Başlı Ejderha anıtının bilgisi ve yorumu, italik; bir de 27 Aralık 1978'deki Maraş Katliamı'nda oğlu dahil tüm ailesi öldürülmüş kadının mahkeme ifadesi, koyu karakter. Ayrıymış gibi duran bu yazı biçimlerinin anlatı ilerledikçe birbirine kaynaştığını görürüz. Yazar, eski, orta ve bugünkü çağa bir simge üzerinden yürüttüğü ruhsal, toplumsal kazının sonuçlarını gittikçe yoğunlaşan bir kıvamda bütünleştirir. Bu kazıdan çıkanlarla geçmişin hiç de ölü olmadığına inandırır bu kısa roman bizi. Hissettirmez yalnızca, inandırır. Cümleler arasında nokta değil, üç virgül var, daha önce Karanlığın Günü'nde ve Cüce'de kullanıldığı gibi. Ama burada baştan sona üç virgül. Çünkü anlatıcı yorgun nefesle, kederli bir sesle anlatmaktadır. Noktanın bile ağır geleceği bir akış içinde. Bu ve diğer biçimler öncekiler gibi bu yapıtta da kurucu önemdedir. Bir kâbusun içine cümle cümle çekilir gibi okuruz metni. Anlatıya hükmeden yas, öç ve nefret duygusunun ağır tonu giderek bir mırıltıya, bir iç sese dönüşür. Bir kent tarihi, bir bireyin tarihi, bir ailenin tarihi. Üçü de silinip silinip yazılan bir palimsest kâğıtlar gibidir.

Zifiri karanlık bir yer
Romanda 'dipsiz'e atılmışlarıyla canlanıyor tarih; ortak bilinçaltının simgeleriyle. Metindeki sözcük 'abis'. Bu üç hayatın 'abis'inde atılanlar yüzeye vuruyor her cümlede. Abis, aslında bir biyoloji terimi; okyanusların 2000 metre altındaki yaşama abis deniyor. Latincesi: dipsiz. Burada, karanlıkta yaşayan ya kör ya da gözleri kocaman varlıklar var. "Durmadan yağan kar gibi" düşen, derinlere atılan varlıkları yiyerek yaşıyorlar. Yanılmıyorsam, 'abis', bastırdığımız, dışladığımız, yüzleşmeye cesaret bulamadığımız, travmasını deneyimleyip bir yere koyamadığımız yaşantıların atıldığı yer anlamında kullanılıyor. Mitolojide tiranların, canavarların, bazı kovulmuş tanrıların Zeus tarafından atıldığı zifiri karanlık bölge.
Yazara göre, tarih ve ortak bilinçdışımız bir abis alanı, bir unutma bölgesi. Birbirini doğuran nedenler sonuçlar; kıyımlar; yas ve kin, keder ve hınç kaynaşır bu bölgede. Üç Başlı Ejderha'da birey de böyledir, İstanbul da. Bir kötülük gayyasıyla yüz yüze bırakır yazar bizi. Karanlıkta yüzleştirir bizi bizle; geçmişi bugünle, 'ben'i 'öteki'yle. Anlatıcının sözlerinden kristalleşmiş zehir taneleri dökülüyordur adeta. Metnin içinde üç virgül yırtıcı bir kuşun pençelerine de benzemektedir. Hem yüzleştirme hem de sarsma gücü olan yırtıcı bir novella. Trajedilerdeki kederli anlatı, modern yazıda da yaşayabiliyor.

İstanbul yalnızgezeri
Anlatıcı, "Genç dostum" dediği, oğlunun gönüllü sürgün arkadaşının gelişini anarak başlar söze. Küçük Ayasofya Sokak'ta oturan bu yaşlı ve yaslı kadın, yirmi yıldır bir İstanbul yalnızgezeridir, Sultanahmet-Taksim-Tünel arası... "Pera'nın en eski belli apartmanlarından birinin eşiğine çökmüş", akşamüzeri, ("ah akşamüstleri!"), kendisine iyi davranan, hatırını soran, pastaneden aldığı kurabiyeleri onunla paylaşan ressam kıza anlatır öyküsünü. Aslında hiçbir şey anlatmaya istekli değildir: "kimseyle konuşmak istemem geçmişi,,, oğlumu,,," diyecektir, başlarda ressam kıza. "adil olmayan her şey doğal sayılmıştır uygarlığımızda,,, kimse ses çıkaramaz olmuştur artık,,, binlerce yılın getirdiği düzen,,, uygarlaştırma budur,,, herkesin olanla yetinmesi,,, başkaldırı eskidi,,, başka yollar bulmalı,,, bulana kadar,,, burayı peyledim ben,,," diyecektir kendi konumunu bildirirken. Çekildiği köşede büyüteçle okuyup durmaktadır yıllarca. Yaşamasının, intihar etmemesinin nedeni, bir gün oğlunun öcünü alma umududur. "oğlumun öcünü almadan intihar etmeyecektim,,, bekledim,,, ardından kimden öç alacağımı bilemedim,,, katilleri o kadar çok ki adalet isteyenlerin,,, bekledim bekledim,,, ardından,,, ardından bu duruma düştüm,,," diye açıklayacaktır durumunu. "akşamüstleri,,, dayanılmazdır bu kentin,,, intikam duygusu melankoli halinde oturur yüreğinin ortasına,,," Kendisine de ağır gelen bir konumdur bu, acı veren bir konum. " (...) oysa çıksa benim de aklım başımdan Don Kişot gibi,,, ah,,, ah,,, neden ben de her gerçek deli gibi deli olup rahat edemedim bilmem ki,,, (...) "Keşke ben de şu taşlar gibi olsaydım,,," diye yakarır. "Potemkin Zırhlısı'nda Odesa Limanı'nın geniş taş merdivenlerinden aşağı denize doğru uçan çocuk arabasının ardından ses çıkarmadan çığlıklar atan ana,,, gene de ah bu sonuncu çığlık,,, bilir misin,,, gençken o çığlık,,, kuşaklar boyu gelmekte olan devrimin müjdecisiydi,,," sözleriyle anar geçmişi.

Pes bir ağıt
Başkaldırı bilinci ve eylemiyle yaşamış, oğulun kaybıyla bir yas ve öç yumağına dönüşmüş kadın, o deli kadında, Leyla Ünver'de öteki benliğini bulur. 1978 Maraş kıyımında tüm ailesi gözünün önünde katledilmiş, raslantıyla sağ kalmış, bu acıyla baş edemeyip delirmiş bir kadındır Leyla Ünver. Giderek anlatıcının, Leyla Ünver'in, İstanbul'un, dinlerin, imparatorlukların öyküsü iç içe geçer. 'Üç Başlı Ejderha' figürü üzerinden Bizans'ın öyküsü Osmanlı'ya, Osmanlı'nınki yakın döneme çıkar; Bizans'tan Maraş'a uzanan bir tarihtir bu. Bir başka yüzünden uygarlık tarihi. Sultanahmet'teki Yılanlı Sütun, anlatının odağındadır. Sona doğru görülen rüya, mitoloji ile realiteyi, din ile ruhumuzu, gerçekle mitolojiyi buluşturur.
Acının kendini idealize etmesine karşı, bilinci, anlamayı, yargıyı, unutmamayı, unutturmamayı, dahası dile getirebilmeyi yeğlemiştir anlatıcı, deliren Leyla Ünver'den farklı olarak. O acıyla baş etmeye çalışır; bilincini zehirli kılan da budur. Anlatıcı Nietzsche gibi, Cioran gibi sarp bir yerden bakar tarihe, bir uçurumdan, bir düşüşten. Gittikçe zavallılaşan 'uygar' insanların bir gün 'evrensel insanlık durumu'nu yakalama umudunu sorgular. Düşkünlük duygusunun, melankolinin, kederin ve öcün iç içe geçmiş duygusu, romanın irkilten, uyaran gücünü taşır. Anlatı, yorgun bir çığlık tonundadır. Pes bir ağıt. Yer yer Karanlığın Günü'nde ve Cüce'deki gibi.
Aslında Leyla Erbil edebiyatının ana izleği budur. Yarım yüzyıl önce de yazısını aynı sarp alana kurmuştu. Yazarlık konumundan kuşku duymadan yazılamayacağını anlatıyordu daha ilk öykü kitabı Hallaç'ta (Bilinçli Eğinim I). Hakikatin görünenden başka bir yerde, başka bir biçemde, başta bir imla düzeninde, başka bir bilinçte ve asıl önemlisi başka bir bireyoluş anlayışında olduğunu düşünüyor, sorguluyordu. Kahramanlarını da uçlardaki insanlardan seçmesi, poetik amacıyla uyumluydu. Kişilerini uç durumlarda konumlayıp yazarlığını da her yapıtında yeniden kurması, yarım yüzyıllık yazısının ana vadisi olmuştur.

Yarım yüz yıl önce, Erbil ve kuşağı, (Sevim Burak, Onat Kutlar, Erdal Öz, Orhan Duru, Ferid Edgü, Adnan Özyalçıner, Demir Özlü...) yenilikler arayan, edebi deneyler ortaya koyan bir kuşak olarak başladı. Bu kuşağın insan ve toplum hakkında farklı bir bilinçleri vardı. Kendi içindeki diktatörün bilincinde olmadan, kişisel faşizmle çarpışmadan, iktidarın bizzat dilde yapılandığını görmeden kötülükle savaşılmayacağını öngören bir bilinçti bu. Her şeyi sorgulayan bir bilinç.
Sorgulamasındaki amansızlığı kendisine de, edebi ve kişisel kimliğine de yöneltmişti Erbil: "Bu faunanın bir parçası da ben miyim?" (Zihin Kuşları). Bu sorgusu onun yazısına yalansızlığı kazandırdı. Yazdıklarıyla tam da zihnin bam teline bastı. Her yapıtı bir yarılmanın, bir yabancılaşmanın, bir tuzağın, bir toplum-birey çatışmasının, bir aldanış ve aldatış düzeneğinin çözümlemesi olmuştur. Bütün bunları yazara sorarsanız kısaca şu yanıtı verecektir: "Ben sadece sesli düşünüyorum, yazarak."

