Umberto Eco
Sıfır Sayı

Umberto Eco





Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

08.06.2016

  Editörün Notu:  Gazete ve dergilerin pilot sayısına verilen bir ad olan"Sıfır Sayı" kitabında Eco göstermelik bir gazetenin ilk sayılarını anlatırken yozlaşmış haberciliğin, şantajın gücünü ve yönlendirici medyanın iç yüzünü gözler önüne seriyor.

  Gazeteler hep bildiklerini anlatıyor
Asuman Kafaoğlu-Büke

http://kitap.radikal.com.tr

Sıfır Sayı, gazete ve dergilerin pilot sayısına verilen addır, roman da sıfır sayısını hazırlayan bir gazeteyi anlatıyor. Umberto Eco yozlaşmış haberciliğin, şantajın gücünü ve yönlendirici medyanın iç yüzünü anlatıyor

Asuman Kafaoğlu Büke 22.02.2016 00:40 Umberto Eco, yeni romanı Sıfır Sayı’nın yayımlanmasından sonra bir Fransız radyosuna verdiği söyleşide eserini şöyle anlatıyor: “Bundan önceki romanlarım birer Mahler senfonisi gibiydi, bu romanım ise bir Charlie Parker doğaçlaması.” Bu sözlerle hem çok daha kolay okunan bir eser olduğunu ve herkes tarafından kolayca anlaşılacağını, hem de her biri beş yüz sayfanın üzerinde olan kalın romanlarıyla kıyaslandığında incecik gelecek bir roman olmasını kast ediyor. Sıfır Sayı’nın İtalya ve ardından Fransa’da yüzbinlerle satış yapmasının (henüz İngilizce çevirisi yayımlanmadı, önümüzdeki ay ancak piyasaya çıkacakmış) nedenini de açıklamış oldu.

Sıfır Sayı, gazete ve dergilerin pilot sayısına verilen addır, roman da sıfır sayısını hazırlayan bir gazeteyi anlatıyor. Umberto Eco yozlaşmış haberciliğin, şantajın gücünü ve yönlendirici medyanın iç yüzünü anlatıyor romanında.

Roman, 1992 yılının Nisan’ında başlıyor ve birkaç ay süren bir süreyi anlatıyor. 1992 gerçekten de İtalya için önemli haberlerin yaşandığı bir dönem, Şubat ayında savcı Antonio di Pietro “Temiz Eller” operasyonuna girişmiş ve siyasi yozlaşma ve rüşvet ağını ortaya çıkartmaya başlamıştı. Bu yüzden romanın geçtiği aylar İtalya haberciliği için çok önemli bir dönemdi. Eco özellikle bu ayları seçiyor gazeteciliğin nasıl işlediğini anlatmak için.

Olaylar şöyle gelişiyor Sıfır Sayı romanında: Silvio Berlusconi’yi çağrıştıran bir medya patronu -romanda adı Commendator Vimercate- Domani (Yarın) adında bir gazete kuruyor fakat amacı gazetenin yayım yapması değil, sadece bir sene boyunca sıfır sayılar hazırlanması ve bu yayımlanmamış sayıları belli kişiler hakkında bilgilerle donatıp, şantaj aleti olarak kullanarak kendine siyasette yeni bir yol açmak. Başka deyişle patron kendisine siyasi arenaya giriş bileti çıkarmak peşinde. Romanın baş kahramanı ve anlatıcısı elli yaşındaki Colonna ise yazı işleri sorumlusu olarak gazetede işe alınıyor. Gazetede işe alınan diğer altı kişinin de adları Palatino, Cambria, Lucidi gibi yazı karakterlerinden alınmış ama sadece Lucidi’nin adı çoğul çünkü Lucida fontu gibi o da her şekle giren biri, casusluk yaptığı bilinen bir kişi.

Kitapla patronuna şantaj
Gazete patronu görünen bir karakter değil, onun yerine yazı işleri müdürü olarak Simei adında birini tanıyoruz. Gazeteyi yöneten, patronun istekleri doğrultusunda haberleri oluşturacak kişi Simei fakat Simei aynı zamanda kahramanımız Colonna’dan bir de bu dönemi anlatacak bir kitap yazmasını istiyor. Kitapta olaylar sanki düzgün bir gazete çıkartılıyor gibi anlatılacak çünkü Simei daha sonra bu kitapla patronuna şantaj yapabilmeyi umuyor. Böylece Eco yanlış haberlerin doğruluğunun anlatıldığı bir kitap tasarlıyor, okuduğumuz roman da bu kitabın ta kendisi. Elbette Colonna dışında gazetenin diğer çalışanları bu gazetenin asla çıkmayacak olduğunu bilmiyorlar.

Gazetenin adı olan Yarın, birkaç şekilde anlam buluyor roman içinde, her şeyden önce bugün artık okur televizyon, internet ve sosyal medya ağları sayesinde haberleri gazetede okumadan çok önce biliyor. Gazeteler artık bir önceki günün haberleri ile dolu olmak zorunda, eskimiş haberler “çürük balık gibi” kokuyorlar. “Gazeteler hep bildiğin şeyleri anlatıyorlar” diye açıklıyor Simei bu durumu. Bu yüzden bu gazetenin yapacağı farklı bir şey olmalı diye düşünüyor: “O halde biz yarın olabilecek şeylerden söz edeceğiz. (...) Bunlar polisin de henüz öğrenmediği bilgiler olacak ve işte o zaman bu saldırı yüzünden gelecek haftalarda yaşanacak şeyler hakkında bir senaryo yazacağız.” Hatta bunu daha ileri götürüp, “Biz sonradan neler olacağını bileceğiz ama okur hala bilmiyormuş gibi konuşacağız. Böyle olunca bütün boşboğazlığımız, yayımlanmamış şaşırtıcı haber lezzeti kazanır ve hatta, cüretimi mazur görün, kehanet gibi görünür.” Bunun üzerine gazete çalışanlarından biri “Ya da canımız isterse, bombayı kendimiz atarız” dediğinde Simei’nin yanıtı “Ve bunu gerçekten yapmak isterseniz gelip bana söylemeyin” şeklinde oluyor.