"İnsanla insanın ilişkisi insanın kendisiyle ilişkisidir" demişti Marks. Erbil, bu sözün edebi açılımını sağladı Türkçede. Bu bakış, edebiyatın evriminde önemli bir değişimdi. Selahattin Hilav'ın deyimiyle "Batının edebiyatıyla aynı hizaya gelmek"ti bu bakış. Anlatı artık kişisellikten çıkmış; sanatçının kişiliği anlatının içine geçmiş, kişilerin ve eylemin çevresinde dirimsel bir yapı olmuştur, Erbil'in anlatısında. Bunu ise, "kendisinden ve başkalarından eşit derecede bir uzaklığa varıncaya kadar ilerleyen" bir yazar yapabilirdi ancak. İmlasıyla, biçemiyle, sorgulamasıyla, yüzleştirme gücüyle, edebiyatının eşsizliğini hissetmemek olanaksızdır. Bir tür dışavurumcu edebiyattır aslında. Armonik biçimde işlenmiş çok seslilik ve çok üslupluluk da bu üslubun estetik bir özelliğidir. Bunca çabasıyla, her okura değil yaratıcı okura, kuşkucu okura seslenmeyi yeğler. Her ne kadar yazarak sesli düşünüyorum dese de yazar, kendi retoriğine kaptırmayan, kendine de mesafe almayı bilen bir çilekeştir Erbil de kahramanları gibi. (Cüce'deki Zenîme, bu kahramanların kusursuz bir örneğidir.)

Tabu tanımaz Erbil
Sınıfların tarzlarının, beğenilerinin, tutum ve davranışlarının, ideoloji/sınıf ilişkilerinin, bireyde bu çatışmaların yansımalarının güçlü bir gözlem, bilinci sağlam bir tutumla metne gizlenmiş olması, yazarın toplumsal ve edebi bilincinin boyutlarını verir. Marks'ın öngördüğü eleştirel düşünce, bu düşüncenin eleştirisine de olanak verdiği için, bu yeteneği kullanmakla devrimcidir; bu nedenle hiçbir tabu tanımaz Erbil, kimse onun çoğu zaman ironik eleştirisinden kaçamaz. Bu ironik eleştirinin sayısız örneğini, Tuhaf Bir Kadın'da, Eski Sevgili'de, Mektup Aşkları'nda görebiliriz. Örneğin, Tuhaf Bir Kadın'da Bayan Nermin'in sosyalizm adına düştüğü popülizmin gülünç boyutları, 'Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen' öyküsünde keza, sol edebiyat ortamın kimi tiplerinin gülünç karakterleri, (bunun çarpıcı bir örneği de 'Bir Kötülük Denemesi'nde verilmiştir) yazarın eleştirel bilincinin edebi temsilleridir. Karanlığın Günü ve Cüce, yazarlığın sorgulamasının, çok katmanlı irdelenmesidir. 'Bir Kötülük Denemesi', iktidarlar ve tahakküm hırslarının şair, yazar, aydın çevrelerde de 'habis' bir karakter yaratacağının temsilidir. Metin, oğullarını yiyen zalim tanrı Kronos'un karnından, farmakon aracılığıyla kusturarak çocukları çıkarıp onu 'abis'e gönderme simgesinin tümüyle yeni bir yorumudur. Dahası, kahramanları edebiyatın içindendir. Bu anlatı, mitolojinin gerçek üzerinden alegorik bir anlatımı olarak da okunabilir.

Devrimci edebi yol
Erbil, bu yapıtlarda, zihnin konformizmini, dilin dar kalıplarını, bireyin ve toplumun faşizan yüzünü deşifre eder. Erbil'in poetikası, edebiyata başka bir disiplinin iktidar amaçlı tahakkümünü kesinlikte reddeder. Bunun yanında, Marks'ın ve Freud'un toplum ve birey tasarımını, edebi ilhamına katmış bir yazardır. Yine bunun yanında edebiyat yapış tarzı Nietzsche'nin 'çekiçle' felsefe yapış tarzına benzer. Bunu şimdi de Üç Başlı Ejderha'da yapmaktadır.
Leyla Erbil üzerine eşsiz bir inceleme yazmış olan Nurdan Gürbilek'in sözleri onun sanatındaki karmaşık gücü şöyle betimlemektedir: "Leyla Erbil'in ısrarlı kendilik arayışının, sert eleştirilerinin, çilekeşliğe yatkınlığının ne kadarının adaletsizliğe yöneltilen isyanı, ne kadarının hırçın bir kişiliği, ne kadarının nefsi bastırma isteğini, ne kadarının diğerkâmlığı, ne kadarının gözden uzak kalmışlığın getirdiği incinmişliği, ne kadarının iki yüzlü bir topluma beslenen hıncı, ne kadarının şen, neşeli, bilgece bir kayıtsızlığa ulaşma çabasını, ne kadarının değerli olanı savunma, sahiciyi yeniden tutuşturma isteğini yansıttığını hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Ama iyi yapıtı diğerlerinden ayırma imkanımız her zaman var." (Kör Ayna Kayıp Şark, Çiftkalpli Yapıt)

Leyla Erbil, alıştığımız imlayı bozmaya, bizi 'normal' dışına çıkarmaya, aldanışları, yalanları ve sahtelikleri teşhir etmeye devam ediyor; 'Üç Başlı Ejderha' ve 'Bir Kötülük Denemesi', bu devrimci edebi yolun son verimleridir.

Kendini beğenmenin duvarlarına tırmana tırmana geldiği noktada, sanki beyninden çıkan güçlü bir ışın onun bizin kötülüğümüze mıhlamıştı. Bir sonsuzluk imgesi üzerine yapışıp kalakalmış bir dev sinek gibi. Sanki sinirleri ve damarları ateşle dağlanmış, kurutulmuş ve bizi ve tüm kenti ve tüm ülkeyi kötülükler ülkesi, kenti ve insanları olarak, dönüşümsüz duyularına kilitlemişti. Bir Orta Çağ vaazı gibi, durmadan bizlere bağırıp çağırarak bizi doğru yola götüreceğini sanan bir deli mi vardı başımızda; ama biz de onu kabullenerek, teşhisinin doğru olduğu sanısını uyandırası baş eğerek ona, kendisini haklı çıkarmış ve çıldırmış değil miydik onu?
Gene de besbelli, bir biçimde incitmiştik Tanrıçay'ı, İncinen onurunu, kırık bir Truva vazosu gibi parça parça olmuş kalbini, çıfıt çarşısına dönmüş beynini onarmaya uğraşıyorduk. Bağışlanmayacağımızı bilerek uğraşıyorduk. Onu sevindirmek bile olanaklı değildi. Şiirlerini beğendiğimizi söylememizden bile alınıyordu. Aslında şiirlerini sevmediğimizi söylüyor ne diyeceğimizi onu nasıl tatmin edeceğimizi şaşırtıyordu bize. İki taraf da böyle acı çekerek yaşayıp acı çekerek ölecekti; bilmediğimiz bir biçimde bizden kaynaklanan gizil bir güç, o buna "kötülük" diyordu, en başından beri kendisini bize kurban etmek için doğmuş olduğuna inandırmıştı onu.
Peki biz ne yapmıştık ki? Bağışlamadığı suçumuzun, bilincinde de değildik; onun hakkımızda söyledikleri doğru değildi. Tanrıçay'ı sessizce suçlu suçlu dinliyor, ses etmeden önümüze bakıyor ama içimizden, sözlerinin bizim yok olmamızı isteyen bir arzu humması olduğunu, amacının bayağı bir kara çalmadan başka bir şey olmadığını biliyorduk. Asıl söylemediği bir düşmanlığı, saklı bir hıncı olmalıydı bizlere ama bunca yıldır dinmeyen derin bir öfkeyi sürdürmesine baktığımızda; bize bakarken tığsal bir nefretle gözlerinin sırıtışına, yosunlu dişlerinin kamaşışına, karanlık ağzının fırtınasına baktığımızda kafasına koyduğu şey için ölme kararı aldığını sesiyorduk. Bence Tanrıçay'ın sorunu, kimsenin reddedemeyeceği yeni bir kötülük kahramanı biçimiyle ölümü arıyor olmasıydı. Ölmek hiç istemediği bir şeydi, ancak, kaçınılmazlığı karşısındaki yenilme öfkesini bizden çıkarmadan gitmeye niyiyeti yoktu. Perhizlerini o yüzden kısa tutuyordu. Hastanede yattığı sürede topladığı enerjiyle, çıkar çıkmaz yeni bir saldırıyla yeni bir vaka yaratıyordu. İşte hiç de hak etmeden bilmediğimiz bir nedenle, onun elinde, onun görünmeyen emirleriyle ve kışkırtmasıyla kendimizi ebedi suçluluğa mahkûm etmiş varlıklara dönüştürmüştük. Onu düşündükçe nedense F. Kafka'nın babasını, o kasvetli Prag kentini, eski şehri, gettoları, birbiri üzerine kırıla kırıla yükselmiş Yahudi mezarlığını anımsıyordum. Ağzı köpükler saçarak, bağıra çağıra akıllar vermesini bize, üst üste sorgulamalarını, "Yeni şiirlerimi başka kimler alkışladı?", "Bugün benim için bir şey yaptınız mı?", "Yoksul erkek çocukları düşündünüz mü?", "Devlete karşı kimseyi çevirebildiniz?", "Sen kiminle konuştun bugün?", "Komşunuzun suçlarını bana bildirmek üzere not ettiniz?".
Kitaptan


 

  • ÜÇ BAŞLI EJDERHA
    Leyla Erbil, Okuyan Us Yayınları, 2005, 110 sayfa, 5 YTL.
  •  

     

    Türk edebiyatçısı ilk olarak Batı'nın estetik ve düşünsel alandaki yaratışlarıyla aralarında Leyla Erbil'in de bulunduğu 1950 sonrası yazarlarıyla, zamansal açıdan aynı hizaya gelmiştir."
    - Selahattin Hilav -
    "Erbil, insanın içinde bir delinin, şeytanın varlığını görmezden gelmez. Her ikisinin de ne iyi ne de kötü olduğunu ama insanın kendisi olduğunu vurgular. O, suçlarımızın, günahlarımızın, yetersizliklerimizin ve hüzünlerimizin de yazarıdır..."
    - Cem Mumcu -
    "Leyla Erbil'e "Türk edebiyatında modernlerin klasiği" denebilir. ... Onu hiçbir sınıfa sokmak mümkün değildir. Ne mutlak bir feminist ne de bağnaz bir komünisttir. Leyla Erbil sadece kendisidir ve insani, edebi bir mercidir."
    - Erika Glasen -
    "Fransız Devrimi tek büyük yazar çıkartmıştır, denilir, onu da kabul etmedi: Sade. Sovyet Devrimi şairlerini sevmedi: Alkol, intihar, çalışma kampları. Cumhuriyetimiz en radikal yazarlarına fanus geçirdi: Nazım Hikmet, Oğuz Atay, Leyla Erbil."
    - Enis Batur -


    Sayın Leylâ Erbil

    http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5962

    Sayın Leylâ Erbil
    İLÜSTRASYON: HİCABİ DEMİRCİ
     

    PERİHAN YADİGÂROĞLU (Arşivi)

    aslında mektup yazma alışkanlığım yoktur. Üç Başlı Ejderha'yı okuyunca kendimi size yazmaktan alamadım. umarım kusuruma bakmaz, saygısızlık saymazsınız. kitabınızda hikâyesini ressam bir kıza anlatan yaşı belirsiz kadın "otururum kendimle kendim" diyor ya, benimki de öyle. kabuğunda kendi içine büzülmüş bir hayatı sürüklüyorum, yirmi iki yıldır kendimi kapattığım 2+1 bahçeli atölye-evde. dediğiniz 'abis' aynı abis. hepimizin hayatını birbirine bağlayan; hem yatay hem dikey. fark eden çok az, belki de yok, o ayrı. ama şurası da bir gerçek ki, yazdığınız kadını kendime benzettim.
    onun kapısını çalan 'genç dostum' dediği oğlunun bir arkadaşı var, benimse bana 'periabla' diye seslenen yeğenim. onun genç arkadaşı gönüllü sürgün Almanya'da, bense zorla gönderdim yeğenimi Danimarka'ya. o oğlunun hikâyesininin kuytularında olan biteni öğrenmeye çalışıyor, ben yeğenimin hikâyesini gömmek istedim geçmişin dibinin de dibine sizin kelimelerinizle 'abis'e, abis'e'-. o göğsünde bir varak saklar, tenine nerdeyse kaynaşmış. ben yaktığım mektubun küllerini boşaltmışım kristal bir şekerliğin içine, konsolun üstünde sabah ışığı vurdukça gri 'pırlant' ışıltılar saçar durur. tek bir sözcüğünü bile unutamadığım bir mektubu yakmanın herhangi bir anlamı olmadığını yıllarla öğrendim. unutacağımı umut ederek. olmadı. "yukarı kata ve aşağı kata doğru gider merdivenler,,, aşağıya karanlığa,,, yukarıya aydınlığa doğru ayrılır hayatlar" diyor ya adıyok kadınınız, benimkisi aşağıya karanlığa giden hayatlardan ama, yukarıdaki aydınlık ne kadar aydınlıktır karanlığı görmeyince, onu bilemem. nasıl sizin yazdığınız kadının kaderine 'küçüğüm' dediği oğlunun ve Leyla Ünver'in kaderi karıştıysa, benim de kaderime ablamla oğlu Bircan'ın kaderi karıştı. (yıllar var ki, bu gerçeği ilk kez dile getiriyorum, 'ablamla oğlu Bircan' diyebiliyorum; biraz gerginim, kusura bakmayın, karışık anlatıyorum; baştan almak en iyisi.)
    yazmışsınız işte: "adil olmayan her şey doğal sayılmıştır uygarlığımızda" diyor ya eşikte otururken adıyok kadın, eşikte oturmasıyla da sanki ben (: hikâyesi karışıyor hikâyeme), çok düşündüm, unutmaya çalışmak da, yaşanılanları gönüllü gönüllü abis'e yollamak da, bu uygarlığa teslim olmak gibi gelmeye başladı bana. şimdilerde. sizin kitabınızı okuduktan sonra. yazdığınız kadının söyledikleri, gözümün perdesini açtı. kim bilir, belki de, közden bir öfkeyi canlandırdı. evet, belki, en iyisi deliliğe vurmak da, deli oldum deyince de hemencecik deliremiyor ki insan Leylâ hanım... keşke, deliriverseydim de unutabilseydim ablamın mektubunu. ya da annemle babamda olduğu gibi bir kanser hücresine dönüşseydi bedenimde mektup, ur olup büyüseydi içimde. ne delirdim ne kanser oldum; resmi kayıtlarda kardeşim görünen Bircan'ı büyüttüm. hem de bir yalanla. hikâyesini kendinden saklayarak. adıyok kadını aracı ederek anlattığınız dönemler, gençler için "hapislerde çürüyerek bilgeleşmişlerdi tümü" dediğiniz dönemler. adıyok kadının hapiste oğlunu yitirdiği dönemler. Leyla Ünver'in ailesinin katledildiği dönemler. ablamın hapiste çocuğunu doğurduktan sonra, adını Bircan koyduktan sonra, yazdığı mektubu uyuyan arkadaşının yastığının altına sıkıştırdıktan sonra, kendini havalandırma mazgalının demirine astıktan sonra da yargılandığı dönemler. yazdığı mektubun mahkeme dosyasına bir türlü konamadığı dönemler. tam da o sırada cumhurbaşkanın işkence için "hayır efendim yalan, elimizde taş gibi oğlanlarımız varken niye cop kullanalım" dediği dönemler. akademide çamurları yoğura yoğura her şeyi unutmak istediğim dönemler. unutamamışım. unutmak istediğim her bir şeyi unutamadığımı görüyorum şimdi. Üç Başlı Ejderha'yla bir kez daha açılıyor belleğimin kuytuları.
    ara verdim. bahçeye açılan kapının eşiğine oturdum yine. güneş soğuk fırınımın camında parlıyor batarken. Üç Başlı Ejderha'da "akşamüstleri,,, dayanılmazdır bu kentin,,, intikam duygusu melankoli halinde oturur yüreğin ortasına" diye yazdığınızı anımsadım. kentlerin kaderini de ortak ediyoruz ellerimizle yazdığımız kaderimize, kederden bir tarih yazıyoruz hayatlarımızla. buz kütlesine benzeyen yüreğimde intikam var mı diye epeyce yokladım kendimi, bu cümlenizden sonra... bulamadım. kitabınızda sorguladığınız hümanizmle ilgisi yok bunun. "katilleri o kadar çok ki adalet isteyenlerin" diyorsunuz ya, belki onla ilgili. kitabınızı okuduktan sonra Saniye'nin küçük bir kopyasını yaptığı Burmalı Sütun'u bahçenin ortasına diktik, kaidesiz falan toprağa gömdük dibini, taşlardan bir kümbet yapıp üstüne çimonta karıştırdığımız toprak dökerek sıkıladık dibini. birbuçuk metre kadar. fırına daha büyüğü sığamazdı. üç yılan başı patlak gözleriyle bakıp durmakta şimdi bana bahçede. "tiyatrosuyuz sanki hayatımızın" diyorsunuz. öyle. kıramadım Saniye'yi, arzu etti, yaptılar. (kitabınızı da o getirdi zaten okumam için. beğendiği her kitabı böyle tutuşturur elime. sağ olsun. hikâyemi bilmez; keşke anlatabilseydim.)
    Saniye, birkaç arkadaşıyla gelir, çamur yoğurup pişirirler haftada üç gün; karşılığında benim yaptığım çini taklidi tabakları pazarlarlar turistik dükkânlara, sipariş alırlar. kendi fırınımda soğutabilirim yüreğimi ben de, insanları görmeden. Saniye çok araştırdı ejderhayı da andıran yılan başı yapabilmek için. herkesin ejderhası içindedir ya, görecektiniz çizdiği yılan-ejderha başlarını, yüzlerce... kuyrukları muhteşem oldu. kitap kapağınızdaki kadar etkileyici görünüyorlar. bir defasında beni de zorla götürdüler Burmalı Sütun'a, illa bir de birlikte görelim diye. kalabalık ve gürültüden başım döndü. "tepesine kendimi bir Türk bayrağı olarak asmak geçer içimden kimi vakit nedense" diyor ya yazdığınız kadın, onu anımsadım orda. gerçekten de, hepimiz bayrak olup assak kendimizi oraya, meydandaki saray balkonlarına, minare şerefelerine, konak cumbalarına, mısır sütununa, bayraktanbirhalk olarak. "Üç Başlı Ejderha girdi hayatıma,,, bir de şu eşik,,, bir de şu varak kalbimin üstündeki,,, sabra dönüştürüyor kini,,," diyen kadınınızı orada içimde hissettim gerçekten. Sonra, "bu semt,,, kaldırım taşlarını duvarlarını ezberlediğim bir bir,,, hangi ağaçlara kimlerin asıldığını,,, Halide Hanım'ı da bu meydanda sevmişim,,, yurt budur işte,,, kimsenin istemediği özgürlüğü gene de getirmeye kalktığımız toplumla çatışmaya girdiğiniz halk; yani avam,,, hep olagelmiştir,,, özgürleşme nedir bilmediği, özgürlük iradesinin isteminin kendileri tarafından önerilmediği durumda bile onları içine düşürüldükleri aymazlıktan çıkarmak için her seferinde sıfırdan başlayan inatçı aydınların var olduğuna tanıklık ettiğimiz" diye yazdığınız meydana baktım uzun uzun... bu meydandan, meydandaki Burmalı Sütun'un geçmişinde ilerleyerek 'bizhalk'ı ne güzel eleştirdiğinizi düşündüm. susarak yalanlara ortak olmakla kalmayıp onları içselleştirdiğimi de düşündüm.
    şuna karar veremiyorum Leylâ hanım; paskalya tatilinde gelecek Bircan'a karşı yalanımı sürdüreyim mi; yoksa kardeş olmadığımızı, yirmi yıl önce arka arkaya kanserden ölen anne-babasının anneanne ve dedesi olduğunu, aslında annesinin 1402 sayılı yasaya karşı çıkan bir öğrenci eyleminde gözaltına alındığını, işkence gördüğünü, aylarca yargılanmadan tutuklu kaldığını ve dayanamayıp onu doğurduktan birkaç ay sonra kendini astığını, tabii asıl önemlisi de babasının annesinin işkencecisi olduğunu itiraf edeyim mi? hangi gerçek daha beter?..
    bu soru da benden uçsuz-bucaksız-dipsiz "abis"e bir armağan olsun lütfen.
    saygılarımla,
     