Eco’dan Prolepsis
Umberto Eco haberciliğin en çirkin yüzünü gösteriyor. Eğer bir gazete yarının haberini yazıyorsa, spekülasyon yapıyordur, haberleri kendi istekleri doğrultusunda manipüle ediyordur. Bu durum özellikle bu günlerde romanı okuyacak olanlara çok anlamlı gelecek, örneğin Twitter üzerinden yazdıklarıyla gündem yaratan Fuat Avni gibi, okurun bakacağı yönü belirlemiş olacaktır. Medyanın manipülasyon gücü, şantaj ve komplo teorileriyle yaratılan paranoya ayrıca siyasi bir güç oluşturmaktadır ve Eco kitabında asıl buna dikkat çekiyor.

Seksen üç yaşındaki Eco bu romanı yazarken belli ki çok eğlenmiş. Her zaman çok sevdiği komplo teorilerini bu yedinci romanında tam yerinde kullanıyor. Bir haberi nasıl vermeli ya da haberi verirken okur belli bir düşünceye nasıl getirilir konusunda gazeteciliğin tüm kurnazlıklarını anlatıyor: “Gazetenin kaynaklarını kontrol etmediğini kabul etmek daha büyük kalleşlik olur. Birilerinin denetleyebileceği verileri ifşa etmektense olumsuz imalarla yetinmek yeğdir. İma ettiğinde kesin bir şey söylemezsin ve sadece yalanlama yapanın üzerine bir kuşku gölgesi düşürürsün. (...) En etkili ima ise bizatihi değeri olmayan olayları aktarmaktır, bunlar da doğru oldukları için yalanlanamazlar.”

Gazetecilik dışında da geleceğe yönelik kehanetleri espri ile ele almış Umberto Eco. Cep telefonları, internet, bilgisayarlar, elektronik alandaki gelişmeler ve hatta moda 1990’larda nasıl görünüyordu ve bugün ne olduğu arasındaki tezatla karakterlerin sığlığına değinme fırsatı buluyor. Yeni yeni kullanıma giren cep telefonları hakkında “cep telefonları şimdilik sadece gayrimeşru ilişkilerde işe yarar, çünkü evden arayamadığın kişiyi sokakta yalnızken arayabilirsin” ya da bilgisayar konusunda “... okurlarımızın büyük çoğunluğu benim gibi arşivleyecek verisi olmadığı için bilgisayara gereksinme duymaz.”

Sıfır Sayı ülkemizde çok yankı uyandıracak bir roman. Roman karakterlerinin içinde yaşadıkları paranoya sanki okura da bulaşacak gibi: “Kuşkular asla abartılı olmaz!”


Umberto Eco'dan "Sıfır Sayı"
Umberto Eco'nun yeni yayımlanan romanı "Sıfır Sayı", İkinci Dünya Savaşı, oradan da Faşist İtalya yönetimi zamanlarına doğru bir yolculuğa çıkıyor okuru.

Eray Ak / Cumhuriyet Kitap Eki Yayınlanma tarihi: 27 Ekim 2015 Salı

'Kötü' gazeteciliğin sonsuz sayılı günleri


Umberto Eco'nun yeni yayımlanan romanı "Sıfır Sayı", İkinci Dünya Savaşı, oradan da Faşist İtalya yönetimi zamanlarına doğru bir yolculuğa çıkıyor okuru. Bu bağlamda Eco'nun okurunu çekmek istediği bilmece ise Benito Mussolini üzerinde hayat buluyor. Eco okuru, 1992 İtalyası'ndan Mussolini İtalyası'na doğru sürüklerken ise kötü gazeteciliğin insanları sürüklediği kader gün yüzüne çıkıyor. İç içe geçmiş pek çok konusunun aynı hat üzerinde toplanarak yürümesiyle "Sıfır Sayı", pek çok sıfatı üzrinde toplamayı başarabilmiş Umberto Eco'nun kaleminden çıkabilecek bir roman.

Sanırım bugünlerde daha iyi anlamaya başlıyoruz dürüst ve güçlü gazeteciliğin önemini. Ülkece yaşadığımız onca felaketten sonra bu konuda anlatacaklarım belki devede kulak kalacak ama madalyonun bir de diğer tarafı var ki zaten genelde bu ters yüzde karşımıza çıkar gerçekler. Madalyonun ön yüzünde gazeteler, gazeteciler; yaşanan çoğu felaketin başlıca sorumluları. Yaptıkları haberler, yazdıkları yazılarla bomba patlatıyor, onlarca kişinin kanına giriyor, can alıyor, can vermeye zorluyorlar insanları bize inatla madalyonun ön yüzünden bakmamızı isteyenlerce. Madolyonun diğer yüzünü göstermek isteyenlerin akıbetiyse bugünlerde yaşandığı gibi dayaktan, geçmişte yaşandığı gibi ölümlere kadar varabiliyor.