    Derin okuma daveti
     
     
    Leyla Erbil'in 'Cüce' adlı deneysel metni, her okura farklı bir okuma sunacak kadar zengin simgelerle yüklü. Ancak sıkı bir kazı gerektiriyor

    BUKET ÖKTÜLMÜŞ (Arşivi)

  • CÜCE
    Leyla Erbil, YKY, 2001, 108 sayfa, 8 milyon 500 bin lira.
    Metni Leyla Erbil, desenleri Mustafa Horasan'a ait deneysel bir metin 'Cüce'. Yapı Kredi Yayınları'na dahil yeni bir disiplinin, 'İzdüşümler / Düş İzleri'nin ilk kitabı. Bu hayli alışılmadık anlatının editörü de Cem Akaş.
    "Geçen yıl, ara sıra kaldığımız köy evimizdeki komşularımdan biri; tek başına yaşayan bir kadın öldü. Benden beş - altı yaş büyüktü sanırım. Ara sıra evine çağırırdı beni, sohbet ederdik. Siyasetle, edebiyatla, sanatla, özellikle sinemayla çok ilgiliydi" sözleriyle anlatısına başlayan Erbil, "Zenîme'ydi adı. Kendisi evden çıkmazdı pek." diyor, hemen kitabın girişinde.
    Evine rençber Hatice Abla, oğlu Yıldırım ve kendisinden başka kimseyi sokmadığını belirttiği Zenîme'nin pasaklı bir hanım olduğu, divan şiirini çok iyi bildiği ve bir çoban köpeği (Kaban) beslediğini söyleyip, "Zenîme'ydi adı. Zaman zaman kederli, derin yeislere kapılmış bulurdum onu, zaman zaman neşeyle taşmış kırıp geçirirdi gülmekten insanı" sözleriyle sürdürüyor şiirsel anlatısını.

    Hayatın bir gizi olmalı
    "Güzelliği silinmemişti büsbütün. Lokma gözlü, uzun boylu, incecik, düzgün vücutluydu; kadınsı çizgileri yerindeydi hâlâ. Tuhaf kostümlerle dolaşırdı evin içinde. Her giydiğinin bir anısı vardı." diyor sonra. Sabah kahvesine gittiği bir gün, Chanel'in siyah tül, ipek dantel karışımı yerlere kadar uzun dekolte giysisiyle kendisini karşıladığını, ekleyip yayımlanmasına yardımcı olup olamayacağını sorduğu bir roman yazdığına değiniyor.
    Kendisine söylediğine göre, mutluluğun ve dünyanın esrarını çözmüşse de, uyku haplarıyla, hayatına son vermesine yaramamıştı bu. Yorumunu, "Hayatının herkese kapadığı bir noktası bir gizi, gerçek bir acısı olmalıydı bence" cümlesiyle aktarıp ölümünden sonra, kendisine verdiği notları okumaya başladığını belirtiyor. "Tarihsiz, sayfa numarasız olan bu yazıları birbirine bağlamakta güçlük çektim; okurlar belki de benden iyisini becerip cümleleri daha uygun yerlere yerleştirerek okuyabilirler bu metni" demeyi ihmal etmeksizin hem de.
    Zenîme Hanım'a ("sen ki biliyordun artık seni: İngilizce'de I am, Zimmer'de ama - mayaya diye geçen, Hinduca'da aham, Asya'da esem, Mısırca'da tama (kitap), Vedalar'da aum, Kuran'da en'am olan, insanı doğuran, tüm harflerin hecelerin sözcüklerin içinde barındırdığı ilk canlı nesneyi kitaba çeviren Ben'i; T'ama, Amen, amentü... "M" ile titreşen saf sesi ilk doğanın...") verdiği sözü yerine getirmek için yayınevlerini dolaştığı ve ilginç bulduğu bu adsız dosyayı plastik gücüne inandığı biçimde adlandırdığını (Cüce) da notuna ekledikten sonra 'Ahmet Oktay, Tülay Tura Börtecene'ye adanan kitap başlıyor.
    Zenîme Hanım'ın uzun uzun anlatıldığı
    'Yazarın Notu' okuru da metne hazırlıyor. Hazırlık önemli, zorlu bir serüven bekliyor çünkü kitaba talip olanı. Dokusu simgelerle örülen bu çok renkli kumaşı, herkesin kendi ölçülerine uydurarak kuşanması için belki de... Merak ettiğim yalnızca metnin, neden notta anlatıldığı gibi Zenîme Hanım'ınmış gibi değil de, Zenîme Hanım'a hitaben yazılmış tadını bıraktığı. Mustafa Horasan'ın desenleriyle mi ilgili bu? Desenlerin karakteristik özelliği olan deformasyonla mı? Yüksek dozda radyasyona maruz kalıp mutasyona uğramış, mutantlaşmış izlenimi veren insanlarıyla mı yoksa?

    Etik krize gönderme
    Kılıca benzer, keskin, sivri erkeklik; balığa benzer, devasa kadın cinsel organlarıyla da ilgili olabilir pekala. Nedir işlevleri bu organların? Kesip parçalamak ya da yalayıp yutmak mı? Parçalama tamamlandı da yerini yutulma mı alıyor, şimdilerde? Erkek egemen yerini dişi egemene mi bırakıyor? Kırıntı kalmamacasına yutup sindiren; kendinin kılan, dokusuna katarak yeni bir 'yaratığa' dönüştüren; canavar doğuran belki...
    Anlatı biraz da Türkiye sanki. İçinde her şey var. Babailer ateistlerle, oruç tutanlar solcularla birlikte aynı tezgâhta dokunmuş gibi. Bu kumaşın ilmekleri de saçlar sanki: "Ah, işte o gür saçların ki, (öteki kadınlara örttürdüler üzerini sımsıkı korku kefenleriyle; korkunç birer cinsel organdan başka şey olmadığına ikrar getirttikleri bedenleriyle birlikte) sense bugün bu kara saçlarını, vaktiyle her bir teline bir âşığının kendini astığı gözaltı kırışıklıklarını silip atasıya öylesine çektin, gerdin, boğdun ki ensende, -yedi TİP'li genci telle boğan müreffeh katilleri gibi Türkiye'nin gözlerin bir anda, bir samuray kılıcı keskinliğinde incelerek edindi yepyeni görme boyutları."
    Çoğu kez kişisel gücü simgeleyen, çözülmesi yapıcı ya da yıkıcı güçlerle kurulan ilişkiye işaret edip dağınıklığı karmaşa, sıkıca ensede toplanması düzen tutkusunu gösteren saçlar, bu kez hayli politik olup bazan örtülerin altında gizlenen benliğin, bazan da zaptedilemeyen tutkuların anlatımı sanki.
    Biçimsel doku, birkaç kattan oluşuyor. Normal, bolt, titrek, elyazımsı, vb... Her kat kendi içinde devinime sahip olmakla kalmayıp bütünle de ilişkili. Desenlerle konuşuyor sanki; karşılıklı, içli dışlı hem de.
    Yazının yükselip alçalan, koyulup incelen karakterleri yaş ve cinsiyetle ilintili gibi. Yıldırım'ın "aneeey" diye başlayan ünlemeleri en koyu, en kalın, en genç (çocuk çünkü), en erkekken elyazımsı olan en açık,
    en ince, en yaşlı, en kadın sanki...
    Bir de resmî yazı var, gazetelerden kırpılmış. En köşeli, en batıcı, en dar...
    Ya Zenîme Hanım'ın evini istila eden karıncalar? Simgesel bir anlamı mı var karıncaların? İçe bakışı mı anlatıyor? Toplumsal kokuşmuşluk ve son yıllarda giderek hızlanıp tüm alanları olduğu gibi basım - yayım alanını ("... şimdi tam sırası ama şu anda yazarlık mesleğinin 'tanıtım - reklam - pazarlama -paketleme - satma' zorunluluğunu, anlayamadığın bir nedenle, bir yazara karşı en büyük ayıp giderek aşağılama olarak algıladığının üzerinde de durmak istiyorsun?") da kapsayan yozlaşmayı mı yoksa? 'Cüce'ye ne demeli peki? Deformasyonu mu anlatıyor? Bir etik krize gönderme mi yapıyor ya da? Nasıl okunmalı?
    Leyla Erbil'in, henüz ilk sayfalarda okurun kulağına eğilerek, "daha yetenekli birinin elinden daha değişik bir metin çıkabilir giderek anlam da çok katmanlaşarak..." diye belli belirsiz fısıldadığı bu deneysel metni, her okura farklı bir okuma sunacak kadar zengin simgelerle yüklü. Sıkı bir kazı göze alınsın yeter ki...
    ***

    Ya başar ya öl!
    Menipo'nun sütlü gözleri benimkilerin dibine çengel attı uzunca bir süre, bozmadım ben de bu romantizmi, sonra mutlu ve kendine güvenli bir erkeğin sesiyle sordu:
    - Kim verdi o elmayı sana!.
    - Allah!
    - Allah mı!?
    - Başka kim olabilirdi ki orada?
    - Sen Allah'a inanmassın ki!
    - Öyleyse?
    - !
    Sustuk, sonra ben Athena'ma yüz suyu dökerek ve bakarak hicabımla harab otlara birlikte yamyassı ettiğimiz:
    - Nasıldı sence? dedim, 'Meryem'in Gebelik Müjdesi'yle poz vererek.
    - Olağan üstüydü, çok ses getirecek bu çalışma, başardık, başardık!!! diye coştu...
    - 'Ya başar ya öl!' öyleyse! dedim.
    İçeride kampana altı kez vurdu, üçtü saat. İncinmemiş, küsmemiş taklidiyle sürdürdüm:
    - Hadi gel artık, bir yorgunluk kahvesi içelim?
    Uzatıyordum annemin binlerce elini yerde hâlâ beni dikizleyen cüceye sevecenlikten de öte bir cömertlikle yatalak annemin olmayan insanlara uzatıp "el öpenlerin çok olsun yavrum!" deyişi...
    *
    - Bağışla beni kalamam, karım bekliyor evde! Beş çayını her vakit onunla içeriz! dedi.

  •  
    Image

    Leyla Erbil, yeni romanında eski bir devrimci entellektüel kadının geçmişiyle yaptığı kuşaklararası iç hesaplaşmayı anlatıyor.

     YELİZ KIZILASLAN - Roman

    Leyla Erbil' in uygarlık- sanat, akılcılık- delilik-, ölüm-yaşam, intihar- yeniden doğum ve tarihsizlik- zamansızlık temalarıyla örülü son romanı "Üç Başlı Ejderha", eski bir devrimci entellektüel olan ve sonunda deliren bir kadının geçmişiyle yaptığı kuşaklararası iç hesaplaşmayı anlatıyor. Ayrıca romanın içine Erbil' in daha önceki yıllarda yazmış olduğu "Bir Kötülük Denemesi" de ilave edilmiş. Bu ilave, "Üç Başlı Ejderha"da solcu entellektüel kadın kimliğinden deli - yazar kimliğine evrilmeye çalışan kadın anlatıcının gerçekleşmeyen düşünü tamamlar nitelikte. Daha doğrusu gerçekleşen düşün öteki veçhesi de denilebilir. Türk romanının temel sorunsallarından biri olan aydın ve halk ikileminin, deli yazar ve toplum ikilemine dönüştüğü "Bir Kötülük Denemesi"nde deli- yazar Tanrıçay karakteri, "Üç Başlı Ejderha" nın sonunda tam olarak deliren ve tüm verili kimliklerini reddeden kadın anlatıcının akıl ve delilik eşiğindeki karşıtı. Bu bağlamda birbirine paralel olarak okunabilecek olan bu iki eserin temel bağlayıcı unsuru, batılılaşma hareketi olarak gerçekleştirilen Türk modernleşmesinin 'karanlık' addedilen geçmişi yok sayan ve saf aydınlık fikri üzerinden kurgulanmış gelecek tasavvurunu eleştirel bir bakışla irdelemesi.

    İstanbul'un en eski sütunu
    'Uygarlık travmadır' sözünün açılımları şeklinde tezahür eden "Üç Başlı Ejderha" romanı, ölen oğlunun, Almanya'dan gelecek arkadaşını -genç dostu- beklerken kendi devrimcilik günlerini, ailesini ve İstanbul'un bilinen en eski sütunu olan Üç Başlı Ejderha'yı çağrışımlar üzerinden hatırlayarak aktaran 'yarı deli' kadın anlatıcının; yaşamının kalan günlerini, kaybettiği oğlunun yasını tutarak tinerci çoçukların arasında geçiriyor olmasını anlatıyor.
    Sokaklarda dolaşan, ara sıra eski devrimci ama sonradan zengin olmayı seçmiş babasının arkadaşlarından birinin sahip olduğu bir apartmanın eşiğinde oturan, tanınmamak için gözlük ve peruk takan bu kadının hikâyesi; beklediği genç yazar dostundan oğluna, üzerinde yılanlar bulunan Üç Başlı Ejderha sütunun bulunduğu Sultan Ahmet Meydanı'na ve meydandaki turistlere, onların kendine bakışına kadar virgüllerle kesilerek uzanıyor. Klasikleşmiş bir Leyla Erbil tekniği olan üç virgül kullanımı bu romanda da sıklıkla tekrarlanıyor. Romanın bilinçakımı tekniğiyle süren anlatım örgüsü, araya 'bağımsız' olarak girmiş gibi görünen ama hikâyenin ana motifi olan Üç Başlı Ejderha sütununun Osmanlı, Bizans ve Roma' ya uzanan tarihçesiyle kesiliyor. Bir yandan sütunun tılsımıyla ilgili bir bilgi araya girerken dğer yandan aniden yarı- deli anlatıcının oğluyla ilgili çektiği vicdan azabının sebebini öğreniyoruz. Oradan kadının oturduğu apartmanın eşiğinin önünden geçenlere uzanıyoruz ve ve babasının eski bir dostunu görüyoruz. Bu geçişler anlatıcının vicdan muhasebesini sağlarken, hikâyenin bütününe ilişkin bir fikir veriyor.

    Sanatın çığlığı
    Anlatıcı kadının bir türlü konuşmayı başaramadığı oğluyla, 'genç dostum' dediği oğlunun arkadaşı üzerinden oluşturmaya çalıştığı hesaplaşma çabası kendi ailesiyle ve toplumla olan hesaplaşmasına dönüşüyor. Evrensel uygarlık yaratımı arzusunun yol açtığı tüm insan tahribatını yansıtan ama aynı zamanda tüm bu yıkıma karşı durmuş bir sembol olarak karşımıza çıkan ve dramatik bir sonla biten "Üç Başlı Ejderha", Doktor Nurer'in tedavi ettiği Tanrıçay karakteriyle "Bir Kötülük Denemesi"'nde başka bir açıdan devam ediyor. Bölünmüş ve her türlü anlamı reddeden "Üç Başlı Ejderha" romanına eklenmiş "Bir Kötülük Denemesi", her iki insan hasletini de kendimiz de arasak belki de sorunsalın çözülmeye başlayacağını duyurmaya çalışan bir çığlık, sanatın çığlığı. "Üç Başlı Ejderha"nın bölünmüş anlatıcısının eşikten duyulan cılız ama tiz çığlığı,,,


     


    Yazar Leyla Erbil AKP`yi protesto ettiLeyla Erbil
    http://www.tumgazeteler.com/?a=3873088

    PEN Yazarlar Derneği üyelerinden yazar Leyla Erbil, Frankfurt Fuarı`na katılımı için Kültür Bakanlığı`ndan yapılan daveti reddetti.

    soL (HABER MERKEZİ) `AKP ve onun Kültür Bakanı Ertuğrul Günay`ın uygulamalarına karşı tavrımı göstermek amacıyla fuara katılmayacağım` diyen Leyla Erbil, işine geldiğinde yazarları kullanarak kendine pay çıkaran AKP`yi protesto ettiğini söyledi. soL`a açıklama yapan Erbil, `fuara katılım için davet geldi, ancak AKP`nin ve onun Kültür Bakanı`nın işine yarayacak türden bir adım atmam. Fuara katılmayacağımı bildirdim. Bunu PEN üyeleriyle de paylaştım. Açıklamamdan sonra hiç de yalnız olmadığımı gördüm` dedi.

    `Yazarlar taraflarını seçerler; yazmayı, sanatı bırakabilirler bile. Hayat politikayla edebiyatı birbirinden ayrı tutmaz. Bugün, rejim değiştiriliyor, gelense ne halk devrimi, ne sosyalizm, ne demokrasi, ne şu ne bu; sadece ortaçağ kafası` diyen Erbil`in protestosuna edebiyat dünyasının nasıl tepki vereceği merak ediliyor.

    Sorumlu aydın tavrı

    1931 İstanbul doğumlu yazar Leyla Erbil, 2002 yılında PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü`ne Türkiye`den ilk kadın yazar adayı olarak gösterildiğinde, edebiyat dünyasında dile karşı egemenliği, insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu aydın tavrının altı çizilmişti. 1970 Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974 Türkiye Yazarlar Sendikası kurucularından olan Erbil, 60`lı yıllarda TİP üyesi olarak Sanat ve Kültür Bürosu`nda görev aldı. Edebiyat ödüllerine katılmayan Erbil, yalnızca 2000- 2001 yılı Ankara Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü`nü kabul etti. Erbil`in Hallaç (1961), Gecede (1968), Eski Sevgili (1977) adlı öyküleri ve Tuhaf Bir Kadın(1971), Karanlığın Günü (1985), Mektup Aşkları (1988), Cüce (2001), Üç Başlı Ejderha(2005) adlı romanları var.


    ÜÇ BAŞLI KEDER

    Güneş Yenal

    http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=3&yil=2006&bolum=13

    Leylâ Erbil’in geçtiğimiz Aralık ayında yayımlanan son romanı (novellası) “Üç Başlı Ejderha” iki ayrı hikâyeden oluşuyor. Birinci hikâye, adını romanın isminden alıyor. İkinci hikâye ise “Bir Kötülük Denemesi” adını taşıyor. “Üç Başlı Ejderha” adlı hikâyede devrim yolunda kaybedilenler, çekilen acılar, acıların –hayatın öyle yönlendirmesi sonucunda- en derinlere gömülmesi, intihara sürükleniş, intihardan kaçış anlatıcı kadın tarafından âdeta bir iç konuşmaymış gibi dillendiriliyor. Önce kocasını Asya Gribinden, sonra oğlunu devrimci mücadelede kaybeden annenin, aynı acıları farklı bir şekilde yaşamış olan, oğlunun genç arkadaşına bunları anlatışı: “Akşamüstleri geliyor aklıma,,, gözleri,,, oğlumun,,, gözleri hani,,, şimdi karıncalar hopur hopur dağlaştırmışlardır toprağını,,,” Kadın, çektiği acılardan dolayı intiharı aklından hiç çıkarmıyor ama, intihar etmekten de çekiniyor. İntihar için kendine Sultanahmet’teki 5 metrelik, eski Burmalı Sütun’u (Yılanlı Sütun) seçmesi, bunu bir şekilde ölümün sembolü olarak kullanması, onun ölümden ister istemez kaçtığını gösteren en önemli simgelerden biri. “At Meydanı’nda,,, sütunun çevre demirlerine tutunur yere atacakmışım gibi yaparım kendimi,,, dibe,,, beş metresi ayakta kalmış,,, ölünmez ki beş metreden,,, gene de sarkarım boşluğuna ejderhanın,,,” Üç Başlı Ejderha adlı hikâyesinde yazar, noktalama işareti olarak üç virgül ve tırnak işareti dışında başka bir simge kullanmaz. Yazar âdeta kendi dilini yaratır.