Yazık!

Ancak yaşananların ardındaki gelişmelerle ilgilenmeyi görev bilenler için bunun hiçbir zaman halka anlatıldığı, gösterildiği gibi işlemediği bir gerçek.

Dürüst gazete ve gazeteciler yayımladıkları haber ve yazılarla gerçeğin ortaya çıkması için uğraşırlar ve yaptıkları işler, erk sahiplerinin damarına bastığı, oyunlarını bozduğu, planlarını karıştırdığı için hakarete maruz kalır, aşağılanır, dövülür ve öldürülürler. Yani bize anlatılmaya ya da gösterilmeye çalışıldığı gibi birilerinin yaşamıyla oynadığı veya bir yerlerde bomba patlattıkları için değil.

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN BİTTİĞİ YERDE...

Yaşanan felaketlerin faturasının gazetelere, gazetecilere kesilmeye başladığı yerde ise basın özgürlüğünün sonu gelmiştir artık. Basın özgürlüğün bittiği yerde de çıkar gazeteciliğinin önü açılmış olur. Gücün ve güçlünün yanında yer alan, görevi ise alkışlamaktan ibaret olan bir gazetecilik anlayışı türer ki gerçeği görebilme ya da gösterebilme noktasında yanlış sularda yüzdüğümüzün resmi olarak karşımıza çıkarlar.

Yabancı geliyor mu bunlar size?

Gelmez çünkü gazeteciliğin Türkiye topraklarındaki kaderinden bahsediyorum. Bize gösterilmek istenenle aslında yaşananlar arasında dağlar kadar fark var gördüğünüz gibi. Bu söylenenler ise benim yazdıklarımla ortaya çıkmış gerçekler değil. Her zaman söylenenler, daha doğrusu her zaman yaşadıklarımız yukarıda okuduğunuz birkaç cümlede özetlendi sadece. Yani ne Türkiye için taze haber bunlar ne de cümlelere taşınması açısından bir şahanelik arz ediyor. Farklı bir hikâye anlatmıyorum. Hepimiz biliyoruz yaşananları. Hepimiz görüyoruz yaşatılanları. Bu anlattıklarım Türkiye'deki pek çok kimse için bilinen gerçekler. Gazetelerin ve gazetecilerin yaşadığı dün ve bugün sadece klasik bir Türk masalı.

Türkiye'de işler bu raddedeyken dünyadan da zaman zaman böyle haberler almıyor değiliz elbet. Bu türden ilişkilerin ve ilişkilendirmelerin edebiyata yansımasını ise çok fazla görmedik. Ancak geçen günlerde yayımlanan tüm dünyanın yakından izlediği bir isim olan Umberto Eco'nun romanı Sıfır Sayı, gazetecilik temelleri üzerine kurulmuş çarpıcı bir metin olmakla birlikte, hemen yukarıda andığım olayların İtalya ayağında yaşananları anlatıyor. Fakat bir Umberto Eco romanından her zaman fazlasını bekleyeceğini bilir yazarı tanıyan okurlar ki Sıfır Sayı için de bu değişmiyor ve roman ilerledikçe İkinci Dünya Savaşı, oradan da Faşist İtalya yönetimi zamanlarına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu bağlamda Eco'nun okurunu çekmek istediği bilmece, Benito Mussolini üzerinde hayat buluyor. Eco bizi 1992 İtalyası'ndan Mussolini İtalyası'na doğru sürüklerken ise kötü gazeteciliğin insanları sürüklediği kader gün yüzüne çıkıyor.

İç içe geçmiş pek çok konusunun aynı hat üzerinde toplanarak yürümesiyle Sıfır Sayı, tam da -öğretim üyesi, semiolog, tarihçi, filozof, estetikçi, ortaçağ ve James Joyce uzmanı gibi- pek çok sıfatı üzrinde toplamayı başarabilmiş Umberto Eco'nun yazabileceği bir roman olma özelliğini taşıyor.

Üstelik romanda tüm bunlar, yine Eco'nun ustalık alanlarından kabul edilen polisiye bir çerçevede veriliyor.

YOZLAŞMIŞ GAZETECİLİK ANLAYIŞI

Sıfır Sayı'nın ne olduğunu anlatarak başlayalım işe...

Sıfır Sayı'yı, gazete ve dergilerin dağıtımına başlanmadan önce yapılan ve hazırlık aşaması oldukça yoğun geçen, örnek olarak hazırlanmış ve yayının izleyeceği yolu büyük oranda belirlediği deneme sayıları olarak tanımlayabiliriz kısaca.

Umberto Eco da romanında, sıfır sayı aşamasını oldukça yoğun geçiren bir gazetenin içine sokuyor bizi. Ancak bu gazete; yaşananları olduğu gibi gören, haberleri doğru aktarmaya çalışan ve dürüstlüğü şiar edinmiş bir gazete değildir. Şantajın, yozlaşmışlığın ve toplumu istediği tarafa çekip yönledirme arayışlarının bir ürünü olma amacındadır. Arkasında ise çalışanlarının bilmediği ancak tüm sermaye sahiplerinin tanıdığı bir patronu bulunmaktadır: Commendatore.

Commendatore'nin amacı daha fazla paraya oynama şansını yakalamaktan başka bir şey değildir. Romandan kısa bir alıntıyla durumu şöyle özetleyebiliriz: "Commendatore finansman dünyasının, bankaların ve hatta büyük gazetelerin o güzel salonuna adım atmak istiyor. Her konuda gerçeği dile getirecek yeni bir günlük gazetenin vaadi olacağız. On iki adet sıfır sayı çıkaracağız; 0/1, 0/2 gibi düşünün; çok sınırlı sayıda basılacak, Commendatore bunları değerlendirecek ve sonra kendi bildiği bazı kişilerin incelemesine sunacak. Commendatore finansman ve politika dünyasının güzel salonunu rahatsız edebileceğini kanıtladıktan sonra, olasılık bu güzel salon ona bu düşünceden vazgeçmesini rica edecek, o da gazete tasarısını bir kenara kaldırıp güzel salona giriş yapma iznini koparmış olacak. Örneğin büyük bir günlük gazetenin, bir bankanın, önemli bir televizyon zincirinin yüzde iki hissesi denebilir buna."

Büyük patronun bu işin başına getirdiği isim ise Simei adında, o güne kadar "erkek dergileri" gibi basit işler dışında pek önemli işi olmayan biridir. Simei, bu şantaj gazetesini çıkaracak kadroyu oluşturacak ve patronuna en iyi hizmeti sunacaktır. Ancak bunun dışında bir amacı daha vardır Simei'nin: Bir kitap...

"Bir gazetecinin anıları, asla çıkmayacak olan bir günlük gazetenin hazırlanışıyla geçen bir yılın öyküsü. (...) Kitap benim imzamla çıkacak ve siz kitabı yazıp bitirdikten sonra ortadan kaybolacaksınız."

TAM BİR "KAYBEDEN"

Simei'nin burada "siz" diye seslendiği kişi; romanın esas oğlanı Colonna. Tüm bir romanı onun gözünden izliyoruz ve aynı zamanda anlatıcımız kendisi. Colonna'nın bu gazete ve Simei'nin imzasıyla çıkacak kitap için seçilmesinin nedeni ise kahramanımızın; "Paolo Villaggio'nun Canavarımsı Kültür diye nitelediği alanda" her türlü işi yapmış olması. Çeviri, edebiyat dergilerine yazılar, gölge yazarlık, özel öğretmenlik, düzelti, hiç yayımlanmayacak romanlar için raporlar hazırlamak, tiyatro eleştirileri... Listeyi biraz daha uzatmak mümkün ancak kahramanımızın nasıl bir çemberin içinden geçtiğini görebilmek adına bu kadarı yeterli sanıyorum. Ancak Colonna'nın bir sorunu vardır. Kendisini tam bir "kaybeden" olarak tanımlar ve 50'sine gelmesine rağmen hiçbir dala tutunamamakla hayıflanır. Simei'nin çıkaracağı gazetede, yazı işleri müdürlüğüne benzer bir pozisyonda iyi paralı bir iş, yaşamının bu ilerleyen safhasında kendisi için kaçırılmaz bir fırsattır ve Colonna da bunu değerlendirir.

Ancak hikâye bu ya, işler hiç kimsenin istediği gibi gitmeyecektir. Rayında gitmeyen işler üzerinden ise Umberto Eco'ya bu yozlaşmış gazetecilik anlayışını eleştirecek özel malzemeler çıkacaktır.

"MUSSOLİNİ HÂLÂ YAŞIYOR OLABİLİR Mİ?"

Fakat romanın bir yüzü daha var ki bu yüzde okurlar, çok farklı bir çemberin içine daha çekiliyor. Romanın polisiye boyutu da tam bu noktada etrafımıza sarmalanmaya başlıyor. Gazete çalışanlarından birinin araştırdırdğı konu, Simei'nin çalışanlarını olduğu gibi okurları da heyecanlı bir maceraya sokuyor.

Gazetecinin ardını kovaladığı soru aslında oldukça şaşırtıcı: "Benito Mussolini hâlâ yaşıyor olabilir mi?"

Bu zihin bulandıran soru çevresinde araştırmalarını sürdüren gazeteci Braggadocio, karşısına çıkan duvarları bir bir yıkacak ve sorunun yanıtına ulaşabilmek için canla başla çalışacaktır. O, bu iş için çalıştıkça da bilinmeyen odaklar harekete geçecektir.

6 Haziran 1992 Cumartesi sabahı saat 8'de başlayıp 11 Haziran 1992 Perşembe günü bitecek bir kaçış hikâyesi aslında Sıfır Sayı. Ancak bizi bu kaçışın ardındaki sebepler ilgilendiriyor daha çok ve Eco da okurlarının bu merakına cevap verip tüm her şeyin başlangıcı olan 6 Nisan 1992 Pazartesi gününden itibaren tüm yaşananları anlatmaya başlıyor. Eco'nun hikâyesini anlattığı bu üç aylık süre ise gizli odakların neler, kimler olduğunu anlayabilmek için bize yeterli nüveyi veriyor. İtalya'da Gladio davalarının görüldüğü yıl 1992 ve tüm dünyayı sarsan ilişkiler ağı bu davayla ortaya çıkmıştı. Sıfır Sayı da tüm kapıları açıp bu çetrefil davanın duvarına dayanıyor ve Eco, bu duvarın önünde tüm maharetin sergiliyor.

Yazının başlarında şöyle demiştim: "Sıfır Sayı tam da Umberto Eco'nun kaleminden çıkabilecek bir roman."