    “Bir Kötülük Denemesi” adlı hikâyede edebiyat dünyasında kendisini herkesten üstün görme eğiliminde olan, hiçbir yazarı ve şairi beğenmeyen, kendi zayıflığının acısını etrafındakilerden çıkaran hasta ruhlu şair Tanrıçay’ın hikâyesi bir kadın –anlatıcının kadın olduğunu metnin sonlarına doğru anlıyoruz– tarafından anlatılıyor. Dr. Sürer, Tanrıçay’ın hem arkadaşı hem de doktoru olarak hikâye içinde yer alıyor. Hikâyedeki diğer kahramanların sadece isimleri geçiyor. Onlar da, Tanrıçay’ın iyiliği için çalışıyorlar. Tanrıçay, etrafındaki herkesin onu beğenmesini, övmesini istiyor: “Yeni şiirlerimi başka kimler alkışladı?, Bugün benim için bir şey yaptınız mı?…” Aslında onun bunu istemesine gerek yok; çünkü zaten hasta olduğu için herkes onu mutlu etmeye çalışıyor. Tanrıçay’a iyilik yapmak yerine, hem kendilerine hem de ona kötülük ediyorlar aslında. En çok da kendilerine. Hikâyenin sonunda anlatıcı da bunun farkına varıyor ve içindeki bütün kini döküyor: “ Elinde olsa Nâzım’ı da silecektin sen. Nâzım’ın karşısına lümpen şiirle geldin üstüne üstlük! Onunkiler iyi değilmiş de, eh işte birkaç şiiri varmış da, sefil seni! Şiirinde bile kabadayılık taslıyorsun bilinçsiz hero, hey moruk uyan da dinle bak, şiiri sınıfsızlaştırdın, lümpenleştirdin, depolitize ettin, alt kültür şairisin sen, tulumbacı sen de!…” Bu eleştirileri dinledikten sonra Tanrıçay hastalanıyor ve bir yıl sonra hayata veda ediyor. Onun ölümüyle romandaki kahramanlar, belki de kendilerini ve kendilerinden bile sakladıkları gerçeği buluyorlar.

    Leylâ Erbil’in her zamanki usta diliyle yazılmış iki uzun hikâyeden oluşan novellası, okuyucuyu geçmişin sokaklarında gezdirirken, duyguların aslında hiçbir zaman değişmediğini gösteriyor.

    1931 yılında İstanbul’da doğan Leylâ Erbil, 1956’da yazdığı ilk hikâyesi “Uğraşsız”la edebiyat dünyasına adımını attı. Yazarlık serüvenine başladığından beri dilin belirlenmiş kelime hazinesini ve söz dizimi kurallarını değiştirme çabası içinde olan yazar, yıllar içinde dil ve yazımla ilgili kendi kurallarını oluşturdu. Yazdığı hikâyeler, romanlar, denemeler ve novellalar hep tartışma konusu oldu. Marx ve Freud gibi düşünce kaynaklarından faydalanan yazar, psikanalizin öğelerini kullanarak yeni bir dil oluşturdu. Özellikle 2002 yılında yayımlanan “Cüce” adlı novellasıyla büyük beğeni toplayarak, birçok edebiyatçı ve okuyucunun ilgisini çekti.

    Leylâ Erbil; “Üç Başlı Ejderha”; 110 s.; Okuyan Us Yayıncılık; 2005
     


    Öbür dünyada devam eden hesaplaşma
    http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2003/02/28/254896.asp

    Şair Ece Ayhan'ın ölmeden önce yazdığı bir yazıda, yazar Leyla Erbil'le ilgili söylediklerine, Erbil, ocak ayında yayın hayatına başlayan Geceyazısı dergisinde cevap verdi. İki edebiyatçının kavgası, böylece öbür dünyaya kadar uzanan ilk edebiyatçı hesaplaşması oldu.

    Geçen yıl ölen ünlü şair Ece Ayhan ile yazar Leyla Erbil'in arasındaki polemik, Ece Ayhan'ın ölümünden sonra da devam ediyor. Ece Ayhan'ın ölmeden önce Kitap-lık dergisinin Temmuz-Ağustos 2001 tarihli 48. sayısında yazdığı bir yazıda, isim vermeden, ‘‘Rusya'ya kaçakçılık yaparak zenginleşen bir taka sahibinin kızı olan bu tuhaf kadın’’ şeklinde tanımlamasına Leyla Erbil Ocak ayında yayın hayatına başlayan Geceyazısı dergisinde cevap verdi. Erbil, Bir Kötülük Denemesi adını verdiği yazısında Tanrıçay olarak andığı Ece Ayhan’ın çevresindekileri nasıl tehdit edip onlara nasıl kötülükler yaptığını anlattı.

    ERBİL'İ KIZDIRAN YAZI

    İki ünlü edebiyatçının kavgalarının başlangıcı; Ece Ayhan'ın, 'Nurullah Ataç ya da Ata Beylerden ve Talihsiz Bir Şiir Sahtekarı' başlıklı yazısında isim vermeden Leyla Erbil'den şu şekilde söz etmesiyle başlamıştı: ‘‘Yine aynı tarihlerde Fikret Ürgüp elindeki dergiyle, Levent'te, gençliğinde bir ara Midillili olmuş ve Sait Faik'ten iğrendiği halde, ölünce Sait Faik'in son sevgilisi olduğunu ileri süren bir kadına giderek 'Ben bir şair keşfettim' diyor. Rusya'ya kaçakçılık yaparak zenginleşen bir taka sahibinin kızı olan bu tuhaf kadın Yeni Dergi'yi görünce 'Aaa bu eski şair yahu!' diyor.’’

    12 Temmuz 2002’de hayata veda eden Ece Ayhan'la hesaplaşmasını Geceyazısı'nda sürdüren Leyla Erbil, ünlü şairin nasıl dengesiz davrandığını, çevresindekilerin yardımlarıyla yaşamasına rağmen onlara nasıl kötülük yapıp cezanlandırdığını Bir Kötülük Denemesi adını verdiği yazısında anlatıyor. Erbil, yazısında Tanrıçay olarak andığı Ece Ayhan'ın bir gün kendisini ziyarete geldiğini, belindeki silahı sehpanın üzerine koyarak konuşmaya başlaması üzerine, sakin edici bir çayla onu etkisiz hale getirdiğini de söylüyor.


    Gerçek acımasızdır

     

    Gerçek acımasızdır
    Leyla Erbil
     
    Ezber bozan bir metin var elimizde. Klasik edebiyatın mektuplara dökülen içli aşklarının yerine aşkın kutsallıktan sıyrılmış çıplak hallerini okuyor, 'acımasız gerçeklikle yüzleşiyoruz'

     

    18/05/2007 (635 defa okundu)

     

    A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

    İlk kitabı 1960 yılında yayımlanan Leyla Erbil, aradan geçen neredeyse elli yıl süresince az sayıda ürün vermesine rağmen, pek çok eleştirmen ve okuyucu için edebiyatımızın en önemli yazarlarından birisidir. Edebi modernizmle sosyalizm arasındaki 'gergin ve çetrefil' ilişki üzerine kurulu yapıtlarıyla, toplumun yaralanmış insanlarının sorunlarını ele alan Erbil, bu günlerde yeni bir edisyonla sunuluyor okuyucuya. Kanat Kitap'ın ilk seçtiği Erbil kitabı Mektup Aşkları. 2006 yılında Bilkent Üniversitesi ile Türkiye Yazarlar Sendikası'nın birlikte düzenledikleri 'Tuhaf Bir Yazar: Leyla Erbil'de Etik ve Estetik' adlı sempozyumda sunulan bildirilerin kitaplaştırılması da yine bu edisyonun bir parçası.
    Yazarın 1988'de tamamladığı Mektup Aşkları, bugüne dek çeşitli yayınevlerinde altı baskıya ulaşmıştı. Önceki hikâye ve romanlarından anlatım tekniği ve kurgusuyla farklılaşsa da, Mektup Aşkları'nda Erbil'in temel izlekleri aynı. Türkiye toplumunun 1940'lı yıllarına uzanan hikâyede Erbil, kadının durumu, cinsellik ve aşk üzerinden geleneksel ahlakın ve küçük burjuva aydınlarının -aslında küçük burjuva solcularının- eleştirisine yönelmiş.
     