Bunu sadece karmaşık ilişkiler ağının yönetilmesi anlamında değil, romanın içinden geçen kültürel bağlamları da kastederek dile getirmiştim. Sıfır Sayı, Milano'da geçiyor ve romanın kahramanları Milano caddelerinde boy gösterirken okurlar da o caddelerde hâlâ yaşayan tarihin, sanatın izlerini sürüyor. Bu bağlamda Sıfır Sayı, Eco'nun üzerinde topladığı tüm sıfatların hakkını verdiği bir roman. Bir diğer yandan ise Eco'nun bugüne en yakın romanı Sıfır Sayı. Daha öncesinde yayımlanmış Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi ile açtığı İkinci Dünya Savaşı defterine, farklı bir bağlamla yeni bir pencere ekliyor Eco. Tüm bunların yanında Sıfır Sayı'nın "öğretici" bir roman olduğunu da söyleyebiliriz.

Bu aslında önemli edebiyat yapıtlarında pek de aranmayan hatta hoş karşılanmayan bir özellik; farkındayım ancak Eco'nun öğreticiliğinin farklı olduğunu vurgulamak gerek. Nasıl ki kötü romanlardan "bir kurmaca metnin nasıl kurulmaması gerektiğine dair" önemli dersler çıkarabiliyorsak aynı şekilde kötü gazeteciliğin bize gösterilmesiyle iyi gazeteciliğin nasıl olması gerektiğine dair de önemli saptamalara sahip oluyoruz romanla birlikte. Yani Umberto Eco, gözümüzün içine sokarak bir şey dikte etmeye kalkmıyor Sıfır Sayı'nın sınırları dahilinde. Kötü işin kötülüklerini roman kahramanları üzrinden vererek iyinin önemine vurgu yapıyor ki bunun, romanın hanesine yazılması gereken önemli bir puan olarak almak gerekir. Çünkü Eco'nun Sıfır Sayı'da adımını attığı ve roman içinde tartıştığı konular, çok yakın bir geçmişe dayanması nedeniyle yansız durulması biraz sıkıntılı. Ancak Eco'nun ustalığı işte bu noktada devreye giriyor ve üzerine konuşulması zor olan bu konuları, kıvrak hamlelerle dile getirmeyi başarabiliyor.

erayak@cumhuriyet.com.tr
;
   Sıfır Sayı

Umberto Eco’dan bir öğüt: “Trabzon’u kaybetmeyin”!
http://www.birgun.net

13.03.2016 10:50Umberto Eco’dan bir öğüt: “Trabzon’u kaybetmeyin”!

TÜREY KÖSE

Umberto Eco adının başına bir dizi sıfat eklenmesi zorunlu bir kültür ve bilim insanı. Dünyamızdan ayrılmadan önce biz gazeteciler için de bir rehber kitap bıraktı. Sıfır Sayı romanı “Kötü gazetecilik konusunda bir rehber”. Umberto Eco bu kitapta iyi gazeteciliği tersinden göstermiş...”Kötü” örnekler ve öğütler ise hiç yabancımız değil...

Patron Commendatore’nin “rahatsızlık yaratabileceğini” kanıtlayabilecek -ama aslında hiç çıkmayacak- şantaj amaçlı Yarın adlı bir gazete tasarısı vardır. “Patron bu gazete sayesinde finans ve politika dünyasının güzel salonunu rahatsız edebileceğini kanıtladıktan sonra, olasılıkla bu güzel salon ona bu düşünceden vazgeçmesini rica edecek, o da Yarın tasarısını bir kenara kaldırıp salona giriş yapma iznini koparmış olacaktır”. Bu şantaj/kurgu/yalan uyduruk gazetenin başındaki isim Simei, patrona ve hedeflerine bağlılığını çok net (!) ortaya koyuyor: “Commendatore bizim sıfır sayılarımızı birilerini korkutmak için mi kullanır, yoksa poposunu silmek için mi, o bizim değil, kendisinin bileceği iştir”.

Gazetenin hiç yayımlanmayacağını sadece Simei ile “yazı işleri sorumlusu ya da onun gibi bir şey” olan Colonna bilir. Bir grup gazeteci hayali bir şantaj gazetesi için çalışmaya başlar. Toplantılarda kötü gazeteciliğin temel ilkesi sıkça tekrarlanır: “Gazeteyi yapan haber değil, haberi yapan gazetedir” “Unutmayın ‘haber yapmak’ güzel bir deyiştir, haberi biz yapıyoruz”. “..Var olmadığı ya da görülmediği yerdeki haberin doğmasını sağlayın...” Vay, vay , vay , “var olmayan haberin doğmasını sağlamak”! Nasıl da afilli, kullanışlı bir öğüt embedded, iktidara/patronlara iliştirilmiş gazeteciler için!

“Haber yap!” “velveleci olma”!

Anımsayacaksınız; tam da Anayasa Mahkemesi meslektaşlarımız Can Dündar ve Erdem Gül’ün bireysel başvurularını görüşmek üzereyken “kayyım” medyasında yayımlanan haberleri. Bugün gazetesinde “Can Dündar dubleks koğuşta kalıyor” diye yazabilen Fatin Dağıstanlı’nın Umberto Eco’nun kitabındaki öğüdü pek güzel dinleyip “yaptığı” bu şey -haber demeye dilimiz varmıyor- her halde basın tarihine geçmiştir. Gazete 4 ay sonra kapatılınca, bu tür “yaratıcı!” “yapıntı!” yeni eserlerinden mahrum kaldık...