    Cinsel açlıkları teşhir etmek
    Romanı bir grup insanın Jale'ye yazdığı mektuplarla kurgulamış Erbil. Bir zamanlar yakın arkadaşlıklar kurmuş, gönül ilişkileri yaşamış, yakınlaşmış, uzaklaşmış, kırılmış, öfkelenmiş, şimdilerde başka kentlere ya da ülkelere savrulmuş mektup sahipleri, birbirine mahrem hayatlarını açarlarken, geri planda dönemin zihniyet biçimleri sergileniyor. Jale'nin hayatını, fiziksel, ruhsal ve düşünsel yapısını Sacide, Ferhunde, Ahmet, İhsan, Zeki, Zeki'nin babası Abdullah ve Reha'nın mektupları sayesinde öğreniyoruz. Erkek arkadaşlarından gelen mektuplarda türlü aşk ilanı yer alırken kadın arkadaşlarıyla, özellikle Sacide ile yazışmalarında aşk ve cinsellik etrafında zıt kutuplarda sürüp giden bir tartışma var. Sacide, ilk başlarda olumsuz bir kişilik; bencil, çıkarcı, bedenini kullanmaktan çekinmeyen, aşka inanmayan, bir zamanlar bağlandığı toplumsal ideallerden uzaklaşan bir kadın. Erkeklerle ilişkilerini böyle bir fikriyata dayandıran Sacide, sürüp giden hayatın gerçeğini en iyi özümseyen, küçük burjuva kadının çıkmazını bizzat deneyimleyen, aşkın fahişeleşmesini içselleştiren, erkeklerin cinsel açlıklarını teşhir eden ve Jale'nin çözümlemesini en iyi yapan roman kişisi.
    "Sen sevgili dostum adeta duygularını saklıyor, aklını duyguların önüne ağdan bir duvar gibi geriyorsun, sen sanki gururunu duygularının önüne bir dağ gibi yığıyorsun, sen sanki üzülmemek için sevmiyorsun, yahut da içinden sevdiğin halde göstermiyorsun. Bence Tahir'e yaptığın buydu. Nejat'a yaptığın buydu, şimdi İhsan'a yapmakta olduğunun aynı şey olmamasını dilerim. Karşındaki erkekte sadece sen olasın istiyorsun, ya o seni bırakırsa korkusundan sen onu ufacık bir emarede bırakıveriyorsun. O yüzden adın "Kalpsiz Jale"ye çıktı değil mi?"
    Jale'nin kalpsizliğini aşklarını mektuplara döken erkeklerin şikayetlenmelerinden de çıkarıyoruz. Genç kadının kalbini kazanmak için bütün varlığını onun ayakları altına seren Ahmet'ten duygularını şiirlere döken Zeki'ye kadar hepsi de Jale'nin aşkına, aslında bedenine talip. Ancak Erbil'in erkek karakterlerinin iddia ettikleri siyasi bağlanımlarına rağmen ataerkil ideolojiden kopamadıkları, bir sahiplenme duygusuna saplanıp kaldıkları çok açık. Bu anlamda aşk ve cinsellik konusunda kadınlara göre çok daha donanımsızlar.
    "Aslında erkekleri sağduyudan yoksun, bizden çok zayıf, duygusal yaratıklar olarak görüyorum. Bence olay şu: Üzerimizde kurdukları buyurganlık (ki bu onların ham gücüne dayanıyor) yüzünden kendimizi korumak üzere yalan, hep yalan söylemişiz onlara. Bizim zekâmızı geliştiren bu yalanlar onları bizim aptallarımız durumuna sokmuş. (...) Ancak işin enteresan yanı, tarih boyunca erkeği zekamızla oyalayıp idare etme duyumuz öylesine gelişmiş ki, her kadın zekâsıyla, tevarüs ettiği kurnazlıklarla içten içe durmadan yenmiş erkeği. Ne var ki aslında yendiği şeye yenilmiş gibi görünerek yaşadığı ikiyüzlülüğü de hazmedemeyen kadın, mutsuzluğun pençesine düşmüş durumdadır."
    Mektuplardaki ifadeleri kazıdığımızda, altından Selahattin Hilav'ın işaret ettiği bir eğilim çıkıyor; "sadece biyolojik gereksinime dayanan kaba cinsellik ve özlenen aşkın yokluğu." Kimisinde daha çıplak, kimisinde üstü örtük biçimde olmakla birlikte, karşıdakinden beklentileri aynı. Onların aşkı karşısındakine duyulan bir istek şeklinde gelişmiyor; kendilerinin karşısındakinde yarattığı isteği istiyorlar! Bu patolojik sevgi biçimi roman sonunda Jale'nin Sacide'ye yazdığı mektuplarda netleşiyor. Artık aşktan, evlilikten vaz geçmiş, bedensel hazza yönelmiştir. Ne var ki, düştüğü bu durum bir çıkış, bir özgürleşme vaadi de değildir Jale için. Kocasına kocasının yöntemiyle, yani ihanet, yalan ve aşağılamalarla verdiği cevabın hayatının geri kalanında bir eksiklik yaratacağını sezmektedir. Jale'nin çözemediği sorular, burjuva toplumunda bireyin içine düştüğü temel açmazın ifadesidir; "Nedir asıl sorun diye düşünüyorum. Asıl sorun? Asıl sorun?
    Asıl sorun tek başına ayakta durabilmekte, yalnızlığı öğrenebilmekte mi? Asıl sorun sevgisiz yaşayabilmekte mi? Sevgisiz kalıp direnmeyi, sevgisiz kalıp gene de boyun eğmemeyi, dilenmemeyi öğrenmekte mi? Asıl öğrenmemiz gereken şey sevgisiz bir yaşam düzeni mi?"
     

    Yaralı insanlar
    Mektup Aşkları, bilinç akışını benimseyen, dilin kalıplarını kırarak anlatım olanaklarını sonuna kadar zorlayan bir yazar olarak tanıdığımız Leyla Erbil'in belki de en kolay okunan metni. Ama yine de, her ne kadar klasik anlatının kalıplarını kullanıyor gibi görünse de, kurmaca tekniği ve üslubuyla bir arayışın, 'nasıl anlatmalıyım' sorusunun yanıtının peşinde. Ezber bozan bir metin var elimizde. Klasik edebiyatın mektuplara dökülen içli aşkların yerine aşkın bütün klişelerden, kutsallıktan sıyrılmış çıplak hallerini okuyor, yazarın amacına uygun olarak 'acımasız gerçeklikle yüzleşiyoruz'. Roman kişilerinin hayatları, arayışları, tutkuları, kötücüllükleri, geçirdikleri dönüşümler, kazanma ve intikam duyguları sadece kendi mektuplarıyla değil, başkalarının mektuplarındaki değinmelerle birlikte aydınlanıyor. Üstelik onları zaman zaman kendi iç sesleriyle yansıtabilmenin yollarını da bulmuş Erbil. Psikanalizin imkânlarından sonuna kadar yararlanmasına rağmen salt psikolojik anlatı içinde de kalmıyor, bireyin iç dünyasının toplumla girdiği ilişkilerle belirlenmişliğini açığa çıkarıyor.
    Bütün mektuplara damgasını vuran sevgisizlik ve tüketici cinsellik, Leyla Erbil'in her kitabında, ama farklı dönemlerde farklı biçimlerle, o döneme uygun imgelerle tekrarlanır. Bu açıdan baktığımızda, 1940'ların sonlarındaki insan ilişkilerini aktaran Mektup Aşkları'nda 1980'li yılların Türkiye'sini görmek, 80'lerin arkeolojisinin yapıldığını söylemek pekâlâ mümkün. Erbil'in ilk ürünlerini verdiği dönemin toplumsal yapısının, belki de o yıllarda çok belirgin olmayan karakteristiğini netleştiren de, cinselliği keşfeden, keşfetmenin ötesine geçip 'faş' eden 80'lerin toplumsal atmosferidir. Geçmiş ve bugün, Erbil'in kaleminden büyük bir incelikle birleşiverir. Orhan Koçak, sempozyumdaki sunumunda Leyla Erbil'in yapıtlarının güncelliğini koruduğunu vurgulamıştı; "Türkiye'de art arda birkaç okur kuşağı onun yapıtında kendi özlemlerinin, hırslarının, yalan ve aydınlanmalarının uç noktaya götürülmüş ifadelerini bulmuşlarsa eğer, 'sosyalizm' ve 'modernizm' sözcükleriyle tanımlanan sancılı bir süreç henüz kapanmadığı, kapanamadığı içindir bu."
    Bir türlü kapanmayan, kapanamayan bu uzun sancılı sürecin insanları, hangi tarihsel uğrakta dururlarsa dursunlar, söz konusu süreçleri doğallığı içerisinde yaşamadıkları için normal değillerdir; bu toplumun insanları yaralıdır. Mektup Aşkları'nda -kendi dilleriyle ifade ettikleri- yaralarını farklı biçimlerde sarmaya çalışacak, saramadıkları anda ölümle yüzleşeceklerdir.
    İçinde düştüğü, sorumlusu olmadığı halde suçlarını yüklendiği bir dünyada, o suçların bedelini ödeyecek donanıma sahip olmayan, o dünya boyun eğen, her boyun eğişinde ahlaki erozyona uğrayan, giderek silikleşen bireyin eleştirisi yapar Erbil. Boyun eğme/eğdirme mekanizması ataerkil kapitalist düzenin kurumlarıdır. Bireyler aile, okul, evlilik ya da geleneksel kodlarla belirlenmiş aşk ve cinsellikle biçimlendirilir. Toplumsal ve bireysel ahlak ikiyüzlülük üzerine kurgulanmış, özgürlüğün ve başkaldırının imkânı yitirilmiştir. Böyle bir toplum-birey diyalektiğine dair yapıtlarıyla başkaldıran artık Leyla Erbil'in kendisidir.
     


    Leyla Erbil meydan okuyor!

    http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=951

     
     
    Deneyimli bir Leyla Erbil okuruna bile yer yer şaşırtmaca veren 'Cüce'de gözüpek ve pervasız bir dil işçiliğiyle karşı karşıyayız

    FÜSUN AKATLI (Arşivi)

  • CÜCE
    Leyla Erbil, YKY, 2001, 103 sayfa, 8 milyon 500 bin lira.
    Leyla Erbil'in 'özgün' bir yazar olduğunu söylemek, bu yazıya öyle girmek istedim. Dilimin ucuna bu sıfat geliverdi. Ama hemen ardından çok savruk buldum sözcük seçimimi. Hangi gerçek yazar 'özgün' değildir ki? Birilerinin kopyası olana, kalp, sıradan, 'önemsiz' olana 'yazar' diyebilir miyiz ki, birini öbürlerinden ayırmak için 'özgün' sıfatına sarılıveriyorum ? Öyleyse, Leyla Erbil'i 'özgün bir yazar' saymaktan değil ama, onun durduğu yeri belirlemekte bu sıfatı kullanmaktan hemen vazgeçmeliyim. Yine de, bir şey demek istemiş olmalıyım, rastgele ya da savrukça 'özgün' bulurken onu.