Sıfır Sayı’da yazılamayacak , girilmeyecek konular listesi uzun. Çevre de buna dahil. “Commendatore ya da yakınlarının atmosferdeki kirlenmenin azalmasıyla ilgili olduğunu kim söylüyor ki”! Çalışanlar uyarı görevinden falan sözetmeye başlayınca da Simei “Bizler velveleci değiliz. Okurlarımıza tehlike çanları çalmayacağız,onları rahatlatacağız” diye susturuyor hemen. Sahi, iktidara yakın gazetelerin okurlarının Cerattepe’de olup bitenden ne kadar haberdar oldu? Sadece Cerattepe diye bir yerde “yavru Gezicilerin, teröristlerin!” olduğunu okudular o kağıt parçalarında o kadar.

Dosya haberciliği konusunda da öğütler var. Aklınıza Uğur Mumcu’nun dosyaları falan geliyorsa, hemen vazgeçin. “Yayıncımız, onu sevmeyen ya da onun sevmediği kişileri istim üzerinde tutmak için bazı bilgilere sahip olmaktan hoşlanacaktır”. Eyyy gazeteciler, velvele yapmayın; patronları, muktedirleri hoşnut edin, halkı da rahatlatın!...

“Meraklı savcıya nasıl çamur atılır”!

Patronun hedefleri büyük olunca, mutlaka işin içine yargı da giriyor. Riminili bir savcı bazı huzurevleriyle ilgili bir soruşturma başlatmıştır. Commendatore’nin de bir yerlerde huzurevleri vardır, oralara “burnunu sokabilir”. Simei bir çalışanı Rimini’ye gönderirken talimatlarını sıralar:

“Yayıncımız meraklı savcıya nasıl çamur atılır konusunu işlememizden hoşlanabilir. Şunu unutmayın ki günümüzde bir suçlamayı çürütmek için tersini kanıtlamak gerekmiyor, suçlayan kişiyi yasatanımaz ilan etmek yetiyor. Devletin bu namus abidesi hizmetkarını izleyin, kimse yüzde yüz namuslu değildir, belki pedofil değildir, ninesini öldürmemiştir, cebine rüşvet girmemiştir ama tuhaf bir şey yapmıştır. Ya da ifademi hoş görürseniz yaptığı şeyleri tuhaflaştırın.”

Talimat yerine getirilir. Acar muhabir savcıyı bir parkta banka oturmuş öfkeyle sigara üstüne sigara içerken fotoğraflamıştır. Ayrıca, Çin lokantasında yemek yemektedir, renkli çoraplar giymiştir ve ayağında spor ayakkabı vardır! Simei pek mutlu olur:“O bir dandy , eskiden dendiği gibi bir çiçek çocuğu. Ot içtiğini hayal etmemize az kaldı. Siz bunun üzerinde çalışın ve karanlık gölgeler düşmüş bir portre yaratın ve adamı gerektiği gibi şekle sokun. Haber olmayan haberden haber çıkarttık işte”!

Kitapta savcı Falcone cinayetinden sonraki toplantıda konuşulanlar daha da vahim gazetecilik dersleri. Simei köşeye sıkışmıştır, böyle bir haber nasıl görmezden gelinebilir? Ama hemen bir çıkış bulur: “Tek bir darbeyle polisi, jandarmayı, Cosa Nostra’yı kendimize düşman ederiz. (...) Gerçek bir gazete çıkardığımızda bir savcı havaya uçurulursa bunu tabii ki yazmamız gerekecek. (...)Genellikle gerçek bir gazete için bile en temkinli çözüm, işi duygusala bağlamak, gidip anne babayla görüşmektir. Seyircinin gözü yaşarır herkes mutlu olur. Hoşnutsuzluğu sol gazetelere bırakalım.”

Kesinlikle yandaş iktidar medyası ve elbette ana akım medya Umberto Eco okumuş! Ya da, belki Umberto Eco onlardan -da- esinlenmiştir!...

“Haber nasıl örtülür?”

Romanda “haber nasıl örtülür, saklanır, görünmez kılınır” konusunda ibretlik öğütler, örnekler var. Yöntem bildik, tanıdık: “X olayı oluyor, söz etmemek mümkün olmasa da çok kişiyi küçük düşürecek bir haber bu; işte o zaman aynı gazeteye tüyleri diken diken edecek, örneğin dört çocuğunu boğan annenin, suya düşecek tasarruflarımızın... haberini koca manşetler atarak verirsen, asıl haber enformasyon okyanusunda boğulur.”

Türkiye’den örnek vermeye gerek var mı? Bakınız, ana akım medyaya. Ülkenin Doğu, Güneydoğu’sunda savaş var, kan dökülüyor. Orada yaşananlar hakkında ne okuyoruz, ne dinliyoruz? Gazetelerde, televizyonlarda gerçekler değil, “duygusala bağlanmış” cenaze haberleri ayrıntıları, Survivor, magazin v.s. var. Araya “haber” sokmaya çalışanlar da birer birer atılıyor. Maksat, saraylarda, yalılarda oturan tüm patronlar hoşnut olsun!

“Trabzon’u kaybetmeyin”


Sıfır Sayı’da sadece ülkemizdeki medyayla ilgili zengin çağrışımlar yok, bir yerlerde bizzat Trabzon’un adı bile geçiyor. İtalyanca›da kullanılan “Trabzon’u kaybetmek” diye bir deyimden sözediliyor ve bununla ilgili iki açıklama aktarılıyor:

“Birine göre Trabzon Karadeniz’in en büyük limanıydı ve tacirler için Trabzon’un rotasını şaşırmak seyahate yatırılmış parayı kaybetmek anlamına geliyordu. Bana daha inandırıcı gelen öteki açıklamaya göre Trabzon gemiler için gözle görünen bir referans noktası ve onu göremeyen yönünü kaybediyordu; pusula ya da kuzey yıldızı gibiydi.”

Bu sözler de “Kandırıldım”, “Meğer Erdoğan demokrat değilmiş” diyen gazeteci, yazar ve “kanaat önderlerine” gelsin! Ve son söz niyetine gülelim. Umberto Eco , Gülün Adı’nda sayfalar dolusu gülmenin caiz olup olmadığını tartışıp bir “gülmeye övgü” başyapıtı yazmıştı. Bu vesileyle AKP içinde “özgül ağırlığı hiçe sayılıp kenara atılan” Bülent Arınç’ı da analım, “Kadın iffetli olacak. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak” demişti bir zamanlar. Kadınların kahkahası da ona gitsin...

 


UMBERTO ECO: SIFIR SAYI İLE İNANDIRILAN YALANLAR

Gülün Adı, Foucault Sarkacı, Prag Mezarlığı, Önceki Günün Adası romanlarının çok katmanlı kurgularıyla okuru kendi büyülü dünyasına çeken Umberto Eco, roman yazarı olmanın yanı sıra bir akademisyen, sağduyulu bir tarihçi, düşünür ve gerçek bir entelektüel olarak da tanınmaktadır. Ölümü entelektüel dünyayı yasa boğmasına rağmen, Sıfır Sayı isimli son romanı günümüz gerçekliğinin, ana akım medya ile nasıl bir distopya/ çarpıtma oluşumu içinde rol aldığını göstermekte ve günümüz düşünce dünyasının yozluğunu okura duyurmaktadır.

Bayram Sarı- Dünyalılar-Umberto Eco


Ölümü üzerine yazılan birçok yazının dışına çıkarak, bu büyük düşünürü son yapıtı ile selamlamak daha doğru olmayacak mı?

Umberto Eco ve Sıfır Sayı:


Umberto Eco, Sıfır Sayı adlı son romanında da okurlarına farklı ufuklar açmaktadır. ‘Asla çıkmayacak’ olan bir günlük gazetenin hazırlanışıyla geçen bir yılın öyküsü ve büyük kaos anlatılmaktadır. İdeolojik sapkınlıkların doğurduğu tuzaklara her sayfasında değinilmektedir. Biz etrafımızda olup bitenleri izlerken, Umberto Eco önümüze konan haberlere neden kuşkuyla bakmamız gerektiğini ısrarla anlatır ve neredeyse otoritenin üzerimizde yarattığı algılarımızdan kurtulmamız için şiddetle sarsar.

Sıfır Sayı, gazete ve dergilerin pilot sayısına verilen isimdir, roman da sıfır sayısı hazırlanan bir gazete ve gazeteciler anlatılmaktadır. Umberto Eco yozlaşmış haberciliğin, şantajın gücünü ve yönlendirici medyanın iç yüzünü okura sunmaktadır. Roman, 1992 yılının Nisan’ında başlıyor ve birkaç ay süren bir süreyi anlatıyor. 1992 gerçekten de İtalya için önemli haberlerin yaşandığı bir dönem, Şubat ayında savcı Antonio di Pietro “Temiz Eller” operasyonuna girişmiş ve siyasi yozlaşma ve rüşvet ağını ortaya çıkartmaya başlamıştı. . Gazetenin 1992 yılının Nisan ayında başlayıp Haziran ayında sonlanan yazı kurulu toplantıları ekseninde medyayı soruşturan kitap için mekan olarak Milano’yu seçen Umberto Eco, İtalya tarihinin 1945 sonrasını da irdelemektedir. Bu yüzden romanın geçtiği aylar İtalya haberciliği için çok önemli bir dönemdir.

Yeraltı dünyasının patronu Vimercate, üst sınıfa alınmak için şantaj mektubu olarak kullanmayı amaçladığı bir gazete çıkartmak istemektedir. Görevlendirdiği gazeteci Simei ise işler ters giderse bu süreci kitaplaştırarak kendi şantaj mektubunu hazırlayıp cebini doldurmak niyetindedir. Simei’nin iyi kahraman olarak yer alacağı kitap için onunla anlaşan “Sıfır Sayı”nın birinci tekil şahıs anlatıcısı Colonna’nın bir diğer işi de yazı işleri müdür yardımcısı gibi bir şey olarak yazı kurulu toplantılarına katılmaktır. Colonna çeviriyle hayatını kazanıp ansiklopedi düzeltmeleri yapmış ve kendini kaybedenlerden biri olarak gören 50 yaşında bir adamdır. Üçüncü sayfa habercisi Cambria, gizli servislerle ilişkisi olduğu düşünülen Lucidi, bilmece bulmaca sayfacısı Palatino, eski matbaa çalışanı Costanza, skandal açıklamalar hafiyesi Braggadocio ve onurlu gazetecilik yapma hayaliyle orada bulunan dedikodu gazetecisi Maia ise işe alınan diğer gazetecilerdir. Okuma boyunca her birinin deneyimi, deneyimsizliği üzerinden bir gazetenin nasıl yönlendirici haber yapabileceği tartışmalarına tanık olunmaktadır.