    Yeni kitabı 'Cüce'den söz etmek istediğim bu yazıda, ben asıl Erbil'in yazarlığında kışkırtıcı olanın, onun nitelemeleri zora koşan 'ayrıksı'lığının peşine düşmeliyim. Buyurunuz, bir içi boş niteleme daha: 'ayrıksı'. Leyla Erbil 'özgün' bir yazar, hem de 'ayrıksı', ayrıca 'ilginç' ve 'gizemli' de denebilir... Öyle mi! Yoksa onu kırk yılı aşkın edebiyat serüveninde, yalnız ve kuytuda bırakan, biraz da, benim gibi eleştirmen geçinenlerin eserlerinin hak ettiği derinlemesine çözümleme ve değerlendirmeler yerine, böylesi içeriksiz etiketlemelerle, yüzeysel değinmelerle hep zor bir edebiyatın kolayına kaçmaları mıydı? Belki. Ama Türk anlatı edebiyatının en önemli yazarlarından birini, hak ettiğine inandığım yazınsal tartışmaların odağı konumunda göremeyişimizin nedenlerinden sadece biri olabilir bu. Diğer nedenler ise, kırk yıllık bu serüvenin ancak ilk yirmi yılının edebiyata, sanata, düşünsel çevrene ilgi duyulduğu bir döneme rastlaması; son yirmi yılının ise magazine ve 'piyasa ekonomisi'nin yükselen değerlerine kurban gitmesi gerçeğinde aranmalı.

    Sırça dünyalara karşı
    Daha ilk kitabı 'Hallaç'ın haber verdiği tutkulu ve takıntılı bir dil işçisidir Leyla Erbil. Sözünü ettiğim ilk yirmi yılında, biri uzun öykü olmak üzere dört öykü kitabı yayımlamıştı. Romanları: 'Karanlığın Günü' ve 'Mektup Aşkları' karanlık döneme, ikinci yirmi yıla rastlar. Deneme yazılarını biraraya getirdiği 'Zihin Kuşları' 1998'de çıktı. Gerek romanlarında, gerek denemelerinde, dille olan ilişkisinin gizli dikişlerine uzanmanıza olanak verecek ipuçları bulursunuz. 'Cüce' ise, deneyimli bir Erbil okuruna bile yer yer şaşırtmaca veren, uç bir dil deneyinin ürünü. Sentaksı köşelere sıkıştıran, gramer kurallarını, kendilerini yeniden oluşturmaları baskısıyla tehdit eden, semantiğe şantaj yapan gözüpek ve pervasız bir dil işçiliği ile karşı karşıyayız artık.
    "Yerlerde yuvarlanarak ve garip ünlemlerle
    'uvvvaqq - kuuvaaqq' kapatarak kendini kendinin üzerine, inanılmaz bir vahşetle çalışıyor; ve ben yeniden beni olgunlaştıracak bir sırla; hiç böyle bir insanla karşılaşmadığımı düşünmeye başlıyorum düşerek öteki kalbin pençesine vivace - vivace!.. Sıçrıyor oraya buraya, gülüp, söylüyor, kalkıyor yatıyor dört dönüyor ortalıkta Menipo, onun bu halini seyrederken bile değiştiğimi duyumsuyorum, yüzüm saatle belki de gerçekten eşleşiyor latin ve arap rakamlar, armalar ve armadalar, alemler, ay yıldızlar, kubbe ve çanlarla başka nedir onu bu denli heyecanlandıran anlamaya ona yaklaşmaya çalışıyorum..." (ss.88 - 9) diye anlatılan Cüce Menipo, adeta bize Erbil'in 'Cüce'de sergilediği dil 'performans'ının anlatı içindeki aktörü.

    Bu çeşit bir dil - biçem - biçim kazısıyla derinleştirilen bir metinde, dünya görüşü, politik tavır, toplumsal analizler, belli hedeflere yöneltilen protestolar gibi içerik ağırlıklı ögelerin yer alışı; yer almanın ötesinde, fantazmanın, gizemin, büyünün atmosferini, o dilin kesici ve batıcı ve delici aygıtlarıyla parçalayışı okuma alışkanlıklarımıza meydan okumakta. Aslında Leyla Erbil edebiyatının başlangıcından bugüne, belki de en öne çıkan süreğen özelliği : Meydan okuyuculuk. Dil yapılarına,
    yerleşik değerlere, kurulup berkitilen sırça dünyalara ve edebiyatın kurumsallaşmasına karşı, yalın kılıç bir meydan okuma.
    Kitap 'Yazarın Notu' ve 'Cüce' başlıklı iki bölümden oluşuyor. Leyla Erbil imzasını taşıyan 'Yazarın Notu' bölümü, 'Cüce'nin yazarı olan Zenime hanımı, yazarın onunla ilişkisini anlatan kısa bir öykü. 'Cüce'de ise, ana metnin dizgisinden farklı üç hurufat karakteri ile dizilmiş parçalar, bir dizgeye göre sol ya da sağ sayfalara gömülmüş. Karakter dizilerinden biri ile, metnin içinden ilgili görülen parçalar, Mustafa Horasan'ın resimlerinin (desenlerinin) resimaltları olarak dizilmiş, resmin karşısındaki (soldaki) sayfada kullanılmış. Yıldırım'ın hep koşarak geldiği Yıldırım bölümleri bold (kalın siyah) dizilmiş. Bu parçalar ve elyazısı benzeri karakterle dizilmiş olanlar, ana metinle birlikte 'Cüce'nin gövdesini oluşturuyor.
    Ama ben, ne bu biçimsel düzenlemenin anlamı ve göndermeleri üzerinde duracağım, ne de Mustafa Horasanlı'nın desenleri ile Erbil'in metni arasında bir bağlantı kurulup kurulamayacağı, ya da bunun gerekip gerekmediği üzerinde. Bunlar üzerinde durmaya yerimiz müsait olmadığı gibi, o işin üstesinden gelebileceğimden de emin değilim. Aslında bunların 'Cüce'nin okunmasında bir vazgeçilmezlikleri olduğunu sanmıyorum ve eğer haklıysam, metinle organik bir ilişki içinde görmeyebileceğimiz bu oyuncakların, bu zaten hayli güç metni, okur için daha da güçleştirmesine itirazım var.
    Öte yandan, daha kapsamlı bir incelemede mutlaka ele alınması gereken Zenime hanım, Menipo, Hatçabla, Yıldırım karakterlerini de okurların metnin içinde iz sürerek tanımalarını, kısacık bir yazıda onlar hakkında ileri geri konuşmaya yeğ tutuyorum. 'Cüce', klasik yöntemlerle
    'tanıtımı yapılacak' bir kitap değil zaten. Bunlar yerine, yazarın metninin akışına yön vermekte benimsediği bir biçeme değinmek isterim. Bilinçakışı (stream of consciousness) denilen anlatı yordamına benzetilebilecek ya da koşut görülebilecek bir biçem bu. Bu metinde kullanılan haliyle, belki de bellekakışı demek daha yerinde olacak. Erbil çağrışımlarla, şarkı sözleriyle, tekerlemelerle akışkanlık kazandırdığı bellek içeriklerini; kimi yerde keskin virajlarla önlerini keserek somutlaştırıyor. Bu da, az önce sözünü ettiğim dil - biçem ağırlıklı biçimsel kaygılarla, tarihsel sorumluluk kaygısının el ele yürümesinin bir örneği olarak düşünülebilir. Sözgelimi Sivas'taki şeriatçı katliamın yalazlarıyla ucundan tutuşuyor anlatı bir anda, sonra alevler sinsi sinsi yürüyor metin içinde. Ya da "SİS bir harf gibi dinlene dinlene ilerliyor" (s. 24).

    Kentli edebiyatın yüzakı
    Yazı - edebiyat - yazarlık uğraşı... bunlarla
    harmanlanmış bir ömür, 'Unutturuş Oyunu' kurmuş bir yazar ve 'unutuluş'a meydan okuyuş! Cüce'nin 'mütemmim cüzlerinden' biri de bu. Elyazısı karakterlerle dizili parçalardan birinde yakalıyoruz ucunu:
    "Yaralı doğar bütün insanlar, anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir ömrünce..." Ama Erbil, bir insanlık durumu tesbitinden, anlatısının omuriliğine çengel atacaktır:
    "'Hiç oluş'a doğru yol alışı arzu ve istençle aramana tanık olsun istiyorsun onlar; 'unutuluş'a göğüs germeye hazır olduğunu, ancak o son anda tuhaf bir değişikliğe, -bir kazaya uğradığını anlasınlar istiyorsun..." (s. 27) İşte bu son an, cüce'dir. Görecektir okur gününü, okuyunca son'u ve cüce'yi!
    Leyla Erbil'in kurup bozduğu iç düzenekler, vazgeçmediği ironi, benim 'cambazlık' demeye dilimin varmadığı dil hünerleri, keskin eleştirisi, onda 'şiiriyet'e rastlamanın pek olası olmadığı izlenimini yaratabilir. İşte, bir kere daha yanılınır orada. "Kimi sabahlar aynanın merkezinde, en derin mağmasında boşluğun saman alevi gibi yanıp sönen kendine rastlasan da yeniden sana dönmek isteyen o deniz fenerine, durmadın hiç üstünde; hangi sana dönecektin? (...) Bambaşka biri olduğunu düşünüyordun yere göğe sığmayan ve üstünde yetmiş çeşit miletin haramı kalmışçana; sağlamalıydın adaletini bu dünyanın gene de tüm önlemleri alarak, izini sürmeliydin kendi gerçeğinin, caymamalıydın..." (s.67)
    Leyla Erbil, çağdaş Türk edebiyatının modern ve kentli edebiyatımızın yüzakıdır. Yerelliğin sınırlarını aşmış da değil, hiç tanımamıştır. Pek çok şeyin sınırını tanımadığı gibi. Bugün, Pen Edebiyatçılar Derneği şaşılası bir değerbilirlikle, hiçbir 'popülarite'si olmamış ve olmayacak bu yazarımızı Nobel Edebiyat Ödülü için aday gösteriyor. Bu, Erbil için, muhtemelen hiç alamayacağı Nobel'den daha değerli olmalı: Kendi gerçeğinin izinden ayrılmamakta direnmek ve buna rağmen, Unutuluş'u bir - sıfır yenmek !

  •