Umberto Eco, kitabın son sayfasını kapattığında okuru trajik bir kaosun içinde çelişkiler ile tek başına bırakmaktadır. 90’lı yıllara ait olan bu hikayeye 2010’lu yıllardan bakıldığında yazarın önermeleri okura, okurun zihin açıklığına göre, net bir gerçeklik ya da bulanık bir yarı gerçek yarı kurgudan ibaret gelebilir. Bu sıfır sayı çıkacak gazetenin nasıl olması gerektiğinin tartışıldığı, daha doğrusu gazete patronunun görevlendirdiği yayın yönetmeni tarafından dikte edildiği yazı kurulu toplantıları adeta bir gazetecilik okulu gibidir. Bir gazetenin nasıl olmaması gerektiğinin madde madde işlendiği kitap, kötü gazetecilik nasıl yapılır gösterirken, biz Türk okuru olarak bunu çok iyi bildiğimizin farkına varırız.

Demokratik gazeteciliğin ana ilkesi olayların görüşlerden ayrı tutulmasıdır. Sıfır sayı olarak adlandırılan bu gazetede ise bunun tam tersini nasıl çaktırmadan yapılacağı toplantılarda tek tek tartışılıp belirlenmektedir. Başkasının ağzından söylemek için tırnak işaretinin önemi; yalanlamak; tekzip; okur mektuplarına yanıt; ima ederek haklı çıkmanın yöntemleri; kültür sanat sayfasının gereksizliği; en basit bulmacalar; herkesin kendini bulacağı burçlar; ölüm ilanları; ölen halka mal olmuş birinin ardından hemen haber yapabilmek için hazır tutulan dosyalar ki, bunlara timsah gözyaşları diyorlar; asıl haberi enformasyon ortamında boğmak sıfır sayının alt başlıklarıdır. Çevre ve atmosfer sorunları, tarikatlar, Tapınak Şövalyeleri, petrol, ilaç, eğlence gibi sektörler, mafya, siyasetçiler, askerler, gizli örgütler, cinayetler, suikastlar, bombalar ve 1945’te Mussolini yerine dublörünün öldürüldüğünün iddiasının detaylıca işlendiği toplumsal konular kitabın ilginçliğini arttırmaktadır. Aşkı ve bireyin kendini bulma sürecini, kaybeden olmanın kazandırdığı zaferi de sayfalarında buluruz sıfır sayının.

Kitapta “Alimliğin hazları, kaybedenlere mahsustur” diyen Umberto Eco, hikayeyi niçin sakıncalı bir karakterin bakış açısından anlatmayı seçtiğini anlatırken; kaybedenleri merkeze koyduğunu söylemektedir: “Dostoyevski kaybedenler hakkında yazıyordu. İlyada’nın ana karakteri Hektor bir kaybedendi. Kazananlar hakkında konuşmak son derece sıkıcı. Gerçek edebiyat, daima, kaybedenlere dairdir. Madam Bovary bir kaybedendir. Julien Sorel bir kaybedendir. Ben de aynı işi yapıyorum, hepsi bu. Kaybedenler daha büyüleyici. Kazananlar aptaldır. Çünkü şans eseri kazanırlar.”

Umberto Eco medyanın en çirkin yüzünü okuruna göstermektedir:

Eğer bir gazete yarının haberini yazıyorsa, spekülasyon yapıyordur, haberleri kendi istekleri doğrultusunda manipüle ediyordur. Bu durum özellikle bu günlerde romanı okuyacak olanlara çok anlamlı gelecektir. Medyanın manipülasyon gücü, şantaj ve komplo teorileriyle yaratılan paranoya ayrıca siyasi bir güç oluşturmaktadır ve Umberto Eco kitabında asıl buna dikkat çekmektedir. Sıfır Sayı ülkemizde çok yankı uyandıracak bir roman gibi görünüyordu, fakat yeterince değerlendirilip, tartışılmadı.

Sıfır Sayısından Sonuç:

Dürüst ve güçlü gazeteciliğin önemini bugünlerde daha iyi anlamaya başlamamız gerekirken, ne yazık ki öyle olmuyor. İçinde yaşadığımız onca felaketten sonra görmemeyi ve gönüllü kandırılmayı ısrarla istemekteyiz.

Madalyonun ön yüzünde gerçek gazeteler, gazeteciler yaşanan çoğu felaketin başlıca sorumluları olarak gösterilmektedir. Yaptıkları haberler, yazdıkları yazılarla aydınlığı getirmeye çalışıyorlar, biz bu gerçekleri öğrenmek istemiyoruz. Üzerimizde yaratılan sahte cennet algısı ile mutlu olmayı seçtiğimizi sanıyoruz. Dürüst gazete ve gazeteciler yayımladıkları haber ve yazılarla gerçeğin ortaya çıkması için uğraşırlar ve yaptıkları işler, erk sahiplerinin damarına bastığı, oyunlarını bozduğu, planlarını karıştırdığı için hakarete maruz kalır, aşağılanır, hapsedilir ve öldürülürler.

Kötü yönetimin faturasının gazetelere, gazetecilere kesilmeye başlandığı yerde basın özgürlüğünün sonu gelmiştir. Basın özgürlüğün bittiği yerde de çıkar gazeteciliğinin önü açılmıştır. Gücün ve güçlünün yanında yer alan, görevi ise alkışlamaktan ibaret olan bir gazetecilik anlayışı türer ki, sıfır sayı olan gazetelerin en sadık okuru olmayı bilinli seçimimiz zannederiz. Sıfır sayılı medyanın, sıfır bilinçli takipçileri olarak, yalan tek doğrumuzdur artık.

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!